25.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 967

Müezzinin Sesine Aşık Olan Deli

0

 

Bayram ziyareti yaptığım bir büyüğüm ile sohbet ederken söz, dün söylediği sözün tam zıddını bugün söylerken aynı inançla söyleyen hükümdarın hâli ile bu hükümdarın dün söylediğinde de bugün söylediğinde de bir HİKMET olduğuna inanan halkın durumuna geldi.

İrfan mektebinden yetişmiş, 78 yaşındaki Şeref Hafız bu durumu anlamamıza yarayan bir hikayecik ile cevap verdi:

Akıl hastanesinde yatan bir deli yıllardır yakındaki camiden duymakta olduğu ezanı okuyan müezzinin sesine aşık olmuş. Birgün hastaneden kaçan deli, müezzinin ezan okumaktan olduğu minareye çıkarak müezzine “yine oku” der. Ezan bitince tekrar “oku” der. Birkaç defa bu durum olunca müezzin ezan yerine aynı makamdan “minarede deli var, beni kurtarın” diye seslenmeye başlar. Deli müezzinin bu seslenişini hiç engellemez. Çünkü o okunan ezana değil müezzinin sesine aşık olmuştur.

Hikayeciğin buraya kadar olan kısmından çıkarılan ders şu: Halk hükümdarın sesine aşık. Tarzına tavrına aşık. Onun ne dediği ile değil, nasıl dediği ile ilgili. Bu sebeple hükümdarın birbirine zıt söylemleri aynı inanç ve aynı kararlılıkla söyleme becerisi çok önemli. Bu beceriyi gösterdiği sürece kendisine meftun olanların O’nu desteklemeye devam edeceğini söyleyebiliriz.

Bu hikayeciğin devamı şöyle: Müezzinin yardım talebi üzerine halk minarenin altına toplanır. Fakat deli “minareye çıkmaya kalkışan olursa müezzini aşağıya atacağını” söylediği için çaresiz beklemeye başlarlar. O sırada mahallenin kabadayısı da olay yerine gelir. Kabadayı durumu kavrayınca bir nara patlatarak elindeki bıçağı minareye dayar ve aşağıya inmezlerse minareyi keseceğini söyler. Deli bu söz üzerine müezzini serbest bırakır. Önce müezzin sonra deli minareden iner.

Hikayeciğin bu ikinci kısmından şöyle bir kıssa çıkarmak mümkün olabilir:

Hükümdarın hitabetteki ustalığı onun kendini beğenmesi yanında kendine meftun olanların iradesine kendisini teslim etmesi, popülist politikalara yönelmesi ve kendi hatalarını görememesi gibi bir nefsi esarete yol açabilir. Bu durumda hem halkı ve hem de hükümdarı bu esaretten kurtaracak halkın dilinden anlayacak kabadayılara ihtiyaç vardır.

***

Memleketimdeki Bayram sohbetlerinde halkın iki kesiminin iki ayrı düşünce tarzını benimsediğini müşahede ettim. Bir kesim herşeyin iyi gittiğini düşünüyor. Özellikle PKK ile yürütülen süreçten duyduğu endişeyi de, Başbakan ve ekibine olan güven sebebiyle “bir bildikleri olmalı, ülkeyi bölecek yanlış işler yapmazlar” inancı ile kafalarından uzaklaştırmakta.

Bu kesim ekonomideki bozulma, döviz ve akaryakıt fiyatları gibi canını yakan gelişmeleri de dış tesirlere bağlamakta. Suriye ve Mısır politikalarımızın Türk halkına maliyetini düşünmek zahmetine katlanmadan, partilerinin romantik insani boyut açıklamalarına inanmayı tercih etmekte.

Diğer kesim ise milletin ve vatanın ikiye bölünmekte olduğunu, PKK’nın hedeflerine adım adım yaklaştığını, taleplerini birer birer kopardığını görmekte. Bu bölünmeye karşı muhalefetin de yeterli direnci gösterememesi sebebiyle derin bir ümitsizlik ve endişe içinde.

Dikkat çekici bulduğum bir durum ise Gezi Parkı eylemlerinin hükümeti düşürme sonucunu doğurabileceğini düşünenlerin umduğumdan çok oluşu. Oysaki bu eylemlerin oluşumundan böyle bir sonuç çıkarmak pek doğru değildi. Daha da ilginç olan ise hükümet düşerse ekonominin daha da bozulacağı, dövizin fırlayacağı böyle olunca da borcu olan geniş bir kesimin ödeme güçlüğüne düşme korkusu yaşadığına dair duyduklarım oldu. Eğer bu kanatin yaygınlığı teşhisi doğruysa ve kredi borçları tutarı en az bir veya birkaç yıllık gelirini aşan insanımızın oranının yüksekliğini düşününce, AKP açısından bu psikolojinin çok büyük avantaj oluşturmakta olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Buradan muhalefetin çıkarması gereken ders, sadece PKK ve dış politika ekseninde muhalefetin yetersiz kalacağı, ekonomi açısından halka güven verecek bir programı acele halka sunmalarının şart olduğudur.

 

 

Yavuz Sultan Selim’in ve Hz. Peygamberimizin Mısır Hükümdarlarına Mektupları

 

Yavuz Sultan Selim’in, İranlılarla Çaldıran savaşından sonra çarpıştığı ikinci devlet Memluklu devletidir. Memluklu Devleti Mısır’da iki buçuk asır boyunca devam etmiş, kurucusu Atabeydir. Memluklu hükümdarları, Mısır ve Suriye topraklarını ele geçirmiş, Adana, Malatya bölgelerini de içine alacak şekilde, Anadolu’nun içlerine kadar ilerliyorlardı. Mısır merkezli olmalarına karşılık, toprakları Anadolu’nun içlerine kadar uzanıyordu. Memluklu Devleti, Türkler ve Çerkezler tarafından kurulmuş bir devletti. Halifelik, Memluklu devletinin elinde idi. Bu bakımdan Memluklular, Osmanlıda yaşayan Müslüman halk üzerinde bir etkisi vardı. İslam Halifesi Mısır’da yaşıyor, Memluklu Devleti de Halife’nin koruyuculuğunu yapıyordu.

Osmanlıların gelişip güçlenmesi, Memluklu devletini memnun etmemiş, bir hasım olarak bakmaya başlamışlardı. Yavuz Sultan’ın, Çaldıran savaşı sonrası Dulkadiroğlu Beyliğini Osmanlı topraklarına katması, Memlukluları huzursuz etmişti. Dulkadir Beyliği, Memlukluların üzerinde hak iddia ettiği bir bölge idi.

Yavuz Sultan, İran’dan sonra Mısır’a sefer yapmayı kararlaştırdı. Hazırlıklarını ve niyetini Memluklulara duyurmamaya özen gösteriyordu. Harp hazırlıklarını yapıp, İran’a ikinci sefer düzenleyecekmiş gibi bir kanaat vermeye çalıştı.

Memluklu Devletinin başında Sultan Kansu Gavri bulunuyordu. Padişah Yavuz, Memluklu Sultanına saygı ifadeleri ile dolu bir mektup gönderdi. Ayrıca köle, kadife, samur ve yünlü kumaşlar yollayarak, dost görünmeye ve dostluğuna inandırmaya çalıştı. Yavuz Selim, 1516 Şubatında gönderdiği mektubunda şöyle diyordu:

” Sen benim pederimsin, sizden dua isterim; ben Alaüddevle memleketine ancak senin izninle giderdim. O bana asi idi, pederimle Sultan Kayıtbay arasındaki fitneyi meydana getiren bu adamdı. Onun ölümü ayn-ı sevap oldu. Onun yerine tayin edilen Şehsuvarzade hoşunuza giderse ibka ediniz,  gitmezse değiştiriniz, size ait bir iştir. Ben Alaüddevleden aldığım yerleri size iade ediyorum. Sultan daha ne arzu ederse onu da yaparım…”(1)

Sultan Gavri, kendisine yazılan bu mektuba rağmen, şüphe ve ihtiyatı elden bırakmayarak tedbir almaya başladı. İran’ın ve Dulkadiroğlu Beyliğinin fethi, zaten onu huzursuz etmişti. Sultan bu konuda, fazla sert tepki vermekten çekiniyordu. Yavuz Sultan’a, bir elçi ile mektup göndererek ” Oğlum hazretleri” diye hitap ederek cevap veriyordu. Her ikisinin de Müslüman Padişahlar olduğunu, Dulkadir Beyliğinde kendi adına hutbe okutulmasını, kendilerine karşı yapılan uygulamaların gevşetilmesini istiyordu. Ancak Sultan Kansu’nun isteğine sinirlenen Yavuz Sultan, gelen elçilere sert şekilde cevap verdi.

” Var Sultan’ına söyle eğer Sultan mert ise hutbe ve sikke de adının muhafazasının Anadolu’da değil Sultanlık ettiği Mısır’da okutmaya devam etsin” dedi.

Elçi :” Ben bunları Sultan’ıma nasıl söylerim, siz bir elçi gönderin o söylesin deyince;

Yavuz Sultan” Elçiye luzum yok, Mısır’a zaten ben geliyorum” dedi.(2)

Osmanlı ordusu ile Memluklu ordusu, Güney Doğu’da Mercidabık denilen yerde karşılaştı. Osmanlı ordusu hilal şeklinde açılarak, Memluklu ordusuna saldırıp sararak, büyük bozguna uğrattı. Sultan Kansu Gayri, savaş meydanında öldü. Memluklu karargahı bütün ağırlıklarıyla Osmanlıların eline geçti. Suriye şehirleri de rızaları ile Osmanlı idaresini tercih ettiler. Halife III. Mütevekkil de, Yavuz Sultan’a esir düştü. Padişahtan çok hürmet ilgi ve alaka gördü.

Mercidabık’da kazanılan zafer, Osmanlı devletine dini, siyasi, askeri, iktisadi faydalar sağladı. Halifeliğin, Osmanlılara geçme yolu açılmış oldu. Doğu’da Osmanlı devletinin son rakibi olan, Memluklu Devletinin ortadan kaldırılma safhası gelmişti. Suriye, Lübnan, Filistin dahil Güneydoğu Anadolu toprakları, Osmanlı hakimiyetine katıldı. Artık Mısır ve Arabistan yolu açılmış oluyordu.

Yavuz Sultan Selim, Türk ve İslam alemine karşı, kendinde bir sorumluluk hissediyordu. İslam aleminin içine düştüğü karanlıktan kurtarmak için, tek bayrak altında toplamanın lüzumuna inanıyordu. Mısır seferide artık bir zaruret haline gelmişti. İslam alemine hakim olmak isteyen Padişah Yavuz, tarih boyunca geçilmesinden korkulan meşhur Sina Çölü’nün, nasıl geçileceğinin planlarını yapmaya başladı. Osmanlı divanında, Mısır’ın fethi için tedbirler görüşüldü.

Sultan Kansu Gavri’nin ölümü üzerine yerine, Memluklu Beyleri, Emir Tomanbay’ı hükümdar ilan etti. Yeni seçilen Sultan Tomanbay’a, elçi gönderilmesi konusunda Osmanlı divanında karar alındı.

Hz. Peygamberimiz de İslam’a davet için kendi zamanında Mısır Kralı Mukavkıs’a da bir mektup göndermişti.

Mısır Bizans’ın hakimiyetinde Hıristiyanlaşmış bir ülke idi. İskenderiye ülkenin siyasi, ticari ve dini başkentiydi. Bizans’ta meydana gelen dini ihtilaflar nedeniyle Mısırın yerli halkı Kıptiler (koptlar) Bizans’ın atadığı Patrik’i tanımıyor, beğenmiyorlardı.

İslam’ın yeni yayılmaya başladığı bu sıralarda İranlılar Bizans’ın ayrılık ve ihtilaflı durumundan faydalanarak Mısır’ı zapteddiler ve Bizans’ın patriğinin yerine Kıptilerin kendi aralarında seçtiği patriği işbaşına geçirdiler. Mukavkıs adlı bu patrik aynı zamanda Mısır’ı yöneten hükümdardı.

Hz. Peygamberimiz elçisi Hatip İbn Ebibalta ile Mısır Kralı Mukavkıs’a İslam’a davet eden mektubunu gönderdi. Mektubunda şöyle diyordu:

“Rahman ve rahim olan Allah’ı adıyla!

Allah’ın kulu-kölesi ve Resulü Muhammed’den Koptların büyük başkanı El Mukavkıs’a:

Allah’ın selamı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun. Buna göre ben seni tam bir İslam daveti ile (İslam’a) çağırıyorum. İslam’a gir, sonunda emniyet ve selamet içinde olursun. Ve Allah sana iki defa sevap verecektir. Şayet bundan kaçınacak olursan, bütün Koptlar’ın günahı senin üzerinde toplanacaktır. Ve (siz) ey (mukaddes) kitap sahipleri! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan tek bir kelimede, yani Allah’tan başka hiçbir tanrıya tapmamak, O’na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka aramızdan hiçbir kimseyi amir ve efendi yakmamak hususunda birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: siz şahit olunki kesinlikle bizler, (Allah’a) itaat edip teslim olan Müslümanlarız.” (3)

Kral Mukavkıs bu davet mektubuna karşı Hz. Muhammed’e bir mektupla cevap vermiş, nazik bir dille İslam dinini kabul etmediğini belirtmiş, kıymetli hediyeler göndermiştir.

Mısır’da bulunan bu mektup Sultan I. Abdülmecid tarafından satın alınmış, halen Topkapı Sarayı Müzesinde bulunmaktadır.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN MEMLÜKLÜ HÜKÜMDARI TOMANBAY’A MEKTUBU

Yavuz Sultan Selim’in Memlüklü Sultanı Tomambay’a mektup yazmasına dönersek, Osmanlı divanının almış olduğu karar uyarınca Yavuz Sultan Selim, Tomambay’a bir elçiyle mektup gönderdi.

Yavuz Sultan Selim Han mektubunda şöyle diyordu:

” Asıl maksadımız İran üzerine yürümek ve orada Ehl-i Sünnet itikadını yerleştirmektir. Bu niyetle yola çıktım. Fakat Kansu Gavri kötü bir düşünce ile yoluma çıktı. Eğer sen Mısır hükümdarı olarak kalmak istiyorsan Mısır’da hutbeyi bizim adımıza okutmalı ve sikkeni bizim namımıza bastırmalısın. Ayrıca bizim naibimiz, temsilcimiz olarak memleketi idare etmeli ve her şeyden önce huzuruma gelip itaatini bildirmelisin. Aksi taktirde dökülecek Müslüman kanından ve kendi canına kıymış olmandan sen sorumlu olacaksın. Bütün Müslüman şehirlerini, hususen Haremeyn-i Şerifeyn-i himayem altına alarak onlara hizmet etmeyi isterim. Çünkü dinimizin hükümlerini yerine getirebilmek ancak bu suretle sabit ve daim olur.

Nisa Suresinin elli dokuzuncu Ayet-i Kerime’sinde; ” Ey iman edenler! Allahü Teala’ya itaat edin, Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin” buyruluyor. Bu Ayet-i Kerime’ye uygun olarak itaatinizi isterim. Huzuruma gelir itaatinizi bildirirseniz, akranınızın kıskanacağı şekilde ikram ve riayet göreceğinizden emin olmalısınız. Bana gelince o tarafa gelmeyi kararlaştırmış bulunuyorum. Bunun için deniz ve kara kuvvetlerim hazırdır. Aksi hareketinize devam ederseniz günahınız boynunuzadır.

Bunlar önceden size yazmamın sebebi, İsra Suresinin onbeşinci Ayet-i Kerimesine uymaktır ki, “Biz Resul yollamadıkça azab etmeyiz.” Size olan şefkatim ve merhametim bu mektubu yazmama sebep olmuştur bilesin! “(4)

Mektubun etkisinde kalan Tomanbay, Yavuz’un şartlarını kabul edip barışmak istedi ise de, yanında bulunan emirler, şiddetle karşı çıktılar ve teklifi reddettiler. Memluklu Beyleri, Osmanlı ordusunun Sina Çölünü aşıp Mısır’a gelebileceğini sanmıyorlardı. Onlar için bu çok zor bir işti. Tekliflerin reddi ve elçilere böyle bir muamelenin yapılması, Yavuz Sultan’a Mısır’a sefer yapmak için gerekçe doğmuş oluyordu. Padişah Yavuz, bu duruma sinirlenerek divandakilere;

” Bu Tomanbay hala kim olduğumuzu bilmez. Vaktiyle bütün dünyanın alınması imkansızdır dediği İstanbul’u dedemiz Cennetmekan Sultan Mehmet fethetmiş ve sevgili Peygamberimizin müjdesine nail olmuştur. Biz de onun torunuyuz ve Mısır’ı Biiznillah alacağız. Zira İslam milletinin iki başlılığa tahammülü  yoktur!” diye konuştu.(5)

Sultan Selim, Tih ve Sina çöllerini aşabilmek için hazırlıklarını yaptı. O günün şartlarında on üç gün gibi bir sürede, çölü geçmeyi başardı. 22 Ocak 1517 de, Ridaniye denilen yerde yapılan savaşı, Osmanlı ordusu kazandı. Savaştan kaçan hükümdar Tomanbay, daha sonra yakalanarak idam edildi. Mercidabık ve Ridaniye savaşlarından sonra Mısır, Osmanlıların eline geçti. Böylece Memluklular ortadan kaldırılmış, Arabistan yarımadası Osmanlı Devletinin kontrolüne girmişti. Artık İslamiyet’in yeni koruyucusu Osmanlılar oluyordu.

Yavuz’un iktidara geldiğinde bir Avrupa devleti görünümünde olan Osmanlı Devleti, böylece bütün Anadolu, Mısır, Arabistan ve Trakya’yı içine alan bir imparatorluk haline geliyordu.

1-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet-İskit Yay.-1958-Cilt.2-S.750

2-Kudemanın Kırk Atlısı-İskender Pala-Kapı Yay.-İst.2010-S.69-70

3-M. Asım Köksal-İslam Tarihi-Şamil Yayınevi.İst. 1981- C.7- S.75

3-Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız (Müşavir)- Heyet-Doğuştan Günümüze İslam Tarihi-Çağ Yayınevi.İst. 1986-C.1- S.506-507

4-5-Yavuz Sultan Selim Han-Kemal Arkun-Akademisyen Yay.-İst.2009-S.294-295

HAYAT YAYINEVİ.

 

 

Kaliteli Yaşamda Bağışlamanın Üstün Gücü

Bağışlama, yüksek kaliteli bir hayatın en önemli unsurlarından birisidir. En büyük kaliteli yaşam hırsızlarından olan kin, intikam, öfke ve nefret duygularının da panzehiridir. Bağışlamak çok zordur. Gerçekten yiğit insanların işidir. Çünkü, bir çok insan tarafından bağışlama acizlik, yenilgi, hak gasbı, pasiflik ve geri çekilme olarak algılanır. Halbuki bağışlama, Rabbimizin ve Yüce Peygamberimizin en önemli yüceliklerindendir. Aynı zamanda, diğergamlar, bilge kişiler, erdem sahipleri ve yüksek kaliteli yaşamaya çalışanlar da, bağışlamayı her daim kullananlardır.

Bağışlama, “hatadan münezzeh tek Allah-ü Teala’dır” gerçeği sebebiyle, “hatasız kul olmaz” ilkesinin sonucu, sürekli baş vurulması gereken bir argümandır. Kendimizin de sürekli hatalar yapabileceğimizi kabul ettiğimizde, bağışlanma ihtiyacımızın olacağı da bir gerçektir. O halde hatalarımızdan dolayı bağışlanmak istiyorsak, bizim de başkalarını bağışlamamız gerekmiyor mu? Eğer bağışlamaz isek, bunun altında asıl söylenmek istenen, “nasıl olsa günün birinde senden bunun intikamını alırım”, veya “punduna düşürünce burnunu sürterim” demek değil midir?

Yüce Yaratıcımız Kutsal kitabında, ” Ben hiç bir kuluma zulmetmem”, “Kader deyip geçmeyin, biz herkesin kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. (İsra-13) derken, hiç bir kimseyi cezalandırmadığı, affettiği ve hoş gördüğünü bildirmektedir. Yüce Peygamberimizin Amcası Hz. Hamza’yı planlı bir şekilde şehit eden Vahşi’yi nasıl bağışladığını hepimiz çok iyi biliyoruz.

Bir kadın çocuğu ile birlikte varlıklı bir bir iş adamına yaklaşarak, “çocuğunun ağır hasta olduğunu, en kısa zamanda ameliyat olması gerektiğini, 25 bin Tl.ye acil ihtiyacı olduğunu” söyler. Yardımsever iş adamı hiç sorgu-sual etmeden, güvenerek ve inanarak gerekli çeki yazıp, zaman kaybetmeden gerekenin yapılmasını ister. Ertesi gün bir adam iş adamına gelerek; “dolandırıldığını ve o kadının herkese öyle oyun oynadığını” söyler. Hayırsever adam bilge gönüllüdür. “Yani şimdi ortada hastalıklı bir çocuk yok mu? der. Yoktur cevabını alınca da; “işte bugün duyduğum en güzel haber” der. Yani, vasat bir insanın ilk etapta uygulamaya koyacağı, “vay anasını bana bunu nasıl yapar?, “o kim oluyor da beni dolandırıyor, derhal cezasını çekmeli” cinsinden, kin ve intikama yönelik, bağışlamayı akla dahi getirmeyen olumsuz davranışlara, hiç mi hiç pirim vermiyor.

Gösteri uçaklarının başarılı pilotlarından birisi, gösteri için havalanır havalanmaz uçağı arıza yapar ve bin bir güçlük ve ustalığı sayesinde, tehlikeli bir şekilde uçağını yere indirir. Araştırmalar sonucu, teknisyenin uçak yakıtı yerine yanlışlıkla başka bir yakıtı koyduğu tespit edilir. Teknisyen boynu bükük bir şekilde bilge pilotun huzuruna gelerek, “cezama razıyım efendim” der. Diğergam pilot, bağışlamanın üstün gücünü çok iyi bilen birisidir. Der ki: “Aslanım yarın uçuş yapacağım F-104’ümün tüm bakımını senin yapmanı istiyorum, sen benim için değerlisin ve sana güveniyorum” diyerek sırtını sıvazlar. O günden sonra bağışlanan teknisyen için, söz konusu bilge pilotun ne anlam taşıdığını bilmek, artık hepimiz için çocuk oyuncağı gibidir. Hani cezalandırmak, hani azarlamak, hani had bildirmek, hani su-i zanda bulunmak? Bağışlamanın üstün gücünü bilen bilge kişiler, işte böyle yaparlar.

 

Uluslararası ün yapmış bir işletmenin CEO’sunun karşısına, ihmali ve dikkatsizliği yüzünden şirketi 10 bin dolar zarara uğratan alt seviyedeki bir müdür gelir ve şöyle der: “Efendim, suçumu biliyor ve kabul ediyorum. İstifa dilekçem elimde, ayrıca işletmemize uğrattığım zararı da tazmin etmeye hazırım”. Bağışlamanın üstün gücünü ve getirisini iyi bilen bilge CEO şöyle cevap verir: “Eğitimine ve öğrenmesine 10 bin dolar harcadığım bir çalışanım benim için çok kıymetlidir. Görevine devam edeceksin ve senden çok büyük başarılar bekliyorum”.

Ey, sütünü döken çocuğunu bağışlayamayıp bağırıp çağıranlar, azarı basanlar, eve geç gelen ergen oğlunu doğduğuna pişman edenler, acemiliği yüzünden işi bozan çırağı yerden yere vuran güya ustalar, yemeğin tuzunu veya suyunu fazlaca kaçıran eşine, “eline sağlık hayatım” demek yerine, yemek yaparken yine dalga geçmişsin diyerek eşini aşağılayan ve suçlayan sözde kocalar,  hata yapan çalışanımı affedersem, tekrar yapar ve tepeme çıkar diye su-i zanda bulunan sözde patronlar, komşunun tavuğu bahçeme girdi diye kıyameti koparan sözde komşular, randevusuna istemeyerek geç kalan arkadaşını daha sebebini sormadan, aşağılayarak ve rencide ederek, acımasızca hesabını soran sözde arkadaşlar, alzehimer hastası olmuş anne-babasını hastaneye yatırdıktan sonra, onların yaptığı anormal davranışlara kızıp, o sabileri azarlayan ve horlayan sözde evlatlar, trafikte acemilikten, aşırı dikkatli olmaktan ve korkudan meydana gelen küçük bir olumsuzluğu, bir özür dilemekle çözümlemek varken, ortalığı yangın yerine çevirerek; hastane, hapishane, karakol ve mezarlık yolculuğuna çıkacağını düşünemeyen sözde sürücüler, LÜTFEN HEP BİRLİKTE BAĞIŞLAMANIN ÜSTÜN GÜCÜNÜ YENİDEN ELE ALIP DEĞERLENDİRELİM. Olur mu?

Bağışlamak; rahatlamaktır, özgürlüğe kavuşmaktır, yücelik ve bilgelik yolunda mesafe kat etmektir, affedilene değer vermektir. Hatasız kul olmadığına canı gönülden inanmaktır. Günün birinde kendinin de hatalar yapacağını peşinen kabul etmek demektir. Sinir, stres, kin, nefret, öfke, intikam, had bildirme, cezalandırma, kibir, şişkin ego, çatışma, sorun üretme, yangına körükle gitme vb. gibi kaliteli yaşamın azılı hırsızlarına karşı savunmalı ve duyarlı olmaktır.

Bilebilene ve anlayabilene bağışlamak, bir hikmettir ve nimettir. Yüksek kaliteli yaşamın en güzel gizemlerindendir.   25

Selam, sevgi ve dualarımla.. Allah’a emanet olunuz.

 

 

 

…İzmlerin Sonu

0

 

Özellikle son çağlarda, insanlık bir kurtuluş arayışına girmiş. Huzur ve refahı aramış. Hattâ hâkimiyetin imkânlarını zorlamış. Bilvesîle dünyaya nasıl hâkim olabilirim, dünyayı nasıl idare edebilirim diye düşünmeye başlamıştır.

Bazı kimseler; başı çekecek, hayata ve siyasete  -kendilerince-  çeki düzen verecek akım ve cereyanlarortaya koymuşlar, bunun felsefesini yazmışlar. Maddeten ve mânen kurtuluşa susamış yığınlar, büyük bir heyecan ve halecanla, bu açılan çığırda yürümüşler, hattâ bu uğurda can vermişler, bu uğurda baş koymuşlar. Hep umut içinde ufuktan doğacak, huzur ve hâkimiyet güneşini bekleyip durmuşlar.

Fakat ne çare ki, insanlığın bu maddî – mânevî tüm bekleyişleri fiyaskoyla sonuçlanmış. İnsanlar, istenen huzur ve güveni bir türlü bulamamışlar. Hevesleri hep kursaklarında kalmıştır.

Evet dünya, özellikle son iki yüzyıl boyunca, çeşitli  …izmlerin peşine düşmüş. Âdeta denemediği …izm kalmamıştır. Faşizm, Kapitalizm, Nazizm, Sosyalizm, Komünizm, Liberalizm vb. gibi hemen her yolu denemiş, peşine düşmüş, ardına takılmış.

Çünkü her biri, insanın ihtiyaçlarından bir veya ikisine hitap edebilmiş. Fakat çoğuna cevap verecek içerikten mahrum ve yoksun kalmıştır. Kısaca bu …izm’le biten bütün kurtuluş ve zafer vâdeden yollar, insanların geçici olarak güzel hayâl kurmalarını sağlamış. Lâkin hiç biri sadre şifa bir sonuç sunamamış insanoğluna.

İnsanoğlu bütün bunları denedi durdu. Ağzının payını aldı. Hepsinden ağzı yandı. Hepsinden de sükutu hayâle, hayâl kırıklığına uğradı. Bakıp gördü ki, …izm’le biten bütün yolların insanları vardırdığı son istasyon, hep kan ve irinden ibaret.

Sonu …izm’lerle biten tüm yollarda insanlar, kan revan içinde kalmış. Tüm …izm’ler arkalarında bir kan gölü bırakmış. Artık kim ne derse desin, insanoğlu hepsinden yüz çevirmiş, hepsinden ummadığı cevaplar almış ve artık insanoğlu bütün …izm’lerden soğumuş olarak, yüzünü Hakk’a, hakikata kısaca İslâm’a çevirmiş durumda.

Bu yüz çevirişler büyük bir hızla artmakta. Bir çığ gibi büyümekte. Bir bir gönülleri fethetmekte. Çünkü sonu …izm’le biten bütün dünya görüşlerinde, bütün hayat felsefelerindeki kısmen olan güzellikler; zaten İslâm’da fazlasiyle var. Çünkü sonu …izm’le biten bütün dünya görüşlerinde, bütün hayat felsefelerindeki büyük çapta olan çirkinlikler, gayri insanîlikler, zaten İslâm’da kesinlikle yok.

Dolayısiyle İslâm’a gelen, İslâm’ı bulan, İslâm’ı bilenler; İslâm’la kucaklaşmakla aslında, içinde yer aldığı önceki dünya görüşünü, hayat felsefesini terketmiş olmuyor. Bilakis onu, en uygun şekliyle, faydalı tarafıyla yeteri kadarıyla karşısında buluyor.

Böylece insanlık, …izm’leri terkedip, İslâm’a yönelince, İslâm’da karar kılınca …izm’lerin bütün kötülüklerinden uzak kalmış oluyor. Onların bütün güzel taraflarını ise asla kaybetmiş olmuyor.

İşte bu sırrı anlıyan insanlık, yüzünü İslâm’a çevirmiş olmanın huzuru içinde; güne ve yarına, tatlı bir gülümsemeyle bakmayı artık elde etmiş oluyor.

İşte bu açıklamalar çerçevesinde, İslâm’ın Demokrasi’ye bakışını gündeme getirmek gerek.

İslâm ve Demokrasi konusunu işlemek lâzım.

Bir nebze değinmek gerekirse, deriz ki; Demokrasi eşit İslâm demek değildir. Fakat büsbütün İslâm değil demek de değildir. Bununla beraber Demokrasi, İslâm’a en yakın idare tarzıdır.

İnsanlar, İslâm’ın güzelliklerini çeşitli sebepler yüzünden ancak İslâm’ın gelişinden asırlar sonra farkedebildi, anlıyabildi. Öyleyse isimde, resimde takılıp kalmıyalım. Çünkü Bediüzzaman’ın dediği gibi:  “Tebeddülü esma ile hakaik tebeddül etmez.”  Yâni isim değiştirmekle, gerçekler değişmez.

Yine hadiste belirtildiği ve hepimizin bildiği gibi -mealen- : “Hikmet; yâni ilim, fen ve faydalı her şey mü’minin, inançlı insanın kaybolmuş malıdır. Nerede, kimde görse almalı, sahip çıkmalı ve savunmalı. Bu hususta, zaman zemin farkı dememeli. Almakta hiç tereddüt etmemeli.”

Emin olmalıyız ki, Demokrasi’nin de bütün doğruları, bütün iyilikleri ve bütün güzellikleri gerçekten İslâm’da mevcut. Yine Demokrasi’nin de tüm yanlışları tüm kötülükleri ve tüm çirkinlikleri hakikaten İslâm’da yok.

İnsanlık ilimde ilerledikçe, buluşlarının şu veya bu şekilde Kur’an’da dolaylı dolaysız yer aldığını tespit edip saptıyor. Her şeyde Kur’an’ın öncülük yaptığına şahit ve tanık oluyor. Kur’an’ın aşılmazlığını anlıyor. İlerliyen ilmin, Kur’an burçlarına bir adım daha yaklaşmak üzere olduğunu seziyor.

Velhasıl, İslâm, Demokrasi’ye değil ama Demokrasi İslâm’a yaklaşıyor. Zira bütün iyi, doğru ve güzel şeylerin asıl kaynağı hep Hak dinler ola gelmiştir. İnsanlık artık yitirdiği medeniyetin öz kaynağını arıyor.

Çünkü insanlar, bütün rejimleri denedi.

Çünkü insanlar, tüm sistemleri elden geçirdi.

Çünkü insanlar, tüm idare tarzlarını gördü.

Hepsi de insan tarafından büyük bir titizlikle elendi. Bu hususta yerinde ve isabetli yorumu ise zaman yaptı. Çünkü zaman en iyi müfessirdir. Çünkü zaman en güzel yorumcudur.

İşte bütün bunlar, insanların, her şeye rağmen İslâm’a yönelişlerinin birer somut kanıtıdır.

Çünkü İslâm fıtrat dinidir. Çünkü İslâm, insan yaratılışına uygun tek dindir.

Hiç hatırdan çıkarmayalım ki, İslâm’ın insana hiç ihtiyacı yok. Ama insanın İslâm’a pek çok gereksinmesi var. Tıpkı doktor’un değil ama; hastanın doktora ihtiyacı olduğu gibi.

İşte şimdi insanlık asıl doktorun kapısını çalıyor.

Böylece insanlar müştak olduğu, istediği ve çok arzu ettiği bütün güzel bakışların, bütün güzel yolların, bütün güzelliklerin, nasıl İslâm’da asırlarca önce yer aldığını görecek ve gösterecek.

Üstelik dünya ihtiyarladıkça, Kur’an’ın nasıl daha da genç kaldığını anlamış olacak.

Ayrıca bundan ibret alıp, hayrette kalacak.

Evet sevgili okur! Dünya ihtiyarladıkça, Kur’an gençleşiyor.

 

 

989 – 992

 

 

Gücün Bedeli

0

 

Güç, insanoğlunun neredeyse yaratılışından bugüne elde etmek için büyük çabalar sarfettiği, uğruna bedeller ödediği ve ödettiği bir olgudur.

Kaynağını ister paradan, ister bilgiden isterse iktidardan alsın (ki bunların hepsi birbiriyle de alakalıdır) her insan gücü elde etmek ister.

Elde edince de bırakmamak için, kimi zaman hayatı pahasına çabalar.

Bu kadar büyük bir nimettir güç.

Bir nimettir ancak dilimizde çok güzel ifade edildiği üzere “nimet külfete tabidir.”

Ne demektir bu?

Her nimet beraberinde sorumluluklarını da yükler.

Buna göre gücünüz ne kadar büyükse size getirdiği sorumluluklar da o derece büyüktür. Bunlara uymazsanız güç dengelerini bozar, kendinizi de toplumu da altüst edebilirisiniz.

Din de insana güç veren önemli bir kaynaktır. Hem de çok yönlü bir güç verir.

Öyle ki din üzerinden itibar kazananlar, güven kazananlar hatta para kazananlar çoktur.

Tarihte ve günümüzde bunun örnekleri de çoktur.

Ancak, işte tam bu noktada Allah-ü Teâlâ Hz. Peygamber’i (S.A.V.) şiddetle uyarır: “Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” (Hâkka, 44 – 46)

Âyet-i kerîmede, Hz. Peygamber’in (S.A.V.) Kur’ân-ı Kerîm’de olmayan şeyleri varmış gibi söylemeye kalkması ihtimalinin, yani verilen nimetin istismarının bedeli, hayat hakkının elinden alınması olarak vurgulanmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de,  Allah’ın âyetlerini kendi çıkarlarına göre değiştirenlerin acı akıbetlerinden örnekler verildiğini de hatırlatalım.

Allah-ü Teâlâ, “ismet” yani masumiyet sıfatına sahip Peygamberini (S.A.V.), verdiği nimetin hakkını yerine getirmemesi durumunda şah damarını yani hayat damarını kesmekle uyarıyorsa, masumiyet sıfatına haiz olmayan bizler için durum nasıl olur?!

Başta din adamları ve dindarlar olmak üzere, insanların güvenini ve dolayısıyla itibarını din üzerinden kazanmış kişiler, bu güvenin gerektirdiği sorumluluğu yerine getirmemeleri, güçlerini şahsî menfaatlerine göre kullanmaları halinde nasıl bir sonla muhatab olurlar?!

Ben sorunun cevabını düşünürken dahi sarsılıyorum!

Tıpkı âyet-i kerîmeyi okurken sarsıldığım gibi!

Üstelik bu konuda yapılan yanlışlar sadece bireylerin kendilerini de bağlamadığı için endişem de büyüyor.

Zira kişilerin dini istismar etmesi, çoğu zaman o kişinin bireysel hatası olarak algılanmaz. Dine mal edilir ve insanlar o kişiyle veya kişilerle beraber dine tavır almaya başlarlar.

Neticede ne dünya ne de ahiret mutluluğundan bahsedilebilir ki böyle bir vebali taşımaktan Cenâb-ı Hak hepimizi korusun…

Taşıyamayacağımız bir gücü ellerimizde bulundurmaktan da uzak tutsun…

Aksi halde bedeli çok ağır olacaktır…

 

 

 

Bu bayram içim buruk

 

Sevinemiyorum.
Umutsuzluk yasak olmasa var ya,
Çoktan çekeceğim teslim bayrağını.
Her gözümü açtığımda nice yıkımları görmek,
Her kulağımı açtığımda bir acı feryadı duymak,
Balaların acı haykırışlarını dinlemek Doğu Türkistan’da.
Çeçenistan’da ölümle dansı seyretmek zorunda kalmak,
Irak’ta,Suriye’de,Pakistan’da,Mısır’da,Libya’da
Ve daha nice Diyarı İslam’da,
Kah kardeş kurşunuyla,
Kah petrol sevdalılarının kalleş pusularıyla,
Her gün kara toprağın bağrına girenleri izlemek,
Kahrediyor beni.
Sevgililer sevgilisi Muhammed’in ümmeti,
Selahaddin-i Eyyübilerin,Kılıç Arslan’ların,
Fatih’lerin,Kanuni’lerin,Yavuz’ların,Şah İsmail’lerin,
Babür Şah’ların,Şeyh Şamil’lerin,
Daha nicelerinin torunlarının bu günkü hallerini,
Görüyor ve kahroluyorum.

Bu bayram içim buruk
İsyanım kendimi yediriyor bana.
Elimden bir şey gelmemesine üzülüyorum. 
Ahh umutsuzluk yasak olmasa var ya,
Biliyorum yapacağımı da ,
Yapamıyorum,

Yalancı bayramlar tatmin etmiyor beni
Gerçek bayramları özlüyorum.
Ölmeden ,
Bana müjde verecek tellalın yolunu gözlüyorum.

Bu bayram içim buruk arkadaş.
Siz sevinin sevinebildiğiniz kadar.
Bırakın ben hüznümle ve özlemimle baş başa kalayım.

 

 

 

Dini ve Milli Bayramlarımız

0

 

Bayramlar, bayramlarımız,  dini ve milli  bayramlarımız… Coşku, huzur ve mutluğun  sembolü bayramlar. Milli ve manevi kültürümüzün   temel taşı  bayramlar.  Coşku  ve sevinci  doya doya yaşadığımız bayramlar.
Bayram deyince  çocukluk  yıllarımız gözlerimizin önüne gelmekte.   Çocukluk yıllarında  yaşadığımız  ilk bayramlar, silik bir  resim gibi hatırladığımız mutlu  çocukluk günlerimiz.
Heyecandan uyuyamadığımız bayram geceleri. Sabah erkenden  büyüklerimizle  birlikte  bayram namazına gittiğimiz  o günler.. Artık hepsi mazi oldu. Çok  gerilerde kaldı.

ŞEHR-İ RAMAZANA VEDA EDİYORUZ

Ramazan bayramını coşku ile  karşılamaya  hazırlanıyoruz, Şehr-i Ramazana veda etmenin  hüznünü bir arada yaşıyoruz. 11 ayın sultanı  Ramazanın en anlamlı gecesi  Kadir gecesi ile  veda etme vakti geldi çattı.
Ramazan kültünü  doya doya yaşamaya çalıştık. Gündüz  oruçlar tutuldu. Geceleri sahura kalkıldı  akşamları  teravihler kılındı. İftar  davetlerinde dost ve arkadaşlarımızla görüşüp hasret giderdik.
Ramazan’ın  en güzel  tarafı imkanlarımız ölçüsünde  fakirlere yardım edip,  muhtaçları   hatırladık. Ramazanda özetle  maddi ve manevi   huzur ve mutluluğu bir arada yaşadık.
Somali gerçeği bize bir kez daha açlık ve fakirliğin ne olduğunu gösterdi. Somalililer bir dilim ekmek, bir bardak suyla oruç tuttular. Türkiye Somali için seferber oldu ve yardım kampanyaları düzenledi. Bir kez daha Türkiye büyük ve lider devlet olduğunu gösterdi.

RAMAZAN KÜLTÜRÜNÜ YURT DIŞINDA YAŞAMAK

Fırsat buldukça Ramazan ayında birkaç günlüğüne de olsa yurt dışına gidip ramazan kültürünü yurt dışında ki Müslüman kardeşlerimizle birlikte yaşamanın mutluluğunu yaşamaya çalışıyorum.
Geçtiğimiz yıl 4 bin Müslüman Türk’ün yaşadığı Rodos’ta ramazanın ilk haftasını doya doya Rodoslu Müslümanlarla yaşayıp İbrahim Paşa camiinde iftarımızı açıp namaz kılıp sahur yapmanın heyecanı halen hafızalarımda.
Geçtiğimiz  2012 yılı Ramazan  ayında da Çeçenistan’a gitme imkanım oldu. Çeçen kardeşlerimle üç gün boyunca  oruç tutma, iftar açma, teravih kılma ve sahura kalkma mutluluk ve heyecanını doya doya yaşadım. Çeçenistan’da yaşadığım Ramazan kültürünü hiçbir zaman unutmayacağım.

2013 yılının Ramazan ayında da Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine gitme imkanım oldu. İftarı İstanbul, Sahuru Edirne’de, Sabah namazını Selimiye’de kıldıktan sonra Pazarkule sınır kapısından çıktıktan sonra 5 yıl başkentlik yapan Dimetoka’yı gezip, Batı Trakya’nın merkezi Gümülcine’den Türklerle buluştuk. Batı Trakya Türklerinin lideri Sadık Ahmet’i mezarı başında andık. Gümülcine Eski Camii’nde namazlarımızı kıldıktan sonra 2 bin Batı Trakya Türkiyle iftar sofrasında yer aldık. İskeçe ve Gümülcine seçilmiş müftüleri ile söyleşiler yaptık. Bu Ramazan’da da yurt dışı geleneğimizi sürdürerek Ramazan kültürünü doya doya Batı Trakya Türkleri ile doya doya yaşadık.

TATİLİ HAK ETTİK Mİ ?

Yurt içi ve yurt dışına tatile çıkanların yanında memleketlerine gidip sıla-İ rahim yapma kültürünü yaşayan insanlarımızda çoğunlukta. . Öncelikle tüm okurlarımızın ve İslam aleminin Ramazan bayramını tebrik ediyor  bayramların  hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Dini ve Milli Bayramlar başlı başına bir kültürdür. Bayram akraba ve  dostların ziyaret edilip hatırlandığı  günlerdir. Sıla-i Rahim kültürünün yani baba ve  dede memleketlerinin ziyaretlere gidildiği  günlerdir.
Her nedense   bayram  kültürü  tatil olarak algılanmakta.    Bayram günlerinin hafta  sonları ile birleşmesi ile  uzun tatillerde  yurtiçi  ve  yurt dışına  gitmek için fırsat bilinip akraba ve dostlardan kaçma olarak algılanmakta.
Yaz tatilinin yeni  sona erdiği bir dönemde, gelin kendimize bir iyilik yapalım.  Özeleştiri  yaparak tatili  hak edip  etmediğimizi sorgulamalıyız.

BAYRAM KÜLTÜRÜNÜ DOYA DOYA YAŞAYALIM

Geçmiş bayramlarda yaşanan üzücü olayları inşallah bu Ramazan bayramında yaşamayız. Umut ediyoruz kimse yollarda kalmaz kaza geçirmez. Bayramları tatil yaparak değil, aile büyüklerimizi ziyaret ederek geçirmeliyiz. Atalarımızın mezarlarını ziyaret edip fatihalar okumalıyız. Ve en önemlisi güzel bir Ramazan bayramı geçirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Bayramı tatil olarak  değil, milli ve manevi kültürümüzün  temel taşı olarak kabul edip, Ramazan Bayramını  doya doya yaşayalım. Ben bu Ramazan Bayramı’nda çocukluk yıllarımı geçirdiğim Giresun Espiye Soğukpınar Beldesi’nde geçiriyorum. Keşke tüm okurlarımda çocukluk yıllarını geçirdiği yerlerde bayram çoşkusunu yaşasa. Bayram sevinci ve çoşkusu ile Ramazan Bayramınızı tebrik ediyor. Bayramın insanlık ve İslam alemine barış ve huzur getirmesini temenni ediyorum.

 

 

Tasavvuf Lezzetinde Derin Sohbet…

Sitemiz Yazarlarından Oğuz Çetinoğlu sordu, Elektrik Yüksek Mühendisi Özdemir Özsoy vukufiyetle cevaplandırdı.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Tasavvuf’ kelimesinin anlamından başlayabilir miyiz Efendim? İslam edebiyatında tasavvuf ne demektir?

Özdemir Özsoy: Kendini Allah’a adamak, dünya işlerinden elini eteğini çekmek, gönlü ve kalbi ile her an Allah’la beraber olmaya çalışmak. Tasavvufun genel târifi böyledir. Bunu yapabilenlere de sȗfȋ  denir.

Bakın, şair Aksarayî İbrahim Efendi bir manzumesinde ne demiş; nasıl tarif etmiş tasavvufu:

‘Bidâyette tasavvuf sûfi bȋ-can olmaya derler

Nihâyette gönül tahtında sultan olmaya derler

Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir

Tasavvuf cümle âlem cismine cân olmaya derler’

Bizim Yûnus ise ne diyor:

‘Şeriat tarȋkat yoldur varana

Hakikat, mârifet andan içerü’

Biliriz ki İslȃm’ın esaslarına şeriat denir. Bu yolda derinleşmek için tarikatler kurulmuştur.                                                                                 Hakikate ulaşma yolunda gayret sarfetmek gerçek mü’minler için ve cibedir. Cenab-ı Allah(c.c.) elbette,  bu yolda cihad edenlere ‘mârifet ehli, olmayı nasib eder.

Tasavvufun çok çeşitli ve geniş mânâda târiflerini yapmak mümkündür. Ama biz yine tarȋkat erbabından bir şaire soralım, bakalım.

Halvetiye tarîkatinden Dede Ömer Rûşeni bize şöyle sesleniyor:

‘Tasavvuf terk-i dȃvadır demişler

Dahî ketmanı mânâ demişler

Yâni ne demek? Dâvalardan, iddialı olmaktan vazgeçmek, manâları örtüp gizlemek, sır tutmak.

Nefis dâvalarından vazgeçip uzak durmak.

Evet, tasavvuf Hakk’a yönelip hakikat yolunda gayret göstermektir. Tasavvufun ne demek olduğunu bu yolda mertebe almış olanlardan öğrenmek daha doğru olur. Rûşenȋ şöyle devam ediyor:

‘Tasavvuf ‘terk-i kıl ü kâle’ derler

Hemen ‘vecd ü sema’u hâle’ derler’

 

Tasavvuf bâbıdır bezl ü atânın

Tasavvuf beytidir mihr ü vefanın

 

Tasavvuf kalbi Hakk’abağlamaktır

Yüreğin aşk oduyla dağlamaktır

 

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır

 

Ebru Bekr ü Ömer der kim tasavvuf

Taarruftur taaruftur taarruf

 

Tasavvuf buğz-ı dünya-yı denȋdir

Bu sözü söyleyen bil Rûşenȋdir

Çetinoğlu: İslam âleminde tasavvufla ilgili çalışmalar ne zaman başladı, nasıl gelişti?

Özsoy: İbn-i Haldun’a göre ‘tasavvuf‘ deyimi hicretin ikinci yılında kullanılmaya başlamıştır. Demek ki Cenab-ı Risaletmeab’ın sağlığında konuşuluyordu. Ama nedense sûfi ve tasavvuf kelimeleri bize hep Hallac-ı Mansur, Muhyiddin-i Arabî, Feridüttin-i Attar ve Mevlana’yı hatırlatır ve de vahdet-ȋ vücud felsefesini akla getirir.

Hazret-i Peygamber (S.A) bizat zühd ve takvâ ile yani dünya nimetlerine önem vermeksizin mubârek hayatını geçirdiğine göre bu tarzda yaşamaya böyle düşünmeye işâret vardır.

Çetinoğlu: Tasavvufun, Kur’an-ı Kerim’de, Hadis-i Şeriflerde ve sahâbenin hayatında yeri var mıdır?

Özsoy: İşte sehabe-i kiramın yaşayışında tavsiyelerinde ve bizatihi İslâm’ın derin ma’nâsında dünya hayatının daima geri planda tutulduğu görüldüğüne göre tasavvufun İslam ile beraber ortaya çıkan bir düşünce ve yaşayış tarzı olduğunu söylemek mümkündür.

Ancak Kuran-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde tasavvufa işâret var diyebilmek iddialı bir ifâde olur  mu bilemiyorum. Doğru da olsa, haklı da olsak, yanlış anlamlara yol açabilecek böyle hükümlerden kaçınmak daha uygun olur sanıyorum.

Çetinoğlu: Türklerin tasavvufla ilgileri ne zaman başladı, nasıl gelişti?

Özsoy: Nedense böyle bir soru ile karşılaştığımızda aklıma hep Ahmed Yesevȋ gelir. Fuad Köprülü’nün ‘İlk Mutasavvıflar‘ isimli serinde O’nun üzerinde çok durulmuştur. ‘Pir-i Türkistan‘ olarak benimsediğimiz ve öyle takdim ettiğimiz Yesevȋ’ye belki de ‘Asya’daki Türk asıllı ilk mutasavvıf‘ denilebilir.

Türk Milletinin soylu davranışlarında tasavvuf ehlinin feragat ve hoşgörüsünü bulmak mümkündür. Konuya bu açıdan bakarsak Bilge Kağan’dan buyana Türklerde bu görüşün, bu düşünce tarzının mevcut olduğu görülür.

Osmanlı Devletinin daha ilk yıllarında tasavvuf ehli kişilerin hep ön planda tutulduğunu görebiliriz. Babailer ve celâliler yanında özellikle Ahilik tarikati mensuplarının Osman Bey, Orhan Bey ve hattâ Murad Hüdavendigâr zamanında söz sâhibi oldukları savaşlarda ön saflarda bulundukları bilinmektedir. Osman Beyin kayınpederi Şeyh Edebali gibi, Çandarlı Halil Bey gibi şahsiyetlerin devletin yönetiminde, şekillenmesinde önemli tesiri olduğunu görmekteyiz. Orhan Bey’in İznik müderrisliğine tâyin ettiği Kayserili Dâvut, mutasavvıf bir âlim idi. Murad Bey, Yeniçeri Ocağı’nı kurduğunda askerine ahilerin serpuşu olan beyaz börk giydirmişti, Daha sonraları da bu ocakta Bektaşilik görüşünün benimsediği bilinmektedir.

Çetinoğlu: Türklerin tasavvufa; ilmî eser, şiir, mesnevî ve musikî dallarındaki çalışmalarla katkılarından söz eder misiniz?

Özsoy: Mevlâna Celâleddin-i Rumȋ  ‘Aslem Türkest meğerçi indigüye‘ diyerek, her ne kadar Farsça konuşuyorsa da aslının Türk olduğunu özellikle belirtmektedir. Onun yaşayış tarzını, fikirlerini ve düşüncelerini bilenler sanki tasavvufun esaslarını benimseyen ve benimsetmeye çalışan ilk kişi olmuş gibi düşünülebilirler.

Yine Yesevȋ’ye bakacak olursak Hz. Peygamberin (aleyhisselatı vesselam) şu madde dünyasındaki misafirliğinden daha uzun bir süre yaşamayı istemediği için, kendisine yerin altında bir hücre yapıp girmiş ve orada bir o kadar daha yaşamış olduğunu görürüz. Bu da onun nasıl bir dâvâ adamı olduğunu gösterir. O biliyordu ki Cenab-ı Rabb’ül Âlemin’in miracdaki hususi misafiri olan Resulüzişan efendimizin bu dünya hayatında tebliğ vazifesini ifa etmekten öte bir isteği yoktu.

 

‘Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm

Yanmada derman buldu bu gönlüm…’

Diye feryad eden, ilahilerinde ‘âlem sana hayran diye sevdim‘ dizesiyle gönlünü açan ‘Eyvah demeden Allah diyelim‘ sözleriyle içini döken Türk insanı kendini nasıl Hakk yoluna koyduğunu musiki diliyle anlatmaktadır.

Bir divan şairi;

‘Mecliste riyapişeler etsin ko riyayı

Meyhaneye gelkim ne riya var ne mürai’

 

derken elbette ki içkiyi teşvik için değil, dış âlemden çok ma’nâ âleminin önemini belirtmek için konuşuyor.

Çetinoğlu: Tasavvufla ilgilenmenin insana kazandıracağı hasletler nelerdir?

Özsoy: Bunu tek bir cümlede ifade edebilmeyi çok isterdim. Hakk’a ulaşmak O’nun varlığında yok olmak, O’na dönmek, O’na varacak kalıba girmek, O’nunla haşrolmak… bunları kazanabilmek için ‘yol ehli’ olmak gerek. Birçok âyet ‘terceün‘ diye sonuçlanmakta ve bunun yanında ‘tuklebün‘ veya ‘tuhşeü‘ ifâdeleri kullanılmaktadır. Anlatmakla bitecek gibi değil.

Çetinoğlu: Tasavvufî yaşayış biçiminin dînî yaşayıştan farklı yönleri var mı? Varsa, açıklar mısınız? Bir başka ifâde ile zâhid ile sûfî arasındaki benzerliklerle farklılıkları anlatır mısınız?

Özsoy: Cenab-ı Hakk’ı târif etmek -hâşâ- için bir mü’min kişi ‘vücudu ile mevcut, sıfatı ile muhit, esmâsı ile ma’lûm, ef’ali ile zâhir, âsarı ile meşhut‘ ifâdelerini kullanıyorsa o uzun yola girmiş ve bu yolda mertebe kazanmış demektir.

‘Zâhid’, arzulardan arınmış, şüpheli şeylerden kendi uzak tutan kişi olarak târif edilmektedir. Deyim olarak çıkarcılıktan nefesini sıyırmış, dünya hayatına önem vermeyen kişiler için kullanılan bir sıfattır. Zühd kelimesinden türetilmiştir. Zühd ise makam ve şöhret, eşya gibi şeylere ilgi duymamak ma’nâsında bir isimdir. Deyim olarak Allah’a yönelmekten alıkoyacak her şeyden feragat etmek demektir.

Sufi tâbiri ise genel olark tasavvuf mesleğini (daha doğrusu felsefesini) benimseyen ve buna göre yaşayan kimseler için kullanılır. Yani kendini Allah’a adayan dünya işlerinden elini eteğini çeken, gönlü her an Allah ile birlikte olan kişi, Şeriat, tarikat, hakikat, mârifet makamlarından geçerek vahdete ulaşan kişi… Hakk aşığı olan kişi…

Çetinoğlu: İslam hukukunun katı hükümleri yanında, tasavvufî anlayış alabildiğine yumuşaklığı, affediciliği tavsiye ediyor. Bu özelliği ile insanların İslamiyet’e ısınmasına önemli katkılar sağlıyor olmalı. Doğru mu düşünüyorum? Bu düşüncenin, Türklerin Müslümanlaşmasında tesiri olmuş mudur? Yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Özsoy: Çok doğru düşünüyorsunuz. Bu görüşünüze bir şey eklemeye ihtiyaç yok. Evet, daha önce de söylediğimiz gibi maddeden çok ma’nâya önem veren Türk Milletinin Müslümanlığı seçmesinde tasavvuf felsefesinin tesiri büyük olmuştur.

İslam zaten Türk milletinin karakteridir. Bu asil millet Müslüman olmadan önce de zaten İslamiyet’i yaşıyordu.

Çetinoğlu: Sûfîlik, yaşanması zor bir hayat olsa gerek. ‘Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız!’ emri ile bu zorluk nasıl bağdaştırılır?

Özsoy: Tasavvuf erbabı için ‘sufi’ hayatının hiçbir zorluğu yoktur. Onlar için böyle yaşamak bir külfet değil büyük bir manevî zevktir. Belki de bahis konusu olan ‘hadis’e riayet eden, yani hayatı kolaylaştıran bir davranıştır. Diğer insanlara madde ve ma’nâda destek vermektir.

Çetinoğlu: Tasavvufî eğitimin temelinde her an ve şart içerisinde Allah (cc) Hazretlerini anmak ve gönülden, Allah sevgisi dışında her türlü ilgi ve bağlılığı çıkarmak vardır.

‘Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışınız!’ emrine uyanlar, tasavvufa yöneldiklerinde zorlanırlar mı? Başka bir deyişle tasavvuf, geçim problemi olmayanların, çalışma gücünü kaybetmişlerin mi ilgi ve yaşama alanıdır.

Özsoy: Aslında bu söyledikleriniz içinde birçok sorunun cevabı var. Tasavvuf erbabı için hiçbir şey zor değildir. Onlar diğer insanlar için madde ve ma’nâ üretmek yolunda gayret içindedirler. İyi bir sanatkâr, iyi bir hizmetkâr olmaya çalışırlar. Ahilik felsefesinin de temelinde bu görüş yatmaktadır. İyi bir zanaatkâr olmak için öğrenmek ve hizmet vermek.        

Çetinoğlu: Tasavvuf ve tarikat ilişkisini açıklar mısınız?

Özsoy: Fazla iddialı bir ifade olmayacaksa bütün tarikatler ‘tasavvuf’ yolundadır ve hemen hepsinde Hz. Ali (Keremullahi veche) den bir iz vardır demek isterdim. Mesela meşhur Kadirî tarikati Cüneyd-i Bagğdadi’ye ve O’nun vasıtasıyla da Hasan Basri üzerinden Hz. Ali’ye ulaşır.  u Rifaiye ve Ekberiye gibi birçok tarikatte de Hz. Ali tebcil edilir.

Mevleviyye tarikatinin asıl kurucusu Sultan Veled olup babasına nisbetle bu isimle yâni ‘Meleviyye‘ olarak anılmaktadır. Yine Cüneyd-i Bağladi ve Hasan Basri üzerinden Ali bin Ebi Talib’e ulaşılır.

Çetinoğlu: Türklerin Asya’dan dünyaya açılmalarında, Anadolu’yu yurt edinmelerinde tasavvufun ve mutasavvıfların etkisi olmuş mudur? Olmuşsa, örnekler verebilir misiniz?

Özsoy: Diyoruz ya… Türkler, İslam’ı kendileri için biçilmiş kaftan olarak sırtlarına almışlar ve çok da iyi temsil etmişlerdir. Bu konu açıldığında aklıma hep Zemahşeri gelir, Ebu’l Kasım Mahmud b. Ömer b. Muhammed ez-Zemahşeri… Harezm ülkesinde Zemahşer de doğduğu için bu ismi almış. Bağdat’ta, Mekke’de uzun süre ikamet etmiş ve Arapçayı çok iyi bilen bir Türk olarak tanınmıştır. ‘Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini sizlere ben öğreteyim‘ dediği rivayet edilir. Arap dili grameri de (sarf nahiv) yazmış olan bu zat Hanefî mezhebine mensub olup, büyük bir tarikat ehlîdir.

Türkler Anavatan’dan sonra vatan olarak Anadolu’yu benimsemişlerdir. Burada gerçekten büyük bir medeniyet olarak Selçuklu’yu yaşatmışlardır. Öyle bir devlet ki kervansaraylarında veya yolda parası, eşyası zayi olan bir tüccarın, bir yolcunun zararı hemen devlet tarafından tazmin edilirdi. Zaten fert başına düşen milli gelirinin -altın bazında hesapladığında-  bugünkü Norveç’ten bile fazla bir değere ulaştığı bilinmektedir.

Burada üzülerek söylemek mecburiyetindeyim ki bugün kendilerine ‘aydın‘ diyenler bu konulardan hep uzak durmuşlar, hattâ kaçmışlardır.

Halbuki Anadolu’nun bağrında yetişmiş bir Türk ozanı;

‘Hak elleri kalem tutar Yazar elif elif diye ‘

Yanıp tutuşuyorsa O’nun bu tasavvuf anlayışına saygı duyacak gerçek aydınlar görmeye özlem duyuyoruz.

Yine Yunus Emre’miz:

‘Dört kitabın mânisi, bellüdür bir elifte’

diyerek büyük mutasavvıfların kitaplarını bir mısrada özetliyor.

Gerçeklerden uzaklaştırılan böylece yoksul bırakılan aydınlarımız tarikatin ma’nâsını hiç düşünmeyip âdeta bu kelimeden korkar olmuşlardır. Ne var ki şeraitin kapısından girmeden diğer kapılara ulaşılamaz.

Tarikat doğru bir yol bulma çabasıdır. İnsan olma gayretidir. Hakka yönelmek isteyenlerin gireceği yoldur. İşte burada bir yol göstericiye ihtiyaç vardır.

Mârifet ise kalp ile keşif yolu ile elde edilen Hakk katındaki bilgilerdir. Kendini bilmek, halkı bilmek ve Hâlik’ı bilmek…

Hakikat katında ise eşyanın gerçek yüzü, iç yüzü gönül ve kalp ile görülüp anlaşılır.

Çetinoğlu: Muhiddin Ârâbî, Hallac-ı Mansur ve Nesîmî gibi bâzı mutasavvıflar anlaşılamamışlar veya yanlış anlaşılmışlar. Sebebi ne olabilir?

Özsoy: Buna bir tek cümle ile cevap verebilmeyi isterdim. Bu âlemde söylenmemiş bir söz, tefekkür edilmemiş bir ma’nâ kalmamıştır. Nice peygamberlerin gelip geçtiği gibi… İslam ise bütün bunların son halkası ve olgunlaşmış meyvesidir. Onun için tasavvufun kendisi bir mertebedir, diyoruz.

Muhyiddin-i  Arabî bir deryadır. Bu denize girip cevher almak için -Yünus’un ifadesiyle- ‘çevrik bahri’ olmak gerekir. Hani demiş ya:

‘Erenler bir denizdir, âşık gerek talası,

Bahri gerek denizden girüp gevher alası,

Gine biz bahri olduk, denizden gevher aldık.

Sarraf gerek gevherün, kıymetini bilesi.

 

Şunları söylemeden geçemiyorum:

‘Sokrat herhalde İslam’ı yaşamak isterdi.

Gandi herhalde tasavvuf erbabı bir derviş idi.

Çetinoğlu: Tasavvufta ‘makamât-ı aşere’ kavramından söz eder misiniz?

Özsoy: Muhyiddin-i Arabî diyor ki ‘Beden ile ruh-ı mücerredin kavuşma yeri insan vücududur, insanın varlığıdır. İnsan, dış ve iç âlemden meydana gelen, yaratılışı kendinde toplayan varlıktır.’

İşte bu mertebeye ulaşan insan-ı kâmilde bu iki âlem birleşir. Birlik (vahdaniyet) hep ikilik ile kâimdir. İki olmasa, çift yaratılmanın derinliği bilinmese ‘birlik’ nedir, anlaşılmaz.

Ehadiyyetin sırrını ise zaten her kulun anlaması mümkün değildir. O, yalnız Zât-ı  Bâri’ye mahsus bir ‘birlik’tir.

İki yay boyu‘ diye ifade edilen ‘kavseyn‘ deki kavislerden biri Zâhir (görünen), biri bâtın (gizli) âlemlere tekabül eder. Biri ‘vücub’ diğeri ‘imkân’ denizidir. Daha derine inilirse Yaradan ile yaratılandır. Gerçek ma’nâda insan, vücub ve imkân denizleri arasındaki berzahtır.

Hallac-ı Mansur bugün bile, bu asırda bile pek anlaşılamamış bir kişi. Hallac’ın Vahdetüş’şuhud nazariyesi (görenle görünenin aynı olması, diye açıklanabilir) vahdet’ül vücudu benimseyenler tarafından çok garipsenmiş olsa gerek. Halbuki o, Allah’ın (c.c.) kalpten başka bir yerde aranmamsını ve insanın O’nu kendisinden ayrı sayamayacağını anlatmaya çalışıyordu. Tasavvuf edebiyatına; ‘vecd, cem, tecrid, tecelli’ gibi kelime ve kavramları kazandırabilmiş bir kişiliğe sahipti.

Mansur’dan çok uzun bahsedebilmek isterdim bu epeyce geniş bir konudur. Daha geniş anlatabilmek için -umarım ki- bir başka fırsat olur.

‘Mansur’am dâra geldün uş kül oldum tozarum’

diye bir tek mısra ile anlatabilenlere de özenirim.

Evet, yine onu en iyi târif eden bizim Yünus olmuştur. Diyor ki:

‘Ol ışkının bir zerisin bıraktı Mansur gönlüne

Taşdı ‘Enél Hakk’ diyüben çağırdı, feryad eyledi”‘

 

Daha da ilerilere uzanıyor:

‘Ezelde benim fikrüm ‘Ene’l Hakk’ idi zikrüm

Henüz dahi toğmadın ol Mansûr-ı Bağdadi”

Yûnus’suz yapamıyoruz. Onu biraz daha dinleyelim.

‘Hem bâtınem hem zâhirem

Hem evvelem hem âhirem

Hem ben Ol’um hem ol benem

Ol Kerim-i Sübhan benem”

Sanırsınız ki Hadid sûresini tefsire başlamış. Ama koskoca Şeyh’ül İslam bile Yünus’un evliyadan olduğunu anlamayıp onu tekfir etmeye kalkmış.

O ise ‘Dört kitabın mânisi bellüdür bir elifte’ demişti.

Seyyid İmadeddin Bağdat’ta doğmuş bir Türk şairi. Halkımız onu ‘Nesîmî’  olarak bilir, tanır. Hacı Bayram-ı Veli ile niye konuşmadığını (Anadolu’ya geldiği halde) kimse bilmiyor. Birçok tasavvuf erbabı gibi onun da söyledikleri şeraite aykırı bulunmuştur.

‘Mansür Ene’l Hakk söyledi

Haktır sözü Hakk söyledi’

Diye şiir yazarsa elbette (!) şeraite aykırı bulurlar. Biz Türklerin ‘tuyuğ‘ dediğimiz arûz vezniyle yazılmış manilerini özellikle Bektaşiler benimsememiştir Tabii (!) O’nun da sonu Mansûr gibi olmuştur. Dilimiz varmıyor söylemeye ama derisi yüzülerek öldürülmüştür.

Haydi, biz Mânsûr’u, Nesimi’yi anlayamadık da acaba Şeyh Bedreddin’i tanıyabildik mi?

‘Varidat’ Şeyh bedreddin’in en tanınmış eseridir. Füsûs’ül Hikem hakkında yazılmış şehri vardır. Bu bile O’nun ne kadar derin bir kişiliği olduğunu gösterir. Bozuk vergi düzeni ve toprak dağıtımı konularındaki fikirleri, Onun Karl Marx’dan dört asır önce bu konulara değindiğini gösterir. Evet, o da ‘malı haram, kanı helal‘ fetvasıyla Serez’de asılarak idam edildi. …

ÖZDEMİR ÖZSOY1932 yılında Bursa’da doğdu. İlk ve ortaokul ile Liseyi Bursa’da okuduktan sonra 1954 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Almanya’da stajyer olarak çalıştı. İtalyan Hükümeti’nin bursu ile Torino’da araştırmalarda bulundu. Almanya’da İşletme Ekonomisi Enstitüsü’nde ve T.C. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzmanlık çalışmalarına katıldı.

Millî Güvenlik Akademisi’ni 1972 yılında birincilikle bitirdi.

Kamu hizmetinde TCDD Planlama Dairesi Başkanı ve Sanayi Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü olarak görev yaptı.

Özel sektörde Pancar Motor Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Müdür yardımcılığı, Dokusan Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Murahhas üyeliği, Bursa’da ZİMAŞ firmasında Genel Koordinatörlük, YÖNAR Araştırma-Danışmanlık Firması’nda Genel Müdürlük yaptı.

Ortadoğu, Son Havadis, Tercümen gazetelerinde; Hedef, Devlet, Türkeli ve Ufuk Ötesi dergilerinde fıkra ve makaleleri yayımlandı.

Basılmış 3 kitabı vardır. Biri roman olmak üzere araştırma ve tasavvuf konularında olmak üzere 3 kitabı yayına hazırdır.

Almanca ve İtalyanca bilmekte olan Özdemir Özsoy evlidir. Eşi jeoloji, kızı İşletme Mühendisi’dir, oğlu İktisat Fakültesi mezunudur.

Dağcılık, güreş, hendbol ve eskrim sporları yapmıştır. Edebiyat, felsefe, sosyal psikoloji ve güzel sanatlar ilgi alanındadır.

 

 

 

 

 

Özerk Türk Bölgelerinden “Büyük Türkiye”ye!..

 

Son altı ay içinde Türkiye’nin çevresinde yoğun olarak “Türk ve Akraba Toplulukları”nın yaşadığı bölgelere gittik. Bu topraklardan fiziki ve hukuki olarak çekileli neredeyse yüzyıl olmuş…

Ancak geride bıraktığımız bu yüzyıllık süre içinde Türk ve Türk gibi görülen akraba topluluklarımız hiç huzur bulmamış ve bir türlü insani mutluluk yaşamamışlardır.Hatta çoğu zaman ölüm, tecavüz ve diğer gayri insani baskılara maruz kalmışlardır. Bizde onları maalesef hep yalnız bırakmışızdır.

Geçtiğimiz 24 Temmuz Dr.Sadık Ahmet’i anmak için Yunanistan’daki Türk bölgesi Batı Trakya’daydık. Dimetoka’dan başlayan seyahatimiz Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç’la tamamlandı. Neredeyse bütün yetkililerle ve birçok Batı Trakya Türkü ile görüştük. Adeta bir dokun bin ah işit vaziyeti hasıl oldu. O kadar dertliler ki; size hangi birini anlatayım. Yalnız dayanacak ve tahammül edecek durumları kalmamış. Bunu bilin yeter!

Türkiye’de yaşayan ve adına Türk Milleti dediğimiz insan topluluğumuz ise yanı başımızda yaşayan ve bizim için Lozan Anlaşması ile Yunanistan’a rehin bırakılmış bu kardeşlerimizin sorunlarından bir haber…Gerçi aynı şey Türkiye’de olup biten içinde geçerli. Donanma Komutanlığı’ndan Balyoz ve Ergenekon gibi davaları protesto için istifa eden Amiral Nusret Güner’in, Türk Milletinin sessizliğine anlama veremediğine ve buna çok üzüldüğüne dair görüşlerine ne yazık ki katılmamak mümkün değil.Türk Milletinin hali bu! Belirtelim ki; bizim kafilemizle seyahat eden arkadaşlar bile dinledikleri ve gördükleri karşısında hayretler içinde kaldılar.

Yine geçtiğimiz mayıs ayında Bulgaristan’ın güney bölgesine yaptığımız seyahatte de buna benzer şeyler görmüştük. Rodoplarda Türkler arasında ortalama yaşam süresinin 58’e düştüğünü öğrenmek bizi çok üzmüştü.

Aslında Yunanistan’ın kuzeyi yani Batı Trakya bölgesi ile Bulgaristan’ın içine Kırcaali, Eğridere, Koşukavak, Mestanlı, Cebel gibi büyük yerleşim yerlerini de içine alan güney bölgesi tek bir coğrafya olup ve tamamen  Türklerin yaşadığı bir bölgedir.

Aynı şekilde Makedonya ve Kosova’da Türk ve akraba topluluğumuz olan Arnavutlar, Bosna’da Boşnaklar, Romanya’da Müslüman Türk Tatar topluluğu, Ukrayna’da Kırım Türkleri, Moldovya’da Gagauzlar,  İran’ın Güneyinde Azerbaycan Türkleri, Irak Türkmeneli bölgesindeki Türkler, Suriye Türkleri, Rodos ve İstanköy’deki soydaşlarımız benzer yada daha ağır sıkıntılar içindedir.

Dikkat edilirse saydığımız coğrafya, Türkiye’yi çevreleyen bir coğrafyadır. Bu coğrafyalarda acilen Türk özerk bölgeleri oluşturulmalı ve ikinci aşamada bu özerk bölgeler Türkiye ile birleşerek “BÜYÜK TÜRKİYE” kurulmalıdır. Hatta her defa “tek millet iki devlet” olmakla ifade edilen Türkiye-Azerbaycan birliği de bu kurulacak “Büyük Türkiye” nin iki önemli ayağını teşkil etmelidir…

Kurulacak “Özerk Türk Bölgeleri” için gerekirse silahlı mücadele dahilolmak üzere her türlü siyasi ve ekonomik yol denenmelidir… Türk Milletinin artık kardeşleri ile buluşmak zamanı gelmiştir.

Türk Milletinin, artık üniter ve milli devlet dönemlerinin kapandığını söyleyen palavracıları dinleme tahammülü kalmamıştır. Eminim ki; Türk Milleti kendi memleketinde parya gibi yaşamaktansa tarih sahnesinden onuru ile çekilmeyi tercih edecektir. Mustafa Kemal’in Türk Milletine gösterdiği “Ya İstiklal Ya Ölüm” hedefi bu gün her geçen günden daha fazla bir gerçeklikle önümüzde durmaktadır.

Başta Balkanlar olmak üzere etrafımızı çevreleyen coğrafyamızda yaklaşık yüzyıldır insan yerine konulmayan Türklerin artık her şey hakkıdır. Bunun için hedef “Büyük Türkiye” nin kurulmasıdır.

Nasıl böyle iyi mi? Siz etrafınızda hiç böyle konuşan birini gördünüz mü?Halbuki“Büyük Türkiye” bir ütopya değil gerçeğin ta kendisidir. Türk Milletinin içinden millet çıkarmaya ve Türk toprağını bölücülükle parçalamaya çalışanlar bu gerçeği iyi bilmelidir.

Bütün Türk düşmanlarına söylüyorum; sakın ola siz Türkleri  hasbel kader bu ülkeyi bugüne kadar yönetmiş olanlardan ve de  bugün yönetenlerden ibaret zannetmeyin… Kürşad’ın, Mete Han’ın, Alparslan’ın, Fatih Sultan Mehmet’in, Atatürk’ün çocukları vaktini bekliyor !!!

 

 

 

 

Yaşanmış Anekdotlar

0

 

* Bizim sağlam insan görmeye hakkımız yok mu?

Yıllar önceydi…

Rahmetli dayım Hacı Ali Koyuncu‘nun oğlu olan Prof. Dr. Halil Koyuncu’yu, çalıştığı yer olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Kliniği‘nde ziyaret gittim.

Niyetim, epeyce görüşmediğimiz için beş-on dakika hâl hatır sorup ayrılmaktı. Biliyorum ki doktorlarımızı, muayenehanelerde, klinik ve polikliniklerde her zaman yoğun bir hasta topluluğu bekler.

Odasında bir çay içip hal hatır sorduktan sonra müsaade istedim. Bırakmadı. Bir çay daha söyledi. Onu da içtim, ama baktım, bırakmaya yine niyeti yok.

– Halilciğim, ben doktorları muayenehanelerinde ve çalışma ofislerinde ziyareti hiç sevmiyorum. Şimdi mecburen geldim, öyle uygun düştü, dedim.

Neden Ağabey? Diye sordu.

Ben de:

– Bak, ben kırk yılda bir kere ziyarete geldim. Selâmlaştık, görüştük. Şimdi gitmeme müsaade etmiyorsun. Ben biliyorum ki şu anda kapının onunda onlarca hastanız var. Adı üzerinde hasta… Rahatsızlar… Sen beni burada tuttukça, onların beklemeden dolayı hastalığı daha da artıyor ve ‘bu adam da amma çıkmazmış’ diye beddua ediyorlardır içlerinden bana, dedim.

Ne dese beğenirsiniz?

– Abi gözünü seveyim, yapma! Bizim hiç normal insan görmeye hakkımız yok mu? Biraz daha otur ve bir çay daha içelim.

***

* Ziyaretçilerin hastaya eziyeti:

1990’lı yıllarda Sakarya Meslek Yüksekokulu‘nda görev yapıyordum.

Yüksekokulumuzun sözleşmeli hekimi Uzman Dr. İsmail Safayhi Beydi. Adapazarı merkezde muayenehanesi vardı. Bizler okuldan sevk kâğıdımızı alır onun muayenehanesine muayene ve tedavi olmaya giderdik. Bir ara ameliyat olduğunu duydum. Daha sonra da iyileşince muayenehanesine ‘geçmiş olsun’ demeye gittim. O sempatik ve sevecen haliyle karşıladı. Hoş beş ettik ve kendisine sordum:

– Abi, siz doktorlar da meğer hasta oluyor, ameliyat oluyormuşsunuz. Nasıl geçti ameliyatınız? Şu anda nasılsınız?

Verdiği cevabı hiç unutmuyorum:

– Salih Beyciğim, ameliyat hiçbir şey değil. Ama gelip giden ve arayıp soran ziyaretçilerden mahvoldum!

***

* Tek kişinin atanmasıyla yıkılacak üniversite:

İşte size, ‘28 Şubat Klâsiği’ bir vaka:

Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Rektörü Prof. Dr. Mehmet Durman’ın hocanın dönemi idi.

Şimdi milletvekili olan sevdiğim bir Profesör arkadaşım, doktorasını yapmış bir delikanlıyı Fakültemizin İktisat Bölümü‘ne almamız için, Bölüm Başkanı olarak benim yardımcı olmamı istedi. Delikanlı bana da geldi görüştük. Rektör Bey de görüştürdüm. Akademik olarak başarılı bir çalışma yapmıştı.

Rektör Bey:

Tamam, alalım. İlâna çıkacağız, dedi.

Gerçekten kısa bir zaman sonra akademik personel alım ilânı çıktı. Aday, Fakülteye dosyalarını teslim etti. Dekanlık, jürisini kurdu. Kanunî süresi içinde değişik üniversitelerden ve Fakülte’den seçilen jüri üyelerinin raporları geldi.

Jüri üyelerinin hepsi, ittifakla, adayı ‘olumlu’ ve ‘yeterli’ buldu. Jüri üyelerinin raporları Fakülte Yönetim Kurulu’ndan onaylanarak Rektör Bey‘in imzasına gitti.

‘Atama yazısı imzadan çıkıp göreve başlatacağız’ diye bekliyoruz. Ama onay Rektörlük’ten bir türlü gelmiyor. Sonra öğrendim ki imza hiç atılmayacak… Bir gün, o günün Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Rıza Güven‘in çalışma ofisinde Rektör Bey‘le karşılaştım ve atama yazısını niçin imzalamadığını sordum.

– ‘Sakıncalı‘ imiş, imzalayamam, dedi?

Kim söyledi ‘sakıncalı’ olduğunu, dedim.

Söyleyemem, dedi.

Ben de kızdım:

– Bir kişinin atamasının yapılmasıyla bu üniversite yıkılacaksa, boş yere rektörlükte oturmayın. Kendinizi ‘Rektörüm‘ diye de avutmayın. Tek kişinin yıkabileceği bir üniversitede, ben rektör olmak istemem, dedim.

Odayı terk etti.

Uzun süre konuşmadık.

Aday öğrencimize, konuyu mahkemeye taşımasını, mahkemede kesinlikle haklı olacağını ve atamanın mahkeme kararıyla yapılacağını söyledim, ama ikna edemedim.

O kadar anlayışlı bir delikanlı idi ki:

– Hocam, biliyorum. Mahkeme kesinlikle benim lehimde karar verir. Ama ben, benim yüzünden sizin bir kısım insanlarla kötü olup aranızda husumet doğmasını istemem, dedi.

Hâsıl-ı Kelâm:

Zaman hızla geçiyor. Geçen her şey ‘hâtıra’ oluyor.

Zaman geçerken ömür de sonsuza yaklaşıyor.

Bilinir ki ‘sonsuzun da bir sonu’ var.

Selâm olsun “o sonlu sonsuza” güzel anılarla gidenlere…