21.6 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 966

Devlet Millet Elele

0

 

Aziz Millet! Aramızda kuşkusuz, inanç yapısı eksik ve bozuk olanlar var. Sayıları da azımsanmıyacak kadar fazla. Yazık ki, yıllarca insanımıza doğru dürüst manevî bir eğitim veremedik. Bu eksiklik ise, kendini daha çok kriz dönemlerinde belli ediyor.

Nitekim, içimizdeki o olumsuz potansiyel kuvvet / gizil güç; özellikle o zamanlar su yüzüne çıkıyor. Ve suç oranı artıyor. Suç işleyenler çoğalıyor. Öyle bir hâl alıyor ki, suç işlenirken nice ölümlere sebebiyet veriyor.

Aziz okur! Bu durumlarda; aç, işsiz bir kısım insanların gözü hiçbir şey görmez olur. Durum fecî / çok acıklı bir hâl alır. Gelirler arasında uçurumlar ortaya çıkar. Fakirle zenginin arası kapanmıyacak derecede açılır. Ülkemiz  -Allah göstermesin-  sosyal patlamaların eşiğine gelir.

Eğer bu millet; yine de sabrediyorsa, yüce İslâm dininin, az da olsa kalbinde kalan tortusundan, insanımızı frenlemesinden kaynaklanıyor. Allah başımızdakilere iz’an / anlayış, kavrayış ve irfan versin.

Hem ekonomik durumun bir an evvel düzeltilmesine çalışsınlar. Hem de insanımızı sosyal patlamaların eşiğinde, her şeye rağmen durduran; eşsiz dinimizin kıymetini bilerek, onu daha iyi öğretmenin yollarına baksınlar.

Vehimsel, hayale gelen endişelerle İslâm’a perde olmasınlar. Bu mazlum ve masum milleti iyi anlasınlar. Bu büyük milleti devletine küstürecek yanlış adımlar atmasınlar. Attıkları yanlış adımlarda direnmesinler.

İyi bilsinler ki, bu büyük millet; vatanına, devletine, bayrağına yürekten bağlıdır. Zaten bu; onun inancının da bir gereğidir.

Suç; bireysel ve kişiseldir. Kanunsuz suç olmaz. Devlet sadece kanuna karşı gelenin yakasına yapışsın. Devlet, bu bakımdan âciz değildir. Fakat bireysel hatalar, taşkınlıklar yüzünden, kitleleri rahatsız etmesin. Halka cephe almasın. Halkı üzecek durumlara  meydan vermesin.

İyi bilinsin ki, dünya devletleri içinde bu millet kadar devletine, vatanına, milletine, bayrağına ve dinine; candan bu kadar düşkün başka bir millet yoktur.

Bu milletle el ele verildiği takdirde, yapılmıyacak iş yoktur.

Bu milletle el ele verildiği takdirde, aşılmıyacak engel yoktur.

Bu milletle el ele verildiği takdirde, başarılamıyacak mes’ele, problem ve sorun yoktur.

Lütfen devlet adamlarımız bu gerçeği hatırlasınlar. Milleti küstürecek hatalardan dönsünler. Millete güvensinler. Milleti karşısına almasınlar. 21. Asırda artık kafaların dışıyla değil, içiyle meşgul olsunlar.

Pırıl pırıl gençlerimizin, nâzik kızlarımızın gönüllerini almanın yollarına baksınlar. Bu konuda son sözüm: Bu millet devletine güveniyor. Devlet de milletine güvensin. Milletin gönlüne su serpsin. Körpe dimağları devletine, milletine küstürmekten artık caysın.

Unutmıyalım ki, şekil ve görüntülere tahammülsüzlük; kalpte derin ayrılıklara sebep olur. Kalbte de büyük manevî delikler açar. Kapanmaz yaralar ortaya çıkar.

Unutmıyalım ki, milletin birlik ve dirliği, kalplerin aynı duygu ve hislerle atmasında yatar.

Milletin birlik ve dirliği, kalplerin bir ve beraber olmasında yatar.

Milletin kalbi, Devletin kalbiyledir.

Devletin kalbi de milletin kalbiyle bir ve beraber olmalıdır.

 

892- 893

 

 

İslam Barış Dinidir

 

Yüce dinimiz İslam’ın temel hedeflerinden biri de insanların dünya ve ahiret mutluluğunusağlamaktır. Bunun için İslam; toplumda huzur ve güvenin sağlanabilmesi için en temel haklar olan din, can, akıl, namus ve mal güvenliğinin korunmasını esas almıştır.

İslam dininin gayesi özelde Müslümanlar arasında kardeşlik, huzur, güven ve barışı gerçekleştirmek; genelde ise tüm insanlığın barış içerisinde yaşamasını sağlamaktır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”(Bakara, 2/208)

İslam tam anlamıyla bir barış dinidir.Zira İslam kelimesi, barış, güven ve huzur anlamına gelen “silm” ile mutluluk, esenlik ve güvenlik manalarına gelen “selam” kelimelerinden meydana gelmiştir.

Allah’ın isim ve sıfatlarından olan “selam” kelimesinin bir anlamı da “güvene erdiren” demektir. Kur’an mü’minlerin kardeş olduklarını ilan etmiş, Hz. Peygamber (s.a.s.) de, bu kardeşliğin muhafazası için mü’minlerin birbirlerini sevmelerini şart koşmuştur. Bunun gerçekleşmesinin yolunun da “selamı yaymaktan” geçtiğini haber vermiştir. (Müslim, İman, 93)Çünkü mü’minler birbirlerine selam vermekle, “ben senin dostunum, benden sana zarar gelmez” anlamında birbirlerine güven telkin etmektedirler.

Bütün bu ifadelerden sonra Müslümanı şöyle tarif edebiliriz: Müslüman, İslam’a girmekle hem kendisi huzur ve güvene kavuşmuş, hem de diğer insanların kendisinden güven duyduğu, huzur bulduğu insandır. Müslüman, çevresine güven telkin eden insandır, o kimseye eliyle, diliyle maddî-manevî hiçbir şekilde zarar veremez. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) Müslümanı şöyle tarif etmiştir: “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların güvende olduğu kimsedir.”(Buharî, İman, 3)

İslam, kavgayı, kargaşa ve savaşı hoş görmemiş, sevgi-saygıyı, kardeşliği, dostluğu, hoşgörüyü ve barışı esas almıştır. Dinimizde savaşa ancak barışın korunması; fitne, fesat ve zulmün bertaraf edilerek huzur ortamının sağlanması; toplumda can, mal ve namus emniyetinin temin edilmesi ve saldırılara karşı müdafaa amacıyla müsaade edilmiştir. (Hacc, 22/39)Hz. Peygamber (s.a.s.),“Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan afiyet (esenlik ve barış) isteyin”(Buharî, Cihad, 112, 156) buyurarak, savaşın arzu edilen bir şey olmadığını belirtmiştir.

Allah Resûlü (s.a.s.), Müslümanların birlik ve beraberlik içinde barış halinde yaşamalarına çok büyük önem vermiş ve haramı helal, helali haram saymadıkları sürece “Müslümanlar arasında daima barışın geçerli olduğunu” bildirmiştir.(Tirmizî, Ahkâm, 17) Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicretinden hemen sonra bir yandan Muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik kurarken diğer yandan da uzun yıllardan beri birbirleriyle kavga eden Evs ve Hazrec kabileleri arasında kalıcı bir barış sağlamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Müslümanlar arasında ortaya çıkan problemlere zamanında müdahale ederek daha fazla büyümeden çözüme kavuşturmuştur. (Buharî, Sulh, 3)

Görüldüğü gibi yüce dinimiz İslam, Müslümanların birlik ve beraberliğine, huzur ve barış içerisinde yaşamalarına büyük önem vermiştir. Bazı mü’minler arasında barış bozulduğunda ise; diğer mü’minlere barış ve huzur ortamının tekrar sağlanması konusunda görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin (…) Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”(Hucurât, 49/9-10)

Barış ve huzuru bozan münakaşa, kavga, azgınlık ve taşkınlık Müslümana yakışan bir davranış asla olamaz. Yüce dinimiz İslam bizden barış içinde yaşamamızı, birlik ve beraberliğimizi korumamızı istemektedir.  Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ülkemizin birlik ve beraberliğini tehlikeye sokacak, milletimizin huzur, güven ve barış içerisinde kardeşçe bir arada yaşamasına engel olacak yanlış davranışlardan uzak durmalıyız. Yüce Allah, Kur’an’da bizleri şöyle uyarmaktadır: “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider.”(Enfâl, 8/46)

Milletçe hep birlikte huzur ve güven içinde yaşayabilmemiz için birbirimize karşı daima hoşgörülü davranmalı, farklı düşünce ve inançlardaki insanlara saygılı olmalıyız. Problemleri ve anlaşmazlıkları, karşılıklı konuşarak, birbirimizi anlamaya çalışarak, sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışıyla çözmeye gayret göstermeliyiz.

Terör ve savaşların olmadığı; kan ve gözyaşlarının akmadığı; sevgi, hoşgörü, huzur, güven ve barışın hakim olduğu bir dünyaya bir an önce kavuşmak dileğiyle…

 

 

Kaliteli Yaşamda “Öğrenilmiş Çaresizlik” Tehlikesi

 

Bilim adamları öğrenilmiş çaresizliğe açıklık getirmek için birtakım deneyler yapmışlardır:

1. Bir köpek balığını, yemekten çok hoşlandığı bir küçük balıkla birlikte kocaman bir akvaryumun içine koymuşlar. Ancak aralarını camdan bir engelle ayırarak, köpek balığının küçük balığa ulaşmasını engellemişlerdir. Köpek balığının her hücumunda, kafası sert cama çarpıyor ve yem yapmak istediği balığa ulaşamıyormuş. Bu hareketi belirli bir süre tekrarladıktan sonra ümidi geçiyor ve küçük balığa hücum etmekten vazgeçiyormuş. Daha sonra aradaki cam engeli kaldırıyorlar. Böylece, köpek balığının yemine ulaşması için hiç bir engel kalmıyor. Ancak, köpek balığı “çaresizliği öğrendiği” için bir daha hiç hücuma geçmiyor.

2. Pireyi bir kabın içine koyuyorlar ve zıplama mesafesinin daha aşağısında bir engelle örtüyorlar. Pire her zıplayışında bu engele çarpıyor ve geri düşüyor. Uzunca süre bu davranışta bulunduktan sonra, engel kaldırılıyor. Ancak, pire engelin kalkmış olmasına rağmen, hala önceki alçak mesafe kadar zıplıyor. Çünkü o da çaresizliği öğrendi.

3. Fil yavrularını küçük iken ayaklarından sökemeyeceği bir kazığa bağlıyorlar. Yavru ne kadar uğraşsa kazığı sökmeye gücü yetmiyor. Yıllar geçip fil büyüdükten sonra, hala düşük oranda güç kullanarak kazığı sökemiyor. Gelişimini tamamladıktan sonra gücünü kullansa rahatlıkla kazığı sökebilecek. Ancak, çaresizliği öğrendiği için, kazığın sökülmeyeceğine inanarak, fazla güç kullanmayı uygun görmüyor ve küçücük kazıklara bağlı olarak yaşıyorlar.

Maalesef “Öğrenilmiş çaresizlik” birtakım insanlar için de söz konusu olabiliyor. Her hangi bir özellikli işi birkaç defa deneyip başaramayınca, kendisini geri çekerek, “ben denedim olmuyor”, “o işin olması mümkün değil”, “dene bak sen de yapamazsın”, vb. gibi olumsuz yaklaşımlarla çaresizlik öğreniliyor. Bir daha da o işi başarmak için gerekli olan eylemlere başvurulmuyor.

Halbuki, kaliteli yaşamın en önemli unsurlarından olan, “işe tam odaklanma”, “kaliteli bir iş kaliteli bir süreç ister”, “kaliteli bir iş, sabır, kararlılık, istikrar, azim, coşku ve heyecan ister”, “emeksiz yemek yok”, “çalışmak her zaman en geçerli sermayedir” ilkeleri tam olarak, etkin ve verimli bir şekilde uygulansa, çaresizliği öğrenmek yerine, “her problemin bir çözümü var”ı öğrenmek mümkün olacaktır. Kaliteli işler, yüksek kaliteli emek, zaman, araç ve gereç, bilgi, deneyim ve uygulama ile mümkün olur.

Geleneksek bir zanaatın çıraklık ve kalfalık süresi yaklaşık 4 yıldır. Daha kısa bir süre içerisinde usta olmaya kalkanlar, ya işi yarıda bırakacaklar, ya da ağızlarına yüzlerine bulaştıracaklardır. Bir zanaatın hak ettiği süreye etkin ve verimli olarak, sabırlı, kararlı ve istikrarlı bir şekilde sabretmeyenler, “ben bu işi yapamıyorum”, “bu iş bana göre değil”, gibi bahaneler üretecekler ve çaresizliğe teslim olacaklardır.

Öğrenilmiş çaresizlik veya başarısızlık, çok önemli bir kaliteli yaşam hırsızıdır. Aynı zamanda diğer azılı hırsızlardan olan; tembellik, atalet, pasiflik, sabırsızlık, ümitsizlik, kararsızlık, bencillik, negatif düşünme, olumsuz yaklaşma, geri çekilme, vazgeçme, korkma, endişelenme, aşırı telaş vb. gibi unsurların en yakın arkadaşıdır. Öğrenilmiş çaresizliğe meyilli insanlar, aynı zamanda bahane bulmayı, soruna odaklanmayı, mazeret üretmeyi, suçlu aramayı, suç yüklemeyi, sorumsuzluğu, ortamdan kaçmayı da çok başarılı bir şekilde uygularlar.

Yüksek kaliteli yaşamı hedefleyenlerin asıl amacı ise, başarısızlığı veya çaresizliği değil, çareyi ve başarıyı öğrenmek olmalıdır. Her kaliteli eylemin yüksek kaliteli bir bedeli olduğu gibi, başarının ve çarenin de öğrenilmesinin yüksek kaliteli bedelleri vardır. Yüksek kaliteli emek, sabır, odaklanma, dinleme, gözlemleme, ustayı izleme, paylaşma, aşk, coşku, heyecan, sevgi, ilgi, bilgi, sinerji, enerji ve zamana ihtiyaç vardır. Yarıda bırakılan, korkulan, bıkılan, savsaklanan, erken yorulunan, geri dönülen, vazgeçilen, gözde büyütülen ve gerekli hassasiyetin gösterilmediği işlerde yüksek kaliteden bahsedilemez.

Petrol arayıcılarının ümitlerini kestikleri son metrelerde petrole ulaşmaları, Abraham Lincoln’ün 28 defa seçim kaybedip en sonunda ABD’ne başkan seçilmesi, Ömer Muhtar’ın özgürlük mücadelesi, Ulu önderimiz Atatürk’ün İSTİKLAL HARBİMİZİ Yüce Türk Milleti ile birlikte kazanması, Mimar Sinan’ın çağının en güzel eserlerini vermesine dikkatlice baktığımız zaman; çaresizliğin ve başarısızlığın değil, çarenin ve üstün başarının öğrenilmesinin mümkün olduğunu görebilmekteyiz.

Öğrenilmiş çaresizlik; gönülsüz, tembel, dayanıksız, yufka yürekli, başkalarının sırtından geçinen, tozu dumana katmak yerine, tozu dumanı yutanların, nal toplayanların, cesaretsizlerin, korkakların, mazeret üreticilerinin, velhasıl kalitesi düşük insanların işidir. Yüksek kaliteli insanlar ise, bilgi, ilgi, öğrenme, paylaşma, örnek olma, üretme ve gelecek nesillere anlamlı ve değerli miraslar bırakma sevdalısıdırlar. Kaliteli amaç ve hedeflerine odaklanırlar, aşkla, coşkuyla ve heyecanla yüklüdürler. Ümitvarlıkla ve kararlılıkla başarmaya azimlidirler. Çaresizliğin ve başarısızlığın adını dahi anmadan; çareyi, çözümü ve başarıyı öğrenirler.

 

 

Bu mu Adalet ve Hatta Vicdan

0

 

Çok ilginç değil mi?

Yapılmamış bir işten, gerçekleşmemiş bir girişimden ve yalan üzerine kurulmuş bir davadan sonra insanlara yıllar, hatta müebbetler vereceksin, yetmeyecek, bazılarına iki müebbet vereceksin.

Bu cezayı alanlar arasında, aynı düşüncede olmadığım, dünya görüşümüzün asla uyuşmayacağı bir takım insanlar var, elbette. Ancak, bu önemli değil.

Konu; vicdan, vicdan.

Bir tarafta, bu milletin kanını dökmüş, bölücülük yapan, bu devleti yok sayan, bölünmek isteyen ve her gün en ağır sözleri, devlete, millete söyleyen, kendi sözüm ona şehitliğini terörist grubunun silahlı bekçiliğiyle yapan bir terörist grupla kucak kucağa yaşamak, bir tarafta da bu terörist grupla savaşan kişilere müebbetler vermek.

Bu, vicdan meselesi değildir de nedir?

Bu davada bir takım isimler var ki, inanın o isimler tamamen konuyu saptırmak için konulmuş isimlerdir.

Amaç, sadece, terörist grupla mücadele eden ve vatan, millet diye mücadele eden kişilere ceza vermektir.

Amaç, Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak ve hatta gücünü yok etmektir.

Amaç, emperyalizmin bölgemizde yapacaklarına engel olma ihtimaline karşılık bu kurumu, yani, Türk Ordusunu bu durumlara düşürmektir.

Şimdi, Hatay’da Kara Kuvvetleri Komutanının bir tehdidi ile terörist başını ne yapılacağını bilemeyen bir dünyadan, bugün geldiğimiz noktaya bir bakalım.

Dünyaya meydan okuma ve bu meydan okumanın herkes tarafından görülüp, derhal yerine getirildiği bir ortamdan, geldiğimiz, düştüğümüz, düşürüldüğümüz duruma bir bakın.

Bunun adı da ordunun vesayetinin ortadan kalkması.

Vesayetin kalkmasına, ordunun sivil hayata sürekli müdahale pozisyonunda olmasına evet mi diyelim diye soranlara sadece acı, acı gülmekten başka ne yapabiliriz?

Şimdi, hangi vesayetin altındayız?

Ordunun vesayetini yok edelim, amenna.

Ama, bu vesayetin karşılığı PYD’nin, Barzani’nin, Öcalan’ın vesayeti mi olmalıydı?

Her konuda konuşan ve her konuda propagandaya meraklı Başbakan, bu vesayetler konusunda neden bir tek kelime etmez?

Bu aşamadan sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları arasında, devleti, milleti kendisinden fazla düşünecek ortamı kim sağlayabilir?

Bu aşamadan sonra, devlet, millet için çarpışacak bir Türk Silahlı Kuvvet mensubu bulabilecek miyiz?

Bunun cevabını, Deniz Kuvvetlerinden son altı ayda istifa eden subay sayısından bile görebiliriz.

Bu aşamadan sonra, Askeri Lise ve Harp Okullarına girmek isteyecek kaç Türk genci bulabiliriz?

Şimdi gelelim, en can alıcı konuya:

Peki, bu sonuca gelmekte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin rolü nedir?

Maalesef, NATO ile bu kadar iç içe geçmiş bir Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugün içine düştüğü durumun çok anlaşılır olduğunu biz yeni görebiliyoruz. Bu konuda daha başka bir şey düşünmeye ve söylemeye gerek var mı?

Bütün sıkıntılara rağmen, Ramazan Bayramı’nızı Kutlar, bu Bayramın Türk ve İslâm Âlemine Hayırlar getirmesini dilerim.

 

 

Kerkük Trajedisi

0

 

Soydaşlarımız Irak Türklerinin trajedisi, 97 yıl önce bu gün başladı.

15 Ağustos 1917 tarihinde İngilizler Kerkük’ ü işgal edip yönetimleri altına aldılar.

10 Mart 1917 tarihinde İngilizler, Bağdat’ı işgal ettiler. İngilizlerin önünden çekilmeye başlayan Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Türk Ordusu, kahramanca ve başarılı manevralar yaptı. Buna rağmen işgali gerçekleştiren İngiliz komutan, 11 Mart’ta bir beyannâme yayınladı. Beyannâmede, 1055 yılından beri Irak’ta devam eden ve bir medeniyetin ürünü olan Türk-İslâm kültürü reddediliyor, Araplara Türk düşmanlığı aşılanıyordu. Bağdat yönetiminin Osmanlı aleyhine çevrilmesi için bütün entrikalar deneniyordu. Bölge halkı, Osmanlı’nın yönetiminden memnundu. Bu sebeple çok çalışılmasına rağmen Osmanlı’ya karşı bir ayaklanma gerçekleştirilemedi. İngilizler, 15 Ağustos 1917’de Kerkük’e girdiler. 8 Kasım 1918’de Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Musul’dan çekilmek mecburiyetinde kaldı. Irak Türkleri, bu çekilme ile kendilerini koruyacak güçlerden mahrum kaldılar. Bu tarihten sonra da soydaşlarımızın katran karası günleri başladı. Kapkara günler pek çok katliam, sürgün ve insanlık dışı baskılarla günümüze kadar devam etti. Hâlen de devam ediyor.

Türk tarihinde bazı kelimeler tek başına, hikâyesi ciltlere sığmayacak büyük zulümleri hatırlatır:  Sürgün denilince Kırım, katliam denilince Kerkük akla gelir.

 

İlk katliam 1920’de gerçekleştirildi.

Irak, İngiliz askerlerinin işgali altındaydı. Arnold Wilson, sert bir genel vali idi. Yönetimde

kendilerine hiçbir görev verilmeyen Türkler, durumdan hoşnut değildi. Yönetimin Irak’a

bırakılacağı söylentileri tedirginliği artırıyordu. Bu ortam içerisinde. Haziran 1920’de Rumeyse şehrinde başlayan protesto hareketleri, 4 Temmuz 1920’de genel bir ayaklanma hareketine dönüştü. Ağustos sonlarına gelindiğinde İngiliz askerî birlikleri, eğitimsiz ve silâhsız direnişçileri kontrol altına aldı. Halk, Karaçuk Dağı eteklerine sığındı. Üç ay devam eden pasif savunma sırasında çok kişi öldü. Telafer şehri bombalandı, erzak ambarları yakıldı. Teslim olan halkın pek çoğu tutuklandı. Birçoğuna işkence yapıldı, bir kısmı öldürüldü. Geri kalanlar da sürgün edildi. Türkmenler bu olayda 8420 şehit verdiler. Ayaklanma sebebiyle Wilson görevden alındı.

5 Ağustos 1923 – Musul’da İngiliz Katliamı

İngiliz paralı askerleri, Musul çarşısında kavga çıkarttılar. Kavga şiddetlenince silâhlarını ateşleyerek 2 Türk’ün ölümüne, 18’inin de yaralanmasına sebebiyet verdiler.

4 Mayıs 1924 Arife Günü – Levy Katliamı

Şehirde asayişi temin ile görevli Asurî askerler, Kerkük’ün Eskiyaka Mahallesi’ndeki Büyükpazar adlı çarşıda, satıcılardan biri ile tartışırlar. Tartışma, sonra kavgaya dönüştü. Askerlerden biri yaralanınca, kışlalarına geldiler, yanlarına silâhlarını ve çok sayıda asker arkadaşlarını alarak tekrar olay yerine döndüler. Sivil halkın üzerine rast gele ateş açarak suçsuz insanları öldürdüler. Aynı zamanda dükkânlar yağmalandı, evler ateşe verildi. Bu olayda Türkler, 200 ölü verdiler. Yaralı sayısı ise 54’tür.

 

Gâvurbağı Katliamı – 12 Temmuz 1946

Kerkük’te bulunan petrol şirketinde çalışan ve çoğunluğu Türk olan işçiler; ücret ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi için şirket yöneticilerine başvurdular. İstekleri kabul edilmeyince, dilekçelerini gazetelerde yayınlattılar. Yine sonuç alamayınca, l Temmuz 1946 târihinde, Gâvurbaği denilen yerde, protesto toplantısı düzenlediler. 4 Temmuz günü polis, göstericilerin elebaşlarını tutuklandı. Buna rağmen gösteriler devam ediyordu. 12 Temmuz günü meydanı terk etmeyenlere ateş açıldı. İçlerinde bir kadın ve bir çocuğun  20 kişi öldürüldü.

Büyük Katliam – 14 Temmuz 1959

14 Temmuz 1958’de Irak Silâhlı Kuvvetleri, General Abdülkerim Kasım ve Yarbay Abdüsselâm Ârif komutasında ihtilâl yaptı. Başbakan Nuri Sait ve yönetimin diğer önde gelenleri öldürüldü. Cumhuriyet  ilân edildi. Kasım’ı Kurusçov yönetimindeki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Ârifi ise Cemâl Abdülnâsır yönetimindeki Mısır Devleti destekliyordu. İhtilâlin üçüncü ayında Abdüsselâm Ârif, tevkif edilerek yönetimden uzaklaştırıldı. Irak, tamamen ve iyice Moskova’ya bağımlı hâle geldi. Öteden beri Türkleri ezmeye çalışan Molla Mustafa Barzanî taraftarları, Moskova’nın onayını alarak Irak’ta bir Kürt Devleti kurma çalışmalarını başlattılar. Onlar, “Irak ‘ta Türk’lere hayat hakkı yoktur. ” Diyorlardı. Türkler için öncekilerden daha karanlık olacağı anlaşılan yeni bir dönem başlamıştı.

14 Temmuz 1959 günü, ihtilâlin birinci yıldönümü kutlama şenlikleri yapılacaktı. Törenin başlangıcından hemen sonra, Türkler aleyhine atılan slogan sebebiyle şenlik, bir protesto mitingi görünümüne büründü. Kısa bir süre sonra da miting, cumhuriyetin birinci yıldönümünü kutlamaya gelen silâhsız Türk erkeklerinin, çocuk ve kadınlarının katliamına dönüştü. Katliam, 3 gün 3 gece sürdü. Evlerine kapanan Türkler, silâhlı askerler marifetiyle toplanarak Kerkük Garnizonu’na götürüldü. Garnizondaki sözde halk mahkemeleri,  dakika süren yargılamalardan sonra idam kararı veriyor; karar, anında infaz ediliyordu. Ev

çıkmak istemeyenler, azıcık direnenler ise hemen oracıkta, süngü ve dipçik darbeleriyle öldürülüyorlardı. Türklere ait insansız evler ve dükkânlar önce yağmalanıyor, sonra da ateşe veriliyordu. Bilanço: yüzlerce şehit, binlerce yaralı ve kayıpla kapatılmıştı.

 

6 Mart 1961 – İş Adamına Suikast

6 Mart 1961 tarihinde, kum ocağından yüklediği malı, kamyonu ile inşaat mahalline götürmekte olan Salâh Kayacı, pusuya düşürülerek otomatik silâhla öldürüldü.

9 Ocak 1962 – Şehitlik Şerbeti İle Açılan İftar

İş adamlarına yönelik saldırılar devam ediyordu. Bir Ramazan gününün akşamında Salâh Terzi ve iki arkadaşı, dükkânında iftar açarlarken saldırıya uğradılar. İbrahim Hamza, olay yerinde öldü. Salâh Terzi ağır, Kemal ismindeki arkadaşı hafif yaralandılar. Kemal evine gitti. Salâh hastaneye kaldırıldı. Kan vermek isteyen Türkler, hastaneye alınmadılar. Ertesi gün Salâh Terzi, kasıtlı ihmalden öldü. Ölülerin cesetleri ailelerine verilmedi. Çıkan olayda 120 Türk tutuklandı ve sürgüne gönderildi.

 

7 Temmuz 1970 – Sebepsiz Cinayet

Iraklı militanlar, polis ve askerin de desteğini alarak Türklere zulmetmeyi, en ufak bir direnişte onları öldürmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdi. Bu alışkanlıklarının sonucu olarak Iraklı 5 polis  ve 2 asker, sebepsiz yere bir dükkânı makineli tüfeklerle taradılar. Babasının saat tamirciliği yaptığı dükkânda oturmakta olan 18 yaşındaki Mehmet Fatih Saatçi öldürüldü.

16 Ocak 1980 – Darağacında Sallanan Bayraklar

Irak Türklerinin önde gelen isimlerinden Albay Abdullah Abdurrahman, Ziraat Mühendisliği tahsilini Ankara’da tamamladıktan sonra Bağdat Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr . Necdet Koçak ve Irak Türklerinin çok sevdikleri Âdil Şeref, Türkiye lehine casusluk yaptıkları iddiasıyla göstermelik bir mahkeme ile idama mahkûm edildiler. Cezalar hemen infaz edildi. Cesetleri ailelerine verilmeyip bilinmeyen bir yere gömüldü. Aynı dâvâda idam cezasına çarptırılan Dr. Rıza Demirci’nin ölüm haberi, yıllar sonra Irak resmî makamları tarafından ailesine bildirildi. Irak Türklerinin bu mümtaz evlâdının nerede ve nasıl şehit edildiği, nereye gömüldüğü bir sır gibi saklandı.

 

28 Mart 1991 – Altınköprü Katliamı

Altınköprü, Kerkük – Erbil kara ve demiryolu üzerinde bulunan bir Türk şehridir. Körfez Krizi’nden sonra Irak’ta ayaklanmalar baş gösterdi, Kürt peşmergeler Kerkük’te tapu ve nüfus  idarelerini yaktılar. Evler ve işyerleri yağmalandı. Resmî güçler, 10 gün sonra duruma müdahale ettiler. Irak’lı askerlerin güya peşmergelere açtığı ateşle Tuzhurmatu ve Tazehurmatı isimli  yerleşim bölgelerinde çok sayıda Türk, hayatını kaybetti. Yüzlerce kişi yaralandı. Paniğe kapılan  halk, Altınköprü üzerinden Erbil’e kaçmaya başladı. Ordu birlikleri de arkalarından Altınköprü şehrine girdi. Sokaklarda bulunan herkese ateş ettiler.

Evler top ateşine tutuldu. Yakalanan herkes tutuklanıp götürüldü. Götürülenlerin cesetleri, olaydan 20 gün sonra bir çukurda üst üste yığılmış olarak bulundu. İçlerinde 15 yaşında çocuklar, 70 yaşında ihtiyarlar ve iki gözü de doğuştan âmâ olan çok yaşlı iki insan vardı. Kara bilanço: 83 ölü 200’den fazla yaralı ve yüzlerce kayıp…

16 Ekim 1995 – Hürriyet Meşalesi Türkmen Kızı Zehra

Kerkük’ün banliyösü olan Tisin halkından Ali Feyzullah Bektaş, bir gün polis karakoluna çağrılır. Eline bir kâğıt tutuşturulur, 24 saat içerisinde Kerkük’ü terk etmesi emredilir, Verilen mühlet dolduğunda zorbalar kapıya dayanırlar. Emri silâh zoruyla uygulamak isterler. Kapıyı açan 14 yaşındaki Zehra Bektaş, gelenlere, emre uymayacaklarını söyler. Polislerin ellerinden kurtularak kaçar ve önceden hazırladığı bir bidon gaz yağını başından aşağı boşaltarak kibriti çakar ve kendisini ateşe verir. Küçük Zehra, hürriyet meşalesi gibi

Ben Kerkük’ün kızıyım. Bu şehirden asla gitmeyeceğim. Bize yapılan zulümleri protesto etmek, Türklere hürriyet yolunu açmak ve Türk ismini yüceltmek için kendimi yakıyorum.

Asil Türk kızı küçük Zehra, dediğini yaptı: Kerkük’ü terk etmedi. Aziz naaşı, canından çok sevdiği Kerkük toprağına gömüldü. Zorbalar, cenaze namazından hemen sonra, acılı babayı evinden alıp götürdüler. Bir daha kimse kendisinden haber alamadı.

Irak Türklerinin kara günleri, yukarıdakilerden ibaret değil. Bir veya iki kişinin   şehit edildiği olayların sayısı yüzleri buluyor. İşte bunlardan bazıları:

 

2 Şubat 1962 : Selâhaddin Mustafa Terzi şehit edildi.

 

1 Temmuz 1968 . . .: Yasin Kasap Erbil’de şehit edildi.

 

2 Ocak 1969 …..: Çavuş Fazıl Düdüklü idam edildi

 

6 Kasım 1971 : Sanatkâr Hüseyin Demirci şehit edildi.

 

6 Temmuz 1980 . . … : Öğretmen Mehmet Korkmaz ve üç arkadaşı şehit edildi.

 

17 Şubat 1985 ……….: Mahir Oktay idam edildi.

 

20 Şubat 1986 : Yarbay Şükrü şehit edildi.

 

22 Mart 1991 : Tarık Fuat Bayraktar Kerkük’te şehit edildi.

 

7 Ocak 1994 : Irak Millî Türkmen Partisi yöneticilerinden Ali Ömer Debbağ şehit edildi.

 

15 Haziran 1994 ….: Tahsin Rüştü Saraçoğlu şehit edildi.

 

2 Eylül 1996…………: Irak Türkmen Cephesi üyesi 34 kişi  Bağdat zindanlarına    konuldu.

 

27 Temmuz 1997 .. .. : Irak Millî Türkmen Partisi yöneticilerinden Ali Yayçılı ve Ahmed

 

Nureddîn idam edildi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), nükleer ve biyolojik silâhlar bulundurduğu ve Irak Devlet

Başkanı Saddam Hüseyin’in bu silâhların kontrolüne ve imhâsına izin vermediği gerekçesiyle Irak’ı, 24 Şubat 2003 târihinde işgal harekâtını başlattı. ABD’nin işgalinden sonra Irak’ta Türkmen katliamı devam etti.  İlk katliamın yaşandığı 1920 yılından işgalin gerçekleştirildiği 2003 yılına kadar geçen 83 yılda öldürülen Türklerin sayısının üç katından fazlası, 2013 yılının ilk yarısına kadar geçen süre içerisinde öldürüldü.

Kerkük, Irak’ta Türk varlığının sembolü idi. Kerkük’ü kaybettik, başımız sağ olsun !

 

Ergenekon Davası ile İlgili Karar Verildi

0

 

Elbette herkes baktığı zaviyeden bir şeyler söyleyecek.
Ben de tarihe not düşme adına ve zihinleri birazcık kurcalama adına bir kaç şey söyleyeceğim.

Yaşarsak belki on sene sonra bunların ne kadarı açıklığa kavuşur göreceğiz.

Tespit 1: İktidarlara demokrasi dışı müdahalelerin savunulacak bir yanı yoktur. Zira hiç kimse veya gurup milletin ve onun iradesinin üstünde değildir.

Tespit 2: Özellikle bizim gibi coğrafyalarda hiçbir ihtilal küresel güçlerin ve özellikle ABD’nin onayı ve desteği olmadan yapılmamıştır. 28 Şubat dahil.

Tespit 3 : Ülkelerin ve milletlerin kaderleri yalnızca ihtilallerle dizayn edilmez. Bu işin başka yollarıda vardır.

Tespit 4: Yargılanan ve mahkum olanlar arasında gerçekten suça bulaşmış bir kısım insanların varlığında şüphe yoktur.

Fakat; Açıklığa kavuşması gereken ve zihinleri bulaştıran hususlar vardır ve aydınlatılmalıdır.

Mesela;

*Ergenekon operasyonları salt iç dinamiklerle yani sadece hükümetin iradesi ile mi başlamıştır?

*ABD’nin ve müttefiklerinin yani Nato’nun bu operasyonlarda bir yeri var mıdır, varsa nedir?

*Bu operasyonun amacı Türk Gladyosunun tasfiyesi midir, yoksa Hükümeti devirmeye çalışan bir kısım unsurlarla beraber Türk Gladyosunun ABD ve NATO ile ters düşen unsurlarının birlikte tasfiyesi amaçlı mıdır?

*Bu operasyonla Türkiye’ye çizilen yeni resme yani çok dilli, çok milletli, hatta çok dinli yeni Türkiye hedefine engel görülen TSK içindeki bazı unsurların da tasfiyesi amaçlanmış mıdır? Bu operasyon NATO ve ABD ile birlikte Türkiye’nin yeniden dizaynının bir parçası mıdır?

*İddianamelere konu yapılan bir çok olayda adı geçen veya sorumlu noktada olan Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt gibi isimler bu davanın içinde neden yoktur?

*PKK ile mücadelede aktif rol almış isimlerin bir çoğunun bu davada yargılanıp ceza almalarını nasıl değerlendireceğiz. Aynı şekilde Abdullah Öcalan’ın neredeyse makbul adam konumuna geltirilmeye başladığı günlerde İlker Başbuğ’un müebbet cezasını nasıl okumak lazımdır?

Zaman en iyi ilaçtır. Bekleyecek görecek ve öğreneceğiz.

Son söz: Allah Milletimize ve vatanımıza zeval vermesin.

 

 

 

En Büyük Hile

0

 

Sağ’da ve Sol’da birçok şair, yazar, düşünür ve politikacı var. Fakat ne Sağdakiler Soldakilere eğiliyor, ne de Soldakiler Sağdakilere dönüp bakıyor. İki taraf da birbirini  klişeleşmiş, basma kalıp sözlerle mahkûm ediyor. Birbirine hayat hakkı tanımıyor. Oysa iki tarafta da karşı tarafın benimseyip, kabulleneceği yönler var. Yararlanılacak hususlar var.

Sağda yer alanlar da, Solda bulunanlar da bu vatanın evlâdı. İyi ve kötü yönleri ile bu toprağın insanı. İnançları ve inançsızlıklariyle bizim insanımız. Müspet menfi / olumlu olumsuz hâlleriyle bu memleketin birer gerçekleri.

Bu durumu yadsıyamaz, görmezden gelemeyiz. Bir şahsiyet hakkında  hüküm verirken çok yönlü düşünmek zorundayız. Bir celsede, bir kalemde hemen silip atamayız. Zaten bu mümkün ve olası değil. İyi olsun kötü olsun, büyük olsun  küçük olsun, değerli olsun değersiz olsun, mutlaka tarihte yerini alacaktır.

Nitekim Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Lehepler, Şeytanlar, Neronlar,  Hitler; bütün olumsuzluklarına rağmen, insanlığa kök söktürmelerine karşın, tarihte gereken yeri almadılar mı? Öyleyse yapılacak şey konuya peşin fikirle, tek yanlı yargılarla yaklaşmamak lâzım.

Üstelik şahısların şahsiyetlerinin oluşmasında birçok faktörün rolü var. İçinde bulunduğu ailenin payı var. Arasında yaşadığı toplumun etkisi var. Bağlı olduğu yörenin onda tesiri var. Yaşadığı şehrin, okuduğu okulların, kendisini okutan öğretmenlerin vb. unsurların kısaca hepsinin, kişinin şahsiyetinin oluşmasında tek tek rolü var. Üstelik hepsinin üstünde bir de kaderin payı var.  Değerli okurlar bir de kaderin.

İşte sevmediğimiz, beğenmediğimiz, benimsemediğimiz kişi veya kişilerin bugünkü almış oldukları kişilikleri, kişiliklerini oluşturan faktörlere bölersek, emin olun kişinin sorumluluğuna çok az şey düştüğünü ibretle görürüz.

Elbette bu durum kişiyi mes’uliyet ve sorumluluktan kurtarmaz. Ama bizlerin onlara daha esnek bir bakışla bakmamızı sağlar. Onlara karşı kesin bir tavır almamızı firenler. Çünkü onlar bu vatandaki eğitim kurumlarının yetiştirmesidir. Çünkü onlar, bu ülke insanlarının ortak ürünüdür. Velhasıl sağlam da olsa çürük de olsa, onlar bizim insanımız değerli dostlar.

Öyleyse onlara özellikle ders kitaplarında yer vermemek olmaz. Ama oldukları gibi ne bir eksik ne de bir fazla. Gerçek durumlarını ortaya koyarak, asıl kimliklerini belirterek, nasıl bir fikir, görüş ve ideoloji sahibi olduklarını anlatarak, gaye ve hedeflerini söyleyerek; onlara yer vermeli. Ülke gerçeklerine ters düşüp düşmedikleri, açık seçik ortaya konmalı.

Konmalı ki, daha sonra hayatta; onları istismar edenlerin oyunlarına vatandaş gelmesin. Kötü maksatlıların tahrik ve saptırmalarına imkân kalmasın. Unutulmasın ki en büyük hile hilesizliktir. Yani gerçeğin gerçek olarak ortaya konmasıdır.

Fakat bozuk fikir ve görüşleri gözler önüne sererken, iyice tasvir etmemeliyiz. Yoksa saf zihinler bozulmuş olur. Kaş yapayım derken göz çıkarmış oluruz.

Gözünü kapayan, gündüzü sadece kendisine gece yapmış olur. Sırf kendisini kandırmış olur. Bu tıpkı deve kuşunun başını kuma sokması gibi. O avcıyı görmez ama avcı onu görür. Demek gerçeklerden kaçmanın faydası yok. Aksine zararı çok. Öyleyse gerçeklerle yüzleşmekten asla korkmayalım. Hele haklıysak, hiç endişeye mahal yok. Çünkü gerçek güneş gibidir, karanlığı yutar. Yanlışları siler süpürür. Ortalığı ap aydınlık eder.

 

 

Yunus Ataol / Emre Behramoğlu Röportajı

0

 

Şimdi şiir zamanı.. Çıkmadık candan Erzurum kesilmez. Âşık Emrah’ın “dedim – dedi”  diyalektiğinden vazgeçilmez:

“Kıran vurdu memleketi

Zalimler hakan olmuştur

Yedikleri yoksul eti

İçtikleri kan olmuştur”

Kıtlık adam kıtlığıdır. Sandıklar halk fıtığıdır. Ne konuştuğuna bakma; hükümdar iblis yırtığıdır.

“Kula kulluk etmeyenin

Vicdanını satmayanın

Haram lokma yutmayanın

Mekânı zindan olmuştur”

Tarih ikiye ayrılır: Açıkgöz hemen sıyrılır. Işığa açık vicdanlar; gelecek nesle duyrulur.

“Yalan dolan yazıp çizen

Kudretliye övgü düzen

Dün dinsizim diye gezen

Bugün Müslüman olmuştur”

Nefsine göre din ister. Hevesleri her dem poster . İnsan diye kimine çehre, kimine işkembe göster.

“Emeksiz zengin olanın

Kitapsız bilgin olanın

Sermayesi din olanın

Rehberi şeytan olmuştur”

Kabil’in torunları var. Habil’le hep savaştalar. Hem Şeytan’ı taşlayıp, hem stratejik ortaklar.

“Haramisi, soyguncusu

Uğursuzu, vurguncusu

Cellât ruhlusu, soysuzu

Bakan, sadrazam olmuştur”

Ayaklar baş, başlar ayak. Palavrayla ampulü yak. Düzen düzen dedikleri, biraz suyla biraz dayak.

“Korkan varsa konuşmaya

Anlam yükleyip susmaya

Gerek kalmadı korkmaya

Çünkü korkulan olmuştur”

Korkudur salgın hastalık. Moda olur maskaralık. Hem yol verir tiranlığa, hem yol keser kalabalık.

“Sesime kulak ver gülüm

Tutsaklığa yeğdir ölüm

Nerde varsa böyle zulüm

Çaresi isyan olmuştur”

Elhak!

 

 

İnsan Hak ve Hürriyetleri

0

 

Hak ve hürriyetler, her zaman ve her devirde tartışma konusu yapılmış ve demokratik toplumların vazgeçilemez değerleri olmuştur. İnsan hakları denince ilk önce,  insanların içinde bulundukları ve yaşadıkları şartlara göre geçinme haklarına sahip olmaları akla gelmektedir. İnsanlar geçinme haklarına sahip değil ise, o ülkede insan hak ve hürriyetleri yok demektir. Toplum halinde yaşayan insanlar, geçinme, yaşama ve buna benzer hak ve hürriyetlere sahip iseler, o ülkede insanlık anlayışına dayanan bir ekonomik sistem var demektir. Bu düzene, insan hak ve hürriyetlerine dayanan idare denir. Bu tür idarelere kavuşan insanlar, rahat yaşama ve geçinme imkânlarına sahiptirler.

İnsan hak ve hürriyetleri evrenseldir ve demokrasi ile idare edilen ülkelerde çok önemli bir yeri vardır. İnsanların yaşama şartlarının aşağı yukarı tamamı insan hakları kavramı içine girer. İnsanların değerlerini, onurlarını bu haklar korumakta,  başka bir ifade ile insanların maddi ve manevi yönlerini koruyan, düzenleyen ve yönveren insan hak ve hürriyetleridir.  Bu kavramların,  hukuki dayanakları olduğu gibi sosyolojik ve ahlaki dayanakları da vardır. Ayrıca fikir, düşünce ve ifadeden, insanların yaşama, hayatlarını idame ettirme ve dünyaya bakış şartlarını düzenleyen idareler meydana gelir. Bu bakımdan; insan hak ve hürriyetleri toplumları çok yakından ilgilendirmekte ve bu bütün dünya ülkeleri için geçerli olmaktaya ayrıca bütün sivil toplum kuruluşları tarafından da destek görmektedir.Bu bakımdan; hiçbir kuvvet veya hiçbir kuruluş, hak ve hürriyetleri yok etme hakkına sahip değildir.

İnsan haklarına, din ve vicdan, fikir, düşünce ve ifade, haberleşme, yerleşme ve seyahat, evlenme ve aile kurma,  çalışma ve iş kurma, mülkiyet edinme, yaşama , eğitim , seçme ve seçilme ve benzeri hürriyetlerle de ulaşmak mümkündür. 10 Aralık 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3.12. 16. 17. 18. 19. 25.ve diğer maddelerinde bu hak ve hürriyetlerin anlamı çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu beyanname ile, Birleşmiş Milletlere üye olan devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği ve dayanışma içine girerek, insan hak ve hürriyetlerine,  bütün dünyada gerçekten saygı gösterilmesi teminat altına alınmıştır. Söz konusu olan hürriyetlere sahip olunmayan ülkelerde, kalkınmaktan ve demokrasiden bahsedilemez.

Temennimiz, ülkemizde de insan hak ve hürriyetlerinin önünün açılması,  gereken ilgi ve saygının gösterilmesi ve huzur içinde yaşanan bir ülke olma yolunda önemli adımların atılmasıdır.

 

 

Tarafsız Türkler ve Bursa Nutku

 

“Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı” nedir ve bu divana yani mahkemeye adını veren paşa kimdir? Bu divan hangi saik ile ne gibi yargı kararları vermiştir? Bunları bu gün çok daha iyi bilmemiz lazım… Çünkü günümüz mahkemelerinin asrın davaları denilen davalar hakkında verdiği kararları, anlayabilmek için en azından yakın tarihimizde kara bir leke teşkil eden bu divanı yani mahkemeyi ve kararlarını öğrenmemiz gerekiyor.

Türk Milleti; bunları bilmediği için başına gelecek olanı, bu nedenle, halen kavrayabilmiş değil… Halbuki çok değil, 95 yıl önce Sevr Anlaşması gereği başta İstanbul olmak üzere Anadolu; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan Ordularının, ABD destekli işgali altındaydı.

İzmir’le yetinmeyen Yunan Ordusunun, Anadolu’da ki ilerleyişi karşısında, Türk Milleti; hazırlıksız ve tedbirsiz en önemlisi de ne yapacağını bilmez bir halde olduğundan, hiç bir şey yapamıyordu… Bu günkü şer kuvvetlerin ilerleyişi karşısında bir şey yapılamadığı gibi!

Yunanlılar o denli coşkuya kapılmışlardı ki; kralın, kilisenin ve kurmay subayların desteği ile “Ankara’ya Hücum” naraları atıyorlardı. Ege’de kontrolü sağladıktan sonra 50 bin kişilik ikinci bir orduyla Trakya’yı da işgal etmişlerdi. Bunlar da ” İstanbul’a Hücum, Ayasofya’ya Haç” diye bağırıyorlardı. Tıpkı bugün Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türk Milletine ve milli değerlere saldıranların cesareti ile !..

İşte Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı gibi mahkemeler; Türkiye’yi işgal etmiş olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan ve onların destekçisi ABD’nin güdümüne girmiş vaziyette ve onların isteği ile kararlar veriyordu… TBMM’de yasa ile “Milli Şehit” ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile Türkiye’de ilk Çanakkale Şehitleri Anıtı’nı diken Urfa Mutasarrıfı Yanyalı Nusret Bey’de haksız ve hukuksuz yere idam edilerek, bu işbirlikçi divanın kurbanı olmuştu… Yerli etnik ırkçılarda bu vaziyet karşısında sevinçle el ovuşturmuşlardır.

Acaba, hem de bu iktidarın göreve getirmesi ile vatan görevinde önemli hizmetler yapan Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ Paşa ve diğer generallerimizin, subaylarımızın, profesörlerimizin, gazetecilerimizin ve diğer sanıkların sakın Kaymakam Kemal ve Mutasarrıf Nusret Beylerden bir farkı olmasın?

Eğer bunları öğrenirseniz, bu günkü mahkemelerin kararlarını, iktidarın uygulamalarını ve küreselcilerin ülkemizdeki etkilerini, geçmişle mukayese ederek daha iyi anlayabilirsiniz.

O dönem, Türk Milleti’ne karşı el birliği etmiş olan emperyalistlere ve onların yerli temsilcilerine karşı, mukavemetin Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Türk Milliyetçileri tarafından geliştirildiğini görüyoruz.

Bu sebeple günümüzün işbirlikçileri ki; bunların içinde yazar – çizer takımı, sermaye, din adamları, dinci örgütlenmeler, siyasetçiler, bürokratlar, yargı mensupları da vardır, Atatürk’le, İstiklal Mücadelesi ve Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ve söylenilenlerle çok uğraşırlar ve bunların “resmi yalan”lardan ibaret olduğunu anlatmaya çalışırlar. Bunlardan biri de Türk çocuklarına, başına gelecekler ve yapılacaklar konusunda yol gösteren ve hedef koyan “Bursa Nutku”dur.

Hatta “eski ülkücü” denilen zümreden olan Prof.Dr. Mümtaz’er Türköne’de bu ay yayınlanan bir tarih dergisinde “Bursa Nutku”nu “şiddet kokan ve anarşiye hizmet edecek bir metin” olarak nitelemektedir. Bayram değil seyran değil “Bursa Nutku”nun uydurma bir metin olduğu  “Ergenekon Davası”nın kararı öncesinde neden tartışmaya açılmaktadır? Peki gelin uydurma denilen “Bursa Nutku” Türk çocuklarını nasıl uyarıyor, ona bir bakalım: “Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek; ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

İşte “Bursa Nutku”nun uydurmaları bunlar. Varsın uydurma olsun… Ben, Türk Milleti için doğru söylüyor mu?  söylemiyor mu? ona bakarım… İşte “Bursa Nutku” ndan çekinenlerin endişesi bu! Yeter ki; Türk Milleti uyanıp mücadeleye başlamasın.

Şimdi kendini “Tarafsız Türk” olarak gören ve bizi siyasi kimliğimiz nedeni ile “particilik”le suçlayan Türklere gelelim, öyle ucuz yakıştırmalarla mücadeleden kaçmayın ve perde arkasından gelişmeleri korkarak seyretmeyin. Yoksa akıbetimiz Kafkaslara, Balkanlara, Kerkük ve Musul’a, Kıbrıs’a ve Batı Trakya’ya benzeyecek…

Gün “Bursa Nutku” nu her geçen günden daha fazla anlama ve tarafını belli etme günüdür. Onun için “Bursa Nutku” nu uydurma diye hafife alıyorlar. Çünkü korkuyorlar.

Benin tarafım belli. Ben, hem de acımasız ve vicdanların kabul etmediği mahkeme kararlarına rağmen Türk Milletinden yana tarafım. Ya siz?