21.6 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 965

Demirel, Erbakan, Mursi, Erdoğan

0

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 35 yıllık siyasi hayatında “6 kere gitmiş, 7 kere gelmişti.” Siyasi hayatı boyunca iki defa askeri darbeye maruz kaldı. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’deki darbelerin ardından, “şapkasını alıp gitti.” Darbelerin, partilerin, siyasetçilerin ve demokrasinin gelişmesini engellediğini, özellikle siyasetten yasaklı olduğu yıllarda, her fırsatta dile getirdi.

“Siyasilerin, sadece seçimle işbaşına gelmesi veya seçimi kaybederek görevi kazanana devretmesinden başka demokratik ve meşru bir yol olmadığını anlatmaya çalıştı. Ancak, ‘postmodern darbe’ olarak nitelenen ve Refahyol’un iktidardan uzaklaşmasına yol açan 28 Şubat sürecindeki rolü hep tartışıldı.”

Prof. Dr. Necmettin Erbakan da siyasetin sert esen rüzgârlarına göre şeker kamışları gibi gerekirse yere kadar eğilmiş, fakat rüzgâr kesilince yine dimdik ayağa kalkmayı başarmıştı. Partilerinin kapatılması, siyaset yasakları arasında üç defa Başbakan Yardımcısı, bir defa da Başbakan olmayı başardı. Kurduğu Milli Nizam Partisi Anayasa Mahkemesi kararıyla, Milli Selamet Partisi 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatıldı. 10 yıl siyaset yasağı aldı. 1987 de halk oylamasıyla tekrar siyasete döndü. Bu defa kurduğu Refah Partisi ile birinci parti olarak Başbakan oldu.

1995 seçiminden birinci parti olarak çıkan Refah Partisi’nin Doğru Yol Partisi ile kurduğu koalisyon hükümeti, 1997 yılında “28 Şubat süreci” adıyla bilinen “post-modern” darbe sonucu iktidarı bırakmak zorunda kaldı.

Daha sonra partisi Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan Erbakan, 5 yıl siyasetten yasaklandı. 2001 yılında Milli Görüş Hareketi ikiye bölündü. Bir kol Saadet Partisi olarak devam ederken, diğer kol Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla yaklaşık 12 yıldır Türkiye’yi yönetmekte.

*****

Başbakan R. Tayyip Erdoğan ise farklı bir siyasetçi profili çizmeye çalışıyor. “3.5 yaşındaki torunum bile ‘Dik dur eğilme, bu millet seninle’ diyor. Biz bu yola kefenimizle çıktık. Allah’ın izniyle bu kervan böyle yürüyecek.”

“Türkiye’ye yönelik bu çirkin girişimler karşısında asla geri adım atmayacağız. Hiç kimse bizi korkutamaz. Biz bu yola millet için çıktık milletle beraber çıktık. Biz bu yola, tıpkı merhum Menderes, Özal, Erbakan gibi kefenimizle çıktık. Sadece Allah’a hesap veririz. Onun dışında emir, talimat almayız.”

Mısır’da 12 milyona yakın Mısırlının meydanlara çıkmasıyla başlayan askeri darbe ile devrilen Mursi de bu anlayışa yakın bir tavır sergiliyor. Kendisinin tutuklanmasından sonra da taraftarlarını meydanlara inmeye ve barışçıl eylemler yapmaya çağırdı.

Ancak bu türlü kitle eylemlerinin belli bir çizgide sürdürülmesi kolay değil. Ülkenin ikiye bölünmesi ve darbecileri destekleyenlerin Tahrir, Mursi taraftarlarının Adeviyye Meydanlarında toplanması ve bunun ilanihaye sürdürülmesine darbeci yönetimin göz yumması beklenemezdi.

Gezi Parkı eylemlerinde Taksim Meydanı’nın boşaltılması konusunda Başbakan Erdoğan da aynı tavrı ortaya koymamış mıydı? “Yarın İstanbul mitingimiz var. Çok açık net söylüyorum; Taksim Meydanı boşaldı boşaldı, boşalmadığı takdirde artık bu ülkenin güvenlik güçleri orayı boşaltmayı bilir.” Tabii hem Mısır’da olanların Gezi Parkı eylemleriyle birebir kıyaslanması doğru değil, hem de demokrasinin emekleme çağındaki Mısır’da yapılan müdahale ile demokrasi tecrübesi epeyce gelişmiş Türkiye’de müdahale şiddeti aynı olmadı. Binlerce masum Mısırlı bu müdahaleler sonucu öldü.

Mısır’da Başbakanlık sözcüsü Şevki, “Bu süreç içerisinde ülkenin terör eylemlerine maruz kaldığını kendi gözlerinizle gördünüz. Tüm dünyanın takip ettiği gibi birçok sokakta sistemli bir terör eylemi olduğunu izlediniz. Kamu ve özel mülklere yönelik saldırıları gördünüz” dedi. (Bir vandal kelimesi eksik.)

Ülkedeki darbe karşıtlarının protestolarını “terör eylemi” olarak nitelendiren sözcü, “Ülkedeki bu eylemler inanılırlığını ve güvenirliğini kaybetmiş, yönetim hırsı ve yönetime dönme hayalleri gören azınlığın faaliyetleridir. Ancak vefakâr Mısır ve kahraman ordusu polisi onların karşısında durarak, onları engelledi” ifadelerini kullandı.

Bu sözlerin benzerlerini Gezi Parkı eylemleri sırasında kimin söylediğini hatırladınız mı?

Başbakan Erdoğan’ın  “Teröre destek veren ve otelini eylemcilere açanlar bunun hesabını verecek” sözü üzerine, Koç Holding‘in, Gezi Parkı Eylemi’nde, göstericilere lojistik destek sağladığı iddiası ve Koç Grubu’na ait Divan Oteli’ni eylemcilere üs olarak kullandırılması nedeniyle, kara listeye aldırdığına dair haberleri hatırlıyorum.

İHH Ankara Temsilcisi Hanefi Sinan’ın “Adeviye Meydanı’nda her gün 10 bin kişiye iftar veriyoruz. Ramazan ayının sonuna kadar bu iftarlarımız sürecek. Mısır’daki meşru hükümet görevine başlayana kadar desteğimiz sürecek” açıklamasından sonra Darbeci Hükümetin Türkiye’ye hangi gözle bakabileceğini tahmin edebiliyorum.

Her ne kadar Başbakan Erdoğan, Mursi ve Adeviyye Meydanındakilerin tarafında ise de Gezi Parkı eylemlerindeki olaylara tepkileri ile Mısır hükümetinin Mısır’daki olayları okuma biçimi birbirine benziyor.

*****

Mısır’da yaşananları gördükten sonra Demirel’in şapkasını alıp gitmesi ve Erbakan’ın rüzgâra göre hareket etmesi sadece kendi ikballerini sağlamak için olmadığını düşünmeye başladım. (Menderes ve Özal da benzer şekilde davranmıştı.) Muhtemelen Onlar kendilerine karşı yapılanlardan sonra taraftarlarını meydanlara çağırsaydı bugün Mısır’da yaşanan katliamların yaşanmasından çekinmiş olmalılar.

Petrokimya sektöründeki tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Gaz hattında bir yangın çıkmışsa ilk yapılacak iş yanan bölgeye gaz gelişini kesmektir.

Cani darbecilerden insaf bekleyemeyeceğimiz anlaşılıyor. Mursi’nin akan kanı durdurmak için yapabileceği şeyler olmalı.

*****

Suriye ve Mısır’da yaşanan olaylarda hükümetimizin taraf olmasının hem Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanını kısıtladığı ve hem de oradaki Müslümanlara fayda sağlamadığı kanaatindeyim.

 

Mısır’dan Alınabilecek Dersler

0

Türkiye’de TSK’nın en itibarlı ve güvenilir bir kurum olduğu araştırmalarla ortaya çıktıkça, dışarısı ve işbirlikçileri bundan çok rahatsız oluyorlardı. TSK’nın itibar kaybetmesi için her türlü oyun oynandı. Kozmik odalara bile girildi. Ümraniye ve Balyoz davalarının 27 Mayıs,12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi askeri darbe ve post modern müdahalelere doğrudan veya dolaylı bir tepki ve askeri vesayete karşı olarak ele alınması, davalara hukuki olmaktan öte;siyasi nitelik kazandırır. Bu durum adalet anlayışını da yaralar. Başbakan Başdanışmanı bir milletvekilinin bu türlü beyanları artık aranır hale gelen demokrasi adına ümit kırıcı ve düşündürücüdür.

Askeri vesayet kabul edilebilir bir şey değildir; ancak askeri vesayeti ağızlarından düşürmeyenlerin dış vesayetlerin eksenine girmeleri, iç ve dış politikaları güdümlü hale getirmelerine ne diyeceğiz? Çelişkili politikalar milli irade ile ters düşmez mi? “Ben sandıktan çıktım, halkın teveccühünü aldım, şu halde istediğimi yaparım” anlayışı kabul edilemez. Milli irade bölücü ırkçılığa akıl almaz tavizlerin verilmesi, ülkenin siyasi ve idari yapısının altüst edilmesi yönünde bir tercih mi yapmıştır? Seçim beyannamelerinde bugün yapılan yanlışların kaçı vardır? Seçim meydanlarında bunların kaçı halka söylenebilmiştir? Demokrasiyi kendi ellerimizle defolu hale getirip daha sonra da demokrasi havarisi kesilmek çok çelişkili bir durumdur.

Terör örgütünün kurulmasını istediği komisyonlar bir bir kuruldu ve yeni sözde demokratikleşme paketi ile ülkede egemenlik birileri ile paylaşılacak; teröre prim verilecek ve Türkiye,Türkiye olmaktan çıkarılacak. Suriye’de ve Mısır’da tasvip edilmez bir şekilde kendi halkına katliam yapanlar, gereğinden fazla ve şiddetle suçlanırken biz Türkiye’de daha çok dikkatli olmalıyız. Bugün Türkiye’de bütün kurum ve kuralları ile işleyen bir demokrasiden bahsedebilir miyiz? Bunun böyle olmadığı son yıllarda birçok örnekle ortaya konabilir.

Mısır’da Arap Baharı ile başlayan ve devam eden süreçte, ABD göreve getirdiği ve seçim sandığından çıkmasına yardımcı olduğu Mursi’yi isteklerini tam karşılamadığı gerekçesi ile götürüverdi. Yerine hazır yedeği ve isteklerini yerine getirecek olan askeri yönetimi getirdi. Önemli olan askeri müdahale ile yüzlerce kişinin öldürülmesi, demokrasi ve insan hakları değildir, esas olan ABD’nin çıkarlarıdır. ABD, AB, BM ve Güvenlik Konseyi, Mısır’da askeri yönetimin yaptığı katliamı kınayamadılar. ABD asker müdahalesini Mısır’da demokrasiyi yerleştirmek olarak açıkladı ve darbe lafını ağzına almadı. Güvenlik Konseyi katliamı kınayamadı. Böyle bir ortamda Türkiye’nin aşırı müdahil bir durumda olması ve Ortadoğu’nun jandarmalığına soyunması; Libya’da, Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi yanlış bir politikadır. Sürekli düşman kazanmak ve bölgede ilişkileri bozmak başarılı bir dış politika mıdır?

Konunun önemli bir yanı da, milletleşemeyen, millet olma şuurunu taşımayan, kalabalık olmayı aşamayan topluluklar üzerinde kolay oynanmasıdır. Bu toplumlar birlik ve beraberliklerini kuramamaktadırlar.Bu toplumlarda kaçınılmaz iç çatışma, mezhep ve etnik merkezli olmaktadır. Türkiye milletleşme sürecini güçlendirmezse, çözülmeyi bütünleşme zannederse,farklılıkçı ırkçılığı demokratikleşme olarak kabul ederse; Irak’ta, Mısır’da ve Suriye’de olup bitenlere kendi ülkemizde de tanık olabiliriz. Mutabakatların ve vatandaşlık bilincinin zayıfladığı,”biz” yerine “ben” merkezliliğin öne çıktığı toplumlarda istikrar, birlik ve huzur sağlanamaz. Türkiye’de farklılıkların öne çıkarılması ve abartılması içten çatışma alanlarını güçlendirmektedir. Bazıları bunu bize demokratikleşme diye yuttursa ve kaçınılmaz gösterse de ülkeyi yönetenler yanlış yapmamalıdırlar. Son yıllarda bu yanlışlar çoğalmıştır.

Milletleşme bütünüyle toplumu kucaklamak, etnik ve mezhep ayrımcılığı, taassubu ve millet altı oluşumları aşabilmektir. Bundan dolayı milletleşme olmadan demokrasinin işlemesi zorlaşır. Topal bir demokrasi ortaya çıkar. Bu bakımdan,Mısır olayları yasa ve anayasa değişikliklerinde ülkeyi yönetenlere ders olmalıdır. Demokrasi ve milletleşme, etnik ırkçılığa yenik düşürülmemelidir.

Kaliteli Yaşamda Etkin Çalışma Yönetimi

Hepimizin hayatımızın her aşamasında, akıl baliğ olduğumuzdan dünyamızı terk edene kadar, çalışma zorunluluğumuz vardır. Para kazanmak, güzel yaşamak, ustalaşmak ve profesyonelleşmek, sağlığımıza ve kaliteli yaşamımıza katkı vermek, üretmek ve paylaşmak, keşfetmek ve açığa çıkarmak, gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakmak için..   Ancak, çalışmadan çalışmaya büyük farklar vardır. Çalışma, planlı, programlı, dengeli, ölçülü, sinerjili, enerjili, etkin ve yüksek verimli olması gerekir. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmez ise, astarı yüzünü geçer ise, bedavaya postu deldirir ise, negatif sinerji üretir ise, çoğaltma yerine azaltırsa, o çalışmanın etkinliğinden ziyade zararlarından bahsedebiliriz.

Etkin çalışmanın bir takım özellikleri olmalıdır:

1. Belirli bir plana, programa, teknik ve yönteme uygun olmalıdır. Rastgele, harala gürele, tesadüfe dayalı, şansa dayalı, başkalarının insaf ve iyi niyetine dayalı çalışmalar etkin ve verimli çalışmalar değildir.

2. Çalışma, dinlenme, eğlenme ve ibadet zamanları birbirleriyle çok iyi dengelenmelidir. Azalan verimler kanunu gereği, çalışmanın verimliliği ve etkinliği düşmeye başladığı anda, kısa süreli dahi olsa dinlenmeye çekilinmelidir. Yorulan vücudu dinlendirmek, enerji toplamak, çalışılanları değerlendirmek ve geri bildirim analizi için buna ihtiyaç vardır.

Bir uzun yol şoförü, kanunlar ne derse desin, yorulduğunu hissettiği anda çalışmayı bırakıp dinlenmeye geçmelidir. Sigara içerek, çekirdek yiyerek, alnına şaplak vurarak, türkü söyleyerek uykusunu kovalamaya çalışmamalıdır. Uyku geldiği anda veya yorulduğunu hissettiği anda, en fazla süreceği yol, emniyetli bir park yeri buluncaya kadar olmalıdır.

Bir öğrenci, saatlerce çalışarak yorulduğunu dahi unutacak bir hale gelmemelidir. 45 dk. veya en çok bir saat çalıştıktan sonra mutlaka kısa da olsa bir ara vererek dinlenmelidir. Dinlenirken yeniden yorulacak aktivitelerde bulunmamalıdır. Mutlaka yerinden kalkıp, oksijenli temiz bir havada hafif yürüyüşler yaparak, durağanlaşan metabolizmasını harekete geçirmelidir. Bu esnada müzik mırıldanmak, nefes egzersizleri yapmak, güzel hayallere dalmak, eğlenceli zamanlar geçirmek oldukça faydalı olur.

Ancak, dinlenme eğlenmeye dönüşerek, bir daha çalışma masasına gelinmesi unutulmamalıdır.  Bu defa eğlenme lehine, çalışma aleyhine dengeler bozulmuş olur. (Gençler bu hataya çok düşerler). Dinlenme süresi, tamamen dinlenme amaçlı kullanılmalıdır. Başka bir problemin çözülmeye çalışılması, yeni bir çalışmaya başlanılması, olumsuz hayaller kurup onların girdabında boğulunması, çalışma aleyhinde bir araya gelen gruplara dahil olunması, çalışmaya geri dönülmesini imkansız hale getirebilir.

3. Üzerinde çalışma yapılacak eylem çok iyi seçilmelidir. Zira her iş kendi boşluğunu doldurur. Bir işi tercih ettiğimiz zaman, diğer işlerin tamamından o süre içerisinde vazgeçtik demektir. Burada “fırsat maliyeti” gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Eğer okumaya zaman ayırdıysak, ne okuyacağımız çok önemlidir. Mesleğimizle, sağlığımızla, kalitemizle, ülkemizle, toplumumuzla çok yakından ilgili bir eseri okuyup, 100 puanlık bir kazanç elde edebilecek iken; birilerinin kavgalarını ve tartışmalarını, bazı fanatiklerin uçuk değerlendirmelerini, uzun vadede vereceği zararları tahmin edilemeyen zararlı neşriyatları okuyarak 10 puanlık bir kazanç veya kayıp elde edersek, külliyen zarardayız demektir.

4. Çalışmada etkin zaman planlaması çok önemlidir. Zaruret yoksa gece çalışılmamalıdır. Zira saat 23 ile 03 arasında vücudumuzun hücrelerinin yenilenme zamanı vardır. Onun için atalarımız “gündüzün şerri gecenin hayrından daha evladır” demişlerdir. Tok karnına çalışılmamalıdır. Çünkü, vücudumuzun enerjisi o anda sindirim sistemine yoğunlaşacaktır. Aynı anda çalışmak için enerji istediğimiz zaman, her iki eylem de zarara uğrayacaktır. Vücut veya beyin yorgun iken çalışmaya başlanmamalı, bir süre etkin dinlendikten sonra çalışmaya başlanmalıdır.

5. Hayatımızın her alanında olduğu gibi, çalışma ve türevlerinde de ölçü ve dengeye dikkat edilmelidir. Pazartesi gününe “sendrom” diyenler, Cumartesi-Pazar dinlenme ve eğlenme lehine kantarın topuzunu kaçırdılar demektir. Öyle ki bazı ölçüyü tutturamayanlar tatil dönüşü, yeni bir tatil dinlenmesi ihtiyacı hissederler. Bu durum, kelimenin tam anlamıyla, dengeleri alt üst ederek, çalışmaktan kaçma manevralarıdır.

6. Çalışmayı bir ibadet kabul edip, kutsal bir eylem sayarak, onun sonucunda elde edilecek maddi ve manevi değerler hayal edilerek, ustalığın, profesyonelliğin, bilgeliğin nimetleri göz önünde tutularak, çalışmaktan zevk alınmalı, etkin ve verimli olmadan geçirilen zaman da, ziyandan ve israftan sayılmalıdır.

7. Sağlığımızı korumak, hareketli ve esnek olmak, güzel ve kaliteli yaşlanmak, yaşlılıkta bunama hastalığına yakalanmamak için, yaşantımızın her anında, zamanın ve zeminin gereklerine göre, bilgeliğimizi ve kalitemizi artırmak için, son nefesimize kadar, ölçülü ve dengeli bir şekilde çalışmaya, üretmeye, paylaşmaya, destek vermeye, örnek olmaya, sinerji ortaklığı kurmaya ve enerji tiryakisi olmaya devam etmeliyiz.

Çalışmanın, üretmenin, değer katmanın, paylaşmanın, büyütmenin, işbirliğinin, ölçülü ve dengeli olmanın en önemli kaliteli yaşam unsurları olduğu; bunların karşıtları olan, tembelliğin, ataletin, ertelemenin, üşengeçliğin, pasifliğin, negatif düşünlerin, vazgeçmenin, dayanıksızlığın, tahammülsüzlüğün, aşırı hırsın, evhamcılığın, önyargıların da en azılı kaliteli yaşam hırsızları olduğu asla unutulmamalıdır.

Orta Yol

0

Bizde yanlış bir ölçü var. Yanlış bir değerlendirme var. Ne kadar iyi niyetli de olsak, bu bakış açısı yanlıştır. Nedir bu yanlış olan derseniz aziz dostlar? “Ya hep ya hiç!” huyumuz. “Ya doğru ya yanlış!” ölçümüz. “Ya benimsemek ya benimsememek!” tarzımız. “Ya kabul ya ret!”  anlayışımızdır.

Meselâ bir şeyi ya severiz ya sevmeyiz! Yahu bunun ortası yok mu? Hayır, bize göre yok. Dikkat edersek bu hükümler iki şıkkı, yani ifrat ve tefriti gösteriyor. Ya çok ilerde, ya da çok geride kalıyor. Ya çok uç noktayı, ya da çok geride bir noktayı gösteriyor. Biri atıyor diğeri tutuyor. Biri sarıyor öbürü itiyor. Oysa asıl yol, asıl metod, vasat dediğimiz Orta Yol’dur.

Çünkü bir şey bütün bütün elde edilmezse, bütün bütün de reddedilmemeli. Yani tam elde edemiyoruz diye reddedilmemeli. Yani tam elde edemiyoruz diye, hepten ondan vazgeçmemeli, peşini bırakmamalıyız. Elde ettiğimizle yetinmeyi de bilmeliyiz.

Meselâ bir bahçeye girsek, bir meyva ağacının üst dallarına kolumuz yetişmese. Kolumuzun uzanabildiği alt dallarından pekâlâ istenen meyvayı koparabiliriz. İşte bu, Orta Yol’dur. Mâkul ve akla uygun olan bir harekettir. Böyle yapmayıp da, ille de ya en üst dallarından meyvayı koparırım. Ya da o meyvadan, tamamen vazgeçerim dersek; işte bu yanlıştır.

Bu ölçüyü, bu bakış tarzını, bu mâkul yolu her şeye uygulayabilir. Böylece Orta Yol’u bulmuş olabiliriz. Meselâ bir kişiyi, kötü bir hareketinden dolayı defterden silmek. Artık onun yüzüne hiç bakmamak. Tefrit, çok geri bir uçtur.

Ya da bir kimseyi güzel bir davranışından ötürü, artık hiçbir kusurunu görmiyecek derecede, aşırı bir şekilde sevip bağrımıza basarsak, bu da ifrattır. Çok ileri bir uçtur. Bunların ikisi de doğru değildir. Vasat Yol dediğimiz Orta Yol ise şudur:

Bir kimseyi güzel davranışları yüzünden sevmektir. Kötü sıfatları sebebiyle de beğenmemektir. Aynı zamanda kötü huylarından kurtulması için dua etmektir. Islahına çalışmaktır. Kötü sıfatları yüzünden, ondan yüz çevirip ondan uzaklaşmak demek değildir. Belki düzelmesi için dua ve temennîde bulunmaktır ki, işte bu, Orta Yol’dur.

Her şeyde elde edilecek taraf da vardır. Edilmeyecek taraf da. Her şeyin doğrusu da vardır eğrisi de. Her şeyin benimsenecek yönü de vardır, karşı çıkılacak yanı da. Her şeyin kabul edilecek iyi vasfı da vardır, reddedilecek kötü vasfı da. Birinde sevecek nitelik de buluruz, sevmeyecek husus da. İşte burada bir mihenk taşı çıkıyor karşımıza. Bize Orta Yol’u, çıkış yolunu, akıl ve mantık yolunu çok güzel gösteriyor: “Huz ma safa, da’ ma keder.” Yani  “Her şeyin iyisini al kötüsünü bırak.”

İşte bu Orta Yol’un ta kendisidir. İşte bu Cadde-i Kübra’dır. Yani en büyük, en geniş en rahat yürüyebileceğimiz bir caddedir. Üstelik asla rahatsız edilmeyeceğimiz, huzur verici bir yol ve yordamdır.

Bir ölçü daha var ki sevgili okur. Herkesin baş tacı edeceği bilimsel bir metodu elimize veriyor. O metot ve usûl Hz. Ali’nin şu anlama gelen sözüdür ki, bilim adamlarının ser-taç etmesi gereken; ap aydın bir prensip ve ilkedir:

“Hakîkati başkalarının dediklerine göre öğrenme, hakîkati bizzat kendi kaynağından öğren; söyleyenlerin de iç yüzünü ve ne olduklarını iyice öğrenmiş olursun.”

 

897- 898

“Edeb Yâ Hû…”

0

Ne güzel söylemiş eskiler: “Edeb Yâ Hû…”

İslam’ın insana kazandırmak istediği “asaletin” çok veciz bir ifadesidir bana göre bu yakarış…

Evet, İslam insana asalet katar.

Çünkü İslam’a göre, konuşma biçiminizden düşünce biçiminize, niyetinizden karşınızdaki insana muamelenize kadar her alanda belli bir “ölçüyü”, “zarafeti”, “nezaketi” ve “hassasiyeti” gözetmeniz, kamil bir insan olmanız için gereken en önemli şartlar arasında yer alır.

Bunun içindir ki Hz. Peygamber’e (S.A.V.) Kur’ân-ı Kerîm’de insanları Allah-ü Teâlâ’nın yoluna “hikmet ve güzel öğütle çağırması, en güzel şekilde mücadele etmesi” (Nahl, 125) emredilmiştir. Zira insanlara yumuşak davranmayıp, kaba ve katı kalpli biçimde yaklaşmanın kaçınılmaz neticesi insanların o kişinin etrafından dağılıp gitmesidir (Âl-i İmrân, 159).  

İşte bu tutum İslam ahlakının en önemli ilkelerinden biridir.

Yani bir Müslüman insanları rencide etmeden meramını anlatmak zorundadır.

Dolayısıyla İslam “edebinin” ayrılmaz bir parçasıdır bu tutum.

Bunları neden mi vurguluyorum?

Bir – iki haftadır birçoğunuz gibi medyadan takip ettiğim üzere bir takım “edep dersleri” veren şahısların, bu dersleri nasıl verebildiklerini sorgulatan üsluplarından dolayı…

Ne hikmetse bu konuların ana öznesi ise her daim “kadınlar” oluyor!

Ve tam bu noktada tarihi bir gelenek yine kendini gösteriyor: Değişimin yükünü kadınların omuzlarına yüklemek…

Çok uzun zamandır süregelen bir problem de bu esnada iyice ortaya çıktı: Haddini bilememe.

Tüm bunlar bir araya gelince özellikle kadına karşı kullanılan dil o kadar nahoş, kaba ve adeta nefret içeren bir hal alıyor ki insan dehşete düşüyor!

Dünyanın ve İslam aleminin çok can alıcı meseleleri için, hatta Türkiye’de bilhassa din alanında yaşanan çok ciddi yanlışlar ve dahi zulümler için yükselemeyen sesler, neden “kadın”, özellikle de “Müslüman kadın” söz konusu olunca fütursuzca en yüksek tonuna ulaşıyor?!

Tartışılan meselelere hiç girmeyeceğim, zira “edeben” burada tartışmaktan hicab duyuyorum. 

Ancak, haklılık-haksızlık meselesine temas etmeksizin konuları tartışma biçimine şiddetle itirazım olduğunu ifade etmek isterim…

Hele ki bu konuları konuşanların genellikle “erkekler” olduğu düşünülürse, bu kişilerin muhatab aldıkları insanları nasıl mahçub ve rencide ettiklerini de düşünmelerini aynı şiddette tavsiye ederim!

Pek çok değerimizin tarumar edildiği şu dönemlerde insanı insan yapan en temel değerlerden biri olarak “edebi” de yitirirsek, hele ki kendini “dindar” kabul edenlerce, kısa sürede bu toplum için “Fatiha” okumaya başlamamız gerekecek demektir…

Cenab-ı Hak bizleri “eline (E)”, “diline (DE)” ve “beline (B)” sahip olanlardan eylesin…

“Edeb Yâ Hû…”

Fatih Sultan’a Hocası Akşemseddin’in Yazdığı Mektuplar

Hayatından daima feyz alacağımız gönül sultanları arasında bir yeri olan Hacı Bayram Veli, nice veliler yetiştirmiş ilim ve irfan hayatımıza nice hizmetler vermişti. Bu arada Osmancık medresesinin ünlü müderrisi Mehmet Şemsettin’i de (Akşemseddin) olarak insanlığın hizmetine sunmuştu.

Mikrobun kaşifi, kalplerin ve ruhların tabibi olan II. Lokman diye şöhret bulan Akşemseddin, bir çoğunun kırk yıl beklediği pir ocağında, iki üç senede kemale ermiş, hilafet tacı giyerek irşad postuna oturmuştu.

Akşemseddin, büyük bir mürşit yüce bir rehber, vukuflu bir yönetici, yönlendirici ve güçlendirici eşsiz bir kişi idi. O cihan devletinin idaresini en hayati noktalarda etkilemiş, İstanbul’un fethinde büyük rol üstlenmişti. Hünkara ve orduya ümit verip, moralini yükseltmesi, sevk ve idareyi yönlendirmesi, ne yüce bir rehber olduğunu göstermeye kafidir. Deha hocalığı ile cihan tarihine, Fatih Sultan Mehmet gibi bir cihangiri hediye etmiştir.

İstanbul’un fethi sonrası vazifesinin bittiğini anlayan Akşemseddin, Göynük’ün yolunu tutmuştu. Biliyordu ki eğer Padişahın yanında kalsa, manevi zevke gönlünü hazır etmiş olan Padişah, yanıp yakılacak, dünyadan çekilme arzusu tekrar edecekti.

Fatih her ne kadar Akşemseddin’e derviş olamamış ise de bir seven olarak ölene kadar onunla ilişkisini kesmemiştir. Akşemseddin, zaman zaman İstanbul ve Edirne’ye gelip padişahı ziyaret etmiş, çoğu zaman yazdığı mektuplarla onu irşad etmiştir. Bir erkanı harp gibi Padişaha usul, yön, yöntem ve taktik verici satırları ile Fatih Sultan’a tavsiyelerde bulunmuştur. Daha dikkatli, tedbirli, gayretli, süratli ve ihtiyatlı olmasını belirtmiş, görevde ihmali olan ve başarısızlığa sebebiyet verenlere karşı yapılması gerekenleri açık seçik mektuplarında ifade etmiştir.

Akşemseddin Hazretleri yazdığı mektuplardan birinde Fatih’e şöyle söylüyordu :

” Hüve’l-Muizzü’n-Nasir,

Selam ve hayır dualardan sonra; Sultanımıza ma’ruzdur ki; Bu hadise ki; gemi ehlinden oldu, kalblere hayli üzüntü ve hoşnutsuzluk getirdi, bir fırsat görünürdü, o da elden kaçtı

Biri, gayret-i dine ve biri de sizin kararınızın yanlış olduğuna hükmeder.

Ve biri de bu ki; benim gibi zayıf bir kulun duamız ve tebşirimiz muteber olmaması ve dahi mahzur bunun gibi çoktur.

İmdi, kolaylık ve yumuşaklık yapmayınız. Bunu iyice araştırıp, kimden bu zarar ve başarısızlık oldu, bulup; Azil gibi, şiddetli azarlama gibi cezalandırmak gerekir. Eğer ceza verilmesse yarın birgün kaleye hücum edilecek ve hendek doldurulacak, gevşeklik ederler. Bu gibilerin Allah için canını ve başını feda edenleri azdır. Eğer bir ganimet görseler, canlarını dünya için ateşe atarlar.

İmdi, rica edilen ve arzulanan oldur ki; ciddiyetle ve gayretle çalışasınız. Ve böyle oln işleri merhameti ve hoşgörüsü az olan kimselere buyurasız. Allahü Teala buyuruyor:

” Ey Peygamber, kafirlerle ve münafıklarla savaş, karşılarında çetin ol. Onların yeri cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir.”

Bir gün Ku’an-I azime tefe’ül ettik; Sultanü’s-Sadat Cafer-I Sadık hazretlerinin işareti üzere bu ayet geldi:

” Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kafirlere de kendileri içinde ebedi kalıcı olmak üzere- cehennem ateşini va’d etti. Bu onlara yeter. Allah, onları rahmetinden kovdu. Onlara bitip tükenmeyen bir azap vardır”

Şimdi; “Önden gitmeyenlerin batını müslüman değildir. Münafık hükmündedir ve kafirlerle cehennem azabında beraber olacaklardır” demek işareti düştü.

Böylece şiddetli çalışmak göründü; himmet edsiniz, akibet utanç verici ve inkisarla neticelenmesin, belki; Allahü Teala’nın izniyle ferahlık ve zafere kavuşuruz. Amin.

El-hükmü li’llah. Ancak kul, elinden geldiği kadar gayret ve çalışmada kusur etmemesi gerek. Resulullah’ın ve ashabının sünneti budur.

Şükür Allahü Teala’ya bir çok lütuflar edip beşaretler oldu ki; çok zamandır bunun misli görülmedi. Tam bir teselli hasıl oldu. Ve bu sözleri sizi sevdiğimiz için söyledik. Sakın boş söz görmeyesiniz.”(1)

İkinci mektubunda ise:

Bir dünyevi rahat ve cismani lezzete, bir de uhrevi rahat ve ruhani lezzete dayanan iki türlü hayat tarzı vardır. Birinci ikinciye bakarak değersiz ve geçicidir. Şu halde ona iltifat etme. Esasen Peygamberlere, velilere, halifelere rahat değil, cefalar ve müşkiller layıktır. Sen de onların yolundasın. Nasibinden elem değil, zevk duy. Sen her hangi bir insan gibi değilsin; memleketin durumu, senin durumuna bağlıdır. Bedende görünen her şey ruhun eseri olduğu gibi, memlekette meydana gelen şeyler de, Fatih’in eseri olacaktır. Çünkü bedene oranla ruh ne ise, memlekete oranla sultanlar da aynı şeydir

Sultanım, sen bizim tatdığımız lezzeti tadacak olursan, saltanatı bırakırsın. Devlet işlerini tam yapamazsın. İslam Dinini yayma işi yarım kalır. Müslümanların rahat ve huzur içinde yaşayabilmeleri için, devletin ayakta kalması şarttır. Talebelikle padişahlığın bir arada yürütülmesi çok güçtür. Seni talebeliğe kabul edersem, düzen bozulabilir, halkımız perişan olabilir. Bunun vebali büyüktür. Allahü Tealanın gazabına maruz kalabiliriz. Halvetten murad adalettir. Hükümdarlıkta adaletten ayrılmazsın. İşte bu suretle, arzun yerine gelmiş olur…  Memleketin durumu, sizin iyiliğinize bağlıdır. Zira sultanlar memlekete nisbetle ruhun yerindedir. Kendinizi diğer halk gibi zannetmeyiniz! Memleketin imar ve insanlarını iyi idare etmekten başka birşeyle meşgul olmayınız! Bu tarafa gelmemiz hatırınıza kötü bir şey getirmesin. Anne ve babam muhtelif kereler  mektup gönderdikten sonra adam göndermişler. Onların (son demlerinde) rızasını (hayır duasını) almak için geldik. Ümidimiz onların rızalarını alıp devletinizin devamı, haşmetinizin ziyadeleşmesi için duayla meşgul oluruz. Bizzat bulunmamız istenirse, İnşallah ya biz orada oluruz, ya da siz buraya gelirsiniz…

Kulları en zayıfı

Fakir Muhammed (Akşemseddin)”  (2)

Akşemseddin sadece tasavvuf yönünde değil aynı zamanda tıbbi alanda da kendini çok iyi yetiştirmiş, büyük bir alimdi. Tıp alanındaki bilgisi sonsuzdu. Yaşadığı çağda onunla yarışabilecek kimse yoktu. Hastalıkların teşhisini yanılmadan hemen koyar, ilacını da bizzat kendisi hazırlardı. Bitkiler üzerinde geniş araştırmalar yapmıştı. Hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geleceğini çok iyi bilirdi. Bitkilerden yaptığı ilaçlar bir harikaydı.

Akşemseddin Pasteur’dan 400 yıl önce mikrobu bularak, bilim tarihinde de bir ilke imza atmıştır. İlmi birçok esere de imza atan Akşemsettin, tıpkı Peygamber efendimiz Hazretleri gibi, öldüğünde geriye yok denecek kadar eşya bırakmıştı. Hırka, kaftan, gömlek taç ve amame ( sarık ) gibi eşyalardı.

Kendisi bu konuda şöyle söylerdi:

” Çıplak geldik, çıplak gidiyoruz. Bir yerden diğer yere gidiyoruz, ikisi arasında ele geçen nedir ki? “(3)

Akşemsettin  Hazretlerinin sohbet ve vaazlarından halk büyük zevk duyar, kendilerinden geçerlerdi. Bir sohbetinde şöyle konuşmuştu:

Her işe Besmele ile başla. Temiz ol,daima iyiliği adet edin. Tembel olma, namaza önem ver. Nimete şükr,belaya sabret. Dünyanın mutluluğuna mağrur olma. Kimseye kızma, eziyet ve cefa etme. Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin saadet ve mutluluğuna hased etme. Kimseyi kötüleyip, atıp tutma. Senden üstün kimsenin önünden yürüme. Çok uyumak, kazancın azalmasına sebep olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık ol, seher vakti tilavet kıl, Kur’an-I Kerim oku. Daima Allahü Teala’yı zikret. Kendini başkalarına medhetme. Namahreme bakma, harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırıp viran eyleme.  Düşen şeyi alıp temizliyerek yersen,fakirlikten kurtulursun. Edepli, mütevazi ve cömert ol. Yalnız olarak bir evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak, fakirliğe sebep olur.

Kişinin kaderinin ve kıymetinin varlığı, mihnetlere, bela ve musibetlere , sıkıntılara sabretmeyle ortaya çıkar. Bu mihnet, dünyalığın olmaması veya eksilmesi, elden çıkması ile olur. Sabredenlerin, sabırdaki sebatları sebebiyle iyilikleri artar. Kalp aynasındaki kirler, cevahirin halis hale getirilmesi gibi temizlenir.

Kulluk beş kısımdır: Beden,nefs,gönül, sır ve can. Manevi huzura ermek ve bu yolda ilerlemek için dört şey lazımdır. Az yemek, az uyumak, halkın arasına az karışmak, Allahü Teala’yı çok zikretmek.” (4)

1-2-4-OsmanlınınManevi Mimarları-Muammer Yılmaz-Elit Kültür Yay.2008-S.108-111-112-113

1-Belgelerle Osmanlı Tarihi- Ömer Faruk Yılmaz-Osmanlı Yay.-C.1-S.419-420-421

2-3-Şah-I Cihan-F.S.M.Han-Ahmet Coşkun-Babıali Kültür Yay.-İst.2008-S.161-162-163

HAYAT YAYINEVİ.

Deprem Felaketine Göstermelik Anma

0

17 Ağustos Marmara Depreminin 14. yılı göstermelik anma toplantılarıyla geldi geçti. Ciddi, kalıcı geçmişten ders alıp geleceğe ışık tutacak ciddi bir çalışma yapılmadı. Bölgemizde ki TÜBİTAK, GYTE ve Kocaeli Üniversitesi’nin gündeminde deprem diye bir şeyin olmaması ise hem üzücü hem de büyük bir ayıp.

Asrın felaketi Marmara depremi belgeselimiz gerek TV kanallarında ki izleyicilerden ve gerekse internette ki izleyicilerden beğeni topladı. Deprem felaketiyle ilgili kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik çalışmalarımıza Gebze Gazetesi ve Devri Alem Belgesel TV programı olarak devam ediyoruz.

Deprem konusunda bir çok yazı kaleme aldım. Yetkililerin önceki gün düzenledikleri etkinlikle sadece yasak savma kabilinden. Keşke çok daha ciddi toplantılar, bilimsel çalışmalar yapılabilseydi. Deprem konusunda daha önce bu köşede yer alan yazıların ana başlıklarını sizlerle paylaşıyoruz.

UNUTULAN GERÇEKLER

Marmara Depreminde unutulan çok önemli gerçekler var. Bugün ölü sayısını bile doğru bilemiyoruz. Resmi verilere göre Marmara Depreminde 17 bin 465 kişi öldü. 24 bin 734 kişi yaralandı, 89 bin 862 bina yıkıldı, 103 bin 651 binada orta hasar, 113 bin 899 binada az hasar meydana geldi. Bu veriler ışığında toplam 30 bin konut kullanılmayacak hale geldi. Bu veriler Türkiye ekonomisinin %5’ine tekabül etmekte.

Gebze bölgesinde Bin 237 konut ve 191 iş yeri yıkıldı veya ağır hasarlı hale geldi. Gebze bölgesi depremden ciddi anlamda etkilendi.  

TARİH BOYU KOCAELİ DEPREMLERİ 

M.S. 2.YY: Büyük şiddette bir deprem yaşanmıştır, İzmit Körfezi´ndeki bütün kasaba ve köyler büyük zarar görmüştür. 

M.S. 286: Gebze ve çevresinde depremden zarar gören yerler onarılmıştır. 

M.S. 358: İzmit´ i temelinden sarsan, yaklaşık bir ay süren ve otuz bin kişinin ölümüne sebep olan büyük şiddette bir deprem yaşanmıştır. Gebze ve çevresi de bu depremden, etkilenmiştir Deprem sonrası, bölgede 50 gün süren bir de yangın felaketi yaşanmıştır. Bu felaketler, o dönemin ünlü şair ve yazarlarına konu olmuştur. 

M.S. 362: Çok büyük şiddette bir deprem, Gebze ve yöresinde çok büyük zararlar oluşturmuştur. Deprem sırasında çıkan yangınlarla da bölgedeki köyler haritadan silinmiştir. Bu deprem, İzmit´te de ayakta kalabilen binaları yerle bir etmiştir. 

5. YY: Gebze ve yöresi imparator Feodosyüz tarafından onartılıp, imar ettirilmiştir. 

14 Eylül 1509: Başta İstanbul olmak üzere, İzmit ve çevresi tarihin en büyük deprem felaketini yaşamıştır. Deprem 4 gün aralıklarla sürmüştür. Gebze, Eskihisar, Hereke´ de bulunan camiler ve kalelerin tamamı yıkılmıştır. Tarihçiler, deprem sonrasında, İstanbul´un onarım gördüğünü İzmit ve Gebze´ de hiçbir onarımın yapılmadığını belirtmektedirler. 

16 . Yüzyıl: Merkezi İzmit´te olan şiddetli bir deprem Gebze ve çevresini büyük ölçüde etkilemiştir. 

22 Mayıs 1766: Merkezi İstanbul´ da olan şiddetli bir deprem, Gebze ve çevresine büyük bir zarar vermiştir. Bölgede çok hasar olmuştur. Bu deprem de Hacı İlyas Bey Camii tamamı ile yıkılmıştır. Aynı yıl içinde İlyas Bey´ in torunları camiyi onartmıştır. 

17.YY: Gebze ve çevresini çok etkileyen, merkezi İzmit´te olan bir deprem yaşanmıştır. 

1876 Yılında: Gebze ve yöresinde hasara sebep olmayan bir deprem olmuştur. 

1894 Yılında: Gebze ve çevresinde büyük bir deprem olmuştur. 

1953 Yılında: Gebze ve çevresinde etkili bir deprem yaşanmıştır. 

1963 Yılında: Gebze ve çevresinde çok etkili ve hasarlı bir deprem olmuştur. 

17 Ağustos 1999: Merkez üssü İzmit Gölcük´te bulunan ve saat 3:02´ de tüm Marmara Bölgesi´nde büyük hasar ve can kaybına sebep olan yakın tarihimizin en büyük depremi, Gebze ve çevresinde de etkili olmuştur, insan kaybımız bu bölgede 17 bini aşmıştır.  

DEPREM FİLMİ NE OLDU? 

17 Ağustos depreminde 27 saat göcük altında kalan, öldü diye ceset torbasına konan Sami Dündar, büyük bir azim örneği göstererek, başından geçenleri anlatmak, kendisiyle aynı durumu yaşayan binlerce insanın duygularına tercüman olabilmek için, çalışma yapmıştı.

Başlangıçta istediği filmi çekmek için aradığı senaristi bulamayan Dündar, tam umudunu kaybetmek üzereyken Okan Bayülgen ile tanıştı ve Bayülgen´in “Önce kitap yaz, sonra senaryolaştırması kolay olur” tavsiyesine uyarak ” Her Şeyin Bittiği Yerden” adlı kitabı yazdı. Bundan 5 yıl sonra ise Dündar´ın hayali gerçek oldu. Dündar filmi yönetmesi için yönetmen Ezel Akay ile anlaştı. Film için geri kalan tek eksik ise filmin nerede çekileceğiydi. Bu noktada imdada Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yetişmişti. 

 DEPREM KOMİSYONU

1999 yılında kurulan TBMM Deprem Araştırma Komisyonu Sözcüsü Zeki Çelik, korkunç gerçeği açıklamıştı.  Zeki Çelik’in yaptığı açıklama gazetemiz arşivin?de bulunmakta.  açıklamaya göre  Marmara depreminde 85 bin kişi  ölüp veya kayıp olduğu açıklanmıştı. 

MARMARA DEPREMİNDE  85 BİN KİŞİ  ÖLDÜ İDDASI 

Bölgemizi yerle bir eden Asrın en büyük felaketi ile ilgili acı gerçekler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. TBMM Meclis Araştırma Komisyonu Sözcüsü Zeki Çelik, depremden sonra 85 bin kayıp kişi için müracaatın bulunduğunu belirterek,”bu insanlar öldü mü, kaldı mı belli değil”dedi. Kızılay´ın toplanan yardımları gizlediği yönünde işaretler var diyen Çelik,957 milyar nakit 900 milyar çek-senet yardımı toplandığını açıklayan Kızılay´a sadece 1 ilden 1 trilyonluk yardım yapıldığını vurguladı. Depremde binlerce konutun yıkıldığı, 50 kişi´nin öldüğü, 500 kişi´nin yaralandığı Gebze´ye Kızılay hiç ilgi göstermedi. 

DEPREM MÜZESİ YAPILSIN 

Depremin 9 uncu yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından Deprem filmi yaptırma kararı alınmıştı. Bunun için 200 Milyar liraya yakın bir ara harcanmıştı ama tıpkı deprem gibi film ortada yok, belediyenin paraları uçtu.. Deyim yerinde ise, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Deprem filmi, enkazın altında kaldı. 

Daha öncede yazdığımız gibi, belediye deprem filmine harcadığı para ile deprem filmi yerine Büyükşehir Belediyesi Deprem müzesi yaptıramaz mıydı? Büyükşehir Belediyesi ve diğer belediyelerin arşivlerinde hiç bir şey yok. Adapazarı Belediyesinin deprem müzesini gördüm. Hayran kaldım. Bizim belediye Başkanlarını Adapazarı deprem müzesini görmeye davet ediyorum.

‘Gençler! Hayatınızı Türk Halk Edebiyatı ile Renklendirin, Zenginleştirin.’

 

 

‘Gençler! Hayatınızı Türk Halk Edebiyatı ile Renklendirin, Zenginleştirin.’

Oğuz Çetinoğlu: Türk halk edebiyatının sözlü edebiyat olarak başladığı biliniyor. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir?

Doç. Dr. Bayram Durbilmez: Çağdaş edebiyatın kaynağı gelenekli edebiyat, gelenekli edebiyatın kaynağı da sözlü edebiyattır.  Dünyada edebiyat öncelikle sözlü olarak başlamış, yazının icadıyla birlikte yazılı edebiyat ürünleri de oluşturulmuş ve geliştirilmiştir. Gelenekli Türk edebiyatının Türk halk edebiyatı (anonymous) olarak adlandırılan koluna sözlü edebiyat (oral literature) adı da verilir. Gelenekli edebiyatın en belirgin özelliği, ürünlerinin genellikle sözlü olarak oluşturulması ve sözlü icra edilmesidir. Bu sebeple, sözlü olarak oluşturulan ve geliştirilen gelenekli edebiyata “sözlü edebiyat” adı verilmesi de olağandır. Sözlü edebiyat, ortak kültürü şekillendirerek millî kültürün temelini oluşturur. Yani vurgulayarak söyleyecek olursak, sözlü iletişim içinde estetik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan toplulukların “millet” olma yolunda beslendikleri kaynaklardan biri de sözlü edebiyattır.

Çetinoğlu: Sözlü edebiyatımızın ilk örneklerinin yer aldığı kaynaklar hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Durbilmez: Sözlü edebiyat örnekleri araştırılırken sözlü kültür kaynaklarının hafızaların yazılı kültür kaynaklarına müracaat edilir. Son yıllarda elektronik kültür ortamlarında kaydedilen  sözlü edebiyat ürünleri de mevcuttur. Yazıtlar, mezar taşları, cönkler, mecmualar, seyahatnameler, fetvalar, tarih kitapları, din kitapları, sözlükler gibi yazılı kültür kaynaklarında sözlü edebiyattan geçen örneklere rastlamak mümkündür. Sözgelimi Çin tarihleri, Yenisey mezar taşları, Orkun yazıtları gibi yazılı kaynaklar bunlar arasında önemli bir yer tutar. Kutadgu Bilig, Divânu Lügâti’tTürk, Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus) gibi yazılı kaynaklar da sözlü edebiyattan derlenen ürünlerin yer aldığı önemli kaynaklar arasındadır.

Sözlü edebiyattan yazıya geçirilen ilk ürünler arasında atasözleri ve deyimler büyük yer tutar. Hem nazım hem de nesir örnekleri bulunan atasözleri kalıplaşmış özlü sözlerdir. Atasözlerine yer veren en eski kaynaklar arasında Yenisey Mezar Taşları, Köktürk Yazıtları, Divânu Lügâti’t-Türk ve Uygur dönemi yazılı metinlerini saymak mümkündür. 11. yüzyılda Balasagunlu Yusuf Has Hâcip tarafından yazılan Kutadgu Bilig’de de çok sayıda atasözü ve deyim yer almaktadır. Arat neşrine göre, eski Uygur metinleri içinde yazıya geçirilmiş 14 atasözü vardır.

Sözlü edebiyatın oluşturucuları ve aktarıcıları arasında halk şairlerinin önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Adı bilinen en eski halk şairi Aprınçor Tigin’dir. Uygur döneminden kalan Mani, Burkan ve İslâm muhitlerinde oluşturulup yazıya geçirilen manzumeler eski Türk şiirinin örnekleri arasında öne çıkar. Eski Türk şiirinin tür ve şekilleriyle ilgili bilgi ve örnekler için Divânu Lügâti’tTürk’ün ne kadar önem taşıdığı da bilinmektedir.

Kök-Türklerin kurttan türeyişi, Uygur Türklerinin türeyişi ve göçü ile ilgili mitolojik ve destansı özellikler taşıyan efsane metinlerine Çin kaynaklarında, Acem kaynaklarında rastlıyoruz. Saka destanlarından Şu hakkında Divânu Lügâti’t-Türk’te bilgi ve örnekler yer alır. 13.-16. yüzyıllar arasında yazıya geçirildiği tartışılan Uygur Harfli Oğuz Kağan Destanı da ilk destan örnekleri arasında yer alır.

 

Altun Yaruk, Prens Kalyanamkara ve Papamkara, Türkische Turfantexte, Uigurica gibi

kaynaklarda masalsı örneklere rastlamak mümkündür. Prens Kalyanamkara ve Papamkara ile Aç Pars hikâyelerinde “ağıt” örneği sayılabilecek manzumeler de mevcuttur. Ağıt (sagu) örnekleri açısından Divânu Lügâti’t-Türk’ün önemi de büyüktür. Sözgelimi Divânu Lügâti’t-Türk’te geçen Alp Er Tonga sagusu, Alp Er Tonga destanından izler taşıması bakımından da önemlidir.

Misyoner papazların 14. yüzyılda yazıya geçirdikleri Kodeks Kumanikus (Codex  Cumanicus), sözlü edebiyattan yazıya geçirilmiş bilmece örnekleri açısından en eski ve önemli bir kaynaktır. Bu eserde 46 bilmece metnine yer verilmiştir. 1999-2000 yılları arasında Kazakistan’dan derlediğimiz jumbaklar (bilmeceler) arasındaki bazı örnekler, bu bilmecelerin bir kısmının günümüzde de sözlü gelenek içinde yaşamaya devam ettiğini gösterir.

Çetinoğlu: Sözlü edebiyatımız hangi özelliklere sahiptir?

Durbilmez: Halkbiliminin mahiyeti ile ilgili özellikleri, Amerikalı halkbilimcilerden Francis

Lee Utley ve Jan Harold Brunvand’ın çalışmalarından hareketle, Dursun Yıldırım; “Sözlü Olma / oral, verbal/ Özelliği”, “Geleneğe Bağlılık /tradition/ Özelliği”, “Çeşitlenme / variant/ Özelliği”,  “Anonimlik /anonymous/ Özelliği” ve “Kalıplaşma /formularization/ Özelliği” olarak özetler. Sözlü edebiyat da halkbiliminin inceleme alanına girdiği için, aynı özellikleri bu edebiyatı oluşturan ürünlerinde de görmek mümkündür.

Öncelikle belirtmeliyim ki, sözlü edebiyatın en belirgin özelliklerinden biri “sözlü” oluşudur. Bu özellik, söz konusu edebiyatın adını bile verecek bir öncelik taşır. Malzemesi “söz”e dayanan ürünlerden oluşan bu edebiyatın ürünleri de sözlü olarak icra edilir. Sözlü iletişimde genellikle doğmaca (irticalen) söyleme yaygındır. Sözlü edebiyat ürünlerinin de genellikle doğmaca olarak oluşturulması sözlü iletişimden kaynaklanmaktadır. Yazılı edebiyat üreticisi sanatçılar bir metni oluştururken düşünme, hazırlık yapma ve metin üzerinde beğenmedikleri yerleri değiştirme imkânına sahiptir; fakat sözlü edebiyat temsilcileri bu imkândan büyük ölçüde mahrumdur. Sözlü edebiyat temsilcilerinin sözlü kültür ortamı içindeki yetişme süreçleri de “hazırlık süreci” olarak kabul edilse bile, bu sürecin doğrudan ürünle bir ilişkisi söz konusu değildir. Bu süreç bir ürünün oluşturulması süreci değil, sözlü edebiyat temsilcisinin çıraklıktan ustalığa geçiş sürecidir.

Sözlü edebiyat donmamış, yani “her dem yeniden doğan” edebiyat demektir. Sözlü edebiyat içinde anlatılan hikâyelerin genel bir yapısı zihinde şekillenmiş olsa bile, aynı hikâyeyi aynı anlatıcı değişik zaman ve/ veya mekânda, değişik dinleyici topluluğu karşısında tekrar anlatırken değiştirebiliyorsa bunun asıl sebebi iletişimin sözlü oluşudur. Demek ki sözlü olarak icra edilen edebiyat ürünlerinin çeşitlenmesi de beklenen bir durumdur. Yani sözlü edebiyat ürünlerinin belirgin özelliklerinden biri olan “çeşitlenme” de bu ürünlerin sözlü olarak icra edilmesiyle ilişkilidir. Sözlü edebiyat ürünlerinin yapısına, muhtevasına, işlevlerine eklenen unsurlar olabileceği gibi, bunlardan bazı unsurlar da çıkarılabilmektedir. Çeşitlenmeyi hafıza yanılmasına bağlamak doğru değildir. Sözlü edebiyat temsilcileri ne kadar sağlam hafızaya sahip olursa olsun, icra edilen ürünlerin az ya da çok çeşitlenmesi olağandır. Sözlü edebiyattaki çeşitlenme; icra edicinin ustalığı, eğilimi, birikimi, o anki psikolojik durumu, dinleyicilerin durumu, zaman ve mekân gibi hususlardan etkilenir. Yazılı edebiyat ise yazıya aktarılmış, kaydedilmiş bir edebiyattır.

Yazılı metinlerdeki nüsha farklılıklarını birer çeşitlenme olarak kabul etsek bile, sözlü edebiyat ürünlerindeki çeşitlenme özelliğinin çok daha fazla olduğunu da belirtmeliyiz. Yeri gelmişken söylemek gerekirse, yazıya aktarılmış gelenekli edebiyat ürünlerini de sözlü edebiyat ürünlerinin birer eş-metni (variant) veya benzer metni (variation) olarak görmek mümkündür. Zaten çağlar boyunca gelişen yazılı edebiyatın kaynağı da sözlü edebiyattır.

“Sözlü” icra özelliğiyle “çeşitlenme” özelliği nasıl ilişkiliyse, “çeşitlenme” özelliğiyle de

“uyarlanabilme” özelliği ilişkilidir. Sözlü edebiyat ürünlerindeki uyarlanabilirlik özelliği,

coğrafyayı vatanlaştırma sürecinde sözlü edebiyat ürünlerinden yararlanmayı da beraberinde getirmiştir. Sözlü edebiyatın “uyarlanabilme” özelliğinden yararlanan sözlü edebiyat temsilcileri, hafızalarında yaşattıkları sözlü edebiyat ürünlerini taşındıkları yeni topraklarla da bütünleştirerek, coğrafyaya Türk kültür mührünü de vurmuşlardır. Böylelikle Nasrettin Hoca’nın göle yoğurt mayalamasıyla ilgili fıkra Türkiye’de Konya’daki bir göle bağlı olarak anlatılırken, Kırgızistan’da da Issık gölle ilişkilendirilerek anlatılabilmektedir. Köroğlu anlatıları hem Kazakistan’da, hem Kırgızistan’da, hem Özbekistan’da, hem Türkmenistan’da, hem Türkiye’de hem de başka Türk yurtlarında o coğrafyalarla bütünleştirilerek anlatılabiliyorsa, bunu sözlü edebiyatın uyarlanabilme özelliğinde aramak gerekir. Farklı anlatılarda ve manzum ürünlerde de benzer özelliklerle karşılaşmak mümkündür. Bu kadarı bile konunun anlaşılmasına yetecektir.

Sözlü edebiyatın en önemli özelliklerinden biri de gelenekli oluşudur. Bu edebiyat ürünleri

geleneğin belirlediği bir yapıya bağlı olarak oluşturulmaları yanında, icra geleneğine de uygun şekilde sunulmak zorundadır. Geleneğin hem sözlü edebiyat temsilcileri hem de dinleyicileri üzerinde yaptırımları vardır. Sözgelimi ağıt söyleme geleneği olduğu gibi, ağıt söylenirken dinleyicilerin uyması gereken gelenek şartları da vardır. Sözlü edebiyat temsilcilerinin önceliği “özgün” ürün oluşturma değil, “geleneğe uygun” ürün oluşturmadır. Bu sebeple, geleneğe göre oluşturulan sözlü edebiyat ürünleri, geleneğe bağlı olarak da icra edilir.

Geleneğe bağlı olma özelliğinin olağan bir sonucu da “kalıplaşma” özelliğidir. Gelenek

içinde zamanla türleri belirginleştiren ana yapılar ve anlatım özellikleri oluşmuştur. Sözlü edebiyat ürünlerinin eklenen veya çıkarılan yerleri olsa da kalıplaşan yapıları da mevcuttur.

Sözlü edebiyat ürünlerini halk o kadar benimsemiştir ki, bu ürünleri ilk oluşturan kişileri

önemsememiş ve unutmuştur. İlk söyleyicileri unutularak halk tarafından sahiplenilen ürünler, ortak kültür mirası olarak millî kültür içinde önemli bir yer tutar.

Çetinoğlu: Sözlü ve yazılı halk edebiyatımızın Türk milletinin karakterinin oluşmasındaki etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?

Durbilmez: Bireyin karakter oluşumunda aldığı eğitimin yeri ve önemi ne kadar büyük ise,

milletin karakterinin oluşumunda da “halk edebiyatı” adı verilen gelenekli edebiyatın büyük bir yeri ve önemi vardır. Yeni nesillerin sağlam bir karakter kazanmasında sözlü ve yazılı edebiyat ürünlerinin etkisi göz ardı edilemez. En eski zamanlardan beri yazılı ve sözlü edebiyatımızda yer alan “açların doyurulması, çıplakların giydirilmesi” telkini nesilden nesile kutlu bir miras olarak aktarıldığı için, karakteri bu telkinle şekillenen Türkler üç kıtaya yayılarak insanlığa sevgi, hoşgörü ve adalet götürmeyi başarmıştır.  “Sana taş ile vurana sen aş ile var” şeklinde atasözü olan bir millet elbette Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Velî gibi sevgi önderlerini yetiştirecektir. “Yakınma yekin” şeklinde bir atasözüne sahip Türk milletinin en olumsuz şartlarda bile pes etmeyeceği ve bir çıkış yolu bulmaya çalışacağı anlaşılır. Aynı şekilde, Ergenekon destanını inceleyen bir yabancı Türk milletinin karakter özelliklerini kolaylıkla anlayacak ve bağımsız yaşama özelliğinin kültür kökenlerini çözmüş olacaktır. “Türkü anlamak için türkü dinlemek gerekir” sözü de Türk milletinin karakterini oluşturan ve yansıtan halk edebiyatı ürünleri arasında türkülerin taşıdığı önemi yansıtır. Kısaca söylemek gerekirse, bir milletin karakterini anlamak

için öncelikle o milletin gelenekli edebiyat ürünlerine bakmak gerekir. Türk milletinin karakterini oluşturan ve yansıtan “halk edebiyatı” ürünleri arasında özellikle atasözleri, fıkralar, türküler, ağıtlar, ölçülü sözler önemli bir yer tutar. Bu sebeple, bir ülkeyi ele geçirmek isteyen sömürgeci  ülkeler de öncelikle o ülkenin sözlü ve yazılı halk edebiyatı ürünlerini incelemekte ve o milletin karakterini anlayarak ona göre bir yol izlemektedirler.

Çetinoğlu: Günümüzün gençleri, halk edebiyatımızın hayli uzağındalar. Bu konumları sebebiyle onların neleri kaybettiklerini düşünüyorsunuz?

Durbilmez: Günümüz insanlarının gittikçe yalnızlaşmasında ve sağlam bir iletişim

kuramamasında bu zenginliklerden nasiplenmemelerinin etkisi büyüktür. Halk edebiyatının

uzağında olan insanların aile hayatları da, meslek hayatları da, sosyal hayatları da renksizdir. Sözlü edebiyatta göz teması çok önemlidir. Sözlü edebiyat, dinleyici ile icracı arasında oluşan gizli bir bağ sonucu şekillenir. Meselâ, ne kadar masal filmi seyrederse seyretsin, büyüklerinden masal dinlememiş bir çocuk, büyüyünce de kalabalıklar içinde yalnızlık yaşıyor. Masal ve hikâye dinlemeden büyüyen bir insanın hayal dünyası yeterince gelişemez. Fıkra bilmeyen bir insan kavga etmeye daha meyillidir. Atasözü, mani, ölçülü sözler, şiirler bilmeyen bir insan ikili ilişkilerde zorluklar çeker. Millî ve insanî değerlerden uzaklaşmanın temelinde halk edebiyatından yeterince beslenmemek vardır. Sözü uzatmaya gerek yok. Millî kimliği oluşturan halk edebiyatından beslenmeyen nesiller kimliklerini, ruhlarını, insanlıklarını kaybediyorlar.

Doç. Dr. BAYRAM DURBİLMEZ:

15 Kasım 1968’de Yozgat’ın Sorgu ilçesinin Taşpınar köyünde doğdu. İlkokulu Sorgun Agâh Efendi İlkokulu’nda, ortaokulu Sorgun Lisesi Ortaokulu’nda, liseyi Yozgat Teknik Lisesi’nde tamamladı. Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde başladığı yüksek öğrenimini 1991 yılında tamamladı. Aynı yıl, ‘Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni’  olarak Kars İli’nin Digor Lisesi’ne tayin edildi. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün ‘Türk Dili ve Edebiyatı’ ana bilim dalı ‘Türk Halk Edebiyatı’ bilim dalında da yüksek lisans yapmaya başladı. “Araştırma Görevliliği Sınavı”nı da kazanarak Türk Halk Edebiyatı Araştırma Görevlisi, 1993 yılında ‘Türk Halk Edebiyatı Bilim Uzmanı’ oldu. Aynı yıl Azerbaycan’a  ‘Misafir Öğretim Üyesi’ olarak davet edildi ve 1993-1994 yıllarında burada dersler verdi, ‘Dekan Yardımcısı’, ‘Dekan Vekili’ ve ‘Bölüm Başkanı’ olarak da görev yaptı. Eş zamanlı olarak Azerbaycan Millî İlimler Akademisi Nizami Edebiyat Enstitüsü Folklor Şubesi’ne de ‘Doktorant’ olarak kabul edildi. 1994 yılında Erciyes Üniversitesi’ndeki görevine döndü. Aynı yıl Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün ‘Türk Dili ve Edebiyatı’ ana bilim dalı ‘Türk Halk Edebiyatı’ bilim dalında doktora yapmaya başladı. 1998 yılında ‘Türk Edebiyatı Doktoru’, 1999 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Türk Halkbilimi anabilim dalında ‘Öğretim Görevlisi’ oldu. Aynı yıl Ahmet Yesevi Uluslararası Türk- Kazak Üniversitesi’nde ‘Misafir Öğretim Üyesi’ olarak ders vermek üzere Kazakistan’a davet edildi. Burada aynı zamanda Tarih-Filoloji Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ‘Başkan Yardımcısı’ olarak da görev yaptı.

Askerlik görevini 2000 yılında kısa dönem olarak Samsun Sahra Sıhhiye Okulu Merkez Komutanlığında tamamladı. 2010 yılında ‘Doçent’ oldu.

Yurt içinde ve yurt dışında 50’den fazla ‘bilimsel’ makalesi yayımlandı. Yurt içinde ve değişik ülkelerde yapılan millî ve milletlerarası kongrelerde 100’e yakın bildiri sundu. 12 araştırma-inceleme kitabı / kitap bölümü, 6 şiir kitabı yayımlandı. Edebiyat dünyasına şiirle adım atan Durbilmez’in şiirleri Rusça, İngilizce, Almanca, Japonca, Felemenkçe ve değişik

Türk lehçelerine/ şivelerine çevrildi. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Bulgaristan, Kosova, Makedonya, Moldova, Tataristan, gibi kimi Avrasya ülkelerindeki çeşitli güldeste, dergi ve gazetelerde şiirleri yayımlandı. Hayatı ve çalışmaları hakkında yurt içinde ve yurt dışında çeşitli tezler yapıldı,

makaleler yazıldı.

Yazdığı kitaplar veya kitap bölümleri :

1. Destanlarla Erzincan, (B. S. Özsoy ve N. Aslan ile birlikte), Erciyes Üniversitesi yay.:  Kayseri, 1992. 2. Âşık Edebiyatı Araştırmaları: Taşpınarlı Halk Şairleri, Geçit yayınları: Kayseri, 1998. (3. Baskı, Ankara: Ürün yayınları, 2008.) 3. Kayserili Halk Şairlerinin Şiirlerinde Kıbrıs, Geçit yayınları: Kayseri, 1999. 4. Âşık Meydânî, Hayatı- Sanatı- Şiirlerinden Örnekler, Laçin yayınları: Kayseri, 2000. 5. Türk Halk Kültüründe Hoşgörü (2000, 2. Baskı 2003),  Bizim Gençlik yay.: Kayseri, 2002.6. Kayseri ve Yöresi Halkbilimi Kaynakçası, Bizim Gençlik yay.: Kayseri, 2002.  7.  Sorgunlu Sıdkı Baba Dîvânı, (İnceleme- Metinler-Sözlük), Bizim Gençlik yayınları: Kayseri, 2003. 8.  “Manas Destanındaki Kimi Motiflerin Türk Halk Kültüründeki Yansımaları”,  Halkbilimi Araştırmaları-Forschungen für Volkerkunde, 2. Kitap, (Eylül 2003), 154-176, İstanbul-Aaachen/ Almanya, 2003. 9. “Âşıkların Diliyle Erciyes Dağı”, Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’na Armağan, (Hzl. Prof. Dr. Ali Berat Alptekin), 554-570, Kömen- SOTA yayınları: Konya- Haarlem, 2006. 10. Ozan Gürbüz Değer, Hayatı- Sanatı- Şiirlerinden Örnekler, Kültür Ajans yayınları: Ankara, 2007. 11. I. Hacılar Sempozyumu (11-13 Mayıs 2007) Bildirileri, (M. Argunşah ve İ. Görkem

ile), Kayseri, 2008.12. Üniversiteler İçin Dil ve Anlatım (H. Yeniçeri, U.Çakır, S. Koç ve K. Deniz ile), Gazi Kitabevi yay.: Ankara, 2011. 13.  “Eski Yugoslavya Ülkelerinin Türk Halkbilimi Ürünleri Hakkında Türkiye’de Yapılan Çalışmalar” Muzaffer Akkuş Armağanı, Kömen yay.: Konya, 2013. 14. “Gelenekli Türk Tiyatrosunda Mahallî Bir Tip: Kayserili” Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’na Armağan (Hzl. Metin Ergun), Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü yay.: Ankara, 2013.

Şiir Kitapları: Vatanımın Bağrında- Şiir Tomurcukları (1984, 5. Baskı 2011), Çileli Hayat- Huzura Hasret (1988, 9. Baskı 2011), Öze Çağrı (1993, 5.baskı), Yârnâme (2002, 4. Baskı 2012), Sürmeli Yarim (Bakü 2009), Birnâme (2011, 9. Baskı 2011), Turnalar/ Türk Dünyası Şiirleri (Ankara 2012).

Araştırma-İnceleme Ödülleri: ERÜ Öğrenci Dernekleri Türk Dünyası Kültürüne Hizmet Ödülü (1994),  Geçit Yayınları Kayseri Kültürüne Hizmet Ödülü (2002), Folklor Araştırmaları Kurumu Türk Halk Kültürüne Hizmet Ödülü (2003), Âşık Meydanî

Vakfı Âşıklık Geleneğine Hizmet Ödülü (2004), Motif Vakfı Halkbilimi Teşvik Ödülü (2005), Kayseri Sağlık Bilimleri Enstitüsü Türklük Bilimine Hizmet Ödülü (2006), Yazarlar Birliği Kayseri Şubesi İnceleme Ödülü (2007).

 

Konuşursam Yer Yerinden Oynar

 

“Yanlış anlaşıldım”, “ben onu demek istemedim”, ” konuşursam yer yerinden oynar” bu cümlelerden çok rahatsız olurum. Bu cümlelere sığınanlardan da nefret ederim. İnsanlar kamuoyu önünde konuşurken çok dikkatli olmalıdırlar. Kurduklar ı cümleleri iyi düşünmelidirler. Yani söz ağızdan çıkana kadar senindir, ağızdan çıktıktan sonra artık onu değiştirme imkânı yoktur. Varacağı yere nasıl söylemişsen öyle ulaşır.

Meydanlarda halka hitap eden politikacılar herhangi bir konuda kamuoyunu aydınlatmaya çalışan yöneticiler fikirlerinin beğenilmediği tasvip görmediği ve tenkit edildiği noktada sığındıkları cümleler beni çok rahatsız eder. “YANLIŞ ANLAŞILDIM”, “BEN ONU SÖYLEMEK İSTEMEDİM” Bu sözleri nerede duysam, aklıma bunu söyleyenlerin karşısındaki insanları idrak yetersizliği ile suçladığı gelir. Meydanlarda konuşulan sözleri Türkiye de yayınlanan bütün gazeteler ve televizyonların verdikleri aynı cümleleri kullanmışlarsa sen nasıl yanlış anlaşılmışsın? Olsa olsa söylediklerinin nasıl bir netice doğuracağını düşünmemişsin kaba bir deyimle “işkembeikübradan atmışsın” kamuoyu önünde söylenen sözleri inkâr etmek insani bir davranış değildir.

Siyasilerimiz ve yöneticilerimiz söze başlarken daha net daha açık ve herkesin anlayacağı cümlelerle konuşsalar “yanlış anlaşıldım”, “ben onu demek istemedim” sözlerine sığınmaya ihtiyaçları kalmayacaktır. Bu sözlere sığınmaya çalışırken de daha çok batağa saplandıklarını fark edememektedirler.

Yine bir başka cümle “ben konuşursan yer yerinden oynar” bu sözü genelde makam, mevki sahibi olup da hakkında suçlama olan ve adli tahkikat yapılmaya başlanmış kişiler çok kullanırlar. Çok şey bildiklerini söylemek suretiyle haklarındaki adli tahkikatı etrafa korku vererek ortadan kaldırmak isterler.

Bu kişileri bir hücreye kapatacaksın. Bütün bildiklerini söyleyene kadar burada kalacaksın dense bu kişi hakikaten yer yerinden oynayacak bilgilere sahip midir? Yoksa oda bu cümleye sığınarak kendini kurtarmaya mı çalışmaktadır? Mutlaka hiçbir şey bilmemekte ve kendisini kurtarmaya çalışmaktadır.

Biz de bu cümlelere sığınanların şerrinden Allaha sığınırız.

 

 

Türkiye Bir Operasyon Alanı mı?

Büyük Ortadoğu Projesi açıklandığından bu yana, Türkiye’nin de komşu bulunduğu ve tarihi, kültürel ve ekonomik ilişkilerinin yoğun olduğu, coğrafya da huzur görmek hayal oldu. Mısır’dan gelen haberlere bakarsak yine yüzlerce ölü ve yaralı var. Oluk oluk kan akıyor Bu bize “Mısırlının kendi kendine ettiğini kimse Mısırlıya etmemiştir” diye düşündürttürerek,  ister istemez acı bir tebessümün dudaklarımız da oluşmasına neden oluyor.