19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 964

80 Yaşında Bir Kültür Çırpınışı

Kendisini 1976 yılında yakından tanıdım. Daha önce ismini ve çalışmalarını duyardım ama öyle özel bir sohbetimiz ve hukukumuz olmamıştı. Ankara’nın en meşhur, belki de hem çok uzun, labirentleri olan, hem de ilk yeraltı çarşılarından Kocabeyoğlu Pasajı’nda kaybolmak üzere bir mesleği icra ediyor , “sahaflık” yapıyordu.  Hem İzmir caddesi’ne, hem de Atatürk Bulvarı’na açılan kapıları vardı Kocabeyoğlu’nun. Pasaj her saat, her mevsim kalabalıktı. Özellikle giyim, kuşam, ayakka8bı, tuhafiye malzemeleri satan dükkanlardan oluşmuştu. Tek kitapçıydı, yani örneği azalan, eski veya kullanılmış yahut sipariş edilen eserler, değişik dil ve alfabede yazılmış yazılı yayınların bulunabileceği yerdi burası. Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nın 40 yıldır fasikül olarak yayınladığı İslam Ansiklopedisi’nin kendisinden almıştım.

Bir ara Türk-İş pasajı’na taşındı. Bu işçi konfederasyonunun adını taşıyan pasajda İstanbul’daki dostlarımızın kurduğu ve Ezel Erverdi arkadaşımızın sahibi bulunduğu Dergah Yayınevi’nin temsilcisi Fatih Gökdağ da Ülke Kitapevi olarak aynı yerde hizmet veriyordu. Fatih Gökdağ’ın yeri, bir aydınlar lokali gibiydi. Gidip gelmemiz için dolayısıyla sebep çoktu. Bu defa da Türk Tarihi ile alakalı bir kaç eser sipariş etmiştim Sahafçılık yapan Faruk Elhan ağabeyden. Üstelik ailenin tümü de sanatçıydı.

BÖLGELERİN BAŞKENTLE OLAN İLETİŞİMİ

Faruk Elhan Kilis’te doğdu(1934). Kilis Erkek Sanat Enstitüsü’nün ilk mezunu. TCDD’nda makinist olarak çalıştı. Askerlik sonrası Sayıştay’a girdi. Elektronik Bilgi İşlem Merkezi’nden yönetici olarak emekliye ayrılırdı. Başkent Ankara’da yıllarca sahaflık yaptı. Emekliliğini kültür hareketliliği içinde değerlendirdi. Mesela  Türkiye ve Atatürk konulu çeşitli dillerde onbinlerce yayını derleyerek Ulus Birinci TBMM’nde sergi açtı. Bu serginin içinde yer alan yaklaşık 1500 adet kadar Kilis ile alakalı vesikaları ise özel bir arşivde topladı. Fotoğraf, grafik, resim ve soyut objeler üreterek arşivinde yeni departmanlar oluşturdu. Fotoğraf arşivi aynı zaman bir Türkiye Tarihi gibidir.

Doğduğu ata-dede memleketine bir vefa olarak Kilis Suları ve Kastelleri çalışması yaptı.  Açıklamalı Kilis Kaynakçası ve Ansiklopedik Kilis Kitabı araştırması yayına hazır bekliyor. 720 Sahifelik Kilis Ağzı ve Karacaoğlan adlı eseri üç baskı yaptı. 2004’de Ankara Milli Kütüphane’de gerçekleştirilen Kilis Kurultayı’nda sanatçı ailenin bireylerinden Salih Elhan ebru sergisi açarken, Faruk Elhan da arşivinden 500 kadar belgesel bir bölümünü sergileyecekti. Rahmetli Mühendis Vakıf Canbal’ın dostluğu zor bu kültür adamını iknaya netice vermeyince bu sergi gerçekleşemedi, arşivde kaldı. Sanatçılar, kültür adamları kolay insanlar değillerdir.

250 YILLIK BİR MANTIK KİTABI

Çok sayıda akademisyen, yazar ve düşünürün katıldığı İstanbul Topkapı Barcelo Eresin Otel’deki önemli bir kültür-medeniyet- sanat programımız sırasında  değerli eğitimci, sivil toplum kuruşlarının fahri maratoncusu Selim Daniş ile birlikte ziyarete gelmişti (2010) Faruk Elhan Bey. Selamlaştık. İlk masaya oturduk, daha “ne içersiniz” dememe bile fırsat bırakmadan, her zamanki maruf haliyle elindeki çantasını açarak bir tomar belge ve bilgiyi masanın üzerine yaydı. Tümü Arapça ve Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştı bu çalışmaların. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı da rica ederek sohbetimize dahil ettik.

Prof. Yalçıntaş Faruk Elhan’ın kısa açıklamasından sonra masadaki söz konusu esere bakarak bu çalışmanın hem ilmi olduğunu, hem de antika özelliği taşıdığını anlattı. Uzmanların bu çalışmayı inceleyerek, ilk fırsatta yayına hazırlamaları gerektiğini, kültür ve medeniyet hayatımıza böyle bir eserin kazandırılmasının önemli olduğuna dikkat çekti.

Sözkonusu eser yıllarca bir mantık kenti olan Kilis’teki  Mehmet Paşa Medresesi sıralarında okutulan Havaş-ı Cedide Müellifi Kilisli Hocazade Abdullah Enveri Efendi’nin Mantık kitabı idi. Tek nüshaydı. Yazma bir eserdi. O da Faruk Elhan’da idi. Bursalı Tahir Efendi’nin Osmanlı Müellifleri adlı eserinde Abdullah Enveri Efendi özetle şöyle anlatılıyor(Türk Yurdu sayı 78. Sanife 67):

ÇALIŞMAYA PADİŞAH MOTİVASYONU

“1241 sene-i hicriyesinde Halep Vilayetine mülhak Kilis kasabasında tevellüd eyleyip, pederi Abdurrahman Efendi’den tekmil-i nüsah ile 1261’de icazetname aldı ve Hülefayı Nakşibendiye’den Baytazzade Hacı Abdullah Efendi’den de ikmal-i süluk eyledi. Bundan sonra ecdadının tedrisatgahı olan Kesik Minare Medresesi’nde neşr-i uluma başlayıp sırf nazariyattan ibaret kalarak hiç bir tatbikat göremeyen nazarat-ı mantıkiyeyi tatbikata tevfik ederek o zamanlara kadar mantığın yalnız Arapça’ya, Arapça kitaplara münhasır ve mahsus olması gibi hasıl olan fikr-i zaifi esasından çürüterek tedris esnasında yapılan kıyasların en çoğunu Türkçe ibare ile mütenevvi mevzulardan tertip ve tatbike muvaffak olmuştur.

Hemen her sene, memalik-i islamiyenin her tarafından, ekser mücaz zevat olmak üzere yüzlerce talib-i ilim halka-i tedrisine dahil olurdu. Her hangi ilim tedris ederse etsin, kitap tutmaktan müstağni, her kaç saat takrir ve hitabede bulunursa bulunsun bir lafz yahut ibareyi medar-ı beyan ve kelam ederek tekrarlamak nakısasından muarra idi.

1272 senesinde İstanbul’a gelerek Takdikat haşiyesini cennetmekan Sultan Abdülmecid’e takdim etmiş, yüz lira ihsana nail olmuş, mezkur haşiye ba-irae-i seniyye Matbaa-i Amire’de tab edilmiştir. 1275’te vilayet vasıtasıyla Tasavvurat Haşiyesini takdim etmesiyle de ba-kayd-ı hayat yüzelli kuruş maaşla taltif olunmuştur. 1303 sene-i hicriyesinde altmış üç yaşında olduğu halde  irtihali dar-ı beka ile pederi yanına defnedilmiştir.

Matbu Eserleri: Mantıktan Arapça(Tasavvurat, Tasdikat, Fenari ve İsagoci haşiyeleriyle Türkçe (Mantık Zübdesi) ve Fenn-i Adab-ı Münazara’dan Hüseyniye Haşiyesi.

Gayri Matbu Asarı: İlmi Kelamdan(Celaleddin-i Devvani, Şerh-i Akaidi Nesefi, Hayali) haşiyeleriyle, mantıktan (Tebzib’ül Mantık), Fenn-i Adabı Münazara’dan (Mir Ub’ul Feth), nahvden Molla Cami haşiyeleriyle, Kırat-ı Seb’a ve Aşere’ye dair Türkçe (Zübde) namıyla bir risale ve evahir-i ömrüne tesadüfle natamam (Kadı Beyzavi) tefsir-i şerifi haşiyesinden ibaret olmak üzere cem’an ondört tanedir. Çengelköy 12 Kanunisani, sene 1330 Bursalı Mehmet Tahir-1914″

BU AKSAKALLARI TANIYAN VAR MI?

Bir dönem mantık şehri olan Kilis’teki eser vermiş diğer ilim adamlarından bazıları da şöyle: Fakri Dede, İbrahim Efendi, Çekmecelizade Hacı Mustafa Efendi, Hüseyin Resim Efendi, Üryanizade Osman Efendi, Uncuzade Hasan Efendi, Mustafa Ruhi Efendi, Çekmecelizade Mehmet Efendi, Kırıkoğlu Abdurrahman Efendi, Muhammed Kutsi Efendi, Üryanizade Mehmet Reşit Efendi, Üryanizade Mehmet Said Efendi, Yavaşçazade Hacı Haşim Efendi, Celalettin Ali Paşa, Davutağazade Mehmet Haki Efendi, Mantıkcı Hacı Ömer Efendi, Esseyyid Halil Efendi, Seyyed Mehmet Emin Vahip Paşa, Cenginli Hacı Hasan Efendi, Karadağlızade Hafız Mehmet Efendi, Hacı Hafız Efendi, Sadakazade Hacı Sadık Efendi, Bekir Vahid Efendi,  Oylumluzade Mehmet Efendi, Müderriszade Takıyüddin Mehmet Paşa, Üryanizade Şeyhülislam Ahmet Esat Efendi, Abdullah Sermest Efendi vs.

Faruk Elhan’ın aydınlara duyurmak istediği husus Abdullah Enveri’nin eserlerinden söz edenlerin sayısı az, adlarını bilenler ise daha da az. Aradan asırlar geçmiş bu eserlerin günümüz Türkçesi’ne çevrilip yayınlanması gerekmez mi?. Ancak durum öyle değil. Vekillerin, Kilis’i yönetenlerin, üniversitenin, ticaret odasının, kamu ve sivil toplum kuruluşlarımızın böyle bir endişesi niçin yok? “Malımdan aciz değilim, her an elden çıkarabilirim. Ancak bu eser göz ardı edilmemeli” diyen Faruk Elhan müracaatlarının hiç birine cevap alamamış. “Eski mantık gitmiş, yerine yeni bir mantık gelmiş” artık.

KÜLTÜR KORUYUCUSU, SAVUNUCUSU VE KÖPRÜ BİR AYDIN

Bu kitabın kaderine dikkat çekiyor ancak, elindeki bu eseri kimseye vermiyor. Hırsızlarla, su basmalarıyla, okuyup getireceğim diyenlerden yorulmuş Faruk Elhan; fotokopisinin, fotoğrafının çekilmesinden, gerekeceği kadar istifade edilememesinden de endişe ediyor haklı olarak. Faruk Elhan’ın arşivinde  kayıtlı bir kısmı el yazması, örneği bile mevcut olmayan, antika, tek ve tarihi eser olmak üzere 2827 kitap bulunuyor. Yarım asırlık bir birikim ve değer. Kilis Kültür ve Turizm Müdürü Abdullah Aldemir’e serzenişine gelen cevap Faruk Elhan’ı yüreklendirmiş. Cevabı yazıda ise “Eksperlik, koruma ve derleme emeklerime karşılık her yıl için bin TL dersem de yazma eser için daha az isteyeceğim.” diyor. Faruk Elhan’a göre, Mantık kitabı hakkındaki detaylı bilgi tercüme edilince ortaya çıkacak, yayınlanacak ve Kilis Mehmet Paşa Medresesi’nde okutulacak. Kilis Mantık Okulu taçı ve ayrıcalığı da böylece geri gelmiş olacak. Bu duaya ancak amin denir.

Böylesi bir sorun sadece Faruk Elhan ve Kilis’in  değil, Türkiye’deki her aydının ve her kentin meselesidir. Tek çözümü de yöneticilerimizin insan endeksli politika üretmeleri, kültür, sanat ve medeniyetten nasiplenmiş olmalarıdır. Vermeyince mabut, neylesin mahmut. Nasip meselesi bu tür hizmetler. Böyle gelmiş, böyle gitmez diyen sesler; gelişen teknoloji, aşırı para, şöhret, makam, mevki, marka hırsı yüzünden acımasız rekabeti acı da olsa tuş edecektir.

Bölge ve dünya gündemini siz tayin etmedikçe, insanınıza yatırım yapmadıkça ve iddialı olmadıkça ağızlara sürülen izotlar bu ızdırabı hep yaşatacıktır. Çünkü kültürsüzlük eşittir acı biberdir.  

İslam Dünyası ve Kardeşlik

0

Kendimi bildim bileli İslam ülkeleri ara ara birbirleri ile,çoğu zaman çeşitli nedenlerle kendi içlerinde savaşıp durmaktalar. Amerika’yı, Avrupa ülkelerini eleştiren, katliamlara sessiz kalmakla suçlayanlar, aynı suçlamayı, aynı kükremeyi acaba neden bu İslam ülkelerine, bir Suudi Arabistan, bir Katar, ya da Birleşik Arap Emirlikleri için yapmıyorlar? Niye bu ülkeleri bir araya getirip,onlarla İslam dünyasındaki bu kötü gidişat masaya yatırılmıyor.

İslam ülkelerinin birbirinin altını oyduğunu, birbirini hırpalamakta yarış halinde olduklarını herkes görüyor. Türk Dışişleri bu ülkelerle hiç bir araya gelmiyor mu? Hangi çağdayız? İslam artık okuna okuna iyice daha iyi anlaşılmalı idi. Müslümanlar kardeş olduklarını bilmiyorlar mı? Ama çoğu Müslüman ülke ABD güdümünde.Müslümanlar birbirini yerken,Osmanlı döneminde dahi gerçekleşmesi mümkün olmayan İslam Birliği bu şartlarda nasıl gerçekleşecek? İran-Irak- Libya-Suriye-Filistin-Mısır-Kuveyt ve diğer Arap ülkelerinin birbirine karşı tutumlarını, düşmanlıklarını gördükçe, iyi ki ATATÜRK TC Devletini kurdu ve iyi ki Milliyetçilik(Türk -İslam Ülküsü) düşüncesi ile dünyayı yorumlamaktayız …
Hangi Arap ülkesine sırtımızı dayayabiliriz? Geçmişte dayadıkta ne oldu? Lawrens’in oyunlarına gelen Arap dünyasının büyük bölümü bizi sırtımızdan hançerlemedi mi? Türk Milleti tarih boyunca İslamın hizmetkarlığını yapmadı mı? Hala Türk kelimesine düşman olanlar şunu anlayamıyor: Hıristiyan dünyasının neresine giderseniz gidiniz,Türkler dendiği zaman Müslümanlık kasdedilir, bunu herkes biliyor, ancak hala Türk kelimesini İslam’dan ayrıymış gibi görenler hainlik yapmıyorlar mı acaba? Türklüğü, Türkçülüğü ırkçılık olarak görenler Türk Milletine ihanet etmiş olmuyorlar mı? Bütün milliyetçilikleri ayaklar altına alanlar, cehalet ve yanılgı içinde değil midirler? Ya da işin içinde kasıt var, resmen hainlik var, ihanet var…

Türk Milletinin bir ferdi olarak birileri gibi Türk’e düşmanlık mı yapalım,ülkemizin bölünmesi için çalışanları birileri gibi hoş mu tutalım? Türklerin Müslüman olması hesabiyle, Türk için çalışmak,İslam için çalışmak değil midir? Önce milli devletimiz için çalışmak, güçlenmek,ileri milletler seviyesine gelmekle ayakta kalabiliriz.İşte ancak güçlü bir Türk Devleti olunca da diğer İslam ülkelerine yardımcı olabiliriz.Geçmişte hep zaten böyle olmuştur.

Şu an görünen o ki, İslam Dünyası yine Türklerin korumacılığına şiddetle muhtaç.Aksi taktirde birbirinin kuyusunu kazan bu diğer Müslüman ülkelerden birlik beraberlik beklemek pek de akıl karı değil…

Tarihte ecdadımız hep bu yolda canlarını vermediler mi? Ancak şimdi uygulanan politikalar çok karmaşa, ABD Türkiye’yi de,tüm Arap ülkelerini de şekillendiriyor, kullanıyor…

Karşı gruplar Allahu Ekber deyip birbirini öldürüyor. Güya Allah adına iş yaptıklarını zannediyorlar.

Bu nasıl müslümanlık? Suriye ve Mısır’daki olaylar bu görüşümüzü daha da güçlendirdi. Amerika, AB, ya da diğer ülkeler karışmasa, sessiz kalsalar bile, İslam ülkeleri kendi kendilerini yiyip bitirmekte başa güreşiyorlar. Suriye’de Esad’ın devrilmesi için Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’nu desteklemesi ve bir İslam ülkesi olan Suriye’de Müslümanların birbirini kırması bunun somut bir örneği değil midir? Ortada hiçbir şey olmasa dahi, İslam ülkeleri, Şii/Sünni Mücadelesinde yine ortaya çıkacaklar, yine birbirini yiyip bitireceklerdir. Bugün Suriye’de yaşananlar buna somut bir örnektir. Bazı İslam ülkelerinin mezhepçilik üzerine kurduğu politikalar ne acıdır ki İslam ülkelerinin iki yakasını bir araya getirmiyor.

Önce diğer İslam ülkeleri sonra Suriye, şimdi ise Mısır’da Müslümanların asrın şeytanlarının oyununa gelerek birbirlerini katletmeleri, İnanan herkesin yüreğinde deprem yaratmaktadır. Masum onca Müslüman her gün rezil rüsvay oluyor, katlediliyor. Her iki tarafta ALLAHU EKBER deyip birbirine kurşun sıkıyor. Bu iç savaş Allah adına yapılan bir savaş değil, Emperyalizmin oyununa gelinmiş bir kardeş savaşıdır. Müslüman dünyası Kuran-ı Kerimi dosdoğru anlayıp, uygulasa bu oyunlara gelmeyecektir.

Maalesef ki İslam, siyasi ve bencil çıkarlar için Allah’ın emirleri hiçe sayılarak kullanılıyor. İslam dünyası cehaletten dolayı huzur bulmuyor. Batılı ülkelerin bu duruma sessiz kalarak Mısırda darbe ve katliamı onayladıklarını müşahade ediyoruz.Perde arkasından da fiili destek veriyorlar. Ekonomik destekleri ise daha alenidir. Bu açık bir çifte standart ve ikiyüzlülüktür. Darbecilerin birinci ve ikinci katliamları batılı ülkeler ve Uluslararası Toplum tarafından görmezden gelinmiştir. Bundan cesaret alan darbeciler 14 Ağustos günü daha büyük çaplı üçüncü katliamı yapmışlardır. Türkiye’de Solcusu, sağcısı, dincisi, milliyetçisi, Alevisi-Sünnisi ilgilisi, ilgisizi insanlık adına, insan olmamız hasebiyle bu çirkin oyuna karşı birlikte bayrak açmalıdır. Açmalıdır ki ABD ve Batının, Siyonizmin asıl hedefinin Türkiye, Türk Milleti olduğunu, sıranın bize geleceğinin sinyallerini herkes anlayabilsin,görebilsin…

Allah Türk Milletini ve İslam Alemini Korusun …Amin.

İnsanlığın Geldiği Nokta

0

İnsanlığın geldiği nokta; olumlu, müspet, ümit verici ve memnun edici bir durum sergiliyor.

İnsanlığı saran ve sarsan iki büyük hegemonya arasında kalmıştı dünya.

Tarihte ilk defa dinsizliği, inançsızlığı ve maddeciliği; bu denli devlet politikası yapmış, başka bir devlet yoktu.

İnsanları mânadan uzaklaştıran, insanları tabiatın sıradan değersiz bir parçası olarak algılayan bir sistem uygulanıyordu.

Bu sistem nerdeyse bir asra yakın sürüp gidiyordu.

Bu insanlık dışı siyaset gereği, altmış milyon insanın kanına girilmişti.

İşte böyle korkunç bir rejim, kimsenin aklından geçirmediği, hayal bile edemediği şekilde ve ummadığı bir zamanda gümbür gümbür çöktü.

Artık o menfî, kanlı ve dehşetli hegemonyanın yerinde yeller esiyor.

Şimdi de Kapitalizm’in, kişisel ve kimi grupların çıkarlarını ön plâna çıkaran, geniş kitleyi fazla hesaba katmayan dünya görüşü çatırdıyor.

Ben tok olayım, başkası acından ölse bana ne, diyen bencil görüşüyle özetleyebileceğimiz bu sistem de S.O.S. veriyor.

Asrın son ifrat tefrit, aşırı uçlarını bünyelerinde barındıran Komünizm ve Kapitalizm; keyfiyetçe aynı olmamakla beraber, ikincisi de yani Kapitalizm de Komünizm gibi, insan kanı içmemişse de, insanların bağırsaklarını kurutmasını bilmiş, aç ve yoksul kalmalarına âdeta göz yummuştur.

Böylece dünyayı kendisine küstürmüş. Sessiz yığınların nefretini celbetmiştir.

Nitekim bu yüzden; istenmeyen, tasvip edilmeyen, ilk büyük tepkisiyle insanlık; 11 Eylül’de ABD’nde gerçekleştirilen fecî terör saldırısı ile karşılaşmıştır.

Bütün bunlar, Bediüzzaman hazretlerinin, ta bir asır evvel söylediği; şu anlamdaki hakikati ispat etmiyor mu?

Vicdanın ziyası / nuru / ışığı ulûmu diniyye / din ilimleridir.

Aklın nuru / aydınlığı ise fünûnu medeniye / fen ve teknik bilgiler iledir.

İkisinin imtizacıyla / ikisinin bir öğrencide bir araya gelmesiyle, hakikat tecelî eder / kendini gösterir.

O iki cenah / o iki kanat ile talebe gayrete gelir.

Ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe doğar.

Yani sadece din ilimlerini okur da, fen ilimlerini ihmal ederse, o talebe mutaassıp olur.

Körü körüne inanmakla yetinir! Ancak taklidî bir inancı sahiplenmiş olur.

Sırf fen bilimlerini öğrenerek; din ilimlerinden, yani mâneviyattan yoksun kalan talebe ise şüpheci olur. İnançtan mahrum kalır.

Demek oluyor ki: Bütün insanlık için; Din hayatın hayatı, hem rûhu hem esası.

İhyayı din ile olur,bu milletin ihyası.

Vesselam.

 

 

874

Servet Somuncuoğlu ve Gallemit İsimli Eseri…

0

Bursa’nın Karacabey İlçesi’nde 14 Mayıs 1964 tarihinde dünyaya gelmiş olan TRT program yapımcısı, araştırmacı yazar Servet Somuncuoğlu, 06 Ağustos 2013 günü, İstanbul’da 49 yaşında iken ebedî âleme intikal etti. Mekânı cennet olsun.

Türkiye’de az yetişen değerlerimizden biri idi. Jiletçi şarkıcıları, madde bağımlısı pop yıldızlarını, ‘doksan-altmış-doksan kültürü noksan’ teşhircileri sayfalar dolusu anlatan magazin bağımlısı – renkli basın, bir defa daha câhilliğini, millî değerlerimizden kopukluğunu ve kadirbilmezliğini gösterdi.  Acı kaybımızı yalnızca Yeniçağ ve Hürriyet gazeteleri, birkaç satırla duyurdu.

Asil ve necip Türk milleti, basın adına merhumdan özür dilercesine; otobüs, minibüs ve otomobil ve hatta traktör, motosiklet konvoyu ile destekli insan seli hâlinde toprağa verildiği köyde hazır bulundu. 

*   *   *  

Aslen Giresun’un Eynesil İlçesi’nden idi, Karacabey’de doğdu. Ârifiye Öğretmen Lisesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümlerinden mezun oldu.

1988 / 2004 arası TRT İstanbul Radyosu’nda program yapımcısı olarak çalıştı ve ‘Günle Gelen‘, ‘Günün İçinden‘, ‘Müzikli Edebiyat”,  ‘Yeni Bakışlar‘, ‘Türkülerle Yaşamak‘, ‘Aşkın Has Bahçesinde‘, ‘Tarihte Yolculuk‘ ve ‘Tarihin Büyük İhanetleri‘ isimli programlarını hazırladı.

Türk Edebiyatı, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi ve Atlas dergilerinde yazıları yayınlandı. 2005 yılı Temmuz ayında ‘Saymalı Taş – Türklerin Bilinçaltı‘ isimli çalışmasını Kırgızistan’da tamamladı ve Atlas Dergisinin Aralık 2005 sayısında yayınladı. 2007 yılının Aralık ve 2008 yılı Ocak sayılarında ‘Taştaki Türkler‘ konusunu yazdı ve fotoğraf çekimlerini gerçekleştirdi.

1740 – 1962 yılları arasında Türkiye’de yaşayan ve 1962 yılında Rusya’ya göç eden Manyas-Akşehir Kazakları ve Kars Malakanlarının göç hikâyesini anlatan ‘Don Kazakları‘, Darüşşafaka Cemiyeti Başkanı Çetin Berkmen’le yaptığı söyleşiler ‘Adanmış Bir Ömür‘ adı altında kitap olarak yayımlandı.

Fotoğraf çalışmalarına kesintisiz olarak devam eden Somuncuoğlu; Rusya, Çin, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Kosova, Macaristan, Avusturya ve Kanada’da çekimler yapmıştır. Türk tarihinin antik döneminin belgeleri olan kaya resimleriyle ilgili çalışmalar O’nun hayatını doldurmuştur.

Dört yıllık bir emek sonucunda, 150.000 kilometre yol katedilip, 138 gün saha çalışması ile ortaya çıkan, TRT tarafından yayınlanan ve TURKSAV 12’nci Türk Dünyası Hizmet Ödülünü alan ‘Karlı Dağlardaki Sır‘ adlı belgeselin Yapım-Yönetim ve Metin yazarlığını yaptı.  A-Z İnşaat isimli firmanın desteğiyle yayınladığı ‘Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler‘ isimli kitabı ile 2008 yılı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülüne layık görüldü. 2009 yılında merkezi Denizli’de bulunan Aysiad (Avrasya Sanayici ve İşadamları Demeği) tarafından ‘Yılın Kültür Adamı‘ ödülü ile ödüllendirildi. 2011 yılında ‘Saymalıtaş – Gökyüzü Atları‘ kitabı AC YAPİ isimli firmanın katkılarıyla yayınlandı. Yine 2011 yılında, Yapımcı – Yönetmen ve Metin Yazarlığını yaptığı ‘Damgaların Göçü‘ ve ‘Zamana Karşı – Kazdağı Koşuburnu Türkmenleri‘ adlı iki belgesel çalışması, TRT Belgesel kanalında yayınlandı. İlk fotoğraf sergisini ‘Taştaki Türkler‘ adı ile Brezilya’nın Sao Paulo şehrindeki  ‘Ses – Sergi ve Görüntü Müzesi‘nde 11 – 23 Ekim 2011 tarihleri arasında açtı. TRT İstanbul Televizyonunda program yapımcısı olarak çalışmakta idi. ‘Damgaların Göçü / Kurgan‘ isimli eseri, albüm-kitap şeklinde, AC inşaat desteği ile 2012 yılında yayınlandı.

Kaleme aldığı yazılardan kısa bölümler:

Kırgızistan’da Tanrı Dağları’nın kollarından Aladağlar üzerinde bulunan ‘Saymalı Taş’a 11 bilim adamıyla birlikte gittik ve burada başka bir şey var düşüncesiyle 12 ayrı ülkede çalışma imkânı elde ettik. Saymalı Taş’ta 10.000 kaya üzerine yapılmış 100.000 resim var ve biz bunların 6.000 tanesini fotoğrafladık.’ 

Ders kitaplarından gördüğümüz kadarıyla bizim tarihimiz Orhun Anıtlarıyla başlar. Oysaki Orhun Anıtları Türklerin taşlar üzerindeki son sözüdür. Asla Türk tarihinin ön sözü değildir.’

Sonuçta Türklerin M.Ö 3000 yıllarından beri Anadolu’da olduğunu ispatladık. Böylece mevcut paradigmayı yıkmış olduk. Yurtdışında çalışmalarım Türkiye’de olduğundan da fazla ilgi görüyor. Japonya’dan Almanya’ya kadar bütün ülkelerin bu işlerle uğraşanları tarafından çalışmalarım ve ben yakından tâkip ediliyoruz. Batılı arkeologların Yunan veya Frig olarak tâbir ettiği alanı Türk olarak belirledik. Burayı iyice inceleyebilmek için çalışmalarımı 3 yıl gizledim. Bozkırın kucağında duruyordu bu resimler. Sonuçta Türklerin M.Ö 3000 yıllarından beri orada olduğunu belgeledik.’

*  *  *

Vefat eden kişiler hakkında yazı yazanlar, genel olarak merhumla ne zaman ve nerede karşılaştıklarını da yazarlar. Sanki okuyucu merak edermiş gibi…

Modaya uymak için değil, Servet Somuncuoğlu’nun ruh asâletini, insânî yönünü, derin sezgi gücüyle aynı hassasiyetleri paylaştığını algılayıverdiği kişilere olan sevgisini-saygısını belirtmek için okuyucudan özür dileyerek yazmak mecburiyetindeyim:

Gıyabında tanıyordum. ‘Gallemit‘ isimli felsefî romanını okumuş, etkilenmiştim. İlk defa, müşterek dostumuzun ofisinde, 2010 yılında karşılaştık. Konuşma sırasında şahsen saygı duyduğum bir kişi hakkında, bana hoş gelmeyen sözler söyledi. Rahatsızlığımı belirtip konuyu değiştirdim. O’nun da rahatsız olduğunu görünce, ortamı yumuşatmak için müşterek hassasiyetlerimizle ilgili fikir beyanında bulunduk. Kısa bir berâberlikti. Tekrar görüşme dileklerini seslendirip ayrıldık. Birkaç ay sonra Merhum Turan Yazgan Hocamızın Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’da, yine tesâdüfen bir araya geldik. Konuşmalar Frenkçe tâbiri ile Hocamızın ‘moderatörlüğünde’ geçti. Birbirimize ısınmıştık.

Bir gün, yazdığı bir yazıdaki; ‘Günlerden 3 Mayıs olduğunu yola çıktıktan sonra hatırladık. Cuma günüydü. Köyün camisinde Cuma namazını kılıp, yanındaki kahvede çaylarımızı içerek Türkçülük Bayramını kutladık.’ Cümlelerini okuyunca, gönlüm Servet’e kaynamıştı. 

Avrasya-Bir Vakfı’na konferans için geldiğinde üçüncü defa bir araya geldik. Artık ‘dost’ olmuştuk.

2012 yılında bir başka gün TRT İstanbul binasına, Zafer Karatay ile röportaj yapmaya gitmiştim. ‘Fotoğraf çekecek birini bulabilir miyiz?’ demiştim ki…  kapı açıldı ve Servet Somuncoğlu içeri girdi.  ‘Tevâfuk‘ kelimesinin kısa bir yorumundan sonra fotoğraf çekimi ve çaylar eşliğinde yine koyu bir sohbet…

Röportaj teklifimi kabul etti, ‘Damgaların Göçü – Kurgan / Ankara Güdül Kaya Resimleri‘ isimli eserini armağan edeceğini söyledi. O eseri gelmeden, ‘Gallemit‘ isimli kitabı hakkında tanıtım yazısı yazdım. Yazıyı okuduktan sonra telefon görüşmemiz oldu. Memnuniyetini ifâde etti. Çekimlerini tamamladığı belgeselin montajı için stüdyodan çıkamadığını, çok yorulduğunu, perişan durumda olduğunu, montaj bitmeden kendisine gelmesinin mümkün olamayacağını söyledi.

Milletine bir eserini daha tez zamanda sunabilmek için sağlığını hiçe sayıyormuş… Allah ü Âlem… Bu sebeple, milletine hizmete doyamadan, en verimli çağında şehitlik rütbesiyle aramızdan ayrıldı. Cenab-ı Allah O’nu cenneti ve cemâliyle şereflendirsin, kederli ailesi fertlerine, sevdiklerine ve sevenlerine sabr-ı cemil ihsan eylesin.

GALLEMİT

Gallemit; fantastik bir konuyu işlemekle birlikte bir kurgu roman değil. Yaşanmış olayların eşine rastlanmayacak olaylarla örülü hikâyesi. Akıl kamaştıran felsefî cümleler, şimşek hızında ve parlaklığında okuyucuyu âdetâ kâinatın derinliklerine savuruyor. Entelektüel zekânın, insanlığın sonunu hazırladığını öğreniyor ve ürperiyorsunuz.

Yıllar boyu piyasaya sürülen kitaplarda bilge insanların Uzakdoğu’da, Himalaya’da olabileceği, insanlarımıza kabul ettirilmeye çalışıldı. Gallemit’te, bizden bir insan, bilge kişiliğiyle bize ‘Merhaba‘ diyor. İşte O’nun sözlerinden ışıltılı ve renkli bir buket:

Çin ü Maçin’den beri…” diye başlıyor sözlerine. Çin ü Maçin dediği yer, bin yıl öncesinde ayrıldığımız Orta-Asya. Ama ona göre sanki dün gelmişiz. Yıllar yılı mekteplerde öğrendiği kitabî kültürde aradığı tadı asla bulamamış biri. Devam ediyor:

Söz uçmaz diyor, söylenen her söz kâinatta bir yerlere yazılır ve belki de yaşarken bize geri döner bir şekilde. Olumlu sözler enerjimize katkıda bulunur. Söylediğimiz olumsuz sözler ise, bize geri dönerek enerjimizi yok eder. Onun için kötü söz söylememek gerekir. Bunu anlatmam zor ama deneyeyim; illaki söz geri dönmez, bazen güneş ışığı olur ve tohumu canlandırır. Kâinat bir bütündür. Bütün dinlerin ortak noktası budur. Bütün dinler ortak noktayı göstermek ve bulmak iddiasını taşırlar. Din bir ihtiyaç, Tanrı bir mecburiyettir. Tanrı’sız olmaz. Derin düşündüğünde bulursun, hepimiz Tanrı yolcusuyuz aslında. Öyleyse neden bu ayrılık-gayrılık?

Eskiler derler ki dünyayı ayakta tutan 4 unsurdur: Toprak, ateş, hava ve su. Buna iki unsuru daha eklemek gerekir: Ses ve ışık. Ateşteki ışık değildir, ‘nar’dır. Işık, başka bir şeydir. Işık sesli bilgeleri anlatacağım sana zamanı gelince. Ses ve ışık enerjidir. İnsan enerjisidir. Bilgi oluştukça bilgisizlik arttı. Uzun bir serencamdır bu… Vakit buldukça konuşuruz…’

Yazar, 630 kişiden oluşan askerî birlikte, ‘Ulukam‘ dediği bilge kişiyle tanışır. Çok iyi anlaşan ikili, 2 kişilik yalnızlar dünyasını oluştururlar. Bu dünyada çoğu zaman sessiz berâberlikler yaşarlar. Zaman zaman da felsefî konuların derinliklerinde kaybolurlar. O demlerde yalnızlığı paylaşan iki kafadar sanki kısa dönem askerlik yaptıkları kışlada yaşamıyorlar, sonsuz derinlikli denizlere gömülüyorlar, rotasız ve molasız seyahatlere çıkıyorlar.

Yazar ve Ulukam şuurlu bir çevrecidir. Uzak atalarımızın ağacı mukaddes bir varlık olarak gördükleri, göçlerle geldiğimiz Anadolu’da ağaçları kıymayı öğrendiğimizi konuşurlar. Sebep bellidir: Kıl çadırdan, ahşap evlere de göçmüşüzdür.      

Yazar; kitapta anlatılanların hepsinin gerçek olduğunu ve roman’ın esrarengiz kahramanının hâlâ hayatta olduğunu belirtiyor.  ‘Bey oğlu bey, köle oğlu köle olmak rızasında olan bu adam kim?

 Bu adam bizden biri, içimizden biri. O bir ‘Kam’, O bir ‘Bilici!’

‘Bilici’den seçmeler:

*Belli bir yaştan sonra görül gurbetine düşülmez, hayat gurbetine düşülürmüş.

*Yazılı kültürü yaşamadan görsel kültüre geçişimiz, nasıl bir dünya problem doğurduysa, toplumsalı yaşamadan birey olma aşamasına geçişimiz de birçok sorun getirecek. Tekrar altını çiziyorum: ‘Birey olmak, hiç kimse olmak’ değildir.

*İnsan yazarlık ideali taşıyorsa fazla konuşmamalı, sohbet etmemeli. Eğer konuşmacı olmak istiyorsa bu defa da yazı yazmamalı. İkisini birden yürütmek hastalığa sebep olur.

Kitapta; doğruluğu tartışılabilir fakat insanı bir anda sarıp sarmalayan, hiç umulmadık bir zamanda da okuyanı; çılgın bir girdabın içerisine alıp, ölümcül hızla kendi ekseni etrafından yüz defa, bin defa milyon defa çevirdikten sonra âniden; dünyanın değil, uzayın değil, kâinatın dışına fırlatıveren ilgi çekici görüşlerle dolu 15 adet mektup var. Onuncu mektuptan sonra gerilim düşse bile, ışıltılı, daha çok da felsefî konular ele alınıyor.    

İnsan insana yoldur. İnsana yol olabilen ‘Bilici‘lere her zamankinden çok muhtacız. Çağlar öncesinden gelecek kozmik bir nefes dünyamızı daha iyi yaşanabilir hâle getirebilir. 

O kurtarıcı gelmeyebilir. Fakat siz kitaba ulaşabilirsiniz. Kendi dünyanızı kendiniz düzenleyebilirsiniz?

Zâten kim kimin dünyasını düzenleyebiliyor ki?

Kanı Bohçamızda Kurumayan Girit

0

Alışkanlıklardan vazgeçmemek adına ilk muhabbete başlamak, yakınlaşma kurmanın öncülü gibi tek kelimelik bir soru ile kendisini gösterir, NERELİSİN? Gözler ışıldarken kimi yiğidin harman olduğu yerlerden, kimi Efeler diyarından, kimi Karadeniz’in hırçın dalgalarından, kimi Serhat şehrinden, kimi Dadaşlar diyarından olduğunu gururla sunar sorulan soruyu cevaplarken. Başını yavaş yavaş kaldırarak gözlerini kısıp dudağını büker ve “Giritliyim” der yaşlı teyzenin biri. Ok mu deler söz mü deler diye kavgaya tutuşurken beynin, Misak-ı Milli nere Girit nere diye hayıflanırsın ciğerinin tırtıklı bıçakla oyulduğunu hissederken içten içe. Kol kanat kırılmıştır kırılmasına da bilmediğin bir güç savurur seni asırlar öncesinin Türk kokulu adasına.

Takvimler on birinci yüzyılı gösterirken Selçuklunun denize tutkun gözü pek yiğidi Çakabey Akdeniz ve Ege’nin ortasına mührünü vurur. Şanına şan katmaktan ziyade nazlı nazlı salınan Girit’i vatan toprağı yapmaktır hedef. Kıyılarına dek ulaştığında Türk’ün kara yazgısı, önünde bağdaş kurmuştur. Ve tarih tekerrür eder; savaş meydanlarında yıkılamayan koca milletin talihi kendi içinden çökertilmeye mahkûm edilir. Damadı Kılıçaslan tarafından öldürülürken Girit’e kavuşamayan gözleri açık gider. Onca başarıdan sonra donanmamızın karaya oturduğu an, on birinci yüzyılın sonlarıdır zaman.

Gün gelir devran döner, kaderinde Cenevizliler tarafından Venediklilere on beş kilo altın karşılığında satılmışlık olan Girit, bin altı yüzlerin ikinci yarısında Türk hâkimiyetine girer. Medreseler külliyeler derken imarı baştan sona biter. Ticareti tarımı gelişir, mekteplerinde binlerce can yetişir. Adadaki ihtişamı ve üst düzey yaşamı fark eden Osmanlı tebaası Yunanlılar, kafileler halinde Girit’e göçe başlar. Ticaretten namlarına düşeni alırken, sevgili batılı dostlarımız derhal çomağı hazırlar. Yunanistan’dan gelen Rumlar örgütlenerek isyanların ilk ateşini yakar. Çeteler köyleri basarken oluk oluk Türk kanı akar. İsyanlar bastırılsa da kılıçlar kında paslıdır, Girit’te ecdat yaslıdır, katliamların devamı arkada saklıdır.

Bin yedi yüzlü yılların sonlarında Girit’te iki yüz otuz binin üstünde Türk, kırk bin civarında Rum yaşarken, bin sekiz yüzlü yılların sonlarına gelindiğinde ancak otuz üç bin kadar Türk nüfustur kalan. Buharlaşıp uçmayan iki yüz bin yok edilen can! Hayatlarını kurtarmak isteyenler ticaret gemileriyle Libya, Mısır gibi Osmanlı topraklarına yerleşirken vatanlarını terk etmek istemeyenlerin kaçınılmaz sonudur ölüm. Türklerin otağına çöreklenmiştir zulüm.
“Girit bizim canımız feda olsun kanımız” diyerek gözü dönmüş canilerin önünde kadın çocuk yaşlı genç kayalıklarda doğranır. İtler salınırken bağlanır taşlar, ezilir tek tek yiğit başlar. Soykırıma bütün dünya gözlerini kapar. Köyler ateşe verilirken mezarlar bile yanar. Onca sabi köy meydanlarında fırınlanırken kabuk bağlamayan yara durmadan kanar.

Tarih yirminci yüz yılın başlarıdır. Bin dokuz yüz sekiz yılından sonra Girit’te Türk nüfustan söz edilemezken varlıklarını mübadele yıllarına dek sürdürenler Türk ve Müslüman kimliklerini gizleyenlerdir. Aslında ölümden kurtulanlar ölümü özleyenlerdir.

Bin dokuz yüz yirmi üç yılında bir gemi kalkar Yunan adalarından. Mübadele ile yer değiştirecek olan tüm dini İslam olanları güvertesine toplarken denizi yara yara Girit’te gözü yaşlı limana yaklaşır. Adı Giresun gemisidir. Girit kokulu vatandaşlarımızı da bağrına basarken hasretle kucaklaşır. Vira bismillah denildiğinde rota Anadolu topraklarıdır.
Ağıt yüklü vagonlar
Anadolu’ya hüzün taşır
Ey kara talih
Bir gün olsun yolun şaşır!

Misak-ı Milli nere, Girit nere diye hayıflanırken, dudağını bükerek cevap verenlerin bohçalarında getirdikleri kan bu davanın bitmediğinin canlı göstergesidir. Bugün kütüphanelerimizin en nadide köşelerinde tuttuğumuz, en güzel eserler diye kendimizi avuttuğumuz, her bir sayfasını yalayıp yuttuğumuz Victor Hugo gibi yazarlar halklarını bilinçlendirme adına Yunanistan’ın katliamlardaki haklılıklarını eserlerinde devlet politikası olarak üstüne basa basa vurgulamışlardır. Namımıza düşen toplumsal aydın sanılanların Yunan adalarında ar etmeden tatil yapmalarıdır. Henüz kurumamış ecdat kanını çiğneye çiğneye. Kayalıklarda boğazlanırken imdat diye bağıran kızanların sesini dinleye dinleye.
Asırlık mirastır kazanda pişen, ne güzel öldük türküsünü söylemekten daha ilerisidir bize düşen!….

Mısır ve Türkiye

0

Mısır’da yaşananlar son derece vahimdir, üzücüdür ve vahşettir.

Bu gidiş, Mısır’ın uçuruma doğru sürüklendiğine işarettir. Dilerim ki, taraflar daha fazla kutuplaşmayı göze almazlar, bu kavganın herkese zarar verdiğini görürler ve bir şekilde anlaşmanın yolunu bulurlar. Bu temenniden başka yapabileceğimiz herhangi bir şey yoktur.

Evet, bu dileğim, Mısır için içimden geçen en samimi dileklerdir.

Size soruyorum, bu ifadelerden başka söyleyebilecek bir söz var mı?

Bizim Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız, dünyada taraflığını ve tarafgirliğini her devletten, her ülkeden önce belirtiyor ve sonra da o ifadelerinin altında kalıp şaşkına dönüyorlar.

Bu şaşkınlık, kendi kişisel şaşkınlıkları olsa mesele yok. Ama, hepimizi ilgilendiren bir konu olduğu için, adeta toplumda şaşkına dönüyor.

Irak’ta öyle oldu: ABD askerlerinin sağlığı ile ilgilenildi.

Libya’da öyle oldu: önce çok sert demeçler, sonra, Libya’yı vurmak için sıra kapma yarışı.

Suriye’de zaten tam bir fiyasko.

Lübnan’da ne yaptığımız belli değil. Başka ülke yokmuş gibi bizim pilotlar kaçırılıyor ve ne kadar güçsüzmüşüz ki, bıraktırılamıyor.

Şimdi Mısır.

Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanı, batı ülkelerine adeta yalvarıyor.

Ne yapacak Batı ülkeleri, onların zaten istedikleri oluyor.

Mısır halkı, hatta Arap âlemi aklını başına alıp, İslâm dünyasının en önemli ülkelerinden birini böylesine kendi iç savaşına terk ederse, Batı ülkeleri neden elini oynatsın?

Batı’dan medet uman Sayın Başbakan, Arap ülkelerini neden çözüm için devreye girmeleri gerektiği konusunda bu kadar gayret sarf etmez?

Ne demek, Hıristiyan dünyasından medet ummak?

Şu anda, Dünya Lideri diye duyurusu yapılan bir Başbakan’ın, İslâm dünyasına neden sözü geçmez ve neden o ülkeler üzerinde bir ağırlığı olmaz?

Bakın, bir Lübnan’da iki pilotumuzu kurtarmaya gücü yetmeyen bir idare, ancak başkalarından çare arar.

Ülkemiz, dış işlerinde maalesef, iflas noktasına gelmiş, verilen gaz, artık nefes almaya yetmez olmuştur.

Barzani’ye, Pkk-Pyd’ye teslim olan bir anlayış, Mısır gibi daha önemli konularda sadece benim yukarıdaki dileklerimle kalacak ve boyundan büyük laflar edip, ülkeyi daha gülünç duruma sokmayacaktır.

Dünya televizyonları, Mısır haberlerini enine boyuna verirken, Başbakanımızın, Türkiye ile ilgili haber yaptıkları ve Mısır’ı haber yapmadıkları iddiasıyla bu kanalları suçlaması dünyada ciddiyetimize nasıl bir gölge düşürdüğünü görmeyen var mı?

Tıpkı, Cami imamının söylediklerine rağmen, hâlâ camide yapılanları konuşup iç malzeme olarak kullanarak kutuplaşma yaratıldığı gibi.

Bu kadar çelişkili ve gerçeklere uymayan beyanatlarla yürütülen bir ülkenin itibarı, ciddiyeti ne olur?

İçimiz kan ağlayarak sorduğum bu soruların cevabını kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Mısır’da, katliama uğrayanlar Müslüman da, katledenler Müslüman değil mi?

Selefiler, el-Ezher kimin yanında?

Biz bir Müslüman olarak nasıl bir yön çizmeliyiz?

Vahşetin durmasını istemekten başka elimizden ne gelir?

Orantısız güç kullanımını birkaç ay evvel biz de ülkemizde görmedik mi?

Ele verir talkını, kendi yutar salkımı durumuna düşmüyor muyuz?

Allah’a dua ediyorum; Müslümanların uyanışı için yardım etsin.

Adalet Üzerine Güzel Fıkralar

Bu yazımızda da sizlere Avukat ve Hâkimlerle ilgili fıkra tadında yaşanmış olayları anlatalım dedik.

“Çok güzel müdafaa etti, pezevenk”

Kırk yıl kadar önce İzmir de Ruhi baba ve cin Ahmet Bey adlı iki adam varmış. İzmir de avukatlık yapıyorlardı. Ve içtikleri su ayrı gitmeyecek kadar da birbirlerinden ayrılmazlarmış.

Günün birinde hisar kahvelerinde oturan bir zata, başka biri herkesin önünde “pezevenk” diye küfreder. Oda, namus davası açması için Ruhi bey’i vekil olarak tutar. İş mahkemeye düşünce diğer tarafta Cin Ahmet Bey’i vekil tutup mahkemeye gönderir. Hâkimin huzurunda iki dost karşılaşırlar. Hâkim davanın esasını izahtan önce sözü Cin Ahmet’e verir o da der ki;

-Efendim, Türkçe de bazı kelimeler vardır ki haddizatında küfür olmakla beraber çok defa da takdir ve hayranlık makamında kullanılır. ” Pezevenk” de o sözlerdendir. Mesela ” doğrusu çok usta imiş pezevenk” veya ” aşk olsun işi iyi becerdi pezevenk”  deriz. Böylece hayranlığımızı ifade ederiz. Benim müvekkilimde bu sözü hakaret kastı ile değil, bilakis meslektaşımın müvekkiline karşı takdir ve hayranlığını belirtmek için kullanılmıştır. Beraatını talep ederim.

Hâkim. Ruhi babaya sorar. “Söyleyeceğiniz bir şey var mı?” Ruhi baba gayet ciddi bir tavırla cevap verir. Ne diyeyim hâkim bey çok güzel müdafaa etti pezevenk.

EVCİLİK

Karı koca, evliliklerinin iyi gitmediğinden boşanmaya karar verirler. Hâkim onları barıştırmaya çalıştı ise de boşanmakta kararlı olduklarını görünce “pekala boşanın dedi” yalnız bütün eşyanınız yarı yarıya paylaşacaksınız”.

Kadın itiraz etti. “Biriktirdiğim on bin Doların yarısını ona mı vereceğim o benim param”.

Hâkim, “EVET” dedi “beş bin Doları senin, beş bin Doları da onun olacak”

Kadın, evdeki eşya ne olacak? Dedi ” ben onları biriktirdiğim para ile satın aldım”.

Hâkim, onlarında yarı yarıya bölüşüleceğini söyledi. “Kocan yatak odasını ve oturma odasını alacak yeme odası ve mutfakta senin olacak”

Kadının gözleri birden bire hâkime meydan okurcasına parladı. “Peki, hâkim bey üç çocuğumuz ne olacak?

Hâkim ne diyeceğini bilemedi biraz düşündükten sonra dedi ki “bak bu oldukça çetrefilli bir mesele şimdi yapacağınız şey şu; siz dördüncü çocuğunuz dünyaya gelene kadar yine birlikte yaşamaya devam edeceksiniz. Ondan sonra çocuklarınızın ikisini sen al, ikisini de kocan alsın”.

Kadın “olmaz olmaz diye kafasını salladı. Eğer ben ona güvenseydim şimdi ki üç çocuğum olur muydu?”

“ Musa, Konuşsana! ”

0

Rivayet odur ki Mikelanj Hz.Musa’nın heykelinin öyle güzel yapmış ki canlı gibiymiş. Heykeltıraş dayanamayıp “Konuşsana, Musa!” demiş.

Kimi güzel sanatlar üzerinden kendini Tanrı zanneder, peygamber heykeliyle konuşmak ister. Kimi çırılçıplaktır, kendini kral zanneder. Kimi Hizbullah‘ı Hizbüşşeytan ilan eder, Firavun‘un izinden gidenler ile Musa‘nın izinden gidenleri bi güzel taksim ederek Kur’anı inzal edenden daha iyi bildiğini ima eder.

Siz her dem Musasınızdır, Muhammedsinizdir, Alisinizdir, Fatihsinizdir; karşınızdakilerse her daim alçak ve şerefsiz. – Hâşâ – Allah emrinizde; dualarınıza icabet edecek, sandıklara müdahale edecek, ihaleleri halledecek, darbecileri kahredecek, sizi de Peygamberlerle haşredecek. Kudret helvası ve bıldırcın eti de cabası..

Bu İhvan mıymış Musa’nın izinden giden? Bu İhvan değil mi Batı emperyalizmine karşı Mısır petrollerini millîleştirerek meydan okuyan Nâsır‘a suikast düzenleyen? Bu İhvan değil mi silahlı eylemlerle Mısır tarihine giren?

Bu İhvan değil miydi, siz değil miydiniz Mübarek bir darbeyle indirildiğinde alkışlayan? Bu Mursî değil miydi – sizin gibi – başa geçtiğinde Hüsnü Mübarekliğe oynayan?

Sizinkiler darbe yaparsa; darbe-i hasene. Başkası darbe yaparsa; darbe-i seyyie. Sizinkiler iktidardaysa “ulu’l-emre itaat” farz, başkaları (Esad, Sisî) iktidardaysa “isyanlardayım” şart.

Nefsiniz size ne kötü bir şey emrediyor.” Bir zamanların ‘Yahudileşme Temayülü‘ gibi Firavunlaşma temayülünü Musa civanmertliği gibi sunmakla mı nefsiniz temize çıkacak? Irak‘ta katledilen milyonlara, Afganistan ve Pakistan‘da öldürülen Müslümanlara gık demiyeceksin; Suriye‘yi tahta kaşıkla yiyeceksin. Hadi bize yedirdiniz, Yüce Yaratıcı‘ya da mı yedireceksiniz? Bu ne pamuk ipliği iman!

Ordunun öldürdüğü Mursî taraftarlarına, İhvan’ın öldürdüğü polislere de üzüldük. Irak’ın ilk işgalinden beri – Kaddafî‘nin linç merasimi de dâhil – üzülme abonesi olduk. Diyar-ı İslâmdakilerin Diyar-ı Küfürle üç köfte – beş kuruş için işbirlikçiliği ve iş azıcık bozuluncaki eyyamcılığı – üzüntü ne ki – ölümden beter.

Gayri Mısır’dan Musa da çıkmaz, Yusuf da.. Vahyin ışığı yerine neft karanlığını tercih edenler âsa-yı Musa’yı özelleştirme malzemesi gibi görenlerdir. Onlar; ellerinde bıçak; bazen elma, bazen kendi ellerini doğrayan müennes kimselerdir. Züleyha olmaktan öteye geçememiş, vezir koca olmayı bile becerememişlerdir.

Tarihteki en kalabalık guruplarda yaşayanlar, sıradan ve sürüden hayatlarını Peygamber menkıbeleriyle anlamlandırma çalışmalarında kimi zaman doz aşımı nedeniyle – yaşadıklarını inanç haline getirenlerden bile aşağıda – yaşamadıklarını inanç haline getirmeye çabalamışlardır.

Ahir ömründe bir defalık Musalık yapmak isteyen varsa çıksın, dünyada en büyük zulmü yapan ülkenin liderinin yüzüne tükürsün. Yemiyorsa bari Hz.Ömer‘in izinden yürüsün. Ve her halde bırakınız bu Neo Emevî politikalarını!

Bir kuble cesaret, bir duble feraset:

“Dertleri yok ettim senin derdinden
 Gel yine geçelim Kızıldeniz’den”

Millet ve Milliyetçilik Gerçeği

0

İslam Ümmeti’nin içinde birden fazla milletin bulunmasını Hucurat süresinin 13. ayetinden anlıyoruz. Bu ayet-i Kerime İslam’ın milliyeti ve milliyetçiliği; millet ve milli devleti bir gerçek olarak kabul eylediğinin, daha doğrusu bunların Allah’ın böyle istemesiyle yaratmasıyla olduğuna dair en açık bir delilini teşkil eylemektedir. Ayetin anlamı şöyledir: ”Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanıyasınız(kültür alışverişi yapasınız,müarefe edesiniz) diye sizi milletlere(şa’blara) ve küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında en şerefliniz, takva yönünden en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.”(187)
Ayet-i Kerimedeki ‘şuüb’ ve ‘kabail’ kelimeleri incelendiği zaman görülür ki, sülalelerin birleşmesinden kabileler, kabilelerin birleşmesinden de ‘şa’b’, yani MİLLET (kavim) meydana gelmektedir. Kavim kelimesini millet kelimesi yerine Araplar daha çok kullanmaktadırlar. Dolayısı ile Adem ve Havva anamızdan yaratılan insanları Allah sonra şa’blara yani kavim ve milletlere ayırmıştır. İnsanları millet millet ayıran Allah’ın kendisidir. Dolayısı ile milletlerin varlığına, milletleri meydana getiren milliyet esaslarına, bu esasları sevmek, geliştirmek, korumak için çabalamak manasını taşıyan MİLLİYETÇİLİĞE, milletin kendi varlığını koruyup geliştirmek için teşkilatlanmasından ve Milliyetçiliğin bir çeşit uygulanmasından ibaret olan Milli Devlete karşı çıkmak bizzat İlahi İradeye karşı çıkmak anlamına geldiği açık bir gerçektir.
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ‘millet’ kelimelerini Türkçemize geçen manasında, tefsir eyleme konusunda merhum Konyalı Muhammed Vehbi Efendi de Elmalılı Hamdi Yazır gibi hareket eylemiştir. Vehbi Efendi Ahkam-ı Kur’aniye isimli eserinde,”İslamiyette Milliyet esaslarına Dair Ahkamı-Kur’aniye” başlığı altında bilhassa Müslüman olmayanları gerçekten dost edinmemek gerektiğine dair bir çok ayet açıkladıktan sonra, içinde “millet” kelimesi geçen Bakara Süresi’nin 120. ayet-i kerimesini nakletmekte ve ayeti aynen şöyle terceme eylemektedir: ”Habibim, sen onların milletlerine tabi oluncaya kadar senden Yehüd ve Nasaradan hiç birisi razı olmaz.” (198) Ayet-i Kerimede geçen ‘millet’ kelimesini Türkçemizde de anlaşıldığı gibi, aynı anlamda terceme eyledikten sonra M.Vehbi efendi konuyu kısaca şöyle ifade eder: ”Zira bir millet milliyetine sahip olamayan mevcudiyetini muhafaza edemez. Çünkü mevcudiyet milliyetle kaimdir ki, milliyetine sahip olamayan milletler metanet ve salabetini gaip ettiğinden daima inkiraza (yıkılmaya) mahkumdur. İslam’da cihet-i camia-i milliyet İslamiyettir.”(199)
Enam Süresinin 161. ayetinde olduğu gibi diğer bazı Ayet-i Kerimelerde ‘millet’ kelimesi ile din bir arada, aynı ayette zikredilmiş bulunmaktadır. Eğer ikisi de aynı manaya olsaydı, bu Kur’an’ın himmet ve belagatına uygun düşmezdi. Dolayısı ile iki kelime bir mana değil ,’millet’ kavramı ayrı, ‘din’ kavramı ayrıdır. 13 Ayet-i Kerimede zikredilen ‘millet’ kelimelerini hepsi de ya bir insana, ya da bir kavme izafe edilerek (bağlanarak)zikredilmiştir. ”Hz.İbrahim’in Milleti, Yehüd’un Milleti, onların milleti” gibi.
Millet ve milliyeti bizzat Kur’anı Kerim ‘den açıklayan, bir milletin yaşayabilmesi için milliyetine sahip olmasını şart koşan ve nihayet milliyet esaslarını bizzat İslam’ın kendisi olarak kabul eden bu ifadelere başka bir şey eklemeye ihtiyaç yoktur zannediyoruz. Merhum Akif’te Safahat’ta, millet kelimesini çok kullanmıştır. İstiklal Marşı’nda:
”Hakkıdır hakk’a tapan MİLLET’imin istiklal .” derken millet kelimesi ile ‘din’ manasını değil, dine de inanan Türk Milletini kastediyordu. Hamdi Yazır da, Akif’te, Vehbi Efendi de MİLLET kelimesini Türkçemize geçen anlamda kullanmışlardır.
“Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerinin çocuklarına, kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü bu olmalıdır: “Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemişti, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.” (K. Atatürk)
Diyen M. Kemal Atatürk,millet kelimesini görüldüğü gibi, her zaman, her yerde, her konuşmasında vurgulayarak, kavim (şa’b) anlamında kullanmıştır. Millet varsa, Milliyetçilikte vardır. Milletler yaşadıkça Milliyetçilik de yaşayacaktır, devam edecektir.

Her millet kendisi için çalışır, aileler gibi, fertler gibi. Ancak bugün öyle konuşmalar yapılıyor ki insan şaşırıp kalıyor. Türk Milliyetçiliğine kin ve nefret duyanlar ”Bütün Milliyetçilikleri ayaklarımız(Dolayısı ile Türk Milliyetçiliğini de) altına aldık.” deme gafletini gösterebiliyorlar. Maalesef bu talihsiz cümleleri kuranlar bugün Türk devletini yönetiyorlar. Bu zihniyet bu ülkeyi nerelere götürür? Tahmin etmek zor değil açıkça da görülüyor. Hiçbir zaman Türk Milleti bölünmenin eşiğine bu karar yaklaşmamıştır… Türk Milleti’nin fertleri iyi düşünmeli, olanları ve gidişatı iyi değerlendirmelidirler. Allah Türk Milletini Korusun. Amin.

Avrupa’ya Evet Hayır

0

Maskeli Avrupa’nın gerçek yüzünü ortaya koymak istiyorum. Bu arada menfî / olumsuz ve örtülü Avrupa yanlısı olanların da, iç yüzünü açıklamak arzusundayım. Bu konuda Bediüzzaman şu anlamda söylemde bulunuyor:

İstikbalde / gelecekte olacak olan, nefret ve hakaret edilmekten sakınmak lâzım. Çünkü aziz dostlar! Biz Türkiye Müslümanları ve İslâm Âlemi şimdiki hatalarımız yüzünden, yarınki nesillerce eleştirileceğiz. Yarınki nesil ve kuşaklar: “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” diyerek, yüzümüze tükürecekler. Bu yüz karası durumla karşılaşmamak için, üzerimize düşen görevi hakkıyla yapmasını bilelim.

Aziz okur diyorum ki: Avrupa’nın insanları sever gibi görünen hâlleri yâni insaniyet-perver / insancıl maskesi altında vahşi reislerinin / başkanlarının, azgın idarecilerinin sağır kulakları çınlasın! Biz Türkiye Müslümanlarına ve diğer İslâm ülkelerindeki halkın başına bu vicdansız gaddarları bizlere musallat ettiler. Başımıza üşüştürdüler.

O insafsız zalimlerin görmeyen gözleri görsün. Duymayan kulakları duysun ve titresin ki: “Yaşasın zalimler için Cehennem!” Diye göğe yükselen dualar ve göklere açılan yüzbinlerce elleri, Yüce Allah boş çevirmiyecektir. Ve bu “Yaşasın zalimler için Cehennem!” haykırışı inanıyoruz ki, mimsiz medeniyet-perestlerin yani ahlaksız ve günahkâr Avrupa medeniyeti hayranlarının başlarında birer top güllesi gibi patlıyacağından asla şüphe etmiyoruz. “Tevekkeltü ale’llah.” Diyerek Yüce Yaratanın kutlu katına sığınıyoruz. Biz Müslüman Türkiye ve İslâm Dünyası olarak aziz okur.

Batı’nın menfî tarafının içeriğini gözler önüne seren Bediüzzaman: “Avrupa kanunlarından medet ummanın da yanlış olduğunu ” söylemektedir. Bu konuyu dile getirirken; aslında karşı olmadığımız, fakat biz olarak, kendimiz olarak içinde yer almamız gereken Avrupa’yla içli dışlı oluşumuzun mihengi / denektaşı da, bir bakıma gözler önüne seriliyor.

Avrupa öyle bir kişilik sahibi ki aziz dostlar! O’nunla ilişkilerimiz; ne canciğer olmayı gerektirmeli; ne de sarmaş  dolaş olmayı icap ettirmeli. Avrupa öyle bir kişilik sahibi ki, ona sırt çevirmek, ondan uzaklaşmak, ona cephe almak, ondan uzak durmak da yanlış olur.

Hani bilirsiniz derler ya: Ne onunla ne de onsuz! İşte Avrupa ile aramızdaki ilişkiyi bu cümle, çok güzel ifade ediyor. Gerçekten ne Avrupayla, ne de Avrupasız. Sevgili dostlar, her şeyde olduğu gibi, Yüce İslâm bu hususta da elimize, elimizi yaktırmayacak ölçüyü veriyor.

Yeter ki bizlerin yüzü İslâma dönük olsun. Bu takdirde  -inşâllah-  hiçbir kuvvet, biz Müslümanları kendilerine râm edemez! Zaten edememiş de, ya bugünkü perişan hâlimiz nedir derseniz değerli okur? Muvakkat ârızalar / geçici aksayış, geçici tökezleyişlerdir.

Lâf lâfı açıyor ve farkında olmadan konudan  uzaklaşır gibi oluyoruz. Söz konusu ölçü şudur: “Huz ma safa da’ ma keder!” Her şeyin yararlı olanını al, zararlı olanını bırak! İşte Avrupa ile ilişkilerimiz bu evrensel ölçü çerçevesinde olursa, Avrupa Birliği’ne girmekten, ancak fayda görürüz. Tabî bu ölçü çok kapsamlıdır. Hayatın her alanı için kullanılabilir.

Saygı değer okur! Evrensel Hukuk adı altında Avrupa ve Dünya ile beraber olacağız diye, sahte tuzaklara düşmek de var! Dünya Müslümanları özellikle Türkiye Müslümanları, bu konularda kılı kırk yarmalı, çok titiz davranmalıdır. İşin sonunda vatanın birlik, dirlik ve düzeninden  -Allah göstermesin-  olmak da var.

On dört asır evvel / bindörtyüz sene önce, büyük ve parlak İslâm dini meydana gelmiştir. Toplum hayatına yön vermek için Avrupa’ya dilencilik etmek, İslâm dinine büyük bir cinayettir.

882

Toplum hayatı hakkında, mânen yeni yöntem arayışları için, Avrupa’ya dilencilik etmek emin olun ki, aziz dostlar! Yüce İslâm dinine karşı işlenmiş bir cinayet gibidir. Kısaca bu benzetmeler; kuzeye doğru namaz kılmaktan farksızdır!

Değerli okur! Biz Müslümanlar, Müslüman olmıyan hiçbir millete karşı değiliz. Hiçbir milleti hor görmeyiz. Kimseyi aşağılamak aklımızın ucundan bile geçmez. İnsan olarak hepsi kardeşimizdir. Her devletin milleti masum ve temizdir. Tek kelimeyle insan olarak kardeşlerimizdir. Konu gereği yapılan tenkitler; o devletlerin halkları için değil, onları yöneten, onları bazen yanlış yönlendiren ve insanlık dışı siyaset güden, kimi gaddar ve zalim devlet ve hükümetler içindir.

Lütfen bu bakış çerçevesinde yazdıklarım algılansın. Yanlış anlaşılmalara yol açılmasın! Bu düşünce ve bakış açısını Bediüzzaman’ın şu hayat verici özlü sözünden alıyoruz biz değerli dostlar! Ne diyor o büyük üstad:

“Bizler muhabbet / sevgi fedaileriyiz! Husumete / düşmanlığa vaktimiz yok!”

Demek istiyor ki, bizler; ancak sevgi uğruna kendimizi feda ederiz. Sevgimiz tüm insanları kucaklar. Bütün insanları kapsamı içine alır. Bu arada düşmanlık etmeğe ise hiç mi hiç zamanımız yoktur, olamaz da.

Evet hepimiz muhabbet fedaileri / kahramanları olmalı. Husûmete / kin ve nefrete asla zamanımız olmamalı.

İşte bu, Yurtta ve Dünyada sulh ve barışın temelini de oluşturan bir ruhtur.