19.4 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 963

Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın Mar Barsuma Süryani Patriği Mihael’e Gönderdiği Mektup

 

Van Gölü’nün kıyısındaki Selçuk şehri Ahlat’ta yedi bin mezar taşı bulunmaktadır. Ancak günümüze kadar dört bin mezar taşı kalabilmiştir. Şu anda, korunmaya, bakıma, sunuma muhtaç, garip şekilde sahiplerini beklemektedir. Bu mezar taşları 11. ile 15. Yüzyıldaki Selçuklu Türklerinin hayatlarının kayıtlarını tutmaktadır. Bu taşlar Selçukluların hikayesini anlatır. Doğudan batıya yolculuğun tarihi birer delilleridir. Aynı zamanda bu taşlar Orta Asya’daki Orhun anıtları ile bağlantılı olup aynı dili, aynı ruhu taşımaktadırlar. Bu şehir, bu bölge Müslümanlarla Hıristiyanların kaynaştığı, buluştuğu bir yerdir. Bu mezarda sarıklı, cübbeli, sakallı, kılıçlı bir Selçuk beyinin yanında Hıristiyan azizinin de olduğu işlenmiş taşlar bulunmaktadır. Bu manzara önemli tarihi bir gerçeği ve olayı ortaya koymaktadır. Hıristiyanların Selçuklu hükümranlığını kabul ettiklerini, sadık ve tabi olduklarını, ona hizmet ettiklerini göstermektedir.

Selçuklu Türklerinin başarısının sırrı savaş değil barıştı. Adaletleri insanları çekmiş, hoşgörülü olmaları, yaklaşımları, farklı etnik grupların bir arada yaşamalarını sağlamıştır. Hıristiyan topluluklarla kurdukları dostluklar, ticari antlaşmalar, evlilikler fetheden ile fethedilen arasındaki sınırı kaldırmış barış içinde yaşamalarını sağlamıştır.

Bizans imparatorluğu Müslüman topraklarına çok rahatsızlık verdiği gibi kendi idaresindeki yerli halka da kötü muamelede bulunuyor, zulme varan baskılar uyguluyordu. Selçuklular Anadolu’ya akınlar düzenlediklerinde fethettikleri bölgelerde ahaliye saldırarak öldürme, yağma ve tahribatta bulunmadı. Adaletle muamelesi, zalimleri ortadan kaldırması, can, mal, ırz emniyetini sağlaması bölge halkının Selçuklu idaresine karşı ilgisini artırdı.

Bizans İmparatoru Romen Diyojen iki yüz bin kişilik ordusu ile Malazgirt Savaşı öncesi Sivas’a geldiğinde bölgedeki Ermeni Prenslerini ve ahalisinin çoğunu öldürmüş, mallarını yağmalamıştı. Hem mezhep baskısı nedeniyle, hem de Ermenilere yaptığı bu kötü muamele ve zulüm karşısında kırgın ve kızgın olan Ermeni kuvvetleri Malazgirt Savaşı esnasında Bizanslılardan ayrılıp muharebe meydanını terk etti. Daha sonra savaşı Türklerin kazanması sonucu Ermeniler bayram sevinci yaşadı.

Malazgirt Savaşı’ndan sonra Sultan Alparslan da Bizans idaresi tarafından Orta Anadolu’ya sürülen Ermenilerin yurtlarına dönmelerine izin verdi. Ermeni kralının başkenti Lori’ye dönmesine müsaade etti. Ayrıca daha önemlisi Sultan Alparslan Ermeni Kralı Davidoğlu Kirvike’nin kızı ile evlenip akraba oldu. Böylece Ermenilerle uzun zamana dayalı sulh ve dostluk kurdu.

Gürcistan Kraliçesi Thamara da, Selçuklu ülkesine bir ressam göndermiş, şehzadelerin resimlerini yaptırmış, şehzadelerin arasından Süleyman Şahı beğenmiş, Sultan II. Kılıçarslan’a da mektup yazarak oğlu ile evlenmek istediğini belirtmiştir.

Keza Süleyman Şah (1196-1204) Selçuklu Sultanlığını I. Gıyaseddin Keyhüsrev’den alması üzerine I. Gıyaseddin de Konya’yı terk ederek gurbet hayatına başlamış (1196-1205) Ermeni Krallığında, Elbistan Melikinde, Malatya’daki kardeşi Muizeddin Kayserşahta, Ahlat Şahında ve nihayet Bizans İmparatoru III. Alexios’un yanında misafir kalmıştır. I. Gıyaseddin Keyhüsrev Bizans imparatoru tarafından çok iyi karşılanmış, kendisine maaş bağlanmış, ayrıca önemli Bizans komutanının kızı Mavrozomes’le evlenmiştir. Daha sonra Süleyman Şah’ın ölümü üzerine Selçuklu Sultanı olan I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211), Bizanslılarla akrabalığını ve dostluğunu sürdürmüştür.

Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev Anadolu için önemli bir ithalat ve ihracat merkezi olan Antalya’yı kuşatmıştı. Fetih gecikiyordu. Antalya da ki Rumlar Latin idaresinde yaşamaktansa Türklerin idaresine girmeyi tercih ederiz diyerek Sultana gizlice haber gönderip şehri ele geçirmesini istediler. Selçuklular sonunda şehri Rumların yardımı ile ele geçirdi.

Yine Gürcistan Kraliçesi Rosu’dan Selçuklu Devletiyle akrabalık kurmak için Sultan Alaaddin Keykubat’a (1220-1237) haber yollamış, Sultan da bu haberi aldıktan sonra Kraliçenin dünürlük hususundaki dileğinin kabul etti ve Kraliçeninin kızını oğlu Gıyaseddin Keyhüsreve alarak dostluk ve akrabalık kurdu. Bundan sonra da Gürcü ülkesine saldırıdan vazgeçildi.

Daha sonra Osmanlılar zamanında ise Ermeni cemaati İstanbul’da mevcut değilken Fatih Sultan Mehmet tarafından Anadolu’dan getirilip İstanbul’a yerleştirilmiş, Katolik Ermenilerin patriklik kurmalarına izin verilmişti.

Selçuklu idaresinin adaleti, güven ve barış sağlaması ve akrabalıkları, onlarla yakın dostluk kurmaları Hıristiyanlara huzur ve refah getirmişti. Milli ve dini hayatlarını emniyet ve güven içinde yaşıyorlardı.

Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar adlı kitabımdan Anadolu’da milli birliği ve huzuru sağlayan II. Kılıçarslan’ın çok yakın dostluk kurduğu Mar Barsuma Süryani Patriği Mihael’e yazdığı mektubu size sunacağım. Sultan II. Kılıçarslan, Süryani Patrikiyle yakın, sıcak bir dostluk kurmuş, muhabbete dayalı bu ilişkiye dayanarak devletinin daimi yaşaması için ondan dua istemiştir. Mektubumu ve hikayesini sizlere anlatmak istiyorum.

II. Kılıç Arslan, I. Kılıç Arslan’ın torunu ve I. Mesud’un oğlu olup, Türkiye Selçuklu Devletinin beşinci Sultanıdır. Babasının zamanında Elbistan Meliki oldu ve Haçlı seferlerine katılarak başarılar elde etti. Maraş, Göksun ve Antep’i ele geçirdi. Babası Sultan Mesud’un ölümü üzerine 1155 yılında Konya’da tahta geçti. Ülke içinde sukuneti sağladı ve komşu Türk beyleri ile iyi ilişkiler kurdu. 1156 yılında Ermenistan’a sefer düzenleyip burayı hakimiyeti altına aldı. 1176 yılında İmparator Manuel’in Bizans ordusunu yenerek Eskişehir’e kadar ilerledi. Darende, Kayseri, Malatya’yı Danişmentlilerden alarak 1178 yılında bu beyliği ortadan kaldırdı. 1180 yılında Bizans İmparatoru Manuel’in ölümü üzerine Eskişehir Uluborlu ve Kütahya çevrelerine kadar ilerledi. 1182 yılında Denizli civarına kadar ulaşıldı. 1183 yılında Antalya üzerine sefer düzenleyip Silifke fethedildi. 1183 yılında İmparator Alexios ‘un ölümü üzerine Bizans’ta taht kavgaları başladı. 1118-1143 yıllarında Bizans İmparatoru olan Dioannes Komnenos’un oğulları sultan Kılıç Arslan’dan yardım istedi. Kırk bin kişilik ordu gönderen Kılıç Arslan taht kavgaları sırasında devletin sınırını Ege Denizine kadar ulaştırdı. Yapılan birçok akın ve seferlerde Bizans şehirleri kendi istekleri ile de Türk hakimiyetine girdi.

Sultan Kılıç Arslan yapmış olduğu fetihlerle, elde ettiği başarılarına Malatya Mar Barsuma Süryani Patriği Mihael’e gönderdiği bir mektupla bildirdi. Sultan, Süryani Patriğe gönderdiği mektubunda şöyle diyordu:

“Ermenistan’ın, Suriye’nin ve Kapadokya’nın büyük Sultanı Kılıç Arslan’dan; devletimizin zaferinden sevinç duyan, Mar Bar Savuma Manastırında zaferimiz için dua eden, dostumuz Patrik’e: dualarınız sayesinde Tanrının devletimize coşkunluk verdiğini kabul ve sizi takdir ediyoruz. Aslında Bizans İmparatorunun yeğeni, ünlü Alaşehir’den ayrılarak çocukları ile birlikte gelip bizi buldu. Yüce tahtımız önünde bize itaat etti. Biz kendisiyle kırk bin kişilik asker gönderdik. Bunu öğrenen hasımlarımız kalabalık halinde toplanarak savaşmak üzere geldiler. Tanrı, zaferi bizim askerimize nasip etti. Kuvvetlerimiz onların peşine takıldı, devletimizin korku ve telaşa düşmüş olan düşmanlarını ortadan kaldırdılar. Öyle ki düşmanlarımız bir daha uzun zaman bellerini doğrultamayacaklardır. Bu sebeple askerimiz büyük Diadion Kalesini ele geçirdiler. Ve buradan deniz sahillerine kadar yerleri devletimizin iradesine tabi kıldılar. Biz, Türklere hiç ait olmamış topraklarda devletimizin kanun ve töresi uyarınca hükmetmekteyiz. Biliyoruz ki, Tanrı bütün bunları bize, senin duaların ile bağışladı. Senden devletimiz için duayı kesmemeni istiyoruz. Sağlıkla kal.”(1)

Mücadeleli, uzun ve başarılı bir saltanat hayatından sonra yaşlanıp yorulan II. Kılıç Arslan 1192 yılında vefat etti. Anadolu Selçuklu Devletinin büyük hükümdarlarından birisi idi. Anadolu’da milli birliği sağladı. Türkiye’nin Türk yurdu olarak kalmasında mühim bir yeri oldu.

1-II. Kılıç Arslan-Doç. Dr. Abdul Haluk Çay-Kültür Turizm Bak.Yay.-1987-S.95-96

HAYAT YAYINEVİ.

 

 

Çok Yanlış Hareketler Bunlar

0

 

Başbakanın danışmanlarından biri “değerli yalnızlık” diye bir kavram türetti. Dış politikada hükümetin, özellikle Mısır ve Suriye politikaları sonrasında, birlikte hareket ettiği hiçbir devlet kalmadı. Böyle bir sonucu mazur ve sempatik göstermek için yaratılmış bir kavram bu. “Komşularla sıfır sorun” idealiyle başlayan bir politikanın, sorunsuz hiçbir komşumuzun kalmadığı bir noktaya gelmesi gibi bir hazin sonucu, “değerli yalnızlık” gibi tumturaklı bir tarif, kamu vicdanına kabul ettirmeye yeter mi?

Fehmi Koru‘nun şu tespitine kim itiraz edebilir: “Kimse için iyi değildir yalnızlık; ülkeler için ise olağanüstü kötüdür. Günümüzde ülkeler, komşularından başlayarak, kendilerine benzeyen başka ülkelerle bir araya gelmeye çalışırlar. En cazip ülke etrafı kalabalık ülkedir.”

Durum aslında Cengiz Çandar‘ın ifade ettiği kadar net: “Türkiye’nin başta Ortadoğu olmak üzere, dünya çapında dış politikasında çuvallamış olduğunun üzerini, sözde ahlakçı ilkelerden yola çıktığını iddia eden, görüntüde fiyakalı bir kavramla kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye’nin etkisizleşmiş dış politikası, ‘Değerli Yalnızlık’ örtüsüyle örtülemez.”

*****

Bu tartışmalar olurken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun açıklaması daha da tuhaf oldu: “Biz, komşularla ‘sıfır sorun’ derken, oradaki halklarla ‘sıfır sorun’ dedik, oradaki diktatörlerle değil” dedi.

Bu açıklama devletlerin devletlerle münasebet kurabileceği, bu münasebetlerde tek ölçünün milletimizin menfaati olabileceği gerçeğini göz ardı ediyor. (Halen çok sayıda diktatörle bu hükümetin münasebeti var ve Türkiye’nin menfaatineyse olmalıdır.) Davutoğlu “hangi halkları” kastediyor? Suriye’de Esad’ı ve Mısır’da Askeri Yönetimi destekleyenler halk değil mi? AKP öncesi Türkiye’nin zaten hiçbir komşu ülke halkı ile problemi yoktu. Ama şimdi Suriye ve Mısır halklarının en az yarısı bize düşman.

*****

Türkiye Suriye ve Mısır konusunda çok yanlış ve tehlikeli tercihler yaptı. Suriye ve Mısır halkının tamamını değil, iç çatışmanın taraflarından birini tuttu.

Eğer bu tercihler romantik duyguların sonucu değilse ve bir hesap varsa hesap hatası yapılmış olmalı.

Muhtemelen Suriye‘de Esad’ın çok kısa zamanda yenileceği varsayıldı. Rusya, Çin ve İran’ın Esad’a tam desteği bu hesabı bugüne kadar boşa çıkardı. Yakın bir zaman için muhalif güçlerin başarı kazanma şansı görünmüyor.

Mısır‘da ise “halkın oylarına sahip çıkmasıyla demokrasinin eninde sonunda kazanacağı” yani Mursi / İhvan (Müslüman Kardeşler) taraftarlarının yeniden iktidara geleceği hesaplanmış olabilir. Belki de böyle bir hesap bile yoktur. The Economist’in tabiriyle Mursi ile Tayyip Erdoğan’ın “ruh ikizi” olmasından kaynaklanan duygusal bir davranış geliştirilmiş olabilir.

Dış politika duygusal davranışları ve stratejik konulardaki hesap hatalarını kaldırmaz.

İyi düşünmemiz lazım. Darbeciler, Mursi / İhvan taraftarlarını kanlı bir çatışmaya çekerek politik arenadan silmeye çalışmakta. Türkiye hükümetinin İhvan taraftarlarını kışkırtan tavrı, darbecilere mi zarar verir, yoksa Müslüman Kardeşlere mi?

*****

Türkiye Mısır’da sadece Adeviyye Meydanında toplananlarının değil, halkın tamamının dostu olduğunu gösterip, tarafların birbirine zarar vermediği yumuşak bir geçişe ve daha hızlı bir süreçle demokrasiye dönmesine katkı verebilirdi.  Sadece Batı, AB/ABD değil, Arap ülkelerinin, Selefilerin ve El Ezher’in bile desteğini alamamış bir Mursi veya İhvan hareketinin başarı şansı çok fazla değil. Kaldı ki İhvan başarılı olsa bile, Mısır’ın diğer yarısının düşmanı olmamıza gerek yok.

Üstelik Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın işaret ettiği riskler çok önemlidir: “AKP Hükümeti etkisiz bir şekilde bağırıp çağırırken, Mısır’daki askeri yönetim Türkiye’ye ağır zararlar verebilir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi enerji kaynaklarından dışlayacak şekilde Yunanistan, Ürdün, Lübnan ve Güney Kıbrıs ile işbirliği yapabilir. Sözde Ermeni soykırımını kabul ederek, diğer Arap ülkeleri için bu konuda var olan psikolojik bariyeri kırabilir.

Esad yönetiminin, Türkiye’nin kendisine karşı silahlı mücadele veren muhalif güçlere karşı açık desteği sonrası, bugüne kadar Türkiye’ye verdiği zararlar büyük oldu. Güneyimizde PYD kontrolünde bir bölge oluşması, düşürülen F16’mız ve şehit pilotumuz, Hatay’daki, Reyhanlı’daki bombalı saldırılar… “Sığınmacı” olarak Türkiye’nin içinde dolaşan binlerce Esad ajanının verebileceği diğer zararlar.

Buna bir de düşman haline getirdiğimiz Mısır askeri yönetiminden gelebilecek zararları düşünün. (Ekonomik açıdan kayıplarımızı hatırlatmaya bile lüzum yok.)

Hükümetle müzakere eden ve üç aşamalı bir planda anlaşmış olan PKK’nın sözlerini yerine getirmede gösterdiği isteksizlik ve devlete meydan okumalarında Esad ve Mısır askeri yönetiminin etkisi olabileceğini düşünün. Türkiye’nin içini karıştırmak isteyenlerin artması iyi bir politika olabilir mi?

*****

İsrail’i Mısır darbesinin arkasındaki devlet olarak gösteren Başbakan Erdoğan’ın delil olarak gösterdiği belge de çok zayıf oldu. Bu derece vahim bir iddiayı hem de Başbakan’ın ağzından dile getiren devletin, son derece sağlam ve inandırıcı deliller ortaya koyması gerekirdi. ABD Başkan sözcüsü ve İsrail’den bu konuda verilen cevaplar Türkiye için incitici ve aşağılayıcı bir üslupta oldu. Yapılan çıkışın ne faydası oldu?

*****

Başbakan’ın Gezi Parkı eylemleri takıntısı devam ediyor. Bu kapsamda söylediği anlaşılan “Bizim ülkemizin meydanları, ikinci Tahrir olmayacak. Adeviyye ve Rabia olacak” sözleri Türkiye’yi ayrıştırıcı, kutuplaşmaya zorlayan tehlikeli sözler. “Meydanlar yandaşlarımıza serbest, muhaliflere yasak” şeklinde anlaşılmaya müsait bu sözler en azından maksadını aşan cümleler olarak değerlendirilmeli.

Mısır’ın hangi meydanı ile olursa olsun Gezi Parkı arasında benzerlikler kurmak öncelikle AKP ve Erdoğan’a zarar verir.

 

 

Kaliteli Yaşamda 3. Alternatifin Üstün Gücü

 

Günlük yaşamımızda karşılaştığımız çatışmaların, inatlaşmaların, iddialaşmaların, doğrucu davutluk yapmanın, küslüklerin, kırgınlıkların, başarısızlıkların, karamsarlıkların altında yatan en önemli sebep, genellikle 2 alternatifli düşünce yaklaşımıdır. İki alternatifli düşünce ve uygulama yaklaşımında, ya senin görüşün, ya da benim görüşüm; ya o ya da diğeri, ya ak ya da kara; inatlaşması vardır. “Anneni mi yoksa babanı mı çok seversin”, “Türk müsün, müslüman mısın” türünden sorular da iki alternatife işaret ederler. Anneyi de babayı da çok sevmek; hem Türklüğü hem de Müslümanlığı ile gurur duymak ise, 3. alternatif yaklaşımının sonucudur.

Halbuki 3. alternatif bunların çok dışında verimliliğe, etkinliğe, sinerjiye, enerjiye, birlikteliğe, büyütmeye, katkı vermeye yönelik, daha değişik ve güçlü bir paradigmadır. 3. alternatifte “Şu ana kadarki senin ve benim görüşlerimin dışında, ikimizin işbirliği ile, daha yeni, güçlü, faydalı ve etkin bir işbirliği üretimine var mısın? sorusuna cevap aranır. Mevcut bilinen ve üzerinde tartışma yürütülen ak veya kara görüşünün terk edilip, taraflarca gönüllü ve istekli olarak grinin bin elli tonu üzerinde başarılı çalışmalar yapmak için, sinerji ortaklığı oluşturmaktır. Şu ana kadar akla gelmeyen, ışık saçan, enerji fışkıran, yüzleri güldüren, mevcut pastayı büyüten, her iki tarafı da kazançlı kılan yeni fikir ve görüşlerin ortaya çıkarılması için işbirliği yapmaktır. Mevcutlarla uzlaşmak ve anlaşmak yerine, daha verimli ve etkin yöntemlerin üretilmesidir. Ormanın içinde ağaçların arasında kaybolmak yerine, en yükseğe çıkıp, muhatapla birlikte bütünü görerek, daha sağlam ve güçlü yeni yollar bulabilmektir.

3.  alternatifin uygulanması; kişinin kendisinde, ikili ilişkilerde (özellikle eşler ve arkadaşlar arasında), gruplarda, mahallede, toplumda, hukukta, eğitimde, kültürde, öğrenmede, öğretmede ve paylaşmada başarı ile gerçekleştirilebilir.

1.  Kişi kendi başına bir çıkmaza girdiği anda, bildiklerini uyguladığında işin içerisinden çıkamaz ise; yeni bir 3. alternatife ihtiyacı vardır. Demek ki, bilinenlerle mevcut sorunlar çözülememektedir. O halde 3. bir alternatif için, yeniden öğrenmeye, bilenlere danışmaya, işbirliği yapmaya, eksikler varsa tamamlamaya, yeni bir bakış açısı geliştirmeye ihtiyaç vardır. Yani şu ana kadar yapılan uygulamaların dışına çıkılarak, orijinal,  yeni bir fikir ve eylemin üretilmesi gerekmektedir.  Bunun için de kaliteli emek, düşünce, araştırma, uygulama, danışma ve paylaşmaya ihtiyaç vardır.

2. İki kişi arasında her hangi bir konuda anlaşmazlık çıkıyorsa; (iki arkadaş, anne-baba, iki kardeş, öğretmen-öğrenci, iki iş arkadaşı, doktor-hasta, patron-çalışan, iki meslektaş vb.) en büyük sebep, ikisinin de kendi görüşlerini muhatabına kabul ettirmeye çalışmalarındandır. İki alternatifli olan bu sürece (ya seninki ya da benimki) devam edilmesi, çözüm yerine çözümsüzlüğe ve problemlerin hızla çoğalmasına sebep olacaktır. Halbuki, her iki tarafın iddia ettiği görüşlerini dondurarak, işbirliği ve sinerji ortaklığı yaparak, şu ana kadar akla gelmeyen, daha yeni ve etkin bir görüş ve çözümü aramak için işbirliğine gitmeleri, 3. alternatifi bulma girişiminin başlangıcıdır. Uzlaşma ve anlaşma, 3. alternatiften farklıdır. Uzlaşmada, meseleyi büyütmemek için mevcut pastayı paylaşmayı kabul ederek geri çekilme ve belirli bir süre susma vardır. Ama içinde kazanamamanın bir burukluğu veya muhatabın daha fazla kazandığı endişesi hakimdir. 3. Alternatifte ise, geri çekilmeden ziyade, gönüllü ve istekli olarak şimdiye kadar ulaşılmamış daha güzele ve büyüğe ulaşabilmek için, güçleri birleştirerek, mevcut kaynakları çoğaltmaya yönelik işbirliğine gitmek vardır.

3.  Hukukta tarafların hedefi birbirlerini dava ederek, kendini haklı ve kazançlı çıkararak, muhatabı yenme, onun kazancını azaltma ve onu cezalandırma hedefi, iki alternatifli yaklaşıma en güzel örnektir. Her iki taraf avukatları ve kendince delilleri ile, karşı tarafa hücum edecekler ve üstün çıkmaya çalışacaklardır. Davayı taraflardan birisi kazansa bile, katmerli bir maliyete girecek, mevcut enerjisi azalacak ve muhtemelen intikam hırsıyla yanıp tutuşan bir mağlup düşman kazanacaktır. Burada öfke, kin ve intikam duyguları depreşecek, sonucu baştan tahmin edilemeyen problemler üretilecektir. Halbuki, her iki tarafın, problemi çözmek için, üzüm yemek için, mevcut pastayı büyütmek için, iki tarafın da ilave zararlar görmemesi için, kazan-kazan sistemini uygulamak için, daha güzel, etkin ve verimli bir çözüm için güçlerini birleştirerek, 3. bir alternatif aramaları daha çözümcül ve rasyonel bir davranış olacaktır.

4.  Toplumlardaki savaşlar, gerginlikler ve çatışmalar, iki alternatifli yaklaşımların sonucudur. Bunun içindir ki, savaşın galibi olmaz deniyor. Savaş ve her türlü çatışmalarda her zaman her iki taraf da kaybeder. Belki savaşı kazanan, kaybedenden daha az zarara uğrar ama, yine de önceki durumuna göre geriye gider.

3. alternatif ise, savaşı değil, her iki taraf için daha büyük kazanımlar elde etmek, yeni ve stratejik bir eylemi bulabilmek için, güçleri ve imkanları birleştirerek, işbirliği ve sinerji ortaklığını işaret eder.

5.  Birbirlerine tamamen ters bir şekilde olan, eski dozerlerin  yerine üretilen yeni eskavatörlerin,  sobalar ve pervanelerin işlerini birleştiren klimaların üretilebilmesinin sebebi, 3. alternatif üretimine en güzel örneklerdir.

Kaliteli yaşamın en azılı hırsızlarından olan, inatlaşma, iddialaşma, kinneşme, öfkelenme, intikam alma, hiddetlenme, küsme, kalp kırma, kazan-kaybet, kaybet-kazan, mevcudu azaltma, parçalama, bölme, geriye götürme, vb. gibi negatif içerikli eylemler; tamamen dar görüşlülüğün ve iki alternatifliliğin ürünleridir. Bunların panzehiri olan 3. alternatif yaklaşımında ise, gönüllülüğe, istekliliğe, büyütmeye, çoğaltmaya, destek vermeye, kazan-kazan sistemine, daha güzele, yeniye,  güçlüye, faydalıya, verimli ve etkin olana kucak açmak vardır.

 

 

Yazım Sistemleri

 

İnsanlar birbirlerine duygularını, isteklerini, olumlu ve olumsuz düşüncelerini anlatabilmek için sesli sözlerden oluşan bir sistem oluşturmuşlardır. Bu sürece ulaşmanın ne kadar sürdüğü bilinmemektedir.

Yazının ise, sözlerin belli kurallara uyularak çizgiler, resimler, simgeler v.b. görsel işaretlerle ifade edilerek ortaya çıktığı bilinmektedir.

Arkeolojik bulgular yazının M.Ö. 3000 yıllarından beri var olduğunu göstermiştir. Bütün kültürlerin yazıyı kendilerine özgü kurallarla kullandığı bilinmektedir.

Günümüzde ise sürekli gelişen teknoloji, yazımı  olağanüstü ve olumlu yönde etkilemektedir. Ancak, ülkeler kendilerine has abece özelliklerinden ve yazım şekillerinden vazgeçmemektedirler.

Milyarlarca insan sağdan sola, milyarlarca insan yukarıdan aşağıya, yine milyarlarca insan ise soldan sağa yazmaya devam etmektedirler.

Neden böyle bir uygulama var?

Sorunun basit cevabı;

Çünkü, öğrenme çağında öyle öğretildiği için olabilir…

Ancak araştırmacıların elde ettikleri bilgilere göre, insanların yaşadıkları deneyimler sonucu bu alışkanlıklar oluşmuştur.

Orta Doğu’da Mezopotamya kültüründe Sümerler yazılarını taşlara, güneşte kurutulmuş kil tabletlerine çivi ile kazıma yöntemi ile yazıyorlardı.

Sağ eliyle (genellikle) tokmak, sol eliyle keskiyi kullanan kişinin yazıyı sağdan sola doğru yazması daha kolay olduğundan, sağdan sola yazma adet olmuş.

Bölgede yaşayan Araplar yazılarını hep sağdan sola doğru yazmışlar. Müslümanlığın yayılmasıyla pek çok ülkede ( Asya ve Afrika kıtalarında ) Arapça kabul görmüş ve insanlar sağdan sola doğru yazmaya ve okumaya devam ederek günümüze kadar ulaşmışlardır.

Çinlilerin yukarıdan aşağıya doğru yazdıkları binlerce karakterden oluşan yazı Japonlar, Koreliler ve Vietnamlılarca da kabul görerek orijinal yapısı ve görüntüsüyle milyarlarca kişiye hizmet etmeye devam etmektedir.

Çok özgün çizgilerle yazılan Çincenin yukarıdan aşağıya yazıldığında daha kolay okunmasının yanında, şifre gizemini de taşıdığı inancıyla bu yazı şekli muhafaza edilmiştir. Günümüzde bile Çince yazmak önemli bir uzmanlık konusudur.

Antik çağda yaşamış olan Fenikeliler (M.Ö. 3000) Doğu Akdeniz kıyısında, Suriye’den Ürdün’e kadar olan bölgede yerleşmişler ve tüm Akdeniz ülkeleriyle deniz ticareti  yoluyla ilişki kurmuşlardı.

Fenikeliler Mezopotamya ve Mısır kültürlerinden etkilenerek kendi alfabelerini oluşturmuşlardır.

Fenikeliler Akdeniz ülkelerinde ticari ilişki kurdukları bölgelerde alacak-verecekleri kullandıkları yazı ile not ederlermiş. Bu alışkanlıkları önce eski Yunanlılar  sonra Romalılar tarafından benimsenmiş ve uygulanmaya başlanmış.

Ayrıca Fenikeliler ulaştıkları Akdeniz ülkelerini denizcilik, astronomi, güzel sanatlar alanında etkilemişlerdir. Neticede Fenikelilerden alınan yazı, Romalılar tarafından Latin harflerine dönüştürülmüş ve kolaylığı nedeniyle geniş bir coğrafyada kabul görmüştür.

Çünkü yazılar soldan sağa doğru yazılırken gözümüz tarafından kolay izlenebilmektedir. Oysa sağdan sola yazılan yazılar elin ters tarafında kaldığından yazılırken izlenmesi zor olmaktadır.

Ülkemizde 1928 yılında kabul ettiğimiz bu alfabeye göre yazılar soldan sağa doğru yazılmaktadır.

 

 

Avrupa Birliği Olmazsa Olmaz Değil

0

 

Biz Avrupalı olarak doğmadık. Avrupalı olarak tarih sahnesine çıkmadık. Tarih boyunca başarımız Avrupalı olduğumuz için değil. Kendimize özgü. İnsanlık için bir misyon, bir görev yüklendiğimiz için başarılı olduk. Kendimize has insanlık lehine bir misyon, bir görev üstlendiğimiz için muvaffak olduk.

Fıtrî / yaratılışımızdan gelen misyonumuza uygun, İslâm gibi evrensel bir dinin gönül bağlısı olduğumuz için bugünlere geldik. Millî misyonumuza / özel görevimize gereken İslâm gibi insancıl bir dinin gönüllü akıncısı olduğumuz için bugünlere ulaştık.Kendimizi insanlık adına, insanları zâlim idarelerden kurtaracak ilâhî / tanrısal bir yüce işle yükümlü kılındığımız için bugünlere eriştik. Türk Milleti olarak, bu ilahî ve insanî buyruğu alnımızın akıyla ve milletçe bütün içtenliğimizle yerine getirdiğimiz için bugünlere kavuştuk.

Fîsebîlillah / Allah uğrunda, Allah yolunda alnından vurulup tam ercesine, bir gül bahçesine girercesine, vatan toprağına kanlarımızı seve seve akıttığımız için bugünlere; Allah’ın izniyle, inayeti ve yardımı sayesinde geldik ne kelime getirildik a dostlar.

Gerçek böyleyken; Avrupa’ya girmeyelim demiyoruz ama, sanki giremezsek vay hâlimize. Sanki kıyametler kopacak başımıza diye düşünenler, bu tarzda konuşanlar; çok yanlış bir zihniyetin düşkünü olduklarının farkında ve ayırdında mıdırlar acaba?

Biz elbette Avrupa’ya karşı değiliz. Girmek için elimizden geleni de yapıyoruz. Buna rağmen almıyorlar. Almıyacaklarsa almasınlar. Korkmayın Kıyamet kopmaz! Bazılarının endişeleri yersiz. Korkuları gereksiz.

Türkiye Cumhuriyeti birçok devletler kurarak  -ama hiçbir zaman devletsiz kalmıyarak-  bugünlere, Avrupa sayesinde gelmedi ki, bundan sonraki tarih yolculuğuna Avrupa’ya giremezse devam edemez diye bir korkuya kapılalım.

Efendiler! Biz ne Avrupa’ya, ne de başka bir devlete karşıyız. Türkiye’den ve tarih boyunca kurulan Türk Devletleri’nden kimseye zarar gelmedi. Bundan sonra da gelmiyecek. Demek istiyorum ki Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği’ne girmeden de yarınlara güven içinde yürüyecek güç ve kuvvettedir.

Şunu asla unutmayalım ki, bu devlet ebet-müddettir. İnşâllah Kıyamete kadar var olmaya devam edecektir. Her zaman olduğu gibi, yine insanlığın hizmetinde olarak yarınlara yelken açmış durumdadır. Allah’ın inayeti, bu devletin en büyük varlık sebebidir.

İşte bu ince nükteyi anlamış olan meşhur şair Mithat Cemal Kuntay; şu beytiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dünyadaki konumunu ve geleceğini çok veciz / özlü şekilde ifade etmek kabiliyetini göstermiştir:

Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı bu tabut-ı cesîmi

Demek istiyor ki, sevgili dostlar: Bu vatan ölmez. Bir an için öleceğini, yani yıkılacağını varsayım olarak kabul etsek bile; dünya bu cenazenin ağırlığını kaldıramaz. O’nunla birlikte Dünya da çöker. Yani demek istiyor ki inşâllah bu devletin; Allah istemedikçe yıkılması olası değil. İsterse bütün dünya birleşsin karşısında. Vız gelir bu devlete, bu millete.

Çünkü dostu ve yârı Allah olanın sırtını kim yere getirebilir ki aziz dostlar!

887 – 888

 

 

Sanal Dünyanın Çocukları

0

 

Çocukluk ne kadar güzel bir şey. Çocuk masum günahsız ve güzelliklerin ta kendisi. Geleceğimizin teminatı ve ailelerin mutluluk kaynağı çocuk Cenab-ı Allah’ın en büyük nimeti, çocuk sahibi olmak en büyük zenginlik. Birçok aile çocuk sahibi olmak için ne büyük fedakârlıklar yapıyor.

Çocuk deyince içimizde çocukluk yıllarımız hareketlenir. Yaşımız kaç olursa olsun, herkesin içinde çocuk ruhu vardır. Çocukluğumuzu hatırladığımızda mutlu oluruz içimizde bir hafiflik oluşur. Ne kadar güzeldi o çocukluk yılları. Düşe kalka yürüyebilmeyi öğrendiğimiz yıllar yaramazlık yaptığımız yıllar, ilkokul yılları, gençliğe ilk adım ilk göz ağrıları askerlik iş kurma ve evlilik derken birde bakmışız çocuk sahibi olabilmişiz. Zaman ne de tez gelip geçmiş.

Geçmiş kuşak çocukları olarak çok şanslıyız. Biz çocukluğumuzu doya doya çocukça yaşadık her şeyi olduğu gibi gördük ve hissettik. Ama günümüz çocukları bilgi ve bilişim teknolojisi çocukları özetle, sanal dünya çocukları çok şanssız. Onlar çocukluğunu doya doya yaşayamadan sanal âlemde yaşıyorlar. Her şeyleri sanal kızmaları, sevgisi, mutluluğu ama her şey sanal keşke onlarda çocukluklarını doya doya yaşayabilselerdi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun çocuklarla ilgili yaptığı geniş bir araştırmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Çocuklarımız sanal dünyanın tehdidi altında. İstatistiklerdeki veriler hem üzücü hem de düşündürücü. TÜİK ‘in çocuklar üzerinde yaptığı istatistik araştırmasında birçok önemli veri var. Bu önemli verilerin bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum. Bakın verilerde neler var. Bakın verilerde ne tür veriler varmış.

ÇOCUKLAR VE TEKNOLOJİ

TÜİK verilerine göre Türkiye´de bilgisayar kullanma yaşı ortalama 8 oldu. Cep telefonu kullanma yaşı da 10´a düşerken,  her 10 çocuktan 9´unun televizyon izlediği belirlendi.

TÜİK, 2013 yılı Nisan ayında gerçekleştirilen Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması´nın kapsamını genişletti. Kurum, ilk defa farklılıkları daha iyi gözlemleyebilmek için 6-10 ve 11-15 yaş grubu ayrımı yaparak; bilgisayar, internet ve cep telefonu kullanımı, kullanım sıklığı ve kullanım amaçları yanında medya ile ilişkilerini de irdeledi ve çalışmanın sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı.

ÇOCUKLARIN YARIYA YAKINI  HERGÜN İNTERNET KULLANIYOR

Haftalık ortalama internet kullanım süreleri dikkate alındığında, 6-15 yaş grubundaki internet kullanan çocukların yüzde 38,2´sinin interneti 2 saate kadar, yüzde 47,4´ünün 3 ile 10 saat arasında, yüzde 11,8´inin de 11 ile 24 saat arasında, yüzde 2,6´sının da 24 saatin üzerinde kullandığı kaydedildi. 6-15 yaş grubu çocuklar interneti en çok yüzde 84,8 ile ödev veya öğrenme amacıyla kullanırken, bunu yüzde 79,5 ile oyun oynama, yüzde 56,7 ile bilgi arama, yüzde 53,5 ile sosyal medya ağlarına katılma takip etti.

ÇOCUKLARIN GAZETE OKUMA ORANI

Araştırmaya göre 6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 16,6´sı basılı ortamda gazete, yüzde 15,8´i dergi okudu. Aynı yaş grubundaki çocukların yüzde 19,1´i gazeteyi, yüzde 14,3´ü dergiyi hemen her gün okurken, yüzde 10,3´ü gazeteyi, yüzde 16,3´ü dergiyi 2-3 ayda bir okudu. Basılı ortamda gazete ve dergi okuma oranı 6-10 yaş grubu çocuklarda yüzde 9,7 ve yüzde 10,1 iken, 11-15 yaş grubu çocuklarda yüzde 23,6 ve yüzde 21,6 şeklinde sıralandı.

CEP TELEFONU KULLANIM YAŞI 10

6-15 yaş grubundaki cep telefonu kullanan çocukların ortalama cep telefonu kullanmaya başlama yaşı 10 iken 6-10 yaş grubunda ortalama başlama yaşı 7, 11-15 yaş grubunda ise 11 olarak tespit edildi. Cep telefonu kullanım amaçları arasında ilk sırayı yüzde 92,8 ile konuşma alırken, bunu yüzde 66,8 ile oyun oynama, yüzde 65,4 ile mesajlaşma ve yüzde 30,7 ile internete girmek takip etti. Cep telefonu kullanan 6-10 yaş grubu çocukların yüzde 80´i, 11-15 yaş grubu çocukların ise yüzde 62,9´u cep telefonu üzerinden oyun oynarken, 06-10 yaş grubu çocukların yüzde 29,4´ü, 11-15 yaş grubu çocukların ise yüzde 76,2´si mesajlaştı.

6-15 yaş grubundaki çocukların yüzde 92,5´i hemen her gün TV izledi.

 

 

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın içyüzünü anlattı.

 

 

GİRİŞ:

Türkiye, belki de tarihinde ilk defa görülen bir şekilde bir dış mesele üzerinde ittifak hâlindedir. Muhafazakârı-liberali, radikal Müslüman’ı-Ateisti, sağ görüşlüler-sol görüşlüler, militaristler-anti militarist kesimler… Mısır’da seçimle işbaşına gelen yönetimi deviren rejimin karşısında saf tuttular. Üstelik İslam ülkeleri arasında (denilebilir ki) hiçbir ülke Türkiye gibi düşünmüyor.

İslam ülkelerinin mantığını anlamak mümkündür. Kendi ülkelerinde demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla çalışsa, (muhtemelen hiçbiri) yönetimde olamayacaklardır.  Mısırda yeşerecek-gelişecek demokrasinin kendi ülkelerine gelmesini istemezler.

Türkiye neden böyle düşünüyor? Bunun sebeplerinin ciddî bir şekilde tahlil edilmesi gerek. Akla gelen ilk sebep; ‘Müslüman Kardeşler‘in  ‘radikal İslam’ olarak adlandırılabilecek fikrî yapısının bilinmemesi olabilir.

Demokrasiden başka bir rejimi kabul etmemeye kararlı batı, nasıl oluyor da seçimle işbaşına gelmiş iktidarı deviren darbecilerden yana tavır koyuyor?

Bunun da cevabı basit: Hıristiyan Batı ve ABD, radikal İslamcıların iktidara geldiklerinde yumuşayacakları, çağdaş uygulamalara sıcak bakacakları ve hatta batı ile uyumlu hareket edecekleri, onların isteklerine sınırlı da olsa boyun eğecekleri ümit edilmekte idi.  Mursi, iktidar olduktan sonra beklentilerin hiçbirini karşılamadı.  Bunun üzerine; her zaman olduğu gibi Orta Doğu halkına, ‘Sizi inleterek yönetecek diktatörleri seçmeye hakkınız yok. Ben tâyin ederim‘ Dedi ve Sisi’yi görevlendirdi.

Biz yine darbelerin karşısında yer alalım. En faziletli davranış hiç şüphe yok ki budur. Fakat Müslüman kardeşleri de tanıyalım. Bu röportaj bu düşünceyle hazırlandı.

İyi okumalar…

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, asıl konuya girmeden önce ‘Müslüman Kardeşler Cemiyeti‘nin kurucusu Hasan El Benna hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Hasan El Benna, 1906 yılında Mısır’ın Mahmudiye kasabasında doğdu.                                                                                                                                                                  İlk ve orta öğrenimini doğduğu kasabada yaptı. Özel kişilerden ders aldı. Ortaokulda ‘Ahlâk ve Edeb Cemiyeti‘ başkanlığı yaptı. Öğrencilerden kavga ve küfür edenlerden ceza olarak topladığı paralarla fakir öğrencilere yardım etti. Bu gayretiyle sivrilen Benna okul dışında faaliyet gösteren ‘Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti‘ne girdi. Bu dernektekiler ibâdetlerini aksatanlara, orucunu tutmayanlara, küçük çocuklar aracılığıyla el yazısıyla yazılmış uyarı mektupları gönderirlerdi. Bazen bu uyanlar tehdit düzeyinde de olurdu. 1920 yılında ilk öğretmen okulunun imtihanını kazanarak öğretmen okulu öğrencisi oldu. Burada da insanları üstün ahlâka çağırmak, haramlarla savaşmak, Hıristiyan propagandalarıyla mücadele etmek… ilkeleri bulunan derneklerde aktif görevler aldı. Arkadaşlarıyla birlikte ilçenin mahallelerini paylaşıp ev ev dolaşarak herkesi sabah namazını kılmaya dâvet ederlerdi. 1923’de öğretmen okulunu bitiren Hasan el-Benna, Kahire’deki Dar ül-Ülûm’a girdi. Kahire’de Ferit Vecdi ve 1935 yılında ölen Reşid Rıza’nın evlerine gitti, eserlerini okudu. 1927’de burayı da bitirerek İsmailiye şehrinde bir ilkokula öğretmen olarak tâyin edildi.                                                                                                                                                   1928’de altı arkadaşıyla birlikte İhvân’ül-Müslimîn Cemiyeti’ni / Müslüman Kardeşler Derneği’ni kurdu. Bu altı kişiyle ‘İslâm için çalışmak ve İslâm yolunda cihat etmek‘ üzere yeminleştiler. Kalabalık kahvelerde halkın anlayacağı biçimde dinî motifleri içeren ateşli konuşmalar yaptılar. ‘Hira İslâm Enstitüsü‘ adını taşıyan bir özel okul açtılar ve ders saatlerini namaz vakitleriyle çakışmayacak şekilde düzenlediler. Kızlar için de bir özel okul açtılar. Hasan el-Benna’nm 1932 yılında Kahire’ye nakli yapıldı ve burada kitaplar yayınlamaya başladı. Gazete ve dergi çıkarttı. Derneğin değişik yerlerde şubelerini açtı. 1938 yılından itibaren Müslüman Kardeşler Derneği üyelerinden ‘dâvâ fonu‘ adı altında kazançlarının beşte biri kadar para toplamaya başlandı. Bu paralarla yayınlar hızlandırıldı, gençler için dinî ve askerî eğitim yaptırılan kamplar düzenlendi. Böylece istenildiği zaman kullanılmaya hazır silahlı güç oluşturuldu. İngilizlere karşı protesto eylemleri başlatıldı.

8 Aralık 1948’de dernek kapatıldı ve nihayet 12 Şubat 1949 günü Kahire’de bir konuşma sırasında kim olduğu bilinmeyen birisi tarafından iki el ateş edilerek Hasan el-Benna öldürüldü. Ancak O’nun açtığı çığır, sevenleri tarafından devam ettirildi. O’nun düşünceleri Abdulkadir Udeh, Seyyid Kutup, Ebul-A’lâ el-Mevdudî, Muhammed Mahmud Savvaf, Abdulkerim Zeydan, Mustafa es-Sibâî, Said Havva… ve benzerleri tarafından sistematize edildi ve yayıldı.

Çetinoğlu: Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın ‘din anlayışları’ hakkında bilgi verir misiniz?

Ecer: Arap dili ve edebiyatının öğretildiği Dar ül-Ülûm’dan mezun olan ve hayata lise öğretmeni olarak atılan Hasan el-Benna’ya göre ‘İslâm hem itikad, hern de ibâdet düzenidir. Hem din, hem devlettir. Hem maneviyat, hem maddiyattır.’  Yâni İslâm dini hayatın her yönünü içine alır ve her yönü ile ilgili sınırlar koyar. Dünya hayatı da âhiret hayatı da dinin alanı içindedir. Bu sebeple sosyal yaşayış alanında değişmelere izin verilmez.

Çetinoğlu: Kendisinin konu ile ilgili düşüncelerini özetlemeniz mümkün mü?

Ecer: Hasan el-Benna bu hususu şu cümlelerle dillendirir: ‘İslâm’ı sahabelerin, tabiîn’in, selef-i salihîn’in anladığı şekilde anlayıp Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde, Peygamberin sünnet-i seniyesi dairesinde hareket edeceğiz. İslâm’ı asrımızın rengine değil de, asrımızı İslâm’ın rengine sokacağız.’

Çetinoğlu: Uygulamaları söylemlerine uygun mu?

Ecer: Bu anlayışın sonucu olarak düşüncede, inançta, ahlâkta, iş ve davranışlarda Müslüman tipi insanın oluşmasına uygun eğitim düzeni kurulmalı, bu eğitim düzeniyle insanları mescidlere, camilere çağıran bir devlet oluşturulmalıdır. Çünkü Müslüman Kardeşler teşkilatının görevi İslâm’ın haram ve helâllerini açıkça ve tam bir şekilde anlatmaktır.  Sonuçta İslâm ilkelerine dayalı devlet düzeni kurulacaktır. Benna şöyle diyor: ‘İslâm ilkelerine dayanmayan devlet düzenini ve siyasî partilerin hiçbirini benimseyip kabul etmiyoruz… Biz tüm gücümüz ve varlığımızla, her yönüyle İslâm esaslarını yeniden canlandırmaya ve İslâm hükümetini de bu esaslara göre oluşturmaya gayret edeceğiz.  İslâm hem ibâdet, hem önderliktir. Hem dindir, hem devlettir, hem ruhaniliktir, hem ameldir, hem namazdır, hem cihaddır, hem itikattır, hem yönetimdir, hem mushaftır, hem kılıçtır. Bunlardan biri hiçbir zaman ötekinden ayrı olamaz.’

Çetinoğlu: Şeriat devleti yâni…

Ecer: Teklif edilen devlet düzeni şeriat devletidir. Bu şeriat devletinde insanların kanun-kural koyma hakları yoktur. Seyyid Kutup’un ifâdesiyle; ‘Meydanda tek bir nizam vardır, o da İslâm nizamıdır… Geriye kalan nizamların topu cahiliyet nizamıdır… Meydanda tek bir şeriat vardır o da Allah’ın şeriatı… Meydanda tek bir yurt vardır, o da İslâm yurdu. İslâm devletinin hâkim olduğu yurt Allah’ın şeriatının hükümran olduğu, emirlerinin geçerli bulunduğu ve Müslümanların birbirlerini dost edindikleri diyar. Bunun gerisinde kalanların hepsi darül-harb diyarıdır.’  İslâm diyarı olan yerde hiç kimse hangi problem olursa olsun kendiliklerinden Allah’ın hükmü dışında hükümler koyamaz.  Zira İslâm nizamında teşrî (kural, kanun) Allah tarafından yapılır. Devletin idaresi halife adıyla anılan bir yöneticinin bulunduğu Kur’an’a dayalı bir yönetimdir. Bu yönetimde Kur’an’ın, İslâm’ın hükümleri uygulanır ve bu hükümler bütün ihtiyaçları karşılayacak güce sâhiptir. Bu sebeple toplum düzeni için kanun veya kararname çıkartmaya gerek yoktur. Kulların çıkarttığı kanunlara uyan kişi dinden çıkar. Ayrıca Allah’tan başka hiçbir kimsenin kanun koyma hakkı yoktur, kanun ve sistem koymak ilahlığın özelliğidir.’

Seyyid Kutup bu hususu ‘Yoldaki İşaretler‘ adlı kitabında şu çarpıcı cümlelerle açıklar:

Her kim, kendi yanından çıkardığı sistemleri kulların hayatına tatbik etmek isterse ülûhiyet (Tanrılık) iddia ediyor demektir. İster bunu açıktan söylesin ister söylemesin…  Ve her kim insanlara böyle bir sistem koyma hakkını tanırsa onların üluhiyetini kabul ediyor demektir. İster onlara ilâh adını versinler, ister vermesinler…’

Toplum hayatında kul kanunlarının yeri yoktur. Topluma Allah’ın kanunları hâkim olmalıdır. Allah’ın kanunlarını toplumun bütününe hâkim kılmak, Tanrı ve Peygamber sözleri dışındaki insanların koydukları kuralları yok etmek Halifenin ve Müslümanların ilk ve önemli görevlerindendir.

Çetinoğlu: Nasıl bir devlet düzeni kurmak istiyorlar?

Ecer: Bütün Müslüman toplumların başında tek bir yönetici vardır, o da devletin yönetimini Kur’an’a dayandırmakla görevlidir. Halife Kur’an’ı anayasa kabul eder ve Kur’an’ın hiçbir hükmünün askıya alınmasını, düzeltilmesini kabul etmemekle yükümlüdür. Böyle bir devlette beşerî kanunların yeri yoktur. Halifeye yönetimde yardımcı olmak üzere bir şûra vardır, şûranın kararlarının Kur’an’a uygun düşmesi şarttır. Halifenin Müslüman, erkek, ilim sahibi, adaletli, toplumu yönetme gücüne sahip, sağlıklı, ergin yaşta ve Kureyş kabilesinden olması şarttır. Bu niteliklere sâhip kişi sevilir ve kendisi de kabul ederse başa geçirilir ve ölünceye kadar başta kalır.

Müslüman Kardeşler’in kurucu lideri Hasan el-Benna İslâm birliğini Arap birliği ile birlikte düşünür, İslâmlık ile Araplık arasında yakın bir bağ kurar. Kur’an’ın Arap diliyle indiğini, Arapların zillete düşmesiyle İslâm’ın da zelîl olacağını, bu sebeple her Müslüman’ın Arap birliğini ihya için desteklemeleri gerektiğini ifade eder. Ona göre ırk, renk, bölge ayrımı yapılmaksızın kelime-i şehâdet getirilen her yer vatandır,  Bu vatanda Allah’ın kanunlarının geçerli olduğu, bütün konularda Allah’ın hükmüne dönülen bir Müslüman toplum birlikte yaşayacaktır.

Bütün Müslümanların tek çatı altında birlikte olmaları, İslâm’ın ve Kur’an’ın toplum hayatına hâkim olduğu bir düzenin kurulması, yeni nesillerin bir plân dairesinde cihada hazırlanması, eğitim yaptırılması, askerî bir disiplin kazandırılması gerekir.

Çetinoğlu: Cihad ile neyi kastettikleri belli mi?

Ecer: Müslüman Kardeşler’e göre cihad dinin uygulamaya konulması savaşıdır. Zira ilâhî sistemin toplumda hâkim kılınması, İslâmî düzenin getirilmesi için ‘İslâm prensiplerine uymayan bâtıl sistemleri yıkıp, yerine İslâm nizamını getirmek‘  ile yâni cihad etmekle mümkündür. Onlara göre cihad bir savunma savaşı değildir. Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî’nin ifadesiyle ‘… İslâm’da cihadın gayesi İslâm prensiplerine uymayan bâtıl sistemleri yıkıp yerine İslâm nizamını getirmektir.’  Herhangi bir millete ait olmayacak ve coğrafî sınır tanımayacak şekilde bütün dünyaya yayılacak bir ilâhi sistemin hüküm sürdüğü tek bir İslâm toplumunun tahakkuku için cihad yapmak farzdır. Bunun için gençlere el atılacak, onlara yakın dövüş sporları ve silah eğitimi yaptırılarak vurucu güç sağlanacak, ihtilalci bir ekip yetiştirilecektir. Bunlarla insanların yaptıkları sistem yıkılıp Allah’ın sistemi hâkim kılınacaktır.  Böylece fikir ve kılıçla insanî yönetimler yıkılacak, insanlar kanun yapmaktan alıkonulacak, yalnız Allah’ın kanunlarının geçerli olduğu, bütün konularda Allah’ın hükmüne dönülen bir düzen getirilecektir. Bu düzenin adı, tek İslamcı devlet düzenidir.

Çetinoğlu: Hocam, genel bir değerlendirme ile röportajımızı bitirebilir miyiz?

Ecer: Müslüman Kardeşler teşkilatı görüşlerinin tarih içindeki Selefilik, Haricilik, İbn Teymiyecilik ve Hanbelîliğin uzantısı olduğunu söylemek pek de yanlış değil. Encyclopedie de L’Islam’da bu teşkilatı tanıtan G. Delanoue makalesinde;  ‘Öğretilerinde özgünlük (orijinallik) yoktur.’  ifâdesini kullanır. Ayrıca Müslüman Kardeşler’i  Cemaleddin Efgânî (1839-1897), Muhammed Abduh (1849-1905), Muhammed Reşid Rıza (1865-1935), Muhammed İkbal (1875-1938)… ve benzeri gibi modernist İslamcılar ile karıştıranlar, kaynaklara dönme düşünceleriyle örtüşmelerine bakarak onların devamı zannedenler yanılmaktadırlar. Müslüman Kardeşler’in modernleşme ve çağdaşlaşmaya şaşı baktıkları çok açıktır ve İslâm’ı asrın idrakine söyletme taraftarı değildirler.

İnsanların yönetim için kanun koyma haklarının olmadıkları görüşünün aynısını ilk İslâm mezheplerinden Haricîlik’te görmekteyiz. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kâfir olacağı anlayışı sosyal hayatın değişkenliğine, dinamizmine, zamana, bölgelere, şartlara göre şekilleneceği sosyal ve tabiat gerçeğine aykırı düşmektedir. Zira din statiktir, yeni olay ve şartlar için ise vahiy gelmeyecektir.

Çetinoğlu: İslam’ın statikliği genel kabul görmüş görüşlerle bağdaşır mı?

Ecer: Tarih boyunca İslâm bilginleri dünya ile sosyal hayatla bağlantılı olan insanların (muamelat adı verilen) eylemleri ile ilgili hususların zamana, mekâna, kamu yararına (maslahata) bağlı olarak değişebileceği sonucuna varmışlardır. Çünkü örnek aldıkları İslâm Peygamberi ve O’nun arkadaşları (sahabe) dünya ile ilgili işlerde insanları serbest bırakmış, her şeyde ve her meselede vahiy beklememiş, kendileri insan olarak dünyevî problemleri çözmüşlerdir. Bu konuda İslâm tarihi kitaplarımızda bol örnekler bulmak mümkündür.  Hatta vahiy yoluyla yasaklanmamış eski Arap örfü ve dine zıt olmayan âdetler (örfler) ile hüküm verme devam etmiştir. Gene vahiy gelmeyen konularda kitabî dinlerin kitaplarıyla amel edildiği olmuştur.  Kamu yararı (maslahat) ve zaruretler de Peygamberin ve Müslümanların kararlarında rol oynamış, âyetlerin nüzul (iniş) sebeplerinin ortadan kalkmasıyla o âyetlerin askıya alındığı sahabe dönemleri olmuştur.

Çetinoğlu: Bütün insanların tek bir çatı altında toplanması ilmen mümkün mü?

Ecer: Bütün insanların tek başkanlık ile yönetilmesi, aynı dili konuşması, sosyolojik anlamda tek millet olmaları isteği hem sosyoloji kurallarına hem de Kur’an’a aykırıdır. Sosyolog Prof. Dr. Ünver Günay;  ‘İslâm dini temelde millî birlik ve bütünleşmenin vazgeçilmez aslî unsurudur.’ cümlesini kullanır. Yâni dini, millî birliğin, millet olmanın güçlendirici bir unsuru olarak görmek yanlış olmaz.

Çetinoğlu: İslam’ın cihad anlayışı da farklı olmalı

Ecer: İslâm’da cihad, haksız yere saldırma, vicdanlara baskı yapma değildir. Kur’an-ı Kerîm’in Hac suresinin 39. âyetinde belirtildiği üzere cihad; ‘Haksızlığa uğratılarak savaş açılan kimselere karşı koyma‘dır. Yâni savunmaya yöneliktir. Kadınlar, çocuklar, râhipler, yaşlılarla savaşılmaz.  Müşrik de olsalar, savaştan el çekip barış isteyenlere karşı savaşa devam edilmez… Düşmanlar Müslüman oluncaya kadar savaş sürdürülmez.  Müslüman Kardeşler cihadı vesile yaparak vicdanlara baskı yapmakta, saf Müslümanları mevcut yönetimlere karşı isyana, teröre yönlendirmektedirler. Bu sebeple bazı devletlerce terörist gruplardan sayılmış ve örgütlenmeleri engellenmiştir.

Çetinoğlu: Halifenin belirlenen bir kabileden seçilmiş olması şartı uygulanabilir mi?

Ecer: Müslüman Kardeşler’in Kureyş kabilesinden bir halifenin etrafında bütün Müslümanların toplanabileceği varsayımı modern devlet anlayışıyla çatışır. Bütün doktrinleri hem ilmî hem de dinî yönlerden tutarlı olmadığı gibi, çağdaş toplum yaşayışına da cevap verebilecek olgunlukta değildir. Zira Müslüman Kardeşler’in baskıcı, hürriyetleri kısıtlayıcı teokratik devlet yapısı çağdaş, demokratik, laik, millî hâkimiyet ve millî iradeye dayanan yönetim anlayışıyla bağdaşmaz. Bu bakımdan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve milletimize hediye ettiği ve O’nun ‘fazilet rejimi‘ olarak nitelendirdiği cumhuriyet yönetimi için tehlikedirler.

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

8 Ağustos 1934 târihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde’de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı.

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Târihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Târihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Târihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere’ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 30 civarında eseri bulunmaktadır.

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Târihi ve İslâm Mezhepleri Târihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuştur.

 

 

 

 

 

Asya, Türkiye ve Japonya

 

Türk Japon Dostluk Derneği’nin kurucusu ve yirmi yıllık Başkanı sıfatıyla, Türk Japon Vakfı’nın Kurucusu sıfatıyla çok yakından bildiğim bir konuyu aktarmak istiyorum.

Biliyor musunuz, bugün Dünyanın iki numaralı ekonomisi, Japon Devi Nasıl Oluştu, diye on yıllar süren bilimsel araştırmalar yapıldı…

Japonlar çok mu akıllı? Çok çalışkan mı? Çok zeki mi? diye yıllarca araştırıldı.

Sonunda ne akıllı, ne çalışkan, ne de çok zeki olmadıkları tespit edildi. Ve bir şey daha tespit edildi: 1945 yılındaki Atom Bombası hezimetinden sonra yıllarca sersemlemiş kalmışlardı.

Sonunda bir şey belirdi:

Bir tek Japonya vardı. Ve tek bir Japon Milleti Vardı!..

İşte bunlar, onların “tek ve en büyük” değerleri idi.

O ülkeyi, o insanı sevmek gerekiyordu. İşte Japonlar onlardı.

Ve Japonya kendi ülkeleri. Ve Japonya’ya “sadece” Japonlardan hayır gelebilirdi.

Ne zaman ki bunu kavradılar, işte bugünkü Japon Mucizesini  bu düşünce yarattı.

Onlarca bilimsel araştırmaya konu olan bu husus üzerinde onlarca bilimsel tebliğ vardır.

Sonuçta bulunmuştur. JAPON MUCİZESİNİN dayanağı: SEVGİ’dir.

Sevgi!.. Ülke ve millet sevgisi!..

Bu ülkeyi ve bu milleti, bu haliyle sevmekten daha güzel bir yol olmadığını artık görmemiz gerekmiyor mu?

………………………………

Türkiye ve Japonya Dünyanın iki uzak köşesinde biri diğerine şaşılacak kadar benzeyen ve şaşılacak kadar da farklılıkları olan İKİ GÜZEL ÜLKEDİR

Coğrafya Olarak Benzerler, Yaşam Tarzı Olarak Benzerler, Düşünce Yapısı, Konuşulan Dilin Yapısı İtibariyle Benzerler

Bu iki ÜLKENİN Siyasi Kaderleri de benzemektedir.

İki Ülke de Komşuları tarafından YALNIZLIĞA itilmek istenmektedir.  Komşularla problemler vardır ve olacaktır.  Ne var ki Japonya’nın problemleri, komşularından kendilerinden kaynaklanmaktadır.  Ama Türkiye’nin komşuları ile problemleri daha çok başkaları tarafından ve uzaktaki başkaları tarafından yaratılmakta ve körüklenmektedir.

Ve iki ÜLKE de Komşularından çok farklı, Tarih, Kültür ve Ekonomik Yapıya Sahiptirler.

Türkiye ve Japonya Devlet ilişkileri 1890 yılında başlamış, bu tarihte, JAPON İmparatoru tarafından Japon PRENSİ KOMATSU Balayı Seyahati bahanesiyle LONDRA’ya ve oradan gizlice İSTANBUL’a gönderilmiştir. Prensin Özel bir Elçilik görevi vardır.

O yıllarda Hindistan’ı aşıp Uzak Doğuda YAĞMALARA Başlayan Fransız, İngiliz, İspanyol ve Portekiz gibi SÖMÜRGECİLER Japonya’yı da taciz etmekte sahillerini top ateşine tutup yağmalamaktadır.

Bunlarla kim başa çıkabilir?  Elbette o zamanın En Güçlü DEVLET’i, bir bakıma, bu günün AMERİKASI gibi görünen OSMANLI!…

İşte Japon İmparatoru bunun için ve gizli bir anlaşma ile yardım istemek üzere PRENSİ İSTANBUL’a göndermiştir. Ve anlaşma yapılmıştır.

Anlaşma yapılmış ve GÖVDE GÖSTERİSİ için zamanın en güzel gemisi ERTUĞRUL 650 seçme LEVENT’le yola çıkmıştır.

Yol üzerinde uğradığı ÜLKELERDE de büyük ilgi gören ve tezahüratla karşılanan TÜRK GEMİSİ ERTUGRUL Japonya’ ulaşmış, sevgi gösterileriyle karşılanmış ve bir süre sonra dönüşe geçmişken ne yazık ki JAPONYA’dan ayrılamadan KUSHİMOTO açıklarında batmıştır.

ERTUĞRUL’un, Japonya’ya gönderilmesi, hazin sonu, Ertuğrul’dan Kurtulabilenlerin barındırılması, tedavileri ve Türkiye’ye ÖZENLE gönderilmeleri iki devlet arasındaki sevgi ve sempatiyi arttırmıştır.

Bu çok bilinen olaydan biraz başka yönlere bakmak istiyoruz.

OSMANLI, Ertuğrul’dan önce de Japonya’nın dikkatle izlediği, örnek almaya çalıştığı güçlü bir Devlettir.

JAPON BAŞBAKANLARININ, kendi meclislerinde, farklı zamanlarda sarf ettikleri şu sözler tarih sayfalarındaki yerini almış belgeler içindedir.

Japon Başbakanı; 1870’li yıllarda der ki:

“Bu gün dünya üzerinde 200 bin kişilik bir ASKERİ gücü BİR GÜNDE seferber edebilecek TEK BİR DEVLET Vardır; OSMANLI…”

Ve bir başka Konuşmada;

“OSMANLI MÜSLÜMAN’DIR, AMA HIRİSTİYAN BATI DEVLETLERİ İLE ÇOK OLUMLU İLİŞKİLER TESİS EDEBİLMİŞTİR, BİZ DE DİĞERLERİ İLE İLİŞKİLERİMİZDE ONU ÖRNEK ALMALIYIZ.”

Demek ki Osmanlı; Japonya’nın, bazı bakımlardan hayranlık duyduğu, SİYASİ ve ASKERİ BİR GÜÇ olarak VARDIR.  Böyle kabul edilmektedir.

Böyle bir JAPONYA ve GÜZEL TÜRKİYE’miz.

Peki ama ilişkilerimiz ne durumda?

Bu gün Türkiye ve Japonya’nın hiç bir çıkar çatışması yoktur.

Siyasi-Askeri hiç bir problemi yoktur.  Tek bir problemi vardır.  TİCARET DENGESİ!..

Elimizde son (15) yılın rakamları var. Türkiye Japonya’ya (1) satar, (4-5) Satın alır

Oysa Türkiye ve Japonya biri diğerini tamamlayan imkanlara ve Potansiyele Sahip İKİ ÜLKEDİR

Japonya’da olmayanlar Türkiye’de; Türkiye’de olmayanlar JAPONYA’da vardır. Şartlar bizi beraber olmaya zorlamaktadır.

TÜRKİYE ve JAPONYA biri diğeri için büyük bir PAZAR’dır.

Türkiye ve Komşuları; Ortadoğu, Balkanlar, ASYA ve Afrika hatta AVRUPA Japonya için inanılmaz bir CAZİBE Merkezidir.

Türkiye’de Yapılacak Yatırımlar, sadece Türkiye için değil, çevremizdeki bu pazarlar açısından olağanüstü cazip olabilir.

Japonya’nın bu Pazarlara uzaklığı yanında Türkiye’nin GÜMRÜK BİRLİĞİ içinde yer alması ve her şeye rağmen bölgenin en güvenilir Ülkesi olması bunu gerektirmektedir.

Ne var ki,  Hatalar Yapılmıştır ve Yapılmaktadır.  Türkiye’deki en büyük JAPON Yatırımı olan TOYOTA Anlaşmasında bile hata yapılmıştır. TÜRKİYE’deki TALEBİN Özellikleri, TÜRK Pazarının sırrı başlangıçta görülememiştir.

Bu gün HATA’dan dönülmüştür. Yeni anlaşmaya göre TÜRKİYE’de AVRUPA Pazarına da hitap edebilecek ÜSTÜN Modeller de üretilmektedir.

Ve Türkiye’den AVRUPA’ya SATIŞ Yapılmaktadır. Bu günkü gibi Türkiye’de MAKUL Modeller Üretilip Lüx Modeller AVRUPA’dan gelmeyecektir. Ama bu iş gecikmeyle yapılabilmiştir.

Burada bir anımızı aktarmak istiyorum;

TOYOTA, Türkiye araştırması tam 10 yıl sürmüştür. İLK (6) yılda tamamen gizlilik içindedir.
Sekizinci yılda araştırmacıları bize geldiler.

Bizden istedikleri neydi? İki Japon araştırmacı TÜRK İnsanlarının evlerini görmek istiyorlardı. GÖRDÜLER Odacı, Şoför, Gecekondu, Lüks Konut, Orta Sınıf Hepsini ve en son benim evime geldiler.

Sordum: NE GÖRDÜNÜZ?

Gördüklerini anlattılar,

– Gelir seviyesine bakılmaksızın Her evde Tüm Elektronik Cihazlar ve Beyaz Eşya vardı.

– Peki, dedim.  Bu neyi gösterir?

– Bu dediler, şunu gösterir; TÜRK İNSANI, GELİR DÜZEYİ İLE ORANTILI OLMAKSIZIN  TEKNOLOJİNİN TÜM İMKANLARINI KULLANIYOR. Senin Şoförünün evindeki Çamaşır Makinası seninkinden bir üst MODEL’dir

–  Peki, dedim bunun anlamı nedir?

– Bunun anlamı şudur dediler; Türk OTOMOBİL Sektörü önümüzdeki yıllar için 200 bin adetlik bir kapasite gösteriyor. Oysa Halkınızın bu temayülü bu tahminleri YIKAR ve siz BİR MİLYON Otomobile ulaşırsınız.

-Yani?

– YANİ TOYOTA TÜRKİYE’de yatırım YAPACAKTIR!..

Bu görüşmeden İKİ YIL sonra SABANCI GRUBU ile anlaşma imzalandı.  Fakat ne yazık ki, MAKUL Modellerle üretime başlanıldı ve LÜX MODELLER ToyataDAHİL dışarıdan ithal edildi ve bu hata ancak YEDİ SENE SONRA DÜZELTİLEBİLDİ.

Evet; 7-8 yıl KAYBETTİK.  EVET Kaybettik!..  OYSA Uzmanlar bunu O ZAMAN Görmüşlerdi.

Zararın neresinden dönülse kârdır.  Aslında bu kayıplar Sadece TOYOTA’da değil, Fiyat’ta Reno’daFORD’da da oldu.. Televizyonda, telefonda da oldu.

Ve yanlış kararlar hep başkalarının işine yaradı; çirkin Avrupalı’nın..

……………………………….

Evet, biz konumuza dönelim.

JAPONYA ile Ticari DENGE sorunumuz bu gün çok net bir şekilde vardır. (1) satıyor, (5) alıyoruz.
Ama onlar da aslında almak istiyorlar. Hatta o kadar enteresan ki, sadece bizden değil, Dünyanın her tarafından ve her şeyi satın almak istiyorlar.

Neden? Çünkü, EKONOMİLERİNİN Dengesi Ancak Satın ALMA ile düzelebiliyor! Bizimkinin Aksine, Ticaret açıkları değil Ticaret Fazlaları Var. 1960’larda JAPON İhracatını arttırmakla görevli olarak kurdukları JETRO’ya bu defa İTHALATI Artırma görevi vermişler’

Ayrıca JAIDO, biraz sonra açıklayacağım. ONU KOPYE ederek AIDO’yu kurduk. JAIDO’nun görevi de  GELİŞMEKTE olan Ülkelerde yeni yatırımlar oluşturmak suretiyle JAPONYA’nın doğrudan ihraç yerine bu Ülkelerden yapılacak İHRACAT ile Ticari Dengesini düzeltmek.

Onlar Satın almak istiyor, Biz satmak istiyoruz. AMA olmuyor, Neden olmuyor? Nasıl Olabilir? İşte işin PÜF noktası burada. JAPONYA bu gün (400) Milyar Dolarlık İTHALAT yapıyor. Ve bunun YARISI Gıda için Oysa GIDA DEPOSU TÜRKİYE Ne Satabiliyor. Dometes SALÇASI dışında SIFIR!..

JAPONYA Bu gün (16) Milyar Dolarlık Tekstil İTHAL ediyor..  Oysa TÜRKİYE Ne satabiliyor?

Denilebilir ki SIFIR. İşte problem burada!. Peki,  ne yapacağız ve NASIL Yapacağız.
Bir kere JAPONYA’ya mal satmak ZOR, Deveye Hendek Atlatmak gibi bir şey..

Aslında BİZİ BİZE de bırakmıyorlar.

………………………………

 

 

 

Türk Devlet Bürokrasisi Dağıtılıyor…

 

ürk devlet geleneğinde bürokrasinin önemli bir yeri vardır. Bir çok kişi de, devlet için haklı olarak “bürokratik devlet” tanımlaması yapar…

Bu bürokratik devlet yapısının “devlet baba”anlayışının ortaya çıkmasında büyük rolü olmuştur.

Ancak son yıllarda ve de özellikle AKP’li yıllarda bürokratik devlet anlayışından süratle uzaklaşılmaktadır. Devlet bir Türk devleti olmaktan çıkıp, renksiz ve fikirsiz bir AKP devletine dönüşmektedir. MHP ve CHP’de siyaset yapanların, devletin kurumlarınca fişlendiği ve izlendiği iddiası da bu kanaatimizi kuvvetlendirmektedir.

Bu dönüşümde, devlet bürokrasisini işgal edenlerin davranışları ve uygulamaları etkili olmaktadır. Devlet bürokrasisi, çok ucuz nedenlerle bu gidişe çanak tutan davranışlar sergilemektedir.

Türk toplum yaşamında devlet; vatandaşın gözüne vali, kaymakam, hakim – savcı, polis ve bir çok kademedeki memur ile gözükür.Onun için bürokrata halkın bakış açısı“giden ağam, gelen paşam”şeklindedir.

Devlet bürokrasisinin temel ayaklarını teşkil eden vali, kaymakam, hakim – savcı, polis gibi memurlar geçmişte de iktidar lehine davranışlar gösterselerde genellikle devlet yanlısı yönetim anlayışını sürdürmüşlerdi. AKP döneminde ise artık devlet bürokrasisinin yüzlerce yıllık gelenekleri bir kenara itilmiş ve bürokratlar iyice AKP’li olup çıkmıştır. Bu bize, devletin bir AKP devletine dönüşmekte olduğunu göstermektedir.

Gün geçmesin ki; iktidarın hizmetinde olduğunu açıklamayan vali, kaymakam başta olmak üzere devlet memuru olmasın…

Aksi bir durum olursa, o devlet memuru; rütbesi, makamı ve görevi ne olursa olsun “yanmış”olmaktadır…

Bunun son örneğini de İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu örneğinde yaşadık.

Mısır’daki darbeye sessiz kaldığı ve AKP iktidarının politikalarına, alenen ve yüksek sesle destek vermediği iddiası ileProf. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu; AKP sözcüsü Hüseyin Çelik ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ tarafından, istifaya davet dahil olmak üzere çok ağır bir şekilde eleştirildi ve göreve gelirken verilen destekten dolayı adeta nankörlükle suçlandı.

Bu sadece Ekmeleddin İhsanoğlu’nun başına gelen bir şey değildir. Kamuoyuna yansıyan ve yansımayan böyle yüzlerce olay vardır diye düşünüyorum. Yani göreve getirilen herkesten, vakti ve saati gelince bir diyet istenmektedir.

Bunlar Türk devlet geleneğinde yoktur. Devlet bürokrasisinin zayıflatılması, bu topraklarda anarşi doğurur. Onun için bölücülerin ve marjinal grupların “katil devlet”, “işkenceciler hesap verecek”, “faşizme geçit yok” gibi daha çoğaltılabilecek pek çok ithamları, devletin ve onun  atardamarı olan bürokrasinin zayıflatılmasını ve halkla bürokrasinin karşı karşıya getirilmesini hedefler…

Memleket Sultan Süleyman’a kalmadığı gibi AKP iktidarına ve RTE’ye de kalmayacaktır. Bugünler, diğerlerinde olduğu gibi gelip geçecektir. Ancak bürokrasisi zayıflatılmış ve dağıtılmış bir Türk devletinin, toparlanma süreci epey uzun olacaktır.

Türk Milleti, bu günlere “ya devlet başa ya kuzgun leşe” diyerek “ebed müddet” anlayışı ile gelmiştir. Türk Milleti ve devleti kıyamete kadar var olacak, ancak devlet yapısını ve geleneğini dağıtmaya çalışanlar, tarihte kara bir lekeyle anılacaktır. Bu sebeple, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu,Mısır’daki darbe ve olaylarla ilgili olarak görevinin gereklerini doğru bir şekilde yapmıştır. Onu eleştirenler ise ya bilerek ya bilmeyerek bir macera peşindedir.

 

 

Cana Kıymak Büyük Günahtır (1)

Her insan, bir takım temel haklara sahip olarak dünyaya gelir. Bu hakların başında ise, yaşama/hayat hakkı gelmektedir. Çünkü Yüce Allah, en güzel bir şekilde yarattığı (Tin, 95/4), yeryüzünde şan ve şeref sahibi kıldığı (İsrâ, 17/70)insanın yaşama hakkını muhterem saymıştır. Bundan dolayı yüce dinimiz İslam’ın temel hedeflerinden birisi de can emniyetinin korunmasıdır.

İnsanın dünyaya gelmesi de ölümü de Allahu Teâlâ’nın takdirindedir. Allah’tan başka hiç kimsenin insanı yaşama hakkından mahrum etmeye yetkisi yoktur. Bu nedenle dinimizde adam öldürmek büyük günahlardan biri olarak kabul edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın öldürmesini haram kıldığı cana kıymayın…”(İsrâ, 17/33) buyrularak, haksız yere cana kıymak yasaklanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Mahveden yedi günahtan sakınınız. Onlar: Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, ribâ (faiz), savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır”(Buharî, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 38)

Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)“Müslümanın Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır”(Müslim, Birr, 32; Tirmizî, Birr 18)buyurarak, hiçbir Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşinin canına, malına, ırz ve namusuna zarar vermemesi gerektiğini bildirmiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) bir mü’minin öldürülmesinin Allah katında bütün dünyanın yok olmasından daha büyük bir mana ifade ettiğini bildirmiştir. (Nesâî, Tahrimü’d-Dem, 2/3984)

Bundan dolayı bir Müslümanın, diğer bir Müslümanı bilerek ve kasten öldürmesi düşünülemez. Kur’an-ı Kerim’de“Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka” buyrulmaktadır. (Nisâ, 4/92) Hatta değil öldürmek, bir Müslümanın din kardeşine hiçbir şekilde zarar vermesi, onu incitmesi düşünülemez.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bütün insanlığa hitap ettiği Vedâ Haccı hutbesinde şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle muhteremdir, tecavüzden korunmuştur.”(Tecrid, IV/412, VI/334, X/389, 395)

İnsanın hayat hakkını korunması gereken en temel haklardan birisi olarak gören dinimiz haksız yere bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek, bir insanı kurtarmayı da bütün insanların hayatını kurtarmak olarak kabul etmiştir.(Mâide, 5/32)İslam, insanın kendi canına kıymasına yani intihar etmesine de müsaade etmemiş ve aynı şekilde büyük günah olarak kabul etmiştir.

İnsanlar arasında ilk defa adam öldürme suçunu işleyen Hz. Âdem (a.s.)’ın oğlu Kabil’dir. Kıskançlığından dolayı kardeşi Habil’i öldürerek ilk defa cinayet işleyen Kabil, çok ağır bir vebal altına girmiştir. Bu yanlış davranışıyla insanlığa da kötü bir örnek olmuştur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ondan sonraki bütün öldürme olaylarından bu kötü çığırı açan Kabil’e bir misli günah yazılacağını haber vermiş (Buharî, Cenâiz, 33), böylece adam öldürmenin ne kadar ağır bir günah olduğunu vurgulamıştır.

Cana Kıymanın Cezası Cehennemdir

İnsan canına kıymak insanın hem dünyada hem de ahirette yüzünü karartan, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıp, gazabına sebep olan ve karşılığı cehennem olan büyük bir suçtur. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”(Nisâ, 4/93)

Cenâb-ı Hak, şirk hariç bütün günahları affedeceğini bildirmiştir. Adam öldüren bir mü’min, ebedî olarak cehennemde kalmasa bile büyük bir azapla karşılaşacağı muhakkaktır. (…) Ancak bir mü’mini, sırf mü’min olduğu için öldüren kimselerin, ayette ifade edildiği gibi ebediyyen cehennemde kalacağına şüphe yoktur. (Murat Kaya, Efendimiz’den Hayat Ölçüleri, Sh. 333)

(Haftaya devam edecek)

NOT: 17 Ağustos Marmara Depreminde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Yüce Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyor, bu tür felaketlerin bir daha yaşanmaması dua ve dileklerimle selam ve saygılar sunuyorum.