18.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 962

Yazarın Ölümü

 

Beşir Ayvazoğlu anlattı: İstanbul’da Türkiye Yazarlar Birliği’nin Kızlarağası Medresesi’nde bir toplantıda Mustafa Miyasoğlu ile birlikte konuşmacıydım. 2013’ün sanırım Ocak ayı falandı. Sıra Mustafa’ya gelmişti, güzel konuşuyordu. Bir ara ne dediği anlaşılamadı. Konuşmalarında gel-gitler oldu. Öyle bir hal aldı ki “Mustafa böyle konuşmaz” diye aklımdan geçiriyordum, beyninde ur olduğunu öğrendim. Daha sonraki günlerde ise Bakırköy’de bir hastanede tedaviye başlandığını bildirdiler.”

Mustafa Miyasoğlu’nun eşi Nilüfer Hanım ESKADER’deki vefa toplantısında şunları aktardı: “Bakırköy’den sonra Bağcılar’daki bir özel hastanede tedavisi devam etti. Morali yüksekti ve bu hastalığı atlatacağına inanıyordu. Seviniyordu bu motivasyon yüksekliğine. Çünkü “Daha çok yapılacak işlerimiz var” diyordu inancının gereği. 80 yaşına kadar yaşaması için dua ediyordu. Ama öyle olmadı gittikçe kötüleşti. Hastalığının son bir haftasında artık konuşamıyordu bile. Gözleriyle anlatıyordu. Son günlerde yanına gittiğimde elini tuttum. “Sana şarkı söyleyeyim mi?” dedim. Türk Sanat Müziğini çok severdi. Gözüyle “evet” dedi.

“BERABER AHDE BAĞLANDIK..GEL EY CANAN!”

Daha sonra Nilüfer Hanım Mehmet Akif Ersoy sözlerini yazdığı, Şerif İçli’nin Hüseyni/ş/aksak makamında bestelediği şarkıyı okuyor:”Ezelden aşinanım ben, ezelden hem zebanımsın/Beraber ahde bağlandık ne olsa yar-ı canımsın/ Ne olsan zerrenim, kalbimde hala çarpar esrarın/Gel ey canan, gel ey can kalmasın ferdaya didarın”

Mustafa Miyasoğlu duygulanıyor ve ağlamaya başlıyor, eşinin avucundaki elini daha şiddetli sıkıyor. Nilüfer Hanım “Eğer ağlayacaksan söylemeyeyim. Bırakalım ne dersin?” deyince gözyaşlarını silerek, gözleriyle” hayır devam et” diyor ve eşinin söylediği eseri dinleyerek şarkı tamamlanıyor.

Nilüfer Hanım 10. Dönem Gümüşhane Milletvekili Ekrem Ocaklı’nın(1914-1977) kerimesi. Evliliklerine, İslami Edebiyat Ekolü’nün kurucusu yazar Ali Nar vesile oluyor, tanıştırıyor. Ekrem Ocaklı’nın ikematgahı adeta bir mektep gibi; alim, sanatçı, edip, politikacı, yerel yönetici, kanaat önderi ve maruf insanların sık sık buluştuğu bir mekan. Kendisi ehl-i tarik ve nakşibendi. Ayrıca Bediüzzaman’a bağlı bir aydın. Risalei Nurları  askeri darbe sonrasındaki karalama, tehdit, taciz ve tutuklamalara rağmen sıkıyönetim dönemlerinde bile yanından ayırmayan, okuyan, değerlendiren bir memleketsever. Nilüfer Hanım böyle bir hanede büyümüş. Babası “seni zor dönemler bekliyor” dediğinde henüz 17 yaşında ve Mustafa Miyasoğlu ile nişanlanıyor. Artık bu beraberlik ömür boyu sürecektir. Nilüfer Hanım’a aşkını ifade eden örtülü bir şiir yazarak, ithaf ediyor yıllar önce Mustafa Miyasoğlu. Bu örtü yıllar sonra kalkıyor ve ESKADER toplantısında okuyor.

AİLE KÜLTÜRLE ÖRTÜŞMÜŞ

Nilüfer -Mustafa Miyasoğlu’nun Mehmet, Emre ve Eren adında üç çocukları oluyor. Miyasoğlu Ailesi artık bütün kültürel toplantılara birlikte katılıyorlar, Mustafa’nın sohbet, konferans, panel konuşmalarını hep beraber izliyorlar. Çocuklardan bir tanesi de sürücülüğünü yapıyor babasının.  Mustafa Miyasoğlu ailesine zaman zaman ev ödevi de veriyor, bazı kitapların okunması ve özetinin çıkarılması konusunda. Nilüfer Hanım ilk geçer notunuAhmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ve Rakım Efendi romanının özetinden alıyor. Oysa böyle bir beklentisi yoktur Nilüfer Hanım’ın tam tersi kızdığını belirtmek için de kağıda parafını öyle büyük atıyor ki dikkati çeksin diye.

Miyasoğlu ailesi bir edebiyat, bir sanat, bir kültür homojenliği içindedir. Ortak yanları önce bu yanlarıdır. Sadece yorucu olan Mustafa Miyasoğlu’nun sürekli ürettiği projelerdir, verdiği görevlerdir, telefon dahil uzun konuşmalarıdır. Yürümek yok, koşmak gerekmektedir Mustafa’ya göre.

Miyasoğlu Ailesi ayrıca kendi kesimlerindeki diğer sanatçı, kültür ve medeniyet ugraşı veren ailelerle de (Vahap Akbaş, Muzaffer Doğan gibi)maile görüşerek bir ilke imza atmaktadır. Örnek adımlar atılmakta, girişimler gerçekleştirmektedir. Gidip gelmekler arttıkça, aileler arasında ortak yanlar da ortaya çıkmaktadır.

KİTAP YASAĞINA KESKİN TAVIR

Mustafa Miyasoğlu’nu kısa adı MTTB olan Milli Türk Talebe Birliği’nde tanıdım. MTTB sağın, muhafazakar kesimin, milliyetçilerin, islamcıların önemli merkezi olduğu kadar, zıdlarının da hedefi içindeydi. MTTB gençliğe ve üniversite öğrencilerine fakültelerinden çok daha fazla bilgi vermiş, hayatı tanıtmış, sorumluluğunu hatırlatmış, özelliğini ve güzelliğini ortaya çıkarmış, muhit edindirmiş, uzmanlığı ne olursa olsun stajerliğini yaptırmış bir kuruluştu. Her MTTB dönemi yenilikler kazandırmıştır insanımıza ve gençliğimize. Ancak MTTB kadroları sona doğru kolaylığa kaçınca işin şekli değişmişti. MTTB Kitap Kulübü 1977’den sonra genel başkanın bağlı olduğu kanaat önderinin okunmasına müsade ettiği yayınların satılmasını uygulamaya koymuştu. Bu kitap çeşitleri de sadece birkaç türdeydi. Oysa MTTB Kitap Kulubü gençlere ucuz, yeni, iskontolu her sahada tarih, ekonomi, sosyal hayat, edebiyat, roman, hikaye, şiir, felsefe, dini bilgiler, ansiklopedi, hatta ders ve kurs kitapları dahil her dalda yayını gençlere ulaştırıyordu.

Sırdaş Yayınevi’ni de 4 MTTB’li Burhaneddin Kayhan, Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Mehmet Babayiğit ve Selahattin Sadıkoğlu’yla birlikte kurmuş, 10’u aşkın eser yayınlamıştık. Kavgamız adlı eserde ise MTTB, Ülkücüler ve Marksistler anlatılıyordu. Bütün eserlerimize ambargo uygulanıyordu. Bunu konuşmak üzere gittiğimde Mustafa Miyasoğlu’nun bu konuyu tartıştığını gördüm. Hiç de güzel şeyler söylemiyordu bu kitap yasağına karşı. Kendisinin de birkaç kitabı yayınlanmıştı. Üstelik bu kitaplarda hep biz vardık. Onların da MTTB Kitap Kulübü’ne girmesi mümkün değildi. Sonra orada edebiyatçı yazarlar Abdullah Uçman ve Durali Yılmaz’ı gördüm. Onlar da aynı dertten muzdaripti.

KUŞAĞIMIZIN BİZİ ANLATAN İLK ROMANCISI

Mustafa Miyasoğlu Geçmiş Zaman Aynası’nı imzaladı verdi. Kaybolmuş Günleri çok sevdim. Muhacir nefisti. Sadece Yüksek İslam Enstitüsü hocalarından Ahmet Davutoğlu İttihad’ta kızıl mezalimi anlatırken Güzel Ölüm’ü hatırlatıyordu sanıyorduk. Mustafa Miyasoğlu çıkınca dedik ki Allah herkese “Güzel Ölüm” nasib etse keşke. Dönemeç’e 1982’de Türkiye Yazarlar Birliği olarak yılın romanını, romancısını seçtiğimizde inanın yazarlarımızın sayısı bir elin parmakları kadar azdı. Çünkü talebe iken mücahit olan çoğu insan nasılsa bu işi Üstad Necip Fazıl Kısakürek götürüyor diyerek daha fazla para kazanılacak meslekleri seçiyorlardı! Kültür, sanat, edebiyat, medeniyet hareketlerine çok az insan gönül vermişti. İşte Mustafa Miyasoğlu da bunlardan biriydi. Bizim nesilin ilk romancısı diyebilirim.

İnsanların bürokraside yükselmeyi programladığı bir dönemde o herşeye rağmen öğretmenliği ve öğrenmeyi tercih etti. Hemşehricilik hiç yapmadı. Hiç bir cemaatin içinde olmadı. Partiye patırtıya katılmadı. Hep bağımsız aydın olarak herkesin ve herkesim insanımızın  değişimini, çatışmalarını, aşklarını, sancılarını, dönüşümünü yazı ve kitaplarına konu etti. Çok proje üretti.

Kısa adı TYB olan Türkiye Yazarlar Birliği’ni kurduğumuz (1978) yıllardı. Bize o kadar çok teklif ve ortak proje yapılması konusunda önerilerle gelirdi ki tarifi mümkün değildi. Kültür ve Sanat Yıllıkları mesela öyleydi. Bunların bir kısmını epeyi süre konuştuğu telefonla gerçekleşetirir, faturasını da öderdi. Oysa bazılarını bilirim ki bedavaya gelmesi için TYB telefonunu kullanırdı genel merkeze gelerek!. Ankara’dan İstanbul’a  geldiğimizde bizi hiç yalnız bırakmazdı. Anlatır, katkı ister, değerlendirmelerde bulunurdu. Konuşmaktan, anlatmaktan hiç usanmazdı. Suffe Yıllığı için yazılar istedi yazdım, anketlere katılmamı arzu etti katıldım. Oysa o yıllarda kültür hareketleri neredeyse dibe vurmuştu.

NEDEN VE NİÇİNİN CEVABI

Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü sanki Mustafa Miyasoğlu’nda yumaklanmıştı. İdealizm sahibiydi. Gençlere öncelik tanırdı. Edebiyat ve sanatla soluk alıp verirdi. Yazı biçimlerini (şiir, roman, deneme vs) çoğaltmak veya azaltmaktan öte her konu ve teması bir idealizm içerirdi, ısrarcı ve takipçiydi. Paylaşmayı üretmek kadar önemserdi. Bir kültür bakanının, dışişleri veya içişleri bakanı gibi değil kültür bakanı gibi konuşmasını isterdi. Kitap okumayan, sanat galerini ve müzeleri gezmeyen, yayınları takip etmeyen, tiyatro ve sinemaya bigane, müzikten habersiz siyasilere acırdı. Üstadın “mütebessim ahmak” veyahut da “mukaddes enayi” tanımlamasını bu kesime iyice yakıştırırdı. Kendi insanımız olan yöneticilerimizin ufuk açan konuları gündeme taşıması gerektiğini anlatırken, kendisine kızacaklarını bildiği halde onların peşini de bırakmazdı.

TRT yıllardır zahiren Mustafa’nın çizgisinde de neden bir eserini ekrana ve mikrofona yansıtmaz ki? Türkiye neden ve niçin ilimde, edebiyatta, sanatta, kültürde ve medeniyette fikir ve üretim fukaralığı çekerin cevabı Mustafa Miyasoğlu’nu ve gönüldaşlarını hep meşgul etmiştir. Gerçekten neden ve niçin?

Mehmet Nuri Yardım ve Şerif Aydemir Mustafa Miyasoğlu’nu ziyaret edeceklerdi. Kafileye ben de dahil oldum. Topkapı’dan Bağcılar tramvayına binecektim. Meğer görüştürmüyormuş  hastane, programı iptal ettik. Medyada hiç haber çıkmayınca hastalık süreci ile alakalı iyileştiğini düşünerek espri yapacaktım, birkaç gün sonra cep telefonundan aradım, “Merhaba Mustafa” deyip biraz da müziplik düşünmüştüm ki “Ben oğlu Eren” demez mi? Kendine geldiğinde selamımı iletin deyip kapattım umutsuzluk içinde. Yüreğime dert yüklendi sanki.

 

Mustafa Miyasoğlu’nu en son Çemberlitaş’ta bir kültür programından çıkarken görmüştüm. Ben geç kalmıştım, toplantıya girerken kendisi çıkıyordu. Sinirlenmişti, onun için terkediyordu toplantıyı. Bir kısmı dönem arkadaşı, bazılarının kemikleri kalmamış löp ete dönmüş, ispatı vücutçular için “Kardeşim Çiftçigüzeli adam toplantıya gelmiş konuşulanları dinleyeceğine bizlerin bile duyabileceği sesle ihale takip ediyor.. Allah islah etsin bu sefiltürkleri!” diyordu üzülerek. Her deyiş ve tespitinde Üstad Necip Fazıl Kısakürek eksik değildi. “Aceze basın” da bunlardan biriydi, eleştiri kültürü de. Her ikisine de rahmet ve minnet.

GÜZEL ÖLÜM EKRANA..EDEBİYAT FAKÜLTESİNE İSİM

Miyas ne demek bilmiyorum. Lügatlerde de bulamadım. Yanımda oturan Sayın Mehmet Tekelioğlu “Munis’ten mi geliyor acaba?” dedi. İzmir Milletvekili Prof. Dr.Mehmet Tekelioğlu ESKADER’de şöyle konuştu: “Abdullah Gül Bey ve ben Kayseri’den üniversitede okumak için İstanbul’a geldiğimizde Mustafa Ağabey bizimle yurttaki odasını paylaşmıştı. Çok iyiliğini gördük.” diye vefa gösterdi. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül hastanede Mustafa Miyasoğlu’nu ziyaret ederek başka bir ilke imza attı.

Keşke bu ilkler sanatçılarımızın, kültür ve sanat  adamlarımızın, medeniyet gönüllülerimizin hayatta olduğu zamana da denk gelse!. Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi’ndeki bir bölüme mesela Mustafa Miyasoğlu Edebiyat Fakültesi ismi yakışır mı ne dersiniz?

 

 

Cana Kıymak Büyük Günahtır (2)

 

Adam öldürmenin, haksız yere akıtılan kanların ahiretteki hesabı çok ağırdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava, kan dökmekle ilgili olanlardır” (Buharî, Diyât, 48; Müslim, Kasâme, 28) buyurmuştur.

İnsanın yüce Yaratıcısına karşı kulluk görevleri ile ilgili ilk hesaba çekileceği amel namazdır. Kul hakkı konusunda ise, ilk hesabı haksız yere adam öldürmekten olacaktır. İlk sorgulanacak amelin namaz olması namazın önemini ortaya koyduğu gibi, cana kıymanın hesabı ilk sorulacak kul hakkı olması da onun ne kadar büyük bir günah olduğunu göstermektedir.

Bir insanın öldürülmesine iştirak eden, yardım eden veya sebep olanlar da günaha ortak olurlar ve onlar da aynı cezayı çekerler. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Eğer gök ve yer ehli, bir mü’minin kanını (haksız yere dökme günahına) iştirak etselerdi, Allah onların hepsini birden cehenneme atardı.” (Tirmizî, Diyât, 8/1398) Yani bir kişinin öldürülmesine çok sayıda insan katılmış olsa, hepsine de aynı ceza verilir. (Buharî, Diyât, 21)

İslam’da kan davası yoktur

Toplumun huzur ve güvenini sağlamayı amaçlayan İslam dini, “şahsî sorumluluğu” esas almış ve kan davası gütmeyi yasaklarmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez” (En’âm, 6/164) buyrularak, İslam’dan önceki dönemlere ait bu kötü âdete son verilmiştir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Veda Hutbesi’nde cahiliye devrinde güdülen kan davalarının tamamen kaldırıldığını, kaldırdığı ilk kan davasının da Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nın kan davası olduğunu ilan etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir adamın, “Ey Allah’ın Resûlü! Şunlar, cahiliye devrinde falancayı öldüren Benî Salebe kabilesidir. Onlardan intikamımızı alıver!” demesi üzerine ellerini oldukça yükseğe kaldırarak, “Anne çocuğu adına cinayet işlemez (cinayeti kendi adınadır)!” buyurmuştur. Resûlullah bu sözü iki kere tekrar etmiştir. (Nesâî, Kasâme, 39)

Ahir Zamanda Herç

Hz. Peygamber (s.a.s.) ahir zamanda toplumsal bozukluklar meydana geleceğini, ortaya çıkan fitne ve kargaşa nedeniyle dünyada adam öldürme olaylarının çoğalacağını haber vermişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), öldürenin de ölenin de suçlu sayılacağı bu tür olaylara karşı Müslümanları uyarmıştır.  Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, ölen de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek” buyurdular. “Bu nasıl olur?” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.” (Müslim, Fiten 56)

Hz. Peygamber (s.a.s.) hadiste geçen “herç”  kelimesini, kendisinden sonra İslam toplumlarında çıkacak olan “mü’minlerin birbirlerini çokça öldürmeleri” şeklindeki üzücü hadiseleri haber vermek maksadıyla sıkça kullanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki; kıyamet yaklaştığında Müslümanlar arasında öldürme olayları had safhaya çıkacak. O kadar çok öldürme olayı yaşanacak ki; kimse, kimi niye öldürdüğünü bilemeyecek. Kimin haklı, kimin haksız olduğu da anlaşılamayacak.

Sonuç olarak; dinimiz haksız yere bir insanı öldürmeyi veya kendi canına kıymayı büyük günah saymış, bir insanı öldürmenin bütün insanları öldürmek gibi günah olduğunu bildirmiştir. Bunun gibi yine dinimize göre kan davası gütmek, intikam hırsıyla suçsuz bir insanı öldürmek de büyük vebaldir. Çünkü Allahu Teâlâ hiç kimseye başkasının hayatına son verme yetkisi vermemiştir. Canı veren de, alacak olan da ancak Allah’tır.

Öyleyse Müslümanlar olarak, insanların, hatta tüm canlıların hayat hakkına saygılı olmalı, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmeli, bir canı incitmekten sakınmalıyız. Fitne ve kargaşa ortamlarından uzak durmaya çalışmalı, böyle zamanlarda Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine sarılmalı, tefrikaya düşmekten sakınmalı, din kardeşlerimizle olan birlik ve beraberliğimizi korumaya azami gayret göstermeliyiz.

 

 

Bunlar Mutlaka Bilinmeli

0

 

Ülkenin içinde bulunduğu durumu uzun zamandan beri yazıyor, çiziyor ve insanımıza aklımızın erdiğince bildiklerimizi söylemeye çalışıyoruz.

Yaşananların altında yatan mesele şudur:

Mustafa Kemal ATATÜRK’ü ve yiğit silah arkadaşlarını silmek ve Millî Mücadeleyi yok saymak.

Ne adına?

İslâmiyet görüntüsü, kisvesi, maskesi, aldatmacası altında Türk Milletini Anadolu’da zayıflatıp, Türk Dünyası’nın birlikteliğini engellemek ve Çanakkale ile Millî Mücadele’nin intikamını almak adına.

Çünkü, özellikle 1700’lerin ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş tükettiklerini zannettikleri ve Avrupa’dan attıktan sonra Anadolu’dan da atacaklarına inandıkları Türk Milleti, sağlam, vatansever aydınları sayesinde Avrupa ve Haçlı dünyasını hem Çanakkale’de, hem de Milli Mücadele’de yenmiş ve Hıristiyan dünyasının 200-250 yıllık hayallerini yıkmıştır. Onun için Mustafa Kemal ve arkadaşlarından intikam almak gerektir.

Bunu yapabilmek için de içeride işbirlikçileri olmalıdır.

Bu durum çok açık ve çok nettir.

Bakın, geçenlerde İstanbul’dan gelirken Havaalanına gitmek için bindiğim bir taksinin şoförünün anlattığına:

Arabaya binen bir kişi, arabanın içerisinde gördüğü Mustafa Kemal imzalı çıkartmanın arabada ne işi olduğunu soruyor ve taksiciden aldığı cevap üzerine bu çıkartmayı çıkartmasını sert bir ifade ile emrediyor(!). Taksici reddedince, arabayı durdurup kin ve nefretle ilgisiz bir yerde taksiden iniyor.

Bir de şunu dinleyin.

Vardar Ovası türküsünde rakı lafı geçtiği için, Bülent ARINÇ bu türküyü söyletmiyor. Ama, birkaç sene önce, bu türkü ile ilgili övücü ifadeleri bilgisayarına yazdığından haberi yokmuş, bunu unutmuş gibi. Hayır, zamanı geldi ve ortam müsait hale geldi.

Şimdi, bu nefret edilen, kin duyulan ve yok edilmek istenen, unutturulmaya çalışılan Millî Mücadeleyi yapanlar ise hangi ortamda mücadele ediyorlar ve neyi kurtarmışlar bir de ona bakalım.

Adanalı hemşerimiz İsmail ARLI’nın sahibi olduğu Togan yayıncılıktan çıkan Aydın KELEŞOĞLU’nun yazdığı kitaptan alıntılarda şunlar yazılı:

“Yunan işgalinde Manisa ve çevresinde 5000 kişi katledildi. Manisa ve çevre köyleri ateşe verildi. Yerli ve yabancı basın mensuplarının araştırmasına göre Manisa merkezde 3.500 kişi yakılmış, 855 kişi öldürülmüştü. Manisa’da o gün 10.700 ev, 13 cami, 272 dükkân, 19 han, 3 fabrika ve 17.490 köy evi yandı.”

“Yüzlerce kişinin yandığı, kesildiği, tecavüz edilerek öldürüldüğü Manisa işgali bir toplu katliam niteliğine dönüştü.”

“Yunanlıları adeta Manisa’ya davet eden ve Hüsnüyadis diye anılan Rum hayranı Vali Hüseyin Hüsnü, savaştan sonra Yunanistan’a kaçtı. Hıristiyan oldu. Menemen’de Kubilay’ın başını keserek şehit eden Derviş Mehmet’in en yakın akrabasıydı.”

“Albay Bekir Sami bir camide kürsüye çıkarak halka silaha sarılma çağrısında bulundu. Ama camideki bir yaşlı:”Efendim bizler….. Hükümet bir şey yaparsa ne alâ. Yapmazsa biz sizin dediklerinizi yapamayız. Yarın Yunanlılar buraya geldikleri zaman bizim alnımıza ne yazıldı ise biz buna razıyız.” deyince Albay Bekir Sami küplere bindi ve kürsüde:

“Müslümanlar! Eğer bu camide çan görmek istemiyorsanız, eğer ailelerinizi Yunan Askerlerinin kucağında görmek istemiyorsanız, haydi silah başına!”  dedi. Ve son sözünü şu tarihi cümlelerle bitirdi:

Bugün ne bir hükümet, ne de bir devlet kamıştır. Devlet de, hükümet de sizsiniz!”

“Albay Bekir Sami son derece haklıydı. Çünkü, İçişleri Bakanı Ali Kemal, Yunanlılar ilk günde İzmir’de 2.000 Türk’ü öldürmesine rağmen, 22 Mayıs günü şu açıklamayı yapmıştı:

İzmir’de sükûnet var. İşgal geçicidir.”

“Aslında köylülerin bir kabahati yoktu. Yüzyıllardır cahil bırakılarak savaşlarla bezgin edilmişti. Ayrıca gazeteler de onları yanlış yönlendiriyordu.”

Şimdi gelelim, bizim söyleyeceklerimize.

Yukarıda uzun bir alıntı yaptığım yazılar size ne anlatıyor, bilemiyorum.

Ama, bana ve benim gibi düşünenlere, Millî Mücadeleyi yapan, kanı, canı, malı pahasına ve olağanüstü zorluklara katlanarak dünya egemen güçlerine meydan okuyan ve onları yenen insanlara, komutanlara, askerlere, sivil vatandaşlara ve bunların yapılmasını sağlayan Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir başta olmak üzere tüm liderlere Müslüman ve Türk olarak saygılarımı, minnetlerimi iletiyor, ahde vefa adına, vicdan adına, Allah adına, millet adına kendilerinden dualarımı eksik etmiyorum.

Bu arada, unutmadan söyleyeyim ki, Hüsnüyadis ve Derviş Mehmet’in ülkemizde en yüksek makamlara(!) ulaşmış ve hâlâ bu makamları işgal eden kimle ilişkisi var, bunu daha sonra hep beraber inceleyeceğiz. İsim sürpriz olsun ki, şaşkınlık ve yukarıdan beri söylediklerimizin belgesi olsun.

 

 

“Ve Hamazaki Gidiyor”

JICA aracılığı ile gelen ve Türkiye’de İKİ YIL Kalan JAPONCA Hocamız HAMAZAKİ’den söz ettiğimiz bir yazımızı buraya almak istiyorum.  Önce bir noktaya dikkatinizi çekmek için yaşadığımız bir olayı aktaracağım.

“VE HAMAZAKİ GİDİYOR”

İki yıldır bizimle idi. Japonca öğretti. Jıca kanalıyla Türkiye’ye gönderilen Senior Volunteer grubundandı.

Onu sevmiştik. Bir kere ülkesi için iyi bir temsilciydi. Onu tanıdıkça bütün Japonlar hakkında müspet düşünmeye başlıyor­dunuz. Zaten uluslararası ilişkilerde önemli olan budur.

İki şeyi çok iyi yapacaksınız: Birincisi asıl görevinizi!.. Ve onun kadar önemlisi: Tüm davranışlarınızda bir ülkeyi temsil ettiğinizi asla unutmayacaksınız. Yaptığınız her güzel iş bütün milletinize mal edilecektir. Ve yapacağınız en ufak hata da bütün bir milletin olacaktır. Bunun için çok dikkatli olacaksınız.

Hem görevinizi iyi yapacaksınız, hem de tüm davranışlarınızda ait olduğunuz o millete söz getirmeyeceksiniz. Bu ikisini yapabi­liyorsanız, milletinizin iyi bir temsilcisi oluyorsunuz.

Her milletin olduğu gibi, bizim de iyi temsilcilerimiz de, kötü temsilcilerimiz de vardır. Japonların da iyi temsilcileri olmuştur, kötü temsilcileri olmuştur. Şimdi kötüleri bir yana bırakalım, iyilerden bahsedelim.

Onların ilklerinden biri, Başkonsolos Tatsuo Takeda’dır.  O, müthiş bir diplomattı. Ülkesini seviyor ve mükemmel temsil ediyordu. Onu daha sonra memleketi Sapporo’da ziyaret ettik. Daha sonra, Tokuyu Üniversitesi’nde görevli olduğu zaman biz de bir grupla Japonya’da bulunuyorduk, ona bir onur plaketi verdik. O anı görmeliydiniz. Dimdik ayaktaydı ve gözlerinde yaş vardı. Çok gururlanmış ve çok da duygulanmıştı. Muhakkak ki o, Türkiye’yi unutmadı. Kitabını yazdı. Ama, bilinmeli ki, Türkiye de asla onu unutmadı.

Onunla birlikte önce yardımcısı, sonra Bakü Büyükelçisi ve tekrar Türkiye Müsteşarı Akira Motoyama’yı tanıdık. O da bambaşka bir efsane idi. Ömrü Türkiye’de geçmişti, Türkiye’yi seviyordu. Türkiye de onu sevdi!.. O Japonya için olduğu kadar, Türkiye için de bir gurur abidesi idi. Son derece mütevazı, o nis­pette ince duygulu, görevden asla taviz vermeyen, ama olaylara tam vukuf edebilen bir iş anlayışı vardı.

Sonra bir muhteşem Büyükelçi daha geldi; Yoıchı Yama­guchı!.. O da başka bir efsaneydi. Türkiye’yi tanıdı, kısa sürede tanıdı. Türkiye’nin Japonya ile kaçınılmaz işbirliği zaruretini ilk o görmüştü. Japonya ve Türkiye gelecekte birlikte olmak, beraber hareket etmek zorunda olacaklar, şimdiden bunu görmeliler. 21. yüzyıl

Türkiye ve Japonya’nın yüzyılı olacaktır…

Evet, bu örnekleri çoğaltmak belki mümkündür.

Tabii şunun da dikkate alınması gerekir ki; biz sadece ilişkimiz olabilen diplomatlardan bahsettik. Onların dışında başka Japon­lar da vardı. Örneğin Morinaga!.. Türkiye’de on yılı aşkın görev yapabilen nadir yabancılardan biriydi. Irak-İran Savaşı sırasında, doğrudan Başbakan Özal ile temas kurup, Türk Başbakanına İran’daki 200 kadar Japon’u kurtaran kararı aldıran Japon’du o!.. Bir Türk dostu idi. Japonya dönüşünde de Türk Dostluk Cemiyeti Genel Sekreterliğini uzun süre yaptı.

Ve bir Sumıtomo Genel Müdürü; Bakü’de, Türk şehitliğini gördüğünde, orada ağlayan inleyen Türk anaların, bacıların hay­kırışları karşısında onlarla birlikte hıçkıra hıçkıra, sarsıla, sarsıla ağlayan, bizi de duygulandıran ve ağlatan bir Japon yönetici.

İşte insanlar böylesi davranışlarıyla, yaptıklarıyla, söyledikle­riyle anılıyorlar… Unutulmuyorlar.

Hamazaki Sensei (öğretmen) de böylesi unutulmayacaklardan biridir. O da görevini sabırla, şevkle, yılmadan, yaz sıcak deme­den, kış soğuk demeden, adeta koşarcasına yaptı. Aralarında -ne mutlu ki- bizim de bulunduğumuz onlarca Türk’e, iki yıl boyunca Japonca öğretti. Ve artık gidiyor.

Kurslar bitti ama biz yine de zaman zaman beraber oluyoruz. Japonya’yı konuşuyoruz. Türkiye’yi konuşuyoruz. Müşterek sorunlarımızı, imkânlarımızı konuşuyoruz.

Hamazaki Bey, hafta başında yine bendeydi. Artık gideceği günler yaklaştı ama o da Türkiye’yi, bir çok şehrimizi; Ankara, İzmir, Antalya, Mersin, Adana, Bursa, Efes ve Amasya’yı, Çorum ve Hattusaş’ı da görmüştü.

Hamazaki Bey Türkiye’den önce Ürdün’de görevli idi, Irak ve Suudi Arabistan dışındaki Ortadoğu’yu ve pek çok Avrupa ülkesini de görmüştü.

Ona şunu sordum: “Türkiye ve diğerleri için ne diyeceksiniz? Bir karşılaştırma yapabilir misiniz?”

Önce beklediğim cevap geldi: “Türkiye bölgedeki en güzel, en müreffeh, en gelişmiş ülkedir. Ve devam etti, “Türkiye’de halk Japonya’dan da daha mutlu, daha müreffeh yaşamaktadır. Bunda din unsuru da etkilidir. Türk kültür ve yaşam tarzı da etkilidir. Burada, ülkenizde her şey var. Bol ve ucuz, insanlar da bunları satın alabiliyorlar.

Burada insanlar aslında daha mutlu.”

İşte Hamazaki!.. Ve buyurun: Türkiye hâlâ nerededir, diye sorup da cevap bulamayanlar. Avrupa’ya özenenler, buyurun!.. İşte Japon gözüyle Türkiye!..

Evet, Hamazaki bu izlenimlerle gidiyordu.

Daha doğrusu gidecekti…

Bırakmadılar…

Ve Hamazaki son bir gezi daha yaptı.

Hem bize de haber vermeden…

Geçen hafta geldi, birlikte bazı ziyaretlerimiz vardı.

Lafı döndürdü dolaştırdı. Konuya getirdi!..

“Dogan!..” dedi, “ben bir yere gittim.”

“Nereye?..” dedim merakla. Biraz durdu ve “Van’a gittim,” dedi. Van’a!..

“Aaa, ne kadar güzel!..” dedim.

Sonra o devam etti…

“Oradan,” dedi, “Doğubeyazıt’a geçtim…”

“Güzel,” dedim. “Çok güzel… Sonra?”

“Sonra,” dedi. “Kars’a gittim…”

“Harika,” dedim. “Bu da çok güzel…”

Sonra birden ayıktım.

“Sonra,” dedim, “sonra nereye gittin? Ve bütün bu seyahati nasıl yaptın?”

“Bir seyahat acentesi,” dedi. “Onlar ayarladı ve önerdiler.”

“Eeee?” dedim. “Sonra?”

“Sonra,” dedi, “Ani harabelerini gördüm…”

“Harika!” dedim. “Nereden aklına geldi? Bu uzun yolu nasıl gittin geldin?”

“Van’a uçakla, oradan kiralık araba ile Doğubayazıt ve Kars’a, sonra da Ani harabelerine gittim ve Kars’tan uçakla döndüm.”

Aslında Hamazaki bu yolculuğu bilemezdi, yapamazdı. Öğrettiler ve yaptı. Çok da kötü şeyler görmedi.

Sadece, bütün yabancılar gibi, aradığını buldu biraz.

Neydi aradığı?

Türkiye bu kadar mükemmel olamazdı. İnsanları Japonya’dan bile mutlu olamazdı. Bunun bir sırrı olmalıydı.

İşte onu gördü belki…

Ve dedi ki: “Çok farklı!..”

Allahtan biz de Japonya’yı karış karış biliyorduk!..

Hemen can alıcı soruyu patlattık: “Japonya’da da böyle yerler var mı? İstanbul Kars farkı gibi farkı olan yerler var mı?”

Biraz durdu.

“Haaa!..” dedi, “Var! Hokkaido…”

“Evet, Hokkaido, Japonya’nın en Kuzeyi ve ben de orayı çok sevmiştim. Zira insanları biz Türklere biraz daha benziyordu… Sıcak insanlardı…”

Hamazaki ile bir bakıma ödeşmiştik.

Ama bir şey üzerinde durmak gerekir. Birileri bu insanları nasıl kullanıyorlar, daha doğrusu bizim hakkımızdaki müspet intibaı nasıl çevirmeye çalışıyorlardı?

Ama merak etmeyiniz. Bu tür çelişkiler dünyanın her yerinde var.

Japonya’daki Hokkaido’yu bir kenara bırakalım, Amerika’da Beyaz Saray’ın çok değil, bir-iki kilometre uzağında, burnunun di­binde, Amerika’nın en büyük zenci mahallelerinden biri vardır.

İnsanlar sokaklarda oturur, Amerika seviyesinin oldukça altında yaşarlar.

Florida’da en lüks otellerin hemen yanı başında, denize girmek için geceden gelen ve kumlar üzerinde uyuyan binlerce insan vardır.

Bir Amerika vardır, bir de Amerika!..

……………………..

Şimdi, bitirmeden bir anımı aktarmak isterim:

“Burası Rus pazarı, işte burası da Laz pazarı!..” diyordu Kars Valisi Sayın Sıtkı Arslan!..

Vali Sıtkı Arslan’ı, Bandırma Kaymakamlığı’ndan ve Amasya Valiliği’nden tanıyorduk. Kars’ta misafiri olmuştuk.

Vali anlatıyordu, “Ruslar malum işte, getirdiklerini satıyor­lar.”

Önemli olan Laz pazarı idi!..

Bu insanlar, Karadeniz’in köylerinden geliyorlardı. Arazileri yoktu.

İstanbul heveslisi Karslıların arazilerini kiralıyorlardı.

Bu arazilere verdikleri cüzi kiraya karşılık, ekip biçiyorlardı. Hayvanlarını otlatıyorlardı.Elde ettikleri ürünleri, genelde sebzeleri, burada, Laz pazarı denilen bu yerde satıyorlardı.

Biraz sohbeti derinleştirdik.

Verdikleri kirayı fazlası ile çıkarıyorlardı.

Hayvanlarını da otlatıyorlardı.

Sadece hayvanları için satın almak zorunda oldukları kuru otu buradan fazlası ile çıkarıyorlardı.

Kış için harçlık da biriktiriyorlardı.

Yani Türkçesi, yazı çok da keyifli, mutlu geçiriyorlar ve para da kazanıyorlardı.

O arazilerin asıl sahipleri ise; ne varsa, İstanbul’a koşuyor­lardı.

Ellerinin altındaki nimetin farkında değillerdi. Hatta bazıları kendi ihtiyaçlarını bu Karadenizlilerden parayla satın alıyorlardı.

Şimdi lütfen yeniden düşününüz:

Rus pazarı!.. Laz pazarı!.. Hamazaki!..

Japonya’dakinden daha mutlu insanlarımız.

Sahip oldukları mutluluğun, paranın, satın alma gücünün, güzelliklerin farkında bile olmayan insanlarımız.

Hem İstanbul’da, hem de Kars’ta sahip olduklarının farkında bile olmayan insanlarımız…

Bana lütfen; eğitim, devlet gücü filan demeyiniz. Kars’ın merkezindeki, Karadeniz’den daha eğitimli de olabilir…

Amerika’da, Beyaz Saray’ın 500 metre dibindeki zenci az eğitimli değildir. Yorumu size bırakıyorum. Düşününüz.

Herkese selam, sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

İnsanlığa Karşı Şiddet!..

0

Suriye’de kimyasal silah kullanılarak 635 insanın canına kıyılması, tek kelimeyle “vahşet”tir.

Bu olay, Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez’in dile getirdiği gibi, “insanlığa karşı şiddet” örneğidir.

Şimdi, “önyargı” tutsaklığına düşmeden düşünelim ve soralım;

  • – Bu kitlesel ölümün “gerçek katilleri” kimlerdir?
  • – Bu katillerin “amacı” nedir?
  • – Bu kimyasal silahı kimler, nereden sağladılar?
  • – Böylesine “kitlesel cinayetler” neden hep halkı Müslüman olan ülkelerde oluyor?

Bu cinayetin “Esad rejimi” tarafından işlendiği iddia ediliyor. Bu doğru olabilir mi?

Fransa, “Esad kimyasal silah kullanırsa, güç kullanarak müdahale ederiz” demişti. ABD Başta olmak üzere büyük ve güçlü devletlerin yıkmaya çalıştıkları Esad, “Kimyasal silah denetimi için” Suriye’de araştırma yapan bir Birleşmiş Milletler Heyeti varken, böyle bir yanlışa düşebilir mi?

İkinci olasılık; “Esad’ı devirmek isteyen ve küresel güçler tarafından silahlandırılıp desteklenen muhalif güçler mi bu katliamı yaptığıdır.

Üçüncü olasılık; “Suriye’yi iç kavgaya sürükleyip zayıflatmak, Esad’ı devirmek isteyen küresel güçlerin Suriye’deki ajanları mı bu katliamı yaptı?

Peki, bu kimyasal silahları kimler üretiyor? Kimler satarak para kazanıyor? Kimyasal silah kullanımını yasaklarken, üretimine neden engel olunmuyor?

Hatırlayalım; Saddam rejimi, Irak’ta 5 bin insanı kimyasal silah kullanarak katletmişti. Sonra gazetelerde yer alan haberlerden öğrendik ki, Hollanda ve Fransa, Irak’ta iki ayrı kimyasal silah fabrikası kurmuşlar! Neden? Çünkü, Batı Emperyalizmi, İran’daki rejimi devirmek için, Saddam’ı bir maşa olarak kullanmıştı. Irak-İran Savaşı tam 8 yıl sürdü. Irak hazinesi boşalınca Saddam’ın aklı başına geldi! Ama, emperyalizm kullandığı maşaları, işleri bitince yok eder! Tıpkı Usame Bin Ladin’e yaptığı gibi!..

Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da yaşanan cinayetlerin asıl faili Emperyalist Küresel Şirketler‘dir.

Onlar, Ortadoğu’nun petrolünü ele geçirmek için, silahlarını satmak için, yıkılan şehirleri yeniden inşa etmek için bu insanlık dışı cinayetleri planlıyorlar.

Ortadoğu’nun “aptal ve hain” siyasetçileri de, kişisel çıkarları için, İslamiyet’i “siyasal bir araç” olarak kullanıyor, halkını aldatıyor ve bu cinayetlere ortak oluyorlar…

Başbakan; “Mısır’daki olayların sorumlusu İsrail” diyor. Ama, Irak’taki hayasız saldırıda Iraklı Müslümanları katleden ABD askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için de duacı olan Başbakan, emperyalizmin asıl siyasal tetikçisi ABD’yi ve NATO’yu görmezden geliyor!?

 “İnsanın insanı sömürmesi” temeline dayanan Kapitalizm ile Müslümanlık bir arada olmaz!

Emperyalist güçlere hizmet ederek Müslüman ve özgür yaşanamaz!

Emperyalist bir sömürü projesi olan; Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı ve Türkiye’yi parçalamayı  hedefleyen BOP-Büyük Ortadoğu Projesi’ne hizmet edilerek Müslüman ve namuslu kalınamaz!..

Müslümanların artık uyanması, İslamiyet’i kullanarak halkını uyutan ve emperyalizme hizmet eden maskeli kirli siyasetçilerden kurtulması gerek!..

 

Kara Sevda

0

     AB’yi memnun etmek için siyaset arenasında heyecanlı, bazen de sert tartışmalar olmakta. Sivil toplum örgütleri de, bu tartışmalara kayıtsız kalmamakta. Müspet-menfî fikir ve düşüncelerini ortaya koymaktalar. Böylece taraflar arasında bir mücadeledir, bir münakaşadır sürüp gidiyor. Tabii iki yönlü ve iki nitelikli olarak.

Bir taraf realist davranıyor, öteki taraf idealist. Bir taraf somut durumu gözetiyor. Öbür taraf soyut olarak düşünüyor. Oysa soyut olarak düşünmek kolay ve güzel.  Somut olarak  hareket etmek zor ve sorumluluk bilinci isteyen bir tutum içeriyor.

İki tarafın ortasını bulmak gerek. Yani yapılacak veya değiştirilecek kanunları, sağlam bir zemine oturtmak icap ediyor. Klâsik deyimle, biz buna mukteza-yı hâle binaen hareket etmek diyoruz. Yani hâlin durumuna göre hareket etmek tarzı. Çünkü zâtında ve aslında güzel olan bir şey; uygun zemin bulamamışsa zararlı olmaya başlar.

Meselâ, mevsimsiz ve zamansız olarak toprağa ekilen tohumların, çürüyerek hiç bitmemesi gibi. Bunu anladığımız zaman ise vakit kaybetmiş olur. Belki de çok geç kalmış bulunuruz. Bu sefer kaş yapayım derken göz çıkarmış oluruz.

Türkiye’nin jeopolitik durumu, Türkiye’nin jeostratejik vaziyeti, Türkiye’nin siyasal konumu, Türkiye’nin coğrafyası, Türkiye’nin tarihsel yönü, Türkiye halkının keyfiyeti, Türkiye’nin geleceği, Türkiye’ye komşu ülkelerin bakışı, Türkiye üzerine oynanan oyunlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntılar, Türkiye hakkında  -özellikle-  Avrupa’nın olumsuz düşünceleri, Türkiye’ye Avrupa’nın olumsuz bakışları, olumsuz tavırları, art niyetleri, art niyetli yaptırımları. Türkiye’yi geleceğe yönelik hedefleri arasına katma girişimleri. Türkiye’yi parçalama gayretleri. Türkiye’ye istedikleri an bölünecek şekilde ortam hazırlamaları.

Bütün bunları hesaba katmadan, yapılmak istenen tüm kanun değişiklikleri; Türkiye’yi zora sokar. Başına püsküllü belâlar açar. En azından Türkiye’nin parlak geleceğini geciktirir. Sekteye uğratır. İşte bütün bunları göz ardı ederek, mangalda kül bırakmayanlar iyi düşünmeli. Atılmak istenen adımlarla nasıl bir kaosa sürüklenmek istediğimiz anlaşılmalı.

Ve ne hazindir ki, bütün bu çırpınışlar. Ekmek ve geçim sıkıntısı içinde kıvranan milyonlarca  vatandaşımız için yapılmıyor. Özellikle Türkiye’ye yıllarca kan kusturmuş ve yine de  -bir işarete bakar-  bundan caymayacağı belli olan, içten dıştan destekli teröristler için yapılıyor.

Bazı politikacı ve kimi aydınlarımızın ayakları bir türlü yere  değmiyor. Belki çok güzel düşünüyorlar. Keşke bir de, nasıl bir ortamda olduklarını düşünseler. Düşünseler de, bu AB denen kara sevdanın başlarına nasıl bir çorap ördüğünü anlayıp; uydu olmayı değil de uyulan olmayı yeğleseler.

Sağlarına İslâm Âlemi’ni, sollarına Türk Âlemi’ni alsalar. Merkezde ise Türkiye olsa. Batı’nın karşısına daha şahsiyetli, daha kararlı ve daha dimdik olarak çıksak.

Emin olun ki, onların yanında daha saygın bir yerimiz olacak. Kuşkusuz böyle bir karşılıklı ilişkiden; hem Türkiye  hem de Batı daha verimli, daha güzel bir sonuç alacaktır.

Velhasıl Batı’ya karşı tutumumuz:  “Hüsnü zan, ademi itimat.”  Düstur ve prensibi çerçevesinde olmalı. Yani haklarında güzel düşünmeli, fakat onlara karşı tedbiri de, temkini de, asla elden bırakmamalıyız. Çünkü Süleyman Demirel bile,  Batı’nın Sevres’i ihya etmek istediğini ileri sürerek, bakınız ne diyordu:

“…ben Türkiye’nin Batı ile münasebetlerinin düzgün olması, Batı ile Türkiye’nin işbirliği içinde olması, bizim evrensel değerlere sahip olmamız taraftarıyım. Türkiye, Demokrasi’nin

eksiklikleri varsa tamamlamalı ama, “Demokrasi” ve  “İnsan Hakları”  gibi bir sütreyi

908

(paravanayı) öne koyarak, Türkiye’nin parçalanmasına varabilecek zorlamalardan kaçınılması taraftarıyım…” (Yeni Yüzyıl, 22 Mayıs 1995)

Bu alıntıya Attila İlhan, Cumhuriyet’te 20 Şubat 2002 tarihinde çıkan yazısında şu eklemeyi de yapmaktan kendini  -haklı olarak-  alamaz:

“Tabii, daha önce yaşanan, türlü garabeti saymazsak. Kıbrıs bahsinde, bir ‘müttefiklerine’ silâh ‘ambargosu’ koymaktan utanmadılar. Savunma Sanayii’nde, bir ‘müttefiklerinin’, bağımsız ve ulusal bir teknolojiye sahip olabilmesini, asla istemediler ve engellediler. Ekonomik düzeyde, bir ‘müttefikleri’ni, aynen Tanzimat sonrasında olduğu gibi, sürekli olarak ‘Sistem’e  -yani AB’ye ve ABD’ye-  muhtaç vaziyette tutmayı yeğlediler: ‘Ulusal ekonomisini’ yıkıp, kendilerine  ‘Açık Pazar’  oluşturdular.”

Sivas – Gümüşhane ve Bayburt Milletvekillerine Açık Mektup

0

Bu bir şikâyet mektubudur.

Her sene olduğu üzere bu senede

Bayram dolayısıyla ailece memleketimiz

Bayburt’a giderek Sıla-i Rahim yapalım dedik.

Malum Sıla-i Rahim insanın ömrünü uzatır.

Rızkını bereketlendirir.

Sıkıntıların giderilmesine vesile olur.

Daha huzurlu ve mutlu bir aile yaşantısının kapısını aralar.

Denizli’de bacanağın kızının düğünü vardı önce oraya uğradık.

Yollar istisnalar hariç gayet güzeldi.

Şu yol çalışmalarına biraz hız verilse

Bir an önce tamamlansa iyi olur.

Düğünden sonra Ankara- Yozgat – Sivas üzeri Bayburt’a doğru hareket ettik.

Unutmadan yazayım trafikteki parolam

ÖNCE EV SONRA CENNET tir.

Bu parola ilk bakışta size anlamsız gibi gelebilir.

Zararı yok zamanla anlaşılır.

Sivas Suşehri’ne kadar yollar gayet güzeldi.

Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

Suşehri’nden sonra Gölova yoluna girdik.

Esas mesele bundan sonra

Bu yol öyle kervan geçmez kuş uçmaz cinsinden bir yol değil.

Kese olduğu için tasarruf amaçlı olsa gerek.

Mazot fiyatları malum.

Araçların sıkça kullandığı

Hatta şehirlerarası otobüslerinin geçtiği bir yol

Ama nihayetinde anayol değil

Köy yolu; üzerine iki parmak asfalt atılmış

Hiçbir bakım ve onarım yapılmamış genişletilmemiş

Alabildiğine virajlı bir yol.

Bu iktidar döneminde bu yol buraya yakışmıyor.

Nasıl olsa başbakanımız bu yoldan geçmiyor.

Milletvekillerimizde seçimden seçime buralara gidiyor.

Halk dersen toza toprağa alışmış

Sesi soluğu çıkmayan iki parmak asfaltı büyük lütuf gören insanlar.

Anadolu insanı kanaatkârdır.

İstemeye utanır

Milletvekilleri seçim zamanı liste savaşı vermekten

Meclise girince de tekme tokat kavga etmekten

Olsa gerek bu işlere zaman ayıramıyorlar.

Ben gördüklerimi yazıyorum.

Görmediklerimi siz hesap ediniz

Sivas milletvekillerine duyurulur

Derken geldik Şiran’a

Şiran Köse arası

Gölova -Şiran yoluna rahmet okutacak kadar kötü

Aslında yol geniş zemini sert

İkinci vitesle gidiyorsunuz zemin bozuk olduğu için araba sürekli sarsılıyor.

Bir araba sizi sollayınca yâda karşıdan bir araba gelince toz bulutu içerisinde kalıyorsunuz.

Bu durum sürekli tekrarlanıyor.

Tabi bu esnada sinir katsayınız tavan yapıyor

Başlıyorsunuz yetkililere rahmet! okumaya

Derken bir ara asfalta çıkar gibi oluyorsunuz.

Seviniyorsunuz.

Az sonra yine toz bulutları arasında kayboluyorsunuz.

Yıllardır yol çalışmaları yapılıyor.

Bir türlü bitirilemiyor.

Yapılacak tek iş asfalt atmak.

Köse Bayburt arasının

Şiran Köse arasından bir farkı yok.

Başlatılan yol çalışmaları bitirilemiyor.

Olan vatandaşa oluyor.

Bu yolları karayolları mı yapacak

Belediyeler mi yapacak

İl Genel meclisimi yapacak

Yoksa Ankara mı yaptıracak

Kim yaptıracaksa bir an önce yaptırsın

Vatandaşında bu çilesi bitsin.

Senede bir sefer bayram dolayısıyla memleketimize gidiyoruz

Anamızdan emdiğimiz burnumuzdan geliyor.

Bu esnada günaha da giriyoruz

Evet, Gümüşhane ve Bayburt milletvekilleri

Şu tatil döneminde arabalarınızla şu yolları bir dolaşın.

İyi temiz ve dürüst insanlar olduğunuza inanıyorum.

Fakat bu bizim; bu yollarda toz bulutları arasında kaybolmamıza engel olmuyor.

Lütfen biraz ilgi ve alaka gösteriniz seneye de yaptıklarınızı yazalım.

Nihayet tatil bitti döndük.

Bu yoldan asla

Gümüşhane -Kürtün ve Tirebolu güzergâhını izleyerek sahil yoluna çıktık.

Kürtün yolu biraz virajlı ama temiz bakımlı ve asfalt, 10’un üzerinde de tünel yapılmış.

Toz bulutu içerisinde kaybolmadık

Sinirlerimiz gerilmedi derken çıktık sahil yoluna

Hay Allah razı olsun.

Bu ülkeye bu insana

Bu iktidara

Böyle yollar yakışır.

Amacımız övmek yada yermek değil.

Onun için yeterince insan var.

Evet, Sn. milletvekilleri ve yetkililer lütfen sesimizi duyunuz.

942 Yıl Önce, 26 Ağustos 1071 tarihinde Selçuklu Sultanı Alp Arslan, Malazgirt Savaşı’nı kazandı

0

Elde edilen zaferle Anadolu, resmen Türklerin hâkimiyetine girdi. Malazgirt Savaşı, Türk’lerin yalnızca Anadolu’yu fethetmek için yaptığı bir savaş değildir. İslâmiyet için, İ’lâ-yı Kelime-t-ullah için gerçekleştirilmesi şart  olan bir mücâdele idi. Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerini ve Anadolu üzerindeki hâkimiyetini sağlayan bu zafer, Cihan tarihinin dönüm noktasıdır. Başlı başına emsalsiz ve muhteşem bir âbidedir. Hıristiyanlığın doğudaki  kalesi olan Bizans, bundan sonra kendisini bir daha toparlayamamıştır. Allah (cc) ismini yüceltmek için şehid olmayı göze almış ve and içmiş bir orduya ve o ordunun mensup olduğu millete, yaptıklarının mükâfatı olarak,  Kâinatın Sâhibi, güzel Anadolu’yu yurt olarak ihsan buyurmuştur.  Malazgirt Zaferi’nin özet anlatımı budur.

Büyük Selçuklu Devleti’nin hükümdarı ve başkumandanı  Tuğrul ve Çağrı Beğler vefat edince, Türk beylerinin ve Selçuklu hanedan üyelerinden çoğu hükümdarlık için Alp Arslan’ı desteklediler.   Alp Arslan, taht iddiasında bulunan  kardeşi, amcası ve yeğenini yenerek 1064’te hükümdarlığını ilân etti. Kardeşi Kavurd ve öbür akrabalarından bir bölümü Alp Arslan’ın sultanlığını tanımayarak ayaklandılar. Alp Arslan bu ayaklanmaları kısa sürede bastırdı ve Horasan Valiliği sırasında danışmanı olan Nizamülmülk’ü kendisine vezir yaparak ülkede düzeni sağladı.

Alp Arslan tahta çıktığında Selçuklu Devleti’nin toprakları İran, Horasan ve Afganistan (Toharistan) ile sınırlıydı. Anadolu’da ele geçirilen yerlerin bütün Türkmenleri barındırmaya yeterli olmadığını düşünen  Sultan Alp Arslan artık Suriye ve Mısır üzerine bir sefer düzenlemenin gerekli olduğuna inanıyordu. Suriye ve Mısır’daki Fatımi egemenliğinin zayıflamış olmasını da fırsat bilerek 1070’te Mısır’a doğru yola çıktı. Önce Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya geçerek Malazgirt Kalesi’ni aldı ve kısa bir kuşatmadan sonra Halep’i ele geçirdi.

Tam Mısır üzerine yöneldiği sırada Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in büyük bir orduyla Azerbaycan’a doğru ilerlediğini öğrendi. Bunun üzerine ordusunun bir bölümünü Suriye’de bırakan Alp Arslan geri dönerek Ahlat’a geldi. Bizans ordusunun Malazgirt Kalesi’ni alması üzerine buraya yönelen Alp Arslan önce elçiler göndererek barış önerdi. Ordusuna çok güvenen imparator bu öneriyi geri çevirdi.

İmparator Diogenes, Türklere son ve kesin bir darbe vurmak istiyordu. Bu sebeple 200.000 kişilik büyük bir ordu ile gelmişti. Bu orduda Ermeni, Gürcü ve ücretli Frank, Norman, Rus  askerlerinin yanı sıra, Türk soyundan Uz ve Peçenek kuvvetleri de bulunmaktaydı.

O dönemin tarihçilerinin yazdıklarına  göre Bizans’ın 200.000 kişilik ordusuna karşı, Selçuklu kuvvetleri 50.000  kadardı. İki ordu Malazgirt Ovası’nda  mevzilendi. İslâm  ülkelerinin her köşesinde, Alp Arslan’ın zafer kazanması için hutbe okunuyor, dua ediliyordu. Nihayet Alp Arslan ordusu ile cuma namazını kıldıktan sonra askerini etkileyen heyecanlı bir konuşma yaptı. Şehit düşerse üstündeki beyaz  elbisenin kefeni olduğunu, onunla gömülmesini vasiyet etti. Sonra  eski Türk geleneğine  uyarak atının kuyruğunu bağladı ve 26 Ağustos 1071 günün sabahında ordusunun başına geçti. Savaşın daha ilk saatlerinde,  Bizans ordusundaki Peçenek  ve Uz askerleri, karşılarındakinin  Türk olduğunu görünce Selçuklu tarafına geçmişlerdi. Alp Arslan sayıca çok üstün olan Bizans kuvvetlerine karşı  Turan  Taktiği olarak adlandırılan savaş yöntemini başarıyla uyguladı.  Askerlerin bir kısmı savaş alanının iki yanındaki tepelerde  pusuya yattı. Diğer kuvvetler düşmana saldırdı ve kaçar gibi yaparak geri çekildiler. Türklerin bozguna uğradığını zanneden Bizans kuvvetleri disiplinsiz bir şekilde  Selçuklu kuvvetlerini takibe başladı ve merkezden epey ayrıldılar.  Pusuya doğru çekilen Bizans ordusu,  bu tuzağı geç fark etti.  Geri çekilmeye çalıştıkları sırada Ermeniler ve yedek kuvvetler savaş alanından kaçtılar. Tam anlamıyla çembere alınan  Bizans  ordusu, akşama kadar süren Türk hücumlarıyla âdeta yok edildi. İmparator yaralı olarak ele geçirildi Alp Arslan, İmparator’a iyi davranarak kalıcı bir anlaşma yapmak istedi. Romen Diyojen her yıl vergi ödemeyi, Bizans’ın elindeki Müslüman  esirleri salıvermeyi, başka düşmanlara karşı Selçuklulara askeri yardımda bulunmayı ve  Sonradan adı İstanbul olarak değiştirilen ülkesinin başşehri Konstantinopolis’e dönüp yeniden tahta çıkmayı başarırsa Antakya, Urfa, Münbiç ve Malazgirt kalelerini Selçuklulara bırakmayı kabul etti. Bu anlaşma üzerine serbest bırakılan Romen Diyojen Konstantinopolis’e dönmeyi başaramadı. Bizans tahtını ele geçiren  Yedinci Mikhael Dukas, Romen Diyojen’in yaptığı anlaşmayı tanımayınca Alp Arslan, Selçuklu beylerine Anadolu’yu ele geçirmeleri buyruğunu verdi. Kısa sürede Orta ve Doğu Anadolu’da Danişmendliler, Mengücekler, Saltuklular, Dilmaçoğulları, İnaloğulları, Ahlatşahlar, Artuklular gibi beylikler kuruldu.

* Malazgirt Zaferi Türklere yeni bir yurt ve yeni bir tarih hazırladı.                                                                                              * Savaşı kazanan Türkler, ikinci bir vatana sahip oldular.                                                                                                   * Bizans İmparatorluğunun İslam Dünyası üzerindeki baskısı sona erdi.                                                                                             * Anadolu’da ilk Türkmen Beylikleri kuruldu.                                                                                                                                                   * Haçlı seferlerinin başlamasına yol açıldı.                                                                                                                                      * Ticaret yolları Türklerin kontrolüne girdi.                                                                                                                                                      * Dünya tarihinde çağ değişiklikleri ve önemli olaylara temel hazırladı.                                                                                                   * İlk Türk denizciliği başladı.                                                                                                                                                                   * Bizans vergiye bağlandı.

İran’a döndükten sonra ordusunu yeniden toparlayarak 1072’de Türkistan’daki Karahanlılar üzerine yürüyen Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın bu son seferi oldu. Alp Arslan’ın kuşatmasına uzun süre direnen Balzam Kalesi Komutanı teslim olduktan sonra huzura çıkarıldığında, çizmesine sakladığı bir bıçakla sultanı ağır yaraladı.

Alp Arslan oğlu Melikşah’ın sultan olarak tanımaları için devletin ileri gelenlerinden söz aldı ve birkaç gün sonra ebedî âleme intikal etti. Alp Arslan’ın hükümdarlığı döneminde veziri Nizamülmülk’ün yerleştirdiği kurumlarla devlet sağlam temeller üzerine oturtuldu. Bilim ve düşüncenin gelişmesi için kurulan Nizamiye medreselerinde Şirazi, Gazali, Şaşi gibi bilginler ders verdiler.

Büyük dil bilgini Kaşgarlı Mahmud da Divanü Lugat’i-Türk adlı eserini o yıllarda yazmaya başladı.

Türkler, Malazgirt Zaferi’nden önce de Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdi.  Malazgirt, Anadolu’nun tapusunun Türklerin eline geçtiği tarihin önemli bir dönüm noktasıdır.

 

 

Yağcılık ve Yalakalık

 

Yağ çok değerli bir besin kaynağıdır, çok çeşitleri vardır. Tereyağı, Zeytinyağı, Fındıkyağı, Çiçekyağı, Margarin yağları vs. Bu yağları üreten ve satanlara da yağcı denir. Hatta bu sebeple soyadı yağcı olan vatandaşlarımız vardır. Bunlar alın teri ile üretime katkıda bulundukları için saygı duyulan insanlardır.

Besin kaynağı olmayan ancak insan hayatında önemli yeri olan yağlarda vardır. Gres yağı, gazyağı, yağlı boya gibi.

Bu yağlarda bir takım ihtiyaçlar için kullanılan yağlardır. Yağlar üzerimize bulaşmasa çok iyi işlerde kullanılır. Ancak üzerimize bulaştığında da kokusu uzun zaman üzerimizden çıkmaz. Kendimizi ve etrafımızdakileri de rahatsız eder.

Bir de sanal yağlarımız vardır. Bunlarda sadece güzel laf üretirler. Bu yağcılarımız çok önemli kişilerdir. Bunlara yağcılık özellikle öğretilmiştir. Çünkü yağcılık kolay bir iş değildir. İnsanın onuru ile ters orantılıdır. Biri yükselirken diğeri alçalır. Hatta yağcılık öyle bir boyuta ulaşır ki ONUR kelimesinin bir mana ifade etmediğini açık olarak görürsünüz.

Gazeteci çalıştığı gazete de yükselmek için gazetenin patronuna ve genel yayın yönetmenine yağcılık yapar. Eğer gerçekten iyi yağ çekebilmiş ise yükselir. Televizyoncularda aynı yolu denemek zorundadırlar. Bilgi ve becerileri önemli değildir. Yağcılığı iyi yapmazlarsa işten kovulmaları kaçınılmazdır.

Bürokrasi de beceri, konusunda kariyer sahibi olmak önemli değildir. Önce yağcı olacaksın üstlerine yağ çekerek el etek öperek yükselmenin yollarını arayacaksın.

İktidar partisinin üst düzey yöneticilerine yağcılığı iyi yaparsan iş bulman garantidir. “HAMİLİ KART YAKINIMDIR” yazısını eline aldın mı kim tutar seni.

Milletvekili olmak ve milletvekili olduktan sonra partin iktidar olmuşsa bakan olmak için lidere kul köle olursan yağcılığı başarıyla yürütebilirsen yerin garantidir. Bu işler hayat bolu hep böyle devam eder.

Yağcılığın biraz daha ilerlemiş haline de dalkavukluk denir. Bu değerlendirmeyi yaparken aklıma patlıcan dalkavukluğu fıkrası geldi.

Padişahın biri patlıcanı çok severmiş ne zaman “şu patlıcan musakkaya bir türlü doyamıyorum” dese dalkavuğu da ” aman padişahım siz söyleyince ağzımızın suyu akıyor, akşam olsa da yesek”

Padişah imam bayıldıdan söz edecek olsa ” şu imam bayıldıyı icat edenin makamı cennet olsun, nefis bir yemek insan yemeğe doyamıyor” demiş.

Gel zaman git zaman padişah patlıcandan nefret etmiş. Sofraya değil yemeği, salatası, turşusu, tatlısı, patlıcanın “P” harfinin gelmesini bile yasaklamış. ” Şu patlıcanın musakkanın neresini beğenirler de yerler bir türlü anlamıyorum” dediğinde dalkavuk da padişahın sözünü tamamlarmış. ” aman padişahım bu musakkanın yenilmesini yasaklamak lazım” padişah bir başka gün “bu insanlara hayret ediyorum, o kadar güzel salata çeşidi varken akşam yemeğinde tutup patlıcan salatası yiyorlar anlamak mümkün değil.” Dalkavuk sözünü kesercesine atılarak eklemiş “insanlarda damak zevki diye bir şey yok, en iyisi patlıcanın yetiştirilmesini yasaklamak adını bile duymaktan nefret ediyorum”

Bu konuşmaları duyan biri dayanamamış ve padişahın olmadığı ortamda dalkavuğa sormuş ” yahu sen bir zamanlar patlıcanı met eder ve adeta göklere çıkarırdın. Şimdi ise patlıcanı ve yemeklerini kötülüyorsun. Nasıl olurda bu kadar değişebilirsin hayret.”  Dalkavukta hemen cevaplamış ” bana bak arkadaş ben patlıcanı değil padişahın dalkavuğuyum anladın mı?”

Bu fıkrayı anlatırken aklıma Monteskionun meşhur sözü geldi. ” Dalkavukluğun sağladığı çıkar dürüstlüğün kazandırdığı faydadan daha fazla olursa o ülke batar”

Ülkemiz batıyor mu? Çıkıyor mu? Onu bilemem ama biz gerçekleri sadece gerçekleri yazmaya devam edeceğiz.

Tuzağa koyduğun yem taneleri cömertlik sayılmaz nice insanlar gördük üzerinde elbisesi yok, nice elbiseler gördük içlerinde insan yok.

Bizim Rize de güzel bir deyim var ” ey gidi dağ adamı semirtir yağ adamı”

Yağ çekerek dalkavukluk yaparak semirenler bir gün gelir yediklerinizi kusmak zorunda kalırsınız haberiniz olsun.

 

 

BOP’lama, Dingili Kıracaksın!

0

 

GAP geleneğinden gelme nesiller, DAP ve KOP gibi baş harfler gördü mü kalkınma ve terakki için akınlardaki çocuklar gibi şen olurlar. Büyük Ortadoğu Projesi deyince de ilk anda pozitif elektronlar devreye girdi. Ne de olsa “Büyük” Proje, hemi de Ortadoğu’da (Üniversite ve gazete çağrışımları da cabası)..

En son – yarısı – askerde harita görmüş halkımız, minibüsçü diyalektiğinde bilimsel beyanını bulan “Hop / Bop dedik!” diyesiye kadar “Uydum küresel imama” diyerekten bir vakit kendi cenaze namazını kılar. Ve sonra hiç beklenmedik anda musalladan fırlar. Misal; Sevr sabahı..

Sevr kadar meşhur bir BOP haritası var da yurdum insanı mevcut sınır cetvellerini biliyor da mı yeni sınırların başına ne getireceğini ne bilsin. Dense ki: Irak’ın 3’e bölünmesi = (eşittir) 2 milyon ölü, 5 milyon mülteci; bu biraz anlaşılır. Bunun gibi Ortadoğu ve Güneybatı Asya ülkelerinin mevcut yüzölçüm ve nüfus bilgilerini harita ışığında güncellersek belki bilmeden anlamak isteyenlere yardımcı olmuş oluruz:

  • Türkiye – 780 bin yüzölçüm, 76 milyon nüfus
  • Kürdistan – 0 –
  • Irak – 437 bin, 33 milyon
  • İran – 1.368 bin – 77 milyon
  • Suriye – 185 bin, 22 milyon
  • Ürdün – 91 bin, 7 milyon
  • Pakistan – 804 bin, 180 milyon
  • Afganistan – 652 bin, 36 milyon
  • Belucistan – 0 –
  • Suudî Arabistan – 1.960 bin, 29 milyon

BOP Kürdistanı’nın Türkiye’den çalacağı 18,5 ilde yani 200 bin kilometrekarelik topraklarda 10 milyon insan yaşıyor. Bu aynı zamanda Türkiye’nin toprak büyüklüğünün brüt yada net 200 bin eksilmesi yani 615 bin yada 580 bin kilometrekareye düşmesi demek. Üstelik Artvin Hopa’dan Karadeniz’e kıyısı olan bir Kürdistan.. Türkiye küçülüyor ve Kürdistan Türkiye kadar büyütülüyor; oluyor 460 bin km2.

Irak’tan geriye Bağdat eksenli Sünnî Irak (200 bin km2 ve Basra Körfezi’nin her iki yanına sarkmış Arap Şiî Devleti (450 bin km2) kalıyor. Suriye küçülüyor (170 bin km2) ama Lübnan Lazkiye’yle büyütülüyor (18 bin + 15 bin = 33 bin km2). Ürdün güneye doğru 2,5 kat büyütülüyor (210 bin km2). Suudî Arabistan yarıya yakın küçültülüyor (1,150 bin km2) ve İslamî Vatikan / Özel Dinî Devlet kurduruluyor (240 bin km2). Yemen Suudîlerin aleyhine büyütülüyor (620 bin km2).

İran batıda küçültülüyor fakat doğuda büyütülerek (1,200 bin km2) Batı Afganistan’a sokuluyor. Pakistan minimize ediliyor (400 bin km2); Belucistan (430 bin km2) Pakistan’dan koparılıyor, Afganistan da Pakistan’a doğru büyütülüyor (1 milyon km2). Azerbaycan’ın ağzına bir parmak bal çalınıyor (130 bin km2) vefakat Tebriz bile Kürdistan’a aktarılıyor. Kürdistan’ın Karadeniz çıkışı bile mevcut. Ha, bu arada Ağrı Dağı da çaktırılmadan Ermenistan’a katılmış; yakından bakılmayınca fark edilmiyor.

II.Abdülhamit kadar saydığımız, Menderes kadar sevdiğimiz bir bir birilerine kayserize olmuş necip milletimin hediyesidir netekim.

“Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim”