18.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 961

Kaliteli Yaşamın Önleyici ve Koruyucu Sağlığımıza Bakışı

 

Yaratıcımız bizlere güzel ve kaliteli yaşayalım diye süper sistem bir vücut vermiştir. Bize bahşedilen yüksek kaliteli vücudumuzu özenle korumak ve vakti geldiğinde sahibine alnımızın akıyla teslim edebilmek boynumuzun borcu olmalıdır. Sağlıklı olmak, yüksek kaliteli yaşamın yalnızca su basmanıdır. Yani olmazsa olmazıdır. Ancak iyi biliriz ki, subasman bina demek değildir. Ancak, subasman olmaz ise de, binanın kurulması imkansızdır. Yüksek kaliteli bir yaşam için sağlıklı olmak çok önemli olmakla birlikte asla yeterli değildir. Zira etrafımız sağlıklı olup da, kalitesi düşük bir dünya insanla çevrilidir.

Dünyaya bir defa geldik. Her geçen gün ömrümüzü azaltmakta ve geçen günlerimizin tekrarı da yok. Güzel ve kaliteli yaşamak da, kötü ve kalitesiz yaşamak da bizim tercihlerimize bağlı. Günlük hayatımızda yaptığımız ve uyguladığımız tercihlerimizin tamamının olumlu, güzel, etkin, verimli ve kaliteli olması halinde, kaliteli ve sağlıklı yaşayacağımızdan hiç bir kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Tercihlerimizin sevimsizlerden yana olduğu zaman da, başımıza neler geleceğini bilmek için müneccim olmaya da gerek yoktur.

Sağlığımızın kaybolması bir günde olan bir olgu değildir. Aynen evlerimizin kirlenmesi gibidir. Yeni temizlenen bir ev dahi iyice bakıldığı zaman bazı yerlerinin kirli olduğu görülebilir. Hele hele günlerce ve aylarca temizlenmeyen evlerin halinin nasıl olduğunu söylemeye gerek bile yoktur. Evin temizliğinin yetersizliği bir yere kadar idare eder ama, örümcekler ağ kurmaya başladığında affedilir yanı olmamalıdır. İnsan sağlığı da öyledir. Asla uzun süre kirlenmesine izin verilmemelidir. Biz otomobil değiliz, bir parçamız dümura uğradığında orjinali veya çıkması yoktur. Hiç kimse ilerleyen tıpba ve başarılı hekimlerimize güvenerek, sağlığına ve kalitesine zamanında yapması gereken yatırımları ihmal etmemelidir.

Vücudumuzu perte çıkarıncaya kadar ihmal edip, hekimlerden ve çok olan paramızdan himmet beklemek kaliteli bir insanın işi asla olamaz. Sürekli artan hastahane ve doktorlarımıza, sürekli gelişen ve ilerleyen bilime rağmen; hastahanelerimiz ve ilaç tüketimimizdeki yoğunluğa dikkatinizi çekmek isterim. Aynı zamanda sevimsiz hastalıkların sürekli artmasını görmezden gelmememiz gerekiyor.

Vücudumuzda doğuştan itibaren savaşçı hücrelerimizle, mikroplarımız arasında süren bizim lehimize sonuçlanan bir mücadele vardır. Eğer sürekli kaliteli yaşıyorsak, savaşı sağlığımızın kazanması gerekecektir. Ancak, ne zaman ki, olması gereken denge, mikroplar ve zararlılar lehine artarsa, işte o zaman hastalıklar başladı demektir. Adları da hiç önemli değil. Özellikle sevimsiz hastalıkların hekimlerimiz ve tıbbi cihazlarımız tarafından yakalanma anına geldiği zaman, maalesef iş işten çoktan geçmiş oluyor. (O zaman yapılan tedavi uygulamaları, itfaiye veya toma araçlarının tazyikli suyu ile kirlenen evleri yıkamaya benziyor. Evlerimizi yıkıyor mu, yoksa YIKIYOR MU belli değil.) ) Doğduğumuzda tahteravallinin bir tarafı sağlıklı, diğer tarafın da sağlıksız taraf olduğunu varsayalım. Sağlıklı taraf sıfır mikrop iken (yerde), sağlıksız taraf da yukarıda iken; Orana % 1’e % 99 diyelim. Denge sağlık aleyhine bozuldukça, yani % 1’in miktarı yukarılara doğru çıktıkça tehlike sinyallerini vücudumuz bize göndermeye başlıyor. (Yorgunluk, kırgınlık, isteksizlik, öksürük, moralsizlik, şişmanlık, saç dökülmesi, derimizde değişiklik, ümitsizlik, karamsarlık, ağızda ve midede nahoş koku, döküntüler, kanamalar, vb. gibi).

Tahterevalli % 50- %50 dengesine gelinceye kadar maalesef hiç bir ciddi hastalıkla karşılaşmıyoruz. Yaptırdığımız bütün tetkiklerde de sağlıklı çıkıyoruz. Çünkü Teşhis mekanizması olan doktorlarımız ve cihazlarımız, ancak yeterince ilerlemiş vakaları yakalayabiliyorlar. Oran sevimsizler lehine artmaya başladığı anda tünelin ışığını gören geliyor. O zaman şu serzenişleri her halde benim gibi sizler de duyuyorsunuzdur.

– Hay Allah 50 yaşına kadar hiç doktor yüzü görmemiştim! (Bilimsel olarak 50 yaşa kadar doktor yüzü görülmemesi, 51 yaşında da görülmeyeceği anlamına gelmez.)

– Daha geçen hafta bütün tahlillerim iyi çıkmıştı.(Tabi o zaman oranlar % 49’a % 51 idi. Tahterevallinin sevimsiz kısmı öne geçti günaydın!!!)

– Doktora gidersem şimdi bir sürü hastalık çıkarır!! Aferin, ne de güzel biliyorsun. İşte akıllı insan dediğin böyle olur. Hem bozar, hem de bozduğunun farkındadır!!!)

– Doktor bey ne gerekiyorsa yapalım, hiç bir maddiyattan kaçınmayalım… Bence tren kaçtı. Ne kadar hızlı koşarsan koş, yakalayamayacaksın. Trene binmek için zamanında yerini alacaktın!!!

– Bana bir şey olmaz. “Kötülere bir şey olmaz, iyileri de Allah korur”. Acaba öyle midir? Kişi her ne yaparsa kendi kendine yapar.

O HALDE; Sağlığımız ve kalitemiz önce kaybedilip sonra, hekimlere tamir ettirilecek bir otomobil değildir. Sağlıkta ve kalitedeki gözle görülmeyen İSRAF, en büyük, etkileyici ve tehlikeli israftır. Çok büyük maddi ve manevi sorumlulukları ve ağır sonuçları vardır. Emeksik yemek yok. Sağlığımıza ve yüksek kalitemize yüksek kaliteli emekleri zamanında özenle vermek zorundayız. Dengeli ve sağlıklı beslenerek, düzenli ve bilinçli spor ve egzersizler yaparak, önemli işlerimizi acil janjanlığına bürünmüş angaryalara kaptırmayarak, okuyup, öğrenip, örnek olup, paylaşarak, bilgelik yolunda ilerlemeyi asla kesmeyerek, gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakmayı hedefleyerek, yüksek kaliteli yaşamın unsurlarını kucaklayıp, azılı hırsızlarından ateşten kaçar gibi kaçarak, bu amacımıza kolaylıkla ulaşabiliriz.

UNUTMAYALIM, Kaliteli ve sağlıklı bir hayat yaşamak tamamen bizim kendi tercihimizdir. Ama bu tercihin ve gereklerinin yapılmasının da bir o kadar zor olduğunu asla unutmayalım.

 

 

Satır Aralarından Anladığımız! Bir 30 Ağustos Çıkarımı…

 

Türk Milleti, kendisine unutturulmak istenen bir dönemin bayramı ve zafer günü olan 30 Ağustos’u, bir kez daha gurur ve sevinçle idrak ediyor.

İşte böylesine milli bir karakter taşıyan bayram gününde, bizde satır aralarında gezerek, Türk Milleti adına gerçekleri yakalayabilirmiyiz dedik…

Araştırmacı – Yazar Aytunç Altındal 29 Ağustos 2013 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan röportajında ilginç tespitler yapıyor. Bunlardan bazıları şunlar; “Türk halkı denen amorf  yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez… Dünyada hiç bir halk olayların iç yüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur yada sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir…”.

Burada hem bir aşağılama hemde bunun yanında doğru tespitler bulunmaktadır.

Aytunç Altındal; Türk Milletinin “amorf” bir yapı içinde olduğunu söylüyor. Amorf demek; şekli olmayan, biçimsiz olan, sürekliliği bulunmayan,tanımlanması zor, dağınık, belli bir düzene sahip olmayan anlamlarına geliyor. Benim bunu, Türk Milleti açısından kabul etmem mümkün değil. Ancak ne yazık ki Türk Milleti, Altındal’ın kast ettiği gibi olmasa da böyleymiş gibi bir görüntü vermektedir. Bu sebeble, Türk Milleti, içinde bulunduğu durumu iyi görmelidir…

Yine Altındal: “Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak darbeleri düzenledi ve başkan Roosvelt’in oğlu Kermit Roosvelt Türkiye’den bu işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı “Olmaz öyle şey” dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı…”. Altındal bunları 1980 için söylüyor. Ben de yazdıkça ve konuştukça “Olmaz öyle şey” tepkileri alıyorum. Buda bize, gelişmelerin kendisinden gizlendiği anlaşılan Türk Milleti’nin, halen akıl gözünün açılmadığını gösteriyor…

30 Ağustos elbette bir zaferdir. Ancak bugün kendimize sormamız gereken sorular; “bu zaferle elde ettiklerimizi koruyup koruyamadığımız ile gelecekteki akibetimizin ne olacağıdır”.

Bu soruları doğru cevaplayabilmeniz için, size Türkiye’nin başına gelen bazı olaylardan bahsetmek istiyorum.

Türkiye’de, 1923 ile 1950 yılına kadar muazzam bir havacılık sanayisi oluşmuştur. Hatta 1950 yılında Türk mühendis ve teknisyenlerinin yaptığı ve Danimarka’ya sattığımız THK – 5 ambulans uçağı, 1961 yılına kadar uçmuştur.

Ancak uçak ve uçak motoru fabrikamız “siz tarım ülkesisiniz” denilerek traktör ve tekstil makineleri fabrikalarına sonrada malzeme deposuna dönüştürülmüştür. Ve sonraki yıllarda bugünde devam ettiği gibi Amerika ve Avrupa’dan uçak alma yarışına girilmiştir. THY’nin büyümesi nedeni ile ABD ve Avrupa’ya ödenen milyar dolar uçak paralarını bir düşünün!

Türkiye’nin 1950 yılından sonra yön değiştirmesinde; Hilts, Baker ve Thornburg adı verilen raporların büyük etkisi vardır.

ABD Federal Kara Yolları Bürosu Genel Müdür Yardımcısı Hilts’in adını taşıyan raporda “Türkiye’nin demiryolundan vazgeçmesi ve öncelikle karayollarını yapması” telkin yada başka bir deyişle dikte edilmiştir.

Dünya Bankası yöneticisi Baker’in adını taşıyan rapor ise savaştan yeni çıkan Avrupa’nın gıda ve hammaddeye ihtiyacı olması sebebiyle, Türkiye’nin Avrupa’nın tarım deposu olacağı varsayımına yönelik olarak Türkiye’nin sanayileşmeden vazgeçerek tarıma yönelmesini emretmiştir. Sözde Türkiye, Avrupa’nın tarım ihtiyacını karşılayacak, Avrupa ise Türkiye’ye sınai mallar ihraç edecektir. Ama bu hiç bir zaman gerçekleşmemiştir. Dış ticaret açığımızın ulaştığı rakamlar korkutucudur.

Üçüncü rapor ise 1949 – 1950 yıllarında ABD Dışişleri Bakanlığı’nda petrol danışmanı olan Max Weston Thornburg’un adını taşıyan rapordur. Bu Thornburg’un 1956 yılında Başbakan Menderes’in danışmanı olduğu bir çok yerde yazılmıştır. Thornburg’un başında bulunduğu heyetin raporun da “özelleştirmelerin önünün açılmasından, Sümerbank, Etibank, Karabük Demir – Çelik gibi kuruluşların satılması veya tasfiye edilmesi gerektiğinden, uçak ve uçak motoru fabrikalarının kapatılmasından” bahsedilmektedir. Ne kadar tanıdık ve bildik talepler değilmi?

Bu raporları yazan Hilts, Baker ve Thornburg’lar; tehdit ile bu raporlardaki hususların hemde Türk Milletinin aleyhine olmasına rağmen hayata geçirilmesini sağlamışlardır. Acı olan ise, Türkiye’yi yönetenlerin, bu yabancıların baskı ve tehditlerine boyun eğerek, raporlarda yazan hususları yaşama geçirmeleridir.

Soruyorum size, tarih 30 Ağustos 2013, değişen ne var?

Bu gerçekleri bilmeden ve anlamadan “Zafer Bayramı” kutlasak ne olur kutlamasak ne olur?

Millet olarak, içeriden ve dışarıdan hakarete uğruyoruz. Zafer Meydanlarında kan dökerek vatanı bize emanet eden ecdatın yüzünü kara çıkartıyoruz. Sonra da hamasetle Alparslan, Fatih, Mustafa Kemal diyoruz!

Ben hepinize söylüyorum ki; uyanık, mücadeleci, şuurlu ve gerçekten 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlamayı hak edenlerin bayramı kutlu olsun… Diğerleri Aytunç Altındal’ın dediği gibi zaten bir şey bilmezler ve bilmeleri de gerekmez!!!  Öyleyse kutlanacak bir şeyleride yoktur.

 

 

Avrupa İslama Muhtaç

 

Avrupa İslâm’a katılmaya muhtaçtır. İslâm Dünyası her bakımdan ilerlemelidir. Ama bunun ille de Avrua’ya bağlanmakla olacağı söylenemez. İslâm Dünyası’nın ilerlemesi ancak inançlarına sımsıkı bağlı kalmakla gerçekleşeceği muhakkaktır. İlerleme ve yükselme ancak İslâm’a bağlılık derecesinde gerçekleşebilecektir.

Hem de ne vakit Müslümanlar dinlerine ciddî sûrette sahip olmuşlar, sarılmışlar. İşte o zamana göre yüksek ilerleme kaydetmişlerdir. Buna şahit istersen; Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs İslâm Devleti bunun en güzel tanığıdır.

Avrupa’da Rönesans’ın doğmasına üstatlık etmiş olan Endülüs Emevî Devleti’ne kısacık da olsa biraz dokunmadan edemiyeceğim:

Endülüs Emevî Devleti, 756 – 1031 yılları arasında Endülüs’te hâkimiyet kurdu. Bugünkü İspanya’da Ed-Dâhil, yani Muhacir lâkabıyla bilinen Abdurrahman’la başladı. Üçüncü Hişam’la sona erdi. 275 sene yaşadı. Devlet Üçüncü Abdurrahman’a kadar “Kurtuba Emirliği” diye adlandırıldı. Bu hükümdar zamanında devlete “Endülüs Emevî Hilâfeti” denildi. Hükümdar, “Emîrü’l-Mü’minîn” ünvanını  /  sanını aldı.

Üçüncü Abdurrahman ve bundan sonraki devrelerde Endülüs; tarihinde bir daha erişemiyeceği siyasî, iktisadî ve fikrî üstünlüğün doruğuna ulaştı. Endülüs, siyasî güç ve medeniyet bakımından parlak devrini yaşadı.

Emevîler; İslâm dinini, İspanya’dan Avrupa’ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversiteleri’ni kurdu. Batı’ya ilim ve fen ışıkları saldı. Hristiyanlık Âlemi’ni uyandırıp, bugünkü müspet ilerlemenin temelinin atılmasına sebep oldu.

Dünya üzerinde ilk üniversite Fas’ın Fez şehrinde bulunan Kayrevan Üniversitesi idi. Bu üniversite 859 yılında kurulmuştu. İlme ve âlimlere çok değer verilirdi. Bunun için Endülüs’te ilim ve fen çok ilerledi. Saraylar ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu.

Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba’ya akın akın toplandılar. Kurtuba’da büyük ve mükemmel bir Tıp Fakültesi kuruldu. Avrupa’da ilk defa yapılan Tıp Fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları tedavi / iyileşmek için Kurtuba’ya gelir; gördükleri medeniyete, güzel ahlâka, misafir-perverliğe hayran kalırlardı.

Kurtuba’da 600 bin kitap bulunan bir kütüphane yapıldı. Ayrıca benzeri pek az bulunan ince san’atlı saraylar, câmiler, bahçeler meydana getirildi.

Birçok ilimlerin, bilhassa Tıp ve Astronomi’nin temelleri atıldı. Endülüs Emevîleri devrinde yetişen âlimlerden bâzıları şunlardır:

Muhyiddin ibni Arabî, Kadı Ebu Bekr ibni Arabî, Nureddin Batrucî, meşhur müfessir Ebî Abdullah bin Muhammed Kurtubî. (Rehber Ansiklopedisi, c.6, s. 329 – 332)

Bu açıklamadan sonra konuya tekrar dönecek olursak: “Hem ne vakit İslâm toplumu dine karşı lâkayt / aldırış etmez bir durum aldılar. İşte o zaman perişan duruma düşerek gerilemişlerdir.”

Oysa, yine Bediüzzaman hazretleri, ne zaman ki der, biz Müslümanlar; dînimize sımsıkı bağlanırız. İşte o zaman Avrupa milletleri bizlere katılacaklardır.

Ve öneminden dolayı her zaman tekrar ettiğimiz, şu özlü ifadelerle bu gerçeği dile getirir:

Evet der, eğer biz İslâm ahlâkını uygulasak. İman hakikatlarının mükemmelliğini yaşıyarak göstersek. Hâl ve tavırlarımız İslâm’a uygun olsa. Hareketlerimiz, yaptıklarımız ve yaşayışımız İslâm çerçevesinde kendisini gösterse. Diğer dinlere bağlı olanlar, elbette toplu bir şekilde İslâmiyete girecekler. Belki yer yüzünün bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete katılacaklar.

889

Başka din mensuplarının İslâmiyete çoklukla katılacaklarını bildiren Bediüzzaman, bunun da şartları olduğunu bildirir. Bu şart ve koşullar ise şunlardır:

Hem ta Hz. Muhammed’in zamanından şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor! Neyi bildirmiyor dersen aziz okur? Şunu: Bir Müslüman çıkmış olsun ki, kendi aklî muhakemesiyle / akıl yürütmesiyle, düşünerek, taşınarak bilinçli bir şekilde İslâm dininden çıkmış olsun. Başka bir dini, İslâmiyete tercih etmiş olsun. Delil ile, başka bir dine katılmış, girmiş olsun.

İşte böyle bir örnek tarihte yok. Kimse de gösteremez. Diyeceksin ki sevgili okur: “Ama dinden çıkanlar var! Ona ne diyeceksin?” Derim ki: “O başka mes’ele. Taklit ise önemsizdir. Bugün Hristiyanların sayısı Müslümanlardan fazla. Peki bu, onların Hakk dinde olduğunu mu gösterir? Asla! İslâmiyeti gerçek anlamda bilen; değil Hristiyanlıkta, hiçbir İslâm dışı bir dinde kalamaz. Kalıyorsa İslâmı bilmediğindendir.”

Hemen belirteyim ki, sadece işitmek, bilmek demek değildir. Bu bakımdan Âhir zamanda, yani Hz. Peygamber’den sonra da, kimi yer ve zamanlar fetret  yani gerçek anlamda bilmezlik ara zamanına girer. Bu ince bir konudur. İyi anlaşılmalı. Çok düşündürmeli. Peşin ve fevrî / ânî hüküm vermekten bizleri alıkoymalı.

Tabî bunda, biz Müslümanların sorumluluğu büyüktür. Demek ki gereken teblîğ / bildiri, İslâmı yayma, tanıtma, anlatma görevini hakkıyla yapmaz olmuşuz. Her neyse aslında bu başka bir konu.

Sonuç olarak eğer biz Müslümanlar; dinimizi iyi bilirsek, güzel yaşarsak, örnek olursak. Öteki dinlere bağlı olanlar, yani başka din mensupları, mutlaka bölük bölük  -emîn ol ki değerli okur-  gruplar hâlinde aklî muhakeme / aklını kullanarak, akıllıca bir seçiş, akıllıca bir anlayışla ve kesin delillerle İslâmiyete katılacaklardır.

Hem tarih gösteriyor ki, tarih boyunca bu şekilde İslâmiyete katılmışlar. İslâmiyete toplu hâlde girmişlerdir.

Evet aziz okur! Eğer bizler doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek. Bundan sonra onların bölük bölük, gruplar hâlinde İslâma gireceklerinden hiç kuşkumuz olmasın.

Felsefeye bağlı Avrupa’nın, İslâmiyete katılması gereğini açıklıyan çok önemli bir ifade ise şöyledir:

İnsanlık dünyasında, Âdem zamanından şimdiye kadar, iki büyük akım vardır. Evet iki büyük akım ve birbirini takip eden, birbirinin peşinden giden iki düşünce sistemi olagelmiştir. Bu iki akım her tarafta ve her insanlık tabakasında dal budak salmış. İki büyük ağaç hükmündedir.

Biri Din ve Peygamberlerin yoludur. Onların getirdiği inanç ve yaşayış sistemidir. Diğeri dinden kopuk Felsefedir. İnsanın düşünce sistemidir. Bu ikisi böylece atbaşı gelip gidiyor. Kıyamete kadar da bu koşu sürecek.

Her ne vakit, o iki silsile birbirine zıtlaşmayıp, uyum içinde olup destek olmuşsa, yani Felsefe Düşüncesi dindarlaşmışsa, insanlık âlemi parlak bir surette bir saadet, güzel bir toplum hayatı geçirmiş. Ne vakit ayrı gitmişlerse; bütün hayır, nur ve iyilikler, Peygamberlerin gösterdiği yol ve din etrafında toplanmıştır.

Ne vakit ayrı gitmişlerse bütün şerler / kötülükler, sapıklıklar dine dayanmıyan insan düşünce sisteminin, yani menfî / olumsuz Felsefe Silsilesi’nin etrafında toplanmıştır.

 

 

“Filin Saçı Var mı?”

 

Bu hafta EDULEARN13 konferansında sunum yapmak üzereBarcelona’daydım.

Konferansın kapsamı eğitim üzerine olduğu için, açılış konuşmaları da eğitim ve özellikle üniversite eğitiminin niteliğine dairdi.

Organizasyon komitesinde bulunan  Antonio García Ricós, konuşmasında üniversite mezunu olmayan/olamayan ama dünya piyasalarında yenilikçi tasarımlarıyla isim olmayı başarmış Steve Jobs, Mark Elliot Zuckerberg gibi isimlerden hareketle “üniversitelerde farklı düşünceye dair ne veriyoruz?” sorusunu ortaya koyarken aklıma bir örnek geldi:

Harvard Üniversitesi Genetik Kompleks Hastalıklar Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil Vehbi Koç Vakfı tarafından düzenlenen ödül töreninde yaptığı konuşmada “filin saçı var mı?” sorusundan hareketle filin saçlarının diğer tüm memelilerden farklı olarak bedenin soğumasına yaradığını tespit eden Princeton’daki bir lisans öğrencisinin hikayesinden bahsetmiş. Bu keşif, aşırı sıcaklarda kullanabilecek askeri ve sivil uygulamaları olan özgür bir malzeme üretiminde kullanılmak üzere lisanslanmış ve üretime geçerek Cambridge‘de bunu üreten firma 375 milyon dolara satılmış. (http://ekonomi.milliyet.com.tr/bilimde-kodlari-degistiren-dahi-turk-e-buyuk-odul/ekonomi/ekonomidetay/27.02.2013/1673905/default.htm)

Biri size “filin saçı var mı?” diye sorsa ilk tepkiniz ne olurdu?

Veya kaç tane üniversitemiz böyle bir soru soran, hem de bir lisans öğrencisinin, projesini desteklemek için maddî yatırım yapar?

Sonra aklıma, ilahiyat fakültelerinde din felsefesi ve kelam gibi “düşünmeye” sevkeden bir takım derslerin kaldırılmasını insanların dindarlığının hatta Müslümanlığının korunması için gerekli gören bazı hocalar geldi.

Hatırlarsanız İslam aleminin ilerleme sorununun nedenlerinden bahsederken soru sormanın önemine değinmiştim.

Soru sormak aynı zamanda düşünmek demektir.

Düşünmenin önüne engel çekerseniz Allah’ın verdiği en önemli nimetin işlevine de mani olursunuz.

Yani aklın.

O nimet ki insanın dininin olması dahi ona bağlanmıştır.

Çünkü Allah’ın gönderdiğini anlayacak olan da odur.

O halde onun işlemesine ve üretmesine vesile olacak kurumların onu köreltmesi doğru mudur?

Aslında sorun üniversitelerde değil, sorun bizlerde.

Zira kurumları yönetenler de insanlardır.

Tarihî açıdan bakıldığında kurumsallaşma ile birlikte artık o kurumun ortaya çıkmasına neden olan fikrî yapının veya özgürlüğün korunmasından çok, kurumun korunmasına yönelik tedbirlerin alınmaya başlandığı ve dolayısıyla “tutuculuğun” kurumsallaşmanın bir yan etkisi olabildiği görülür.

İşte sorun da tam burada başlıyor.

Çünkü kurumun korunması adına farklı düşünceler birer tehdit olarak algılanmaya başlanırsa statüko kaçınılmaz olacaktır.

Bunun neticesinde ise ilerleme beklenemez.

İlerleme farklı düşüncelere mani olarak değil, onlara zemin hazırlayıp değişimi yakalayarak hatta değişimin öncüsü olarak gerçekleşebilir.

Dolayısıyla üniversiteler “bilinen yoldan gitmenin” güvenliğini savunmak yerine “bilinmeyene ulaşmanın farklı yollarını elde etmeye” teşvik etmedikçe, yani soru sordurmadıkça kendi varlıkları da sorgulanır hale gelecektir ki tarih bu sürecin sonunda ayakta kalabilen pek fazla kurum örneği vermiyor bize…

 

 

Milli Mücadele, Kurtuluş Savaşı ve Şehitliklerimiz

Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizler ve müttefikleri Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayarak Osmanlı ülkesini paylaşmaya başladılar. İngiliz, Fransız ve İtalyan birlikleri anlaşmaya dayanarak Anadolu´nun dört bir yanında işgallere başladı. Asırlarca huzur içinde Osmanlının hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da İzmir´e asker çıkardı. Bu işgaller karşısında Anadolu halkı suskun kalamazdı. Çanakkale’de müttefiklerin yenilmez armadasını yenen Mehmetçik Anadolu’yu işgal etmek isteyen düşmanlara karşı harekete geçti.  

Tarih 1919 Mayısın 15’ini gösterirken Yunanlılar İzmir’i işgal etmişti. Hedefleri, Türk´ün boynuna esaret kemendini takmak ve güzel Anadolu´yu almaktır. Yunan saldırısı çetin başladı. Anadolu’nun güzel köşeleri elden bir bir çıktı.

19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal milli mücadele ruhunu ateşlemek için Bandırma vapuruyla İstanbul’dan Samsuna hareket etti. Burada direniş hareketlerini örgütledi, Milli şuuru uyandırdı ve işgaller karşısında alevlenen milli heyecanı bütün yurda yaydı. Anadolu bir gaye etrafında birleşiyordu. İstiklal… Bundan sonra Anadolu halkı Atatürk’le tarih yazıyordu.Kadını erkeğiyle yaşlısı genciyle herkes canını malını hiçe sayarak düşmana karşı koymaya başladı. Kınalı elleriyle Elifler, gencecik Mehmetçikler, canlarını koymuşlardı vatan uğruna.Anadolu’da topyekün bir savaş başladı. Doğu’da Ruslar, Ermeniler, Güneydoğu’da Fransızlar, batıda Yunanlılar, güneyde İtalyanlar ve İstanbul’da İngilizler. Anadolu insanı bütün bunlara karşı bir ordu oluşturuldu. Bir ordu ki, yediden yetmişe, kadın erkek, genç ihtiyar, herkes. Önce Yunan İnönü’nde dize getirildi. Ardından yeni destanlar yazıldı tarihe. Afyon, Kütahya, Eskişehir, Dumlupınar, Sakarya…

SAKARYA ŞEHİTLİĞİ

Kütahya-Altıntaş başarısı Yunanlıları şımartmıştı. Hatta Yunan Kralı Kütahya´ya kadar gelerek ordusuna Ankara yönünde saldırı emri vermişti.Yunanlılar üç kolordu halinde seksen sekiz bin kişilik piyade, bin süvari tugayı, üç yüz top ve yirmi uçak ile Türk Ordusu´nu yok etmek için Sakarya´ya doğru harekete geçtiler.Türk Ordusu kırk bin kişilik bir kuvvetti. Elinde cephanesi azdı. Yüz yetmiş yedi topu ve kanatları patates ve yumurta akı ile onarılmış iki uçağı vardı. Ordumuzun Sakarya´ya geri çekilmiş olması Ankara´da da heyecan ve korku yaratmıştı.

Ankara Hükümeti Başkumandınlık Kanunu´nu çıkartarak ordunun başına geçmesi için; tecrübeli, iradeli, azimli ve bilgi sahibi bir komutan olan Mustafa kemal Paşa´ya 5 Ağustos 1921´de tam yetki verdi. Yunan Ordusu üç taarruz kolu halinde mevzilerimize doğru ilerliyordu. Kuzeyde Yunan 3. Kolordusu, ortada 1. Kolordusu, güneyde ise 2. Kolordusu vardı. Bizim de düşmana karşı ilk hatlarımızda; 3., 11., ve 57. Tümenlerimiz bulunuyordu. 1. ve 5. Tümenlerimizi kuvvet olarak ayrılmıştı. Yunanlılar 23 Ağustos´ta sol kanattan Mangaldağı´ndaki  kuvvetlerimize taarruza giriştiler. Düşman kuvvetleri ne kadar üstün olursa olsun, kahraman Mehmetçiğimiz  kanı ve canı pahasına vatan topraklarını korumaya yemin etmişti.

 Sakarya´nın doğusundaki Duatepe, Kartaltepe, Beştepelen ve Yıldıztepe hattı doğal bir direnme hattıydı. Eğer bu hatta tutunamazsak Kızılırmak gerisine çekielcektik. Ülkemizin batıdan güneye doğru büyük bir kısmı işgal altındaydı. Onun içindir ki bu hatlardan bir adım daha geriye çekilemezdik.

 Bu durumu iyi gözleyen büyük Komutan Mustafa Kemal Paşa:

 – Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz… emrini vermiştir

Savaşlar 12 Eylül´e kadar çok kanlı bir şekilde yirmi iki gün ve gece devam etti. Düşman düşündüğü kuşatma harekatında başarılı olamadığından geri çekilmek zorunda kaldı. Bu savaşlar Türk Ordusu için tam bir subay savaşı olmuştu. Birliklere örnek olmak amacıyla subaylardan oluşan taarruz grupları kurulmuş ve gruplar kahramanca düşman üzerine atılmışlardır. Türkler bin kadar subay ile birlikte yirmi beş bun civarında şehit verdi. Yunanlılar ise on iki bin kayıp ve yirmi üç bin kadar yaralıyla arkalarına bakmadan Eskişehir-Afyon hattına çekildiler. Bugün Polatlı Şehitliği´nda yatan, vatanı uğruna çekinmeden canlarını veren bu kahramanlarımızı saygıyla anmak hepimizin en kutsal ödevidir. Bu topraklar üzerinde özgürlüğümüzün ve kurtuluşumuzun büyük fedakarlıklarla kazanıldığını unutmamalıyız.

DUMLUPINAR ŞEHİTLİĞİ

Yunan Ordusu Sakarya yenilgisinden sonra bir daha Türk Ordusunu yok etmek sevdasına kapılmadı. Eskişehir-Afyon hattında savunmada kalarak, işgal ettikleri yerleri bir anlaşma ile sahiplenmek isteğindeydiler.Türk Ordusu eksiklerini tamamlayarak bu istila kuvvetini ülkenin bağrından söküp atmak hazırlığına girişmişti. Bir yıl süren bu hazırlıklar sonunda ordumuz yeni bir taarruz gücüne erişmişti. 26 Ağustos sabahı şafak vakti Afyonkarahisar bölgesinde başlatılan topçu ateşimizin sonunda kuvvetlerimiz, “Allah!..Allah!.. “seslenişleriyle siperlerine girdiler.

Bir süre sonra, Yunan siperlerinin bulunduğu Kaleciksivrisi isimli en yüksek tepede Türk Bayrağı´nın dalgalandığını gören  diğer alaylarımız da harekete geçtiler. Tınaztepe´yi kuvvetlerimiz ele geçirdi. Cephede piyadelerin taarruzu sürerken, Fahrettin Altay komutasındaki süvari kolordusu, Ahu Dağları´ndaki geçitlerden aşarak Yunan kuvvetlerini arkadan kuşatma gayretindeydi.Aynı gün saat buçuktan itibaren Afyonkarahisar Ahırdağı bölgesindeki düşman mevzilerine kahramanca saldırımız devam ediyordu. Saat dokuzda 4. Kolordumuz Kaleceksivrisi´ndeki ve onun batısındaki düşman siperlerini, 1. Kolordumuz da Belentepe, Tınaztepe ve Kılıçaslan Gediği´ni ele geçirmişlerdi. Fazla kayıp vermemize ve çok kan akıtmamıza rağmen, taarruzlarımız devam etmekteydi. Yurt toprakları kirli düşman ayağından temizlenecek, esaretle yaşamaktansa hürriyet ve kurtuluş uğruna canlar verilecekti. Çiğiltepe´deki bir düşman grubu direnmeye devam ediyordu. Erlerimiz siperlerdeki dikenli tel örgüleri güçlükle aşarak ilerleyebiliyorlardı. Ordumuzda gerektiği kadar bu tel örgüleri kesebilecek tel makasımız bile yoktu. Her ne şehitlerle dolmuştu. Süvari kolordumuz Sinanpaşa Ovası´na inerek istila ordusunun arka kısımlarına girmiş ve İzmir demiryolu ile telgraf hatlarını keserek düşmanın batıdaki kuvvetleriyle iletişimini engellemişti. Bu, onlara en büyük darbeyi vurmuştu.

Türk ordusu, Sakarya´da dillere destan bir zafer kazandı. 22 gün 22 gece süren bu savaş, bir milletin kaderini değiştiren çetin bir savaştır. Saldırgan Yunan’ın Türk´ün imanı karşısında hezimete uğradığı bir zaferdir. “Hattı-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı Türkün kanıyla sulanmadıkça düşmana terk edilmeyecekti. Parola Ya istiklâl, ya ölümdü. Anadolu’dan Yunan’ı çıkartmaya kesin kararlı Mehmetçik, var gücüyle savaştı Sakarya ve Dumlupınar’da bir destan yazdı.

Ve büyük taarruz. Yunanlılara son darbeyi vurmak için 26 Ağustos sabahı günün ilk ışıklarıyla başladı. Başkomutanından en son erine kadar bütün bir ordu, büyük bir gayret ve inançla tek vücut oldu. Akşam olurken ordularımız düşman mevzilerinin büyük bir kısmını ele geçirdi. 26 Ağustos´ta başlayan çarpışmalar 29 Ağustos´a kadar devam etmiştir. Yunan kuvvetleri yer yer yok edilmişlerdir. Kaçabilen bir kısım kuvvetler, Trikopis komutasındaki beş tümen ile birleşerek Dumlupınar´da mevzilenmeye çalışmışlarsa da Türklerin önünde tutunamamışlar ve Kızıltaşderesi´ne doğru çekilmek zorunda kalmışlardır.

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz´dir, ileri…” emrini verince, Yunanlılar Eskişehir´den, Sakarya´dan, İzmir´den kaçmaya başladı. Artık zafer Türklerindi.  Ağustos-Eylül 1922´de Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Savaşı´nda Yunan güçleri bozguna uğratıldı. 9 Eylül´de İzmir kurtarıldı. Yunan denize döküldü. Kurtuluş Savaşı Türkün zaferiyle sonuçlandı.  

Mustafa Kemal Paşa, Türk Tarihi için bir şeref sayfası olan Dumlupınar Savaşı´nda şöyle anlatır:

“Bu son vaziyetten iki buçuk saat sonra süngülerimiz düşmanın göğsüne girmiş ve mesele halledilmiş bulunuyordu. Aynı zamanda gecede hulul ediyordu. Ve sanki gecenin karanlığı pek feci olan bu manzarayı cihanın nazarından saklamak için hitap ediyordu.

Bu harp cephesini ertesi gün gezdiğim zaman teessürden emin nefs edemedim.”

Türk vatanını kana ve ateşe bulayan Yunanlılar, 30 Ağustos´ta Mustafa Kemal Paşa´nın kumandasındaki Büyük Taarruzda ordumuzun süngüsü karşısında son darbeyi yemişler ve kurtulabilenleri süvarilerimizin önünde dağınık halde İzmir yönüne kaçmaya başlamışlardır. İzmir´de Yunanlıları denize döken ordumuz, Anadolu´yu düşman istilasından kurtarmış, İstanbul ve Trakya yönünde ileri yürüyüşe geçmişti. Sevr Anlaşması´na dayanarak Doğu Anadolu´da bir Ermeni devleti kurulması için başlatılan çabalar, bu bölgede savaşan Kazım Karabekir komutasındaki Türk birlikleri tarafından etkisiz hale getirildi. Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşmasıyla Fransızlar, Adana ve çevresindeki topraklardan çekildi.  

24 Temmuz 1924’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türk milleti, bütün dünyaya varlığını kabul ettirdi. Böylece yeni Türk Devleti tam bağımsızlığına kavuştu. Dumlupınar´da ve Büyük Taarruz´da kaybettiğimizi onbinlerce şehidimizi Afyon, Dumlupınar, Uşak, Edirne, Manise, Menemen, Akhisar ve İzmir´de kurulan şehitliklere gömdük. Kurtuluş Savaşı sonrası Ege’de Ödemiş, Ayvalık, Afyon, Eskişehir-Kütahya, Sakarya ve Dumlupınar’da aziz şehitlerimize anıtlar, heykeller dikildi özel şehitlikler yapıldı.  

Sonuç olarak 19. Yüzyılın sonları 20. yüzyılın başlarında katıldığımız savaşlarda yüzlerce şehit verdik. Ordumuzun bu dönemde katıldığı savaşlarda 3 milyona yakın Mehmetçik şehit oldu. Dedelerimiz Avrupa içlerinden Basra’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar onlarca cephede savaştı ve bir çoğu şehit oldu, kayboldu, geri dönmedi. Gidip de dönmeyen, onlardan bir daha haber alınamaya dedelerimiz hakkında çok az şey biliyoruz. Onları araştırmak ve hangi coğrafyada, hangi toprağın bağrında yattığını bulmak boynumuzun borcu olsa gerek.

Onlar, sayısız savaşların adsız kahramanları, yeryüzünün bir çok yerinde toprağın bağrında anıtsız yatıyor. Büyük şair Mehmet Akif‘in dediği gibi; “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!” Akıllara durgunluk verecek savaşların kahramanlarına ait abideler ancak gönüllere dikilip yaşatılabilir.

Onlar, çiçek çiçek açılarak gittiler,
Ufuklara saçılarak gittiler,
Şehit olup güle güle gittiler.

Türk Tarihinde Ağustos Ayı (Üçüncü Bölüm: 19 – 25 Ağustos)

 

19 Ağustos 1645: Osmanlı Ordusu, Girit’e çıktı.

19 Ağustos 1685: Sultan Dördüncü Mehmed Han döneminde Uyvar Kalesi düşman eline geçti.

19 Ağustos 1691: Osmanlı Devleti sadrâzamlarından Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa Yugoslavya’nın Salankamon şehrinin alınışı sırasında şehid oldu.  Doğumu: Vezirköprü, 1637.

19 Ağustos 1890:  Türk  Donanması‘nın deniz altılarla takviye edilmesine başlandı.

19 Ağustos 1914: Birinci Dünya Savaşı‘nda Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında Sofya’da bir dostluk antlaşması imzalandı.

19 Ağustos 1915: Şair  Tevfik Fikret İstanbul’da vefat etti. Doğumu: İstanbul, 26 Aralık 1867.

19 Ağustos 1920: Antep’te Kuvayı Milliye birlikleri Fransızları muhasara altına aldı ve büyük başarı kazanarak şehre girdi.

20 Ağustos 1543: Barbaros Hayrettin Paşa, Nis Kalesi’ni feth etti.

20 Ağustos 1552: Turgut Reis  Korsika Adası’nı feth etti.

20 Ağustos 1915: Kurtuluş Savaşı sırasında İkinci Anafartalar Zaferi kazanıldı.

20 Ağustos 1919: Kurtuluş Savaşı döneminde  Ali Galip Olayı yaşandı.

20 Ağustos 1922: Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Konya’dan Akşehir’e gelerek Bati Cephesi karargâhında bir toplantı yaptı ve cephe kumandam İsmet Paşa’ya 26 Ağustos 1922 sabahı için taarruz emri verdi.

20 Ağustos 1944: Rusya Türklerinin ilk siyasî  temsilcisi, Müslüman Gazeteci-yazar  ve seyyah Abdülreşid İbrâhim Tokyo’da vefat etti. Doğumu: Rusya’da Tobols şehri, 23 Nisan 1857.

20 Ağustos 1999: Roman yazarı  Münevver Ayaşlı İstanbul’da, 93 yaşında vefât etti. Doğumu: Selânik, 1906.

21 Ağustos 1500 : Osmanlı Devleti, Yunanistan’daki Navarin şehrini fethetti.

21 Ağustos 1678:  Ukrayna, hâkimiyetimiz altına girdi.

21 Ağustos 1960: Çanakkale Savaşları’nda şehit ve gazi olanların hâtırasına hürmeten yaptırılan Çanakkale Şehitler Âbidesi törenle açıldı.

21 Ağustos 1992: Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu İstanbul’da  vefat etti..  Doğumu: Elazığ’ın Ağın İlçesi, 1929.

22 Ağustos 1175: İldenizliler  Hânedânı’nın kurucusu ve ilk hükümdârı  Şemseddin İldeniz Nahcıvan’da, veba hastalığından vefat etti. 1110 yılı civârında, Derbent bölgesinde doğduğu tahmin ediliyor.

22 Ağustos 1471:  Fâtih Sultan Mehmed Han’ın emri ile Gedik Ahmed Paşa, günümüzde Alanya olarak anılan Alâiye Beyliği’ni Osmanlı Devleti adına fethetti.

22 Ağustos 1534: Barbaros Hayrettin Paşa  Tunus’u fethetti.

22 Ağustos 1715: Silâhtar Ali Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu,  Venediklilerle yaptığı savaş sonunda, Mora Yarımadası‘nı fethetti.

22 Ağustos 1799:  Napolyon, Mısır’ı işgal ettikten ve Akka Kalesi’ni kuşatıp Cezzar Ahmed Paşa karşısında mağlûp olduktan sonra daha büyük bir bozgunla karşılaşmamak için, takviye alıp geri dönmek bahanesi ile  gizlice Mısır’ı terk etti.

22 Ağustos 1829: Ruslar, Edirne‘yi işgal ettiler.

22 Ağustos 1920: Antep‘te Fransızlara karşı Türk taarruzu başladı ve Fransızlar ele geçirdikleri mevzilerden geri atıldı

22 Ağustos 1922: Kurtuluş Savaşı’na destek vermek amacıyla Kastamonu Mitingi yapıldı.

22 Ağustos 1972: Beş Hececiler olarak anılan grubun önemli isimlerinden şâir ve yazar, güzel Türkçe’mizin öncü kalemlerinden Orhan Seyfi Orhon İstanbul’da, 82 yaşında, kalp krizinden vefat etti. Kabri, Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır. Doğumu: İstanbul, 23 Ekim 1890.

22  Ağustos 1986: Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı, eski başbakanlardan, millî mücadeleye katılan devlet ve siyaset adamı  Celal Bayar, 104 yaşında İstanbul’da vefat etti. Doğumu: Bursa – Umurbey Köyü, 16 Mayıs 1883.

22 Ağustos 2000: Türk Dünyası’nın önemli liderlerinden Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı  Ebulfez Elçibey vefât etti.  Doğumu: Nahcıvan Muhtar Cumhuriyeti’nde Ordubad vilâyetinin Keleki köyü, 1938.

22 Ağustos 2003: Sırpların,  1993 yılındaki  Bosna Savaşı sırasında yıktıkları  Mostar Köprüsü‘nün kenet taşı konularak  yeniden hizmete açıldı. Türk mühendisleri tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edilen köprünün kenet taşına, Ay-Yıldız motifi işlendi.

22 Ağustos 2005: Doğu Türkistan’ın bağımsızlık hareketi önderlerinden Abdullah Kurban ve üç arkadaşı, Çin polisinin baskınında şehit edildi.

 

22 Ağustos 2006: Türkiye, orman yangınları açısından cehennem gibi bir hafta yaşadı.

23 Ağustos 1501:  Doğu Türkeli’nin büyük şâiri, âlim ve üstün devlet adamı  Ali Şîr Nevâyî, Herat şehrinde vefât etti. Doğumu: Herat, 1441.

23 Ağustos 1514: Yavuz Sultan Selim Han ile Şah İsmail arasındaki  Çaldıran  Meydan Savaşı, Osmanlıların zaferi ile sonuçlandı. Savaş, Yavuz Sultan Selim Han komutasındaki Osmanlı Devleti ile  Şah İsmail komutasındaki İran Ordusu arasında oldu. İkisi de Türk olan komutanlar, dünya tarihinin en büyük meydan savaşını gerçekleştirdiler.

23 Ağustos 1519: Barbaros Hayrettin Paşa  Cezayir’i feth etti.

23 Ağustos 1552: Ruslar, Kazan Hanlığı’nın başşehri Kazan‘ı kuşattı.

23 Ağustos 1663:  Özbek Hanlarından, târihçi ve edebiyatçı Ebu’l Gazi Bahadır Han  Hîve şehrinde vefat etti. Doğumu: Türkistan’da Ürgenç şehri, 1603.

23 Ağustos 1921: Sakarya Meydan Savaşı başladı.

23 Ağustos 2006: Kastamonu’da Türk Dünyası Günleri düzenlendi. Şölene, Kırım Türklerinin efsanevî lideri Mustafa Cemiloğlu, Hakasya’dan Kerkük’e, Bosnadan Kazakistan’a kadar uzanan Türk Dünyası’ndan yüzlerce temsilci  katıldı.

24 Ağustos 1484: Tasavvuf şairi âşık Paşa’nın torunu ve ilk Osmanlı tarihçilerinin en önemlilerinden  Âşıkpaşazâde, İstanbul’da, 84 yaşında vefat eti. Doğumu: Amasya’nın Mecitözü İlçesi, 1400.

24 Ağustos 1516: Yavuz Sultan Selim Han, Mısır Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye karşı Mercidâbık  Savaşı‘nı kazandı.

24 Ağustos 1516:  Mısır Memlük Sultanı Kansu Gavri  Yavuz Sultan Selim Han ile yaptığı Mercidâbık Savaşı’nda hayatını kaybetti.  Doğumu: Kafkaslar, 1441.

24 Ağustos 1523:  Kanunî Sultan Süleyman Han döneminde  Rodos Adası, savaş yapılmadan, anlaşma ile fethedildi.

24 Ağustos 1574: Kılıç Ali Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, 6 ay devam eden sefer sonunda Tunus‘u ikinci defa fethetti. Bu tarihten sonra Tunus, 307 yıl Osmanlı yönetiminde kaldı.

24 Ağustos 1578:  Osmanlı Devleti, Tiflis’i fethettikten  3 gün sonra, Şirvan’ı fethetti.

25 Ağustos 1463:  Fatih Sultan Mehmed Han, Bosna Krallığı’nı fethetti. Hersek Dukalığı’nı Osmanlı tabiiyeti altına aldı. Bu fetihler, on altı yıl devam edecek olan Osmanlı Venedik Savaşı’nın başlamasına sebep oldu.

25 Ağustos 1516: Yavuz Sultan Selim Han, Suriye’nin  Halep şehrini feth etti ve Osmanlı Ordusu’nun başında Suriye’ye girdi.

25 Ağustos 1901: İstanbul’daki Fransız Sefiri, iki Fransız tefecinin Osmanlı Mâliyesi’ndeki 750.000 Osmanlı altını tutarındaki alacaklarının ödenmemesi üzerine İstanbul’u terk etti ve Osmanlı Fransız ilişkileri kesildi.

25 Ağustos 1924: Türkiye ile sonradan adı Birleşmiş Milletler Teşkilâtı olarak değiştirilen Cemiyet-i Akvam arasında, Musul konusunda anlaşmaya varıldı. Musul İngilizlere terk edildi.

25 Ağustos 2006: Hac farizasını edâ etmek amacı ile Pakistan üzerinden Suudi Arabistan’a gitmek isteyen Doğu Türkistan Türklerinin talebi, Çin Halk Cumhuriyeti

 

Türkçe’ye Saygı…

0

 

Her Türk, Türkçe konusunda hassas olmalıdır. Sağ liberallerden ve sağ eğilimli bölücülerden, etnik ırkçılardan bu hassasiyeti bekleyemezsiniz.

Türkçe konuşulması gereken yerde bir Dünya dili olan Türkçe konuşulmalıdır. Eğitim-öğretim dili de Türkçe dışında olamaz. Aksi bir uygulama en büyük ihanet olur. Türkçe dışında bazı kabile ve aşiret dillerini Türkiye’de pazarlayanlar, milli egemenlik hakkını zedelemek için bu işe soyunuyorlar. Onların kavgaları Türk tarihi ve Cumhuriyet Türkiye’si iledir. Dünya’nın hiçbir ciddi devletinde devletin dili dışında eğitim-öğretim yapılmaz. Sadece bazı istisnalar görülebilir. Kimse milli egemenliğe ortak aramaz. Tarihlerinde sömürge hayatı yaşamış, hem ekonomik ve hem de kültürel soyguna ve bozulmaya maruz kalmış ülkelerde devletin dili İngilizce ve Rusça yapılmıştır.

Dil kültürün tamamı değildir; ama çok önemli bir unsurudur. Dilini kaybeden genelde milliyetini de kaybedebilir. Dilini kaybedip milliyetini ve milli kimliğini yaşatabilme örnekleri de vardır. Yemen’deki 450 yıl önce kurulan Türk köyü bunun bir örneğidir. Her ciddi devletin gösterdiği hassasiyet dilin bayrak gibi kabul edilmesindendir. Türkçe konuşulan her yer, sınırlarımız dışında da olsa; vatandan bir parçadır.

Yer isimlerinde ve milletlerarası toplantılarda bizim aksimize herkes ciddi bir tavır alır. Evrensel bir dil olan İngilizce dışlanmaz; ancak bizde genelde yapıldığı gibi, Türkçe toplantı isminin tepesine de yazılmaz. Bazı üniversitelerimiz bu yanlışı ve duyarsızlığı alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu üniversitelerdeki yöneticilerin çoğu aşırı solcu falan da değillerdir. Ama sağın milliyetsiz kesimindendirler. Bu yanlış ve aşağılatıcı tutum, 21.YY’da sömürge olmaya aday olduğunu gizleme ihtiyacı duymayan bazı ülkelerde görülebilmektedir.Oysa bizler, kaliteli sömürge olmak için Milli Mücadele’yi yapmadık. Bunun için Cumhuriyeti kurmadık. Osmanlı’dan milli devlete geçerken ve milli bağımsızlığı elde ederken verilen binlerce şehit, istiklal, bayrak ve ezan için olduğu kadar Türkçe için de verilmiştir. Türkçe ses bayrağımızdır. Dünyanın her tarafında bu böyledir.

İnanmadığınız şeylere talip olmamak ve özenmemek gerekir. Geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanının kardeş Azerbaycan’ın Gebele şehrinde yapılan “3.Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi“ne katıldığı haberi basında yer almıştı. Bundan hemen bir gün sonra İstanbul’da yapılan enerji konulu milletlerarası toplantıda İngilizce konuştular. Cumhurbaşkanları devletlerinin diliyle konuşurlar ve konuşmaları tercüme edilir. Bir gün arayla ortaya konan bu çelişkili durum itibar kırıcı olmuştur. Türk Dünyası’nın ümit ve rehber olarak görmek istediği Türkiye’ye bakışını zedelemiştir. Türk Dünyası’nı Türkiye üzerinden çözmek isteyenlere fırsat verilmemelidir. Maalesef toplantının Türkçe ismi de afişlerde ve kürsü arkasındaki duvarda yer almamıştır.

Anayasa’nın ilk üç maddesi ile oynayarak, Türk kimliğine ve Türkçe ‘ye saygısızlığı demokratikleşme sayarak, kendi kendinizi inkâr ederek, Türk Dünyası ile “geleceği birlikte inşa edemezsiniz.” Hayallerle uğraşmayalım. Yeni Anayasa çalışmalarında Anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesi için AKP ve BDP ittifakı vardır. Bu çirkin bir işbirliğidir. Türkiye dışında bir Türk devleti çıkar sizin bıraktığınız boşluğu da doldurur.  Yapılan yanlışlar ve milli kimlik düşmanlığı üzerine sergilenen gaflet örnekleri, sandıkta Türk Milletinden gerekli cevabı bulmalıdır.

 

 

İlk Türk Cumhuriyeti’nin 100. Yılı Kutlu Olsun…

Şimdi sizlere bir masal anlatacağım. Evvel zaman içinde, bir varmış bir yokmuş. Adına “Batı Trakya Türk Cumhuriyeti” denilen bir devlet varmış. Ve bu devlet 31 Ağustos 1913’te kurulmuş…

Bahsettiğimiz devlet, pek bilen olmasada tarihte bilinen ilk Türk Cumhuriyeti  imiş. Sınırları bu günkü Bulgaristan ve Yunanistan arasında kalırmış.  Üzerinde ayyıldız olan ve yeşil, beyaz ve siyah renklere sahip çok anlamlı güzel bir bayrağı varmış. Resmi binalara, devletin kurulması ile hemen bu bayraklar çekilmiş. Hatta yargı sistemini de oluşturarak davalara “Garbi Trakya Adliyesi” bakmaya başlamış.

Bunlar yetmemiş, Anadolu Ajansı benzeri resmi bir ajans kurulmuş ve resmi gazete hüviyeti taşıyan “Müstakil” isimli neşriyat Türkçe ve Fransızca olarak yayınlanmış.

Daha da ileri gidilerek devlet adına pul bastırılmış ve pasaport uygulamasına geçilmiş…

Hatta adı çoktan unutulmaya yüz tutmuş, gerçek bir Türk vatanseveri olan Süleyman Askeri, bu masal devletinin “Milli Marş”ını bile yazmış…

Bu marşın son dizeleri bu Cumhuriyetin halen sürdüğünün en bariz göstergesi:

“Ey düşmanlar!.. Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun

Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,

Şu bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak…”

Gerçi Süleyman Askeri bugün Batı Trakya Türklüğünün tutsaklığını görse, her halde hemde defalarca yeniden ölürdü, diye düşünüyorum!

Her neyse konumuz farklı… Tarihte ilk Türk Cumhuriyeti olan ve bizim ironi yaparak “masal devleti” olarak nitelediğimiz Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin, 31 Ağustos 2013 günü, kuruluşunun 100. yılıdır.

Bize bir çok şeyde olduğu gibi, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni de unutturdular. Zihnen öyle köreldik ki; Batı Trakyalı olan ve Bulgaristan’da yaşayan Türkler bile kendilerini Batı Trakyalı gibi görmediler. Oysa burası Yunanistan ve Bulgaristan arasında paylaşılmış tek bir coğrafyadır. Bilmeliyiz ki; bugün Bulgaristan’da bulunan Kırcaali, Eğridere, Haskova, Cebel, Koşukavak, Mestanlı gibi Türk yerleşim bölgeleri Gümülcine, İskeçe, Dimetoka, Dedeağaç gibi Batı Trakya’nın içindeydi.

İlk önce Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun çöküşü ve ilaveten siyasi kavga ile entrikalar sonucu, Batı Trakya’yı elimizden aldılar. Ondan sonra Yunanistan ve Bulgaristan arasında parçalayarak Türk’ün gücünü böldüler ve asimilasyon ile zorla göç projelerini uyguladılar. Ama aradan 100 yıl geçmesine, konuyu Türkiye’de unutturmalarına ve her türlü zulmü uygulamalarına rağmen Batı Trakya’nın Türke ait olduğu gerçeğini, o topraklardan silemediler.

Batı Trakya, Bulgaristan ve Yunanistan arasında pay edilsede, onca sıkıntıya ve bıçağın kemiğe dayanmasına rağmen Türkler, günümüzde de Batı Trakya topraklarında varlıklarını sürdürüyorlar. Minarelerden ezan sesi duyuluyor… Türk kültürü ve gelenekleri yaşatılıyor. Her yerde Türkçe konuşuluyor.

Biz Türkiye Türkleri ve adına “Türk Milleti” dediğimiz aziz kardeşlerimiz onlara yani Bulgaristan ve Yunanistan’da yaşayan Batı Trakya Türkleri’ne burada saymakla bitiremeyeceğimiz bir çok nedenle minnet borçluyuz.

Bu sebeple hepinizi “Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin 100. Yılını” ve bu devleti kuran Türk Milletinin kahraman evlatlarını ve de halen Batı Trakya’da “Türküm” diye direnen kardeşlerinizi anmaya ve hatırlamaya davet ediyorum.

“Selam duruyor milletler senin şu milli bayrağına.

Şanlı şehitler sarılmış kurtuluş bayrağına.”

diyor milli marşın bazı dizelerinde Süleyman Askeri…

Ancak bize de bir görev yüklüyor: “Bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!”

Bazıları için bir masal gibi gelen tarihin şanlı bir sayfasını size hatırlatayım dedim. Ancak biz Türk Milleti’nin evladları; Süleyman Askeri’den ve Mustafa Kemal’den devraldığımız emanetleri yaşatma kararlılığındayız!

Bu nedenle söz veriyoruz ki; “bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!”

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin 100. Yılı kutlu olsun ve devletimiz ebediyen var olsun.

 

 

Al Birini Vur Ötekine

0

 

Ne biz ne de İslâm Âlemi, İslâm’a lâyık doğruluğu tam olarak yaşıyamadık, yaşıyamıyoruz. Ne biz, ne de İslâm Âlemi, doğru olan İslâmiyeti gereği şekilde tam olarak gösteremedik, gösteremiyoruz!

Bunda hem biz müslümanlar suçlu. Bunda hem de İslâm Âlemi suçlu. Bunda aynı zamanda İslâm’a ve İslâm Âlemi’ne yüzeysel bir bakışla, sathî bir nazarla bakan Batı insanı ve Batı Dünyası kusurlu.

Çünkü ne biz İslâm ahlâkını yaşayışımızla tam olarak gösterebildik. Ne de Batı, genellikle bizzat kendileri kaynağa inmek zahmetine katlandı. Ne de doğru dürüst İslâmı öğrenmek istedi.

Elbette öğrenmek demek, ille de kabul etmek demek değildi. Buna rağmen Batı, bu konuda pasif, gevşek ve isteksiz davrandı. Böylece ortada bir kör döğüşten başka bir şey kalmadı.

Ortada İslâmı yanlış yorumlayan müslümanların, yanlış yorum tarzı ve bundan çıkan yanlış anlama ve uygulamalar var. Ortada Batılı insanın yer ve zaman mefhum ve kavramından uzak, sathî ve yüzeysel bir bakışla, İslâmı yanlış yere oturtarak yanlış yorumlayışı, yanlış algılayışı ve yanlış bakışı var. Al birini, vur ötekine.

Kimse yani iki taraf da, nefsü’l-emirde yani işin aslında ne var ne yok diye düşünmüyor. Dinde hassas olunuyor, fakat muhakemeli ve akıllıca davranılmıyor.  Örnek mi istersiniz? İşte Cezayir’de yapılanlar. Bir zamanlar ve hâlen Mısır’da yaşananlar. İran’da olup bitenler. Son olarak Filistinli kardeşlerimizin haklı dâvalarına terörden medet umması. Güzelim İslâmı teröre bulaştırması. Ya bizde, en güzel İslâmî isimleri terörle eş mânada kullanmaları. İslâm’da olmayan vahşeti sergilemelerine ne demeli?

Oysa İslâm’ın aslı, rûhu ve özü dipdiri ve canlı olarak meydanda. Hem klasik eserlerde, hem de şu anda mevcut kitaplarda apaçık ortada durmakta. Doğu ve Batı’dan, kendilerinin farkına varılmasını beklemekte.

Bu eserler, özellikle kesbî yani özel ve resmî eğitim kurumlarında öğrenim görmüş âlimlerin değil, vehbî yani aynı zamanda Allah katından ilim ilham edilmiş bilginlerin tarih boyunca ortaya koyduğu ve tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bulunan eserlerdir.

Yûnusların, Mevlânaların, Gazalîlerin ve bu gibi seçkin kişilerin eserleri bu çeşitten kitaplardandır. Bunların sonuncusu ise Bediüzzaman’ın ortaya koymuş olduğu, tamamı altı bin sayfa tutan Risale-i Nûr Külliyatı’dır.

Bu eserlerde dünyevî ve uhrevî her mes’ele; akîde açısından sunulmuş. Her sorun, inanç çerçevesinde, en açık biçimde ortaya konmuş, her konuda İslâmî bakış açısı güneş gibi zamanımıza doğmuştur. Hem geçmiş zamanların karanlık taraflarını aydınlatmakta, hem de günümüz problemlerini çözecek prensipleri içermekte, üstelik gelecek için atılacak adımların rotasını da önümüze sermektedir.

Bu durumda Batı ve Doğu dünyası şu beytin kapsamı içinde en güzel ifadesini bulmaktadır.

“Ol mâhiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler.”

Yani o balıklar ki, su içindedirler, fakat suyu bilmezler. Çünkü sudan başka bir şey yok ki, görsünler de farkına varsınlar. Ama asıl basîret, ortada olup da ünsiyet, ülfet ve alışkanlık belâsının perde olmasıyla görünmeyeni görmek, bilinmeyeni bilmektir.

Çünkü zuhûrunun şiddetinden gizlenmiştir âdeta. Denizdeki suyun her tarafı kuşatması, kaplaması, nasıl suyun içindekiler için; gizlenmesini, bilinmezliğini, meçhuliyetini sağlıyorsa, İslam güneşinin varlığı da gözleri kamaştırdığından, gözler kör olmuştur onu görmekte. Kulaklar sağır olmuştur onu işitmekte. Anlayışlar kıt olmuştur onu anlamakta.

Öyleyse önce İslâm’ın asıl gerçeğinin farkına varalım. O’nun rûhuna, özüne inelim, hakikati bizzat kaynağından, asıl kaynağı aksettiren vehbî yani eğitimine ek olarak Allah vergisi ilime de kavuşturulmuş olan ve ilhama mazhar olmuş büyük zâtların eserlerinden, İslâm gerçeğini bir güzel öğrenip kavrıyalım.

İşte asıl inkılâp, asıl değişim, asıl gerçek ne imiş. İşte asıl o zaman anlaşılacak. Doğu da Batı da gerçeğin tadını damaklarında, işte asıl o zaman hissedecektir.

İşte asıl bu rûhu gerçekleştireceği içindir ki denilmiş:

“Din (yani İslâmiyet) hayatın hayatı, hem rûhu hem esası
İhya-yı din ile olur, bu milletin (ve bütün insanların) ihyası.”

 

 

Bir günümüz… (Kestirmeden ve kesik, kesik…)

0

 

25 Ağustos Pazar günü evimizin balkonunda erken saatlerde ailece yapılan kahvaltı ile başlayan koşuşturmamız mutad olduğu üzere gecenin geç vakti evimize intikal ile sona erdi.

Bugün Pazar..  Sabah erkence kalkıp evimizin balkonunda kahvaltımızı yaptık.

Sonra; Sevgili oğlum M. Murat Okyar anma toplantısının yapılacağı Bahçecik Damlar Kabristanına bizi götürdü.26 Ağustos 2011 tarihinde kaybettiğimiz Dr. M. Şefik Postalcıoğlu ağabey kabri başında dualarla yad edildi. Dostları hatıralarını anlattı.

Sonra; Biray önce önemli bir kalp operasyonu geçiren eski Bahçecik Belediye Başkanı İbrahim Gençer hocamızı evinde ziyaret ettik.

Sonra; İzmit’teki evimize döndük, kısa süreli de olsa kestirdik.

Sonra; Emine – Ferhat Karaağaç abla/eniştenin torunları Eren ve Kerem’in Gültepe’deki evlerinde gerçekleşen sünnetine katıldık.

Sonra; Ülkü Ocakları İl Başkanlarından Ramazan Çakırca’nın Derince Yenikent Mavi Salondaki düğününde Türkocağı Kocaeli Şube Başkanı Aykutşad Selçuk ve diğer dostlarla sohbet etme imkanı bulduk.

Sonra; Saat:17:00’de Nesibe Şenoğlu kızımızın nikahı için Yunus Emre Kültür Merkezine yetiştik.

Sonra; Kocaeli Kandıralılar Derneği Başkanı Harun Reşit Kocagöz ve Başkan Yardımcısı Erdal Baykara ile Eren Camii bahçesinde buluşup Yöresel Kültürler Fuarında açılacak stand ve etkinlik programını gözden geçirdik.

Sonra; Otomobilimize doğru giderken tatilden yeni dönen Kocaeli Çukurovalılar Derneği Başkanı Erdoğan Davut hocamız ile karşılaştık. 18:30 sularında İkindi çayını Sıla Cafe’de birlikte içtik.

Sonra; Dr. M. Şefik Postalcıoğlu ağabey için Bahçecik Bağevleri Sitesindeki evindeSaat:19:00’da başlayan anma toplantısına yetiştik. Zonguldak Müftü Yardımcısı Nedim Özkal ve Fevziye Camii imamı Ahmet Görgün Küçük ile Diş Hekimi Ömer Erdal’ın okuduğu Kur’an-ı huşu ile dinledik. Yapılan samimi dualara amin dedik.

Sonra; Nurgül Altunbaş yengeyi geçerken evinize bırakırız diyerek arabamıza aldık. Rotayı değiştirip Hasan Baykara ve eşlerimiz ile birlikte Bahçecik Damlar Camii Başkanı Muhammer Kırdemir’e misafir olduk. Bahçe serinliğindeki sohbete Ecz. Selçuk Arslan ve Makine Mühendisi Hasan Baltacı ve eşleri de dahil oldu.

Sonra; Saat:23:00 sularında da Fevziye Camii Müezzin Kayyumu Ahmet Görgün Küçük’ün Bahçecik sırtlarındaki evinin balkonunda günü değerlendirdik.

Sonra; Gecenin ilerleyen saatinde Nurgül Yengeyi Karşıyaka Döngel’deki malikanesine bıraktık.

Sonra; Şükürler olsun ki sağ salim İzmit’teki evimize döndük.

Bugün sevgili eşim Nursel hanımefendi başta olmak üzere, o kadar çok teşekkürü hak eden oldu ki. Sağolsunlar..

Bir günde bu kadar da olur mu demeyin!.. Yıllardır üç aşağı beş yukarı dolu dolu yaşamaya çalıştığımız hayat ve temposu bu…