20.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 960

Hac Yeniden Doğmaktır (1)

 

Hac ibadeti, farziyyeti Kur’an ve sünnetle sabit olan İslam’ın beş temel esasından biridir.(Buharî, İman, 1; Müslim, İman, 19-22) Hac, aynı zamanda Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Yoluna güç yetirenlerin Kâbe’yi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.” (Âl-i İmrân, 3/97)

Yeryüzünde Allah’a ibadet için yapılan ilk bina (beyt), insanlar için bir hidayet vesilesi olan Kâbe-i Muazzama’dır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân, 3/96)

Allah’ın evi (Beytullah) olarak da ifade edilen Kâbe, Allah’ın emri ile Hz. İbrahim (a.s.) tarafından oğlu Hz. İsmail ile birlikte kutsal şehir Mekke’de bina edilmiştir. Yüce Allah, Kâbe’nin yapımı tamamlanınca, “İnsanları hacca çağır ki, yürüyerek veya uzak yollardan gelen yorgun develer üstünde sana gelsinler…”(Hac, 22/27) buyurarak Hz. İbrahim’den insanları Beytullah’a davet etmesini istemiştir.Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Ey Müslümanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccedin!”(Müslim, Hac, 412) buyurmuştur.

Hac, Yüce Allah’ın davetine ve Peygamber Efendimiz’in tavsiyesine uyarak, Beytullah’ı ziyaret etmektir. Daha geniş anlamıyla; Mekke’de bulunan Kâbe’yi ziyaret ederek belirli vakit içinde usulüne uygun olarak tavaf etmek, Arefe günü zevalden bayram günü fecrin doğuşuna kadar Arafat’ta bir süre durmak ve yapılması gereken diğer menasiki yerine getirmek demektir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) en üstün ameller arasında iman ve cihattan sonra hacc-ı mebrûru zikrederek, haccın önemini bildirmiştir. (Buharî, İman, 18; Müslim, İman, 135)Mebrûr hac; makbul olan, şartlarına uyularak, ihlâs ve samimiyetle yerine getirilmiş, günah ve isyan karıştırılmamış hac demektir.

Hac; ihram, “lebbeyk Allahüme lebbeyk…” diye seslenmek demek olan telbiye, tavaf, sa’y, Arafat dağında arefe günü öğleden akşam güneş batıncaya kadar kısa bir süre de olsa ayakta durup dua etmek (vakfe), şeytan taşlama, kurban kesme ve tıraş olma gibi bir takım sembol niteliğindeki uygulamaların bir araya toplandığı en büyük kulluk hareketidir. Bu yönüyle hac, kullukta zirveyi temsil eder, yani o bir kemaldir. (Riyazü’s-Sâlihîn Tercümesi, Erkam Yay. C.5, Sh. 560)

Hac, mü’minleri geçmiş günahlarından arındırır, onlara cennet kapılarını açar. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “İslam olmak, hicret etmek ve hac yapmak, geçmiş günahları ortadan kaldırır.” (Müslim, İman, 192) “Umre ibadeti, daha sonraki bir umreye kadar işlenecek günahlara kefarettir. Mebrûr haccın karşılığı ise, ancak cennettir.”(Buharî, Umre, 1; Müslim, Hac, 437) Bazı İslam âlimleri burada söz konusu olan günahların büyük küçük bütün günahlar olduğunu, kul hakkı konusunda da Allahu Teâlâ’nın alacaklıyı razı edip kulunu affedeceği ümit edilebilir demişlerdir.

Hac, sadece bedenen yapılan sıradan bir yolculuk değil; aynı zamanda insanın ruhuyla, kalbiyle, duygu ve düşünceleriyle yani bütün varlığıyla yaptığı ulvî birseyahattir. Hac, dünyevî ve uhrevî birçok faydaları bulunan, heyecan ve duygu yüklü bir ibadettir.

Hacda dıştan bakıldığında sembolik davranışlar şeklinde gözüken her ibadetin ve şeklin bir anlamı, mü’mini eğitici ve bilinçlendirici bir yönü vardır. Hac ibadeti esnasında bu anlam ve bilinci yakalayabilen, haccın hikmetlerine nüfuz edebilen mü’minler, eski hata ve günahlarından arınarak hayata yeni bir canlılık ve şuurla dönerler. Hac onların hayatında kalıcı etkilere sahip bir dönüm noktası olur. Mü’minin yükümlülük şartları gerçekleştiğinde bir an önce hacca gitmesinin tavsiye edilmiş olmasının bir anlamı da budur. Esasen hac ibadeti, bir bakıma, hem İslam’daki diğer ibadetlerin topluca ve bir arada sergilenişi görünümündedir, hem de namaz, oruç ve zekât ibadetlerinden izler taşır.

İhrama girmek, namazdaki iftitah tekbiri mesabesindedir; her ikisinde de dünya arkada bırakılmaktadır. İhramlının özel günlerde birtakım dünyevî zevklerden geri durması da oruç ibadetini çağrıştırır. Arafat vakfesi, insanın dünyaya ayak basışını ve kıyamette Allah’ın huzurunda bekleyişini hatırlatır. Kâbe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kâinatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilâhî kadere boyun eğişin sembolü sayılır. Koşmak anlamına gelen sa’y, bir canlılık, bir arayıştır.(Diyanet İlmihali, C. I, Sh. 512-513)

(Haftaya devam edecek)

 

 

Sevdamızı Küstürmeyelim

 

Özal dönemindeydi;Hasan Celal Güzel Milli Eğitim Bakanı olduğunda “Türkiyenin artık eğitim sorunu bitmiştir” diye kendi kendime bir hükme varmıştım!. Arkadaşlarımdan bazılarının bu görüşüme katıldığı da oldu. Sevilen, sayılan ve geniş bir kadro çalışmasıyla bilinen Hasan Celal Güzel devletimizi, ülkemizi ve insanımızı öyle bir tanıyordu ki bu avantajdı. Hep üst bürokraside ve önemli yerlerde tecrübe kazanmıştı. Daha önceki TRT, Anadolu Ajansı ve Basın Yayın’dan sorumlu Devlet Bakanlığı ile de birikimini zirveye çıkarmıştı. Öyleki Hasan Ali Yücel’den sonra milli eğitimde inkılap yapan devlet adamı diye görüyorduk. Ancak Sayın Vehbi Dinçerler ile iktifa etmek durumunda kaldık.

Yıllar sonra Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu(boşanınca Baş), Ömer Dinçer Milli Eğitim’in başına geldi.Yine Muhterem Vehbi Dinçerler için “iyi ki milli eğitimde bakanlık yapmış” demekten alıkoyamadık kendimizi. Şimdi çok değerli, üretken, hayata tebessüm eden, ileriyi gören,  esprisi güçlü, enerjik, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan iktidarları dahil danışmanlık ve müşavirlik hizmeti ve projeleriyle fark edilen bir arkadaşımız Prof. Dr. Nabi Avcı aynı göreve geldi. Duamız Vehbi Dinçerler ağabeyi geçsin diye. Netice ne olur bekleyip göreceğiz.

KİTLE ULAŞIM ARAÇLARINA BAKIŞ

Benim Nabi Avcı Bey dostumdan bir talebim olacak; birikmiş yıllara dayanan özel hukukumuz ve birlikteliğimize dayanarak: eğer mevzuata, hukuka, etik yapıya, evrensel kurallara uygun ve gerekli görülürse mekteplerimize “ADAB-I MUAŞERET” dersi konulsun. Devlet adamları da aristokratlar gibi genelde kitle ulaşım araçlarına binmezler. Bir belediye veya halk otobüsü, metrobüs, banliyö treni, tramvay ve metro ile vapura bindiğinizde görülecek ki yaşı, kültürü, kimliği, görüşü ve kıyafeti ne olursa olsun hiç kimse yaşlıya, hastaya, hamileye, çocuklu hanımlara kesinlikle yer vermiyor. Özellikle öğrencilerimiz. Kızlarımız bile hemcinsleri olan kucağında çocuğu, hamile hanımlarımızı hiç ama hiç önemsemiyor. Ya arkadaşı ile sarmaş dolaş, ya telefonda konuşuyor bindiğinden bu yana, yahut çetleşiyor veya mesaj geçiyor. Dünya umrunda değil öğrencilerimizin. Bir yandan bu teknoloji dili bozuyor keyifle. En küçük örnekle teşekkür ederim tşk, merci mrs oldu.

Kitle iletişim araçlarının girişinde asılı “Yaşlılara, hastalara, hamile ve gazilere yer veriniz..ön sıralar onlara ayrılmıştır” yazısının hiç bir hükmü harbiyesi yoktur. Öyle ki Bahçelievler eski Belediye Başkanımız, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı aziz kardeşim Muzaffer Doğan bir gün öyle sinirlenmişti ki “Kitle iletişim araçlarındaki yazıları değiştirmek için müracaat edeceğim.. diyeceğim ki bu yazılar “İhtiyarlar, hamile ve çocuklu kadınlar, hastalar, gaziler lütfen öğrencilere yer veriniz!” biçiminde değiştirilsin. Zaten uygulama da öyle yapılıyor.”

ESKİMEZLERİN YANINA YENİ İSİM VE RESİMLER

Sayın Milli Eğitim Bakanım durum böyle..ikinci bir ricam da mekteplerimizin edebiyat kitaplarında yeni isim ve eserlere lütfen gerektiği kadar yer veriniz. Müfredatta değişiklik mi yapılır bilemem. Ancak böyle bir tasarrufun gerektiği kanaatindeyim. Necip Tosun’un bir hikayesini okudum bayıldım. Hüseyin Su da öyle. İyi ki hikaye yazıyorlar. Şerif Aydemir’i ve eserini de güzel ki  tanımışım. Gurur duydum edebiyatımız, hikayeciliğimiz adına. Neden bu ve benzeri isimler hala edebiyat kitaplarımızda yok bilmiyorum ama eksik.

Ülkemizin bir markası Ötüken Yayınevi Şerif Aydemir’in Mendilim Sende Kalsın ve Çiçekten Harman Olmaz adında iki hikaye kitabını neşretti. Benim gibi fazla öykü ile haşir neşir olmayan biri bile elinden bırakmadı, defalarca okudu her iki hikaye kitabını. Sabahattin Ali öyküleri lezzetinde iki yayın. Temayı köy olarak alırsak Sait Faik Abasıyanık’a rahmet okutur her ikisi de. Öylesine çarpıcı, dikkat çekici yerel hikayeler.

Adeta Ernest Hemingway’ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Kemal Tahir’in, Nurettin Topçu’nun, Cemil Meriç’in, Tarık Buğra’nın, Oğuz Atay’ın, Behçet Necatigil’in, Cemal Süreyya’nın ve Selim İleri’in gömleğinden çıkmış öyküler tümü de. Her okunuşunda ayrı bir keyif yansıyor yüreğinize, dünyanıza. Sıcak üslup, sağlıklı tespit ve zengin kelime ve kültür birikimiyle Anadolu sanki bir yumakta toplanmış, iplik sarıldıkça büyüyor, kabarıyor.

HER HİKAYE BİR HAYAT

Şerif Aydemir Kırçıl Palto’daki notlarımda şöyle diyor satır aralarında: “Daha hangilerini saysam; kesimhaneden gözetimhaneye kadar hane var da düşüncehane yok!..insanoğlu nerede düşünecek bilmem ki!” derken bir sır küpünü açıyor.

“Çaykuşu, çaytaşıyla vurulur”a devam ederek 40’lı yıllarının kabusunu da hatırlatıyor “Ben devlet işinden korkarım!”, “ben öğüdü yuvamda almışım, babamdan nasihatliyim.” Bu anlattıkları ise Kadıköy veya Yeniköy’ü değil Eğin’deki köylerini ve insanlarını tarif ediyor: “Bu şehirdeki yeni yetmelerin işine aklım ermiyor bir türlü. Köylük yerde yaşayanlar, birbirleriyle hısım akraba, eş dostturlar, en azından kapı komşusudurlar işte. Her gün yüzyüze bakarlar. Her gün aynı yolu teperler, aynı çeşmeden su içerler, ayakkabılarına aynı tarlanın çamuru bulaşır.”

Nokta atışı yaparak ata sözü gibi, kelamı kibar biçiminde alıntıları sürdüreyim: “Değirmenden gelenden poğaca umar insanlar..at nallanırken kurbağa ayağını uzatmaz had hudut meselesi..dünyanın neresine giderseniz gidiniz paranın dili aynıdır..anadan deliye muska neylesin..bok böceğine gül koklatırsan böyle çatlar işte.. çingene ölüsü çalgıyla kalkar..eş olduk, yar olamadık, yanlışta yarıştık..eğer sözümüzle gelseydik, dilimiz bunca haramı yaramazdı..sen dönünce temiz yüz takarım. Çocukları aramıza alırız. Kök boyamızı sürünür, öz suyumuzda yıkanır, has unumuzu pişiririz..olmaz mı?

AĞACA VEYA DİKENE SU VERMEK

İki Saçak Güvercini’nde “Yağmurların altında, yağmurdan fazla göz yaşı döküyordu.. parayı tanımam bilmem, evde bir danam bir doluğum var..tahsildar efendi ikisini de beğenmez, beni silsin defterinden, dünya defterinden..vatan için verdiklerini devletten isteyebilir miydi? Devlet zorlasa da kabul etmezdi! Bakışların üzüm şırası gibi şerbetlenmişti..Hamdi Dayı sana yaklaştıkça babamın kokusunu çektim içime..babamın kokusu hiç küflenmemiş..hepimizin baltasını kütükten çıkardın, zoru kolay ettin..adalet nedir?Ağaca su vermek gibidir. Zulüm nedir?Dikene su vermek gibidir..hangisine su veriyorsak o gelir elimize..orada, firdevs köşkünde oturup dünyadaki Hamdi’ye dünyayı sevdirmesin..iliği kurumuş bir adamı yeniden dünya malına ısındırmasın..O’na böyle dersin tamam mı?”diyor.

Mendilim Sende Kalsın öyküsünden de birkaç satır alıntıyalım: “Kilerinin kapısını kilitlemeyen varına, gelininin örtüsünü sıkı düğümlemeyen arına güvenmesin.. hiç paylaşmamışlar mıydı bir gülücüğü ikiye bölerek? Kadir Mevlam seni bana verirse, nemize yetmiyor el kadar hasır..insan insanı sevse neler olmaz.. karanlıkta kalmış etrafını seçemiyor..eh el yordamıyla bu kadar yürünür..kimisi aşk adamı, kimisi aş adamı..sevgisi kıymık gibi yüreğine saplanmıştı.. Nazlıcan’ın karnındaki yılanlar uyandı..gürül gürül taşan merhametiyle..roman o tarafı değil insanı anlatmalı..içimde bazı duygular mı salkımlanıyordu?.Harput türküleri hasretin, Eğin türküleri gurbeti anlatır..yalnızlık donmuş düşüncelerin altını ısıtıyor onları lif lif ayırıyordu.. sesinin buğusu taze sağılmış süt gibi içine doldu.. kar dağdan inen eşkıya gibi içeri hücum etti..kısa metrajlı rüyalar tükenmişti bile..dil ile düğümleneni diş ile çözmeye kalktılar..taze sürgünler vermişti yüreği, iklimden iklime akıyordu..kızgın dumanların içine düştü.. yiğit adam, yüreğinin yangınını yüreğinde boğan adamdır..kimsenin yüreğindeki ateşten ödünç almayan, alnındaki yara izlerinin sırrıya mahşere yürüyen adamdır.”

İDRAKE GİYDİRİLMİŞ DELİ GÖMLEĞİ

Bizim Pencere Yele Karşıdır’da “Ya hafızan da gözlerin gibi tembel olmuşsa?!. Bu dünya, bu acılar, hasretler, burkulmuş sevdalar, bu ihanetler neyin nesidir?. Göğsüne külçe gibi oturmuş Mansur’un karlı dağları vardı..sen yat babaanne biz yıldız toplayacağız..herkesin ahirette sakladığı bir ışıltısı vardır belki de..”diyor bir kaç nokta ve virgülü takiben.

Şerif Aydemir bir şehir öyküsüne karşılık her iki hikaye kitabı da Elazığ köylerini anlatıyor. Belki Elazizlilerin bile unuttuğu kelimeleri, deyişleri bulmuş çıkarmış bölgeden, getirmiş sözlük sofrasına, lugatimize yeniden kazandırmış:merek, ağıl, kom, çark, kutlu kelam, gül serinliği, işlik, kiziri, toynak, bezekli eyer, kiramen katibi, tarla pıtrağı, dabaz, perverde, börtmüş, gerneşmek, tevek, ibop kuşu, fizar, dink, humar, esrik, yolak, haşil, ekirek düzü, küflü alaf, gerneş vs.

Şerif Aydemir’in öykü kurgusu ve olaya bakışı, akıcı, diri Türkçesi; kullandığı eskimez kelime ve kelamı kibarlarla daha da çekici olmuş, al benilik bulaşmış hikayelere, zengin dilimizi hatırlatmış. Tercihini romandan yana kullanan benim gibi mürekkep yalamışlara öyküyü öyle bir sevdirmiş ki, her kitabı en az üç defa okudum, yine de o serinliği içimde duymak, idrakimize giydirilmiş deli gömleğini çıkarmak için, sil baştan yeniden okuyacağım.

İşte böyle Sayın Nabi Avcı, Aziz Bakanım.

 

Bir adabı muaşeret dersi talebim var sizden, bir de edebiyat kitaplarımızda eskimezlerin yanında yenilere de, hatta her yeniye yer verilmesi hususu. Yani insana yatırım tek kelime ile. Saçı ve bıyığı ağarmış çehrelerimizle bu sevdamız daha da artıyor. Minnet ve şükran borçlu olduğumuz Vehbi Dinçerler iyi ki varlar, iyi ki önden gitmişler. O’nu takip edenlerin can suyu da aynı kaynaktan, aynı pınardan.

 

 

Bana Dost Lazım

 

Bağrıma saplanmış, namerdin oku,
Fırsatı bulsam da, ezmemem gerek.
Güllerden alınır, misk amber koku,
Öyleyse çöplükte, gezmemem gerek.
Sözlerim tesirsiz, kıymetsiz yazım,
Sabredip tadımı, bozmamam lazım.

Kimine can dedim, arkamdan vurdu,
Koşulsuz güvendim, kandırdı durdu,
Çok sadık bildiğim, kumpaslar kurdu.
İnsansam, olmalı, her
zaman Kazım,
Öyleyse hoş görüp, kızmamam lazım.

Sevilmek ne güzel, sevmektir hüner,
Mert olan dik durur, kıytırık süner,
Yüzsüzler her yere, destursuz tüner.
Arsızlar utanmaz, kâr etmez sazım,
Davulla anlatıp, bezmemem lazım.

Fenadır çirkin huy, ayrılmaz tenden,
Nasihat kâr etmez, gelmişse genden,
Anlamaz; ilimden, insaftan, fenden.
Böyle bir
insanı, çok zordur hazım,
Yine de kaynaşıp, tezmemem lazım.

Vefasız ellerden, yanmışken bağır,
Gerçek
dost kıymetli; altından ağır,
Koşulsuz sev sarıl; “can” diye çağır.
Anlatsan nesirle, söylesen nazım,
Doğruyu O anlar, üzmemem lazım.

Hakiki dostların, dermandır sözü,
Duyunca damlalar, ıslatır
gözü,
Kötülük bilmezler, temiz pak özü.
Onlarla güz ve kış, baharla yazım,
Bulmuşken el ile, gezmemem lazım.

 

 

Türk Tarihinde Ağustos Ayı (Dördüncü Bölüm: 26 – 31 Ağustos)

 

26 Ağustos 1071: Selçuklu Sultanı  Alp Arslan, Malazgirt Savaşı’nı kazandı.

26 Ağustos 1192: Anadolu Selçuklu Sultanlarından İzzeddin İkinci Kılıç Arslan Aksaray’da vefat etti. Doğumu: 1115.

26 Ağustos 1896: İstanbul’da yaşayan Ermeniler,  karışıklık çıkardılar. Amaçları Osmanlı Devleti’nin zor durumundan yararlanıp, bağımsızlıklarını elde etmek idi. İsyanlar, devletin yıkılmasına kadar Rusların ve İngilizlerle Fransızların desteğinde devam etti.

26 Ağustos 1920: Edirne ve Kırklareli Yunanlılar tarafından işgal edildi.

26 Ağustos 1921: Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra kesin sonuç almak üzere, Türk ordusu, Başkumandanlık Meydan Savaşı‘nı başlattı.

26 – 30 AĞUSTOS : MALÛL GAZİLER HAFTASI

26 AĞUSTOS – 2 EYLÜL : ZAFER HAFTASI

27 Ağustos 1538: Osmanlı Donanması Hindistan’a ulaştı. Uzak Doğu’ya ulaşmak isteyen Portekizliler, Hindistan’daki Müslüman Gucarat Devleti’ne saldırınca, Sultan, Osmanlı Devleti’nden yardım istedi. Osmanlı Donanması Gucarat’a varınca yardım isteyen sultan ölmüş, yerine oğlu geçmişti. Yeni sultan Portekizlilerle anlaşınca Osmanlı donanması geri döndü.
27 Ağustos 1596:  Sultan Üçüncü Mehmed Han  döneminde Osmanlı Ordusu, Slankemen’e  ulaştı. Sultan Üçüncü Mehmed Han, Kanuni Sultan Süleyman Han’dan  sonra, ordu ile savaşa giden ilk pâdişah olmuştu.
27 Ağustos 1661:  Sultan  Dördüncü  Mehmed Han döneminde  Varad Kalesi  fethedildi.

27 Ağustos 1896: Taşnaksutyun, Hınçak, Şant  ve Kurban isimli  Ermeni  terör komiteleri, Türkiye’de ilk banka bombalama eylemini gerçekleştirdi.

27 Ağustos 1960: Türkoloji uzmanı Prof. Dr. Mecdut Mansuroğlu İstanbul’da, 50 yaşında vefat etti.  Doğumu: İzmir, 4 Eylül 1910.

27 Ağustos 1979: Frankfurt’ta bulunan THY büroları Ermeni teröristler tarafından düzenlenen bombalı saldırı sonucunda tamamen yok oldu. Yoldan geçen bir yaya yaralanırken olayın sorumluluğunu ASALA üstlendi.

27 Ağustos 1982: Ottowa Askerî Ataşemiz  Albay Atilâ Altıkat, JCAG isimli Ermeni terör örgütü elemanları tarafından şehit edildi.  Araç sabahın yoğun trafiğinde, ışıklarda durduğunda gerçekleştirildi.

27 Ağustos 1993: İstanbul’da kısa adı Avrasya-Bir Vakfı olan  Avrupa-Asya Türk Kültür, İktisat ve Sosyal Araştırmalar Vakfı kuruldu.

28 Ağustos 1499: Osmanlı ordusu İnebahtı‘yı  teslim aldı.

28 Ağustos 1516: Yavuz Sultan Selim Han, komutasındaki Osmanlı ordusu Halep’e girdi.

28 Ağustos 1532:  Kanuni Sultan Süleyman Han’ın  Almanya seferi olarak bilinen Beşinci Sefer-i Hümâyûn sırasında,  Güns Kalesi  fethedildi.
28 Ağustos 1595:  Sultan Üçüncü  Mehmed Han döneminde Bükreş düşmandan geri alındı.
28 Ağustos 1672: Kamaniçe Kalesi fethedildi.

28 Ağustos 1682: Türk seyyahı Evliya Çelebi İstanbul’da 71 yaşında vefat etti. Doğumu: İstanbul, 1611.

28 Ağustos 1828: Eski bir Türk yurdu olan Ahıska, Rusların eline geçti.

28 Ağustos 1957:  Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu,  Türkiye’de yabancı üniversite kurulması hakkındaki Robert Kolej  Yönetim Kurulu Başkanı’nın talebini kabul etti. Bakanlar Kurulu’nun kararı, 19 Aralık 1957 târihinde  izin belgesi hâline dönüştürüldü. Boğaziçi Üniversitesi, bu belgeye istinâden kuruldu.

28 Ağustos 1994: İstanbul’da yapılan Dünya Güreş Şampiyonası’nda Serbest Güreş Millî Takımı 28 yıl sonra dünya birincisi oldu.

28 Ağustos 2011: Azınlık Vakıflarının 1936 yılından sonra edindikleri ve 1974 yılından sonra Hazine’ye devredilen gayrimenkullerinin eski sâhiplerine iadesi için Kanun Hükmünde kararnâme çıkartıldı. İade edilecek gayrimenkuller arasında paha biçilemez değerde olanlar da bulunuyor.

29 Ağustos 1521:  Kanunî Sultan Süleyman Han, Belgrad’ı  teslim aldı. Belgrad’ın  ilk kuşatması, Sultan İkinci Murad Han zamanında, 1441 yılında oldu. Salgın hastalık sebebiyle sonuç alınamadı. İkinci kuşatma Fatih Sultan Mehmed Han tarafından gerçekleştirildi. 22 Temmuz 1459’da kaleye girildi ise de takviye olarak gelen 150.000 kişilik haçlı ordusu karşısında ezilmemek için Osmanlı Ordusu geri çekildi.

29 Ağustos 1526: Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde Mohaç Zaferi kazanıldı.

29 Ağustos 1537: Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde Osmanlı Ordusu  Korfu Adası‘na çıkarma yaptı. Korfu, Yunanistan’da İon Adalarını oluşturan yedi adadan biridir. Yüzölçümü 593 Km2‘dir. 1401 yılında Venediklilerin eline geçti.

29 Ağustos 1605: Osmanlı Ordusu, Estergon Kalesi‘ni kuşattı ve Ciğerdelen Kalesi‘ni fethetti. Estergon Kalesi’nin  fethi,  3 Ekim 1605 tarihinde tamamlandı. 

30 Ağustos 1578: Kafkas fâtihi Özdemiroğlu Osman Paşa, Gürcistan’ın taht şehri Tiflis’i fethetti. Tiflis ilk defa Osmanlıların oluyordu. Şehirdeki en büyük  Ortodoks Kilisesi, fetih hakkı olarak câmi hâline getirildi. Câmide kılınan Cuma namazında, Edirne’deki Selimiye Câmii’nin hatibi Vâlihâ Efendi, Sultan İkinci Murad Han adına hutbe okudu.

30 Ağustos 1595: Avusturya Prensi Mensfeld komutasındaki Alman, Macar, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80.000 kişilik ordu tarafından 2 Ağustos 1595 tarihinde kuşatılan Estergon Kalesi düştü, düşman eline geçti.

30 Ağustos 1922: Dumlupınar’da 26 Ağustos 1922’de başlayan Başkomutanlık Meydan Savaşı, diğer adı ile Sakarya Meydan Savaşı’nda, Mustafa Kemal Paşaya  bağlı Türk ordusu General Trikopis’in emrindeki Yunan kuvvetlerini yenerek büyük bir zafer kazandı. Bu zafer, Kurtuluş Savaşı’nın sonucunu belirledi.

30 Ağustos 1991: Azerbaycan Cumhuriyeti Âli Sovyeti (Büyük Millet Meclisi), Azerbaycan Cumhuriyeti‘nin bağımsızlık beyannâmesini yayınladı.

31 Ağustos 1724:  Osmanlı Ordusu, Hemedan’ı fethetti.

31 Ağustos 1911: Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu. Türkçülük düşüncesinin gelişmesini ve yeni nesillere benimsetilmesini amaçlıyordu. Derneğin Kurucuları arasında Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzâde Ali Turan, Yusuf Akçora ve âkil Muhtar Özden gibi Türkçülük akımının önde gelen isimleri vardı. Cemiyetin adı Mart 1912’de  Türk Ocağı olarak değiştirildi.

31 Ağustos 1913: Merkezi Gümülcine olmak üzere  Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatiyesi ilân edildi. Batı Trakya Geçici Hükûmeti’nin başkanı Peştreli Tevfik bey idi.  Hükûmet, 29 Eylül 1913 târihinde imzalanan İstanbul Muâhedesi ile Batı Trakya’nın Yunanistan’a bırakılması üzerine feshedildi. Böylece Türklerin kurduğu ilk cumhuriyet yönetiminin ömrü 57 gün devam edebildi.

 

 

Savaş ya da;Tokuşturulan Yumurtalar!

 

Tarih boyunca yaşanan savaşları inceleyin, “ulusların Özgürlük Mücadeleleri” dışında “haklı savaş” örneği göremezsiniz.

“Din adına” olduğu söylenen “Haçlı Seferleri” de Müslüman toplumların elindeki ticaret yollarını ve maddi zenginlikleri ele geçirme amaçlıdır.

“Savaş, kanlı bir ticarettir!

Savaşlar olmasa;

  • Silah tekelleri, ürettikleri silahları ne yapardı?
  • Petrol kartelleri nasıl daha çok kar ederdi?
  • İlaç şirketleri nasıl satarlardı pahalı ilaçlarını?
  • Kentler, fabrikalar, köprüler, barajlar yıkılmasa, uluslar arası dev şirketler nasıl para kazanabilirdi?

Anımsayın; İkinci Körfez Savaşı öncesinde ABD’li inşaat devlerinin temsilcileriyle Türk Müteahhitler Birliği yöneticileri İstanbul’da buluştular. Gazetelere yansıdı. ( 17.2.2002) Türk Müteahitler Birliği Başkanı Nihat Özdemir; “ABD’li inşaat şirketlerinin taşeronluğunu yapacak Türk firmalarının 50 milyon dolar kazanacağını” açıkladı!

Nasıl kazanacaklardı?

Irak bombalanacak, yıkılıp yakılacak, sonra tekrar inşa edilecek!

Ticareti görüyor musunuz?

ABD Başkanı Bush; “Ortadoğu’yu özgürleştireceğiz” diyordu. (22.1.2004) Aradan 9 yıl geçti. Ortadoğu özgürleşti mi?

Aksine, Ortadoğu kan ve gözyaşına boğuldu.

Müslüman Müslüman’ın kanını içiyor!

Küresel düzen, “Güçlü Ulus Devlet” istemiyor!

Neden?

Sömürmek çok zor!

ABD Başkanı Wilson, daha 1918’de söylemiş; “Dünyada bu kadar devlet az. En az 1500 devlet olmalı!”

Neden?

“Etnik ya da mezhepsel nitelikte, küçük küçük devletçikler olsun, başlarına da “işbirlikçi” yöneticiler getirir, dünyayı büyük şirketler için engelsiz, açık bir Pazar haline getiririz” diye.

Aynı Wilson, 80 yıl önce hazırlattığı haritalarda, bugünkü Türkiye sınırları içinde “Kürdistan” ve “Ermenistan” devletleri yerleştirmişti!

O haritalar daha sonra NATO Karargahlarında, Amerikan Askeri Dergilerinde yayınlandı.

“Büyük Kürdistan” nasıl kurulacak?

Irak’tan, İran’dan, Türkiye’den ve Suriye’den koparılacak toprak parçaları üzerinde!

1980-1988 arasında Irak-İran savaşı yaşandı. Sebep neydi? İki ulus devleti de maddi ve manevi olarak yıpratmak, merkezi yönetimin gücünü kırmak ve Irak’ın kuzeyinde, İran’ın Güneybatısında “özerk Kürt yönetimleri” kurmak!

İran’la Irak, iki yumurta gibi tokuşturuldu!

Hollanda, Fransa, İtalya, Irak’ta “KİMYASAL SİLAH FABRİKALARI” kurdular!

Saddam, bu silahı kullandı, Halepçe’de 5 bin insanı katletti.

Katil belli. Peki, ya azmettirenler?

Küresel düzenin efendileri!

Sonunsa, Kuzey Irak’ta, petrol kaynakları üzerinde bir “Kürt Yönetimi” oluştu!

Şimdi sırada Suriye ve Türkiye var!

Suriye’deki iç karışıklıkla kuzeyde, yine petrol denizi üzerinde Kürt PYD örgütü egemen oldu!

Şimdi, Türkiye’yi de savaşa sokabilirlerse, zaten dışa bağımlı ve borç batağına batırılmış olan ülkemiz daha da yoksullaşacak! Bedelini, Kürt’ü ve Türk’ü ile bu ülkenin yurttaşları ödeyecek!

Sonra sıra İran’a gelecek!

Irak’ta, Suriye’de, Türkiye ve İran’da, önce “Özerk Kürt Yönetimleri” oluşturulacak, sonra da zamanı gelince bu parçalar “bir arada ve ULUS DEVLET kimliği” içinde yaşama talebinde bulunacaklar! Büyük Kürdistan, böyle oluşturulacak!

Kürt kardeşlerimiz “özgür ve mutlu” mu olacak?

Hayır! Sömürü düzeni aynen, hatta daha da acımasız olarak sürdürülecek!

Siyasal ve bireysel maddi çıkarlarını emperyalist güçlerle işbirliği yaparak, İsviçre bankalarında büyük servetlere ulaşanlar dünyanın en güzel köşelerinde keyifle yaşarken, bizden sonraki kuşaklar, sefalet, kan ve gözyaşı içinde ömür tüketecekler!

Ölenler “şehit ve cennetlik” olacağı avuntusunda olacaklar. Yaşayanlar da ırk ve mezhep kavgaları içinde helak olacaklar.

Unutmayın; Savaş, kanlı bir ticarettir!

Ötesi, büyük bir yalandır!

 

 

Zafer Bayramı

 

Zafer Bayramı’nın 91. Yılını kutluyoruz. Dilerim ki, sonsuza kadar bu kutlama devam etsin ve hiç unutulmasın.

Zafer Bayramı diye iki kelime ile ifade ettiğimiz bu bayramı neden kutluyoruz ve neden bayram yapıyoruz?

Türk Milleti’nin Anadolu’yu yeniden kazanmasının, yeniden sahip olmasının tarihidir, 30 Ağustos 1922 tarihi.

Bu tarihe kadar geçen 200 yılda, Anadolu, Türk Milleti için adeta bir cehenneme dönmüş, yenilgiler, ezilmeler, dünya hâkimiyetinden geriye düşerek adeta yok olma noktasına gelme durumu insanımızı şaşkına çevirmiş ve güçlü devletlerin adeta oyuncağı olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı içerisindeki Çanakkale Harbi, biraz olsun silkinmemizi, kendimize gelmemizi, ümitlenmemizi sağlamıştır. Çanakkale Harbi içerisinde çok ciddi görevler alan ve Çanakkale Zaferi’nin elde edilmesinde büyük emeği olan Mustafa Kemal, Türk Milleti ve onun askerine güvenileceğini bu harbin içerisinde açık bir şekilde görmüştür.

Türk Milleti’ne ve onun askerine olan güvenini hiç kaybetmeyen Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım ve üzerimize bıraktığı enkazın altında kalmayan birkaç kişiden biri ve belki de birincisidir.

Adana’dan bindiği trenle İstanbul’a vardığı 13 Kasım 1918’te düşman gemilerini boğazın serin sularında görünce şaşkına dönen ve üzüntüsünden ne diyeceğini şaşıran yaverine söylediği şu söz, azmin, kararlılığın ve çelik iradenin en büyük delilidir:

“Geldikleri gibi giderler.”

Evet, işte 30 Ağustos Zafer Bayramı, bu azmin, kararlılığın, adeta çelikleşmiş iradenin, ama, hepsinden önemlisi, Türk Milleti’ne olan inancın sonucunda elde edilmiş büyük bir başarının adıdır.

30 Ağustos Zafer Bayramı, sadece Yunan askerine karşı kazanılmış bir başarıyla kutlanan bir bayram değildir. O dönemin dünya egemen güçlerine karşı kazanılmış bir galibiyetin bayramıdır. Çünkü, Yunanlıların İzmir’i işgal etmesini isteyen, sağlayan ve bu işgale açık bir şekilde destek veren, o dönemde dünya hâkimiyetini elinde bulunduran İngiltere’dir. Nitekim, Lozan görüşmeleri sürerken, Yunan Başbakan’ı Venizelos, İngiltere’yi tehdit etmiş ve bu savaşa kendilerin soktuğunu, bu nedenle istediklerini vermeleri gerektiğini belirtmiştir

Bu savaşın çok önemli bir sonucu daha vardır ki, tarihimizde çok öne çıkması gereken de bir konudur. Yunan askeri, 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta Türk’ün kesin zaferiyle sona ve 9 Eylül’de İzmir’de denize dökülmeleri ile son bulan bu savaşta, kaçtıkları her yeri, yakıp yıkmış ve Ege’yi çok ciddi oranda yangın yerine çevirmiştir. Yani, yeni rejimimiz, birçok zorlukların yanında bir de bu yıkımla baş etmek için olağanüstü gayret sarf etmek durumunda kalmıştır, ne yazık ki.

30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili olarak önemli bir konuyu daha açmak istiyorum.

Bu Bayram’ı sağlayan zafer, Başkomutanlık Meydan Muharebesi adı ile andığımız savaşın kazanılmasıdır.

Bakınız, muharebenin adı Başkomutanlık meydan muharebesidir. Yani, bir tek kişinin ünvanı ile anılan bir savaştır.

Gerçekten de, bir tek kişinin kendisine sonuna kadar inanan bir avuç insanla göze aldığı, büyük riskleri üstlendiği bir meydan savaşıdır. Mecliste, Mustafa Kemal’e Başkomutanlık verilirken, çok ciddi tartışmalar, kavgalar yaşanmış ve bu şartlar altında, 20. yüzyılın dünya lideri Mustafa Kemal ATATÜRK, 26 Ağustos’ta Büyük Taarruz’a karar verirken, belki de hayatının en büyük riskini göze almıştır.

Hep düşünmüşümdür, bu kadar büyük bir riski göze alabilmek kolay mı diye.

Ancak, bu sorunun cevabı her zaman da aynı yere çıkmıştır:

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak da kolay değildir zaten.

 

 

Devlet Yönetimi ve Siyaset

 

Böyle bir başlık altında yazı yazmak çok zor. Devletin tarihini, geleneğini, örfünü bilmeyenler 5000 yıllık Türk tarihinde Türk Milleti nasıl yönetilmiş sistem olarak devletin yönetimi neleri korumuş nelere karşı durmuş bunları iyi bilmek gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak siyasi parti liderleri de partilerinin, vazgeçilmez, ulaşılmaz şefleridir. Hiç kimse partinin hangi kademesinde olursa olsun liderine (Bu böyle olsa olmaz mı? ) deme şansı yoktur.

İktidarda olan partinin de milletvekilleri, bakanları ve hatta bürokratlarında başbakana yani siyasi parti liderine böyle bir söz söyleme şansı yoktur. Liderin sözünün üzerine söz söylemek çok büyük cesaret işidir. Onun için doğru bildiğini dahi söyleyemezsin. Aksi halde bakansan bakanlığın, milletvekili isen vekilliğin, üst düzey yönetici isen makamın elinden gider.

Bu söylediklerimizi geçmişten bir örnekle doğruluğunu ispatlamaya çalışalım.

Tarih 1986 aylardan Temmuz yer MALATYA kayısı bayramı kutlamasına Başbakan Özal ile bakanlar, iş adamları katılmaktadır.

Özal halka hitap etmek üzere otobüsün üzerine çıkar valiyi de zorlayarak yanına alır. Özal otobüsün üzerinde siyasi konuşma yaparken boyu kısa olduğundan halk kendisini göremez halk Özal’ı göremeyince ” Çök – çök” diye bağırmaya başlar etrafındakilerde çökecek ki onlarda Özal’ı iyi görsünler. Özal çevresine dönerek çökün der. Bakanlar, milletvekilleri, iş adamları herkes çöker ama vali NAİM ÇÖMERTOĞLU dimdik ayaktadır çökmez. Özal valiye ” Vali bey sende çök” diye uyarır, vali Cömertoğlu şöyle cevap verir. “Devlet çökmez sayın başbakanım” der.

Devletin saygınlığına sahip çıkarak çökmeyen saygın vali Cömertoğlu bir santim yükselmek için bir metre eğilmemiştir. Kesinlikle merkeze alınacağını bilerek bu tavrı devlet adına koyabilmiştir. Nitekim bu olaydan birkaç gün sonra merkeze alınmıştır.

Naim Cömertoğlu hiçbir şartta çökmeyecek bir ailenin çocuğudur. Ağabeyi Saim Cömertoğlu da İstanbul da Ağır Ceza Reisliği yapmış saygın bir hukukçudur. Adliye camiasında sevilen sayılan bir kişiliğe sahiptir. Emekli olduktan sonra da kendisi hep saygıyla anılmıştır. Hiçbir güç hiçbir kuvvet onun kararlarına etkili olamamıştır. Türk Milletinin tarihi geleneğini örfünü adetlerini bilen bir ailenin çocukları olarak kendilerine verilen görevleri hiç kimsenin emir ve talimatlarına göre değil kendi hür iradelerine göre yapan değerli kişilerdir.

Naim Cömertoğlu’nun Başbakana koyduğu tavır Türk geleneğinin kendisine kazandırdığı bir tavırdır. Tavrı şahsı ile ilgili değil devletle ilgilidir. Çünkü ben çökmem demiyor, “Devlet çökmez” diyor. Bu sayın valinin tavrını kaç vali, bürokrat veya üst düzey yöneticisi başbakana gösterebilir.

Onun için diyoruz ki siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlardır. Naim Cömertoğlu gibi valilerde devletimizin vazgeçilmez yöneticileridir. Başbakanlar vazgeçse de millet vazgeçmez ve daima kendilerini hayırla anarlar.

Güneşin her gün en yüksek noktaya çıktıktan sonra tekrar alçalıp battığını gören akıllı bir insan işgal ettiği mevkiin yüksekliği ile kibirlenir mi? Hangi insan ikbal mevkiini ebediyen muhafaza edebilmiş ki.

 

 

Hun İmparatoru Mete Han’ın Çin İmparatoru’na Yazdığı Mektup

 

Mete Han Hun İmparatoru Teoman Han’ın Oğludur. Teoman Han M.Ö. 200 de Hun siyasal birliğini  sağlayarak tarihle ilk Türk Devletini kurdu.

Babasının yerine Hun İmparatoru olan Mete Han 35 yıl hükümdarlık yaptı, ülkesinin sınırlarını Hazar denizinden Büyük Okyanus kıyılarına kadar genişletti. Çin ile Han sülaleleri  arasındaki karışıklıklardan faydalanarak M.Ö. 202 yılından itibaren her yıl Çin’e akınlarda bulundu. Kuzey  Çin’de Şansi eyaletini ele geçirdi. Çin seddini  geçerek 300 bin kişilik Çin ordusunu savaşta yenerek zor durumda bıraktı. Af dileyen Çin İmparatorunu yıllık vergiye bağladı. Kuzey eyaletleri almak şartı ile serbest bıraktı.

Mete Han’ın Çin İmparatoruna yazmış olduğu mektup, Mete’nin gücünün büyüklüğünü göstermesi bakımından çok önemlidir.

” Yay çekebilen tüm kavimleri tek bir aile gibi birleştiler. Kuzeydeki ülkelerin hepsi halen egemenliğim altındadır. Ülkemde düzeni ve güvenliği sağladım. Herkes huzur içinde yaşamaktadır. Gönderdiğim bir deve, iki cins at, dört araba ve sekiz koşum atın kabulünü rica ederim. Majesteleri eğer benim ve Hunlarımın Çin seddine yaklaşmamızı istemiyorlarsa elçimin oraya gelişine kadar geri çekilmeleri gerekir!”(1)

Mektupta hem kibar hem de tehtidkar bir ifade kullanan Mete Han, Çin İmparatorundan işgal ettiği kuzeydeki topraklardan çekilmesini istemektedir. Daha sonra Çinliler Hunların isteklerini yerine getirmek zorunda kalmışlardı. Hunların yaşadıkları uçsuz bucaksız bozkırlar, tarım için elverişli değildi. Ekonomik uğraşları hayvancılıktı. Genellikle at ve koyun beslerlerdi. Hayvanlarını beslemek için yaylak ve kışlak iki bölge arasında bir hayat sürmek zorunda kalırlardı. Hun ekonomisi için ticaret çok önemli idi. Çin den başlayarak İç Asya’dan geçerek Karadeniz’e ulaşan İpek yolu, Çinliler ve Hunlular arasında uzun yıllar devam eden egemenlik savaşlarına neden olmuştu.

Metehan, Çin’i fethederek oraya yerleşebilme imkanına sahipken bunu yapmadı. Bozkırda kalıcı bir barış istiyordu. Çin’e karşı uyguladığı politika güvensizlik ilkesi üzerine kurulmuştu. Çin’e kesinlikle yerleşmemek ve uzak durmak, Çin’i baskı altında tutarak güçlenmesini önlemek, Çin’deki pazarları faal tutmaktı.Metehan barışın sürekliliğini sağlamak için Çin sarayı ile Hun sarayı arasında akrabalık kurulmasına önem veriyordu. Metehan’dan başlayarak Çin prensesleri ile Hun hakanlarının evlenmesi gelenek haline geldi. Metehan, böyle bir evliliğin her iki toplum arasındaki siyasi ve ticari ilişkilerin olumlu şekilde etkileyeceğini düşünüyordu. O sırada eşi de zaten bir Çinli idi.

Çin Hükümdarı Kao-Tsu ölmüş, ülkeyi yaşlı kraliçe Lü yönetiyordu. Metehan bu fırsatı değerlendirmek istedi. Kraliçe ile evlenmeye karar verdi. Hun-Çin ilişkileri bakımından sayısız faydası olacağını düşünüyordu. Çin’e yerleşmeden sıkı kontrol altında tutma imkanı olacaktı. Bu düşüncelerle kraliçe Lü’ye mektup yazdı. 2200 yıl önce yazılan aşk mektubunda şunlar yazılı idi:

“Ben Metehan ;

Ben artık yalnız ve ayakları üzerinde duramayan bir hükümdarım. Irmaklar ve göller arasında doğdum. Sığırlar ve atlar arasında, geniş ovalarda büyüdüm. Sık sık Çin sınırlarına geldim. Şimdide Çin’i ziyaret edip şöyle bir gezmek istiyorum. Siz majesteleri de bir dul olarak yalnız oturuyorsunuz. Ben de tek başına ayakları üzerinde duramayan biri olarak tamamı ile yalnız oturuyorum. Bizler, yani iki hükümdar için artık bir mutluluk kalmadı. Bizim için teselli ve zevk olabilecek bir şey de yok. Sizin neyiniz varsa onu alarak neyiniz yoksa onu vererek karşılıklı değiştirmek istiyorum. “(2)

Bu mektup Çin sarayında şok etkisi yaratmıştı. Böylesi bir evliliğin ne anlama geleceğini herkes çok iyi biliyordu. Kraliçe bu güçlü ve tehlikeli komşusunu kırmamak için ona bir mektup yazdı. Saçları ve dişleri dökülmüş ihtiyar bir kadının, Metehan gibi bir hükümdara layık olmadığını belirterek gönderdiği hediye ve güzel cariyeyi kabul etmesini istedi. Kraliçenin kibar mektubuna Metehan ısrarcı olmadı.

Kraliçe Lü’nün Metehan’a cevabı;

” Hun imparatoru benim mütevazi  devletimi unutmamışlar. Ayrıca, bir de mektup göndermeyi düşünmüşler. Benim alçak gönüllü devletim, şimdi korku ve dehşet içinde bulunuyor. Artık gücümün azaldığı bu günlerimde kendi kendime düşünüyorum. Çok ihtiyarladım. Nefes darlığım da var. Saçlarım ve dişlerim dökülüyor. Ayaklarımda yürürken normal adımlarını kaybetti. Siz Majesteleri Hun imparatoru benim hakkımda yanlış bilgi edinmiş olmalısınız. Bundan dolayı bize gücenmeniz yerinde olmaz. Ayrıca bundan dolayı benim mütevazi devletimin hiç bir suçu yoktur. Sizden özür dilemeyi yerinde görüyorum. Ben, size layık olmasa da iki takım Atla çekilen iki imparatorluk arabası sunuyorum. Onlara binerek gezebilirsiniz.(3)

1-2-3-Tarihin Sırlar Odası-Dr. Orhan Yeniars-İyi Bir İnsan Yay.-2009-S.129-130-131

2-3-Türk İmparatorluk Tarihi-M. Orhan Bayrak-Bilge Karınca Yay.2006-S.29

2-3-Büyük Hun İmparatorluğu-Prof.Dr.Bahattin Ögel-Kültür Bak. Yay.-1981-C.1-S.429-434

 

Hayat Yayınları.

 

 

Kafanıza Suriye Kadar Taş Düşer

 

GİRİŞ

Makyavel’den Zırvalar da diyebileceğimiz Hükümdar adlı son 5 asrın en meşhur kitabında; “Akıllı hükümdar her zaman ve durumda halkını kendisine muhtaç bırakır. Bireyleri bağlayan ahlak, devlet başkanını bağlamaz. İyi bir hükümdar yalan da söyleyebilmelidir” der ve ekler: “Cumhuriyet emperyalist olmaktır.”

–  Bakın bakalım bu tarife kim uyuyor?

GELİŞME

Musul Atabeyi İmadeddin Zengi (Hizbullah Lideri Nasrallah) Urfa Kontluğunu (Lübnan‘ı) ele geçirince Kudüs Krallığı (İsrail) Avrupa’dan (Batı) yardım ister. Papa‘nın (bazen BM, bazen Obama) çağrısı üzerine Fransa (tıpkısının aynısı) ile Almanya (siz deyin Amerika) hükümdarları Birleşik Haçlı Ordularıyla Şam‘ı almak isterlerse de başaramazlar. Selçuklu Sultanı Mesut (Esat) II.Haçlı Seferini (ilki çeyrek asır evvel Irak‘a yapılmıştı) belki günümüzde belki günümüzden 868 sene önce sonlandırır.

–  Bakın bakalım hangisi günümüze uymuyor?

SONUÇ

1-) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” der Peygamber Efendimiz. Komşusu karışırken düşmanlık yapana ‘bizim de düşmanımızdır‘ der miydi, demez miydi?

2-) Sünnet denilen kavram sakal bırakmakla misvak taşımak mıdır yoksa Muhammedî duruş mudur; her zaman zalimin karşısında bulunan ve tüm merhametiyle mazlumun yanında konuşlanan? Birinci şık kopya ile sınıf geçmeye benzemiyor mu?

3-) Hücurât (Sûre adı vermeyince doğru söze bile eğri diyenler, sözün Kur’an sözü olup olmadığını anlamıyor) 7: “Ey iman edenler! Eğer size bir fâsık bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”

Hücurât 9: “Eğer mü’minlerden iki zümre çatışırlarsa hemen aralarını bulun. Şayet biri diğerine tecavüz ederse Allah’ın emrine dönünceye kadar mütecavizle savaşın. Ve hep adaletle iş görün. Zira Allah adaletle iş görenleri sever.”

Bakara 11 ve 12: “Onlara ‘yeryüzünde bozgun çıkarmayın’ dendiğinde ‘tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz’ demişlerdir. Dikkat edin, gerçekte onlar bozgun çıkaranların ta kendileridir de bunun farkında olmuyorlar.”

Bakara 16: “İşte bunlar, doğruluk ve aydınlığı verip karanlığı satın aldılar da ticaretleri hiçbir kazanç sağlamadı. Bir yol-yordama girebilmiş de değillerdir.”

Sonuçta; Kur’an niçin Müslümanların zihnini bağlamıyor?

Kur’an hükümleri muhalefette ayrı, iktidarda ayrı mı yorumlanıyor?

Müslüman görünümlü (doğan görünümlü şahin) medyaya, sendika ve sivil toplum teşekküllerine, hizip ve hükümet temsilcilerine savaş çığırtkanlığı yakışıyor mu?

Bu dünyada yatacak yeriniz var da öbür dünyada olacak mı?

Hıristiyan / Yahudi savaş lordlarının izinde Müslüman savaş manyakları.. Roma paralı asker lejyonları gibi derlenmiş muhalif (ÖSO) ‘Allahu Ekber’ci paralı lejyonerler..

Menderes; Cezayir’e karşı Fransa’yı, Özal; Irak’a karşı ABD’yi tutmuştu. Bence kendinizi onlarla 3’leyeceğinize bari Erbakan‘la 2’leyin de bir işe yarayın. Ve sakın Piyer Lermit rolüne soyunmayın.

–  Bakın; köprüden önce son çıkıştır ve gişelerde cehennemî sıra var.

 

 

 

 

Müdahaleler İstenen Sonucu Vermeyebilir

 

Gündemimizde iki önemli müdahale var: Birincisi ABD başkanlığında bir gönüllüler/ gönülsüzler grubunun Suriye’ye MÜDAHALE etmesi. Diğeri ise Merkez Bankası’nın yükselen Dolar ve Euro kurlarına karşı MÜDAHALESİ.

SURİYE’YE MÜDAHALE: Esad hükümetinin iç savaşta muhaliflere karşı kimyasal silah kullandığı iddiasına dayanarak, ABD’nin Suriye’ye müdahale etmesini arzu edenler var.

Hem de bunların başında “bazıları Türkiye’ye Mısır, Suriye, Irak ve Filistin’de ne işiniz var diye soruyor, asıl onlara on binlerce km uzaktan gelip Irak’ta ne aradıklarını sormak gerekir” diyen Başbakan Erdoğan ve AKP geliyor.

Başbakan Erdoğan Mısır’da Mursi ve Müslüman Kardeşler’i deviren darbenin planlayıcısı olarak İsrail‘i gösterince Beyaz Saray Sözcüsünden “Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerini güçlü bir biçimde kınıyoruz. İsrail’in Mısır’daki olaylarda bir şekilde sorumluluğu olduğunu söylemek saldırgan, delilsiz ve yanlıştır” diye sert bir cevap gelmişti.

Bunun üzerine Erdoğan “Bizi dışarda eleştirenler Mısır’da darbeye darbe diyemeyecek kadar zavallıdır. Bunlar onurlu, şerefli, ilkeli bir duruş sergileyemediler” diyerek ABD’ye cevap vermişti.

Erdoğan daha önce de  “Gezi Parkı protesto eylemlerinin Türkiye’nin güçlü bir devlet olmasını istemeyen batılı emperyalist çevrelerin kirli oyunu olduğunu” da ifade etmişti.

Şimdi aynı Başbakan Erdoğan “Binlerce km öteden gelip Ortadoğu coğrafyasına müdahale edenleri ve bu coğrafyanın kanını ve petrolünü içenleri” yani ABD’yi ve Batılı devletleri, Müslümanların birbiriyle çatıştığı, Suriye’ye müdahaleye davet ediyor.

Hatta Başbakan Erdoğan kara kuvvetlerinin katılmayacağı, sadece Suriye yönetimine bir “ders verme” niyetiyle yapılacak kısmi bir müdahalenin yetersiz olacağını söyleyerek, rejimin (Esad ve Baas Partisinin) devrileceği kapsamlı bir müdahale olmasını istemekte. Hükümet bu savaşa Türkiye’yi dâhil etmeye de çok hevesli.

*****

SAVAŞA MECLİS KARAR VERİR: İngiltere Başbakan’ı Cameron Suriye’ye müdahale meselesini parlamentosuna sordu, vekillerin cevabı hayır oldu. Bu hafta da ABD Başkanı Obama demokratik bir tavır göstererek Meclislerinde (Kongre) konunun tartışılmasına ve alınacak karara toplumlarını ortak etmeye karar verdi.

Demek ki demokrasilerde savaş gibi önemli konular hakkında muhalefete bilgi verilir, Meclis’e sorulurmuş. Kendisine “diktatör” yakıştırmasına kızan Başbakan Erdoğan’ın yapması gereken de buydu. Çünkü ülkeyi yönetenlerin demokrasi anlayışı böyle durumlarda belli olur.

*****

DÖVİZ KURLARINA MÜDAHALE: TCMB Başkanı Erdem Başçı döviz kurlarında kontrol edilemeyen yükselişe karşı çetin bir mücadele veriyor. Bugüne kadar kullandığı enstrümanlar istenen sonucu vermediği için ABD Doları 2 TL psikolojik sınırını geçti ve yükselmeye devam ediyor.

Erdem Başçı,Biz TL’nin değerini aslanlar gibi koruyacağız. Bunu sadece döviz silahıyla yapacağız. Faiz silahını kullanmayacağız. Türk Lirası’nı değer kazandırıcı şokları bizden bekleyin. Çok enteresan manevralar yapacağız. Faiz artışı beklemeyin” diye konuştu.

Merkez Bankası Başkanı psikolojik ortamı değiştirmek için riskli bir açıklama yaptı. Ancak bugüne kadar piyasalarda çok itibar edilen Merkez Bankası açıklamasına bu defa piyasa güvenmemiş gibi. Çünkü açıklamadan sonra döviz kurları yükselmeye devam etti. Bakalım bu hafta Piyasaların beklediği Merkez Bankası’nın döviz kuruna yönelik sürpriz müdahalesi gerçekleşecek mi?

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın piyasaları dalgalandıran ve yılsonu için bir ABD Doları için 1.92 TL kur seviyesine işaret eden hedefi inşallah tutar. Aksi halde başladığı söylenen ekonomik kriz yeni yıla kadar gittikçe ağırlaşacak demektir. Çünkü Merkez Bankası Başkanlarına duyulan güvenin sarsılması, zaten var olan yapısal problemlerin olumsuz sonuçlarının bir anda ortaya çıkmasına sebep olur.

*****

Başkan Başçı’nın güvenilirliğin devam etmesi ve istikrarlı bir ekonomi için Suriye’ye müdahale konusunda hükümetin doğru bir politika izlemesi önemli.

DIŞ RİSKLER: ABD ve destekçisi devletlerin Suriye’ye müdahalesine bu kadar taraf ve teşvikçi olmak Türkiye’deki siyasi istikrarın bozulmasına ve içeriden ve dışarıdan hükümeti sarsacak eylemlerin artmasına sebep olur. Devletin gelirleri düşerken, muhtemel bir milyon Suriyeli sığınmacının külfeti gibi giderler ekonomik dengelerin daha hızlı bozulması ve Merkez Bankası hedeflerinin allak bullak olması demektir.

Bütün bunlara ilaveten hükümetimizin Mısır’ın iç çatışmasında taraf olması ve mevcut askeri yönetimle düşman olmasının getireceği siyasi ve ekonomik risklerin Merkez Bankası Başkanının açıkladığı ekonomik hedeflere olumlu bir katkısının olmayacağı açık.

İÇ RİSKLER: PKK/BDP‘nin başlatacağını açıkladığı “serhildan” (başkaldırı) eylemleri çok zor bir döneme gireceğimizin diğer işareti.

Abdülkadir Selvi Yeni Şafak’ta yayımlanan köşe yazısında “PKK’nın, Cizre’deki KCK yapılanmasına yeni silahlar dağıttığını” açıkladı. Bugün Gazetesi yazarı Gültekin Avcı da, “PKK’nın iç savaş hazırlığı yaptığını“, “sadece Cizre’de PKK’nın iç savaşa hazırladığı, silahlı eğitim verdiği, silah dağıttığı milis sayısının 1.500-2.000 civarında” olduğunu savundu. MGK’da görüşülen bir rapora göre PKK’nın 1 Eylül’den itibaren serhildan (başkaldırı) dedikleri kitlesel sokak gösterilerine geçileceği, günlük yüz, haftalık bin eylem planlandığı bilgileri gazetelere yansıdı.

Buna Gezi Parkı eylemcilerinin sonbahardan itibaren meydanlara ineceğini ve önümüzdeki dönemde seçimler sath-ı mailine girmiş olacağımızı eklerseniz çetin bir kış geçireceğimiz anlaşılmakta.

SONUÇ: Görüldüğü gibi “Türk Lirasının değerinin aslanlar gibi korunması” sadece Merkez Bankası’nın müdahalelerine bağlı değil. Daha ziyade Başbakan ve hükümetin tarz-ı siyasetine ve tavrına bağlı.

Özellikle hükümetin ve Başbakan’ın dış ve iç politikadaki yalnızlaşmasına yol açan keskin tavrı ekonomideki akıbetimizin de belirleyicisi olacak.