22.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 959

Söğüt’te Köklerimizi Ararken

 

732 senedir devam eden bir toplumsal geleneğe sahip olmak ne kadar güzel. Çok köklü bir millete mensup olmanın gururunu yaşamak harika bir duygu.

423 çadır halkı olarak gelen atalarımızın “nizam-ı âlemi tesis eden” güç haline gelmesinin heyecanını tatmak için, kuruluşun gerçekleştiği Söğüt’te bulunmak gerekti.

Bunun için “Ertuğrul Gaziyi Anma ve Yörük Şenlikleri‘nin” 732.sinde, Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak 17 arkadaşımızla Söğüt’e gittik, ülkenin her yöresinden gelen Ertuğrul Gazi’nin torunlarıyla birlikte olduk.

*****

Şenliklerin tarihçesi şöyle: Türk boylarından Kayı Boyu Karakeçili Aşireti 13. Yüzyıl sonlarında Söğüt- Domaniç bölgesine gelir ve yerleşirler. Beyleri Ertuğrul Gazi komutasında yurt tutmaya çalışırlar. Her yıl yayla olarak yazları Domaniç‘e giderler ve eylül ayında Söğüt‘e dönerler. Ertuğrul Bey, yaylağı Domaniç’ten kışlağı Söğüt’e salimen dönmelerini, ahalisine Etli Bulgur Pilavı ikram ettiği bir toy ile kutlar. İşte Ertuğrul Bey’in sağlığında başlayan bu âdeti Kayı Boyu, O’nun ölümünden sonra da çeşitli adlar altında devam ettirir.

1984’e kadar şölenler ile etli bulgur pilavı ve üzüm ikramı tamamen yerli halkın organizasyonu ve imece usulü evinden getirdiği malzemelerle yapılmakta idi. Şimdi şölenlerin organizatörlüğünü Kaymakam ve Belediye Başkanı’nın yönettiği bir vakıf üstlenmiş durumda. Eskiden, gelen misafirleri yerli halkın evinde misafir etmesiyle ülke bazında edinilen dostluklar şimdi mümkün değil. Çünkü artık konaklama da otel ve pansiyonlarda yapılmakta.

Ben organizasyonun tamamen halkın gönüllü katılımıyla olan eski halinin, çok daha samimi ve hatta daha başarılı olduğu kanaatindeyim. Çünkü devletin iştirak ettiği yeni haliyle, organizasyonda işin ruhu yeterince yansımıyor. Protokol endişesi ile program sarkmaları yaşanıyor. Protokolün hemen arkasındaki sıralardan bile stattaki gösterileri oturarak izlemek pek mümkün olmuyor. Hele hele bir yemek şirketine yaptırılan yemeğin dağıtımı için, halk uzun kuyruklar oluşturmuşken, Kaymakamdan talimat beklenmesi anlaşılır gibi değildi. Halkın tepkisine yol açan bu tür aksaklıklar ziyaretçilerin beklediği ruhi ortamı yakalayamamasına yol açmakta. Elbette zamanın şartlarına göre yeni düzenlemeler ve devlet katkısı olmalı. Hatta profesyonel fuar organizasyon şirketlerinden yardım alınabilir. Ancak muhakkak işin içine halk dâhil edilmeli.

Organizasyonda yaşanan aksaklıklara rağmen ülkenin çeşitli yörelerinden gelen Yörük Derneklerinin çadırlarında misafirlere güler yüzlü davranışlarına şahit olduk. İlk defa seyrettiğim ve çok beğendiğim, Cirit müsabakaları ile atlı okçuların gösterileri çok güzeldi. Geliştirilerek yaşatılması gerekli geleneklerimiz bunlar.

*****

Ertuğrul Gazi‘nin türbesini ziyaret ederek Türk Milletinin en büyük devletini kuran bu büyük atamızı rahmetle andık. Türbe bahçesinde, geleneksel Yörük kıyafetli vatandaşlarımızla birlikte, çimenlerde oturmanın ayrı bir huzuru ve keyfi vardı.

Topkapı Müzesi Müdürü, Tarihçi Doç. Dr. Ahmet Haluk Dursun, Osmanlı’nın fethettiği her yerde önce şehir merkezi olarak tayin ettiği bölüme bir çınar diktiğini; çeşme, aşevi, dükkânlar ve diğer yerleşim alanlarının bu çınarı merkez alarak yerleştirildiğini anlatmıştı. Çınarlar en az 500 sene yaşayan muhteşem ağaçlardı. Osmanlı bu çınarları dikmekle dosta düşman ben burada en az 500 sene kalacağım mesajını vermekte imiş.

İşte bu çınarların belki de ilkinin gölgesi altında, 1414 yılında yapılmış Çelebi Sultan Mehmet Camisi‘nin avlusunda, çay içerken köklerimizin derinliğini hissettim. Söğüt’ün bu merkezinde Karakeçili Parkı’ndaki iki inatçı keçi heykeli ile minik şelalesi, Abdülhamid döneminde yapılmış bir Cami ve yine aynı dönemde yapılmış eskiden ilkokul olarak, şimdi ise Üniversite binası olarak kullanılan tarihi yapı ve küçük dükkânların sıralandığı arasta olarak nitelendirebileceğimiz caddesi ile bir bütün olarak Söğüt’te aradığım havayı bulmanın huzurunu yudumladım.

Bu çınarın daha küçücük olduğu dönemde cihan imparatorluğunu kuranların dinlendiğini görür gibi oldum. Daha nice 700 seneler bu mübarek toprakların Müslüman Türk milletinin hakimiyetinde kalmasını ve buradan alacağımız ruhla “nizam-ı âlemi tesis etme” idealine tekrar kavuşmamız için dua ettim.

Dönüşte Söğüt çıkışında kuruluş döneminin büyük alimi Dursun Fakıh türbesini ziyaretimizde de aynı huzuru hissettim.

*****

Kafilemizde bulunan C. Savcısı Ahmet Kutlubay Söğüt’lü bir Yörük’tür. Kendisi çocukluğunu geçirdiği Söğüt’e âşık bir kişi. Daha aracımızdan inerken “kokusu aynı eskisi gibi” dedi. Meğer Söğüt’ün kokusu bile hafızasından silinmemiş. Çocukluğunu yaşadığı mekânlar, ilkokulu okuduğu tarihi bina, nenesi ve dedesi ile çok güzel hatıralarının olduğu minik bir bahçe içindeki bakımsız mütevazı ev hakkında heyecanla anlattıkları ile gezimize başka bir anlam kattı. Mesela bahsettiğim çınarların altında çaylarımızı içerken, çocukluğunda bu Caminin çok güzel sesli müezzininin okuduğu ezanların, ruhunda bıraktığı izleri anlattı.

Daha da ilginç olan çocukluğunu yaşadığı bakımsız ve küçük ev, seneler önce satılmış olmasına rağmen, sahibi tarafından pek kullanılmamış. Savcı Bey nenesinden kalan eşyaların aynen korunmuş olmasından, bahçedeki dut ve diğer ağaçların adeta hiç değişmeden kalmasından o kadar heyecanlandı ki tarifi mümkün değil. Meğerse Savcı Ahmet Bey her gece rüyasında bu evi görür, her sabah çocuğuna bu ev ve yaşadıklarıyla ilgili hatıralarını anlatırmış. Ve bu evi almak için içinde inanılmaz bir iştiyak var. Gidip kapıyı çaldığı evde tesadüfen bulunan ev sahibine bu evi kendisine satması için yaptığı ısrarlar nasıl bir tutku içinde olduğunu göstermekte idi. Dursun Fakıh türbesinde bu evin Savcı Bey’e nasip olması için dua ettik.

Ben inanıyorum ki, köklerine bu kadar tutku ile bağlı olan bu dostumuza, istediği bu ev nasip olacak.

*****

İnanıyorum ki, Söğüt’e ve kuruluştaki ruh kökümüze bu kadar tutku ile sahip çıkarsak, Türk Milleti olarak atalarımızın yüzlerce yıl yaşadıktan sonra terk etmek zorunda kaldığı vatan topraklarına da kavuşuruz.

 

 

Kaliteli Yaşamın Zenginlik Yaklaşımı

 

İnsan oğlu dünyaya gelmesiyle birlikte sayısız zenginliğin de sahibi olmaktadır. Bu zenginliklerin çoğu manevi, çoğu da maddi zenginlikler olmakla birlikte, bir kısmı da hem maddi hem de manevi içeriklidir. Kişi sağ salim dünyaya geldiğinde birçok maddi ve manevi zenginlikleri de beraberinde getirir. Canlı ve sağlıklı olarak dünyaya gelmesi, demokratik bir ülkede doğması, anne-baba ve ailesinin olması, huzurlu ve mutlu bir çevresinin olması, kendilerine yetecek kadar maddi gelirlerinin ve birikimlerinin olması, huzurlu, mutlu ve kaliteli bir atmosferde olması, ilk akla gelen zenginliklerdir.

Bunlarla birlikte, eğitimli ve kültürlü bir çevrede yetişmesi, yeniliklere ve gelişmelere ulaşılabilir olması, barışçıl bir çevrede yaşaması, özgürlüklerine ve hayat şartlarına değer verilmesi, sevmesi, sevilmesi, keyifli olması, dost ve arkadaşlarıyla sinerji ortaklığını paylaşabilmesi, üretken bir ortamda olması, saygının, hoşgörünün, iyi niyetin, yardımlaşmanın, paylaşmanın çok etkin olduğu bir çevrede ve  ülkede büyümesi, diğer manevi zenginliklerdendir.

Maddi zenginliklerin elde edilişi ise biraz farklıdır. Mirastan ve ailenin zenginliğinden sirayet eden maddi zenginlik. Hırsızlık, nitelikli dolandırıcılık, şans oyunları gibi kanunsuz veya sevimsiz yöntemlerle elde edilen zenginlik. Alın teriyle ve hakkıyla çalışıp mesleklerin icra edilmesiyle kazanılan zenginlik. Görüldüğü gibi maddi zenginlikler, kanunsuz yollarla, mirasla, aile ile, şansla ve alın teriyle gibi çeşitli yöntemlerle elde edilebilmektedir. Maddi zenginliğin bir numaralı enstrumanı PARA’dır. Yaklaşım tarzımız maddiyatçı olursa, en önemli amaç ve hedefimiz de, para ve türevleri olmaktadır.

Yüksek kaliteli bir insan için asıl amaç, manevi zenginliklerle donanmış bir hayat ve onlara gereken değeri vermiş olmaktır. Maddi zenginlikler asla ana amaç ve hedef değildir. Asıl amaç ve hedef, sağlıklı, kaliteli, çalışkan, üretken, paylaşan, örnek olan, destek veren, öğrenen, mesleğinde dürüst ve profesyonel, müşterileri ve insanları karşılıksız seven, sinerji ortaklığı yapan, enerji üreten, gelecek nesillere anlamlı ve kaliteli miraslar bırakmayı hedefleyen, yüksek kaliteli insanlar olmaktır. Aynı zamanda Yaratıcımızın bizlere sunmuş olduğu maddi olarak ölçülmesi imkansız olan, asıl zenginliklerimize şükretmek, bütün gayretlerimizin sonucunda sahip olabildiklerimize hakkıyla kanaat edebilmek, bize sunulanların hakkıyla kıymetini bilebilmek de, kaliteli yaşamın temel amaçlarındandır.

Yüksek kaliteli bir yaşamda, maddi zenginlikler asla asıl amaç olmamalıdır. Asıl amaç, manevi zenginliklerimizdir. Maddi zenginlikler yalnızca manevi zenginliklerimizi destekleyen birer araçtır. Araçlar asla amaçların önüne geçmemelidir. Zira, manevi zenginliklerini ön planda tutan kaliteli insanların maddi zenginlikleri de arkasından zaten gelecektir. Bir filozofun söylediği gibi “eğer siz en iyi fare kapanını yapıyorsanız, dağın başında dahi olsanız gelip sizi bulacaklardır.” Kaliteli bir usta veya profesyonelin, dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, paylaşma, destekleme, değer verme, onore etme, odaklanma, sevgi, saygı, iyi niyet, pozitif yaklaşım, toplam kaliteli mal ve hizmet üretimi vb. gibi yüksek kaliteli unsurları yaşamına kattığı zaman,  istemesek dahi maddi kaynaklar bize doğru sel gibi akacaktır.

Manevi zenginliklere sahip olma sürecinde; sabır, istikrar, kanaat, kararlılık, olumlu beşeri ilişkiler, tatlı dil, güler yüz, nezaket, pozitif beden dili, aşk, coşku, heyecan, güzel ve iyiyi sürekli arama vb. gibi kalite değerlerine de sahip olmak gerekiyor. Para, söz konusu manevi zenginliklerin hakkıyla elde edilme sürecinde zaten kendiliğinden size gelecektir.

Ancak, maddi zenginlik manevi zenginliğin önüne geçirilir, günü birlik düşünülür, ne kazanırsam kar diye yaklaşılır, açıkgöz olmazsam kazıklanırım olumsuz varsayımı ile hükmedilir, negatif ön yargı ve varsayımlara esir olunur ise;  önce maddi zenginlikler arkasından da manevi zenginlikler yerle bir oldu demektir. Bu durumda, kaliteli yaşamın azılı hırsızlarından olan, aşırı hırs, maddecilik, kısa yoldan zengin olma, bencillik, kıskançlık, hasetçilik, kapkaçcılık, hırsızlık, dürüstsüzlük, olumsuz yaklaşım, kötü niyet, başkalarının omzunda yükselme, kibir, küçük görme, böbürlenme, sonradan görme, şıpsevdilik, kadir kıymet bilmeme, düzenbazlık, vb. gibi olumsuz eylem ve yaklaşımlar, fazla mesaiye başladı demektir.

Maddi zenginliği ön plana almak için yapılan kalitesiz düşünce ve eylemler, kişileri itibarsızlaştırır, güvensizleştirir, sevgiden, saygıdan uzaklaştırarak kazan-kaybet sistemini öne geçirir. Halbuki, manevi zenginliklerin birinci plana alınması halinde, kazan-kazan sistemi, sinerji ortaklığı kurma, enerji üretme, paylaşma, mevcut pastayı büyütme, değer verme, itibar yükseltme, inanma, güvenme, sevme, sayma, gönül gücünü yüksek tutma, vb. gibi yüksek kaliteli değerler yaşama ve büyüme şansı bulurlar.

Çevremize dikkatlice bakalım, şans oyunlarından maddiyat kazananlar, kendileri alın teri dökmeden ata zenginliklerini kullananlar, maddiyat için insanlığı ve yüksek kaliteyi ayaklar altına alanlar, dürüst ve ahlaklı davranmayanlar, nitelikli hırsızlık ve dolandırıcılık yapanlar, insanların gururları ve emeklerine ekmek bananlar, emrindeki insanların omuzlarına basarak yükselmeye çalışanlar, vb. gibi kalitesini yerlere serenler, suyun şekeri erittiği gibi, hem maddi, hem de manevi zenginlikleri eriyip gidenlerdir.

Yüksek kaliteli bir insanın en önemli amaç ve hedeflerinden birisi, önce manevi zenginlik olmalıdır. Maddi zenginlik zaten arkasından biz istemesek dahi gelecektir.

 

 

Diyojen (Diogenes) Kalpazandı

 

Diyojen M.Ö. 412 yılında Sinop’ta doğmuş. Babası kuyumcu esnafından Hicesiasin’dir. Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür.

Gençlik yıllarında babasının yanında çalışarak kuyumculuğu öğrenmiştir. Diyojen, çağındaki para olan talent ve elektron adı verilen sikkelere özel bir ilgi duymuştur.

Talent gümüş ve altın sikkelerinin yanı sıra elektron diye anılan %75’i altın %25’i gümüş olan sikkeler daha önceki devirlerde gene Anadolu’da yaşamış ve egemenlik kurmuş olan Lidyalılar tarafından icat edilmişti.

Ancak Diyojen ve babası mesleki bilgilerini kötüye kullanarak sahte para üretmişler ve ilgililerce yakalanmışlardır. Yargılama sonuncunda kalpazanlık suçundan hüküm giyerek, antik Yunanistan’a sürülmüşlerdir.

Diyojen çok zor ve sıkıntılı geçen sürgün döneminde babasını terk etmiştir. Atina’ya ulaştığında Antisthenes ( M.Ö. 444-369) adındaki Kinizm (köpeksi-köpek gibi yaşama) felsefesini yaymaya çalışan kişiyle tanıştı.

Antisthenes iyi konuşan, zeki ve hazır cevap nitelikli Diyojen’i hemen yanına aldı. Kinizm’in tüm hedeflerini ona öğretti.

Diyojen için yeni bir dönem başlamıştı. Kinizmin koşullarını eksiksiz yerine getirmeye, etrafına aşılamaya çalışıyordu.

Ancak fikirleri ve davranış biçimi kabul edilebilecek gibi değildi. Diyojen kirli ve pis giysiler örtüler içinde dolaşıyor, geceleri sokaklarda köpeklerle birlikte çöp karıştırıyor ve kentin kuytu köşelerinde yatıyordu. Yağışlı havalarda ise bir fıçının içine sığınıyordu. Barınamadığı yerlerde, gitmesi kolay olsun diye fıçısını beraberinde yuvarlıyordu.

Diyojen kinik felsefesini yayamıyor ama yaşıyordu. Konuşmalarında toplumun tüm inançlarını ve değerlerini reddediyordu.

Refah, bilim, güzel san’atlar, saygı, hürmet, töre, yasa, kurallar ve din uydurma konulardı. Doğanın hiç kabul etmediği yöntemlerdi. Toplumsal değerler, mülkiyet, aile, evlenme, servet, kadınlar ve çocuklar herkesin ortak malı olmalı diyordu.

Toplum içinde toplumun bütün değerlerini hiçe sayan bu insanı halk anormal, deli gibi görüyor ve ondan uzak durmaya çalışıyordu.

Diyojen’in günümüze ulaşması, bazı tarihi şöhret sahibi kişilere söylediği, verdiği cevaplarla olmuştur. Özellikle tarihin en büyük komutanlarından Makedonya imparatoru III. İskender’e yani Büyük İskender (Megas Aleksandros – M.Ö. 444-356-)’e…

Büyük İskender çok genç yaşında, çağın hemen hemen bilinen tüm ülkelerini egemenliği altına almıştı. Ama her fani gibi onun da zaafları vardı. Gününün yarısını zevk ve sefa içinde geçiriyordu. Kadınlar ve içkiyle sarhoş oluyordu.

Korinth’de bulunduğu dönemde, bu değişik, asi, hazır cevap, garip ve yarı deli kabul edilen adama da sataştığı oluyordu.

Bir gün Büyük İskender gurur ve azametin verdiği duyguyla sormuştu, ne dilersin? Diye…Gece yağmurdan ıslanan fıçısını  güneşe getirip kurumasını bekleyen Diyojen’den “- Gölge etme, başka ihsan istemem” yanıtını almıştı.

Diyojen’in buna benzer bazı sözleri, söylediği kişilerin şöhretiyle günümüze kadar taşınmıştır.

Ne kadar tasvip edilir? Tartışılır. Yaşamını sürdürebilmek için halktan dilencilik yaparak geçinebilen bu kişinin cevabı.

Diyojen kalpazandı ve Sinop’tan sürülmüştü. Korinth’te M.Ö. 323 yılında öldü. Kimilerine göre kuduz bir köpek tarafından ısırıldığı için, kimilerine göre de sefaletten. Bazıları da intihar ettiğini ileri sürmüşlerdir.

Sinop ilinin girişinde 2006 yılında Diyojen’nin altı metre boyundaki mermer heykeli yanında köpeği ile beraber dikilmiştir. Heykel 19 Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi Turan Baş ve yardımcıları tarafından altı ayda tamamlanmıştır.

 

 

Sıcak Yuva Vakfı ve Kutsal Aile

Millet ve devletlerin en önemli kutsallarından birisi aile ve Kutsal evlilik kurumudur.  Kutsal aile dünya milletleri içerisinde en değerli varlıktır.  Dünyanın 70’den fazla ülkesini gezen, belgeseller çekip, araştırma yapan hazırladığı belgeselleri de telif ücreti almadan toplumsal sorumluluk amacıyla TV kanallarında yayınlanmasına izin veren bir belgeselci olarak, gezdiğim ülkelerde en çok ilgimi çeken aile kurumları ve kutsal evlilik gelenekleri oluyor. 

Son Sibirya gezimde Tuva ve Hakas Türklerinin yaşadığı Yenisey Vadisi ve Sayan dağlarındaki Türklerin düğün törenlerini de belgeselleştirme imkânı buldum. Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki, Tuva ve Hakas Türkleri de tıpkı Anadolu’daki düğün gelenekleri gibi düğünlerini yapmakta ve kutsal aile yuvası oluşturmaktalar.

Kutsal aile yuvası sıcak Yuva ortamında yetişen bireylerle başarıya ulaşmakta.  Ana kucağı, baba ocağı, yurt, yuva kurmak milli ve manevi geleneklere bağlı olarak yetişen nesillerle daha başarılı olmakta. Bugün sanal dünyada en çok sıcak yuva ortamı ve kutsal aile darbe yemekte. Kutsal aileyi korumak için devlet ciddi önlemler almakta, bizzat Sayın Başbakan’ın “En az üç çocuk” kampanyası ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin devamını sağlamak mevcut nüfusunu devam ettirmek için özel çaba sarf etmekte.

Sıcak yuvalar ve kutsal aile kurumları herkesin özlediği ve aradığı değerler. Ancak her geçen gün bu değerlerden uzaklaşılmakta.  Kutsal aile parçalanmaktadır.

Başbakan Sayın Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde bir grup işadamı ve akademisyenle  “Sıcak Yuva Vakfı’nı kurmuştu. Bugün bu vakfın başkanı değerli dostum Sibirya Bozkırlarında beraber olduğumuz Prof.Dr. Sefa Saygılı Bey.  Sayın Saygılı, Vakfın her ay düzenlediği aylık konferanslardan birine bizi de davet etti. Gerçekten bu tür vakıflar önemli hizmetler yapmakta.  Vakfın kuruluş amacını yıllar önce “Sıcak Yuva Vakfı Kurucu Başkanı olarak Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu satırlarla kaleme almıştı. “Sokaklarda yaşayan veya sokağa düşme riski taşıyan; kimsesiz çocuklar, yaşlılar, bağımlı aile bireyleri, yardım ve bakıma muhtaç kişiler, toplumumuzun ahlaki değerleri ve bireylerin ruh sağlığı açısından elverişsiz koşullarda bulunanlara; barınma, korunma, sağlık, eğitim, tedavi, maddi ve manevi her konuda yardımcı olmak” amacını gerçekleştirmeye yönelik etkin ve kuşatıcı faaliyetlerde bulunmak üzere SICAK YUVA isimli vakfımızın kurulmasına karar vermiş idik.”

Vakfın faaliyetleri ise Vakıf Ana tüzüğünde şu şekilde yer almakta.

SICAK YUVA VAKFININ FAALİYETLERİ

Madde 5 – Vakıf, amacını gerçekleştirmeye matuf olarak, aşağıdaki faaliyetlerde bulunur:

a) Kimsesiz çocukları, bağımlı aile bireylerini, yardım ve bakıma muhtaç kişiler ile ahlak ve ruh sağlığı açısından elverişsiz mesleklere mahkûm olan kişileri yeniden topluma kazandırmak için sağlık, barınma ve tedavi merkezleri kurabilir veya bu gibi girişimlere ortak olabilir.

b) Bilimsel toplantılar düzenler, faaliyet alanı ile ilgili basım ve yayın ürünleri yapar, kısa süreli eğitim faaliyetleri ve kurslar düzenleyebilir, mevzuat hükümlerine uyarak okullar açar, yükseköğretim alanında da öğretim kurumları oluşturabilir.

c) Burs verebilir, danışma merkezleri açabilir, ailelere defaten veya sürekli mali destek sağlayabilir.

d) Vakıf, yukarıda belirtilen amacı gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyulan mali kaynağı elde etmeye matuf ticari faaliyetlerde bulunabilir, ticari şirketler kurabilir, kurulmuş şirketlere ortak olabilir, bağış veya ölüme bağlı kazandırma kabul edebilir, mirasçı atanabilir.

Sıcak Yuva Vakfı ile ilgili ayrıntılı bilgiyi www.sicakaileyuvavakfi.com sitesinden okuyabilirsiniz.

Evet, yıllar önce böyle bir vakfın ne kadar önemli olduğu Sayın Başbakan tarafından ortaya konmuş ve halen bu vakıf başarılı bir şekilde hizmetlerine devam ediyor. Ancak kutsal aile kurumu ve sıcak yuvalarımız üzerinde büyük oyunlar planlanmakta.  TV dizileri ve değişik yöntemlerle yuvalar yıkılmakta. Aileler büyük sıkıntı ve sorun yaşamaktadır. Bu konuda daha önce birçok yazı kaleme almıştım. O yazılardan değişik araştırmalara ve görüşlere de yer vermiştim. O yazılardan birini sizlerle paylaşıyorum.

KUTSAL AİLE YUVASI KORUNMALI

İnsanın, toplumun ve devletin kutsalları vardır. Aile yuvası kutsallarımızın başında gelir. Ancak kutsal aile yuvası her geçen gün çatırdıyor. Boşanmalar, hızla artarken, en ağır bedeli çocuklar ödüyor.

TRT´de “Ömür dediğin” adlı dizi çok önemli. Yapımcısını gerçekten kutluyorum. Bu program dizisinden o kadar ders ve ibret alınacak hikâyeler var ki, keşke gençlerimiz bu programı izleseler. Gençlerimiz bu programı izlemek yerine aile yuvasını dinamitleyen programları izliyorlar.

Dünyada yaşayan bütün toplumlarda ailenin önemli olduğu bir gerçek. Bizim toplumumuzda ise çok daha önemli. Ancak her geçen gün boşanmalarda ki artış, incelendiğinde eften püften sebeplerle boşanıldığını üzülerek görmekteyiz.

Geçtiğimiz yıllarda Gebze Aile mahkemesi ile ilgili yaptığım bir araştırmada bir yılda 2 bin 40 çiftin boşanmak için Gebze´de aile mahkemelerine başvurduğunu üzülerek gördüm. Kocaeli´de son altı ay içerisinde 734 çiftin boşanması acı gerçeği ortaya koyuyor. Türkiye genelinde ise bu altı aylık dönemde Türkiye İstatistik Kurumu´nun verilerine göre 33 bin 474 çift mahkeme kararıyla boşanmış.

Osmanlı´nın 623 yıllık süre içerisinde toplam 20 bin çiftin boşandığını dikkate alırsak, kutsal aile yuvasının nasıl erozyona uğradığını net olarak görmüş oluruz. TÜİK verilerine göre Kocaeli genelinde 2012 yılının ilk 6 ayında boşanma oranlarıyla ilgili verileri özetle sizlerle paylaşmak istiyorum:

Geçtiğimiz yıl boşanma istatistikleriyle ilgili gazetemizin yaptığı inceleme de boşanma yaşının erkeklerde en çok 30-34 yaş aralığında 179 olarak yansırken, kadınlarda ise boşanma en çok 25-29 yaş aralığında meydana geldi. 16-19 yaş aralığı ve 60 yaş üstünde boşanma olayı neredeyse hiç görülmezken, evlilik süreleri göz önüne alındığında birbirleriyle uzun yıllar beraber olan evli çiftlerin daha çok boşandığı görüldü. 16 yıldan fazla evli olan 169 çift boşanırken, bu kadar yıl aynı yastığa baş koyan insanların ayrılmaları şaşırttı.”

Görüldüğü gibi durum dehşet. Bu kötü gidişe dur demek gerekiyor. Bu noktada daha önce birçok yazı kaleme almıştık. Yazdığım bu yazılar büyük ilgi uyandırmış ve birçok okurdan mesajlar almıştım.

Geçtiğimiz yıl Gebze TÜBİTAK Bilim Olimpiyatlarına gelen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin ile Kocaeli milletvekili Sibel Gönül´e kutsal aile yuvasının yıkılmakta olduğu, boşanmaların arttığı ve boşanan çiftlerin çocuklarının çok zor durumda olduğunu ortaya koyan araştırmamı kendileriyle paylaşmıştım. Ailenin korunmasıyla ilgili TV dizileri yapılması noktasında talebimi kendisine iletmiştim. Yaptığımız bu talebin ısrarla takipçisi olacağız. Başta TRT olmak üzere özel kanallar, ailenin önemini anlatan, eşler arasında sevgi, saygı, vefa ve özveri duygusunu teşvik eden diziler ve programlar yapmalı. Bir kez daha talebimizi buradan yazılı olarak Sayın Bakan Fatma Hanıma iletiyorum.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı´na

Ankara

Türkiye´nin en büyük sorunlarından birisi kutsal aile yuvasının yıkılmaya yüz tutması ve boşanmalar yüzünden, çocukların ortada kalmasıdır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı´nın Toplumsal yara olan bu önemli soruna çare bulması için eğitici ve öğretici faaliyetler yapmalıdır.

Bu kapsamda başta TRT olmak üzere özel kanallar, radyo ve gazeteler aracılığıyla ailenin önemini ortaya koyan programlar hazırlanarak kamuoyu aydınlatılmalıdır. Bu konuda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı´nın yaptığı çalışmalar ve yapacağı çalışmalar hakkında bilgi edinme yasası çerçevesince bilgi istiyor, başarı dileklerimizle saygılar sunuyoruz.

Hun Hakanı İşbara Han’ın Çin İmparatoru Ka-O-Tsu’ya Mektubu

 

Türk milli kültürü binlerce yıla dayanmaktadır. Türk kültürü tüm milletlerin kültürlerinden eski ve daima köklü olmuştur. Bunun nedeni ise milli kültürün yaşatılmasında Türklerin gösterdiği hassasiyetin sonucudur. Millet tarihi ve kültürü olandır. Tarih ve kültür, bir milletin kimliği ve hafızasıdır. Kültür, geçmişi geleceğe taşır. Onsuz milletlerin ne tarihi ne de medeniyeti olur.

İdealleri olmayan toplumların hayatında ilerleme olması, atılım yapması boş bir hayaldir. Milli kültür ve idealler her zaman gelişmeyi ve gelecekten de bu beklentinin yerine getirilmesini ister. Bu gelişme arzusu ve beklentilerde, toplumun milli ülküleri büyük rol oynar.

Milli kültürlerin zaafa uğraması, devletlerin yıkılmasında en büyük neden teşkil eder. Medeniyetlerin yaşaması, milli kültürlerin yaşaması ile mümkün olur. Tarihte, İslam’ın bayraktarlığının Türklere geçmesi, uzun asırlar kalmasının nedeni, milli kültür ve devlet anlayışının kuvvetli olmasından kaynaklanmaktadır.

Çinlilerin hakimiyetine maruz kalan Hun Hakanı İşpara Han Türk’ün diline, geleneğine bağlılığını, bunlardan vazgeçilmez olduğunu bir Türk Hakanı olarak, en zor devresinde Çim İmparatoru Ka-o-tsu’ya gönderdiği mektupta belirtmekten çekinmemiş, örf ve milli kimliğinin korunmasını istemiştir. Mektubunda:

“Oğlumu size gönderiyorum. Sarayında ıspat-ı vücut edecek ve her yıl ilahi soydan gelen atlar sunulacaktır. Her gün sabahtan akşama kadar emrinizde olacağım. Fakat isteğiniz olan elbiselerimizin önlerini kesmeye, omuzlarımızda dalgalanan saç örgülerimizi çözmeye, atalarımızdan bize kalan dilimizi değiştirmeye ve sizin örf-adet ve kanunlarınızı kabul etmeye gelince; millet olarak, bizim geleneklerimizle göreneklerimiz ve dilimiz o kadar eskidir ki, onları bozmaya cesaret edemeyiz. Bütün millet aynı kalbi, aynı düşünceyi taşıyor…”(1)

İslamiyet öncesi, Türkler milli, dini ve kültürünü, bozkır şartlarına uygun şekilde, savaş ve mücadeleyi hayatın bir gereği olarak görüyor, yaşıyordu. “Çadırda doğan ve bozkırda ölen” bir hayat anlayışı vardı. Türk milleti savaşı, savaşta ölmeyi ve öldürmeyi “meşru ve hatta sevap” olarak görmekteydi.

Şamanist kültürde Türkler, savaşı hayatın bir parçası olarak görüyor, düşmanı öldürmek normal bir davranış olarak kabul ediyorlardı. Sevgi ve iyilik üzerine kurulmuş olan Gök tanrı inancında bütün iyilikler Tanrıdan, suç ve cezanın karşılığı ise yeraltında bulunan erlikten (şeytandan) biliniyordu.

Türk milletinin en önemli inanç kaynağından biri olan ölüm, ilahi inanç kaynağı olarak hayatlarında yer alıyordu.

Hun hükümdarı Çiçi Yabgu, bin beş yüz on sekiz kişilik ordusu ile yetmiş bin kadar üstün Çin ordusu ile karşılaştığında zor duruma düşmüş ve kendisine teslim olması istenildiğinde:

“Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü, bu şan ve şerefle yaşamış olan ecdadımıza karşı yapılması mümkün hakaretlerin en büyüğüdür… …..korumakla yükümlü olduğumuz bu emanetleri adi bir ömür uğruna feda edemeyiz. Hepimizin bildiği gibi savaşta erlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak; çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaktır.” (2) diyerek inancın, milli şuurun yüksek derecede yaşandığını göstermişti.

İslamiyet savaşmayı, Allah, din, devlet ve millet için teşvik etmektedir. Türkler de savaşçı yapısına ve hayat felsefesine uygun gördüğü için İslamiyet’i kabul etmiştir. Tek, yüce ve göklerdeki Gök tanrıya inanan Türk milleti, kendi inançları ile birebir uyuşan ve gerektiği zamanda savaşı teşvik eden İslamiyet’i milli bir din olarak kabul etmiştir.

1-Anadoluda Türk Mührü-Tahir Kutsi Makal-Kültür Bak.Yay.-1990-S.35

1-2-Türklüğe Bakış- Prof. Dr. Kenan Erzurumlu-Çetin Ajans Yay.-2007-S. 48-88

Hayat Yayınları.

 

 

Kutsal ve Put’sal arasında

 

Türkler birbirine diğer milletlerin ücretsiz reklamını gönüllü yapan, diğerkâm bir millettir.

Kendileri haricinde hemen her millette imrenecek şeyler bulurlar.

Haldeki durumları bütün tarihte öyleymiş gibi bakmalarında etkendir.

Bazen küfründen dolayı küffarı kötüledikleri oldu.

Sonra yaradanı hatırlayarak, yaratılanları hor görmemeyi anladı.

Nasılsa kendilerinin yaratılanlardan olduğu konusunu pek düşünmediler.

Diğerkâm olunca kendisi ortada yoktu.

Küfrün kendisi kötü, ama “kafir” ille de nefret edilesi değildi.

Ancak bu aynı zamanda ilk Müslümanlar Araplar olduğu için Arapları yüceltmeye de götürdü.

Türklerin bazen cûşa gelip güzel hasletin kendilerinden çıktığını düşündükleri olmaz değil.

Ancak Otağ gördükleri dünyada sütun görevi yapmaları bellerini büktü.

Büktükçe de hasletlerinin tamamı askerlikle, bahadırlığa indirgendi.

Ancak o zamanlarda bile kendilerini merkezde görmediler.

Çin’le başlamıştı özentileri.

Çin’in ipeği, güzel sözlerinde çeken bir taraf varmış demek ki!

Göktürk Kitabelerinde farkına varıldığında geç olmuştu:

“Çin halkının sözleri tatlı, ipeklileri yumuşakmış. Tatlı sözle, yumuşak ipeklilerle kandırıp uzaktaki halkları bu şekilde kendilerine yaklaştırırlarmış. Yakına yerleştikten sonra da gereken kötülüğü orada düşünürlermiş.”

Göçlerin etkisiyle çok şey gördüler.

Seferlerin etkisi de oldu.

Ölmeye daha yatkın olunca, yaşamaya dair tarz geliştirenler farklı geldi belki.

Bozlakların taşıdığı ruhta daha çok ölümü, hasreti görmemiz ondan.

Ölümü umursamazlık, Türklerin şehahete yakın olmalarını sağladı.

Aslında kurdukları medeniyetler içinde “Hiç” olmayı bildiler, benimsediler.

Osmanlı’nın en mutantan zamanlarında bile Topkapı Sarayı sade kaldı.

Aynı dönemde Avrupa’da feodal lordların saraylarına bakınca durum açıktır.

Daha öncesinde Farsların saraylarını da görmüşlerdi oysa.

On altıncı yüzyılda dört Türk imparatorluğuna bakıp kıyaslayıncadurum daha da belirgindir.

Osmanlı Sarayları, kaşâneleri her zaman camilerinden daha az süslü ve gösterişli idi.

Osmanlı, Safevî, Babür, Memlûk devletlerinden en şaşalı yaşam Safevîlerdeydi.

O da zaten yerleşik kültürün devamı mahiyetinde olan türdendi.

Türklerde saraydan çok güzelliğe râm olan bir bakış olduğu da açıktır.

Kanuni’nin Hürrem’e, Şah Cihan’ın Mümtaz Mahal’e olan aşkları malumdur.

Babür Şah’ın Hindistan da kurduğu Türk Devleti, Hindistan’da 332 yıl (1526-1858) egemen oldu.

Tac Mahal aşkın türbesi olarak nam kazandı.

Şah Cihan, eşi Mümtaz Mahal’e (Ercümend Banu Begüm) öylesine aşıktı.

Onun yeni bir doğum esnasında ölmesi, Şah’ın iki yıl yasa girmesine neden olmuştu.

İki kültür arasındaki ilişki de derindir: Osmanlı ve Babür’de yani.

Tac Mahal’in mimarları Osmanlı Devletinden davet edilmişti.

Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin yapımı için Şah Cihan’ın davetine icabet ettiler.

Ölümden sonra da yaşayana aşkın şaheseri böyle ortaya çıktı.

Yine de Farsları aklımızda tuttuk.

“Bir sengine yekpare Acem mülkü fedâdır!” derken İstanbul’un başkaldırısı vardı.

Bizans İstanbul olduktan çok sonra bunları diye bir şiirimiz var.

Farslar Selçukludan beri necip oldular.

Sonra da Farslar necipti, yönetim Türklerde olmasına rağmen.

Tamam, Farsların kadim bir medeniyeti vardı.

Ama İslam öncesinde Arapların böyle bir medeniyet algıları yoktu.

İslam ile bedevi kültürü medeni bir hüviyete büründü.

Dahası, parça parça kabileler halinde yaşayan Araplar İslam ile millet oldular.

Türkler İslam öncesinde de millet bilincine sahipti.

Araplar da Yahudiler gibi “Sami” yani Semitik gelenekten geliyorlardı.

Yahudilerle Araplar önce Nuh Tufanı sonrasında ayrıştı.

Sonrasında Hz. İbrahim’in oğulları İshak ve İsmail’in soyundan gelme konusunda.

Sara ve Hacer’le ayrışan gelenek, kurban edilmeye götürülen evlat konusunda da ayrıştı.

Tevrat, doğal olarak Filistinli bir cariyeden olma çocuğa iyi bakmayacaktı.

O nedenle, Yahudilikte İbrahim’in favori oğlu İshak oldu.

Kuran-ı Kerim ise İsmail’i itaatkâr evlat olarak gördü.

Hz. Peygamberin İsmail soyundan şeçeresi olması da bu nedenledir.

Farslardan sonra Araplar necip oldu.

Farsları medeniyet, sanat ve edebiyatlarından dolayı sevmiştik.

Devlet bürokrasisi  konusunda da iyiydiler.

Araplara ise, sadece İslam’dan dolayı neciplik atfettik.

Hatta başta Türklerin Emevilere direnmeleri Araplaştırmaya direnişti.

Muaviye ve takipçileri İslamlaştırmayı Araplaştırma olarak algıladılar.

Abbasiler dönemine kadar Türklerin İslam’ı toplu kucaklamaları gecikti.

Endülüs medeniyeti, Şam’da, Bağdat’ta Mısır’da

Neciplikleri Hz. Peygamberden kaynaklanıyordu.

İslamlaşmadan sonraki Türk tarihi boyunca Hz. Peygamber sevgisi büyük bir etken oldu.

Sonrasında “Arapları sevme” konusunda rivayetler aldı yürüdü.

Hatta ahirette konuşulacak dilin Arapça olması da buna eklendi.

Oysa ne imanın ne de İslam’ın şartları arasında bunlar yoktu.

Kuran-ı Kerim bize “şüphesiz, inananlar kardeştir!” diyordu.

Kuran-ı Kerim bize “takva”nın esas olduğunu söylüyordu.

Üstünlük takvada olunca, Allah’ı her zaman her yerde hazır nazır olarak hakim görmek lazımdı.

Dahası, Hz. Peygamber çok sevdiği kızı Fatıma’ya Allah’ın ipine sarılmaktan bahsediyordu.

Allah’ın ipine sarılmayan için kendisinin bir şey pamayacağını söylüyordu.

Hz. Peygamber Allah’ın son elçisi ve en güzel insandı.

Buna rağmen kendini harap edercesine ibadetle uğraşırdı.

İbadet onun algısında Allah’ın her zaman kullarını gördüğü bir süreçti.

Yani kulluk (ibadet) belli zamanlara sıkışan bir aksesuar değildi.

O her zaman kuldu; Allah her zaman gören ve bilendi.

Türkler de İslam’ın ruhunu bedenlerine giyinmişlerdi.

Arab’ın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü olmadığını Veda Hutbesinde bizzat kendisi buyurdu.

Hem Hz. Peygamber yaşarken hem de sonrasında Araplar her zaman Müslüman değildi.

Oysa, her nasılsa gelenekte yer alan bir Arap kutsama, hatta Arapça kutsama vardır.

Neden derseniz…

İmam Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr isimli hadis kitabında İbni Abbas’tan şu mealde bir hadis-i şerif rivayet edilir: “Üç hasletten dolayı Arabı seviniz: Çünkü ben Arabım, Kur’ân-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur, Cennet ehlinin konuştukları dil Arapçadır.”

Arap ya da Arapçanın kutsanmasında en büyük etken bu rivayet olmuştur.

Ve bu riyavet hem Kuran-ı Kerim hem de Sünnet ve Veda Hutbesine aykırıdır.

Kuran-ı Kerim lafzen Arapçadır; ancak mana olarak Rabçadır.

Dahası, Kuran-ı Kerim’de her kelime Arapça değildir.

Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’dir.

Ancak Arapçanın kutsallığına dair bir işaret yoktur.

Her dilde olduğu Arapça olarak da her şeyi, hayrı ve şerri ifade etmek mümkündür.

Dahası, Arapça bilen herkesi Kuran-ı Kerim bilgisi var anlamına gelmez.

Kuran-ı Kerim’deki her konuyu bildiği anlamına gelmez.

İslam öncesinde Arapların yerleşik bir edebiyat gelenekleri vardı.

Ancak Kuran-ı Kerim Arap diline sadece kutsal kitap olarak katkı yapmadı.

Aynı zamanda dilbilim imkanlarını zorlayan anlatımıyla Kuran-ı Kerim mucize oldu.

Bu nedenle, dil çalışmalarını, tefsir çalışmalarını teşvik etti ve tefekkür etmeyi öğretti.

Ancak bu konuyu, teolojinin değil, medeniyetin konusu olarak incelemek lazımdır.

İslam tarihini bilgilenme değil, inançlanma sahası gördüğümüz gibi bu konu da yasak alanlar çok.

İslam güzel ve en son dindir; İslam tarihi ise, din değildir.

İslam tarihi, ya da akaidi çalışan insan da doğrudan kutsal bir insan olmaz.

Oryantalistlerin çalışmaları bu konuda en iyi örnektir.

Her Arap Müslüman kardeşimizdir.

Ancak Orta Asya’daki kardeşlerimiz de Müslümandır.

Ve Arapçılık aslında Baas ideolojisi iken, İslam yerine Arapçılık esas olabilmektedir.

Dahası, “değerli yalnızlıkları” daha değerli bir hatıra kılan bir gerçektir.

İşin bir uzantısı da Batıcılık oldu zamanla.

Batı’dan gelen ve Batı olan her şey imrenilesi oldu.

Batı evvela İngilizdi; sonra Fransız oldu; ışıkların şehirleri gözleri kamaştırdı.

Sonra Almanya’ydı Batı, “bak dök yala!”

Sonra anladık ki Amerika’ymış Batı.

Hatta aslında Amerikan eyalet sistemi Osmanlı’dan alınmaymış!

Roma’nın Osmanlı’dan önce var olduğunu düşünürsek, Müslüman Roma’da olabilirdik.

Ancak Müslümanlar Roma’dayken Romalılar gibi davranmaya başlayınca sıkıntı oldu.

Oysa Osmanlı Ayasofya’yı aldığında zerre zarar vermemişti.

Minareler eklemiş ve ikonalara badana yapmıştı.

Bizim yaptığımıza gelince…

Kendimiz haricinde herkesi sevmek, imrenmek oldu.

Biz mi kimiz?

Bir kayıp medeniyetin kayıp çocukları!

 

 

‘Batı ve ABD, Türkiye’nin bölge lideri olmasını istemez.’

 

‘Batı ve ABD, Türkiye’nin bölge lideri olmasını istemez.’ Sosyolog Prof. Dr. Mahmut Arslan ile Türkiye’nin bugünü ve geleceği üzerine derin bir sohbet…

Oğuz Çetinoğlu: Milletler tabîi oluşum ve gelişim içersinde meydana gelirler. ‘Kürt milleti’ kavramı tabîi oluşumun sonucu mudur yoksa Türkiye’nin başına birtakım gaileler çıkarmak isteyen dış güçlerin oluşturduğu suni bir yapı mıdır?

Prof. Dr. Mahmut Arslan: Türkiye’den ve özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu’dan Almanya’nın birçok şehrine Kürt vatandaşlarımız gitti. Bir baktılar ki Almanya’da ve bütün Avrupa’da Kürdoloji, Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri var, yüksek lisans yapılıyor, doktora tezi falan… Mesela ben Frankfurt’a gittiğim zaman bir Kürt çocuk doktora tezi yapıyordu. Zazaca üzerine çalışıyordu. Alman hocalar var biliyorsunuz Keldal diye biri var Paris’te Zazacanın aslında Kürtçe olmadığı Hitit dilinin bir kalıntısı olduğuna dair bir çalışmaydı o. Ve birdenbire o bölgeden gelen Zaza Kürtler artık kendilerine Kürt dememeye başladılar. Hatta birtakım haritalar çizip Zazaistan toprağını belirlemenin telaşına düştüler.

Çetinoğlu: Konumuzla bağlantılı herhalde…

Prof. Arslan: Bunu anlatmaktaki kastım şu: Bu bizim Almanya maceramızla birlikte orada bir diaspora oluştu. Kürt diasporası. Bunlar çalışıyorlar, para kazanıyorlar. Zaten PKK’nın en büyük finansman kaynaklarından biri o. Ve iyi kötü bir Kürt entelijansiyası oluştu.

Çetinoğlu: Nasıl oluştu, kim tarafından kimler oluşturuldu?

Prof. Arslan: Hiç bir hareket, belirli bir finansmanı olmadan belirli bir entelijansiyası olmadan gelişmez. Yani bu Almanya maceramız bizim için ufuk açıcı oldu ama ortaya da böyle manzaralar çıkardı. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi, Avrupa’nın, Fransa’nın biraz önce söyledim bu tür araştırmalar mesela bir Hollandalı profesör gelip, Irak’ta Erbil, Selahattin ve Süleymaniye’yi sonra bizim Güneydoğu’yu ve Doğu’yu dolaşmış. Cilt cilt Kürdistanla ilgili kitaplar yazmış. İlk büyük yayınlar hep Avrupa’da, özellikle Hollanda’da, Belçika’da çıkmaya başladı. Şimdi ister istemez bu kitapları okuyan genç insanlar Kürtçülük hareketine şartlanmaya başladılar.

Çetinoğlu: ‘Kürkçülük hareketinin fazla bir tehlike oluşturmadığını’ söylemiştiniz. Sizi bu kanaate vardıran etkenler nelerdir?

Prof. Arslan: Kürtçülük hareketinin önündeki en büyük engeli bence şudur: Kürtlerin % 95’inin Sünni olması, % 5 civarındakinin de Alevi olması. Bu Alevi Kürtler daha radikal ve Avrupa’da en çok seslerini duyuranlar bunlar. Eğer bu sosyolojik yapımız Ortadoğu’daki Kürtlerin tamamına Alevi, Ortadoğu’daki Türklerin tamamının Sünni olması şeklinde tecelli etmiş olsaydı yani ırkî fayla dinî veya mezhebî fay üst üste otursaydı biz bu Güneydoğu’yu tutamazdık. En büyük gerçek şu, oraya gittiğiniz zaman görüyorsunuz on binlerce, yüz binlerce Sünni Türk ve Kürt akraba olmuşlar. Ve özellikle Tunceli bölgesindeki Alevi Kürtlerle hiçbir temasları yok. Sünni Kürt, Alevi Kürtten kız alıp vermiyor. Malatya’nın kayısı pazarında sordum ‘Kayısı bile getiremezler buraya.’ Diyor. İkisi de Kürt Tunceli bölgesinden. ‘Çünkü biz onlardan değil kız, kayısı bile almayız.’ Diyor. Buna benzer şeyler var, bu bizim şansımız. Yani bu iki çatlağın üst üste oturmaması önemli bir şanstır. Bir de Osmanlı Devleti’nden gelen bir yapılanma var. Kürtler; daima Araplardan çok Türkleri kendilerine yakın hissetmişlerdir. Belki Sünni oluşlarından kaynaklanıyor. Her Cuma bu adamlar aynı safta omuz omuza namaz kılıyorlar, vaaz dinliyorlar. Yani sosyal mesafe bakımından bunlar son derece önemli. Bir de benim araştırmalarıma göre Bizans döneminde Anadolu’da Kürt yok. Bizans’ın Doğu komşuları diye Almancadan çevrilmiş Fikret Işıltan Hocanın kitabı var. Kürt yok Anadolu’da.

Çetinoğlu: Nasıl oluyor?

Arslan: Hammer tarihinde okudum. Hammer’in Osmanlı tarihinde Yavuz Sultan Selim Han, Tebriz Seferi’ne gidip de Şah İsmail’i yendikten sonra görülüyor ki; Şah İsmail’in 17’ye yakın Sünni Kürt aşiretiyle başı derttedir. Bunları tedirgin ediyor. Bunları ordusunun önüne katıp Anadolu’ya getiriyor. Hammer diyor ki; ‘Bunları Yavuz Sultan Selim Han, Kars’tan Urfa’ya kadar yerleştirdi ki içerdeki Alevi unsurun İran’la temasını kesmek ve Sünni bir tampon bölge oluşturdu.’

Çetinoğlu: Faydası oldu mu?

Prof. Arslan: Dikkat ederseniz Anadolu’nun iç kısmında Aleviler vardır. İran’da da Kürt Aleviler var. İki Alevi grubun arasındaki bölgede 17 Kürt aşiretine toprak vererek oraya Sünni Alevileri yerleştiriyor. Çünkü Sünni Alevileri kendisine yakın buluyor. O zaman Kürtçülük mürtçülük diye bir şey yok Sünni ve Şiilik var. Yani İran’la en büyük rekabet iki ideoloji arasında: Sünnilik ve Şiilik. Zaten Şiilik de sonradan gelişti. Selçuklular zamanındaki Baba İlyas İsyanları falan filan sonradan olan hadiseler. Edebil Medreseleriyle gelişti. Belki Osmanlı döneminde yeni yeni başlamıştı.

Çetinoğlu: Zaten Yavuz Sultan Selim zamanında Kürt asıllı İdris Bitlisi Osmanlı Devleti’ne sadakatla hizmet etmiş bir insan…

Almanların Zazaca üzerinde çalıştıklarını söylediniz. Alman üniversitelerinde Kürdoloji bölümleri var Frankfurt Üniversitesi’nde. Zazaca ve Kırmançça birbirinden tamamen ayrı diller. Hangi tarihte bilmiyorum Kürtçe dergiler çıkartılırken sayfanın bir tarafında Kırmançça öbür tarafında Zazaca yazılar bulunuyordu. Bir Alman sosyolog diyor ki: ‘Siz ne yapıyorsunuz böyle? 2 ayrı dil, 2 ayrı millet demektir. Türkiye sizi birbirinize düşürebilir. O halde sizin bir dil etrafında toplanmanız lazım.’ Ve Kırmançayla Zazacayı tek bir Kürtçe lisan haline getirme çalışmalarını başlatıyorlar.

Prof. Arslan: Benim gördüğüm kadarıyla yine de Kürtçe lisan olmuyor çünkü kelimelerin etimolojisini incelediğimizde ya Farsçayla ya Arapçayla veya Türkçeyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Diyelim ki 1000 kelimelik bir lügatleri var. Belki 500 tane 600 tane Farsça ve Arapça, yâni Türkçe olmayan kelimeler var. Onlar da nerden kaynaklanmış? Belki Orta Asya’dan Sasaniler zamanından gelen bir takım kelimeler olabilir. Böylece suni bir dil oluşturdular.

Çetinoğlu: Kürtlük de böylesine suni olarak oluşturulmuş bir millet intibaı uyandırıyor.

Arslan: Böyle bir realite var. Yani Kürtçe konuşan bir halk var. Ve bu halk diyor ki benim dilim Türkçeden farklı, Arapçadan farklı. Ama cümle yapısına baktığımız zaman bu bir Hint-Avrupa dili. Türkçe Ural-Altay dil ailesi olarak ayrı bir gruptan Farsçanın uzantısının bir alt kolu diyebiliriz. 3 tane ana konuşma var. Birbirlerini anlamıyorlar. Kirmanççe, Zazaca bir de Soranice dedikleri. Sorani, Gorani birbirlerini biraz anlıyorlar. Fakat ortaya tek dil bir türlü çıkamadı. Ve o yüzden zaten Kuzey Irak’taki manzarayı da görüyoruz. Soranice konuşanların başında Talabani var aşiret reisi olarak. Kırmançca konuşanların başında da Barzaniler var. Aslında bu bölgedeki Kürtler aşiret düzeyinden kurtulup millet düzeyine de gelememiş.

Çetinoğlu: Neden gelemediler?

Prof. Arslan: Gelemeyişinin en önemli sebebi şu; mesela daha yakın zamanlara kadar Talabani’yle Barzani birbirlerine top, tüfek iki taraftan binlerce Peşmerge öldürüyordu. Zaman zaman ikisi bir olup PKK’yla çatışıyordu. PKK bunlardan binlercesini öldürdü. Yani bunlar kendi haline bırakılsa, birbirlerini öldürecekler. Câhiliyye dönemindeki kabileler gibi ırkçılık yapıyorlar.  Millet şuuru oluşmadığı için aşiret şuurundan kurtulamamışlar. Bir de şu gerçek var ki bugün Kürtlerin yaşadığı bölge denize açık olmadığı için orada bir devletin yaşaması mümkün değil. Bunlar da bunu biliyorlar.

Çetinoğlu: Bu görüş çok geçerli mi? Denize açılamayan o kadar çok devlet var ki.

Prof. Arslan: Var da hepsi büyük bir güçlük içinde. Ermenistan başta olmak üzere… Ermenistan Türkiye’yle arasındaki sınırı bir açabilse… Aklı-fikri Erivan’ı bir otobanla Trabzon limanına bağlanmak… Ve böylece kendisini kurtarmak. Fakat Kürt bölgesinin bir durumu var. Emperyalizmin elinde bir koz var. Eğer bu bölgede Kürdistan istenirse, isteniyorsa Musul ve Kerkük petrollerini bu suni devletin finansmanı olarak kullanmak. O zaman denize açılmalarına da gerek kalmayabilir. Belki Türkiye’nin oradaki Türkmenleri devreye sokarak durumu kurtarabilir. Kerkük’teki o tapu yağması şudur budur, oraya Kürt nüfusunun iskânı içindir. Kürtler en büyük kurtuluşlarının bu Kerkük petrolleri olduğunu biliyorlar. Türkiye de Amerika’ya baskı yaparak etkili oldu. Buranın bir Kürt şehri olması konusu referanduma götürülmek istendi ve öylece kaldı. Yani Türkiye’nin bastırmasıyla oldu. Türkmenleri henüz temizleyemediler ordan. Süper devletler de ancak ve ancak kendilerine tâbi devletlerin oluşmasını istiyorlar. Yani bir Kürdistan Devleti oluşturmaya çalışıyorlar. Bu devlet, süper devletlere tabi olacak. Onların desteğiyle ayakta kalacak ama bu desteğin karşılığında da petroller o süper devlete akacak. Yalnız burada mesela bizim aydınlarımızın televizyonda tartışmalarında görüyorum, tezi şu; Amerika bu bölgede bir Kürdistan kurdurup İsrail’i de onunla temas hâlinde bulundurmak. Ortadoğu’nun göbeğinde bu Kürdistan’ı kullanma düşünceleri var. Benim aklım pek buna yatmıyor. Yani ABD’nin hemen hemen ordularının tamamı NATO’ya ve Pentagon’a bağlı bir Türkiye Cumhuriyeti burada bütün hâlinde varken alternatif aramaz. İleride ne olacağı bilinmeyen,  kendi kendilerini yönetip yönetemeyeceklerini bile belli olmayan, biraz önce söylediğim yani sosyolojik olarak aşiret düzeyinden çıkıp millet olamamış, millet olamadıkları için devlet de olamayacak olan bir yapılanmayı neden tercih etsin?  Böyle bir siyâsî yapıyı ne dereceye kadar manüple edecek de Ortadoğu’daki menfaatlerine kullanacak? Bana kalırsa Amerika bundan vazgeçecek. Oradan bir yere gidemeyeceğini anladı ve Ortadoğu’daki en büyük uzantısı olan Türkiye’yi tercih etmeyi kararlaştırdı. Türkiye bugün Amerika’nın müttefiki durumdadır. Biz Irak’a girişine yardımcı olmadık ama NATO’nun da müttefikiyiz. Yani kalkıp da o Kürt bölgesi için Türkiye’yi fedâ edeceğini zannetmiyorum.

Çetinoğlu: Yeri ve zamanı geldiğinde kullanılmak üzere bir baskı unsuru, bir tehdit unsuru olarak kullanmayı düşünüyor olabilirler.

Prof. Arslan: Eğer Türkiye dış politikasında radikal değişiklikler yaparak; İslam dünyasının lideri olmak, Türk dünyasının lideri olmak isterse, ona da müsaade etmezler. Eğer onlara göre boyumuzdan büyük işlere soyunursak bu Kürdistan bölgesini ve bu Kürt realitesini ve ayrılıkçı gücü her türlü şekilde kullanırlar. Yukarıda bir de Rusya Federasyonu var. Onun da Ortadoğu’da emelleri var. Ama şu gün gözüküyor ki Obama yönetimi Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamıyorlar. Ama bölge lideri olmasını da hiç istemiyorlar.

Amerikan büyükelçisinin Milliyet’te tam sayfa mülakatı vardı. ‘Türkiye’yle anlaşamadığız noktalar var ama o bizim güçlü müttefikimizdir. Bâzı konularda birtakım ayrılıklar ortaya çıkıyor. Bu ayrılıkların sayısı artar.’ diyor. Dikkat ederseniz Amerika sürekli Almanya’ya ve Fransa’ya baskı yapıyor. Diyor ki: ‘Bu Türkiye’yi itelemeyin, içinize alın.’

Çetinoğlu: Çünkü Avrupa Birliği üyesi olan Türkiye; daha yumuşak, istenilen kalıba sokulabilecek bir Türkiye olmaya başlayacaktır…

Arslan: Evet! Avrupa topluluğunun içine alındığı zaman Türkiye’nin kontrolü ABD açısından daha kolay olacaktır. Türkiye yeni müttefikler ararsa batıdan ve ABD’den uzaklaştığı oranda sâdece Kürt meselesi değil, daha başka meseleleri de kaşırlar. Yani orda artık ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ politikası devreye girer.

Çetinoğlu: İsâbetli bir değerlendirme. Yöneticilerimiz bunu asla göz ardı etmemeli…

Çok teşekkür ederim.

 

 

Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN

1969 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden ‘Roma İmparatorluğu’nda Mülkiyet Müessesi ve Bizans’ın Osmanlı Toprak Rejimine Etkisi’ adlı lisans teziyle mezun oldu. Yan dal olarak seçtiği Felsefe Tarihi çerçevesinde Antik Yunan Felsefesi, Orta-Çağ Felsefesi ve Aydınlanma Felsefesi ile ilgili konuları ve filozofları inceledi. İktisat Fakültesi’nden aldığı Sosyal Siyaset sertifikası çerçevesinde ise Sendikacılık, İş Hukuku, İstihdam ve İşgücü, Kooperatifçilik, Sosyal Güvenlik gibi derslere, iki yıl da Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün derslerine devam etti. Bir yıl kadar da Goethe Enstitüsü’nün Almanca kurslarını tâkip etti. Mezuniyetten sonra dil imtihanını kazanarak doktora öğrencisi oldu. 1977 yılında Prof. C. Tanyol, Prof. A. Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. N. Göyünç ve Prof. T. Gökbilgin’den kurulu jüri önünde ‘Göçebelerde Sosyal ve Siyasî Kuruluş’ adlı tezini savunarak ‘Doktor’ unvanını aldı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünün açtığı dil ve bilim sınavım kazanarak adı geçen bölüme asistan oldu.

 

Asistanlığı döneminde Batı Almanya’mn Hamburg, Nürnberg-Erlangen ve Münich üniversitelerinde devlet felsefesi ve siyaset sosyolojisi ile ilgili inceleme ve araştırmalar yaptı.  1985 yılında Prof. A. Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. O. Türkdoğan, Prof. Ö. Ozankaya ve Prof. B. Gökçe’den oluşan bir jüri önünde; ‘Kutadgu-Büig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı’ adlı tezini savundu.

 

Profesör olduktan sonra; Bursa Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal Sosyoloji, Elazığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde, Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulunda Sosyolojiye Giriş; Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Türk Sosyoloji Tarihi dersleri verdi.

 

 

Barıştan mı Yoksa Savaştan mı Yanayız?

 

T.C Ziraat Bankası artık ismi konusunda seçimini yapmalıdır.Bu konuda komisyonlar mı kurarlar, yerli veya yabancı akiller heyeti mi teşkil ederler bilemem; ama bu kararsızlık sürmemelidir. Bazı şubelerde T.C Ziraat Bankası, bazılarında ise T.C’nin silinmesini anlamak zor olmaktadır. İhtimal vermek istemiyoruzama; Cumhuriyet karşıtlığı tabelalara kadar sıçramamalıdır. Bu konuda keşke yetkililer hiçbir açıklama yapmadan gereğini yapabilselerdi. Onlar konuştukça işler karıştı. Bazı devlet kuruluşlarından T.C.’nin silinmesine sebep olarak tabelalardaki yer yetersizliği gösterildi!

Gelin ülkeyi birleştirelim, kaynaştıralım, kafaları gereksiz yere karıştırmayalım. Ülkenin üstünde durulması gereken o kadar sorunu varken, T.C. ile uğraşma basiretsizliğini ve hafifliğini göstermeyelim. Türk tarihini bir bütün olarak görelim, benimseyelim ve gerektiği yerde de yapıcı tartışmalar yapabilelim. Türk aydınına düşen görev; ne Cumhuriyet, ne de Osmanlı düşmanlığı yapmak olmamalıdır. Gücümüzü birbirimize karşı değil; Türkiye düşmanlarına karşı kullanalım.

Ortadoğu’da sular iyicene ısındı. Ortadoğu ülkeleri ABD ve müttefiklerinin Suriye’ye yapacağı müdahaleye ortam yaratmak için zorlanıyor. Barışa ortak olmak yerine; savaşa ortak olmak ve savaş çığırtkanlığı yapmak bizim geleneksel politikamıza yakışmıyor. Türkiye müttefikleri tarafından yeri geldiği zaman kullanılan ve dolayısıyla yıpratılan, Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğu zaman bunların pek hesaba katılmadığı bir ülke konumundadır.

Suriye’ye bir müdahalenin faturasını başta Türkiye ödeyebilir. Türkiye sürekli Bölgede düşman kazanmaktadır. ABD’den daha fazla Suriye yönetimine düşman kesildik. Daha serinkanlı, soğukkanlı davranmak ve fevri çıkışları bir tarafa atmak zorundayız. Binlerce masum sivilin kimyasal gazla hunharca öldürülmesinin ardından BM’den karar çıkmadığı sürece, Türkiye müttefiklerinin dolduruşuna gelmemelidir.

Hem ABD’ye çatmak, hem de dolaylı destek vermek çelişkili bir davranıştır. Hem İsrail karşıtı bir politika izleniyor görünümü verilecek ve bu seçimlerde reye çevrilmek istenecek; hem de el altından işbirliği yapılacak ve alışveriş sürecek… Hem ABD aleyhtarlığı sözde sürdürülecek; hem de ABD güdümlü Müslüman Kardeşler gibi örgütlerin Ortadoğu’da siyasi tesirliliğini arttırıcı rol üstlenilecek.

Gönül arzu ederdi ki; Mısır ve Suriye‘de vicdansızca ve alçakça öldürülen yüzlerce masum dindaşımız için gösterilen tepki, teessür ve gayretler aynı şekilde devamlı şehit veren Kerkük Türkmenleri, Irak’ta ABD işgali ile öldürülen binlerce Müslüman, iğfal edilen kadınlar içinde gösterilebilseydi. Tam tersi yapıldı.Kahraman ABD askerlerinin sağ ve salim olarak ülkelerine dönmeleri için Sayın Başbakanımız dua bile yaptı. Doğu Türkistan‘daki soydaş ve dindaşlarımız, KKTC‘deki toplu mezarlarda yatan kardeşlerimiz, Türk Cumhuriyetlerindenükleer denemelerde hayatını kaybeden, sakat kalan ve sakat doğum yapan soydaşlarımız hep unutuldu. Keşke insani sorunlara gerektiği gibi yerinde ve kimseden çekinmeden sahip çıkılabilseydi. Aynı ümmete mensup insanlara farklı milliyetleri dolayısıyla farklı muamele ve tavır alış kabul edilemez. Gerek Suriye’de, Irak ve Mısır’daki son olaylar bunları akla getiriyor.

Karadeniz Bölgemizde maalesef kanser son derece yaygın… Çernobil yüzlerce insanımızın ölümüne sebep olmadı mı? Gerekli tepki gösterilip tedbirler alınabildi mi? Sorun ne ölçüde milletlerarası alana taşınabildi? Herhalde Karadeniz’de yaşayan insanlarımızda vatandaşımızdır.

Karadeniz’den bahsederken spor kulüplerimizin bilhassa başkanlarının bazı partilerle özdeşleştirilmesi son derece yanlıştır. Trabzonspor Başkanı bu konuda dikkatli olmak durumundadır. Kamplaşmaların yoğun olduğu ülkemizde bir de taraftarı da bölmeyelim.

 

 

Dokumuz Sonsuza Dek Değişti mi?

 

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü Türkiye Çalışmaları Merkezi’nin Direktörü siyaset bilimci Dr. Gönül Tol’un gazetelere yansıyan iddiası, Türk Milleti açısından çok vahim sonuçlar içeriyor.

Tol’un düşüncesine göre “Türkiye’nin dokusu sonsuza dek değişti”dir. Ona göre, Suriyeli mülteciler muhtemel bir savaştan sonra dönmeyecek ve böylelikle sosyal doku değişecektir.

Bu olabilir mi?Pekala olabilir. Ancak Türkiye’nin buram buram Türklük kokan dokusunun değişmesi sadece Suriyeli mültecilere bağlanamaz.Ama bundan sonra yurdumuzda değiştirilmesi planlanan Türklük dokusunda, gelip de dönmeyen Suriyelilerin de önemli rolü olacaktır.

Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerin sayısının resmi rakamlara göre 1 milyonun, gayriresmi geçişlerle birlikte 3 milyonun üzerinde olduğu konuşuluyor.

İstanbul’un Fatih İlçesi’nin belediye başkanı Mustafa Demir’in ifadesine göre, sadece Fatih’te 30 binin üzerinde Suriyeli mülteci barınmaktaymış.

Eğer bu Suriyeliler; bir daha kendi ülkelerine dönmeyecekse, yaşamları, kültürleri, dilleri ve algıları ile Türklük dokusunun değişmesinde rol oynayacaklardır. Çünkü buraya yerleşecek olanlar, iş, aile ve eğitim başta olmak üzere sosyal yaşamın her yerinde bulunacaktır.

Ancak Türkiye’nin dokusu yeni değiştirilmeye başlanmamıştır.Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana komünler halinde yaşayan bazı gruplar ve kendilerini gizlemeyi başarmış gayrimüslim ile gayri Türkler; zaten çoğunluğun oluşturduğu dokuya uymayan bir yaşam içindeydiler. Sureti haktan gözükerek her kazandıkları siyasi mevki ile de Türklük dokusuna aykırı bir dokuyu büyük bir başarı ile hayata geçirdiler.

Türkiye’de hakim olan Türklük dokusunun kuvvetli bir şekilde değişmeye başlamasınınen önemli kırılma noktası ise; 1994 yılında yapılan yerel seçimler ve bu seçimlerden Refah Partisi’nin, İstanbul ve Ankara’nında içinde olduğu illeri kazanarak, Türkiye genelinde büyük başarı kazanmasıydı. Bu başarı 20 yıldır sürmektedir. Üstelikte buna aynı siyasi çizginin, son 11 yıldır ülkeyi tek başına yönetmesi eklenmiştir. Bu siyasi anlayış ülkemize hakim olan dokunun değişmesi için büyük gayret göstermiş ve üzülerek ifade etmeliyim ki; mesafe kat etmiştir.

Bugün Türkiye’de yaşayan ve sayısı hiç de azımsanmayacak bir halk kitlesi, Türklük dokusuna uygun bir hayat sürmemektedir. Bu insanlar, ülkesine, değerlerine ve milli kültüre karşı yabancılaşmış ve hatta ihanetle “barış” adı altında el sıkışır hale gelmiştir.

Bu insanlar dünyadaki gelişmeler karşında,kendi insanına ayrımcılık yapacak şekilde hareket etmektedir. Katliama uğrayan Irak veya Doğu Türkistan Türk’ü ise hiç sesini çıkarmamakta, ABD’nin Irak’ta 1 milyonun üzerinde müslümanı katletmesini görmezden gelmekte ama Mısır, Mursi ve orada ölenler için hıçkıra hıçkıra ağlayabilmektedir.  Protestolar için de, işi gücü bırakıp meydanları doldurmaktadır.

Türk’ün sıkıntılı coğrafyasında gerçekleşen insan hakları ihlallerine; kulaklarını tıkayan, gözlerini kapayan, dillerini kilitleyen bu insanlar; Filistin için olmadık şeyleri yapabilmektedir.

Türkiye’deki dokuya değiştirme gayretinde olan en büyük yapılardan biri de Diyanet’tir. Zafer Haftası’nda okunan Cuma Hutbelerinde, Malazgirt’te Alparslan’ın Türklüğünden, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde ise Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkomutanlığından hiç bahsedilmemiştir. Bu harpleri yapan hangi millettir ve ordu hangi milletin ordusudur?

Bu soruların cevabı bilinmesine rağmen Türk Milleti buralarda anılmamıştır. Çünkü ülkenin dokusuna ve kokusuna hakim olan “Türklük” silinmek istenmektedir.

Türkiye’deki dokunun değişmesine etki eden bir diğer faktörde yandaş, küreselci ve adına ulusalcı denen medya topluluğudur. Bunlar Türk Milleti, zihin bulanıklığına itilsin diye aynı mihraklar tarafından desteklenmekte, tabir caiz ise aynı kaptan beslenmektedirler. Suriyeli mültecilerle, Türkiye’nin dokusunu değiştirmek çabası ise bundan önce var olan çalışmaların üstüne tüy dikmekten başka bir şey değildir.

Olayların sosyal, kültürel, inanç ve ekonomik boyutları vardır. Bu nedenle doku değişikliği iddiaları göz ardı edilemez ve bu konu ihmale gelmez.

Yine Cem Vakfı ile Fethullah Gülen’in birlikte cem evi, cami ve aşhane yapmalarını ve de bu işin finansmanının Fethullah Gülen tarafından karşılanmasını da, bu doku değişikliği yoluna döşenen bir taş olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna, Atatürk İlke ve İnkilaplarına sahip çıkmış olan, halkımızın en eğitimli, örgütlü, cesur ve mücadeleci kitlesi; Alevi Türkmenlerdir. Bu yolla onların da doku değişikliğine ayak uydurmaları sağlanmak ve dirençleri kırılmak istenmektedir.

Dr. Gönül Tol “Türkiye’de binlerce Suriyeli var. Bu savaş bitse bile hemen yarın gitmeyecekler ve Türkiye’nin toplumsal dokusunu belki de sonsuza kadar değiştirdiler” diyor. Söylediklerine kulak vermek gerekiyor. Ancak Tol bilmiyor ki; bizim tarih boyunca bizden olmayan ama bizdenmiş gibi gözüken milyonlara karşı mücadele verdiğimizi ve Türklük dokusunu bu coğrafyadan sildirtmediğimizi. Ama yinede bu konunun üzerinde önem ve ciddiyetle durmalıyız.

 

 

Türk Dili Davası

 

Türk Dili’nin bir çıkmaza sokulduğunu hepimiz biliyoruz. Bu mes’elede söylenmedik söz kalmadığı malûm. Ne kadar söylense yeridir. Bitip tükenecek bir mevzu değil. Hepimizin bir parçası olan dilimizin hakkında ne kadar alâka duysak azdır. Basına bir göz attığımızda, dilimizin hazin hâlini dile getirmeyen neşriyat yok gibi.

Bâzıları üzülmekte, kimileri de, Türk Dili’ni yola yordama sokuyoruz inancıyla bir yol tutturmuş gidiyor. Bu, öyle alâka çekici bir mevzu ki, siyasî dergiler bile dil için, geniş bir yer tahsis etmekten geri kalmıyor. Âdeta buna, kendilerini mecbur hissediyorlar. Şüphesiz yerden göğe haklıdırlar.

Belki millî davalarımızın en başında yer alması lâzım gelen Türk Dili Davası, tazeliğini hiç kaybetmiyen bir mes’elemizdir. Hattâ her gün tazeliğini yenileyen, her gün kendisinden bahsetmekte fayda umduğumuz, üstelik hepimizin durgunlaşmasını dört gözle beklediğimiz bir mevzu.

İşte bunun içindir ki, Türk Dili Davası hemen her gün basında boy göstermekte. Çünkü biliyoruz ki, o istikrarlı bir vaziyete  kavuşmadıkça fikir ve düşüncelerimiz, ifade gücünü bulamaz. Bu durumda, birlik de hâsıl olmaz. Birlik olmayınca, yani gaye ve hedefte yekvücut olmayınca; ileriye sağlıklı bir biçimde hamle etmemiz de imkânsızdır.

Değil ileriye gitmek, bu şekil devam ederse yerimizde bırakılmıyacağımız dahi kulağımıza küpe olmalı. Zira dilimiz keşmekeş bir vaziyette. Demek ki, teşhiste her fikir sahibi ittifak hâlinde. O halde alıp veremediğimiz nedir? Önce bunu bilelim. Bu ise, “Türk Dili’nin nasıl bir yönde gelişmesi lâzım?” şeklinde kendini göstermekte.

Teşhis malûm, sebep ne olursa olsun dilimiz bugün, madem ki bir karışıklık içinde. Öyleyse onu bu üzücü halden kurtaracak gidişat ne yönde olmalı? İşte yolların ayrıldığı nokta burası.

Bazıları, dilin arı bir hale getirilmesi fikrindedirler. Bunlar yabancı kaynaklı kelimeleri atmayı, yerlerine kendi buluşları olan kelimeleri koymayı istiyorlar. Bunda küçümsenmiyecek derecede başarılı  da olmuşlardır.

Büyük bir kısım ise, dilin mevcut şekliyle muhafazasını düşünüyor. Şayet bir değişiklik olacaksa, dilin kendi tabii gelişmesiyle olmalıdır tezini ileri sürüyorlar.

Birinci tezi, yani dili arı bir şekle sokmak, yabancı kelimeleri dilden uzaklaştırmak istiyenlere gelince; dilin anlaşılır hale gelmesine bir diyeceğimiz yok. Fakat bunun için dili zorlamamalı, sun’î müdahalelere kalkışmamalıyız. Aksine, lisanın kendi başına kozasını örmesine fırsat vermeliyiz. Bu fırsat yabancı menşeli kelimeleri dilimizden atmak şekline bürünmemeli. Zaten son büyük şair ve yazarlarımız, aynı dil siyasetini gütmüşler ve bizler henüz bu fecî dil keşmekeşine düşmeden evvel onlar; Türk Lisanı’nı kendine has, tabii bir sadeleştirmeye doğru götürmüşler ve bunda da muvaffak olmuşlardır. Onların yolunu hepimiz takdirle karşılıyor, yaptıklarını Türk Dili’ne hizmet sayıyoruz.

Edebiyat Tarihi’mize mal olmuş o büyük simalar da, lisanın anlaşılır bir hâle gelmesini istemiş. Fakat bunu gerçekleştirmek için, dile müdahaleyi akıllarının ucundan dahi geçirmemiş. Ancak dilin saçtığı ışıktan ilham alarak, doğru yolu bulmuşlar. Şüphesiz onların eserlerini süsleyen kelimelerin çoğunun menşeini Arapça veya Farsça teşkil ediyor. Dikkat edelim “menşeini” diyoruz. Türk Kültürü’ne geçmiş binlerce kelime menşe’ itibariyle Arapça ve Farsça’dır. Ama görünüşleriyle, yoksa mâna bakımından daha çok bizim verdiğimiz

anlamları içermekte ve taşımaktadırlar.

977

Çünkü giren kelimeler; bizim damgamızı taşıdıklarından bazen şeklen ve çok defa rûhen asıllarından uzaklaşmış bulunuyorlar. Fetihler yaparken, kelime fethinden de geri kalmadık. Fakat aldıklarımızın da esiri olmadık. Aldığımız beldelere paralel olarak, kelimeleri de kendimize bağlamasını bilmiş. Bize has lisan incelikleriyle bezeyerek dilimize katmışız. İşte bu noktaya vâkıf yazar ve şairlerimiz Arap ve Fars Dilbilgisi’ne ait unsurları dilden çıkarmışlar fakat milletin damgasını taşıyan kelimeleri, başkalarının saymamışlardır.Bu şekil bir sadeleştirmede hem fikir olabiliriz.

Birinci tez sahiplerinin; menşei yabancı kelimeleri tasfiye ederek Türk Dilbilgisi kaide ve kurallarına uymayan kelimeleri, onların yerine koymak istemelerini hoş karşılamıyor, son derece zararlı buluyor. Ayrıca millî bütünlüğümüzü zedeleyici bir neticeye ulaştırmasından endişe ediyoruz.

Sebebine gelince, lisan en büyük, en doğru ve en güzel müşahittir. Çünkü, milletin tarihi boyunca geçirdiği değişikliklerden aynen geçmiş; âdeta onunla mukadderat birliği yapmıştır. Bunun içindir ki, her kelime, her söz, her tabir milletin mazisinden bir şeyler alıp getirmiştir.

Bu yüzden lisanda açılan en ufak bir gedik, millet bütünlüğüne zarar verici bir mahiyet arzeder.

Bizler, lisanımızın bize naklettiği hakikatlerle kendimizi bildik, düşmanımızı tanıdık, dostumuzu sevdik. Lisanın bu objektif projektörlüğüne en ufak bir gölge düşürmek bile doğru değil.