22.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 958

Dilin Şahsında Hedef Türk Milletidir

0

 

Milletin, lisanla mukadderat ve kader birliği yaptığı bir gerçek.

Milletin, onunla asırları kucakladığını ayrıca belirtmeye lüzum yok.

Yine lisan ve dilin, en büyük, en doğru ve en güzel müşahit ve tanık olduğu apaçık ortada.

Demek ki lisan, milletin her devirde gözü, kulağı, olayların hâfızı, hâdiselerin bellek deposu.

Tek kelimeyle canlı, görgü şâhidi.

Çünkü Türk Kültür Sarayı’nın inşasına bu millet; padişahı, şâiri, ozanı ve âşıkıyla, velhasıl, her sınıf tabakasiyle iştirak etmiş, katılmıştır.

Kültür dünyasının kuruluşunda, halkın her tabakasiyle iştirak ettiği bir millet var karşımızda.

Özellikle XI.inci asırdan beri, Türk yurdu mâmur ve bayındır hâle getirilirken; buna muvazi, paralel ve koşut olarak da, müellif ve yazarlarımız her mevzu ve konuda binlerce, onbinlerce eser ve yapıt telif edip, kaleme almışlar.

Şair ve ozanlarımız en güzel deyişlerle gök kubbemizde bâkî, kalıcı hoş sadâlar, sesler bırakmışlar.

Bundan anlıyoruz ki, kültür sâhasında vâsıl olduğumuz netîce; akıllara durgunluk verecek bir mâhiyet arzetmekte.

Ecdadımızın İslâmiyet’e fevç fevç, dalgalar hâlinde dühûlu, girişi ise; tarihin seyir ve gidişâtını değiştirecek bir karara varmış olduğunu göstermekte.

İşte, o büyük dönüm noktasından sonradır ki, Türk Milleti; cûş u hurûşa gelmiş, şahlanmış.

Mâna âlemine çeki düzen veren İslâm’ın berrak, dupduru cihânşümûl, evrensel düstûr ve prensiplerini şiar edinmiş.

Fıtraten, yaratılıştan haiz olduğu, yaşattığı hâkim olma sevki tabiî ve iç güdüsüyle, daha doğrusu ilhâm-ı Rabbânî ile birleştirerek; hem hayat felsefesinde büyük inkılâplar vücûda getirmiş, hem de tarihî yerini almak üzere mukadder, yani kaderi olan topraklara teveccüh edip, yönelmiştir.

Bundan dolayı Türk – İslâm  Kültür Sarayı’nın temeli, ta o zamanlarda atılmış.

Bütün bu istihâleleri, değişiklikleri tâkiben, kanlarıyla yoğurdukları toprakları vatan yapmış.

Sonra da, inancın maddî tezahürleri olan camiler, kütüphaneler, kervansaraylar, medrese ve külliyeler vs. ile yurdun dört bir yanını kendilerine tapulamış.

Diğer taraftan göz nuruyla, el emeğiyle binlerce eser telif edip yazmış.

Onları, istinsah ile yani bir çeşit çoğaltma yoluyla  yayınlamış.

Halkın istifade ve yararlanmasına sunulan sayısız eserlerle, memleketi baştan başa  ilim ve bilimin nur ve ışığıyla aydınlatmışlar.

Öyleyse dil ve lisanla rast gele oynamak.

Dile yerli yersiz müdahale etmek.

Mahremiyetine, özel dünyasına çomak sokmak.

Sun’î ve doğallık dışı karıştırmalarda bulunmak.

Aslında bilerek bilmiyerek, dilin şahsında Türk Milleti’ni hedef almaktan başka bir şey değildir.

Unutmayalım ki  -Allah göstermesin-  vatanını kaybeden bir millet, dili sayesinde yine

1005

vatan sahibi olabilir ama, dilini kaybeden bir millet; er geç vatanını da, milliyetini de

kaybeder.

Dil; Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun dediği gibi milletin “Mânevî Vatan”ıdır.

Maddeye ruh veren nasıl ki mânası ise, vatana ruh veren de, üstünde yaşıyan milletin dili, sesi ve soluğudur.

İyi bilelim ki, doğru konuşmak, doğru yazmak; doğru anlamayı sağlar.

Doğru anlayış; birlik ve beraberliği temin eder.

Birlik ve beraberlik ise, dirlik denen, milleti ayakta tutan ruhun doğmasına yol açar.

İşte, Ruh’un sağlığı bir insan için ne kadar önemliyse, Dil sağlığı da bir millet için o kadar mühimdir.

Çünkü gönül birliği, sıhhatli dil birliğinden geçer.

Öyleyse “Maddî  Vatan” gibi, “Manevî  Vatan”ımız olan dilimizi de korumasını bilelim.

Yersiz, lüzumsuz yabancı kelimelerin aramıza sızmasına fırsat vermiyelim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Neden Başbakan’ı Terk Ediyorlar

 

Bugüne kadar Başbakan’a destek vermiş olan bazı çevreler, bir süreden beri onu terk ediyorlar.

Neden?

Ne oldu da, böyle bir gelişme yaşanmaya başladı?

Terk edenler, her şeyden önce, Başbakan’ın otoriterleşmeye, diktatörleşmeye, insan haklarını yok saymaya başladığını ileri sürüyorlar.

Siz, gerçekten, bu terk eden kadroların bu tür görüşlerle mi terk ettiğini düşünüyorsunuz?

Başbakan’ın aklında yatanın neler olduğunu bu kadrolar baştan beri bilmiyor olabilirler mi?

Başbakan’ın, demokrasi araç mıdır, amaç mıdır dediği tarihi bilmiyor olabilirler mi?

Başbakan’ın, hangi referansları baz aldığını bilmiyor olabilirler mi?

Başbakan’ın baz aldığı referanslarla baştan beri çatışmıyor olabilirler mi?

Bakın, bunların hepsi, bu kadrolar tarafından biliniyor ve hatta zaten de bilindiği için destek veriliyor.

Peki, nedir mesele?

Adı geçen ve ülkenin, özellikle basın camiasına çöreklenmiş bu kadroları, taaa başından beri görevlerini yapıyorlar.

Yani, çok daha açık söyleyelim; bu kadrolar 12 Eylül 1980 öncesinde de bulundukları ortamlara görevleri gereği gelmişlerdi. Yani, sürekli emirler ve verilen görevlerle hareket ediyorlar.

Emperyalizm, dünyanın egemen güçleri, her zaman, her ülkede belirli noktalara görevlileri yerleştirmeyi bildiği için, dünyaya egemen olmak konusunda başarılı oluyorlar.

Bu kadrolar, aldıkları emir gereği, başından itibaren AKP ve Erdoğan’ı desteklemişlerdir ve bugün de aldıkları emir gereği terk etmeye başlamışlardır.

O zaman, şöyle bir soru çıkabilir.

O zaman, dünyanın egemen güçlerine karşı, AKP ve Erdoğan’ı destekleyelim mi?

Hayır, tam tersi.

Bugüne kadar, dünya egemen güçlerinin her istediğini çok fazlasıyla yapan Erdoğan, 16 Mayıs 2013’ten beri bu güçler tarafından açıkça istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Neden?

Çünkü, alacaklarını almış olan egemen güçler, başka ve yeni unsurlarla, yıpranmamış kadrolarla gitmeyi planlamaktadır.

Bunun üzerine Erdoğan, istenmek için farklı bir yol denemeye başlamış, bütün dünyayı karşısına alarak ve daha tehlikelisi ülkemizin ve bizim karşımıza alarak, yalnız kalmamız pahasına, bütün dünyaya tehditler savurmaktadır.

Bu çok tehlikeli bir gidişattır. Hepimizi ateşe atmaktır.

Görevli kadrolar aldıkları görevler doğrultusunda Erdoğan’ı terk ettikçe, sertleşme daha da artmaktadır.

Bugüne kadar, bir araya gelmeleri mümkün olmayacak iktidar ve destekçileri, bugün verilen bir emirle ayrılmaya başlamışlardır.

Başbakan, istenmediğini kabullenmez ise, bizi ve bölgeyi çok daha büyük kargaşa ve kriz beklemektedir.

Sadece, son iki-üç aydan beri yaşananları gözden geçirmek bile, çok özet olarak açıklamaya çalıştığım konuları görmeye yeter.

Diyet ödeyerek gelinen yerlerde, rahat oturulamaz. Çünkü, diyet ödeyenler, bir gün karşılığını isterler ve alırlar.

Bütün mesele, diyet ödemeden, toplumu, milleti kandırmadan, uygunsuz ilişkilere girmeden ve kendine güvenerek bir yerlere gelmeyi başarabilmektir.

TIPKI, MİLLÎ MÜCADELEYİ YAPAN KADROLAR GİBİ YOLA ÇIKMAK VE BAŞARMAK.

 

 

On İki Eylül 1980 Askeri Darbesi

1970’li yıllarda başlayan öğrenciler arasındaki sağ-sol çatışması had safhaya gelmişti. Devlet adamlarına, tanınmış kişilere ve öğretim üyelerine ve siyasî kişilere yönelik suikastlar düzenleniyordu. 1 Şubat 1979’da Abdi İpekçi,  28 Eylül 1979’da Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, 19 Kasım 1979’da Adalet Partisi İstanbul eski milletvekili İlhan Egemen Darendelioğlu, 20 Kasım 1979’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı Ümit Doğançay,   3 Aralık 1979’da, Fedai Dergisi sahibi yazar Kemal Fedai Coşkuner, 7 Aralık 1979’da  Prof. Dr. Cavit  Orhan Tütengil, 27 Mayıs1980’de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, 19 Temmuz 1980’de Eski Başbakanlardan Nihat Erim, 22 Temmuz 1980’de DİSK ve Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler öldürüldüler. Türk Silahlı Kuvvetleri, emir-komuta zinciri içerisinde ve 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra üçüncü defa yönetime el koydu.

ABD yöneticileri, 12 Eylül darbesini birbirlerine; ‘Türkiye’de bizim çocuklar ihtilal yaptı’ diye müjdelediler.

Bu müdahale ile Süleyman Demirel’in Başbakan’ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve siyasî partiler lağvedildi. Parti liderleri önce askerî üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askerî dönem başladı. Darbe sırasında Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Kenan Evren, Devlet Başkanı oldu.  Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan meydana gelen Millî Güvenlik Konseyi yönetime hâkim oldu.

Millî Güvenlik Konseyi, Türkiye’yi düze çıkardığına (?!), yeni Anayasa, yeni Seçim Kanunu ve yeni Siyasî Partiler Kanunu ile Türkiye’ye, bir daha bozulmayacak şekilde düzen verdiklerine kanaat getirerek, yönetimi bir süre daha kontrolleri altında tutmak şartıyla sivillere devretmek üzere seçim yapılmasını kararlaştırdılar. 6 Kasım 1983 târihinde yapılan genel seçimlerle yeniden siyâsî hayata dönüldü. Fakat 12 Eylül döneminin etkileri bir müddet daha devam etti. Sivil hayata geçilmeden önce; Anayasa’nın referandumla kabul edilmesiyle birlikte Kenan Evren Cumhurbaşkanı, kuvvet komutanları Cumhurbaşkanı konseyi üyesi oldular.

Harekât en çok; vatanın bölünmez bütünlüğüne, milletin can ve malına kast eden hainlerin karşısına dikilen ve ‘Ülkücü ‘ olarak anılan vatanseverleri mağdur etti.                                                                              

12 Eylül döneminden kalan biri hoş, diğeri acı tebessümlük iki renk: Kenan Evren, ismi verilmeksizin ‘Netekim’ kelimesiyle anıldı ve O’nun; ‘Asmayalım da besleyelim mi?’ Sözü, 12  Eylül dönemine damgasını vurdu.

12 Eylül Hakerâtı’nın bilançosu:

*1.683.000 kişi fişlendi.

*Açılan 210.000 dâvâda 230.000 kişi yargılandı.

*7.000 kişi için idam cezası istendi.

*517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi asıldı.

*71.000 kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

*98.404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

*388.000 kişiye pasaport verilmedi.

*14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

*30.000 kişi siyasî mülteci olarak yurtdışına gitti.

*300 kişi şüpheli bir şekilde öldü.

*171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

*937 film mahzurlu bulunduğu için yasaklandı.

*23.677 derneğin faaliyeti durduruldu.

*3.854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

*400 gazeteci için toplam 4.000 yıl hapis cezası istendi. 3.315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

*31 gazeteci cezaevine girdi.

*300 gazeteci saldırıya uğradı.

*3 gazeteci silahla öldürüldü.

*Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

*13 adet büyük gazete için 303 dâvâ açıldı.

*39 ton gazete ve dergi imha edildi.

*Cezaevlerinde toplam 299 kişi öldü. Bunlardan 144 kişinin ölümü şüpheli görüldü.

*14 kişi açlık grevinde öldü.

*16 kişi -kaçarken- vuruldu.

*95 kişi -çatışmada- öldü.

*43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.

*Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş uzun müddet hapiste kaldı ve yargılandı. 12 Eylül 1980 tarihinde milletvekili olanların pek çoğu, 10 yıl ve 5 yıl süre ile siyasetten menedildi. 

MHP’liler 12 Eylül dönemini; ‘Fikriyatımız iktidarda, kadromuz zindanda…’ sözleri ile özetlerler. Bu dönem, MHP kadrosunun biçildiği dönemdir. 12 Eylül yönetiminin ‘Karıştır – barıştır’ yöntemi ile solcularla sağcılar aynı koğuşlara konuldu. Solcular, ailelerinden ve çevreden gelen yardımlarla hapiste bile rahat bir hayat yaşadılar. Ülkücü gençler ise ‘taş medrese’ veya ‘Yusufiye medresesi’ dedikleri zindanlarda çile çekerken İslamî, millî ve insanî değerlerle bağlantılı olarak birbirlerini eğittiler. Eğitimlerine, darağacına çağrılmayı beklerken bile son dakikaya kadar devam ettiler.

Türkiye’de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak olduğu artık herkesin mâlumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977’deki hadise ve Kahramanmaraş Olayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönünde karşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da bütün demokratik yapıyı ve halkımızı hedef almıştır. 5.000’den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül’de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun göstergeleridir. MHP davasında pek çok olay, milliyetçilere mal edilmeye çalışılmıştır. Bu gerçeği solcular, yazdıkları kitaplarda bizzat itiraf etmişlerdir. 

12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmek gereklidir. Çünkü Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralel bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışı eğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir.

Ne yazık ki bu gerçek, görülebilmiş ve anlaşılabilmiş değildir.

Sevgi Eğitimi-18

Sevgi insanların hayata sağlıklı ve pozitif bakmasında, toplumda barış, huzurun yaşanmasında etkilidir. Sevgi kendine ve başkasına güvenmeyi sağlar. Sevgi öz veri işidir. Sevgi; dürüstlük, açıklık, içtenlik ve anlayış ister. Sevgi saygı duymayı gerektirir.

Çocuk eğitiminde üzerinde durulan en önemli konulardan birinin sevginin çocuğa öğretilmesidir. Çocuk sevgiyi almayı-vermeyi ve sevgiyi paylaşmayı öğrenmelidir. Sevgiyi gören, sevildiğini hisseden çocuk, başka canlıları da sevmeyi öğrenir. Çocuklarımıza duygusuzca söylenen “seni seviyorum” sözleri yeterli değildir. Sevgi duygu ve düşüncelerin paylaşılmasıdır.

Sevmek çocuğu öpmek, kucaklamak demek değildir. Çocukla bütünleşmek ve ona zaman ayırmak, onunla etkinliklerde bulunmaktır. Sevgi aynı zamanda çocukla geçirilen zaman anlamına da gelmektedir. Bunun için çocukla kaliteli zaman geçirilmelidir. Çocukla geçirilen zamanın süresi önemli değildir, çocukla neler paylaşıldığı önemlidir.

İşten gelen baba ile geçirilen televizyon veya bilgisayar başındaki üç saatte hiçbir şey paylaşılmadı ise geçirilen zaman kaliteli değildir, hiçbir önemi de yoktur. Çocuğun gelişimine de herhangi bir katkısı bulunmaz.

Çocuğun zihninde “babamla yapayalnızım” mesajı oluşur. Anne babası ile kaliteli zaman geçiren çocuklar sevgi ihtiyacını ailesinde bularak güven duygusu gelişmiş, başarılı, sosyal birey olurlar. Sevgi, insani vasıfların özüdür ve çocuğu sözleri ve davranışlarıyla ön plana çıkarır. Yunus Emre’nin dediği gibi sevgi geldiği zaman bütün kötülükler yok olur.

Sevgi ile başkalarının haklarına saygı duyulur. Adalet, hoşgörü, özveri, paylaşma, dayanışma duyguları gelişir. Sevgi dolu iletişim ve ilişkiler yaşayan bireylerde mutluluk hormonları daha fazla salgılanır.

Sevgi insanın bedensel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasında ve desteklenmesinde etkilidir. Sevgiyle büyüyen, yetiştirilen, eğitilen çocukların bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimleri olumlu etkilenir. Sevgi dolu ortamda yaşayan çocukların büyümesi, yürümesi konuşması, anlaması ve kavraması daha hızlı olur, problem çözme becerileri daha çok gelişir. Problemle karşılaştığı durumlarda kısa sürede pratik çözümler üretebilir. (Hatipoğlu, 2009).

Anne baba çocuk arasındaki ilişkilerde sevgi en önemli faktördür. Sevgiden uzak olarak büyütülen çocuk, susuz bırakılan bir bitkiye benzetilebilir. Sevgi ve şefkat eksikliği çocuğun gelişmesini, her yönü ile etkileyebilir. Sevgi ihtiyacı karşılanmayan bir çocuğun, eksikliğini hiçbir şekilde karşılamak mümkün değildir.

Sevginin cömertçe verildiği, bireyler arasında karşılıklı anlayış, güven ve saygı bulunan aile ortamları, çocuğun sağlıklı gelişimi için olduğu kadar, toplumsal kurallara kolaylıkla uyum sağlayabilmesi için de uygun deneyim ortamlarıdır. Kuşkusuz hepimiz çocuklarımızı çok seviyoruz. Ama acaba sevgimizi onlara gereği gibi gösterebiliyor muyuz?

Çocuğumuzu sevdiğimiz için onu şımartacak, kusurlarını görmeyecek şekilde değil, her durumda sabır ve anlayışla hareket edebilmek, çocuğumuzun eğitimini pek çok bakımdan kolaylaştıracaktır. Ancak kendi değişen ruh halimize göre çocuğa bazen aşırı şiddetle bazen de aşırı şefkatle muamele ediyorsak, onun davranışlarında ve duygusal gelişiminde pek çok aksaklıkların ortaya çıkabilmesine fırsat hazırlıyoruz demektir(Oktay,1990).

Sevgi henüz dünyaya gelmeden, yaşamla buluştuğumuz an tanıştığımız ilk olumlu duygudur. Sevgi sahip olduğumuz olumlu değerler içinde ilk sırada gelir. Sevgiye olan gereksinimimiz azalmaz ya da başka bir duyguyla telafi edilemez.

Yaşla ilişkili olarak sevgi duyduğumuz kişiler, şeyler değişse de sevgi, yaşam boyu en temel gereksinimimiz olarak hayatımızdaki sihirli etkisini sürdürür. Sevgi her türlü canlının varoluşuna anlam katan en güçlü enerji kaynağıdır. Sevmek seveni de sevileni de besler. Sevginin aşırısı olmaz. Olsa olsa sevginin ifadelendirilmesinde aşırılık olabilir.

Sevmek, sevilince öğrenilir…

Eğer bir çocuk;

Kavga ve gürültü içinde yaşarsa kavgacılığı öğrenir.

Korku içinde yaşarsa korkmayı öğrenir.

Daima ona acıyan insanlarla birlikte yaşarsa,

Kendini zavallı hissetmeyi öğrenir.

Kıskançlık içinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir.

Cesaret ve heyecana değer verilen bir çevrede yaşarsa,

Kendine güvenmeyi öğrenir.

Övmeyi bilen insanlarla beraber yaşarsa, sevmeyi öğrenir.

Kendisini insan yerine koyan bir çevrede yaşarsa,

Hayatta erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğrenir.

Dürüst hareket eden insanlar içinde yaşarsa,

Adaletin ne olduğunu öğrenir.

Sözlerine güvenilir insanlar içinde yaşarsa,

Hakikatin ne olduğunu öğrenir.

Açık kalpli, güler yüzlü ve anlayışlı insanların arasında yaşarsa,

Dünyanın gerçekten yaşamaya değer,

Güzel bir yer olduğunu öğrenir….

                                             Ann Landers(Tuğrul, 2005).

Hüzünlendi

Yine hazan vakti geldi dayandı 
Ağaç hüzünlendi dal hüzünlendi
Mevsim döndü artık bağlar bozuldu
Bülbül hüzünlendi gül hüzünlendi

Işıkları biraz soldu gözlerin
Ağrıları uç verdiler dizlerin
Keyfi kaçtı cümlelerin sözlerin
Ağız hüzünlendi dil hüzünlendi

Birer birer dökülüyor yapraklar
Hasatları pay ediyor ortaklar
Çiçekleri yutuverdi topraklar
Arı hüzünlendi bal hüzünlendi

Kış yaklaştı hazırlık yap tezinden
Azık topla fazlasından azından
Ayrılığın türküleri yüzünden
Sazlar hüzünlendi tel hüzünlendi

Kendimize Gelmek!

0

İnsanlar tarihten de ders almıyorlar. Lavrens’in yetiştirmeleri olan bazı Arap kabileleri bizi sırtımızdan geçmişte vurmuştu. Defalarca Arap ülkeleri birbirleri ile savaşıp durdular. Suçu olmayan binlerce Müslüman öldürüldü. Arap ülkelerini yönetenlerin bir çoğu ABD ve Siyonizmin uşaklığını hala yapıyor. Kendi liderlerini bile Batının ve ABD’nin ağzına bakarak katlettiler. Onca Müslüman Türk, Saddam zamanında katledildi. Bugün ise karnını bizim ekmeğimizle doyuranlar, Irakta Türkmen kardeşlerimizi her gün katlediyor. İran-Irak’la, Irak-Kuveyt’le, Suriye komşuları ve Türkiye ile hep cebelleşti. Libyalı Kaddafi çadırında, Haçlıların, dinsizlerin dahi yapamayacağı aşağılamayı Türkleri temsilen ERBAKAN HOCA’YA yaptı. Sonunda kendi vatandaşları tarafından dövülerek öldürüldü.

Kıbrıs’ı devlet olarak tanıyan bir tane Arap ülkesi yok. Ecdadın Kabe ve civarındaki eserlerinin birçoğu dahi ortadan kaldırıldı. Ancak biz Türklerde sorun var, adamlar bizi hep dışlıyor, bizimkiler de ise bir Arap hayranlığı sürekli var. Araplaşmayı Müslümanlaşmak zannediyorlar. Türkler Kur’an Arapça indi diye kendi dillerini dahi terk edip Arapçayı daha çok kullandılar. Elbetteki Arapçayı öğrenmelidirler, ancak kendi dillerinden taviz vermemeli idiler. Bugün Türkçe içindeki Arapça ve Farsça kelime sayısı oldukça fazladır.

Bir kısım Türkler ise batı hayranı, batının ilmini değil de diğer her herzesini alıyor. Bir kısım Türkler ise Komünizmden dolayı Rusya ve diğer komünist ülkelerin hayranlığı ile ömürlerini geçirdiler, çağın gerisinde kalan sistemin hatırına civanmert Milliyetçiyim diyen Anadolu delikanlıları öldürüldüler, birçoğunu da sakat bıraktılar. Hala bazıları biten bu fikirlere ve ateizme hizmet etmekteler.

Bir kısım Türkler’de Humeyniciliğe merak sarmış, tarihte hep bize düşman olmuş İran’a hala hizmet etmekteler. Konya’da ilk atandığım köyde İran -Irak Savaşı sırasında bizzat yaşadığımız olaylar var. Maaşlarımıza göz koyan, bazı arkadaşlardan her ay para alan, bizi tehdit ederek İran’a para toplayan, sözde bizi müslüman kabul etmeyen, camiye gitmemizi istemeyenlerle hep karşı karşıya geldik. Türk halkının bu meselelerden uzak, uyuyarak yaşamasını şimdi de aynen müşahede ediyoruz.

Şimdi ise Türk Milliyetçiliği birileri tarafından ayaklar altına alınıyor. Nedeni de PKK’ya alet olan ve Kürdistan’a Güneyimizi bölerek katmaya çalışanların, Öcalan’a yağ çekmek için bu bölgelerdeki Kürt kökenli insanlarımızın oyunu alıp iktidar gücü oluşturmak için. AB’liğine, ABD ye yaranmak için bu tehlikeli adımlar atılıyor.

Ülkesini, vatanını, bayrağını, devletini, dinini seven, Türk olmaktan gurur duyan, ecdadın hatıralarından kopmayan, biz Türk Milletinden, İslam Ümmetindeniz diyenleri, Atatürk ve silah arkadaşlarına şükran borçluyuz diyenleri, birileri sürekli aşağılıyor, bu milletin gözünden düşürmeye çalışıyor. Bütün bu hainlikleri bilip de mideleri, çıkarları uğruna kansızlık yapan birçok hain de var. Açıkça görülüyor ki Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğü birçok insanın umurunda değil. Umurunda olanlar ise bıktırılmış ve yıldırılmış, zayıflatılmış konumundalar…

Kısaca bugün Türkiye’de yabancı ideolojilere hizmet eden, batı hayranları, proleter ve komünist hayranları, mason hayranları, kapitalist burjuva kıytırıkları, PKK militanları, tüm hainler, ülkemizin düşmanları cirit atıyor. Asıl bu milleti sersemleten ise İslamı kullanarak Araplaşmayı maharet sanan Türk olmayı ırkçılıkla özdeşleştiren soy özürlüler var. Tüm bunlar, asırlardır İslamın hizmetkarlığını yapan Türk Milletini bölmeye çalışanların ekmeğine yağ sürüyor. 

Bugün sınırlarımız yolgeçen hanına dönmüş, tehlikeler insanımızı canından bezdirmiştir. Tüm bunlar Türk’ü Anadolu’dan Doğuya doğru sürme ideali olanların işine geliyor. Dikkat derseniz tüm hainliklere sahip çıkılıyor, ancak TÜRKÇÜLÜĞE yani TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜNE SAHİP ÇIKILMIYOR… Çıkanlar ise dedikodu ile, iktidarların gücü ile iş ve geçim derdi ile sersemletilerek, Bizans oyunları ile bunaltılarak Türk Milliyetçileri canından bezdiriliyor.

Tüm bunlara rağmen bu vatanın öz evlatları, hala oyuna geliyor, sorumsuz davranıyor, rüzgarın önündeki kuru yapraklar gibi bir yerlerden bilinmeyen yerlere savrulup gidiyor. ”Ey TÜRK titre ve kendine gel.” sözünün önemi her zamankinden daha fazla önemini koruyor!!!

Vatan Nedir

 

Vatan demek tek bir milletin yurdu demektir.

Bu ezeli ve ebedi hakikati anlamak için vatan mefhumunun ilmi tarifini anlatmak gerekmektedir.

Eğer vatan denilen şey bir kuru topraktan ibaret olsaydı, birçok milletler için müşterek bir vatan düşünülebilirdi. Fakat vatan topraktan ibaret değildir. Toprak vatan mefhumunda bir unsurdan ibarettir. Bir memleketin kuru bir coğrafi saha vaziyetinden milli bir vatan haline yükselebilmesinde güzellikle verimlilik gibi tabii veyahut ferdin bütün insanlık haklarını temin eden yer olmak gibi içtimai ve siyasi vasıfların bile hiçbir tesiri yoktur. Tabiat güzelliği de toprak zenginliği dünyanın her yerinde bulunabileceği gibi insani ve siyasi haklardan istifade imkânı da bir toprağın vatan sayılmasına sebep değildir. Çok defa insanlar en zalim idarelerde en ağır haksızlıklar altında bile vatan mefhumuna can vermekte tereddüt etmemişlerdir.

Toprağın vatanlaşması için mukadderatla, maneviyatla, tarihle ve ataların kemikleriyle yoğrulmuş olması lazımdır.

Vatan kelimesi atalar toprağı ataların kemikleri bulunan toprak olarak anlatılır.

Vatan kahramanlarını, mabetlerini, milli bayramlarını, dini ilahilerini ve mukaddes toprağını bir sur içinde saklayan beldedir. Vatandaşın canı, namusu, dini, ataları ve her türlü hakları ancak bu sur’un içinde emin olduğu için vatan demek sade bir kuru toprak demek değil. Ferdi o toprağa bağlayan manevi bağlardan oluşan bir vatandır. Vatan sevgisi atalarını tek bir mefhum içinde sevmekten başka bir şey değildir.

Bu milli hassasiyetler Türk zekâsının asırlardan beri muhtelif sanat sahalarında vücuda getirdiği büyük eserlerle halkın kalbinde yer tutan şeylerden meydana gelen bir vatandır. Vatanın topraktan ibaret olmayışı işte bundan dolayıdır. Toprak unsurunun yanında bazen Dede Efendinin bir bestesi veyahut minarelerinde ezanların susmadığı bir ses, bazen Süleymaniye gibi bir camii, bazen Fatih’in bütün azametiyle sağmış olduğu mütevazı bir türbe, bazen eski bir kumaş parçası veyahut bir çoban kavalı, bir tulum, kemençe sesi, davul zurna sesi bir vatan parçasıdır.

Eğer yaşamak istiyorsak unutmamalıyız ki vatan mefhumunun mukaddesatıyla, maneviyatını soyarak onu çırılçıplak kuru bir toprak haline getirmemek hedefimiz olmalıdır. Vatan topraklaşınca millet vatansızlaşır.

Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır

Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda

Şuheda fışkıracak toprağı sıksan şuheda

Canı cananı bütün varımı alsında huda

Etmesin tek beni vatanımdan dünyada cüda.

 

 

Gemileri, Pardon; Koltukları Yakıyoruz !

 

Arap Baharının kışa dönmesi Türk Baharını başlattıklarını söyleyenler için can havline emsal teşkil etti. Ne de olsa 11 Eylül 2001 ABD, 3 Kasım 2002 AKP..

Koltuk Belası” Aziz Nesin’in başyapıtlarından. Bir Kemal Sunal’ın Zübük filmini (yine Aziz Nesin’in), bir de Koltuk filmini sabah – akşam seyredelim derim. Hatta bir gurup yorumcuyla enstantaneleri maç pozisyonları gibi değerlendirmek de isterim.

Hani şu herkesin hoplayıp zıpladığı ve taklalar attığı Koltuk adlı makama oturan kişinin insanlıktan çıkmamak için son sahnede onu yakışı.. Bursa‘da eğitimcilerin koltuk yaktığını görünce hem aklıma o filim hem de 11 Eylülle başlayan BOP süreci geldi.

Müdürlük koltuğuna oturmak için gerekli kıstaslara haiz 200 küsur kişi başvuru yapıyor fakat mülakat adı verilen torpille adam seçme – adam eleme bataklığında müdürlük sınavından neredeyse 100 tam puana yakın alanlar 70 puanlıların arkasında kalıyor. Sendika başkanı da protesto amacıyla Valilik önünde hazirûnla birlikte koltuk yakıyor.

Koltuk yakma sağlam eylemdir. Koltukta oturanları ve oturamayanları, koltuğu yapanları ve yakanları ayrı ayrı düşündürür. Bir de baktım 81 ilin 70’i aynı duyuruyu yapmış; ‘eyvah‘ dedim. Bir de baktım Koltuk yakma eylemi ta Tokat iline ulaşmış; ‘aha’ dedim.

Bindiği dalı kesme geleneği olan Nasrettin Hoca’nın torunları olarak biz sözcüklerden çok sembollerle konuşan bir toplumuz. Zaten öyle olmasa Hoca “düşeceksin” uyarılarına aldırış ederdi.

Zaten öyle olmasa her Cuma hutbesinde “Muhakkak ki Allah, adaleti … emreder” hitabı Müslüman pozlu her adamı ırgalardı. Allah‘ın emir ve yasakları ile beşerî hukuk böyle aleni, böyle komisyon denilen şer şebekesiyle hem de ilânen çiğneniyorsa o şehir / o ülke halkı sosyolojik bir kırılma yaşayacak demektir.

“Kaderde varsa savaşmak, neye gerek savuşmak..” Yeter ki Rûz-ı Ceza‘da ‘Niyazi‘ rütbesiyle şüheda arasında rezervasyon için Recep-tion‘a takılan ahmaklardan olmayalım.

“İndiler gökten melekler saf, saf..” Biz olmayalım çok saf.

Neticede nefsimizden öte cemahiriyemiz ve onun reisleri için endişeliyiz. Zira bu Koltuk yakma eylemleri yerel seçimlere dek moda vaziyette yayılıp süreceğe benzer.

Sonuç olarak Belediye Başkanlığı da bir koltuk, Cumhurbaşkanlığı da bir koyluk; bilmem anlatabiliyor muyum?

Bu kış koltuk yakarak ısınacağız demektir. Zaten 11 Eylül de bir düzineyi devirdi. Sıra yeni düzinede..

Demedi deme Türkoğlu!

 

 

“Ortadoğu Ağabeyliği” ve Suriye Gerçeği

 

Türkiye önce kendi vatandaşlarının can güvenliğini esas almalı, öncelikle kendi milli çıkarlarını düşünmek zorundadır. Milli menfaatleri reddetmek, milliyetçiliği küfür olarak görmek ile milli politika izlemek birbirine terstir. Türkiye son yıllarda Ortadoğu ağabeyliği özendirildi. Osmanlı’nın devamı olarak Yeni Osmanlıcılık akımının dolduruşuna gelerek elindekini de kaybetme yoluna girdi. Bu tuzakları ve projeleri önümüze koyanlar, herhalde Ortadoğu’da güçlü ve bölge liderliğine oynayabilecek bir ülke hedeflemediler. Bizler çok çabuk dolduruşa geliyor ve olmadık şeyleri gerçekmiş gibi görüyor, kendi kendimizi inandırıyoruz. Batılılar da, bizi bizden daha fazla tahlil ettiklerinden zaaflarımızı bize karşı kullanıyorlar.

Dün Irak, bugün Suriye gerçeği aynı yanlışlarımızın devam ettiğini gösteriyor. Bir ara bazı batılı kaynaklar Türkiye’nin ihraç edeceği en değerli varlığı askerleridir demişti. Bu Batının zihninde devamlı vardır. Askeri gücümüzü kullanmak isterler.

Suriye’deki sorun bölgesel hatta küresel bir boyut kazandı. Milli çıkarlar masaya yatırıldı. Bir tarafta her türlü terörist eylemi destekleyen, El Kaide gibi birçok terör örgütünü kuran, işi bitince dağıtan ABD ve onun dümen suyunda giden müttefikleri ve yanaşmaları, diğer tarafta Rusya ve Çin gerçeği. Bu iki ülke de ABD’nin Avrasya’ya açılımını yakından izliyor ve tedbirlerini alıyorlar.

Türkiye Suriye’de tabiiki Esed’in yanında olamazdı. Ancak Esed sonrası senaryolar tam ortaya konabildi mi? Saddam gitti Irak’ta İşler Türkiye’nin daha çok aleyhine döndü. Suriye’de de farklı olacağını zannetmiyoruz.

Bölgede Türkiye’ye düşen görev, taraf olmaktan kaçınarak gücünü test etme ihtiyacı duymadan, ağır başlı, itibarlı ve geleneksel olarak sürdürdüğü mezhepler üstü politikayı devam ettirmek olmalıydı. Sorunu çözmede güvenilir bir hakem rolü oynamaktan çok uzaklaştık. Neticede bir Müslüman ülkeye yapılacak bir Haçlı saldırısına merdiven oluverdik. Unutmayalım ki, Suriye’ye yapılacak bir müdahale, yüzlerce sivilin, çoluk-çocuk demeden ölümüne sebep olacaktır. Önce Suriye’deki muhalifleri her yönden desteklemenin, ardından PKK’nın Suriye’deki devamı olan örgüte sahip çıkışın akıl ve mantıkla bağdaşan tarafı yoktur.

Yanlış politikalarla, ekonomik desteklerle ve yatırımlarla önce Bağdat’a karşı Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetimini her yönden ayağa kaldırdık. Teröre karşı Barzani ile işbirliği bile yaptık. Oysa Barzani yönetimi kendini kuzeydeki Kürdistan’ın güneydeki devamı olarak gördü ve terör örgütünü sürekli destekledi. Bu hafta Kuzey Irak’ta 20 Türk tırının yakılması olayı basına da yansıdı. Bazı yayın organlarının bunu yazmaktan kaçındığını da gördük.

Türkiye Suriye’deki yönetimin değişmesi için elinden geleni ABD’den fazla yapmasına rağmen, müdahale söz konusu olduğu zaman, yine devre dışı bırakıldı. Yunanistan ve Kıbrıs’taki İngiliz üssü öne çıktı. Adana’daki İncirlik üssünü sürekli kullanma alışkanlığını kazananlar, Türkiye ile fazla irtibat kurmadılar. Bunda çok açık taraf olmamızın önemli bir payı vardır. Türkiye tabii Bölgesinde ve komşularında ortaya çıkacak sorunlardan kendini dışlayamaz ve ilgisiz de kalamaz. Ancak, bu ilgi yarın Türkiye’ye karşı kullanılacak hasmane politikalara da malzeme olmamalıydı. İsrail karşıtlığı ile yaklaşan seçimlerde rey toplama gayretleri ucuz politikadır. Türkiye gerek Bölgesinde, gerek Dünyada sınırlı etkiye sahip bir ülkedir. Gerçekçi olalım. Dünya Müslümanlarının önderi olmak, ümmeti kucaklamak, onların kurtarıcısı rolüne soyunmak kulağa ve göze hoş gelebilir. Ancak sizi dolduruşa getirenler, bir bakarsınız ki, Kürdistan’ı da size kurdururlar. Yarın sıra Batı Ermenistan’a da gelebilir.

Türkiye Suriye’de okadar taraf haline geldi ki, ABD Kongresinde Suriye’ye yapılacak müdahalenin gerekçeleri arasında İsrail, Türkiye ve Ürdün’ün korunması gösterilebildi. Demek ki ülkemiz yanlış politikalarla hedef haline getirilmiştir. Ülkeyi yönetenlerin herkese çatar şekilde beyanat vermeleri yanlış olmuştur. Hele Ankara Büyükşehir Başkanının Almanya’ya karşı çıkışı orada yaşayan ve çalışan vatandaşlarımızın aleyhine olabilir. İçerde yaptığımız yanlışları, dışarıya karşı tekrar etmeyelim.

Bir önemli husus da, Türk Dünyasını çözmede ve yanlışa zorlamada ülkemizin kullanılmasıdır. Bize yaptırılan yanlışlar, dost ve kardeş ülkelerin önüne serilerek onlar da yanlış yapmaya zorlanıyorlar. Türk Dünyası öncelikle küreselleştirilmeyi artı ve eksileriyle tartışabilmeli ve milli bağımsızlıkları için küreselleşmenin şifrelerini çözebilmelidirler. Aksi halde, her alanda teslimiyetçi politikalar bir çözüm ve çıkış yolu gibi yutturulabilir.

 

 

İlim ve Dil

0

 

Etimoloji, kelimelerin orijininden, yani ilk defa ortaya nasıl çıktıklarından bahseden, onların nerede ve ne şekilde bir hüviyete bürünerek, nasıl bir mâna kazandığını gösteren, ayrıca kelimelerin tarihçelerini bahis mevzûu ederek; onların zaman zaman geçirdiği istihalelerden bizleri haberdar eden bir ilim dalıdır.

Her doğan kelime bir ihtiyaca mebni olarak zuhûr eder. Zamanla, hem sentaks hem de fonetik bakımdan türlü değişikliklere uğrar. Birçok kelimeler; hayatiyetlerini zamanımıza kadar sürdürememişlerdir.

Bazıları, bilhassa mânaca bir değişikliğe uğramaları sayesinde, şekillerini muhafaza edebilmişler. Bir kısmı da, hem şeklen hem de mânaca değişerek, günümüze bambaşka bir çehre ve mânayla çıkmışlardır.

Bugün konuştuğumuz kelimeler, asla oldukları gibi süregelmemişler. Daha evvel söylediğimiz gibi, çeşitli değişimlerden geçtikten sonra karşımıza sağ salim çıkabilmişlerdir.

Öyle ki, hayatiyetlerini doğduğu dilde değil de, başka başka dillerde devam ettiren kelimeler de vardır.

Milletlerin münasebetleri, kültür alış verişlerini zarurî kılmıştır. Milletler birbirinden kelimeler alıp verirler, fakat bunun hiç farkında bile olmazlar. Çünkü bu, tabii bir hâdise olarak cereyan eder.

Etimoloji, dil ilminin bir şubesidir dedik. Hakikaten kullandığımız kelimelerin ilk şekilleri, kendilerini meydana getiren kökleri, daimî bir merak konusu olagelmiştir.

Her sâhada tecessüs ve merak sahibi olan insanoğlu; fıtrî ve doğal sevki tabii ve içgüdüsü sayesinde, elbette bu hususta da boş durmayacak ve gerekli çalışmalardan geri kalmayacaktı. Nitekim kalmadı.

Etimoloji, XIX.uncu asırda artık bir ilim hâlini aldı. Lisaniyatçılardan Franz Bopp ve Karl Brugmann (Almandırlar) kelimelerde ses kanunlarını keşfettiler.

Lisanlar arasındaki fonetik farkları ortaya çıkardılar.

Rudolf Merringer (Alman dilcisi) kelimelerin tarihçeleri arasında mutlak bir râbıta ve bağın mevcudiyetini ileri sürdü.

Dikkat buyurulsun Alman lisaniyatçısı Rudolf Merringer’in, kelimelerin tarihleriyle, anlattığı eşyanın tarihi arasında mutlak bir bağın varlığını ortaya koyması; lisan mevzûunda nasıl bir çıkmazda olduğumuzu göstermesi bakımından dikkate değer.

Müteaddit yazılarımızda belirttiğimiz veçhile, tabii bir seyir neticesinde geçirdiği çeşitli değişimlere rağmen, bugünlere erişmiş kelimelerimiz atılarak; yerlerine nesebi gayri sahih, yani soysuz kelime ve sözcükler konulmak istenmekte.

İster gafletle, ister bilerek yapılmış olsun; bütün bunları dilimizi sabote etmeye mâtuf ve yönelik hareketler olarak vasıflandırıyoruz.

Nasıl vasıflandırmıyalım ki: Mezkûr lisaniyatçının, ilmî bir netîce addettiğimiz hükmü, bize ışık tutmaktadır.

Ne diyor âlim: Her kelimenin tarihiyle, anlattığı eşyanın tarihi arasında inkârı gayri kabil, reddi imkânsız bir bağ vardır.

Dili arı hâle getiriyoruz diyenlerin yapmak istedikleri de, işte bu bağı  -istemiyerek de olsa-  koparmaktır.

Kimi art niyetliler ise biliyorlar ki, istedikleri sistemin tahakkuku ve gerçekleşmesi, ancak

979

milletin geçmişiyle her türlü bağın kopmasıyla mümkündür.

Halbuki lisan dahi, o gibiler için bir büyük  engeldir. Çünkü dil, milletin tarihiyle alâkalı, en emîn vesika ve belgeleri ihtiva eder, içerir.

Onların tabii kelimelerimiz yerine, bozuk ve Avrupaî kelime ve sözcükleri koymak istemelerine bir başka sebep de şudur:

İstiyorlar ki, hiçbir kelime Türk çocuğuna geçmişinden bir şey getirmiş olmasın ve onlara mâzisini asla hatırlatmasın.

Malûm zihniyetin, gayet safiyane bir pozisyonla ileri sürdükleri; dili sadeleştirme ve arı dilhâline getirme emelleri; işte böyle ilmî ve bilimsel gerçekler karşısında rezil rüsva olacak kadar basit iddialar taşımaktadır.

Evet, dili; ona zorla müdahale ederek sadeleştirmek demek:

Milletin geçirdiği içtimaî, sosyal ve toplumsal istihalelerin ve değişikliklerin farkına varılmasına ve buna uygun bir şekilde tarihî seyrine devam etmesine engel olmak için, yapılan en âdi bir oyundur.

Akıllarınca, kültürel köklerinden mahrum ve yoksun  bırakacakları bu milleti, o zaman istedikleri gibi yöneteceklerini zannediyorlar.

Ama bütün yaptıkları nâfile ve boşunadır.

Çünkü halk onlara rağbet etmiyor.

Sırası gelmişken söylemeden edemiyeceğim:

Zaten Türk Devleti’ni iç ve dış düşmanların her çeşit kirli oyunlarına rağmen, ayakta tutan husus; halkın ârifâne sezişi, hâdiseleri basîret gözüyle mütalâa etmesi, olanlara soğukkanlılıkla, gayet vakûrane bir şekilde bakmasını bilmesidir.