25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 957

Türk Lisanı ve Kundakçıları

0

 

Lisan ve Dil; toplulukların millet mahiyetini almalarında, en büyük payı yüklenen bir unsur hüviyetini dünya durdukça daima muhafaza edecektir.

Lisan; milletlerle meydana gelen fakat hayatiyetini tek başına, kendine has vasıflarla koruyan, böylece canlılığını her devirde her nesille yeni baştan tazeliyen ölümsüz, bir canlı hükmündedir.

Lisan hayatiyetini öyle kendine has kanunlarla kayıt altına almıştır ki, ona müdahale etmek isteyen ilim de mantık da; dalgakırana çarpan, şâha kalkmış dalgaların meyusiyetine uğrar, pişman olur, mahçup düşer. Âdeta arzu ve istekleri kursağında kalır.

Lisan; millet fertlerini yekvücut bir kütle halinde kalmasını sağlayan görünmez bağların mihrak noktasıdır. O yaygın ve bilinir olduğu müddetçe, millet medeniyet yolunda ve âhenkli bir surette yarınlarına güvenle adım atabilir. Ancak onun sıhhat derecesi sayesinde milletçe bir bütünlük arzetmek imkânına kavuşur.

Lisan, insanın varlığıyla kaim olan unsurların içinde, hür kalmaya alışmış, istiklâlini tanımayana yüz çeviren, hele kendisine müdahaleye asla rıza göstermeyen, milletin canlı yegâne uzvu, sanki âb-ı hayatı, can suyudur.

Bu kadar büyük hususiyetleri muhtevi olan, içeren lisanın kıymet derecesini; kalemlerimiz ifadeden âcizdir. İşte böyle meziyetlerle müstakil ve bağımsız bir mâna ve hüviyete bürünen, apayrı bir mahiyet arzeden, lisanların en şereflilerinden biri saydığımız Türk Dili’nin başına gelenler, dünyada hemen hemen başka hiçbir lisanın başına gelmemiştir.

Hür doğmuş, fıtrat ve yaratılışı icabı hür yaşamak isteyen Türk Dili’ne zaman zaman müdahaleler yapılmış, ona karışılmış. Bazen öz vatanında, öz yuvasında bile öksüz ve yetim muamelesi görmüş, unutulmuş ve uzun zaman bir kenara itilerek kaderiyle başbaşa bırakılmıştır.

Yine de ölüm kalım savaşından asla fütur getirmiyerek; asırlarca süren bir mücadele sonunda yine istiklalini, bağımsızlığını kazanmakla beraber, onun temiz sinesinde tünemek isteyen gafiller; gövdesinde yara açmaktan; tedrîcen, yavaş yavaş onu ölüme mahkum edecek tavır ve davranışlardan el çekmemişlerdir!

Şüphesiz asırların ötesinden, Türklerle beraber var olan bu şerefli Türk Lisanı, Türkle birlikte var olmasını bilmiş, yine de bilecektir.

Bundan kuşkumuz yok. Lâkin birer baykuş misali Türk Dili’nin aguşunda, kucağında kendi menhus ve uğursuz seslerini aksettirecek bir melce arıyan, haddini bilmezlere de hadlerini bildirecek, Türk Dili’nin sahipsiz olmadığını haykıracak güçte olduğumuzu göstermeyi en vazgeçilmez bir millî görev sayıyoruz.

Bütün bu maruzattan, söylenenlerden sonra sadede, asıl konuya gelelim.

Lisaniyatçı geçinen acemi, kabiliyetsiz, sözde mütehassıs müsveddeler elinde, yatırıldığı ameliyat masasında didik didik edilmekte; Türk Lisanı art niyetli göstermelik gayretlerle kurtarılma ameliyesi altında komadan komaya sokulmakta, bu hâl her Türk münevver ve aydını dilhun edip, kan ağlatmaktadır.

Halbuki Türk Dili; Türk’ün tarihi kadar eski, bugünkü nesil kadar  yenidir.

Türkler; dünyanın en sarp yerlerinden bir çığ gibi kopmuş, üç büyük kıt’ada kol gezmiş, at oynatmış, çeşitli kavimlerle münasebet kurmuş, kültür alış verişinde bulunmuştur.

1007

Ülkeler fethetmiş, şehirler zaptetmiş, en şaşılası ve göz kamaştırıcı tarafı ise gönüllerde taht kurmuştur. Bunun için kendisini, sevk ve idarede fıtraten, yaratılıştan yetki sahibi sayan Türk Milleti, bu noktadanhareketle, dünya milletlerinin büyük bir kısmını egemenliği altına almış. Onları Türk Adalet Güneşi altında; rahat, müreffeh bir hayat tarzına kavuşturmak için, imanından aldığı güçle, sayı azlığına bakmıyarak cihangirlik aşkıyla, içi içine sığmaz bir hâlde, kıt’adan kıt’aya yel gibi esmiş. Sel gibi akmış. Irmaklar misali coşmuş. Netice itibariyle en sonuncusunu teşkil eden 600 küsur senelik bir imparatorlukla, dünyanın üç kıt’asına Türk’ün Tapusu hükmünde addedilen eserlerini hâk etmiş, kazımıştır.

Tarihin bir daha zor kaydedeceği, erişilmesi imkânsız işleri; Türk’e has bir şekilde başarmıştır. Şanlı Osmanlı Devleti’nin sayısız devletleri bir merkeze bağlamak sonucu elde ettiği maddî  vahdete, birliğe muvazi ve koşut olarak, kültür sahasında yaptığı vahdet de şayan-ı hayret bir azamet ve büyüklüktedir.

Yazık ki: “İlk mektep kitapları acaip halde. Orta mektep ve lise kitapları tam mânasiyle bir facia. Rûhiyat kitaplarının hâli yürekler acısı. Bütün bu acâipliklere bir nihayet vermek ve dil inkılâbı adı altında oynanan bu komedyayı artık tatil eylemek zamanı gelmiş olduğundan dokuzuncu büyük millet meclisi nihayet bu mevzuu ele almak suretiyle çok hayırlı bir adım atmıştır.” (Türkçe’ye Avdet’ten, Son Posta 26 Şubat 1952)

İçimiz kan ağlıyarak okuduğumuz ve sonunda yüreklerimize su serper mahiyette bir kurtuluş müjdesini de muhtevi ve içeren bu satırlar; bundan yıllarca önceki bir İstanbul gazetesinden iktibas edilmiş, alınmıştır.

Şüphesiz:  “…dokuzuncu büyük millet meclisi, nihayet bu mevzuu ele almak suretiyle çok hayırlı bir adım atmıştır.” Şeklindeki yüz ağartıcı müjdenin nasıl bir seyir takip ettiğini, müşahhas ve somut bir şekilde; bugünkü hâlin ibret-nüma vaziyeti; gözler önüne sermektedir. Velhasıl netice hazindir, elîmdir. Üstelik kangrenleşmek üzere olduğu da söz götürmez bir hakikattir.

Aradan uzun bir zaman geçtiği halde; beka ve geleceğimizin en büyük mesnedi, dayanağı addedilen, sayılan millet binasının temel taşlarından en mühim ve en önemlisini teşkil eden lisan ve dil mes’elesi maalesef günden güne şuursuz, mes’uliyet ve sorumluluktan nasipsiz, na-ehil, ehilsiz kimseler elinde oyuncak olmakta. Böylece çocuklarımızın zihni işleyemez hale düşürülmekte yahut bir çeşit mahdut, sınırlı bilgilerden başka bir şey öğrenmesine fırsat verilmeyen bir robot haline getirilmektedir.

Umumî Türk Tarihi profesörlerinden Zeki Velidî Togan hocamızın  -Allah rahmet etsin-  hatırımda kaldığı kadarıyla, dediği gibi: “Türk Dili’nin istikrarlı ve oturmuş bir hâle getirilmesini, evvel-emirde Rusya, sonra da Batı Dünyası istememektedir!”  İstememekte kalmayıp perde arkasından fiilen; fakat dolayısıyla nasıl çalıştıkları ve kendilerine de, maalesef bazı gaflet ve dalâlet içinde yüzen kimseleri âlet ettikleri, hepimizin bildiği acı gerçeklerdir.

Varın sizler bu sözlerin tuttuğu ışık altında lisanımızın son yıllarda geçirdiği mâlum safhaların zihninizde bir muhasebesini yapın ve şöyle bir derin derin düşünün. Netice dehşet-engiz bir durum alacak ve siz tedricen, derece derece vâsıl olduğunuz, ulaştığınız gerçekler karşısında hayret ve dehşete düşeceksiniz.

Bu millete yapılan hiçbir fenalık; lisanına vurulan darbelerin biri mesabesinde bile değildir, desek yeridir. Çünkü cemiyetin teşkiline; tuğla hükmünde olan fertlerin bir araya gelerek aralarında kaynaşmasına vesile olan harç hükmündeki lisanındejenere edilmesi; en evvel mani olunacak şeydir.

Böylece fertlerin her türlü sâhada anlaşıp bir bütün teşkil etmelerine mâni olacak olanın

1008

ancak dil keşmekeşliği olduğunu keşfeden Rusya ve Batı Âlemi; kendi açılarından yerdengöğe haklıdır.

Ya bizim akl-ıevvellere ne oluyor ki, böyle meş’ûmveuğursuz bir tuzağın bizzat tatbikçisi rolünü senelerce muvaffakıyet ve başarıyla uygulamaktan bir an olsun geri kalmamışlar.

Bunlarda birazcık olsun iz’an dahi yokmuş!  Zira bilmiyorlar mı ki Batı Âlemi’ndeki bütün lisanların hamuru genellikle Lâtince’dir. Öyle de Doğu’nun, bilhassa Türk-İslâm Kültürü’nün  -Türkçe zengin bir dil olduğu hâlde-  İslâm olmamız hasebiyle,lisan menbaının  aynı zamanda Arapça olduğu; her birimizin üstelik bütün dünyanın malûmudur.

Pozitif ilmin gösterdiği yoldan şaşmıyacaklarını her fırsatta tekrar eden ilim adamlarımızın bir kısmı, bu bahir ve açık hakikatleri bizlerden çok daha iyi bilmelerine rağmen; sırf İslâm Medeniyetine olan düşmanlıklarından ötürü, hissî hareket etmekte.Binaenaleyh ilim rotasından dışarı çıkmak pahasına Türk Lisanı’na darbe üstüne darbe vurmaktan geri kalmamaktadırlar. Akıllarınca İslâm Medeniyeti’nin kelimelerimizde müşahhas ve somut bir şekilde tezahür eden görüntülerini hâk ile yeksan, yani yerle bir edeceklerini sanıyorlar.

Bu düşüncenin sarhoşluğu içindeyken, Türk Kültürü’nü temelinden sarstıklarını hiç mi hiç düşünmüyorlar. Kendi bindikleri dalı kesmiş olduklarını farkedemiyecek kadar gözleri dönmüş; ilim zihniyetinden mahrum bu tip kimselerin yaptığı fenalıkla, hiçbir dış düşman boy ölçüşemez.

Avrupa’daki lisanların menşeinin Lâtince olduğunu daha evvel zikretmiştik. Fakat buna rağmen, şu veya bu millete mensup hiçbir ilim erbabından:  “Bizim lisanımızdaki kelimelerin pek çoğunun menşei Lâtince’dir. Bunları dilimizden atmalıyız!”  tarzında bir lâfız sâdır olmamıştır. Ne hazindir ki Batı taklitçisi olmakla müftehir olup övünen, kimi ilim adamlarımız bu tip taassubun karanlığında sırf dine karşı hınçları mütemadiyen depreştiğinden, hâlâ mezkûr yolda inat etmekte ber-devam. Devam etmektedirler.

Dün yüzbinlik bir meblâğa, kelime hazînesine yaklaşan lügatımız; bugün maalesef onbeş, yirmi bini geçemiyecek bir seviyeye düşmüştür. Bunun vebali sadece bu tarz kapkara bir zihniyetin zebunu kimselerin üzerindedir.

Halbuki bütün milletlerin gayesi kelime haznelerini zenginleştirmek hususunda tezahür ederken; bizlerin tam aksine bir yolu ihtiyar edip seçmemiz; Batı Medeniyeti’ne yetişme gayretlerinin nasıl bir istikamet göstermekte olduğuna en beliğ, en açık bir misâldir.

 

 

 

Marmaray ve Deniz Taşımacılığı

 

Hızlı Tren ve Marmaray Projesi sadece Gebze bölgesinin değil, Türkiye’nin en önemli marka değerlerinden birisi. Bölgemizi her alanda dünya kenti yapacak bu projeler Türkiye’nin de gururu olacak. Yıllardan beri hızlı tren ve Marmaray hattı için yoğun çalışmalar yapılıyor.  Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım, her fırsatta Marmaray ve YHT’nin 29 Ekim’e yetişeceğini açıklıyor. Ancak şu anda Marmaray’ın 29 Ekim’e yetişmesi zor görünüyor.

Bakan Yıldırım nisan ayında yaptığı açıklama da Gebze-Pendik hattını eş zamanlı olarak tüp geçitle birlikte açmayı planladıklarını söylemişti. Ancak istasyonların inşaat çalışmaları sürüyor ve bu durum biraz zor görünüyor. Başta Gebze olmak üzere ara istasyonlarda çalışmalar bitmedi.

Keşke Marmaray ile birlikte deniz taşımacılığına da önem verseydik. Körfez yanı başımızda, deniz burnumuzun dibinde. Asırlar önce biz denizden ciddi taşıma yapmış bir milletiz. İstanbul’dan Hicaz’a uzanan demiryolunun deniz kısmında kayıklarla ve sallarla ciddi bir ulaşım gerçekleştiriyorduk. Asırlar önce imkansızlıklara rağmen bu yapılmasına rağmen bugün elimizde ki imkanlara ne yazık ki yapamıyoruz. Bugün Dilovası’nda bulunan Demirciler köyünün o zamanlardaki adı Gemicilerdi. Gemilerin ulaşım güzergahında burası önemli bir yerdi.

İstanbul’a gitmek ise ayrı bir çile. Metro yapılıyor, yollar kazılıyor, alternatif ulaşım seçenekleri oluşturuluyor İstanbul’a gitmekte hala sıkıntılar bitmiyor. İstanbul Gebze arasında ne yazık ki ciddi bir yolcu taşıma sistemi oluşturamadık. En güzeli deniz taşımacılığı ama yıllar geçmesine rağmen İstanbul-Kocaeli arasında deniz seferi başlatamadık. İki büyükşehir belediyesi de aynı partiye mensup olmasına rağmen Kocaeli ve İstanbul’un denizden ulaşım sağlayamaması çok acı. Hele ki tren seferlerinin yapılamadığı bu iki yıl içerisinde deniz taşımacılığının hayata geçmemesi çok üzücü.

Bu konuda daha önce bir çok yazı yazmıştık. Gelin şimdi Binali Yıldırım’ın Nisan ayında ki ziyaretiyle ilgili yaptığımız değerlendirmeyi okuyalım ve Marmaray’ın bugünüyle karşılaştıralım:

İstasyon deyince akla o meşhur tren istasyonu gelirdi. Yıllardan beri Gebze bölgesini İstanbul’a, İstanbul’u Gebze bölgesine taşıyan tren istasyonumuz Osmanlı’nın son dönemlerinden yadigârdı. Gebze’ye ilk kez tren hattı 110 yıl önce Osmanlı’nın son döneminde yapılmıştı. Daha sonra proje gelişmiş İzmit, Ankara ve Adana üzerinden Suriye-Şam-Medine-i Münevvere’ye kadar ulaşmıştı.

Tren istasyonu deyince içimiz bir hoş olur.  Anadolu’dan Gebze ve İstanbul’a gelenler önce bu istasyonu tanırlardı. Yeşilçam filmlerinin de doğal çekim alanıydı. Her filmde mutlaka İstasyon şöyle bir gözükür, film sahnesi şöyle bir dolaşırdı. Bambaşka hatıralarımız vardır tren istasyonunda. Bunlar ayrı bir yazı konusu.

Kültür ve tarih belgeselcisi olarak Gebze bölgesine Tren yolu müzesi kurulması için de deyim yerindeyse lobi yaptık. Devlet Demiryolları Genel müdürlük yetkilileri, Ulaştırma Bakanlığı üst düzey yöneticileri, Vali Ercan Topaca bey ve diğer yetkililere Gebze’ye tren yolu müzesi kurulması için çalışma yapılmasını istedik. Bu fikrimiz yetkililer tarafından kabul görmesi bizi sevindirdi.

BAŞBAKAN ÖZEL ÖNEM VERİYOR

Başbakan’ın projeye özel önem verdiğini hatırlatan Yıldırım, Marmaray ve Yüksek Hızlı Treni koordineli bir şekilde 29 Ekim tarihine açılışa hazır hale getireceklerini söyledi.  Hem Marmaray’ı hem de YHT’yi masaya yatırdıklarını ifade eden Yıldırım, projeye gösterdikleri önemden ve sorunlara karşı anında müdahaleden dolayı vali Ercan Topaca ve Belediye başkanlarına teşekkür etti.

Evet, dün Ulaştırma Bakanı Sayın Binali Yıldırım ve diğer devlet yöneticileriyle hızlı tren ve Marmaray Projesinin yürütüldüğü istasyonda ki şantiye binasında tarihe not düşüp zamana noterlik yaptık. Ancak beni üzen ve düşündüren bir gerçeği burada yazarak yazıma nokta koymak istiyorum. 110 yıl önce Abdülhamit Han döneminde yapılan Haydarpaşa-İzmit arasında ki tren yolu Alman firmaları ve Alman malzemeleriyle yapılıyordu. Bugün aradan 110 yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti devleti neredeyse bir asırlık geçmişe sahip. Ancak Hızlı Tren hattımız bugün bir başka Avrupa ülkesi olan, ekonomik kriz altına inleyen İspanyol firması ve İspanyol malzemeleri tarafından yapılıyor. Raylar bile İspanya’dan getiriliyor. Bu durum gerçekten üzücü. Türkiye Cumhuriyeti Devletine yakışmıyor. Türkiye ekonomik değil diye Lokomotif fabrikaları, Ray fabrikalarını kapattı veya özelleştirdi. Bugünde dışarıdan malzeme geliyor. Rayların bile dışarıdan gelmesi üzücü. Bu üzüntümü paylaşarak hızlı tren ve Marmaray projesinin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

 

 

 

Tuğrul Bey’in Ölümünde Veziri Amidü l-Mülk Kunduri’nin, Alparslan’a Mektubu

 

Tuğrul Bey’in oğlu yoktu. Ölmeden önce Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. 1063 yılında Tuğrul Bey’in ölümü üzerine veziri Amidü l-Mülk Kunduri, muhabere meydanında Selçuklu ordusuna seslenerek:

Biliyorsunuz ki ben ve sizler, Sultanın yanındayız. Sultan öldü; o ölmeden önce benden ve sizlerden kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’ın tahta çıkarılması için yeminle söz aldı. Ben elbisesini giydiğim, atına bindiğim, aranızda yaşadığım bir aciz kişiyim. Bana yardım ederseniz, sizinle birlikte işlerinizi ve emellerinizi tahakkuk ettiren işlem yaparım. ” dedi. Ordu mensupları da Vezire; ” Biz senin kullarınızız. Senin alacağın her tedbiri tasvip ederiz ve bunun dışına çıkmayız. “ cevabını verdiler.(1)

Böylece ordunun muvafakatını alan vezir Kunduri Süleyman’ı devletin başına geçirdi. Taraftar kazanmak için de ordugahta bulunan para, hayvan ve elbiseleri topları ve her şeyi askerlere dağıttı. Payitaht Rey şehrine doğru yola koyuldu. Şehre gelip tabutun başında ağladı ve üzüldü. Emirler ve Hacibler, Türk adeti gereğince elbiselerini yırtmak istediler. Ancak vezir Kunduri “onun ile meşgul olmanın zamanı geçti, doğru olan başkası ile meşgul olmaktır” dedi. Çağrı Bey’in oğlu Süleyman’ı tahta oturttu. Tahta oturan Süleyman’dan itaat yemini aldı. Tekrar hazineden çok miktarda para ve eşyalar alıp ordu mensuplarına dağıttı.

Tuğrul Bey’in mahiyetinde bulunan devletin ileri gelenleri, Alimler ve kumandanlardan bazıları, Süleyman’ın sultanlığına karşı çıktı. Alparslan’ın sultan olmasını istiyorlardı. İhtilaflar büyümeye başladı.

Vezir Kunduri meselenin henüz bitmediğini biliyordu. Alparslan’ın varlığı, kendisini çok düşündürüyordu.  Süleyman’ın sultanlığına karşı çıkan ve itiraz edenlerle mücadele edeceğini ilan etti. Alparslan’a da bir mektup yazarak Tuğrul Bey’in vasiyetinden bahsedip şunları söyledi:

“Emir Süleyman hakkında Sultan  Tuğrul Bey’in vasiyetini sende biliyorsun. Süleyman da sendendir, sana aittir ve senden bir parçadır. Ülkelere tamah ediyorsan Harezm, Nişapur vs. gibi bu memleketler ayarında eyaletler (sultanın ölümü ile) inhilal etmiştir. Buralar sana aittir. Para istiyorsan bu kaleden ( Rey kalesinden) seni memnun edecek kadar göndeririz; sonrada (hutbelerde) Süleyman’dan sonra senin adını da ikame ederiz. ( Böylece ) fikir birliği meydana gelir; ülkeler korunur, kanlar dökülmez. Eğer ( bu tekliflerimizi kabul etmekten ) imtina eder Sultan ( Süleyman ) ‘ın münasip gördüğünden başka teşebbüslerde bulunursan, senin üzerimize kastedmenden önce biz senin üzerine kastederiz ve bunda mazuruz. ( bu taktir de ) seninle bizim aramızda hükmü Tanrı verir. ” (2)

Tuğrul Bey’in ölümünden sonra Selçuklu devletinin nasıl idare edileceğini vezir Amidü l-mülk Kunduri tayin ve takdir ediyordu.

Alparslan’ın kabiliyet ve gayretini bilen Vezir-i Nizamülmülk ve devletin diğer büyükleri, Alimleri sultanlığa daha ideal ve layık olduğundan Alparslan’ı sultan olmaya teşvik etti. Alparslan da Türkleri bir bayrak altında toplamak amacı ile ordusuyla Rey şehrine yürüdü. Süleyman Şiraz’a doğru çekildi. Selçuklu soyundan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış da sultanlığı ele geçirmek için daha önce gelip Rey şehrini kuşatmıştı.

Halk başlarında Alparslan’ı görmek istiyordu. İşlerin ters gittiğini, durumun aleyhine döndüğünü gören vezir Kunduri hutbeyi Alparslan adına okutmaya başladı ve Alparslan’a elçi göndererek itaatini bildirdi.

Alparslan ordusu ile Rey şehri önlerine gelince, Kutalmış ve ordusu ile karşılaştı. Kutalmış’a sultan olma hevesinden vazgeçmesini bildirdi. Fakat Kutalmış ordusunun çokluğuna güvenerek gurura kapılıp teklifi reddetti.

Alparslan’ın veziri Nizamülmülk Alparslan’ı savaşa teşvik ederek ona:

“Sultanım! Horasan’da zat-ı aliniz için öyle bir ordu hazırladım ki, bunların yardımı seni hiçbir zaman yalnız bırakmaz. Uğurunuzda hedeften şaşmayan oklar atarlar. Bu ordunun neferleri ulama ve evliyadır. Dünyaya meyletmeyen bu mübarek kimseler, sana ve orduna dua etmek suretiyle en büyük yardımı yapmaktadırlar.”(3)

Yapılan savaşta Kutalmış mağlup oldu ve askerleri arasında ölü bulundu.

Zaferden sonra ordusu ile Rey şehrine giren Alparslan 27 Nisan 1064’te törenle tahta çıktı. Vezir Kunduri’yi idam ettirip, Nizamülmülk’ü Selçuklu devletinin baş veziri yaptı. Tuğrul Bey’in ölümü ile boş kalan Selçuklu tahtı böylece tam layık olduğu hükümdarını bulmuş oldu.

1-2-Tuğrul Bey ve Zamanı-Prof.Dr.M.Altay Köymen-Kültür Bak.Yay.-İst.1976-S.143-144

3-Türk Sultanları – Türkiye Gazetesi Yay.-İst.2005-S. 144-145

Hayat Yayınları.

 

 

Kilise ve Çan Sesleri

0

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel izniyle 95 yıl aradan sonra ilk defa 2010 yılında ibadete açılan Akdamar Kilisesi, bu yıl dördüncü ayine ev sahipliği yapıyor. Sabahın erken saatlerinden itibaren Gevaş ilçesindeki iskeleden teknelerle adaya geçen ziyaretçiler, Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Patrikvekili Başpiskopos Aram Ateşyan’ın yönetiminde ayine başladı. Kilisenin güney bölümündeki şapelde hazırlıklarını yapan Ateşyan ve din adamları, çan sesleri ve ilahiler eşliğinde kiliseye girdi. Adada toplanan çok sayıda katılımcı da mum yakıp dua etti.

Türkiye’de yaşayan Ermeniler ile Hollanda, Avusturya, Kanada, İsviçre, Almanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, İran ve Ermenistan’dan çok sayıda ailenin ilgi gösterdiği ayine, BDP Van Milletvekili Nazmi Gür, Gevaş Belediye Başkanı Nazmi Sezer, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Adana Konsolosu John L. Espinoza ile İsviçre Büyükelçisi Müsteşarı DidierChassat da katıldı.
En son din İslam, son kitap Kur’an, son peygamber Hz Muhammet S.A.V…Ashab ve Türkler İslam dini için hayatlarını verdiler, ecdad bu uğurda çok savaşlar yaptı, çok çileler çekti. Dinler arası diyalogcular ve sevgili AKP’ye oy verenler, sayenizde yüzlerce Müslüman kadının, kızın Kurtuluş Savaşı sırasında kirletildiği Van’daki Akdamar kilisesi işlerliğine hızlı adımlarla devam ediyor.

Tüm bu kiliseler düşmanların, Müslümanları yok etmek için kullandığı üstlerdi. Yukarıdaki paragrafı iyi okumuşsanız durum iyice anlaşılmış olmalı. Ancak 95 yıl bu kiliselerde ayin yapılmıyordu. Atatürk ve sonrası böyle yaptı. Şimdi dindar geçinen, sürekli İslamı kullanan bu adamlar bu meseleyi nasıl yorumluyor? Bu kiliseler CHP, MHP, BBP Saadet P ve diğerleri tarafından işler hale getirilse idi,neler olurdu neler!!! Artık bu saydığım partilerin ne dini kalırdı ne imanı. Adamlar iç savaş çıkarırdı… Şimdi ses yok.

İzlenen AB ve ABD politikaları insana gömlek bile değiştirdi. Şimdi sormak lazım bu savaşlar niçin yapıldı? Suriye, Mısır için niçin bağırılıyor? Madem ellerinizle, verdiğimiz vergilerle Kilise açacaksınız, başkalarını niçin yargılıyorsunuz? Müslüman halkımız bu duruma ne diyor acaba?

 

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Alevilik Konusunda Kırmızı Çizgilerimizi Belirliyor

 

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Hocam, içerisinde bulunduğumuz günlerde Alevilik ve Cemevi tartışmaları sıkça tekrarlanıyor. Konu ile ilgili genel bir değerlendirme ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz: Önce birileri, ‘ Diyanet İşleri Başkanlığı adına bâzı teklifler var‘ diye uydurmalarla ortaya çıktı. Daha sonra finansmanını Hoca Efendi Hizmetinin karşılayacağı ve hatta bugünlerde temeli atılacak olan Cami-Cemevi-Aşevi Kompleksi gündeme getirildi. İster gerçek mânâdaki Aleviler ve isterse Hoca Efendi Hizmeti işin içinde olduğu için bütün Ehl-i Sünnet konuyla alakalı soru işaretleri taşıyor ve belli kesimler de bunu kullanıyorlar.

Çetinoğlu: Hangi konularda soru işâretleri var Hocam?

Prof. Akgündüz: Evvela şunu belirtmek istiyorum ki, Alevî-Sünnî diyalogunun yapılabilmesi için, her ikisinin de ehl-i tevhîd mânâsında ve İslâmın gölgesi altında düşünülmesi gerekir. Aksi takdirde, bugün Alevîliğe, özellikle belli çevreler tarafından öyle mânâlar verilmektedir ki, bu mânâları; Alevîliğin ileri gelenlerinin de din mensubu bir insanın da kabul etmesi mümkün değildir.

Çetinoğlu:Mânâlarkelimesiyle işâret buyurduğunuz hususları açmanız mümkün mü?

Prof. Akgündüz: Maddeler hâlinde özetleyeyim:

1-Alevîlik bir inanç sisteminden ziyâde hayât tarzıdır.

2-Alevîlik öte dünya üzerinde değil bu dünya üzerine; efsâne üzerine değil insan üzerine kuruludur.

3-Osmanlı değil ve Arap hiç değildir.

4-Çoğunlukla Türk, biraz Kürt’tür.

5-Orta Anadolu insanının hayat tarzıdır.

6-İslâmdan etkilenmiştir; ama Şamanist karakter taşır. Kısmen Budizm ve Hıristiyanlığın etkisi altında kalmıştır. Şi’î hareketiyle çok az ilgilidir ve soyut bir Ali sevgisi vardır.

Çetinoğlu: Evet! Bu iddialar sıkça ortaya atılıyor. Gerçeklere aykırı yönlerini de lütfeder misiniz?

Prof. Akgündüz: Bu sözleri söyleyen insan, başta âhireti inkâr etmektedir. İslâmiyet’le olan bağını, sadece Şamanizm’le olan bağı kadar görmektedir. Hz. Peygamber’ e uymayı Arap olmak gibi takdim etmektedir. Bu iddiaların sâhipleri ile adları ne olursa olsun, bizim diyalogumu olamaz. Bu iddiaların sâhiplerinin kestikleri yenmez ve bunlarla kız alınıp verilemez. Buna tarih boyu karşımız çıkan Dürzîler, Nusayriler ve kısaca imanın altı esasını ve İslam’ın beş şartını kabul etmeyen herkes dâhildir. Ben Aleviyim dese de fark etmez.

Çetinoğlu: Bunlar; Sünnilerle bu iddiaları Alevilik adına ileri süren kişiler arasındaki kırmızıçizgiler. Müştereklerimizi de ortaya koyabilir miyiz?

Prof. Akgündüz: Tarih boyu, başta Alevîlerin ve biz Sünnîlerin hürmet gösterdiği on iki imam olmak üzere, Alevîsi ve Sünnîsiyle bütün Müslümanlar, Kur’an ve Sünnet’in temel esasları olan Allah’ı bir bilmekte; Hz. Muhammed’i O’nun hak peygamberi olarak kabul etmekte ve Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğuna iman etmekte ittifâk halindedirler. Bu üçünden taviz verenin, adı ister Sünnî olsun ister Alevî olsun, Müslüman olarak karşımıza diyalog için çıkması mümkün değildir. Ancak başka bir dinin mensubu olarak onunla      mu’â-mele edilir. Zann ediyorum ki, bu noktada, hakîki Alevilerden hiçbirinin itirâzı yoktur.

Çetinoğlu: İbâdetler ve yasaklar konusunda durum nedir?

Prof. Akgündüz: Başta İmam Ca’fer-i Sâdık olarak bütün imamlar ve İslâm âlimleri, zarûriyât-ı diniye olarak adlandırdıkları namaz, oruç ve zekât gibi farzları; içki içmemek, fuhuş yapmamak ve kumar oynamamak gibi yasakları, dinin tabi’î parçaları görmede ittifâk halindedirler.

Çetinoğlu: Emir ve yasaklara uymamak ile emir ve yasakları yok farz etmek meselesi de var

Prof. Akgündüz: Bizim tesbitlerimize göre, bunları yapmamak ayrıdır; reddetmek ayrıdır. Alevî veya Sünnî bir insan, bu saydıklarımızı yerine getirmeyebilir; ancak dinde yoktur demeleri mümkün değildir. Böyle bir inkâr karşısında, Alevî-Sünnî diyalogunun da mânâsı yoktur. Emir ve yasakları uymamakla birlikte, yok farz etmeyenlerle diyalog mümkündür; kestikleri yenilir ve kız alınıp verilebilir. Yeter ki, imanın altı esasını ve İslam’ın beş şartını kabul etsin. Bize göre, Alevilerle diyalog, İslam’ın hükümleri çerçevesinde ve daha müşahhas olarak Bediüzzaman’ın telif ettiğ Dördüncü Lem’anın prensipleri ışığında yapılmalıdır. Aksi takdirde hâtâlar zincirleme birbirini takip edecektir.

Çetinoğlu: Câmi ve Cemevi, İslamî açıdan eşdeğerde mekânlar olarak kabul edilebilir mi?

Prof. Akgündüz: İster Sünni ve isterse her iki gruptan Aleviler iddia etsinler; Cemevleri dini ıstılah olarak mâbed yahut kanunlarda geçtiği şeklinde ibâdethâne kabul edilemez. Zira Cemevi, Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık tarihi boyunca zâviyedir ve tekyedir. Tarikatların zikir merkezidir.

Çetinoğlu: Temiz olmak şartıyla, kilisede veya havrada bile namaz kılınabilirken

Prof. Akgündüz: Resulüllah’ı diğer peygamberlerden ayıran beş imtiyazdan biri, bütün yeryüzünün O’na mescid kılınmasıdır. Bu mânâda, her yer ibâdet yeridir. Cemevlerinde de namaz kılınabilir; ancak mâbed statüsü verilemez. Bu mânâda Hoca Efendi Hizmetinin tavrını, asla doğru ve dinî bulmuyorum. Diyalog adına dinden tâviz verilmez. Her ne kadar, kültür merkezi kasdediliyor dense de, özellikle konuyu suiistimal etmek isteyenler, bunu kullanacaklardır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında bulunanlar için diyalog meselesini daha açık ifâde eder misiniz?

Prof. Akgündüz: Bizim diyalogumuz, Allah’a iman eden, Hz. Peygamber’i hak Peygamber kabul eyleyen ve Kur’an ile O’nun getirdiği emir ve yasakları yaşayamasa bile, reddetmeyen hakîki Alevîlerle olacaktır.

Çetinoğlu: Diğerleriyle diyaloga girilmesinin mahzurları nelerdir?

Prof. Akgündüz: Her iki grup Alevilerle diyaloga girilirse, İslâm’ın tasavvufî ve itikâdî bir kolunun Anadolu âdetleriyle yoğrulmuş şekli demek olan Alevîlikle, bahsi edilen ve Alevîliği yeni bir din gibi kabul eden anlayışı bağdaştırmak mümkün olmayacaktır.

Çetinoğlu: Kırmızıçizgiler koyuyorsunuz…

Prof. Akgündüz: Evet! Tekrar ediyorum:

1-Alevilik ve Bektaşilik Anadolu’da bir tarikat şeklinde yürümüştür ve bu sebeple de Bektaşi ve Alevi tekkelerine veya dergâhlarına son zamanlarda ve özellikle de 28 Şubattan sonra Cem Evi denmeye başlanmıştır. Eskiden beri cem âyinleri vardır. Bu mânâda Cem Evleri tekye veya dergâhtır. Asla mâbed değildir. Eğer mâbed kabul edilirse, Aleviliği müstakil bir din kabul edenlerin görüşü desteklenir ki, hükümet bu günahın altından kıyamete kadar kalkamaz. Batılıların isteği de budur. Aleviliği elen batılı İslamologlar onları müstakil bir din mensubu olarak göstermeye çalışmaktadırlar.

Çetinoğlu: Kaynak belirtmek mümkün mü hocam?

Prof. Akgündüz: Mordechai Nisan, Minorities in the Middle East: a history of struggle and self-expression, (McFarland, 2002)ö sh.118

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Kırmızıçizgilerinizin ikincisi?

Prof. Akgündüz: Avrupa’da yıllardır Türkiye aleyhine iki oyun oynanıyor: Birisi, Kürtler üzerinden ve diğeri de Aleviler üzerinden. Türkiye’yi dışarıdan vurmaya çalışanlar, tıpkı Bahailik gibi, Aleviliği de bağımsız bir din gibi takdim etmeye çalışıyorlar. Bunu şırıngalayan da, bizim Ali ve Muhammed ile alakamız yok; biz Aleviyiz diyen dinsiz grup. Gerçek Aleviler de bundan rahatsızdır kanaatindeyim ve zaten rahatsız olmalılar. Siz eğer, Cem evleri ibâdethane mi değil mi sorusunu bu dinsizliği Alevilik kabul edenlere bıraktınız zaman, iş tamamen çığırından çıkacaktır.

Kırmızıçizgilerin üçüncüsü: Eğer Cem evleri ibâdethane sayılır ve bunlara camiler gibi bazı muafiyetler ve tahsisatlar yapılırsa, birileri de çıkar, bir Nakşibendi Dergâhı açar ve buna mâbed statüsü kazandırmaya çalışır. Türkiye bu kadar karışıklığa tahammül edemez.

Çetinoğlu: Bu gerçeği herkesin görmesi, bilmesi gerek

Prof. Akgündüz: Dördüncü kırmızıçizgi: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ve Din derslerinin Anayasadan çıkarılması gibi istekler, Aleviliği yeni bir din olarak sunanların isteğidir.

Beşincisi: Eğer Cemevlerine bütçeden maddî bir destek verilirse, Türkiye’de mevcut bütün tarikatların da bütçeden tahsisat isteme hakkı doğar.

Altıncı ve son kırmızıçizgi: AK Parti hükümeti Kilise ve Havra açma konusundaki hatâsını burada tekrarlamamalıdır. Cumhuriyet döneminde Ecevit Hükümeti bile bu tâvizi vermemiş ve daha doğrusu verememiştir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Meseleyi kesin bir dille ve net çizgilerle ortaya koydunuz.

 

Prof. Dr. AHMET AKGÜNDÜZ

1955 yılında Diyarbakır’ın Çüngüş Kazası’na bağlı Malkaya Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyde tamamladıktan sonra, Gaziantep İmam-Hatip Lisesi’ni ve Gaziantep Lisesi fen bölümünü bitirdi. 1980 yılında Erzurum Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nden, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne Hukuk Tarihi Araştırma Görevlisi olarak giren Akgündüz, 1983 senesinde Mastırını ve 1986 senesinde de ‘İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi‘ adlı teziyle doktorasını tamamladı.

1987 senesinin Kasım ayında Hukuk doçenti olan Akgündüz, aynı yıl Konya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne ‘Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku Doçenti’ olarak tâyin edildi. 1986-1991 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Uzman Müşavir ve Devlet Arşivleri Danışma Kurulu üyeliği sıfatlarıyla araştırmalarda bulunan Akgündüz, 1993 Eylül’ünde Dumlupınar Üniversitesi’ne Hukuk Profesörü, Ekim 1993′ de aynı üniversiteye bağlı Bilecik İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’ne Dekan olarak tâyin edildi.

1997-1998 ders yılında Princeton Üniversitesi’nde misafir Profesör olarak araştırmalarda bulundu. Hâlen Hollanda’da, Roterdam Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmaktadır.

Arapça, İngilizce ve Farsça bilen Akgündüz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanıdır.

Yayınlanmış Eserleri: *Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri / 12 cilt. *Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, *İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, *Şer’iyye Sicilleri / 2 cilt (Heyet ile birlikte), *Belgeler Gerçekleri Konuşuyor / 5 cilt,  *Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, *İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, *Arşiv Belgeleri Işığında Sayıştay Tarihi,  *Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba, *Arşiv Belgeleri Işığında Eshab-ı Kehf ve Tarsus Tarihi, *Arşiv Belgeleri Işığında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, *Osmanlı’da Harem, *Tabular Yıkılıyor / 2 cilt

 

 

 

Başkonsolos Tavsiyeleri!

 

Son günlerde bazı olayları yadırgayarak ve üzüntü ile izliyoruz. Bu gelişmeler yabancıların iç işlerimize ne kadar karıştıklarını da belgeliyor. Bir ara AB hayali üyeliği sürecinde bazıları ısrarla yabancıların iç işlerimize karışabileceklerini küreselleşen Dünyada bunun yadırganmaması gerektiğine işaret ederlerdi. Ancak siyasi nezaket kurallarını hiçe sayarak, öyle müdahaleler ve iç işlerimize karışmalar öylesine arttı ki, bu müdahaleleri birçok ülkede görmek mümkün değildir.

ABD’nin bir ara Adana Başkonsolosu, hiç de işi olamayan ve kendisini ilgilendirmeyen konularda beyanat verme merakına düşmüştü. Şimdi de ABD’nin İstanbul Başkonsolosu ülkesine dönerken sanki Afrika veya Üçüncü Dünya Ülkesinden döner gibi beyanatlar verdi. Bu türlü beyanatların arka planında kendilerinin patentini taşıyan ve boş bir hayal olan açılım politikalarının önemli bir rolü vardır. Sözde dost ve müttefiklerimizin hoşgörü ile karşılanmaması gereken bu tür dayatmalarına ABD’nin Ankara büyükelçisi de çeşitli örnekler vermişti.

İşin enteresan tarafı, kendilerinin pek tahammül edemediği ve de tartıştırmadığı konuları, Türkiye gibi ülkelerde tartışılır hale getirilmesi ve bizden demokratikleşme adına tahammül beklenmesi yanlışının sürmesidir.

Bu şahsa göre, Türkiye’nin kuruluşunda Türk milliyetçiliği bir bakıma kabul edilebilir ama bundan uzaklaşılması gerekmektedir. Bunu belirtmeye neden gerek var bilemiyorum. Zaten ülkeyi yönetenlerin böyle bir iddiası yoktur. Türk ve Türkiye, milliyetçiliği red edecek ki, sözde dost ve müttefiklerimize yeni imkanlar açılabilsin. Bize milliyetçilikten yani her alanda milli menfaatleri ve mili kimliğimizi korumaktan vaz geçirmeye çalışanlar acaba ABD’de neler yapıyor?

Renk ve ırk ayırımı hala sürüyor. Dünden bugüne uzanan ırkçı örgütler hala faal bir durumda… ABD’de farklı milletlere ve etnisitelere sahip insanları bir potada eritme (melting pot) çabaları bütün hızıyla sürüyor. İkiyüzü aşkın etnik guruba kamusal alanda kendi dillerini kullanma ve dilekçe verme hakkı tanınmıyor. Tam tersine son yıllarda İngilizceyi koruma yasası çıkarılıyor. İspanyolca başta olmak üzere yabancı kaynaklı nüfusa bizden talep edilenin yarısı kadar kültürel haklar tanınmış değil. “Kürtler ayrılmak istemiyor ama özerklik gerek” sözleri doğrusu değişik çağrışımlar yapıyor. Mesela Texas’ın daha fazla özerk olmasını talep eden bir gurup şu anda hapishanelerde zorunlu istirahate çekilmişlerdir. Bunların bir bölümünün 99 yıl hapis cezası almış olması unutulmuş değildir.

Yapılan bir araştırmaya göre, yaşları 20-30 arası olan zenci gençlerin yaklaşık 1/3’ünün hapiste olduğu iddia ediliyor. Acaba ABD’de neden farklı etnik guruplara özerklik verilmez? Fransızca ve Almanca eğitim-öğretim yapan yüksekokul ve fakülteler açılmaz ve yaygınlaşmaz? Bu örnekler aslında bir makaleyi çok aşar.

Sayısını unuttuğumuz demokratikleşme ve açılım paketlerinin sonuncusunda Türkçe dışındaki dillere yeni alanlar açılacağı ve resmi kanaldan destekleneceği anlaşılmaktadır. Böyle bir yanlış yarın egemenliğin paylaştırılması sonucunu doğurabilir. Zaten yeni anayasa da buna göre hazırlanmaktadır. Türkiye’de etnik gurupları ayrı bir millet gibi gören ve sadece Türk Milletinden bahsedilemez diyen çarpık zihniyetin benzerlerine bir başka ciddi devlette rastlayamayız.

 

 

Az Gelişmişlik ve Olimpiyat…

 

Az gelişme, değişik sebeplerin meydana getirdiği bir sonuçtur. Bu sebepler arasında; tabiattan gelen güçlükler ve engellemeler, kaynakların kıtlığı veya yeterince kullanılmaması, sosyokültürel güçlükler, gelişme hızını kesen bir nüfus artışı veya gelişme için yeterli olmayan bir nüfus yoğunluğu, toplumları derinden etkileyen büyük dönüşümlerin dışında kalınması, teknolojide ve organizasyonda gecikmişlik, dış güçlerin yararına işleyen bir ilişkiler düzeni, gelişmede yer alan insan ve madde kaynaklarının kötü kullanılması veya elden kaçırılması sayılabilir.

Şimdi siz, az gelişmişlikle ilgili saydığımız bu sebepleri, Türkiye’nin verileri ile karşılaştırarak, gelişmişlik düzeyimiz ile ilgili bir fikre varabilirsiniz…

Atatürk’ün, Türkiye’nin verdiği mücadele ile ilgili 1933 yılında yaptığı bir tespit, günümüze de ışık tutması bakımından çok dikkat çekicidir:“Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum.  İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır.”

Atatürk bunları söylemektedir. Hatta son cümle olimpik ruhu neredeyse doğrudan tarif etmektedir. Ancak gelişmelere bakarsak, batı dünyası Türkiye ve Türkiye benzeri ülkeleri“azgelişmişlik” düzeyinde bırakmak için azami bir çaba göstermiş ve bunda da başarılı olmuştur. Atatürk’ün dikkat çektiği konudaki son cümlede anlatılanlar, açıkça red edilemese de yüzlere ve olaylara, insancıl ve demokratik maskeler takılarak, kendilerince yapılmak istenenler tahakkuk ettirilmiştir.

Bu sebeple onlar için Türkiye; “azgelişmiş” bir ülkedir ve olimpiyat ruhuna sahip değildir. Aslında bu tespit, bizim acilen yüzleşmemiz gereken doğruları da içermektedir.

Az gelişmiş olmak iktisadi ve sosyal bir durumdur. Kağıt üzerinde yaratılan reel olmayan istatistiki değerler, Türkiye açısından gerçekleri ifade etmemektedir. Örneğin fert başına düşen milli gelir, sosyal adalet ölçüleri içinde dağıtılmamaktadır. Eğitimsizlik, eğitimdeki kalite düşüklüğü ve işsizlik olimpiyat yapmayı engelleyen sosyal faktörlerdir. Teröre, toplumsal olaylara ve savaş çığırtkanlığına ise hiç değinmek istemiyorum.

Türkiye’nin bu azgelişmişliği içerisinde sportif bir ülke olduğu söylenemez. Diğer hususlarda olduğu gibi Türk halkı yaşamın hiçbir diliminde gerçek manada spor yapmamaktadır. Devletin ve hükümetlerin bugüne kadar “spor politikaları” olmamıştır.Günümüze kadar spor adına yapılanlar, baştan savma ve günü kurtarma operasyonlarıdır.

Sporda gelişmiş ve hemen hemen her dalda şampiyonlar çıkartan ülkelerin, sporla ilgili istatistiklerini Türkiye ile karşılaştırırsanız; Türkiye’nin rakamlarının ne kadar vahim sonuçlar içerdiğini görürsünüz. Lisanslı sporcu, hakem, teknik adam sayıları gibi. Onun için gelişme ile sportif başarı ve olimpik ruh arasında sebeb – sonuç içeren büyük ilişkiler mevcuttur.Bu tip bir bakış açısı ile Tokyo ve Japonya Olimpiyatları düzenlemeyi bizden katbekat fazlasıyla elbette hak etmektedir.

Siz Türkiye olarak kadına; bırakın spor yaptırmayı, daha bu kadının statüsünü belirleyip bunu kabul edememişsiniz. Spor çağındaki çocuklarınız, “çocuk işçi” olarak merdiven altlarında güvencesiz çalışıyor. Gelir düşüklüğü nedeniyle, spor çağındaki çocuk ve gençleriniz beslenme bozukluğu içinde yaşıyor. Milli bütünlüğün zayıflaması nedeni ile sporda milli hedefler erozyona uğruyor. Bu durumların ortaya çıkardığı şuursuzlukla mı olimpiyat yapacağız? Kimseye anlatamayız ki; ödül yönetmeliğindeki paraları alıp köşeyi dönmek için doping yapan sporcularımızı!.. Ve onları dopinge teşvik edenleri!

Türkiye’nin güçlü ekonomisinden bahsediyoruz. Buna gerçekten inanıyor muyuz? Daha dün dolar ve euro sallandı. Paramız % 10 değer kaybına doğru gidiyor. Üretmeyen bir toplum ve küreselcilerin elindeki bir sanayi ile 2020’yi görebiliyor musunuz? Milli Olimpiyat Komiteleri de bu sorulara gerçekçi cevap veremiyor ki; çoğunluğunun tercihi Tokyo oldu…

Onun için gelişmişlikle spor arasında doğru orantılı bir bağ vardır. Olimpiyat yapmak ve olimpik sporlarda başarılı olmak her bakımdan gelişmiş ülkelerin haddidir.Bir hadsizlik yapıp ikide birde olimpiyatlara talip oluyoruz. Onlarda vermiyorlar. Neden mi vermiyorlar? Anlattığımız gibi az gelişmişlikten, haddimizi aşarak emperyalizme karşı mağdur ve mazlum insanlara bayraktarlık yapmaya çalıştığımızdan ve Müslüman Türk olmamızdan dolayı. Bilmem anlatabildim mi?

 

 

Ten’eşir…

0

 

Teneşir tahtasına uzanan bedenimizdir.

Sükuna eren yorgunluklardan arınma zamanıdır.

Ruh çoktan sıladan ayrılmış, vatana varmıştır.

Ten’eşir tahtasına, “imamın kayığı” da denir.

Sahilde oyalanırız biraz, sonra döneriz asıl vatana.

Sılada olmaklığın hasretini asıl vatanda hissederiz.

Sonra her doğanlar biraz daha doğar, her ölenle azalırız.

Bir şekilde alışmalar olur, doğmuşuzdur tercihsiz.

Yaşarız, başka çare yoktur, ölürüz yine öyle!

Ölüm ile yolculuk arasında bir bağı işaret ediyor geliş-gidişler.

Hasret ile vuslat yaşamak ve ölmek arasında çöreklenir yüreklere.

Ölüm korkusu çoğu insanda karanlık korkusu biraz, klostrofobi gibi.

Tekrara düşen hayatın kendini yenilemesi lazım oysa.

Anlamsızlıklar arasında oluşturduğumuz anlamları adıdır yaşam.

İkiz doğanlar olur, ama ikiz ölenler olmamıştır.

O nedenle, ölüm yaşamdaki kalabağının teke inmesidir.

Korkular, titremeler neden ki?

 

“Her canlı ölümü tadacaktır!”; amenna!

Hayatı tadan ne kadar canlı var, ona da bakmak lazım.

Ve kendimizi yıkarız teneşir tahtasında.

Var olmak dar gelir insana bazen, dâr olur yaşamak.

Ve her ayrılışla bir varışa olur hüzünler.

Ne hayatı tiryakilik düzeyinde ne ölümü cinnet ayarında görmeden yaşamak.

Kimince Cennettir ölüm; kimince Cehennem.

Ölüm sonrasını değil, ölümü konuşmak gerek.

Bunyan’da “iyi ameller” vardır mesela.

Everyman‘de de.

Dede Korkut’da ölen yiğide, annesi değil, karısı ömrünü verecektir…

Çoğu ölüm hikayesinde ölüm değil, ölüme neyin eşlik edeceği var.

Ölüm acısını ölen değil, öleni sevenler duyar.

O da bir kaç kişiyi geçmez.

Kafka’nın Dönüşümlerin’i okumak.

Ivan İliç’İn Ölümü’nü okumak…

Döşeğimde Ölürken’i okumak.

Sonrasında Yer Altından Notlar!

Ve yavrunuzun gözünde bir damla yaş da ölümdür; Musalla taşına yatırır ve yıkar insanı.

Deli Dumrul’un hikayesini yanlış anlarız bazen.

Köprü başında olan ölümdür.

Ölüm aslında tamam olacak sandıklarımızı yarım bırakmışlığın adıdır.

Zaman ve mekan içinde varlığımızı parçalamak, ruh ile bedeni ayırmak da.

Ölene değil, öleceğini hatırladığı için ağlar çoğu insan.

Özge olan ben ile içre olan benin buluşmasını anlamak yaşamaktır.

Ben’lik sancılı varlık, sen’lik kadar uzar cürmü.

Ve her ölüm bir uykudan uyanıştır.

Yaşamak zaten bir kazadır.

Kader kısmı Allah’la ilgili; biz kazaya bakalım.

Dört elementi yaşarken varlığımızda hissettikse ne âlâ.

Toprak’dan, suya, sudan ateşe, ateşten havaya dönüşen hevaları üfleriz neyden.

Dört elementin parasız olanı sadece hava; o da şimdilik.

Dört elementi en iyi Kapitalizm keşfetti.

Sonra da insanı denklem dışı bıraktı.

NEsneyiz, kimesNEyiz, ey Yâr!

Kim’seliklerimizdeki sıladan gayrı.

 

Ay ışığında ölüm ölümlerini güzelidir.

Gözler kapanırken, aynayı görmek güzeldir.

Ay ışığında…

Aydan süzülen ışıklara tüm dünya teneşir gibi.

Ten’leşirken hayatlar, teneşirde arınmak için.

Yeryüzündeki yorgunluk, yer altında dinlenir.

Beden dahi kendi aslında dönecektir.

Ruhumuza selam olsun!

 

 

 

Hac Yeniden Doğmaktır (2)

 

Hac esnasında günlük giysilerinden soyunup, bembeyaz lekesiz ihram örtülerine bürünen Müslümanlar, her türlü gösteriş ve alâyişten uzaklaşmayı, ziynet ve servetle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve ötesini hatırlamayı fiilen yaşayıp öğrenmeleri yanında, kötü arzu ve alışkanlıklarından da sıyrılıp, tertemiz yeni bir yaşayışa başlama iradesini de sergilerler. İhramlı için konulan yasaklar, hiç kimseye hatta haşerelere bile zarar vermeme, bütün yaratıklara şefkat ve merhamet, zorluklara sabır, kısaca kişiye düzenli ve disiplinli yaşama melekesi kazandırır.

Böylece hac farîzasını eda eden Müslümanlar, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıkları gibi çevresindekilere faydalı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olurlar. Hz. Peygamber işte bu anlayışla haccedenler için “Kim Allah için hacceder de (bu esnada, Allah’ın rızâsına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, (kul hakkı müstesna) annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner”(Buharî, Hac, 4; Müslim, Hac, 438) buyurmuştur.(Diyanet İlmihali, C. I, Sh. 513-514)

Görüldüğü gibi hac; mü’min için milat, yani yeni bir başlangıç, bir nevi hayatının dönüm noktasıdır. İhrama bürünerek ölümü ve ötesini hatırlayan, kötü arzu ve alışkanlıklarından kurtulan, Arafat’ta ahiretteki diriliş ve toplanmayı temsili olarak yaşayan ve orada geçmiş günahlarından arınan hacı, yeni bir ibadet heyecanı, bambaşka bir kulluk şuuru ile tertemiz, yepyeni bir hayata başlama iradesi kazanır.

Hac, tam bir ihlâs ve samimiyetle yerine getirildiği takdirde Müslümanlara tarifi imkansız manevî lezzetler sunacak, güzel ahlâki meziyetler kazandıracak, maddî-manevî pek çok fayda sağlayacaktır.

Bunun için, manevî kazanç vesilesi olan hac ibadetini yapma imkanı bulabilen Müslümanların, dikkatlerini haccın manevî boyutuna yoğunlaştırmaları gerekmektedir. Zamanlarını zorunlu ihtiyaçlar dışında olabildiğince tavaf, sa’y, namaz, zikir, tefekkür gibi ibadetler ve kutsal mekanları ziyaretlerle değerlendirmeli, alışverişe dalarak haccın feyz ve bereketinden mahrum kalmaktan sakınmalıdırlar.

Hacılarımız kutsal topraklarda bulundukları süreyi imkanlar ölçüsünde bol bol tavaf yaparak, tekrar tekrar umre yaparak, namazlarını Mescid-i Haram’da kılarak, kendisi, ailesi, yakınları ve tüm din kardeşleri için dua ederekgeçirmelidir. Medine’de bulunduğu süre içerisinde namazlarını Mescid-i Nebevî’de kılmalı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in mübarek kabrini büyük bir edep ve hürmetle sık sık ziyaret etmelidir. Fırsat buldukça Mekke ve Medine’deki diğer kutsal mekanlarıda ziyaret etmelidir.

Yüce Rabbimizin buyruğunu yerine getirmek üzere zor ve meşakkatli yollara düşen mü’minler, bu mübarek seferden elleri boş dönmemek için çaba sarfetmelidir. Unutulmamalıdır ki, hac ibadetini yerine getirmek, Hz. Peygamber (s.a.s.)’i ve mukaddes beldeleri ziyaret etmek Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Bu nimetlerin de bir sorumluluğu olacağı muhakkaktır.

Kutsal topraklara giderek “hacı” sıfatı kazanmış kimse, memleketine döndüğünde hacı olmanın şuur ve bilinciyle hareket etmeli, hacı olmanın vakarını korumalı, söz ve davranışlarıyla çevresindeki Müslümanları hac ibadetine özendirmelidir. Hacı olan mü’min hayrî hizmetlere öncülük etmeli,hayrın anahtarı, şerrin kilidi olmalı, özellikle ticaret olmak üzere hayatın her alanında dürüstlüğü ile topluma örnek olmalıdır.

Halk arasında yaygın olan “hacı olan kimsenin artık terazi tutmaması, bir daha ticaretle uğraşmaması gerekir” şeklindeki kanaat doğru değildir. Aksine hac ibadetini yerine getirmiş bir Müslümanın eskisinden daha aktif bir şekilde işinin ve ticaretinin başında olması, sosyal ve iktisadî hayatın içinde bulunması gerekir. Şüphesiz hac ibadetini yerine getirme bahtiyarlığına erişmiş bir Müslümana dürüst ve güvenilir olmak herkesten daha çok yakışır.

Diğer taraftan şartlarını elde etmiş bir Müslümanın “Haccı tutamam” veya “hacılığı koruyamam” gibi bahanelerle hacca gitmemesi veya sürekli ertelemesi doğru değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kim, azığa ve kendisini Allah’ın evi Kâbe’ye ulaştıracak bir bineğe sahip olduğu halde haccetmezse, ha Yahudi ha Hristiyan olarak ölmüş, hiç farketmez” (Tirmizî, Hacc, 3) buyurarak, bu konuda bizleri uyarmıştır. O halde Müslümanlar olarak, hac ibadetini şartları oluştuğunda bir an evvel yerine getirmeliyiz.

 

 

 

Kapının Önünü Görmek

 

Batı deyince hemen Avrupa ve Kuzey Amerika’yı algılıyoruz. Belki bu algılama çok doğru ve ayrıca gelişmiş ülkeleri içeriyor. Amerikalı yazar James Petras ülkesi hakkında özetle şöyle tespitlerde bulunuyor:

“Şiddetle sosyal ve ekonomik krizler, uzun süreli ve birbirini izleyen savaşlar ABD için giderek düşen yaşam standardı demektir. Bu krize halk, “Wall Street’i İşgal et!” eylemleriyle cevap verdi ve yüzde birlik süper zengin kesimi açıkça suçladı.

Halk teselli için dine mi yönelecekti? Sofi bir hayata mı başlayacaktı? Bu iki soru tartışılmaya başlandı. Dinler büyüyor ve gelişiyor muydu? ABD’nin en büyük dini grubu hristiyanların sayısı %86.2’den %76’ya geriledi. Museviler (yahudi)  % 1.8’den %1.2’ye düştü. Doğu dinleri erişkin nüfusu ise % 0.4’den % 0.97’ye yükseldi. Aynı şekilde erişkin nüfus içinde müslümanların oranı 1990’da %0.3 iken 2008’de %0.6’ya çıktı.

Hristiyanların ve musevilerin sayısı eksildi. Amerika’da ikinci büyük nüfus 34 milyon 169 bini bulan % 15’lik oranla hiç bir dini olmadığını(ateist) belirten erişkinlerdir. En büyük düşüş ise protestan kiliselerinde (Metodistler, Lüteriyenler, Presbiteryenler, Episcopalianlar,  Anglikan ve Mesih’in birleşik kilisesi) oldu. En büyük artış da 8 milyon’dan 16 milyona yükselen hiç bir mezhebe bağlı olmayan hristiyanlar arasında görüldü.

HANGİ DİNLER, HANGİ ÜLKELER?

Musevilikteki kriz, “ana akım hristiyan” kiliselerinden bile daha şiddetli. Son 20 yılda 450.000 inananların ayrılmasıyla musevi sayısında % 15 azalma görüldü. Musevilikten kaçışın, siyasal ekonomikten bazıları hıristiyanlıkla benzer olabilir. Kaybın sebep ve sonucu olarak  musevilerin %50’den fazlası sinagog dışında, musevi olmayanlarla evleniyor. Diğerleri de doğu ya da hristiyanlık gibi başka bir dine geçebiliyor. Bazı musevi yeni muhafazakar hahamlar ve ideolojiler “asimilasyon” tehdidinin “soykırım”a eş olduğundan yakınıyor. Pek çok musevi de “hiç bir dini olmayan ya da laik” olmayı seçti.

İsrail’in museviliğin dini kurumlarıyla özdeşleşmişliği ve giderek sıkılaşan bağları, İsrail bayraktarlığı ve İsrail’in işlediği savaş suçlarının “sinagog”ca kayıtsız şartsız desteklenmesi, pek çok cemaat üyesi museviyi uzaklaştırdı. Bu üyeler iç içe geçmiş, dini-siyonist ağlar içine yerleşmiş dehşetengiz  pro-İsrail aygıtına karşı kişisel açıdan pahalıya mal olacak bir mücadeleye girişmektense sessiz sedasız kenara çekildiler.

Amerika’da dini krizler, inanç ve kurumsal aidiyetteki gerileme, ABD’deki kamu kuruluşlarında görülen ahlaki yozlaşma ve yaşam standardındaki düşüşle yakından ilişkili. Hristiyanlar arasındaki gerileme hızlı, ama dengeli; museviler arasındaki gerileme daha derin ve daha hızlı. Ufukta herhangi bir  alternatif dinsel uyanış da yok. Daha köktenci hiristiyan gruplar adaletsizliği gidermek için Çay Partisi gibi aşırı uçlardaki hareketlerde daha siyasal bağlar kurarak karşılık verdi ya da islamofobik İsrail yanlısı eylemlere katıldı- tam da eski musevilerdeki kopuş sayısını artırarak.

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE MÜSLÜMAN NÜFUS

Yapılması gereken giderek artan rasyonel “hiç bir dini olmayan” halk kitlesini düşük yaşam stardları ve artan emperyal savaş maliyetlerini birebir yaşayan Amerikalı ücretle çalışanların oluşturduğu  çoğunlukla buluşturan bir eylem olacaktır. (James Petras – La Haine’den tercüme F. Yavuz- İstanbul Aydın Üniversitesi uygulama gazetesi)”

Avrupa’ya gelince müslüman nüfus ve oranları şöyle;Almanya 4.02.000 ile % 4, Avusturya 353 bin % 4.2, Belçika281 bin % 3, Bosna Hersek 1.522.000 ile % 40, Bulgaristan 920 bin %12, Hırvatistan 18 bin binde bir, Çek Cumhuriyeti 1000 kişi ile binde bir, Danimarka 88 bin % 2,  Estonya ikibin ile binde bir, Finlandiya 24 bin ile binde 2, Fransa 3.554.000 ile % 6, İzlanda sayı belli değil tahminen binde bir, İtalya 36 bin ile binde bir, Kosova 1.999.000 ile % 89.6, Letonya iki bin ile binde bir, Litvanya üç bin ile binde bir, Lüksemburg 13 bin ile%3, Macaristan  24 bin ile % 2, Makedonya 680 bin ile % 33, Karadağ 11 bin % 17.7, Hollanda 964 bin ile % 5.7, Norveç 65 bin ile % 1, Polonya 48 bin ile %1, Portekiz 15 bin ile %1,  Romanya 66 bin ile % 0.3, Rusya 16.482 .000 ile % 11.7 (gayriresmi ramak 23 milyon), Sırbistan 244 bin ile % 3.2, Slovakya belli değil, binde bir sanılıyor, Slovenya 49 bin ile %2.4, İspanya 650 bin ile %1, İsveç 149 bin ile %2, İsviçre 323 bin ile %4.3,  Türkiye 73 milyon 619 bin ile % 98, Ukrayna 456 bin ile % 1, Vatikan’da müslüman sayısı belli değil tahminen binde bir ve Yunanistan 310 bin ile müslümanlar % 3 oranında nüfusa sahiptir.

Dünya’daki müslümanların toplam sayısı ise 1.571.198. 000 ile (fiili durum daha fazla) genel nüfusun % 22.9’unu teşkil ediyor. Sözkonusu rakamlar 42 ayrı referansla arşivimde kayıtlıdır. Bu kaynaklardan bazıları şunlardır:Britannica, Secrets Of İslam, Müslim In Europe, İslamic World vs.

HİÇ BİR MEDENİYET, TOPULULUK VE ÜLKE YOKTUR Kİ

Avrupa Birliği her yıl nüfus artışıyla alakalı çalışmalar yapar aynı Amerika’da olduğu gibi (30 Ocak 2012 günlük gazete haberleri ve yorumlar). AB’nin bu çalışmasındaki araştırmanın özeti şöyle: Doğum oranı % 2.11’in altında olan hiç bir medeniyet, topluluk ve ülke varlığını sürdüremez. Yok olmaya mahkumdur. Dolayısıyla Avrupa’da her ailede  3 çocuk olması şarttır.

Bu çalışmadan bazı notları aktarmak istiyorum:2 nüfuslu 2 ayrı çift evlense ve birer çocuk sahipi olsalar nüfusları birer kişi artar. Onlardan doğun iki çocuk da evlense ve onlar da birer çocuk yapsa, ikinci kuşakta nüfus artışı % 1’e düşer.

Bir başka şekliyle; çiftlerin ikişer çocuğu olur ise, ilk kuşakta nüfus 4 kişi artar.Onlar da evlenip 2’şer çocuk yaparlarsa nüfus aynı kalır. Nüfusun uzun sürede büyümesi üçer çocuk yapmalarına bağlıdır.

*Avrupa Birliği ülkelerinden Almanya’da doğurganlık oranı %1.3, Fransa’da  % 1.8, İngiltere’de 1.6, İspanya’da %1.1, İtalya’da % 1.2, Yunanistan’da % 1.3’dür. 31 Avrupa Birliği ülkesinde  ortalama doğurganlık oranı ise % 1.38 olmuştur.

*Son 25 yıl içerisinde Avrupa Birliği nüfusu büyük göç hareketlerinden dolayı gerilemiştir. Avrupa Birliği’ne göç edenlerin % 90’ı müslümandır.

* Fransa’da müslüman göçmenlerin oranı %8.1’dir. Yeni doğan çocuklardan % 30’u islam dinine mensuptur.Buna göre  2052 yılında yani 39 yıl sonra müslüman nüfus Fransa’da çoğunluğu meydana getirecektir.

*Belçika’da müslümanlar toplam nüfusun % 25’ini teşkil eder hale gelmiştir.

*Hollanda’da yeni doğanların % 50’si müslümandır. 2028’de yani 15 yıl sonra Hollanda nüfusunda müslümanların payı % 50’yi aşacaktır.

*Rusya’da resmi olmayan rakamlara göre 23 milyon müslüman yaşamaktadır. Rus Silahlı Kuvvetleri’ndeki askerlerin % 40’ı islam dinine mensuptur.

*2030 yılında yani 17 yıl sonra Avrupa Birliği’nde doğan her3  çocuğun biri müslüman olarak hayata gelecektir.

Bir başka Amerikalı Jeffrey D. Sachs da ülkemize yaptığı son ziyarette Türkiye’deki  ekonomik büyümeyi gördüğünü, eşitsizliğin azalamaya doğru yöneldiğini, innovasyonun yükselmekte olduğunu belirtiyor.(Aydın Sayı 17).

SATICILARI VE ALICILARI

Batı çok şeyin farkında nereden bakarsanız bakınız. Dolayısıyla dünyadaki bütün savaş ve çatışmaların müslüman ülkelerde(Afganistan, Mısır, Nyammar, Libya, Suriye, Sudan, Tunus vs) olması, müslüman kanı akıtılması tesadüfü değil. 150 bine yakın müslümanın katledildiği Suriye’de Başer Esad kimyasalları batıdan alarak silaha çeviriyor: Sodyum floridi İngiltere’den, siyanur potasyomu ABD ve Hollanda’dan alıyor. Florid, dimitil metil fosfonat, fosfor, alkol,karbon, hidrojen ve oksijen karıştırılarak sarin gazı elde edilerek 100 kiloluk başlıklar halinde roketlere yerleştiriliyor, ateşlenince siviller solunum güçlüğü çekiyor, bilinç kaybına uğruyor, komaya girerek hayatını kaybediyor. Şimdi ise ABD Başkanı Obama Suriye’ye operasyona hazırlanıyor!

Tunus’ta hükümeti oluşturan ve islami duyarlılığı olan Nahta hareketi sokak hareketleriyle istifaya zorlanıyor. Demokrasiye henüz geçmekte olan Mısır askeri darbe sonrasında Cumhurbaşkanı Mursi cezaevinde, hapishaneden salıverilen ve maaşla taltif(!) edilen baltacı caniler ordu gibi hergün katliam yapıyor bu ülkede. Kıbrıs Barış Harekatımızda(1974) Türkiye’de her bakımdan yardım eden Libya Lideri Albay Muammer Kaddafi’nin savaş hukukunda bile olmayan linç edilerek vahişce katledilmesi insanlık adına acıdır. Irak’da bir milyon müslüman öldürdü batılılar. Bütün bu işgal ve saldırıların gerekçesi de demokrasi getirmek, insan haklarını savunmak ve hukuk devleti olşturmak!. Bu gerekçeli tuzaklara malesef halkı müslüman olan söz konusu ülkelerin yönetimleri de defalarca düşmekte hiç bir beis görmemektedir!.

ÇAĞRI: EDİPLERİMİZ VE SİNEMACILARIMIZ NE GÜNE DURUYOR?

Keşke romancılar, hikayeciler, şairler, senaryo yazarları, edipler, prodüktörler bu fotoğrafları değerlendirseler de unutulmasa. Tarihi malesef her zaman tarih yapanlar aktaramıyor, anlatamıyor, yazamıyor. Görev sanatçı ve medeniyetçilere düşüyor.

35 milyar dolar kadar bir ülkeye döviz girdisi beklenen 2020 Olimpiyatları’nın İstanbul’a verilmemesi için bir gerekçe mi lazım? Nükleer sızıntı önemli değil; doping, sınırda savaş beklentisi ve gezi dersin olur biter. Oysa esas mesele arka plandadır. Çünkü müslümanların nüfusu ve kaynağı artıyor!

20-23 Eylül 2013 tarihleri arasında KKTC’de kısa adı EMU olan European Muslim Union (Avrupa Müslümanlar Birliği) toplantısı olacak. Daha önce Üsküp, Viyana ve Rotterdam’daki toplantılarına katılmıştım. Bu defa da iştirak edeceğim inşallah. Aklıma birden bire bütün bu hatırlatmalar geldi nedense. Sağlık olsun!