25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 956

İdeal Enerjisi Enjektasyonu

 

Japonlar der ki “Türkler her zaman bir Süper Güçtür. Bunu Türkler hariç herkes bilir“. Kâinatın Kullanma Kılavuzu da diyor ki “Bir topluluk kendi yaşantısını değiştirmedikçe Allah da onlar üzerindeki inayetini değiştirmez“. Bizim derdimiz ve arayışımız bu sırra mazhar olmak üzere olmalıdır.

Bu zamana değin kelâm babında, problemi tespit ederken hep ortaya çözüm adına bir şeyler koymaya da çalıştık. Yankı bulur – bulmaz, lâkin sorumluluğumuz budur. Bir küresel açmazla karşı karşıya kalmak adına onu karşılayabilecek bir davranış modeli geliştirmek üzerine de söyleyecek sözümüz olmalı.

Milletleri idealler yaşatır. Ve idealler de hareket enerjisi isterler. Biz enerjimizi ya birbirimize ya da dizi-yarışma-futbol-magazin gibi süreli oyuncaklara teksif ediyoruz. Oysa tek kurtuluşumuz idealistlik ve adanmışlık.

Düşlediğimiz ve temsil ettiğimiz değerlerin prototipi, numunesi olmak zorundayız. Ki şairin dediği gibi bizi öldürmeye gelen de bizde dirilsin. Yoksa ölü ruhlar tohum yeşertmez.

Dünyayı Bermuda Şeytan Üçgeni‘ne benzer bir Şer Üçgeni‘nin (Amerika, İngiltere ve İsrail) yönetmesinden bıkmadınız mı sayın seyirciler? Yanı başımızda, burnumuzun dibinde yapılanlara karşı ne yapabildik? Hani kardeşliğimiz, hani Türklüğümüz, hani Müslümanlığımız? Yarın sıra belki bizde, belki diğerimizde..

Kendini Tanrıyı Kıyamete zorlamakla vazifelendirilmiş olarak ifade eden hasta ruhları ekarte etmeliyiz. Ve buna benzer kendini Hz. İsa’nın gelişini hızlandırmakla yükümlüymüş gibi gören Müslümanları İslâm’a davet etmeliyiz.

Çok Uluslu Şirketler, değer adına ne varsa metalaştırıyor ve tükettiriyor. Ne düşündüğümüze ve neyi sevip – sevmeyeceğimize dahi onlar karar veriyor. Şirketokrasiyle yönetilen dünyamızda Afrikalılardan tek farkımız; bizim köleliliğimizin gönüllülük boyutunda olması.

Bu akıl tutulması ve küresel hipnoza karşı tıkanan beyin damarlarımızı, algılarımızı açacak tek ilâç adanmışlık ruhudur. Zaman zaman literatüre “Gönüllü Kerizlik” gibi bir kavramla takdim ettiğimiz bir inanmışlığı hayatımızın yörüngesine oturtmalıyız.

İnsan zihni nelerle meşgul olursa onda uzmanlaşıyor. Biz, bize Bizans’tan geçen hile, dolap, entrika ve ayak oyunlarına meydan verirsek şikâyet ettiğimiz şeye dönüşürüz. Bilerek ve isteyerek, ısrarla ve inatla, iyi niyetimizden ve aşkımızdan, cehdimizden Nuh’un Gemisi misali filikalar üretmek durumundayız.

İnönü demişti ki “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini lır“. Atatürk

olsaydı; “Türkiye yeni bir dünya kurar, başka milletler gelir, orada yerini alır” derdi. Herhangi bir yerdeki / yöndeki açılımın zincirleme reaksiyon olarak iç ve dış siyasî dengelere varıncaya dek bir değişim sürecini başlatabileceğini unutmamak gerek. Kelebek Etkisi teoreminde olduğu gibi..

Aslında Dünyanın tek umudu biziz. Ve bu umudu boşa çıkaramayız. Sürekli iman tazeleme ikliminde tıpkı İnebolu Sandalcılar Cemiyeti gibi “kurtuluş artık vazifemizdir” deme kararında olmak gerek. Nihayetinde biz seferle yükümlüyüz, zaferle değil.

Rabb’im bu milleti geleceğine bağışlasın..

 

 

Çekilmediler ki Çekilme Sona Ersin!

0

 

PKK’nın son yaptığı açıklamalar, gündeme top mermisi gibi düştü. Verilen sözler tutulmadı,onun için geri çekilme durdurulmuştur; diyen PKK, hükümeti seçim öncesi köşeye sıkıştırmıştır. PKK ile ne tür bir anlaşma yapıldı hala açıklanmadı. Ancak görünen o ki bu ortaklık Türkiye’nin bölünmesine giden yol olduğu açıkça ortada. Bugün ki gelinen noktada bu gerçek, bütün çıplaklığı ve bütün yakıcılığı ile sadece hükümetin değil, Türk milletinin karşısına dikilmiş bulunmaktadır.

Öcalan’la yapılan görüşmeler ve kandil ile haberleşmeler sonunda bebek katilleri görmezden gelindi, Habur’da bu katilleri sözde sorgulayıp, onları serbest bırakan hakim, daha da yükseltildi. Ülkemizin Güney Doğu’sunun kontrolü tamamen pkk’ya bırakıldı. Birileri diyor ki; bakınız aylardır şehit cenazesi gelmiyor. Eğer bu görüş doğruysa bu katillerin istediklerini yıllar önce verseydik, yani ülkeyi bölüp bu hainlere teslim etseydik, hiç şehit cenazesi gelmezdi. Bunu mu istiyor beyni zerre kadar çalışmayan zevat. PKK hükümetin onlara verdiği güvencelerle o kadar ileri gitti ki; yüzü bağlı militanların elinde megafon, polise çekilin ordan diyebiliyor. Şu işe bakınız, adamlar resmen aldıkları güvencelerle bu bölgede yolları polis gibi kesiyor ve haracını, sözde vergisini alıyor, polise yoldan çekilin diyebiliyor. Bunu içine sindiren kimler varsa yazıklar olsun!!!

Hükümet ile PKK arasında yapılan görüşmelerin içeriği belli olmasada herkes biliyor, durum açığa çıkmıştır. Pazarlıklar ifşa edilmiş, verilen sözler basın ve yayının ağzındadır. Şimdi ise PKK, AKP’yi seçimlerden önce tekrar terörü başlatıp, ülkeyi kan gölüne çevirmekle tehdit ediyor. AKP ise PKK’yı istenen anayasal güvenceler için meclis yapısının bu dönem uygun olmadığına ikna edip, aradan seçimleri çıkarmanın peşinde. Bunun adına da, “çözüm ve barış” deniyor ve milletin buna inanması bekleniyor. Yaşanan son gelişmelerle, hasta ve yaşlı, çatışmaya giremeyecek olan pkk’lılar sınır dışına çıkarıldı. Başbakan zaten pkk’nın yüzde yirmiye yakınının dışarı çıktığını açıkladı. AKP’li Ensarioğlu’nun dediği ikibin küsur taze pkk’lının dağa çıktığı da, bu çevreler tarafından iyice doğrulandı. Peki hani sınır dışına çekilme? PKK diyor ki: ”Çekilme sona ermiştir.” Olmayan şey nasıl sona erecek? Kimsenin bir yere gitmediğini, MİT’te biliyor,hükümette biliyor, PKK ise söylüyor. 
Buna karşılık, dağa çıkarmak ve yeni katliamlara hazırlık yapmak için İstanbul dahil, diğer şehirlerden militan toplandığını devletin istihbarat birimleri açıkladı. Ve bu katillerin daha fazla silah, daha fazla bomba, daha fazla katliam malzemesi elde ettikleri ve stokladıklarıyla ilgili bilgiler daha dün bütün medya organlarında yer aldı. Şimdi çok daha azmış, çok daha şımarmış, çok daha ümitlenmişlerdir. Nitekim, bunu sözlerine ve eylemlerine de yansıtıyorlar ve meydan okuyorlar.
PKK ve meclisteki uzantıları, hükümetten aldıkları tavizlerle, çok daha geniş imkanlara kavuşmuş olmanın rahatlığıyla TC devletine rest çekmiş ve topu Öcalan’a atmışlardır. İhanet oyunun diğer elemanı BDP’liler hemen üzerlerine düşeni yapmış ve İmralı’daki katili daha etkili biçimde devreye sokmak için harekete geçmişlerdir. Bu durumda AKP köşeye sıkıştırılmıştır. Şimdi Öcalan’la görüşmeler daha da sıklaşacaktır.
Açılımın vardığı sonuç katillerin elinin güçlenmesidir, çözümün vardığı nokta Öcalan’ın hükümetin izlediği yanlış politikalar sayesinde Hürriyete doğru hızlı adımlarla koşmasıdır. Bırakın dağları artık şehirlerde dahi meydan bu katillere kalmıştır. Şimdi her şey çok daha zor ve sıkıntılıdır. Ülkenin varlığı ve birliği üzerindeki tehdit her gün daha da ağırlaşmakta ve derinleşmektir. Ortaya çıkan şartlarda Türkiye’nin geleceği bebek katilinin insafına kalmıştır. Şehitlerimiz için sesi soluğu çıkmayanlar Arap ülkelerindeki kıyımlar için bağırırken, bağırmalıdır zaten herkes, ancak inanın hep meraktayız, kendi ülkemizin evlatları şehit olurken neden bu tepkileri ortaya koymadıklarını hala anlamış değilim. Zannediyorum Kültür Emperyalizminin dozu fazla kaçmış olmalı. Allah göstermesin, ama bundan sonra akacak kanın vebalini bu hükümet kolay kolay ödeyemez, çünkü ülkeyi bu duruma onlar getirdi. İnşallah hainlere Allah fırsat vermezde ülkemiz yine şehit cenazeleri ile karşı karşıya kalmaz. 
Allah Türk Milletini ve İslam Alemini Korusun. Amin…

 

Darbeler ve Gezi Tesadüfleri

0

 

Tarih bir milletin karşısına diğer milleti çıkararak kimlik oluşturur.

Bizde tarih milleti birbirine düşürmek için tarih kullanılır.

Ders almak milleti şartlandırmakla değil, bilinçlendirmekle olur.

Yıllarca darbelerden bahsedildi bu ülkede.

TV’ler gazeteler-darbe dönemleri hariç-hep demokrattılar.

Darbelerin kötülükleri anlatıldı; ancak sadece asker üzerinde kaldı ihale.

Nasılsa, askerin arada kafası bozuluyor ve darbe yapıyordu.

Bu arada medya devreye giriyor ve olayların gerekçelerini anlatıyordu.

Menderes’e karşı yapılan darbe Anglosakson merkezlerin ürünüydü.

Ancak ihale askerde kaldı; akılda kalan sudan gerekçeler de yargı tarihine geçti.

Demirel’e yapılan darbe de Anglosakson icazetin bitimine işaret ediyordu.

Menderes de Demirel de çizmeyi aşmaya başlamışlardı.

NATO ve benzeri Anglosakson ittifakların çizdikleri kader çizgisi gibi olmalıydı.

Demirel düştü; ihale askere yapıldı.

1980’de darbe yapıldı; nasılsa Evren ve arkadaşları, tüm uluslararası anlaşmaları tanıyorlardı.

Ancak devletin milletin hizmetinde olması gerektiğine dair bir anlaşma yapılmamıştı.

Sağdan soldan “aşırı” uçlar ülkeyi kan gölüne çevirmişlerdi.

İzleyenler de, “Oh, be terörden kurtulduk!” diyor alkışlıyordu.

Ve sokaklara dökülen insanlar her darbe öncesinde olmuştu.

Kimisi “komünist” olarak, kimi “faşist” kimi “dinci” idiler.

Gruplar birbirine karşı kinlenmişlerdi; siyaset tıkanmış, ekonomi bitmişti.

Ve aslında yirminci yüzyılda Ortadoğu’da Uzakdoğu’da böyle sahneler çok yaşandı.

Dahası, bağımsızlık harekeleri denen hareketlerin arkasında yeni güdümleme eksenleri oluştu.

Kolonizasyonun öncüleri engel olamadıkları süreçlerde zihin ve akıl kolonizasyonu ile yön verdiler.

Yani dekolonizasyon başladı derken, farklı bir kolonizasyon devreye girdi.

Soğuk Savaş kaynak ve iktidar paylaşımlarını pekiştirdi sadece.

Ortadoğu’da ve Afrika’da tek bir darbe yoktur ki, aslında halktan yana halk için, halkça kotarılmış olsun!

Osmanlı’yı tarihten silen unsurlar hem Türkiye’de hem eski Osmanlı coğrafyasında ipleri elinde tuttu.

İstiklal Savaşı’nı kazandık belki, ama İstiklalimizi kazanamadık.

Bunda Osmanlı’dan kalan miras kadar, askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılıklar da etken oldu.

Bölge ülkeleri arasında Batı’ya karşı ittifakın her türlüsü engellendi.

Osmanlı’yı önlerinde engel görenler, Türkiye Cumhuriyeti Devletine de aynı gözle baktılar.

İran da bu süreçlerden az pay almadı.

Sosyal Darvinizm’in yansıması olarak zayıfın elindeki enerji kaynaklarını alabilir; onu yok edebilirdiniz.

Kaynaklarını milletin lehine devletleştirmek isteyen İran lideri Musaddık CIA tarafından alaşağı edildi.

Yıl 1953 idi.

Görünürde meydanlarda halk vardı.

Bu süreç ’79 kadar sürdü; karşı devrim bu sefer Humeyni ile İslamcı olarak gelmişti.

Arkasında Rusya ve bazı AB ülkeleri vardı.

Görünürde meydanlarda yine halk vardı.

Ve aslında halkın biriken tepkilerini kendi yelkenlerine rüzgâr yapanlar kazanmıştı.

Türkiye’de biz de bu olayların benzerlerini yaşadık.

Sonra birbirimize düşman olduk.

Siyasetin, kışlanın, ama en çok sermaye ve medyanın yarattığı düşmanlıklar oldu.

Ve fakat bir türlü milli bir bilinçaltı ile hareket eden millet olamadık.

Nasılsa tesadüfler geldi bir araya hep.

Aslında içeriden millet olarak kazanan yoktu.

Türkiye’nin gerilemesi, bölgesiyle ilgilenememesi de asıl kayıplar oldu.

Çaresizlikler artık mutat bir siyaset olgusu oluşturdu.

“Derin devlet” herkese göre ayrı bir ayna oluyordu.

Ergenekon davası da öyle oldu.

AB ve ABD, bazen Rusya ve İran kendi derin yapılarını köklendirdi.

Aslında olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sığlaşmasıydı.

Tesadüfler çabucak tevafuklara dönüşür oldu ülkede.

Tesadüfler içerideki körüklerin dışardaki demirlerini çelikleştirdi.

Tesadüfler bir tarafa diğerini dövme, yok etme hazzını yaşattı.

Gezi Parkı eylemleri de böyle tesadüflerin bir araya gelmesinden ibarettir.

Sokakta gaz yiyen insanla Divan ve Hilton’da ağırlananlar farklı.

Arap Baharı sürecinde de aynı şeyleri görmüştük…

 

 

 

Kandıra Belen Köyünde Şifalı Su (Böbrek taşı için)

0

 

Site komşumuz Sefer Koçoğlu “Biraz sonra İstanbul’dan bacanağım A. Hamdi Uçmak gelecek birlikte Kandıra Merkez Erikli Köyü Belen Mahallesinde bulunan şifalı su çeşmesinden damacanaları doldurmaya gideceğiz.” dedi.

Hazırlandım, birlikte Bağırganlı Köymeydanı, Beylerbeyi altı, Çerçilli’nin kenarı derken Merkez Erikli Köyü Belen Mahallesinin fındık bahçeleri içindeki şifalı suyun aktığı çeşmenin başına geldik.

Bizden önce onlarca damacana ile Adapazarı’ndan gelen Selahattin Demir, Fehimdar Gümüş beyler ile selamlaştık. Suları Ankara’daki böbrek rahatsızlığı olan yeğenleri için doldurduklarını söylediler. Sabah çok erken saatlerde gelmişler. 15 dakikada 1 litre su alma şansları olmuş. Bir saat sonra bizim ekibe de sıra geldi. Sefer Beyin bacanağı da doldurduğu damacanaları Antalya’ya gönderecek.

Bizden sonrada gelenler oldu. Enes Çakmak’ta İzmit’ten gelmiş..

Selahattin ve Fehimdar bey otomobilleri ile beni, 15 km süren  keyifli bir sohbet ve yolculuk sonrası Kandıra’ya bıraktılar.

Gün ve gündem yoğun; Orhan Camiinde Cuma namazı, 14:30’da Kandıra Lisesi Mezunları Derneğinin Pilav Günü, 18:00’de Kerpe Gökhan Otel’de Turizm toplantısı ve geç vakitlerde Günay Gülcü ağabey ile Bağırganlı Taflan Koyuna avdet…

Bu arada Sefer beyin bacanağı ile suları doldurup siteye dönmeleri saat:15:00’i bulmuş..

 

 

 Ahsen Okyar böbrek rahatsızlığına iyi geldiği söylenen şifalı suyun başında

Ahsen Okyar böbrek rahatsızlığına iyi geldiği söylenen şifalı suyun başında

 A. Hamdi Uçmak, Sefer Koçoğlu Belen’de şifalı suyun başında

A. Hamdi Uçmak, Sefer Koçoğlu Belen’de şifalı suyun başında

 Fehimdar Gümüş, Sefer Koçoğlu, Ahsen Okyar, Selahattin Demir

Fehimdar Gümüş, Sefer Koçoğlu, Ahsen Okyar, Selahattin Demir

 Fehimdar Gümüş, Sefer Koçoğlu, Ahsen Okyar, Selahattin Demir, A. Hamdi Uçmak

Fehimdar Gümüş, Sefer Koçoğlu, Ahsen Okyar, Selahattin Demir, A. Hamdi Uçmak

 Ahsen Okyar; hazır gelmişken şifa niyetine

Ahsen Okyar; hazır gelmişken şifa niyetine

 Enes Çakmak, A. Hamdi Uçmak, Selahattin Demir, Sefer Koçoğlu, Ahsen Okyar Belen Çeşmesi önünde

Enes Çakmak, A. Hamdi Uçmak, Selahattin Demir, Sefer Koçoğlu, Ahsen Okyar Belen Çeşmesi önünde

Demokrasi Şehitlerimiz

 

Demokrat Parti döneminin Maliye Bakanlarından  Hasan Polatkan ve aynı dönemin Dışişleri Bakanlarından  Fatin Rüştü Zorlu, 16 Eylül 1961’de, Başbakan Adnan Menderes, 17 Eylül 1961’de  İmralı Adası’nda idam edildi.

İdam kararları,  27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra kurulan Yassıada Mahkemesi’nde verilmişti.

Hasan Polatkan,  1915 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde yaptı. 1936 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirip Ziraat Bankası’nda Müfettiş Yardımcısı olarak göreve başladı. 1939’da müfettiş oldu. 21 Temmuz 1946’da Demokrat Parti’den Eskişehir milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. 14 Mayıs 1950’de ikinci defa milletvekili seçildi. 22 Mayıs 1950 tarihinde kurulun hükümette Çalışma Bakanı olarak görev yaptı. 14 Aralık 1950’de Maliye Bakanlığı’na getirildi. 27 Mayıs 1960 İhtilâli’ne kadar 10 yıl süre ile Maliye Bakanı  olarak hükümette yer aldı.

27 Mayıs 1960 ihtilâlinde Kütahya’da tutuklandı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar,  Başbakan Adnan Menderes ve Demokrat Parti’nin diğer bakan ve milletvekilleriyle birlikte yargılandı, Yassıada Adalêt Divanı, idamına karar verdi. Karar, 16 Eylül 1961 tarihinde İmralı Adası’nda  infaz edildi.

Fatin Rüştü Zorlu: 20 Nisan 1910 tarihinde İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni, Paris Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni ve Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na intisap etti. 1951’de Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı Genel Sekreteri oldu. 1952’da Büyükelçi unvânı ile Kuzey Atlantik Paktı (NATO)  Teşkilâtında Türkiye Dâimî Temsilciliği’ne tâyin edildi. 1954 yılında siyâsî hayata atılarak Demokrat Parti’den Çanakkale Milletvekili seçildi. Hükümette Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. 1957’de tekrar milletvekili seçildi. Bu defa Devlet Bakanı olarak hükümette yer aldı. Kasım 1957’den, 27 Mayıs 1960 İhtilâline kadar Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarından Adnan Menderes’in, sağlık sebebiyle ertelenen  idam cezası, tanzim edilen doktor raporu ile 17 Eylül 1961 tarihinde İmralı Adası’nda  infaz edildi.  Doğumu: Aydın, 1899.

İzmirli Kâtip-zâde İbrâhim Edhem Bey ile Aydınlı Hacı Ali Paşa-zâde Tevfika Hanım’ın oğludur. Her iki aile de on sekizinci asırda Rumeli’den gelip Anadolu’ya yerleşmişlerdir.

Adnan Menderes, İzmir Amerikan Koleji’ni bitirdi. 1916 – 1922 yılları  arasında  yedek subay olarak Birinci Dünya Savaşı’na ve Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası’na hak kazandı.

Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Aydın il başkanı olarak siyasete girdi. Parti kendini feshedince, Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçti. Bu partide 1931’den 1945’e kadar 3 dönem Aydın milletvekili olarak görev yaptı. 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurucusu oldu. 1946’da partisinden Kütahya milletvekili seçildi.  Milletvekili iken Ankara Hukuk Fakültesi’ne devam edip diploma aldı.

16 Mayıs 1945 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kürsüsünde uzun konuşmasındaki hitâbet kabiliyeti ile dikkatleri üzerine çekti. Celâl Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte, siyâsî tarihimize Dörtlü Takrir  adı ile  geçen  önergeyi  hazırlayıp Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)  Meclis Grubu’na sundu. Takrir, 12 Haziran 1945 tarihinde Grup’ta reddedildi. Dört milletvekili CHP’den ihraç edildiler. Demokrat Parti  (DP), 7 Ocak 1946 tarihinde  bu ihraç olayı üzerine kuruldu. Celal Bayar partinin genel başkanı oldu.  1946 yılında yapılan seçimleri DP kazandığı halde iktidar, bu partinin 62 milletvekili çıkarabildiğini iddia etti.  DP mensupları bu haksızlığı, TBMM’den çekilmekle protesto etmeyi düşündülerse de, Meclis’te kalıp dört yıl sabretmeyi uygun gördüler. Dört yıl boyunca bütün yurdu adım adım dolaştılar,  basının da desteğini aldılar,  14 Mayıs 1950 seçimlerinde tek başına iktidar oldular. Celal Bayar Cumhurbaşkanı seçilince, Adnan Menderes DP’nin genel başkanı ve  Başbakan oldu.   Demokrat Parti’nin 10 yıl, 6 gün süren iktidarı süresince 22 Mayıs 1950’den 27 Mayıs 1960 tarihine kadar  partinin genel başkanı ve başbakan olarak görev yaptı. Gerçekleştirdiği büyük hizmetlerle Türkiye Cumhuriyeti tarihine  damgasını vurdu.

Dış politikada Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin  belirgin hâkimiyeti 1945’te başlamıştı. Ankara, ABD yardımı ile  Rus isteklerine karşı koyabilmekten memnundu. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı (BMT)’nin isteği üzerine 20 Temmuz 1950 tarihinde Kore Savaşı’na  bir tugay ile katıldık. Bu katılım sebebiyle Türkiye, döneminin en güçlü askerî organizasyonu olan Kuzey Atlantik Paktı ( NATO)’ya,  18 Ocak 1952 tarihinde kabul edildi.  Türkiye’nin önderliğinde Bağdat Paktı ve CENTO kuruldu.  Türkiye, bölgesinde saygın bir konuma yükseldi. Yunanistan ile dostluk ilişkileri kurulmasına çalışıldı ise de, Yunanistan’ın uzlaşmaz tutumu sebebiyle sonuç alınamadı.  Müslüman halkların devletleri yeni yeni bağımsızlıklarını elde ediyorlardı. Pakistan, bu devletlerden biriydi. Dostluk ilişkileri Adnan Menderes döneminde kuruldu, hâlâ devam ediyor.

Yine Adnan Menderes döneminde, 11 Şubat 1959 tarihinde Londra ve 19 Şubat 1959 tarihinde Londra ve Zürich Antlaşmaları imzalandı. Kıbrıs Türklüğü bu antlaşmalarla yok olmaktan kurtuldu.

Adnan Menderes, iki büyük tarihî misyonu daha gerçekleştirdi. Türkiye’de demokrasiyi sınırlı da olsa yerleştirdi. Milleti yönetime, şeklî olarak değil, gerçek anlamda iştirak ettirdi. Türkiye coğrafyasında, çağ değiştirircesine iktisadî kalkınma hamlesi başlattı. Refahı, köylere kadar ulaştırdı.  Bütün bu vasıflarıyla, Türkiye’nin unutulmaz liderleri arasında yer aldı.

Bu işler yapılırken CHP, iktidardan düşmüş olmanın burukluğu ve bir daha iktidar olamayacağını anlamış olmanın sinirliliği içerisinde  ‘hırçın muhalefet‘  yaptı.  Türkiye’de gergin bir siyasî ortam oluşturdu. Adnan Menderes bu gergin ortamı yumuşatmaya çalıştı ise de DP’nin diğer yöneticileri ile milletvekilleri, kendinden emin tavırlarıyla yumuşama eylemlerine katkıda bulunmadılar. Bu gerginlik içerisinde, farklı yorumlar sebebiyle doğruluğu tartışılır uygulamalar oldu. Bu uygulamalar ülkeyi 27 Mayıs 1960 ihtilâlinin eşiğine getirdi.  

27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra kurulan Yassıada Mahkemesi’nde idam cezasına çarptırıldı. İdam cezası, 17 Eylül 1961 tarihinde İmralı Adası’nda uygulandı. İdam edildiği adada toprağa verildi. 

Demokrasimizin üç şehidinin naaşları, 17 Eylül 1990 tarihinde, Devlet Töreni ile İmralı’dan alınarak İstanbul Topkapı’da yaptırılan Anıt Mezar’a nakledildi.

 

ÜÇ ŞEHİT DESTANI

 


Yassıada’nın kuşları,

Uçarlar, eğik başları.

Analar içine döker,

Sessiz sessiz, gözyaşları.

 

Kol kola gider üç yiğit.

Göğsünde yazılı kâğıt.

Gidişleri ağıt ağıt…

 Rüzgârda uçar saçları.

 

Seferber oldu ordular;

Can evlerinden vurdular.

Kara toprağa girdiler,

Daha genç iken yaşları.

 

Derya’ya bakıp İmralı,

Bağrına basar kartalı.

Yere düşmüş defne dalı,

Toprağa girmiş uçları.

 

Darağacına asmışlar;

Bağrına yafta basmışlar.

Öyle kin…nefret kusmuşlar

Ki, yere dökülmüş dişleri.

 

Yapan ilahi kudret mi?

Şu külçe kemik mi et mi?

Acep vatana hizmet mi,

Kabahatleri, suçları?

 

İlmikte sallanan ceset,

Ne kan, ne kemik, ne de et.

Asılan sâde Adalet,

Ve günahsız göz yaşları.

 

Hizmetlerin bile bile,

Çektirdiler büyük çile.

Ölüm karşısında bile,

 Kazandılar savaşları.

 

Çetin, yapılanlar çetin,

Gidenler, kalandan metin.

Hani şu koca milletin,

Göğe çıkan alkışları?

 

Saçları ak, yüzleri ak.

Tarihe oldular yaprak.

Kefenleri kara toprak,

Gönüller mezar taşları.

 

Şu yağan yağmur mu, kar mı?

Üstünde örtüsü var mı?

Yazın sıcakta yanar mı?

Acep üşür mü kışları?

 

Yatan altında şu taşın,

Galibi bin bir savaşın.

Dün vecd ile gülen başın,

Bu gün çatılmış kaşları.

 

Eğil yüce başım eğil;

Kanım akar seğil seğil.

Bu ordunun işi değil,

Münafıkların işleri

 

Kalpler gönüller içinde,

Daim kalacaklar zinde.

Yürüyecekler izinde

Bacıları, kardaşları.

 

Bağrımızı yere verip,

Ağlayalım garip garip.

Onlarsa tarihe girip

Oldular köşe taşları.

 

Yassıada’nın kuşları;

Ne hazindir uçuşları.

Üç şehit yatar toprakta

Gönüller mezar taşları.

Cevdet Akçalı – 17 Eylül 1961

(Adalet Partisinden 2, Anavatan Partisinden 2 ve Refah Partisinden 1 dönem Adana milletvekili)

(MERHUM)

Okullar Açılırken

0

Okullar açıldı.

2013- 2014 Eğitim Öğretim yılının

Hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Temennim insanı kâmil yetiştirmeye vesile olmasıdır.

Sevgili öğrenciler!

Sizi sevdik.

Seviyoruz

Seveceğiz…

Sevgi su gibidir. Azı kurutur, çoğu çürütür.

Zaman zaman size kızmamızda size olan sevgimizdendir.

Sevgi şımartmayan ve küstürmeyen iki karaktere sahiptir.

Sevgili öğrenciler iki çeşit arı vardır.

Bu da ne alaka demeyiniz.

Bir; Bal arısı ders yapar

İki; Yaban arısı ses yapar.

İçinizde yaban arısı barındırmayınız.

Unutmayınız yaban arısı olan kovanda bal olmaz.

Sönmeye de mahkûm olur.

Sevgili öğrenciler!

Akıllı öğrenci kime denir?

Akıllı çocuk yâ da akıllı öğrencinin:

Ağzı kapalı kulakları açık olur.

Ağzı kapalıdır

Lüzumsuz konuşmaz.

Kulakları açıktır

Öğretmenlerini ve büyüklerini dikkatlice dinler.

Zaman su gibidir.

Hızla akıp gider.

Zamanı durdurmak mümkün değildir.

Ama değerlendirmek mümkündür.

Zamanı değerlendirmenin ölçüsü şudur.

Her geçen gün ay yıl

Bildikleriniz çoğalıyor bilmedikleriniz azalıyorsa

Her geçen ay gün ay yıl

Olumsuz davranışlarınız azalıyor olumlu yönleriniz çoğalıyorsa

Zamanı değerlendiriyorsunuz demektir.

İşte o zaman siz insanı kâmil olmaya adaysınız.

Sevgili öğrenciler!

Akıllı telefon kullanmak övünülecek bir olay değildir.

Akıllı telefonu üretmektir övünülecek olay.

Teknolojiyi kullanırsanız Pazar olursunuz.

Teknolojiyi üretirseniz patron olursunuz.

Biz sizleri sadece teknolojiyi kullanan değil

Aynı zamanda teknolojiyi üreten nesil olmazı istiyoruz

Sadece ezberleyen değil

Aynı zamanda

Düşünen, anlayan, soran ve sorgulayan insanlar olmanızı istiyoruz

Aydınlık yarınlarda buluşmak temennisiyle…

 

(4+4+4) Sistemi Birinci Yılında İflasta

0

 

2013-2014 Öğretim yılı 16 Eylül 2013 tarihinde başladı. Geleceğimizin teminatı sevgili çocuklarımıza ve gençlerimize, anne ve babalarına, eğitimin temeli öğretmenlerimize yeni öğretim yılında sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim. Yeni öğretim yılına başlarken geçen öğretim yılında uygulamasına geçilen (4+4+4 zorunlu eğitim sisteminin) bir yıllık karnesine bir göz atalım.

Biz müneccim değiliz. Ama normal çalışan bir aklımız var. Bu aklımızla (4+4+4 zorunlu eğitim sisteminin) en kısa zamanda çıkmaza sürükleneceğini bir yıl önce söylemiş ve medyada bu görüşümüzü kamuoyuyla paylaşmıştım. Biraz kafa yorulsa, hesap kitap yapılsaydı, bugünlerin mimarı olanlar da bu gerçeği görebilirlerdi. Allah’tan Milli Eğitim Bakanı değişti de bazı yanlışlardan geri adım atıldı. Buna rağmen sistemin bir sorunlar sarmalı haline geldiğini görüyoruz.

1.Okulöncesi eğitim:Son yıllarda gelişen ve yaygınlaşan eğitimin bu en önemli basamağı, Şûra kararlarına rağmen,zorunlu eğitim kapsamına alınmadığından eğitim hayatımızdaki önemini kaybetmiştir. Birçok Okulöncesi Öğretmenliği adayı açıkta kalmıştır.

2. İlkokul:İlköğretimin 1. Kademesi beş yıl iken İlkokul olarak dört yıla indirilince yüzde 20 Sınıf Öğretmeni mağdur oldu. Kimi emekli olmak zorunda kaldı, kimi ya 15-20 yıl önce mezun oldukları, fakat yapmadıkları için bilgilerini unuttukları branşlara kaydırıldı, ya da özel eğitim gerektiren engelli öğrenci eğitiminde görevlendirildi.  Yeni Bakan, 66 aya indirilen İlkokula başlama yaşını 69 aya indirerek velilerin isyanını kısmen bastırdı. Çünkü geçen yıl 66 aylıkken İlkokula başlayan çocukların büyük çoğunluğu okuma-yazma öğrendi.

3.Ortaokul:İlköğretimin 2. Kademesini oluşturan Ortaokul, üç yıldan dört yıla çıkarıldı. Bu öğretim basamağında ise büyük ölçüde branş öğretmeni açığa meydana geldi.

4.Lise:(4+4+4 sistemi) gereği, Lise öğretimi zorunlu eğitim kapsamına alındı. 2011-2012 öğretim yılında liselerde okullaşma oranı %65’ti. yani 1.200.000 ortaokul mezununun 800.000’i liseye devam ediyor, 400.000’i devam etmiyordu. O günün Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, eğitimcilere danışmadan hem sistemi kuşa çevirdi, hem de 4 yıllık lise öğretimini zorunlu eğitim kapsamına aldı.Bunu yapmak için öncelikle 30 derslikli 1000 öğrenci kapasiteli 400 lise açılması gerekirdi.Ama bu yapılmadan uygulamaya geçildi ve yüzbinlerce öğrenci açıkta kaldı.Şimdi deniyor ki: çocuğunu paran varsa Koleje gönder, yoksa diploma notu tutuyorsa Meslek Lisesine veya İmam Hatip Lisesine yazdır, o da olmazsa ne yapalım, o da Açık Liseye gitsin.Merhum Avni Akyol’un getirdiği ders geçme ve kredi sistemi de, bu fiziki alt yapının yetersizliğinden 5-6 yılda iflas etti.

5.Eğitim bürokrasisi: EskiBakan Ömer Dinçer’e göre (eğitimi eğitimciler yönetemez)di. O yüzden, Çalışma ve Sağlık Bakanlığı bürokratlarından bir kısmı Milli Eğitim Bakanlığında görevlendirildi. 350 üst düzey Milli Eğitim bürokratı kızağa alındı. Alanında yetişmiş ve deneyimli bu bürokratlar hâlâ da kızakta. Çalışmadan maaş alıyorlar. Eğitim ise bir türlü sorunlarından kurtulamıyor.Eğitimi kimin yönetemediği bir yılda ortaya çıktı. Yeni Bakan da bu sorunu çözemedi.

6. Sınavlar ve Dershaneler:Başbakan Erdoğan ve eski Bakan Dinçer,Liselere giriş sınavlarının (SBS)kaldırılacağını ve Dershanelerin kapatılacağını söylemişti. Yeni Bakan Avcı ise, SBS’nin kaldırıldığını, fakat altı dersten her dönem birer merkezi sınavın yapılacağını açıkladı. Yani bu konuda geri adım atıldı.  Tek merkezi sınav yerine, çoklu merkezi sınav yapılması, dershanelerin de eğitim programlarını değiştirerek hayatiyetlerini sürdürecekleri gerçeğini ortaya koydu.

7. Kıyafet sorunu: Eski Bakan Dinçer, geçen öğretim yılında radikal bir kararla okullarda serbest kıyafet uygulamasına geçildi. Bu uygulama, büyük karışıklıklara ve disiplin olaylarına yol açtı. Yeni Bakan Avcı durumu düzeltmek için bu öğretim yılında sorunun çözümünü velilere bıraktı. Okulda öğrencilerin okul forması mı, serbest kıyafetmi giyeceklerine velilerin oyları ile karar verilecek. Yüzde 50+1 oy alan seçeneğe göre hareket edilecek.

8. Müdür Atamaları:2013-2014 Öğretim yılı başladı, hala Müdür atamaları yapılamadı. Halbuki şimdiye kadar çoktan yapılması gerekirdi. Sadece İstanbul’da 333 eğitim kurumunun müdürlüğü boş. Sınav kazanıp başvuran 861 müdür adayı var. Atama süreci daha bir ay sürecek. Bu arada atamalarda iktidar yanlısı sendikanın müdür atamalarında Bakanlığa liste vererek baskı yaptığı iddia ediliyor. Hatta bu durumdan vicdanen rahatsız olan bazı Sözlü Sınav Komisyonu üyelerinin görevden çekildikleri söyleniyor.

Kısacası, bir yıl önce (4+4+4 sistemi) ile ilgili söylediğimiz her şey doğru çıktı. Sorunlar sarmalı halindeki eğitim sistemi, yeni Bakanın iyi niyetli düzenlemelerine rağmen birinci yılında sınıfta kalmıştır.Önümüzdeki günlerde çocuğunu bir Liseye yerleştiremeyen veliler sokaklara dökülürse şaşmayın.Görünen köy, kılavuz istemezdi. Ama kılavuzunuz yoksa veya kılavuzunuz karga ise başınız dertten kurtulmaz.

 

 

Vesselam

Vicdanların ayarları bozuldu
Şifreleri cüzdanlara yazıldı
Makyaveller sıra sıra dizildi
Tadı kaçtı bu dünyanın vesselam

Adaletin terazisi ayarsız
Mazlumların feryadına duyarsız
Zalimler pervasız,üstelik arsız
Tadı kaçtı bu dünyanın vesselam

Dürüstlüğün bir yeri yok lügatte
Haşa ki kerizlik diyorlar hatta
Gün ışığı bilmem hangi vakitte
Tadı kaçtı bu dünyanın vesselam

Anlaşılan işler biraz zorlaştı
Gece kesif karanlık ağırlaştı
Bir ihtimal sabah vakti yaklaştı
Sonu değil bu dünyanın vesselam

Yine “Tek Milletiz” dedi, Acaba Pkk’ ya Ne Veriliyor?

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, “Bizi parçalamak isteyenlere karşı hep ‘tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet’ dedik. 2’nci bir devleti isteyenler kusura bakmasınlar. Onlar kendilerine nerede devlet buluyorlarsa, buyursunlar gitsinler. Tek milletiz” dedi.

Eyvah. Eyvah ki ne eyvah!

Başbakan Tayyip Erdoğan, “demokrasi paketinin” açıklanmasına birkaç gün kala bu sözleri söylediyse, paketin içinden muhakkak PKK’nın istediği, Türk Milletinin asla kabul etmeyeceği bazı düzenlemeler çıkacak demektir.

Benim “Tek Millet, Tek Devlet” konusundaki hassasiyetimi bilenler şaşırmasın. Bu kadar güzel beyanları karşısında Başbakan’ı sadece saygı ifadeleriyle anmak gerekirken, “bu ne şüphe, bu ne ön yargı?” demeyiniz.

Öncelikle paketin çıkış sebebini Cengiz Çandar‘ın cümlesiyle özetleyelim: “Bu ‘Paket’, kim ne derse desin, PKK’nın 1 Eylül sonrasında silahlı güçlerinin ‘sınır dışına çekilmesini durdurduğunu’ Cemil Bayık’ın ilan etmesinin sonrasında geliyor. ‘Paket’in zaten çıkacak olduğunu, bunun Cemil Bayık’ın ‘geri çekilmenin durdurulması’ açıklamasıyla ilgisi olmadığını hiç kimse anlatmasın; anlatan çıkarsa da hiç kimse inanmasın…”

*****

İşte bu inandırıcılık probleminin yaşandığı dönemlerde alıştığımız bir mekanizma işletilmekte. Bizzat R. Tayyip Erdoğan devreye girmekte, özellikle bölünme endişelerini yaşayan çoğunluğun yatıştırılması görevini üstlenmekte.

Mesela “Oslo Görüşmeleri” yapılmakta iken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, muhalefetin “pazarlık” iddialarını sürdürmesi üzerine 21 Ağustos 2010’da Kayseri mitinginde sert cevap vermişti:

“Bizim bunlarla (PKK ile) bir araya oturduğumuzu söyleme şerefsizliğini yapanlar bu alçakça iftirada bulunanlar, bunun hesabını her yerde vereceklerdir. Bugüne kadar AK Parti iktidarı olarak terör örgütüyle hiçbir zaman masaya oturmadık, oturmayacağız da. Bizim felsefemizde, anlayışımızda böyle bir şey olamaz. Bu iftirayı atanlara söylüyorum, ey Kılıçdaroğlu, ey Bahçeli bizim masaya oturduğumuzu söylüyorsanız, bu iddianızı ispatlamazsanız müfterisiniz.”

Daha sonra anlaşıldı ki, Başbakan bu sözleri söylerken görüşmeler devam etmekte imiş. PKK ile Öcalan arasında mektupları da MİT yetkilileri taşımaktaymış.

Başbakan Erdoğan, kendince şartlar olgunlaşınca, “Biz kimsenin adım atmakta tereddüte düştüğü, İmralı olsun, Oslo olsun çok açık net… bu adımları da attık. Onun içinde Milli İstihbarat Teşkilatı müsteşarı ile başlattık görüşmeleri, aynı şekilde devam ettik” cümleleriyle PKK ile müzakere sürecini açıklamıştı.

Bunları ve daha fazlasını yani “sayın Öcalan” diyen devlet görevlilerinin, PKK’lılar ile “samimi” sohbetlerini ve İngiltere temsilcisinin gözetiminde mutabık kalınan protokolü çoğunuz okumuşsunuzdur.

*****

PKK terör örgütü lideri Öcalan ile İmralı’da başlayan ve adına “çözüm süreci” denilen müzakereler yürütülmekte iken de, Başbakan Erdoğan “Öcalan teslim alındığında ben Başbakan olsam asardım” türü cümleler kuruyordu. Ayrıca PKK’lılarla dağda kucaklaşan BDP milletvekilleri hakkında sert açıklamalar yapıyor, Başbakanlık bu milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin fezlekeyi Meclis’e gönderiyordu. Bütün bunlar geride kaldı.

Şimdi görünüşte “süreç” daha açık ve şeffaf yürütülüyor gibi. İmralı’ya sadece devlet görevlileri değil, BDP’li heyetler de gidip geliyor. Öcalan ile Kandil arasında postacılık görevini de bunlar yapıyor.

Ancak bu defa Öcalan başrolde. Yine Cengiz Çandar‘ın cümleleriyle tanımlarsak, “iktidar, gelinen noktada, ister istemez, diyalogun merkezindeki Abdullah Öcalan’a bel bağlamak durumunda. Öyle olduğu için, iktidar sözcüleri, bir yandan BDP’yi aşağılar ve Kandil’i şeytanlaştırırken; diğer yandan Abdullah Öcalan’ın isminden, sanki AK Parti’ye yakın bir STK yetkilisiymiş gibi söz ediyorlar.”

*****

PKK’yı temsil eden kanatlar “iyi polis”, kötü polis” rollerini paylaşarak oynamaya devam ederken, TBMM’nin çıkaracağı “demokrasi paketi”nin önce İmralı’ya götürüldüğü, Öcalan’ın onayının alınmaya çalışıldığı haberleri benim endişemi haklı çıkarıyor.

Paket” hakkında yorum yapan ünlülerden bazılarının aşağıda verdiğim görüşleri içeriğine dair belirsizliği açıkça ortaya koymakta. Bu yazı yayınlanıncaya kadar, beklenen gelişmelerin olacağı ve paketin açıklanacağını sanıyorum.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş: “Hükümet ile de görüşmeler yapacağız, İmralı’da Sayın Öcalan ile görüşmeler yapacağız. Yakın zamanda Kandil’e bir heyetimiz tekrardan gidebilir. Tartışmalar görüşmeler sonucunda tekrar sürecin işleyebileceği bir aşamaya gelmesini umut ediyoruz, ama burada sayın Öcalan’ın tavrı belirleyici etkili olacaktır.

Numan Kurtulmuş: Bazı demeçlerde açık bir yanlış bilgi yer aldı. Henüz ortada bir paket yok ki bu paket İmralı’ya gitsin, görüşülsün!

Burhan Kuzu: Demokrasi paketinden haberi olmadığını söyleyenlere: Demokrasi paketi Salı günü son şekli verilerek kamuoyuna açıklanacak.

Mehmet Baransu: Toplantı ertelenmişmiş! Maddeleri Öcalan’ın görüşüne sunmanın yeni adı ‘Erteleme’. Öcalan son şeklini versin, açıklarlar.

Muharrem İnce: Adı demokratikleşme paketi ama muhalefet bilmiyor, sendikalar bilmiyor, sivil toplum örgütleri bilmiyor, AKP hazırlıyor, İmralı biliyor!

BBP Genel Başkanı Mustafa Destici: Demokrasi paketi PKK’nın taleplerini esas alıyor. Resmi dil, PKK’lılara ve KCK’lılara af, Abdullah Öcalan’a ev hapsi ya da kısmi özgürlük, bunların olmazsa olmazları gözüküyor.

*****

Ayrı bir devlet kurma hedefinden hiç sapmayan PKK, Suriye’deki gelişmelerden sonra bu hedefe ulaşabileceğine şimdi daha çok inanmakta. “Çözüm Süreci” kapsamında çatışmasızlık ortamını çok iyi değerlendiren PKK, dağ kadrosunu takviye etti, bölgede psikolojik üstünlüğü ele geçirdi  ve fiili paralel devlet yapılanması konusunda çok ciddi mesafe aldı.

PKK, kendisini bu hedefe götürecek düzenlemelerin tamamı çıkmazsa, asla tatmin olmayacak, verilenleri “çok az ve çok geç” bulacak, yeniden terör eylemlerine başlayacağı tehdidiyle baskılarını artıracaktır.

Paket’ten PKK’nın istediği düzenlemeler çıkarsa da, Türkiye sadece sözde veya kâğıt üstünde “tek millet, tek devlet” olacak. Fiilen bölünme süreci durdurulamayacaktır. O zaman eyvah, eyvah ki ne eyvah!

 

 

Kaliteli Yaşamın Emekliliğimize Bakış Açısı

 

İnsanoğlunun akıl baliğ olmasından son nefesine kadar hayat çizgisi, merdiven basamakları gibi sürekli yükselen bir şekilde olmalıdır. Zorunluluklar gereği kısa süreli iniş çıkışlar makul karşılanabilir. Ancak, ani çıkışlar ve ani inişler kaliteli yaşamın ruhuna ters gelmektedir. Burada kararlılık, istikrar, devamlılık, denge, azim, coşku, heyecan, üretme, paylaşma vb. gibi olumlu kaliteli yaşam unsurları bu sürece destek vermemektedir.

İnsan hayatı boyunca, dengeli, istikrarlı, belirli amaç ve hedeflere yönelik, okuma, öğrenme, çalışma, üretme, paylaşma, destek verme, katkı sunma vb. gibi güzel ve anlamlı eylemlere devam etmelidir. Yaşamın hiçbir yerinde, ümitsizliğe, yılgınlığa, tembelliğe, umutsuzluğa, vazgeçmeye, bilinçsiz ertelemeye, atalete, kararsızlığa, öğrenilmiş çaresizliğe asla yer verilmemelidir.

Vücudumuz 20’li yaşlarda gelişimini tamamlamakta ve 40’lı yaşlarda ise biyolojik olarak geri dönmeye başlamaktadır. Kas ve kemik sistemimizle birlikte vücudumuzun tamamının sağlık ve kalitesini koruyabilmek için, önceki yıllardan daha fazla ve yüksek kaliteli eylemlerde bulunmamız kaçınılmaz hale gelmektedir. Dövülen demirin sağlam olması ve çalışan bıçağın keskin olması gibi, vücudumuz da her açıdan çalıştığı ve eylemde bulunduğu ölçüde sağlığını ve kalitesini koruyabilecektir.

Emeklilik, yalnızca maaş aldığımız işyerinde belirli bir süreyi tamamlamış olduğumuzdan dolayı ayrılmak demektir. Asla ve asla çalışmayı, öğrenmeyi, üretmeyi, okumayı, sinerji ortaklığı yapmayı, enerji üretmeyi, paylaşmayı, katkı sunmayı, destek olmayı, bırakmak demek değildir. Bazılarımız emekli maaşı yetmeyeceği için çalışmaya devam etmeyi tercih etmektedir. Emekli maaşı yetenlerden bazılarımız ise, çalışmayı olduğu gibi bırakmakta ve bu defa da, can sıkıntısı, obezite, asosyalleşme, yalnızlaşma, atalet, durağanlık ve kahve köşeleri gibi kaliteli yaşam hırsızlarının kucağına düşmektedir. En tehlikeli emeklilik şekli de bunlar olsa gerektir.

Eğer emeklilikte karar kıldıysak, çalışmaya devam etme saiki ile, aynı veya benzer bir işte zoraki çalışmak zorunda değiliz. Bugüne kadar yapmış olduğumuz işin dışında yapılabilecek sayısız işler ve eylemler bizleri beklemektedir.  Artık en olgun, yetişmiş, tecrübeli, insiyatif yeteneği gelişmiş, üretim kapasitesi artmış, kaliteli ve tecrübeli arkadaş portföyü olan, girişimcilik ruhu gelişmiş, profesyonelleşmiş bir durumdayız. Eğer, gençlik yıllarımızdan beri, yüksek kaliteli hayatımıza ve koruyucu ve önleyici sağlığımıza gerekli yatırımları da yapmış isek, değmeyin keyfimize…

Tabi çalışma yıllarımızda, gençliğin verdiği enerji ile, büyük bir hırsla, dünyayı hamudu ile yutacak bir şekilde çalışarak; ölçülü ve dengeli, dinlenmeyi, eğlenmeyi, tefekkürü, kanaatı, sabırı bir tarafa bırakarak, gençliğin tolerans sınırlarına güvenerek, kendimizin her bakımdan posasını çıkarmış isek, yandı gülün keten helva…  Zira yaşamımızın yüksek kaliteli olabilmesi için, her aşamada, çalışma, dinlenme, eğlenme, ibadet, dengelerini çok iyi kurabilmemiz gerekiyor.

Özellikle emeklilikte de yüksek kaliteli yaşayabilmek için, önceden edinmiş olduğumuz kaliteli eylemlere hiç ara vermeden, hatta daha da artırarak devam etmemiz gerekiyor. Zira bunlar kaliteli yaşamımızın  çok önemli ve asla terkedilmemesi gereken, ama acil olmayan eylemlerindendir.

Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

–         Her gün mutlaka belirli bir süre okumak. (Kur-an’ı kerim ve faydalı eserler)

–         Her gün mutlaka belirli bir süre, spor ve egzersiz yapmak. (Bilinçli ve kaliteli olmak kaydıyla)

–         Yazmak, üretmek, çoğaltmak ve  paylaşmak.

–         Çevremizle pozitif iletişimde bulunarak, beşeri ilişkileri artırmak.

–         Sinerji ve enerji üreterek çevremizle paylaşmak.

–         Dost ve arkadaşlıklara kaliteli yatırımlar yapmak.

–         Çevremize, destek ve anlamlı katkılar sunmak.

–         Yardıma muhtaç insanlara karşılıksız yardım etmek.

–         Toplumsal, kültürel, eğitim ve sağlık projelerinde görevler almak.

–         Çevremizi her anlamda sürekli pozitif ve olumlu bir atmosfere büründürmek.

–         Verimli, etkin ve çevreyle etkileşimli hobiler edinerek belirli sürelerle icra etmek.

–         Etkin çalışma hayatındaki mesleğini gönüllü olarak daha tecrübeli bir şekilde toplumla paylaşmak.

–         Gelecek nesillere yüksek kaliteli ve anlamlı miraslar bırakabilmek için gerekli hassasiyeti göstermek. (Her mirastan bahsetmiyorum. Zira borç da bir mirastır)

En kötü tercih ise, emeklilikten sonra hiçbir iş yapmayarak, çalışmanın acısını çıkarmak için, dinlenmek için, rahat yaşamak için; eylemsiz, hareketsiz, üretimsiz, pasif, çevreden kopmuş, kabuğuna çekilmiş bir şekilde yaşamaya başlamaktır. Böyle bir tercihte bulunan kişinin derhal sağlığı bozulacak, zihni melekeleri süratle geriye gidecek, çevikliği ve dinamikliği azalacak, anlamlı eylemlerde bulunmadığı için itibarı azalacak ve toplumda hiçbir işe yaramayan bir kişi olma evhamına kapılacaktır.

Yüksek kaliteli bir yaşamın en önemli unsurlarından birisi de dengeli, ölçülü ve itidalli olmaktır. Dengesiz bir dinlenme,  çalışma, tatil, eğlenme ve hobi eylemleri bizleri kaliteli yaşamdan uzaklaştırır. Bu konularda kantarın topuzunu kaçırmamak gerekir.

Emeklilikten sonraki yaşamımızın da yüksek kaliteli olabilmesi için, ömrümüzün kalan kısmını lezzetli bir şekilde yaşayabilmek için, ileride alzeheimer (unutkanlık ve bunama) hastalığına yakalanmamak için, borçların içerisinde bunalmamak için, yalnızlaşmamak için, asosyal olmamak için, yaşamdan gerçek anlamda zevk almak için, yüksek kaliteli yaşamın unsurlarını emeklilikten sonra da daha etkin olarak üzerimizde taşımamız gerekiyor.

40’lı yaşlardan sonra biyolojik ritmimizin aleyhimize işlediğini de dikkate aldığımızda, emeklilikte de boşluğumuzun olmadığı, avareye geçirilecek zamanımızın olmadığı, üretmeye, çalışmaya, okumaya, paylaşmaya, destek ve katkı sunmaya, spor ve egzersize devam etmeye, yeni yeni hobiler edinmeye ve uygulamaya, beşeri ilişkileri büyütmeye, dostluk ve arkadaşlıklara yatırım yapmaya, gelecek nesillere yüksek kaliteli ve anlamlı miraslar bırakmaya ne kadar çok ihtiyacımızın olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu yönüyle emeklilik, hayattan kopma, sürekli dinlenmeye ve istirahate çekilme, çürüme, işe yaramaz hale gelme, obeziteye ve durağanlığı teslim olma, sosyalite ve toplumsal etkinliklerden uzaklaşma, hızlı yaşlanmaya pirim verme, sağlığı ve kaliteli yaşamı tiftitme demek değildir.

Aksine yeniden doğuş, profesyonelliğin ve tecrübenin ışığında aydınlanma, çevreye ışık, coşku ve heyecan sunma, yedekte değil, oyunun içinde olma, örnek olma, destek ve katkı sunma, iyilik yapma, değer üretme, sinerji ve enerji ortaklığı geliştirme, mevcut pastayı büyütme gibi yüksel kaliteli ve anlamlı eylemlere daha fazla zaman bulabilmek demektir.