25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 955

Ortadoğu ve İslam Ülkelerinde İnce Ayarlar!

0

 

ABD aciz olanların ağzını hemen kapatıyor. Geçen haftalar birileri gücenme cinsinden laflar etmişti, şimdi bakın gücenme babından da olsa konuşmalar bitti. Çünkü ABD, bizimkilere ”susar mısınız” dedi ve Ankara’nın sesi kesildi. ABD sömürmek için bir yeri mi işgal edecek, ajanları ve yerli işbirlikçileri kullanarak istediği olayları çıkartıyor. Sonra da Türkiye’ye konuş diyor… Türkiye’ de, çevre ülkelerde Müslümanlar kıyılıyor, öldürülüyor,  katliamlar yapılıyor diye, insanımız haklı olarak tepki vermeye başlıyor. ABD ve İsrail tarafından belirlenen yerler iyice karıştırılıyor. O ülke üzerinde  kamuoyu iyice yoğunlaşıyor, istenilen şartlar oluşunca da ABD oraya Özgürlükler adına çörekleniyor. Binlerce  insan ölüyor, yerinden yurdundan oluyor. ABD neresi ve ne için  konuşun diyorsa,  elinin altında ki tüm ülkeler, başta Arap ülkeleri  ve Türkiye de o’nun emrini aynen yerine getiriyorlar.

Mısır, istenilen kıvamda karıştırıldı, haksızlıklar diz boyu, ölümler aldı başını gitti. Şimdi sırada Suriye var. Ha bire karıştırılıyor. Bilerek ajanlar olayları  çıkarıyor, müslüman müslümana kırdırılıyor. Kardeş Esed’in babası ne ise oğlu da  aynısı. İnsanlık dışı muameleler  Suriye’de öteden beri devam ediyor. Başbakanımıza sormak lazım bu Esed denen  geçmişi bozuk adamla  kardeştiniz, bir günde ne oldu da düşman oldunuz?  Bu  insanlık düşmanı adi Esed yüzünden Müslüman kanı oluk oluk akıyor. İşin başında oyun kurucular var. Şimdi sıra Esed bahane edilerek Suriye’de, nasıl olsa  halkının çoğu Müslüman kıy gitsin öyle mi? ABD nereyi gösterirse bizim yönetim ergi de orası ile ilgili oluyor, bağırıp çağırıyorlar. Belirlenen yerlerde insanlar katlediliyor, özgürlükler yok ediliyor, haliyle insanlar da ayağa kalkıyor ve kaldırılıyorlar. Oysa kimler konuşuyorsa, kötülükleri yapanlarda dolaylı ve dolaysızda olsa onlar. Irak’ta da öyle olmadı mı? Sonuçta olanlar, tüm zulümler Müslümanlara olmadı mı?…

Bizim iktidara şu an ABD, Mısır ve Suriye için bağırma, kamuoyu oluşturma görevi  vermiş  gibi. Son günlerde Irak’ta, Hatay’da, Çin’de(Doğu Türkistan’da),  Afganistan’da, başka İslam beldelerinde peş peşe onlarca insan öldürüldü. Bizimkilerden(Ankara’dan) oralar için ses çıkmadı. Sanki katliamlar sadece Mısır ve Suriye’de var. Neden? Çünkü henüz Mısır ve Suriye’nin işi bitirilmedi. Sonra sırada İran var, daha sonra sıra Türkiye’ye gelecek! Biz de bu olaylara alet oluyoruz. Birileri de bu oyunların destekçisi ve çığırtkanlığını yapıyor ki durum iyice karışsın! Onlar kim? ABD’nin bir dediğini iki etmeyenler. Sonunda kazanan kim olacak ABD, kaybedenler ise Müslümanlar olacaktır.

Özgürlükler, yeni anayasa, anadilde eğitim, başkanlık ve eyalet sistemleri adına epey  zamandır, şeref kelimeleri de havada uçuşarak, çocuk katilleri ile görüşmeler yapılıyor. Türkiye’de ABD, AB ve İsrail’in de planlamaları ile Kürt kökenli kardeşlerimiz kışkırtılıyor. Ülkemiz parçalara ayrılmaya çalışılıyor. Bir ülke parçacıklara ayrılırsa mı daha güçlü olur, yoksa ortak değerlerde buluşulup birlik olursa mı daha güçlü ve istikrarlı olur? Elbetteki birlik olunursa güçlü ve istikrarlı olunur. Ama insanımızda, idarecilerimiz de ABD oyunlarına açıkça geliyor. Hazırlanan paket  önce Öcalan’a  gönderiliyor, onun da gazı alınarak mecliste  oylamaya sunulacakmış ,Türkiye ne kadar gurur kırıcı, incitici olaylar yaşıyor, çok yazık!!! ABD Irak’a girmeden önce Ankara’yı kafaya almış, kartını daha rahat oynamıştı. Sonra da binlerce müslümanın kanına girilmişti. Şimdi de aynı şeyler  tezahür etmeye devam ediyor…

Yapılacak iş: Türkiye’nin, Türk Cumhuriyetleri, Japonya, Pakistan, gerekirse İran, Hindistan ve diğer doğu ve Kuzey Doğu ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve iktisadi, askeri birliktelikler ve paktlar oluşturmasıdır. ABD politikaları Türkiye’nin ve İslam Dünyasının mahvolmasına sebep oluyor, bunu artık anlamamız gerekmektedir. Birleşmiş Milletler, NATO gibi kuruluşlar insanlık adına, doğru hiçbir şey yapmıyor. Onlar sadece ABD ve siyonizmin çıkarları için çalışıyor, bunun başka izahı yok…

Allah Türk Milletini ve İslam Alemini Korusun. Amin.

 

 

Din mi Bilim mi?

 

Müslümanların Nobel ödülü alanlar listesindeki yerlerinden hareketle başlayan tartışma, uzun bir geçmişe sahip olan “din mi bilim mi” sorusunu insanın zihnine yeniden getiriyor.

Aslını isterseniz bu soru Müslümanlara ait bir miras değil. Batı’dan tevarüs ettiğimiz ve ne yazık ki bana göre İslam özelinde “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan” sorusu gibi anlamsız bir tartışma…

Neden mi?

Sorunun kaynağı olan Batı’nın bu alanda verdiği uzun mücadelelerden sonra her iki sahayı birbirinden tamamen ayırmak zorunda kalışının haklı nedenleri İslam açısından söz konusu olmadığı için.

Dikkatinizi çekmek isterim, “İslam” açısından diyorum, “Müslümanlar” açısından değil.

İzah edeyim:

İslam’a göre bilim de din de Allah’ın ayetidir. Dolayısıyla ikisi birbirinin alternatifi olmadığı gibi bu iki alan birbirine muhalefet de edemez.

Zira bilim, ana hatlarıyla, evrenin kanunlarını keşfetmeye çalışmaktadır.

İslam’a göre evreni yaratan kimdir?

Allah.

Dolayısıyla evrenin kanunlarını koyan da Allah olduğu için yapılan iş aslında Allah’ın koyduğu kanunları anlamaya çalışmak değil midir?

Peki, dinin kanunlarını koyan kimdir?

İslam’a göre yine Allah.

Her iki alanın sahibi Allah ise, bu iki alanın birbiriyle çatışması söz konusu olabilir mi?

Olamaz.

Olamayacağı içindir ki Kur’an-ı Kerim tabiattan da örnekler getirerek Allah-ü Teala’nın varlığına ve birliğine dikkat çeker. Hatta bu örneklerin bilimsel keşiflerle desteklendiğini de zaman içinde görebiliyoruz (Rahman Suresi, 19. ve 20. ayetlerin işaret ettiği gerçeğin keşfi gibi).

Yine bu nedenledir ki İslam din işleri – dünya işleri ayrımına da yer vermez. Zira dinin amacı zaten dünya hayatının düzgün yaşanmasını sağlamaktır. Bir anlamda din dünyanın düzenlenmesi için gelmiştir. Ahiretin değil. Ahiret bu hayatın sonucudur ve ahiretimizin nasıl olacağı bu dünyayı nasıl yaşayacağımıza bağlıdır.

Bu noktada iki hususa ayrıca dikkat çekmek gerekiyor:

Birincisi, İslam açısından her iki alanın birbiriyle çatışması söz konusu olmamakla birlikte bu iki alanı anlayan ve algılayan insan olduğu için, bu alanların “çatışıyor” gibi görünmesinin temel nedeninin “insanlar”ın yorumları olduğu unutulmamalıdır.

İkincisi, bu iki alanın bütüncül bir biçimde anlaşılabilmesi, insanların her iki sahada da doğru ve sağlıklı bilgi sahibi olmalarına bağlıdır. Din adına da bilim adına da hurafelere itikad ve itimad ettiğiniz vakit dini ve dünyevi hayat şeklinde “bölünmüş hayatlar” yaşamanız kaçınılmazdır.

Üstelik her iki alana dair doğru bilgi elde etmek, her iki alanı anlamayı da kolaylaştıracaktır.

Bu yapılamadığı takdirde, Dawkins’in işaret ettiği “Müslümanların Ortaçağ’da yaptığı harika işleri” anlamak ve yenilerini meydana getirmek imkansız hale gelir…

Nitekim öyle olmuyor mu?

 

 

Siyaset Hastalığı

 

Siyaset hem zor hem renkli bir sanat. Bir bulaştınız mı bir daha bırakmak istemezsiniz. Siyaset hastalığına bulaşan iflah etmez. Ölüm döşeğinde olsanız da siyasetten kopamazsınız. Geçmişte siyaset yapmış bir çok piri fani insan tanıyorum. Neredeyse ayakta durmakta zorlanıyor ama milletvekili olmak için can atıyordu. Onların bir çoğu bugün rahmet-i rahmana kavuştu.

Milletvekili adayı olmak için Ankara yolunda kalp krizinden ölenler, Ankara’da Otel Odası’na ölü bulunanları biliyorum. Siyaset hastalığı bulaştığı için hep siyaset yapmak istiyorlar. Aman siz siz olun sakın ha siyaset hastalığına bulaşmayın. İflah etmeniz mümkün olmaz.

Şöyle bir çevrenize bakın. Ankara’ya göz atın. Yıllardan beri Türkiye’nin kaderinde söz sahibi olan isimler halen siyaset yapıyorlar. Neredeyse babadan oğula geçen siyasetçiler biliyoruz. Hele Anadolu’da milletvekilliği ve siyaset belli ailelere mahsus, Başkasının girmesi mümkün değil.

Ankara siyasetine baktığımızda Meclis başkanı Cemil Çiçek, eski Bakanlardan Abdülkadir Aksu, daha bir çok isim her dönem siyasette ön planda. Sanki başka bu görevleri yapacak insanlar yok. Aslında siyasetin önünü açmak, gençlere fırsat tanımak ve yeni siyasetçiler yetişmesine imkan sağlamak gerekiyordu.

AK Parti ve sayın Erdoğan siyasete yenilik getirdi. Ama o da eski geleneğe sımsıkı sarıldı. Yıllardan beri Bakanlar aynı Bakanlar, siyasetçiler aynı siyasetçi hatta geçmişte AK Parti hareketine öyle veya böyle karşı çıkmış insanlar bile bugün AK Parti ve Erdoğancı oluverdiler. Aslında onlar ne Erdoğancı ne AK Partili, onlar sadece kazanmak, hep siyasette var olmak için bunu yapıyorlar.

KOCAELİ SİYASETÇİLERİ

Kocaeli’de ki siyasetçilere toplu olarak baktığımızda eski tas eski hamam. Yıllardan beri aynı isimler siyasetin içinde. Örneğin, Kocaeli Büyükşehir belediye başkanlığı için yıllardan beri sayın Karaosmanoğlu ve sayın Sirmen yarışını görürüz. Sirmen, kendi açısından kazanma adına bir hareket içine girerek İzmit’ten aday oldu. AK Parti Sirmen’in karşısına iyi bir aday çıkarmazsa hele mevcut başkan ve herkesle kavgalı Nevzat Doğan ile çıkarsa Sirmen kesin olarak İzmit belediye Başkanlığını kazanır. Sirmen’in Belediye Başkanlığı’nı kazanması farklı siyasi gelişmelere de sahne olacaktır. Ancak ne acıdır ki CHP, Sirmen dışında sahaya ciddi bir aday çıkaramamıştır. Siyasetin kaderi ve çilesidir.

CHP’de bu yaşanırken AK Parti’de de durum farksız. Belediye seçimlerinin gündemde olduğu bir dönemde AK Parti’de sayın İbrahim Karaosmanoğlu’nun karşısında ciddi bir aday çıkmıyor, çıkamıyor. Son 25 yıldır Kocaeli siyasetinde olan Karaosmanoğlu’nun karşısına en az 4-5 adayla AK Parti çıkabilseydi. Ama Karaosmanoğlu’nun karşısına aday olarak çıkmak bile siyaseten intihar kabul ediliyor. Kocaeli siyasetinde Başbakan’ın ağabey dediği sayın Karaosmanoğlu’nun büyük ağırlığı var. Bakalım, Sayın Karaosmanoğlu’nun karşısına aday çıkabilecek mi? Kocaeli’de ki belediye Başkan adaylarının kaçı yerini koruyabilecekler. AK Parti içinde büyük mücadeleler veriliyor. Siyasi çalışmalar yapılıyor. Siyasetin tüm hastalığı AK Parti’ye de bulaşmış durumda. Bakalım AK parti siyaset hastalığından nasıl kurtulacak.

Evet, yerel seçim çalışmaları çoktan başladı. Herkes safını belli etmeye başladı. Ancak renk vermeyenler var. Dumanlı havayı siyaset havasını koklayıp gözleyenler pusudalar. “Nasıl kazanabiliriz, nereden kazanabiliriz?” Hesapları yapılıyor. Onlar hesap yapa dursun yerel seçimler çok renkli geçecek. Seçim sonuçları da tahminlerden çok farklı çıkacak. Yerel seçimler genel seçimlerin yansıması olmayacak. Benim yaptığı araştırma ve çalışmalar vatandaşlar yerel seçimde partiden çok adaylara ve Başkanların ekibine oy verecek. Şimdiden yerel seçimlerin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.

 

 

Başka Açıdan Şeriat (I)

0

 

“Şeriat” kelimesi üzerinde çok duruluyor. “Şeriat”  kavramı hakkında çok şey yazılıp çiziliyor. “Şeriat” sözcüğü ile ilgili olarak çok değişik söylemler yapılıyor.

“Şeriat” var mı yok mu? Şeriat gitti mi gitmedi mi? Şeriat gittiyse gelsin mi, gelmesin mi? Şeriat gittiyse gelecek mi? Gelmiyecek mi? Nedir bu Şeriat?

Resmiyette bu kadar ürkülen Şeriat; gerçekten bu denli ürkütücü mü? Bazılarının neredeyse, nerede kaldı diye dört gözle beklediği Şeriat’in, hakikaten gelmesi olası mı?

Daha bunlar gibi nice sorular, cevaplar, tehdit unsuru taşıyan ifadeler, masumane istekler, yersiz tartışmalar; Cumhuriyet Türkiyesi’nde sık sık tekrarlanıyor. Âdeta ısıtılıp ısıtılıp öne sürülüyor.

Acaba aziz okur! Şeriat, yok mu ki gelsin? Acaba gitmiş mi ki dönsün? Acaba yok olmuş mudur ki varlığı tekrar söz konusu olsun? Acaba yokluğu mümkün müdür ki, varlığından yine dem vurulsun?

Oysa Kur’an’ın tamamı Şeriat’tir. Kur’an ise on dört asır önce indirilmiştir. O günden beri vardır. Eldedir. Baş tâcıdır. Bütününe inanılmaktadır. Elden geldiğince de tatbik edilip, uygulanmaktadır.

Nitekim bir kimse namaz kılıyorsa, Allah’ın emrini yâni Şeriati uyguluyor demektir. Bir kimse oruç tutuyorsa, Allah’ın emrini yâni Şeriati yerine getiriyor demektir. Bir kimse hacca gidiyor, zekâtını veriyor, iyilik yapıyor, kötülükten sakınıp sakındırmaya çalışıyorsa; Allahın emrini yâni Şeriati tatbik ediyor demektir.

Bir kimse talebe olarak dersine güzelce çalışıyor, memur olarak görevini tam olarak ifa ediyor. İşçi olarak işinde ciddî şekilde çalışıyor ve bu arada ibadetini de aksatmıyorsa. İnsanlarla iyi geçiniyor, onlara faydalı oluyor ve devletine, milletine de bağlıysa. O kimse Allahın emrini yani Şeriati bizzat yaşamış ve yaşatmış oluyor demektir.

Kısaca insanlar iman edip inanıyor, sâlih ve iyi amel ve ibadetlerde bulunuyor  ve birbirlerine  hak ve sabrı tavsiye edip, öğütte bulunuyorlarsa. Allah’ın emrini yâni Şeriati uyguluyorlar demektir.

İşte bu mânada Kur’an’da saymakla bitmiyecek olan öğüt ve tavsiyelerin haddi hesabı yok. İşte bunların hepsi Şeriattir. Bu çeşit Şeriat; yâni dinin istediği yaptırımlar; Kur’an’ın yüzde doksan dokuzunu teşkil etmektedir.

Siyaset ise Kur’an’ın yüzde biri kadardır. Üstelik o, farklı bir konu. Ayrıca işlenecektir.

Demek ki Şeriat ondört asır önce gelmiş olup, bir yere  gitmiş de değildir. Nitekim, dipdiri olarak ayaktadır. Dolayısiyle geleceği falan yoktur. Getirilecek diye bir iddia ise geçersiz ve yersizdir. Bir tarafa gideceği de yoktur. Bir tarafa götürülmesi de söz konusu değil. Çünkü Kıyamet’e kadar korunması bizzat  Allah tarafından üstlenilmiştir.

Evet, Kur’an’ın tamamı Şeriat’tir. Yâni Allah’ın, murad-ı İlâhîsi olan;insanlardan beklediği istekleridir. İnsanların olmasını istediği hususlardır. Velhasıl insanların yapıp yapmamalarını emrettiği her şey Şeriat’tir. Hepsi Şeriat kapsamına girer.

Kısaca ifade edersek; kendisine yapılmasını istemediği şeyin; başkasına da yapılmamasını istemek. Yine, kendisine yapılmasını istediği şeyin; başkasına da yapılmasını istemektir.

Nitekim örneklerini verdik. Tatbik edilmeye çalışıldığını gösterdik. Şeriat’in mevcut olduğunu, herkesin bir tarafına tutunmuş bulunduğunu belirttik.

Evet, Şeriat din demektir. Din ise nasihattir, öğüttür. Akla kapı açar. Kararı insana bırakır.

1065

Çünkü: “La ikrâhe fi’d-dîn.” Dinde zorlama yok. “Leküm dinüküm ve liye dîn.” Sizin dininiz

size, benimki bana. Siz kendi dininizde , inancınızda kalın, ben kendi dinimde. Ne siz bana karışın, ne ben size.

Zaten laiklik de bu değil midir? Kimse birbirine dil uzatmasın. Herkes birbirine katlanıcı olsun. Kimse kimsenin inancına karışmasın.

Kur’an’ın yüzde biri siyasettir. Bu ise iş başındakilerin düşünmesi gereken bir husus.

Yüzde doksan dokuzu ahlâk olan Kur’an’ın bütün gereklerini  -aşağı yukarı-  yerine getirmek varken; yüzde birlik kısım için, sonu şüpheli bir uğraşın içine girmek yanlış. Yüzde birlik kısım için, yurdu karıştırıcı durumlara sebebiyet vermek doğru değil. Çünkü ister istemez zulüm yapmak zorunda kalınır ki büyük vebaldir.

Ve işte asıl o zaman Şeriat çiğnenmiş olur. Kaldı ki,Şeriat çiğnenerek Şeriat istenmez. İstenmemeli. Yüzde birlik kısım için; asayişi bozucu davranışlarda bulunmak tasvîb edilemez. Birlik beraberliği yok edici faaliyetler yapmak çok sakıncalı.

Kaos ve karışıklığa yol açacak hareketlere girişmek; vahîm sonuçlar doğurur. Fitne fesat çıkarıcı, bozguncu tavırlar sergilemek son derece yanlış.

Hele hele isyan etme derecesine gelmek fevkalâde tehlikeli. Kan gövdeyi götürecek bir ortama halkı sürüklemek ise, millette onulmaz yaralar açar. Ki bütün bunlar asla doğru değil. Dinde kat’a yeri yok.

Şayet yukarıda saydığımız olumsuz hususlara tevessül edilir, yönelinirse; Kur’an’ın tatbik edilen, uygulamaya çalışılan güzel ahlâktan ibaret olan yüzde doksan dokuzu tehlikeye atılır, yapılamaz hâle gelir. Pirince giderken evdeki bulgurdan olunur.

Çünkü din nasihattir. Din barış demektir. İslâm, sulh ve selâmet mânasını içeren bir kelimedir.

Çünkü Kur’an’ın yüzde doksan dokuzluk kısmı enfüsîdir. Sadece nefsi ve iç daireyi ilgilendirir. Yâni herkesin sorumlu olduğu, bizzat kendisinin yapabileceği ve yalnız kendisinin yapması gereken hususlardır. Ki hiçbir engelle karşılaşması mümkün değil. Sırf ahlâkla ilgili müeyyide ve yaptırımlardır.

Evet enfüsî daire / enfüs dairesi; kişinin iç âlemidir. Tasarruf ve kullanım yetkisi içinde kalan alandır. Temennî ettiği, istediği şeyi irade edebildiği yâni yapabildiği, yerine getirebildiği dairedir. Kısaca hem ister hem yapar. Yapmasına hiçbir mâni ve hiçbir engel yoktur.

Kur’an’ın yüzde birlik siyaset kısmı ise âfâkîdir. Kişinin dışında cereyan  etmekte. Bizzat şahsına taalluk eden yanı yok. Bizzat kişiliğini ilgilendiren yönü bulunmamaktadır.

Evet, âfâkî dâire / âfâk dairesi ise, kişinin dışında kalan âlemdir. Tasarruf yetkisi bulunmayan, tasarruf yetkisi dışında kalan alandır. Temennî ettiği, istediği şeyi irade edemediği dairedir. Arzusunu hayata geçiremediği yerdir. İster fakat yapamaz. İstediğini yapmasına, gerçekleştirmesine birçok engeller, mâniler vardır. Kaldı ki kişi; enfüs dairesinden sorumlu. Âfâk dairesinden ise aynı şekilde mes’ûl değil. Ayrıca bu başka bir yazı konusudur.

 

 

 

 

 

 

‘Milliyetçilik, milletini sevme duygusudur. Bu duygu insanın yapısında vardır.’

Oğuz Çetinoğlu:Milliyetçilikkavramını nasıl tanımlıyorsunuz Hocam?

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri: Milliyetçilik; insanın kendisini bir yere, kimliğe, topluma, inanca ve değerlere ait olduğunu hissetme duygusudur. İçeriği, biçimi veya işlevi nasıl tanımlanırsa tanımlansın milliyetçilik, her toplum için tabîi bir ihtiyaçtır. Bu yönüyle milliyetçilik, milliyeti oluşturan ilkelere, millî değerlere ve mânevî öğelere bilinçli bir bağlılığı ifâde eder.

Çetinoğlu: Milliyetçilik, farklı milliyetlere düşmanlık doğurur mu?

Yeniçeri: Bağlılık duygusunun patolojik bir hal alması durumunda farklı milliyetlere düşmanlık besleme gibi bir durumdan söz edilebilir. Zira hiçbir yüksek ve erdemli duygunun şizofreniye dönüşmeyeceğinin garantisi yoktur.

Çetinoğlu: Bu durum, milliyetçiliği dışlamak, suçlamak için haklı bir sebep olabilir mi?

Yeniçeri: Yaşanmış ve yaşanmakta olan patolojik ve şizofrenik vakaları gerekçe yaparak milliyetçiliği mahkûm etmek doğru değildir. Millî var oluş, mânevî duygularla irkiliş ve sosyal bağlılık, hissî hastalık anlamına gelmez. Duygular aklın denetimine tâbi olduğu sürece, bilincin çığırından çıkması söz konusu olmaz. Bu sebeple milliyetçiliğe yönelik ön yargılar, sterotip tavırlar veya suçlamalar olguyu başından anlaşılmaz kılmaktadır. Milliyetçiliğin ise yargılanmaktan daha çok algılanmaya ihtiyacı vardır.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin özelliğinden söz eder misiniz?

Yeniçeri: Türk milliyetçiliği, cihan devletinden millî devlete giden sürecin yol haritasıdır. Türkiye’de milliyetçilik, her anlamda kendine özgü şartların ürünü olmuştur. Bu sebeple Türk milliyetçiliğini batılı milliyetçiliklerin sabıkalarını esas alarak değerlendirmek yanıltıcıdır

Türk milliyetçiliği her şeyden önce bütünleştirici, birleştirici ve kapsayıcıdır. Antiemperyalist bir mücâdelenin ürünüdür. Türkiye’deki milliyetçilik bu anlamda tarih boyunca hep savunmacı olmuştur.

Diğer yandan Türklerin İslâm anlayışı da aşırılıklara izin veren kültürel bir zeminin üretilmesini imkânsız kılmaktadır. Bu yüzden Avrupa’da ortaya çıkan Nazizm, Faşizm, Frankoizm, Komünizm, La-markizm, Şovenizm, Gobineauizm gibi insanlık dışı anlayışların Türklerde karşılığı hiç olmamıştır. Bu sebeple Türkler ırk, kafatası, etnisite, kan ve gen üzerinden üretilen saçmalıklara tarih boyunca hep yabancı kalmıştır. Türkiye’de ırk, kafatası ve kana dayalı tek bir uygulama ve teoriden kimse bahsedemez. (bazı lakırdı ve tartışmalar hâriç) Diğer yandan milliyetçiliği hele hele Türk milliyetçiliğini indirgeyen, sınırlayan, dışlayan, ötekileştiren herhangi bir anlayışla ilgisi de tarih boyunca kurulamamıştır. Nazizim, faşizm ve komünizm gibi kavramlar her şeyden önce Müslüman Türk toplumuna ve tarihine yabancı kavramlardır.

Türk milliyetçiliği, ırk, mezhep, etnisite, bölge, cinsiyet, ideoloji, inanç farklılıkları gibi gerçekliklere saygısı tarihle sâbittir. Diğer yandan Türk milliyetçiliği, süreç içinde çeşitli topluluklara âit vasıfların görmezden gelinmesine de onlara özel bir anlam yüklenmesine de hep karşı olmuştur. Zamanın ve şartların sonucu olarak Türkçülük veya milliyetçilik adına aşırılığa kayanlar her zaman olmuştur. Söylemde kalan bazı aşırı ifâdelerle Türk milliyetçiliğini değerlendirmek de doğru bir yaklaşım olmaz.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği ile ilgili olumsuz düşünceler var.

Yeniçeri:Milliyetçilik her yerde aynıdır‘, ‘milliyetçiliğin iyisi olmaz‘, ‘milliyetçilik hastalıktır‘, ‘milliyetçilik savaştır‘ türünden ön yargı veya toptancı yöntemlerle harekete edenlerin genellikle milliyetçilikten kast ettikleri tamamen Avrupa’ya özgü şartların ürünü olan Nazizm, Faşizm,  Şovenizm ve ırkçılıktır. Türk milliyetçiliğinin, bu kavramların hiçbiriyle ilgili yoktur, tarih boyunca olmamıştır.

Türkler yaklaşık bin beş yüz yıldır ırk veya etnisitesi benzer olmadığı için değil egemenliğini kabul etmediği için güce başvurma lüzumunu duymuşlardır. Türkler tarihî tecrübeleri içinde ‘biz ve öteki‘, ‘bizden olan veya olmayan‘ ayrımı yapmamışlardır. Aksine Türkler, hâkimiyetlerini kabul eden ve etmeyen türünden bir ayrım içinde olmuşlardır. Hâkimiyetlerini kabul etmeyenlerin kendi kavimlerinden olup olmamasına bakmadan üzerlerine gitmeleri bunun delilidir.

Hindistan’da Türklerin hâkimiyeti dokuz yüz, İngilizlerin hâkimiyeti altında ise yüz yıl devam etmiştir. İngiliz hâkimiyeti, pek çok dil arasında ortak anlaşma vâsıtası olarak İngilizceyi dayatmıştır. Türklerin Hindistan’daki hâkimiyeti kendi dillerini konuşmalarını engellememiştir. Türklerin hâkimiyeti altındaki Bulgarlar, Sırplar ve Rumlar millî varlıklarını bugün hâlâ sürdürebiliyorlarsa bunu Türklerin hoşgörülü uygulamalarına borçlular. Ayrıca din savaşlarının hüküm sürdüğü, bu yüzden inanılmaz katliamların düzenlendiği bir zamanda Türklerin hâkimiyetinin sürdüğü yerlerde kilise çanlarının susturulması veya havralardaki âyinlere son verilmesi bile düşünülmedi. Göktürk devletinde Kamlık kültürüne mensup olanlar ve Budistler; Uygurlarda Şamanlar, Budistler ve Maniheistler; Hazar’larda Şamanlar,  Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Museviler kendi mâbetlerinde tam bir serbestlik içinde dinî âyin ve merasimlerini icra ederlerdi.

Tarihte Türklerin kurduğu çoğu devletler çoğu kez Türk soylu olmayan yöneticiler tarafından yönetilmişlerdir. Yalnızca bir örnek bile olguyu algılamaya yeterlidir. Mesela, Osmanlı Devleti’nin teşekkülünden yıkılışına kadar geçen süre içerisinde -bazıları birden fazla olmak üzere- 214 sadrazam vardır. Milliyetleri bakımından bunlardan ancak 79’u Türk olduğu hâlde kalan 135’i şarkın ve garbın muhtelif ecnebî milliyetlerine mensup veyahut millî hüviyetleri belirsiz kimselerdir.

Türkler kurdukları devletlerin resmî dillerinin bile Türkçenin dışındaki bir dil olmasını mesele yapmamışlardır. Türkler yönetimde kullandıkları insanlara etnisitesi ile değil yeteneği ve iş yapma kapasitesiyle bakan nâdir milletlerin başında geldiği söylenebilir. En azından böyle bir kültüre sâhiptir. Türklerin aynı zamanda asabiyet ve kabile bilinçleri de vardı. Türkistan Türklerini, kabile ve aşiret şuurları, bugünkü hâle getirdi. Türkiye Türkleri, millî hisleri olan bağlılıklarını defalarca ispat etmişlerdir. Millî hisleri, Türkiye Türklerini, Türk milliyetçisi yapmıştır. Bu milletçilik, şoven, tecavüzcü milliyetçilik değildir. Göklap ve Sadri Maksudî Arsul, bu milliyetçiliğin, aklî, mantıkî, hürriyetçi, barışçı, demokratik, diğer milletleri de eşit sayan, sosyolojik ve psikolojik esaslara dayalı (yâni sâdece bağlılık ve mensubiyet şuuru isteyen) milliyetçilik olduğunu belirtirler. Bu milliyetçilik, aynı zamanda birleştirici ve bütünleştiricidir. Maddî ve manevî hamleler, böyle bir milliyet hissine bağlıdır.

Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin kendilerinden olmayanları ‘öteki’leştirdikleri iddiaları var…

Yeniçeri: Bugün Türk milliyetçiliği, insanî ve ileri bir harekettir…/…Türk milliyetçiliği, insanlık âlemini, bir sürü ve yığın olarak mütalaa etmez. Türk milliyetçilerine göre insanlık, milletlerden ibârettir. İnsanlık ideali milletleri ve milliyetleri öldürmek değil, aksine onları yaşatmak ve güçlendirmek suretiyle gerçekleştirilebilir. Türk milliyetçileri tarihî bir özellik olarak her milleti, kavmi veya topluluğu insanlığın kazancı sayan bir anlayışa sâhiptir. Süreç içinde Türk milliyetçileri, her milletin veya kavmin özgün deneyimi ile insanlığın gelişmesine katkı sağladığını düşünmüşlerdir. Medeniyetin gelişmesinde büyük küçük bütün milletlerin katkısı olduğuna inanmışlardır. Bu yüzden çoğu Türk milliyetçileri, milletlerin insanlığı bölmediği, aksine birleştirdiğini savunmuştur. Ancak Türkler egemenliklerini ve bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesiyle yüz yüze geldiklerinde tavırlarını değiştirmişlerdir. Tarihte yabancı guruplarla Türklerin yaşadığı çatışmalar, yaptığı mübâdele ve tehcirler var olma kaygısının sonucudur. Yoksa şiddetin, zorbalığın, cinâyetin cinnete dönüştüğü çağlarda bile ‘Ne olursan ol! Gel!’ diyebilen insan sevdalısı bilgeler çıkartan, ‘Yetmiş iki millete bir gözle’ bakan, ‘Yaratılanı yaratandan dolayı hoş gören’ bir kültürün dar bir bakışla ötekileştirme yapması düşünülemez.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin ‘kavgacı‘ olduğu iddiaları var…

Yeniçeri: Türk milliyetçiliği, tarihî pratiklerinden edindiği deneyimle uzlaştırıcı, birleştirici, kavrayıcı ve kapsayıcı olmak mecburiyetindedir. Türk milliyetçilerinin hareket hattı şu veya bu biçimde ‘üstünlük’, ‘yücelik’ gibi öznel olgular üzerine değil insanlar arasındaki eşitlik ve birlik esasına dayanır.

Çetinoğlu: Hürriyet kavramı ile Türk Milliyetçiliği arasındaki bağdan söz eder misiniz?

Yeniçeri: Bakunin; ‘Halk öyle bir biçimde boyunduruk altında tutulmalı ve sokulmalıdır ki, yazgısı hakkında yüksek sesle yakınmasın, itaat etmeyi unutmasın ve karşı gelmeye ve isyan etmeye vakit bulamasın.’ Diyerek, bir despotik yönetime karşı yıkım düşüncesini temellendirmeye çalışıyordu. Günümüzde de toplumu veya halkları fizikî/somut şiddetle denetim altında tutan yabancı güçler olduğu gibi, inceltilmiş/soyut şiddet yöntemlerini kullanarak denetim altında tutan yerli çağdaş otoriter yönetimler de vardır. Bu anlamda bir toplum için hürriyetin her şeyde ve her şey için mecburî olduğu söylenebilir. Hürriyet özde ‘olmak’la başlar ‘sâhip olmak’la sona erer.

Milliyetçilik, devlet yıkıcılığına olduğu kadar toplum için bireyi feda anlayışa da karşı olmak durumundadır. Hür olmayan bireyler bağımsız toplum oluşturamaz. Bağımsız olmayan toplumun da hür bireyi olmaz.

Toplumların kendi kaderini tâyin hakkı’ toplumların hürriyet talebi olup milliyetçiliğin sarıldığı temel argümanlardan birisidir. Aynı talep, hürriyetine kavuşmuş toplumların içindeki bireyler için de söz konusudur. Bireyler yabancı toplumlara karşı kendi toplumlarının, kendi toplumlarına karşı da ülkesinde yaşayan bireylerin hürriyetini talep etmek durumundadır.

İnsanın hür iradesiyle içerisine dâhil olduğu ve kendisinin gerçekleştirdiği veya ifâde edebildiği kültüre dayanan bir milliyetçilik, bağımsızlık problemine kayıtsız kalamaz. Bu bağlamda milliyetçiliği yalnızca bir ‘düşünce nesnesi’ olarak ele almak yeterli değildir. Aynı zamanda onun özgürlüklerle olan ilişkisini de ortaya koymak gerekir. Bu anlamda milliyetçilik, bireyin yalnız yabancı baskı ve hâkimiyetine karşı aidiyet duyduğu toplumla oluşturduğu kolektif bir bilinç değildir. Burada bireyin hem kendisine karşı hem de aidiyet duyduğu diğer aktörlere karşı hür olmasını önceleyen bir bilinçten söz edilmesi gerekir. Bireyin kendisinin hür olabilmesi için hem içinde yaşadığı toplumun diğer bireylerinin hem de milletin hür olması gerekir. Sömürge, bağımlı ve baskı altında veya kapalı olan toplumların hür bireyi olmaz. Bireyleri hür olmayan toplumun kendisi de bağımsız değildir. Hürriyet daha çok da sosyalle ilgilidir. Bir toplum içinde hür olmayanlar varsa o toplumda diğer insanlar için de hürriyet gerçek anlamda yoktur.

Çetinoğlu: Hürriyet ve bağımsızlık konusunda milliyetçilerin ‘başkaları’ hakkındaki düşünceleri nedir?

Yeniçeri: Günümüzde demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti, katılımcılık ve farklılıklara saygı milletlerin hem varlık hem de millî güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Sanıldığının aksine milliyetçilik yalnız kendinden olana değil olmayana da kendisinin sâhip olduğu her türlü hürriyeti tanımakla da yakından ilişkilidir. Halkın rızasını almayan, bireyin temel hak ve özgürlüklerini garanti etmeyen, herkese aynı özgürlüğü öngörmeyen ve katılımcı olmayan sistemler memnuniyetsiz ve kızgın kitleler oluşturur. Milliyetçilik her hangi bir akımdan çok daha fazla mensubiyet duygusu içinde olduğu insanı saygın, hür ve onurlu kılmak durumundadır.

Milliyetçilik bireyin isteyerek ve özgürce içine katılarak kendisini gerçekleştirebildiği bir kültürel algıyı anlatır. Böyle bir duyguya sâhip insan, bireyin özgürlüğüne ve milletin bağımsızlığına karşı kayıtsız kalamaz.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin ‘devlet’ kavramı ile ilgili tavrı nedir?

Yeniçeri: Osmanlı Devleti döneminde, devlet iktidarını padişah ve saray resmen; bürokrasi ise fiilen kullanıyordu. Cumhuriyet sonrasında da bu iktidarı, bürokrasi kurucu tek-parti eliti ve seçilmiş siyasî yöneticilerden daha fazla kullanmaya başladı. Böylece bürokrasi kendisini devlet yerine koyarak, hem devlet aygıtını bütünüyle eline geçirmiş hem de devlet iktidarının önemli bir kısmını kullanmıştır. Süreç içinde devletin soyut kutsiyetine milletin duyduğu saygıyı, bürokrasi, kendisinin sınıfla ilgili yapısına âit sayar hâle gelmiştir. Yönetici bürokratik elit, zaman içinde legal gücü kullanma tekelini de uhdesine alıp çeşitli zorlamalarla geniş bir ittifak sistemi oluşturabilmiştir. Bürokratik elit, bu bağlamda kendisini ‘devlet’ yerine de koyarak çeşitli toplum mühendisliği projeleriyle toplumu biçimlendirmeye kalkmıştır.

Türkiye’deki klasik milliyetçilik anlayışında millet kavramı hiçbir zaman devlet kavramından ayrı olarak düşünülmemiştir. Milliyetçiler, soyut devlet ve geleneği zarar görmesin diye, bürokratik çarkın en savunulmaz hatâlarına bile müsâmaha gösterdikleri olmuştur. Ancak milliyetçilik karşıtlarının iddia ettiği gibi Türk milliyetçileri devlete kutsallık atfetmekten daha çok devleti, milleti ‘ebet müddet’ kılma aygıtı olarak görmeleri söz konusu olmuştur.

Milliyetçi düşüncede esas olan millettir. Bu anlayışta devlet yalnızca milletin bağımsızlığını, varlığını ve egemenliğin koruyabilmenin aracıdır.

Çetinoğlu:Sürü, çoban için değildir. Çoban sürü içindir.’ ‘Devlet, millet için vardır.’ Prensipleri…

Yeniçeri: Evet! Devlete verilen önem millete hizmet işlevinden dolayıdır. Devlet, milletin var olmasını, kendi kaderine hükmetmesini ve bağımsız kalabilmesini sağlamanın mecburî sonucudur. Bir bilgenin ifâdesiyle ‘İnsanın devletleştirilmesini değil devletin insanîleştirmesi‘ veya millete hizmet eden aygıt hâline dönüştürülmesi en fazla milliyetçi anlayışa sâhip insanlarca savunulabilir. Devletin veya devlet adına hareket edenlerin (bürokratların) siyasî etkinliğini (hâkim-i mutlak tavırlarını) milletin hürriyetleri yararına kontrolü ve millet çıkarı gerektiriyorsa bu eylemlerin kısıtlanması milletin temsilcilerinin görevi olduğu düşüncesi milliyetçi bir düşüncedir.

Milliyetçi anlayışta milletsiz devletin sonuçta diktatörlüğe, devletsiz milletin de köleliğe yazgılı olduğu düşünülür. ‘Türk ve İslâm’, ‘devlet ve din’, ‘millet ve devlet’ birbirinin karşıtı veya alternatifi olarak değil birbirini tamamlayan ve tanımlayan gerçekliklerdir. Hem milliyetin, hem dinin, hem de modernliğin bir arada, birbirini zenginleştiren değerler olarak önemsenmesi Gökalp’ın önerisiydi. Devletin içindeki milletin alt guruplarını milletin yan unsuru değil aslî unsuru olarak görmek de öyledir. Bütünün içindeki parçaları birbirinin alternatifi olarak değil birbirini tamamlayan unsurlar olarak kabul eder.

Çetinoğlu: Türk milliyetçilerinin, milleti meydana getiren farklı unsurlara bakış açısı nedir?

Yeniçeri: Birlik içindeki her türlü farklılık bu yaklaşımda ayrıntı değil bütünün aslî ve vazgeçilmez unsuru olarak görülür. Milleti meydana getiren unsurlar ayrışmanın değil birleşmenin gereğidir. Düşünce, inanç, kimlik, köken başkalıkları, karşılıklı saygı, gönül birliği ve hal eşitliği içinde, hürriyetçi ve katılımcı demokraside, parçalanmanın değil, bütünleşmenin gerekçesidir. Bu inançla çoğulculuk; tek ülke, tek devlet olmanın vazgeçilmez ilkesidir.

Şüphesiz dünyanın her yerinde milliyetçilik hem demokrasinin ayrılmaz ve gerekli bir parçası olarak görülmüş, hem de otokrasi ve diktatörlüğe açılan kapı olarak eleştirilmiştir. Gerçekte değişik zaman ve ülkelerde akla gelebilecek her siyasî rejim ve davranışla ilgisi olduğu için, milliyetçiliğe belirli bir siyasî renk vermek de bu anlamda mümkün olmamıştır. Gerçek bir milliyetçiliğin aslında kuvvetli demokratik unsurları kapsaması konusunda söylenecek çok şey varsa da, demokrasinin hiç mevcut olmadığı veya kabul edilmiş siyasî görüşlerle uyuşan bir görüntü vermediği yerlerde de gerçek milliyetçiler vardır.

Milliyetçiliğin özünde -evrensel bağlamda- millî kimlik inşası, millî bekayı temin meselesi ve millî çıkarları koruma duyarlılığı olduğu bilinmektedir. Türk milliyetçiliği de bu evrensel gerekliğin üzerine bina edilmiştir. Bu gerekliğe millet irâdesinin üstünlüğü ile milleti meydana getiren bireylerin hak ve özgürlüklerini esas alan çoğulcu demokrasiyle taçlandırır.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğini; Faşizm, Nazizm ve Şövenizm gibi kavramlarla bağlantılı batı tipi milliyetçilikle özdeşleştirmek mümkün mü?

Yeniçeri: Faşizm’in, ırkçılığın ya da Nazizm’in ve diğer insanlık suçu ideoloji ve anlayışların Türk milliyetçiliği ile hattâ aşırı milliyetçilikle ilişkilendirilmemeleri gerekir. Diğer yandan milliyetçilik gibi bir olguyu gerici veya ilerici türünden bir politik kategori çerçevesine oturtmak da doğru değildir. Milliyetçiliğin politik tavır alışından da bahsedilemez. Ancak milliyetçiliğin değişik, tarih ve zeminlerde farklı politik tavır alışından söz etmek mümkündür.

 

Prof. Dr. ÖZCAN YENİÇERİ

1954 yılında Gümüşhane’nin Şiran ilçesinde doğdu. İlk ve orta tahsilini Gümüşhane’de, yüksek tahsilini Ankara’da, yüksek lisansını 1987 yılında Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. 1991 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yönetim Organizasyon dalında ‘Örgütlerde Çatışma ve Yabancılaşmanın Önlenmesinde Yönetime Katılmanın Rolü‘ adlı tezinin kabul edilmesiyle de doktor unvanını aldı.

1998 yılında doçent, 2004 yılında da profesör oldu.

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, Niğde Üniversitesi’nde çeşitli aralıklarla Kamu Yönetimi Bölüm Başkanlığı, Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 1999 yılında Kazakistan’daki Ahmet Yesevî Üniversitesi’nde görev aldı. Bu üniversitede Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kurdu ve bir yıl süreyle de başkanlığını yaptı. 2004 yılında AYSAM (Ahmet Yesevî Stratejik Araştırmalar Merkezi) Başkanlığına getirildi. Burada iki yıl çalıştı.  Niğde Üniversitesi’ndeki öğretim üyesi görevinden, milletvekili adaylığı sebebiyle ayrıldı.

Yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Yeniden Türkleşmek, Örgütsel Değişmenin Yönetimi, Küreselleşme Karşısında Milliyetçilik ve Kimlik, Küresel Kıskaç ve Türkçülük, Bilgi Yönetim Stratejileri ve Girişimcilik, Dokunanlar, İtirazlar, Bugünden Yarına Türk Dünyasına Stratejik Bakış, Yönetimde Yeni Yaklaşımlar, Ölüler Nefes Almaz (Roman), Örgütlerde Çatışma ve Yabancılaşma Yönetimi.

Prof. Dr. Yeniçeri, 2003 yılında, Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından  ‘Prof. Dr. Osman Turan Kültür Araştırmaları Armağanı‘na layık görülmüştür. Ortadoğu, Ayyıldız, Millet, Hergün ve Siyaset Ekseni gazetelerinde çeşitli aralıklarla köşe yazarlığı yapmıştır. Halen Yeniçağ Gazetesi’nde köşe yazarlığına devam etmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi Ankara milletvekilidir.

 

 

 

 

“Bize Birşey Olmaz!”

 

Hayatımızın belli dönemlerinde bir çoğumuzun, yaşanan önemli olaylar karşısında “bize bir şey olmaz” mantığı ile hareket ettiği olmuştur.

Geçmişte bir büyüğümle sohbet ederken 1980 ihtilali öncesi yaşanan sağ-sol çatışmasında, devletin konuya müdahale edebileceği söylentileri çıktığında, “ülkede bu kadar çok kişiyi hapsedecek hapishanenin bile olmadığı dolayısıyla “bize bir şey olmaz” şeklinde düşündüklerini söylemişti.

Ancak biliyorsunuz ihtilal gerçekleşmiş ve ülkemizde büyük çoğunluğu barındıracak hapishanelerin var olduğu herkes tarafından öğrenilmiştir.

Aynı hatayı ben de yapmıştım: 28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken, “okula başörtüsü yasağı gelecek” söylentisi çıktığı zaman, “başörtülü öğrenci sayısının en fazla olduğu okulda böyle bir şey yapmazlar, bize bir şey olmaz” mantığı ile hareket etmiştim.

Sonuçta bizim okul başörtüsü yasağında pilot okul seçilerek, ikna odalarının kurulduğu, en sert başörtüsü yasağı uygulamasının yapıldığı yer haline geldi.

Tabii ben bu durumda hayatımın belki de en büyük şokunu yaşamam sebebiyle, bundan sonra yaşadığım olaylarda “bize bir şey olmaz” mantığının ne kadar yanlış sonuçlar doğurduğunu idrak ederek hareket etmeye çalıştım.

Yine son dönem tarihimize bakıldığında, özellikle Balkan Savaşları esnasında o dönem yöneticileri Bulgar Kralının ziyareti sırasında yaptığı görüşmelerden, devlete başkaldırmayacağı izlenimini edinmişler, bu nedenle tedbir almamışlar ve sonuçta Türk milleti tarihinin en acı kayıplarından birini yaşamıştır.

Günümüze baktığımızda ise ülkemizin içerisinde bulunduğu bölünme tehdidi karşısında bazılarının, hala “ülkede bir çakıl taşı verilmez, ülke bölünmez, elbet bir müdahale eden çıkar” şeklinde düşündüğü görülmektedir.

Basına “Türkiye’nin üç tarafı deniz , üç tarafı Kürdistan” demeçlerinin verildiği, çözüm süreci adı altında en son bölücü başını hapisten çıkarma planlarının yapıldığı bir ortamda, bu tarz bir düşünce, kanaatimce ülke geleceğine dair sorumluluk almamak ve yükü başkalarının  üzerine atmak için bulunan en temel bahanelerden biridir.

Çünkü tarih ve yaşananlar bize göstermektedir ki geleceğe dair konularda hayalci davranıp “bize bir şey olmaz” şeklinde hareket edenler neticede en büyük kayba uğrayanların başında gelmektedir.

İster kendi hayatımızda isterse devletlerin hayatında olsun olaylar karşısında tedbir alıp taşın altına elini sokanlar ise, başarısız olsalar dahi, günü geldiğinde var olma güçlerini korumuşlardır ve koruyacaklardır.

Saygılarımla…

 

 

Müslüman Kardeşler Cemaati Üzerine Sosyolojik Bir Okuma

0

 

Müslüman Kardeşler Cemaati, Osmanlı devletinin yıkılmasından ve dağılmasından sonra, sadece fikri ve içtihadi seviyede değil, aynı zamanda çağdaş bürokratik ölçülere göre teşkilatlanan, kurumsallaşan ve bu özelliğini birçok İslam ülkesine aktarabilen bir cemaattir. Bu yönüyle diğer cemaatlerden ve resmi organizasyonlardan farklıdır. Bu yazıda, öncelikle, Müslüman Kardeşler Cemaati’nin özgün olmasını sağlayan özellikler üstünde duracağım. İkinci olarak cemaatin ortaya çıktığı şartlarla cemaatin programında yer alan temel ilkeler ve faaliyet alanlarını açıklayacağım. Üçüncü olarak cemaatin mevcut söyleminin postmodern sosyal ve ideolojik şartlar karşısındaki konumunu karşılaştıracağım.

Cemaatin özgün olmasını sağlayan özelliklerden birincisi İslamcı düşünce/hareket denen İslami varoluş mücadelesinin kitlelere yayılması ve halkın değerleri arasına girmesini sağlamasıdır.  İslamcı düşünceden kastımız, geleneksel manada, tekkelerde ve medreselerde üretilen bilgiler ve anlatım teknikleri dışında, İslami inançların ve değerlerin modern bir dille yeniden söylemleştirilmiş olmasıdır. Burada, tartışılan meselelerin kökenleri eski olmakla birlikte, meselelerin söylenme biçimi, ortaya konma şekli Batı emperyalizmiyle yaşanan çekişmelerden dolayı değişmiştir.

Osmanlı aydınları arasında tartışılan üç tarzı siyaset, yani Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük tasnifi çerçevesinde konuyu düşündüğümüzde, İslamcılık siyasetine Müslüman Kardeşler Cemaati, özgün bir eklenti yapmıştır. İlkin bu eklenti üstünde duracağım. İslamcılığın en önemli meselesi ilk dönemlerde hatırlanacağı gibi, Müslümanların halifenin yönetiminde birleşik bir siyasal yönetim olarak kalmasını sağlamak, Müslümanların Batı emperyalizmine karşı duracak şekilde sosyal, ekonomik ve kültürel olarak gelişmesini temin etmektir.

Hatırlanacağı gibi, Osmanlı hilafetinin sarsıntı geçirdiği ve tehlikeye girdiği dönemden, tamamen ortadan kaldırılmasına kadar geçen sürede, Müslümanların siyasi birliğinin sembolü olan Hilafet kurumunun korunması, devamının sağlanması ve Müslüman toplumların Batı Emperyalizmine karşı varoluş mücadelesi için daha önceleri teorik düzeyde birçok fikir ileri sürülmüştür. Bu görüşlerin bir kısmı bizzat Osmanlı Devleti tarafından desteklenmiş ve dolaşımda tutulmuştur. Bir kısmı ise devlet dışı dini çevrelerce oluşturulmuş ve tartışılmıştır.

Yani, Hilafet’in bekası ve Müslümanların siyasi birliği, Osmanlı devletinin resmi politikası tarafından desteklenmiştir.  Osmanlı hudutları dışında kalan bölgelerdeki ulemadan bu amaçla yardım istenmiştir. Musa Carullah, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh ve Bediuzzaman Saidi Nursi bunlara örnektir. Onlar İstanbul’a davet edilmiş ve bulundukları ülkelerde desteklenmiştir. Osmanlı devleti desteği ile yürütülen İslam merkezli siyasi, sosyal ve kültürel faaliyetler, bürokratik olarak aynı merkezden yürütüldükleri halde, daha sonra bu girişimler; teorik olarak farklı görüşler ve hareketlerle sonuçlanmışlardır. Hilafet meselesi, Müslümanların bağımsızlığı, Mandacılık, Modernizm, Milliyetçilik, Bağımsızlık, Egemenlik vb. konularda birbirinden bağımsız ve farklı görüşler ve ideolojiler ortaya çıkmıştır.

Arap dünyasında Şeyh Ebulhuda es-Seyyadi gibi âlimler Osmanlı Halifesine sadakati ve bağlılığı esas alan dini yorumlar yapıyorlardı. Cemaleddin Afgani gibileri ise bazen Osmanlı Hilafeti’nden yana, bazen de O’na karşı ideolojik temelli dini görüşler ileri sürüyorlardı. Hilafetin Osmanlılardan alınıp Araplara verilmesi gerektiğini ileri süren Abdurrahman El-Kevakibi gibi Arap düşünürleri de vardı(Berakat Helim, 2009:484-485).  Bu görüşler bu araştırmanın konusu değildir. Ancak bu görüşler var olan bir hilafet kurumunun devamını,  işlevselliğini veya alternatifini gerçekleştirmek için ileri sürülmüşlerdi.  Sadece teorik birer tartışma olarak kalmışlardır. Müslüman halklar nezdinde bir bilincin yapılanmasına ve kurumsallaşmasına örgütlü bir şekilde katkıda bulunmamıştır. Müslüman aydınların fikirleri ve görüşleri olarak sadece tartışılmıştır.

Hilafet meselesi, Müslümanların siyasi birliği için önemliydi. Hilafet, bu pragmatik özelliğinin yanı sıra, aynı zamanda fıkhi manada düşünüldüğünde dini bir hükümdür. Konu sadece Müslümanların siyasi olarak ortak bir gücün, yani siyasi iktidarın çevresinde toplanması değildir. Aynı zamanda dini bir emirdir. Hilafet bu bakımdan Batı Emperyalizmine karşı mücadele etmeyi esas alan fikri, sosyal ve siyasi hareketlerin gündemindeydi. Ancak Hilafet dışı konular da İslami hareketlerin gündemindeydi.

Batılı güçlerin iktisadi gücüne, ilmi ikna ediciliğine, bir zaruret haline gelen okul ve eğitim anlayışına ve gündelik hayatın birçok alanında hissedilmeye başlanan yaşam biçimlerine ve algılamalarına karşı ne gibi tedbirlerin alınması gerektiği de, Osmanlı’nın son yıllarından itibaren konuşulan ve hakkında fikir geliştirilen konular arasında yer alıyordu. Dönemin İslamcı ve diğer aydınları, İstanbul’da Kahire’de ve diğer İslam kültür merkezlerinde bu konuları tartışıyorlardı.

Müslüman milletlerin ve halkların varoluş mücadelesi adına İslamcılar, Osmanlıcılar, Arap ve Türk Milliyetçileri farklı görüşler savundular, öneriler geliştirdiler. Ancak bu görüşlerin hiç birisi doğrudan halk tarafından tartışılan ve paylaşılan fikirler seviyesine çıkmamıştır. İhvan hareketi bu yönüyle kendisinden önceki fikri bazlı görüş alışverişi hareketlerinden farklıdır.

Osmanlı devleti ve ona bağlı olarak varlığını devam ettiren birçok eyalette devlet eliyle okullar Batı modeli düşünülerek açılmaya başlanmıştı. Askeri alanda da yine Batı’dan subaylar getirilerek reformlar yapıldı. Güzel sanatlar alanında da benzer reformlar gerçekleştirildi. Bunların benzerleri iç işlerinde bağımsız, uluslar arası hukuka göre Osmanlıya bağlı ve askeri olarak İngiltere denetiminde olan Mısır ülkesinde de yapıldı.

Adına Batılılaşma denilen veya Batı karşısında varoluş mücadelesi olarak adlandırabileceğimiz bu reformların ve zihniyet inşası girişimlerinin somutlaşan üç önemli aktörü vardı. Bu aktörlerden birisi devletti. İkincisi Müslüman toplumlarla birlikte aynı vatanı paylaşan Hıristiyan unsurlardı. Üçüncüsü ise Batılılaşmaya karşı Müslüman var oluşunu ve direnişini gerçekleştirmeyi amaçlayan ve öncülüğünü Arap ülkelerinde Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Türkiye’de Saidi Nursi, Eşref Edip, Mehmed Akif ve benzerlerinin yaptığı fikri manadaki aydınlanma ve mücadele hareketleridir.

İslamcı olarak bilinen düşünürler ile İhvanı Müslimin Cemaatinin faaliyetleri arasındaki ilişki, konumuz açısından önemlidir. Bundan dolayı resmi varoluş mücadelesi girişimlerini ve bölgedeki Hıristiyanların faaliyetlerini konumuz açısından bir yana bırakmak gerekir.

Müslüman Kardeşler Cemaati; hilafetin yıkılışı ve Müslümanların siyasi birliğinin dağılması krizi karşısında sadece teorik manada fikir geliştiren bir hareket değildir. Hilafetin ortadan kaldırılması şartlarında yukarıda belirtildiği gibi, bir teorik düzeyde Müslümanların birliğini savunan görüşler vardı. Bir de geleneksel aşiret ve kabile kültürüne bağlı olarak yönetimi ele geçirmek isteyen hareketler vardır. Batı Arap dünyasında Sa’diler ve Aleviler gibi aileler, Doğu Arap dünyasında ise Haşimiler ailesi hilafetin kendi hakları olduğu iddiasıyla ortaya çıktılar(Helim Berekat, 2009: 308). Hilafet meselesi hakkındaki nasları kendi ailelerinin iktidarı için temel birer dayanak olarak öne sürdüler. Ayrıca Senusiler, Mehdilik hareketi ve Suud ailesinin öncülüğünü yaptığı Vahabiler, bu günkü şekliyle Selefiler, kendi grupsal iktidarlarının meşruiyetini dini metinlere dayandırdılar. Ayrıca belirtmek gerekirki bu hareketlerin bir kısmı Arap milliyetçiliğine karşıydı, Arap milliyetçiliğini küfür olarak görüyordu(Abdülaziz ibnu Baz, 1983:13-16)

Müslüman kardeşler Cemaati bu grupların hepsinden farklıdır. Meşruiyetini ailevi değerler üzerine inşa edilen hükümlere dayandırmadı. Doğrudan dini değerlerin yüklenicisi ve canlandırıcısı olan halkı temel inançlara göre yaşmaya ve davranmaya çağırdı.  Çünkü İhvan’ın bütün mütefekkirleri  “İslam’ın bir hayat nizamı” olduğunda hem fikirdirler(Muhammed Hafız Diyab, 1977:111).

Ancak burada belirtmek gerekir ki, hayat nizamı kavramı siyasi bir İslami düzenin bütün araçlarını ve tekniklerini Marksizm’de, Liberalizmde ve gelenekçi hilafet biçimlerinde olduğu gibi tam olarak ortaya koymaz.  Muhtemelen bundan dolayıdır ki Müslüman Kardeşler Cemaati, Mısır’da doğrudan doğruya hiçbir zaman partileşmemiştir. El-Benna Mısır’daki, Vefd, Ahrar ve Şaab partilerinin, temel amaçlarının “yönetimi ele geçirmek için birbirini kırıp geçirmek, söz düellosu yapmak, düşmana yaltaklanmak… ve Mısır’ın ve Mısır halkının hesabına düşman sofrasından artanların kendilerine atılmasını gözlemek” olduğunu belirtmektedir(Hasan el-Benna, 2007:261).  Direnişçi siyasal hareketlere katılmıştır. Ancak resmi olarak hiçbir zaman partileşmemiş ve devrimci bir oluşum da olmamıştır.

Müslüman Kardeşler Cemaatinin görüşleri Şehid İmam Hasan El-Benna tarafından doğrudan doğruya gündelik hayatın pratikleri üzerine inşa edildi. Bu yönüyle kendisinden önceki İslamcı hareketlerin hepsinden farklıdır. İhvan hareketi; esnafla, tekkelerle, tüccarlarla, öğretmenlerle, köylülerle hâsılı emperyalizmin, yenilginin, bitkinliğin, umutsuzluğun, maduniyetin ve fakirliğin acı bir şekilde yaşandığı, hissedildiği ve düşünüldüğü bütün halk kesimleriyle teşkilatlı bir şekilde başladı. Münhasır bir fikri hareket değildir. Bu yönüyle kendisinden önceki veya kendisiyle çağdaş olan İslami hareketlerden farklıdır. Çünkü bu hareketlerin hepsi ya teorik düzeydeydi, ya da resmiydi, devlet faaliyetiydi.

İhvanın özgünlüğü tabandan başlayan bir hareket olmasındandır. Bundan dolayı hareket, geleneksel İslami kurumları ve yaşantı biçimlerini de İslami bir varoluş mücadelesi adına faal hale getirmiştir. Mısır’da geleneksel İslami eğitim teknikleriyle öğretime devam eden Ezher Üniversitesi camiasını, Mısır’daki tekke ve zaviye müritlerini, Batı tarzı okullarda eğitim gören öğrencileri ve öğretmenleri bünyesinde toplayabilmiştir. Türkiye’de tartışılan alaylı-mektepli tartışmasıyla ilgili kesimleri, karşıt kutuplar olmaktan çıkartmış, ortak bir ruhun temsilcisi haline getirmeye çalışmıştır. İhvanın teorik alt yapıdan ziyade ameli altyapısı daha güçlüdür.

İmam Hasan El-Benna, dini kavramların modernleştirilmesi, dini hükümlerin yeniden yorumlanması, adına dinde reform veya ıslahat denilen fikri ve teorik tartışmaların dışında kalmıştır. Veya dini inanç alanıyla, yaşam pratiklerini ve muamelat alanını kamusal bir alan olmaktan çıkartan ve tamamen bireysel bir duygu ve algılama olarak gören laik talepleri göz ardı etmiştir. Bu yönde yapılan Bâtıni ve Zahiri ictihatlara ve modernist dini yorumlara itibar etmemiştir. İslam dünyasında bu dönemlerde temayüz eden Batıni ve tekke geleneğinden gelen reformcu akımların örnekleri Hindistan’da Kadiyanilik, İsmaililik; Türkiye’de Bektaşilik, Melamilik, Mevlevilik veya bunların uzantısı olan akımlardır. Zahiri kökenli reformist akımların örnekleri ise, yukarıda adları belirtilen, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh’un ve Reşit Rıza’nın ilk dönemleri, Selefiler vb. gruplardır.

İmam el-Benna, söyleminin programını bu tartışmaların dışında tutmuştur. Gelenekle modernlik arasındaki tartışmalara sıkıştırılmak istenen İslami değerlerle ilgili tartışmalara girmemiştir. Var olan İslami algıyı yani Müslümanlığı bütün yönleriyle Batı emperyalizmi karşısında bir güce dönüştürmek istemiştir. Bundan dolayı hareket bütün Müslümanlara her zaman açık olmuştur. Bir taraftan dervişler, diğer taraftan entelektüeller hareketin kadroları arasında işbirliği yapabilmişlerdir.

Harekete özgünlük katan bir diğer yön ise, hükümet dışı bir halk örgütlenmesi olmasıdır. Bu yönüyle İhvan belki daha önceki dönemlerde tekke ve zaviye geleneğinin kurduğu cemaatlere benzetilebilir. Ancak hareket hükümet-dışı bir yapı inşa ederken, tekkelerin geleneğine göre şekillenmemiştir. Çağdaş sivil örgütlere benzeyen bir cemaat yapısı inşa etmiştir. Esnaflar bir taraftan, doktorlar bir taraftan, eğitimciler başka yönlerden ve işçi sınıfları kendi aralarında, bu günkü ifadeyle söyleyecek olursak, birer sivil toplum kuruluşu olarak örgütlenmişler. Cemaatin teşkilatlanma biçimi modern sivil örgüt kuruluşlarınki gibi olmuştur.

Fakat cemaatin savunduğu değerler, canlandırdığı imajlar ve kurguladığı söylem ise İslam’ın değerleridir, inançlarıdır, bu inançların hamillerinin hakları, hürriyetleri ve emekleridir. Hareket bundan dolayı Bahailer ve Kadiyaniler dışındaki bütün Müslüman gruplara ve cemaatlere eşit mesafede durmuştur. El-Benna hareketin bu yöndeki duruşunu şu şekilde izah etmektedir: “Müslüman kardeşler, bütün İslami gruplara karşı samimi hislere sahiptir. Bütün araçlarla bu grupları bir birine yakınlaştırmaya çalışır.”(Hasan el-Benna, 2007:336).

Hareket bir sivil toplum kuruluşu olmakla birlikte, devlet karşıtı bir sivilleşme çabası içinde de olmamıştır. Yani devletin gücünü ve otoritesini sınırlandırma veya devletin kamusal alanda denetim altında tuttuğu faaliyet alanlarına karşı, kişi hak ve özgürlüklerini ya da cemaat düzeyinde grupsal hak ve özgürlükleri esas alan, bir programa veya amaçlar manzumesine bağlı kalmamıştır.

Ülke’de mevcut olan İngiliz mandasına karşı Mısırlılardan meydana gelen, bağımsız olarak karar verebilen güçlü ve İslami değerlere bağlı bir devletten yana olmuştur. Benna’nın konuşmalarında Mısır milleti, Arap milleti, İslam milleti ifadeleri bir arada ve birbirini tamamlayan değerler olarak sunulur. Vatanseverlik, ihvan mensuplarının bağlı olduğu ve uğruna mücadele etmeleri gereken bir kıymet hükmüdür.

İhvan hareketinin tarikatlarda, ideolojik hareketlerde örneğine rastladığımız ve bizzat hareketin öncüleri tarafından yazılan kanonik, veya temel başvuru metni diyebileceğimiz bir fikir, inanç veya ideolojik bir yazılı metni de mevcut değildir. Bütün Müslüman kesimlerce makbul kabul edilen Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerifler, Sünnet, Tabiinin tecrübeleri, Selefinin ve Müteahhirin ulemanın görüşleri ve kitapları, İhvan hareketinin temel başvuru metinleri olarak kalmıştır. Zahiri olarak Müslümanların makbul saydığı bütün fıkhi metinler ve itikadi esaslar onlar için her zaman temel başvuru kaynağıdır.

İhvan’ın bu özelliğini birkaç örnekle açıklamakta yarar vardır. Mesela bütün tarikatların tarikata ait bir menasiki, zikri ve evradı vardır. Bunlar o tarikatın kendine özgü olmasını sağlayan kıymet hükümleridir, ibadet menasikidir. Türkiye’deki Risalei Nur cemaatlerinin her birisinin kendini özgü olmasını sağlayan metinler, bizzat Bediuzzaman Saidi Nursi’nin yazdığı risalelerdir. Bu risalelerin okunması, yazılması ve sürekli tekrarlanmasıdır.

Cemaleddin Efgani gibi reformcuların yolunda gidenlerin ise klasik İslami geleneğin metinlerine karşı bir önyargısı vardır. İslami inançlara ve değerlere karşı özel bir tutumları vardır. Marksistlerin ve Liberallerin de bu manada düşünüldüğünde kendilerine özgü bir diyalektikleri ve konuları ele alma biçimleri vardır. Bu biçimler ise hareketin kurucuları tarafından tanımlanmıştır. İhvan’ın kurucularının kendilerine ait yenilikçi ve ameli yönü somutlaşan bir duruşu vardır, ancak onların temel metinleri ise klasik İslami geleneğin metinleridir.  İhvan bu özelliğiyle de diğer İslami hareketlerden ayrılmaktadır.

İmam el-Benna’nın yazdığı Münacaat adlı kitabın içeriği, hareketin hem medresenin hem de sufi geleneğin itikadi ve ameli uygulamalarını olduğu gibi benimsediğini ve ihvan mensuplarının nefis terbiyesi için bu uygulamaları teşvik ettiği görülmektedir. Kitapta yer alan başlıklar şunlardır: Gece ve seher vakti ibadetinin önemini belirten ayetler, hadisler ve selef-i salihinin uygulamaları, Duanın ve istiğfarın faziletleri, Duanın adabı ve vakitleri.  Örnek dualar başlığı altında ise, Kur’an-ı kerimde yer alan dua ayetleri, Resul-ı Ekrem (a.s) ın teheccüt duası, Hz. Ali’nin münacatı, Seyyid Ahmet Rüfai’nin duaları, Seyyid Ahmed İdrisi’nin duaları ve Ebu’l-Hasan Eş-Şazeli’nin duaları. Aynı kitapta İmam el-Benna, gece evradının ihvanların haftalık programı olduğunu ve bu programın kardeşlerin evlerinde ve cemaatin kurduğu eğitim binalarında yapılması gerektiğini belirtmektedir. O’na göre ev ziyaretleri hem evrad için, hem de kardeşlerin tanışması, işbirliği yapması ve kardeşlik bağlarını güçlendirmeleri için çok önemlidir.

İhvan faaliyet biçimi ve kurumsallaşması bağlamında düşünüldüğünde,  geleneksel ilişki ve etkileşim ağlarının yanı sıra aynı zamanda, modern örgütlenme tekniklerini de kullanmıştır. Aile sohbetleri, ev ziyaretleri, sılai rahim, kahvehane konuşmaları ve sohbetler, cami ve mescit sohbetleri İhvanın davet faaliyetlerinin geleneksel usuldeki yönleridir. Ancak bu faaliyetlerle yetinmemiştir. Öğrenci dernekleri,  spor kulüpleri, sendikalar ve meslek odaları kurmuş; bu kurumları tebliğ ve davet için etkin olarak çalıştırmıştır(Hasan el-Banna, 2007:255). Bunlar da İhvan’ın faaliyetlerinin modern biçimleridir.

İhvan’ın en belirgin yönlerinden birisi, antiemperyalist ve antisiyonist olmasıdır. Mısır’ın egemenliği, bağımsızlığı, hürriyeti ve İngiliz mandasından kurtulması, hareketin öncelikli hedefleri arasında yer alır. İmam Hasan el-Benna Mısırda’ki İngilz sömürgesinin etkilerini şöyle tasvir eder: “İsmailiye’nin garip bir durumu vardı. Batısında bütün güç ve tahakkümü ile İngiliz askeri birlikleri bulunuyor ve bu durum, her Mısırlının ruhunu üzüntü ve kadere boğuyordu. Bu onu, bu menfur sömürgeleştirmeyi ele alıp, Mısır’ın başına getirdiği büyük musibetleri……Araplar’ın birliğini ve Müslümanlar’ın söz birliğini altmış yıl boyunca ne derece körelttiğini tefekkür etmeye mutlaka iterdi……..Bir taraftan sömürgecilerin oturdukları mahallelerin görkemi, … diğer taraftan işçi Araplar’ın kaldığı evler, çürüklüğü ve küçüklüğü ile yer alıyordu. … Bütün levhalar sömürgecilerin diliyle yazılırdı…. Öyle ki mescit yolu için bile…. Reu du Mosquee. Levhası konmuştu…(El-Benna Hasan, 2007:130-131).

İkinci dünya savaşı öncesi yıllardan itibaren, İhvan Kuddus ve Filistin davasıyla yakından ilgilenmiş. Siyonistlerin saldırılarına ve baskılarına maruz kalan Müslümanlara yardım etmiş, her zaman Filistin davası için çaba sarf etmiştir. Siyonistlerle mücadele için kendi mensuplarını cepheye göndermiştir. Mısır hükümetinin Filistin davasına sahip çıkması için girişimde blunmuştur.

Müslüman kardeşlerin önemli bir hedefi de misyonerlikle mücadeledir. İngiliz mandası altında o yıllarda Mısır’da misyonerler yoğun bir Hıristiyanlaştırma propagandası yapıyorlardı. Bu propagandaya karşı Müslümanları bilinçlendirmek hareketin en önemli hedefleri arasında yer alıyordu(Hasan el-Benna, 2007:277). Kur’ana ve sünnete göre Müslümanları yeniden bilinçlendirmek ve İslami inançları hayata tatbik etmek için gerekli sosyal ortamları inşa etmek harekete yön veren temel amaçlar arasında yer alıyordu. O yıllarda Müslüman ülkeler arasında ilişkileri arttırmak ve hilafeti yeniden kurmak gibi bir hedefi de vardı.

Müslüman Kardeşler Cemaati, İslam birliğinin parçalandığı, Müslüman ülkelerin manda yönetimleri altında olduğu, Filistin’in Siyonistlere verilmesi hazırlıklarının yapıldığı, Mısır’da misyonerlik propagandasının yaygın olduğu, Müslüman milletler arasında batıllılaşma, milliyetçilik, laiklik ve benzeri karşı propagandaların yoğun bir şekilde gerçekleştiği bir ortamda kurumsallaşmıştır, ortaya çıkmıştır. Hareket ülkedeki siyasi partilere karşı da mesafeli durmuştur.  Onlar, “Ümmetin eğitilmesi, halkın uyandırılması, kamuoyunun değiştirilmesi, nefislerin arıtılması, ruhların temizlenmesi, hakkın esaslarının yayılmasının sağlanması, insanlar arasında cihad, amel ve faziletin yayılması için çalışıyordu(Hasan el-Benna, 2007:267). Hareket halkın eğitilmesini esas almıştır. İslam davasını halka mal etmenin mücadelesini vermiştir.

Müslüman Kardeşler Cemaati, halkı eğitme ve varoluş mücadelesi içerisinde yoğurma amacı için mesafe aldıkça hareketi politize etme çabaları da ortaya çıkmıştır. Henüz hayattayken bizzat şehid Hasan el-Benna’ya bu yönde bazı suçlamalarda bulunulmuştur. Kendi hatıratında bunların iftira olduğunu örnekleriyle anlatmaktadır. Ancak hareket karşı güçler tarafından sürekli politize edilmeye devam edildi.  Hareketin siyasi duruşu, bir parti olarak hiçbir zaman şekillenmedi.

Ancak Mısır’ın bağımsızlığı ve halkın antiemperyalist gösterilerini her zaman destekledi. Çoğu kere İngiltere sömürgeciliğine karşı düzenlenen gösterilere öncülük etti. Filistin konusunda gönüllü birlikler kurdu. Mücahitleri Mısır ordusu saflarında cepheye gönderdi.

Mısır’da 1950’lerde genç subayların yaptığı darbeyi Mısır’ın özgürleşmesi adına destekledi.  Ama hareketin kendisi hiçbir zaman darbe ya da devrim yapma girişiminde bulunmadı. Buna rağmen harekete muarızları tarafından yüklenen sıfatlar, hareketin devlet tarafından baskıya maruz kalmasına, şiddet altında bırakılmasına ve hareketin faaliyetlerinin tamamen yasaklanmasına ve bir çok mensubunun hapse atılıp idam edilmesine neden oldu. Müslüman Kardeşler Cemaati, Hasan el-Benna’dan sonra üç önemli siyasi şiddet ve takibat uygulamasına maruz kaldı. Bunlardan birincisi 1954, ikincisi 1965 üçüncüsü ise Hüsnü Mübarek döneminde dolaylı da olsa siyasete katılması dönemlerindedir.

Mısır’da 25 Ocak halk devrimi sürecinde İhvan gördüğü siyasi şiddet ve baskıdan dolayı harekete doğrudan öncülük etmedi. Hareketi arkadan yönetti. Mensuplarının göstericilere destek vermesini dolaylı olarak gerçekleştirdi. Şimdi ise partileşmiş bulunmaktadır. Şu anda hareket adına siyaset yapan ve Mısır parlamento seçimlerinde oyların yaklaşık yarısını alan Hürriyet ve Adalet Partisi, Mısır Parlamentosu’nda önemli bir mevki ele geçirmiş bulunmaktadır. İhvan adına siyaset yapan bu parti bundan sonra doğrudan doğruya Mısır’ın yönetiminde görev alacaktır.

Ancak hareketin mensupları arasında siyasal meselelerden dolayı çeşitli ihtilaflar da ortaya çıkmış bulunmaktadır. İhtilaldan bu yana hareketin söylemine bakıldığında, yumuşak ve tedrici bir geçişle demokratik bir Mısır’ın inşasında yana olduğu gözlenmektedir. İslami değerler konusunda ihvanın ortaya koyduğu tavır çok nettir. İslam’ın bir hayat nizamı olduğunu ilk günlerdeki gibi savunmaktadır. Laikliğe karşı gelmektedir. Mısır’ın milli birliği konusunda hassas davranmaktadır. Ülkedeki kaosun önlenmesi için halk iradesine fırsat verilmesini savunmaktadır. Mısır ordusu ve güvenlik kuvvetleri ile halkın karşı karşıya kalmasına ve ülkenin bir iç savaşa girmesine meydan vermemeye çalışmaktadır. Anarşik ortama ve şartlara karşı idare-i maslahat stratejisini devam ettirmenin çabası içindedir.

5-6 Mayıs 2012 Ankara

Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler

Uluslar arası Sempozyumunda Sunulan Bildiri

Kaynaklar

Berakat Helim,  El-Mücteme’u’l-Arabi El-hadis, Amman 2009

Muhammed Abdullah Samman, Hasan El-Benna:Er-Recul ve’d-Da’va, Daru’l-İ’tisam, 1978 Beyrut

Hasan El-Benna, Macmuatu Er-Resaili’l-İmam Eş-Şehid Hasan El-Benna, Kotubarabia.com

Hasan el-Benna, Hatıralarım, çev. M.Beşir Eryarsoy, Beka yay., İstanbul 2007

Rifat Said, Hasan El-Benna: El İhvanu’l-Müslimin ve ‘l-Ummatu’l-İslam Siyasiye ve Tadarruf,  Ceridetutu’l-Ehali, Kahire 2008

Abdulaziz İbn Baz, Nekdu’l-Kavmiyyeti’l-Arabiyyeti Ala Du’i ‘l-İslam ve’l-Vaki’ Beyrut El-Mektebetu’l-İslami, 1983

Muhammed Hafız Diyab, Seyyid Kutub: El-Hitab ve’l-İdeolojya, Daru’s-Sekafe’l-Cedide, Kahire 1988

Cenap Çakmak, “Müslüman Kardeşler Bir Sivil Toplum Örgütü mü”, Akademik Ortadoğu C.2, Sayı 1. Ankara 2007. Elektronik Dergi

Mustafa Özcan, “Risale-i Nur ve İhvan-ı Müslimin: İki Mektep, Köprü Dergisi, Sayı 63,  1998

www.haciduran.co

 

En Büyük Türk Kenti “İstanbul”…

 

Dünyadaki savaşın ilk önce kavramlar yaratılıp ve bunlar üzerinden yürütüldüğü hepimiz tarafından bilinen bir gerçek.

Küresel güçlerin teorisyenlerinin bir uzmanlık alanı  da  bu…

Ortaya bir kavram koyup sonra buna insanları inandırmak…  Boş lafların ciddi olaylara sebep olması böyle birşey!

Demokrasi, insan hakları, özgürlük, barış, istikrar, yeşiller, çevreciler, soğuk savaş vs. gibi aklınıza  gelen her şeyi buna katabilirsiniz. Son örneği de “GeziRuhu” gibi…

Sizin hakkınızda bir şey mi yapmaya karar veriyorlar; hemen kılıfını hazırlıyorlar, konuşturuyorlar ve büyük nispette yapmayı  başarıyorlar.

Bizi “Soğuk Savaş” diyerek NATO’nun kucağına oturttular, Kore’de kanımıza  girdiler, milli sanayimizin içine ettiler,  tarım ve hayvancılığımızı öldürdüler, Amerikasız olmayacağına inandırarak askerlere darbeler  yaptırdılar. İsterseniz  eksik kalanları da siz tamamlayın.

Şimdi  üzerimizde  ve  bölgemizde  yürütülen en büyük  projelerden  biri  de bölücülük meselesidir.  Bunun için kendini “kürt” olarak adlandıran kardeşlerimiz  kullanılmaktadır.

Halbuki tarihte hiçbir zaman kürt milleti ve böyle bir milletin kurduğu kürt devleti olmamıştır. Yamalı bohça gibi; Zazalardan, Kırmançilerden, bölgenin değişik  aşiretlerinden, Ermeni  dönmelerinden, Süryanilerden  ve  Barzan Yahudilerinden bir “kürtmilleti”, Arapça,  Ermenice, Süryanice,  Farsça, Türkçe  ve daha  birçok dilden aktarımlarla “kürtçe” oluşturularak, tarih, dil, din, örf ve adet birliği içinde bulunan Türk Milletinden yeni bir millet ve dil zuhur ettirmeye çalışıyorlar. Hem de iç unsurlarımızı kullanmak  suretiyle…  Ve Can Paker’in  tabiri ile “savaş”ile!  Soruyorum size: savaş devletler arasında  olur. Biz kime karşı savaştık? Savaşmadık  ama “savaş” kavramını kullanıp bizi savaştığımıza inandırmaya  çalışarak, savaş sonrası bir barış masasına oturtmaya hazırlanıyorlar. Planla, kurgula, yap ve  sonuçlandır. İnandırırsan, oh ne ala!

Terör meselesini yıllardır “Kürt Meselesi” kavramı altında ortaya koyuyorlar. Kimse bunlara demiyor ki, kürt  dediğiniz grup birbirini anlamayan dört ayrı ağız konuşuyor diye. Bunu diyenlerin dikkat çektiği tehlikeyi, ete kemiğe büründürmek ve ortak bir dil yaratmak için “TRTŞEŞ” i kurarak cevap veriyorlar. Benim bildiğim “şeş” bile farsça bir kelimedir.

Bunu yapanların hedefi, kendi amaçlarını tahakkuk ettirmekten başka birşey değildir. Onun için, bize dayatılan kavramlar konusunda hassas olmalıyız.

Bu oyunlardan biri de İstanbul’un en büyük kürt kenti olduğu yalanıdır. Bu kavram dayatması, bize bu hayali durumu kabul ettirmeyi zorlamaktan başka birşey değildir. Nasıl ki; Türkiye nüfusunun Türklerden ibaret olmadığı ve Türk Milletinin 36 etnik parçadan müteşekkil olduğu yalanı gibi…

Kavramlar aldatmacasına karşı, her zaman, Türkiye’de en doğru ve yerinde uyarıları yapan MHP lideri Devlet Bahçeli olmaktadır. Son MYK toplantısından sonra yaptığı basın açıklamasında; “İstanbul’un En Büyük Türk Kenti” olduğuna vurgu yapması, dosta ve düşmana karşı uyanık olduğumuzun bir hatırlatmasıdır.

Hepinizi Bahçeli’nin konuşmalarını dikkatle dinlemeye ve açıklamalarının içindeki anlamı özümsemeye davet ediyorum. Zira Devlet Bahçeli, Türk Milleti’nin geleceğini  ilgilendiren çok önemli şeyleri dillendirmektedir.

Evet, en büyük Türk kenti İstanbul’dur. Sizlere tavsiyem, uzman diye sunulan ünlendirilmiş kişiler tarafından dillendirilen kavramlara karşı uyanık olmanızdır. Size dayattıkları bu kavramları kullanmayınız. Eğer bu tuzağa düşerseniz, bir süre sonra kendi ayağınıza kurşun sıkmaya başlarsınız. Kavramlar; sanatçı, akil adam, sporcu, uzman denilen kişiler ve siyasetçiler tarafından önünüze getirilir. Bu sebeple popülizmden uzak durarak geleceğimiz için gereken bir ciddiyete bürünelim. İstanbul’un  en büyük Türk kenti olduğunu bize bir kez daha hatırlattığı için Devlet Bahçeli’ye teşekkür ediyorum.

 

 

Tarih Yazımı

0

 

1826’dan sonraki olayları yazan tarihçilerin ayrıntılara girmeden Yakın Tarih’i; kısa ve öz olarak yazmalarının bir sebebi de şu olsa gerek:

Sanki gerçekleri apaçık yazarlarsa Cumhuriyet Tarihi’ne gölge düşecek. Oysa Cumhuriyet’in, geçmişin üzerine basarak yükselmeye ihtiyacı yok. Artık eski hâl muhâl. İmkânsız. Ya yeni hâl kabul edilecek veya izmihlâl. Yani çöküntü mukadder ve kaçınılmaz olacak.

Artık Cumhuriyet’ten vazgeçilemez. Cumhuriyet’e sırt dönülemez. Çünkü Cumhuriyet fazîlettir. Çünkü Cumhuriyet, halkın kendi kendisini idare etmesi, yönetmesidir.

Ama bunun devamı, geçmişe kalkıp sövmek olmamalı. Osmanlı Devleti, ne yazık ki ömrünü tamamlamış, şerefle şanla tarih sahnesinden çekilmiş, yerini  -inşâllah-  Kıyamet’e kadar sürecek olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bırakmıştır.

Bundan dolayı geçmişi ibret alınacak şekilde gereği gibi doğru olarak önümüze sermek gerek. Osmanlı artık ibret, nasihat ve ders alacağımız, bir engin yol gösterici mürşit hükmündedir. Ondan çekinmemiz yersizdir.

Fakat bazı aydınlarımız, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir devlet olarak zuhur etmesini, ortaya çıkmasını düşünerek, içinden çıktığı Osmanlı Devleti’ni tafsilâtıyla vermekten, yok yere çekinmiş ve çekimser kalmışlardır. Osmanlı’yı haksız olarak tenkit etmeye de dilleri varmadığı için, bol belgeli, çok olaylı yakın tarihi kısa ve özlü yazmak zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Dilleri daha fazla Osmanlı’yı hırpalamaya elvermemiştir.

Bütün bunlara rağmen, kimi kalemler, hâlen her olumsuz tavrımızın altında Osmanlı’yı göstermekten kendini alamamış ve alamıyor! Bu durumda gerçekleri ters yüz ederek yazılacak olan uzun, tafsilâtlı tarihlerin yazılmayışı isabetli olmuş diyebiliriz. Yoksa daha çok üzülecek, daha fazla kırılacak; mâziye, geçmişe vurulan her haksız darbe, kendimize vurulmuş gibi olacak. Bu da bizleri dilhûn edecek, kan ağlatacaktı.

Bu muvakkat fetret ve geçiş devir ve dönemini; bu şekilde savuşturmuş olmaktan bir bakıma memnun olmalıyız. Çünkü bugün artık, her türlü endîşeler geride kalmış. Çok değerli tarihî eserler kaleme alınmış ve alınmakta.

Gerek Üniversite tarih yayınları, gerek Türk Tarih Kurumu neşriyatı, gerekse Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı Yayınları arasında; bilimsel, doğru ve tarafsız, tarih araştırma eserlerini görüp zevkle mütalâa etmekte ve okumaktayız.

Artık bu neviden kıymetli eserler; çokça basılmakta, böylece neslin tarih ihtiyacı gururla yerine getirilmektedir.

Artıktarihçilerimiz; eserlerini “Batılı tarihçiler ne der?” gibi yersiz çekincelerden kurtulmuş olarak yazmakta. Dahası Batı’lı tarihçilerin yanlışlarını ortaya koyarak; kitaplarınıkaleme almaktadırlar. Ayrıca kazandıkları güven duygusu içinde, bu sâhada ben de varım. Bu alanda ben de söz sahibiyim, benim de söyliyeceklerim var diyerek kalem oynatmaktadırlar.

Artık Türk Üniversiteleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelişmesine paralel ve koşut olarak, emin adımlarla, ilim âleminde bayrak göstermektedirler.

Artık Türkiye Cumhuriyeti’nin dış âlem nezdinde, dış dünya yanında, kendine güveni tamdır.

Artık Dünya ilim câmiasında, bundan böyle, beni de hesaba katmalısınız, diyecek durumdadır. Çünkü:

Artık bilimsel bir platformda, istenen ve beklenen yerini almıştır.

996- 998

 

 

 

Eğitim ve Dua

 

Toplumların maddî-manevî her alanda ilerleyip yükselmeleri o toplumu oluşturan fertlerin bilgili olmaları ile mümkündür. Bilgi edinmenin yolu da hiç şüphesiz eğitim ve öğretimdir.Bundan dolayıdır ki yüce dinimiz İslam, ilim öğrenmeye ve başkalarına öğretmeye büyük önem vermiştir.

Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetleri şöyle başlamaktadır:“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.”(Alak, 96/1-5)Allahu Teâlâ’nın, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve O’nun yüce şahsında bütün insanlığa ilk hitabının“Oku” emri olması, İslam’ın okumaya, öğrenmeye ve bilgiye verdiği değeri çok açık bir şekilde göstermektedir.

İlim, insanı yücelten üstün bir payedir. Allahu Teâlâ, topraktan yaratmış olduğu Hz. Âdem’e bütün isimleri öğretmiş, ona meleklerin bile sahip olmadıkları bilgileri vermiş ve bu özelliğinden dolayı onu yeryüzünün halifesi tayin etmiştir. (Bakara, 2/30-33)Kur’an-ı Kerim’debilginin üstünlük sebebi olduğubildirmiştir:“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”(Zümer, 39/9)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de ilim sahiplerinin üstünlüğü konusunda şöyle buyurmuştur: “İlim sahibinin âbidten (ibadet edenden) üstünlüğü, ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Âlimler, Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir.”(Buharî, İlm, 10; Tirmizî, İlm, 19)Peygamberimiz (s.a.s.) başka bir hadis-i şerifinde ise, ilim öğrenmek için yola çıkan kimsenin Allah yolunda olduğunu haber vermiştir. (Tirmizî, İlm, 2)

Görüldüğü gibi İslam’da, ilme/bilgiyebüyük değer verilmiş, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde ilim sahiplerinden övgüyle bahsedilmiştir. İlmin zıddı olan bilgisizlik ve cehalet ise, “Sakın cahillerden olma!”(En’âm, 6/35); “Cahillerden yüz çevir”(A’râf, 7/199) buyrularak kınanmıştır.Çünkü her türlü kötülüğün, batıl inanç ve sapık düşüncelerin hatta şirk ve küfrün gerçek sebebi cehalettir.

Kur’an-ı Kerim’in her dört ayetinden birinin ilim ile ilgili olduğu görülmektedir. İlmin bu önem ve faziletinden dolayı Kur’an-ı Kerim’de, “De ki: Rabbim! İlmimi artır”(Tâhâ, 20/114) buyrularak,Hz. Peygamber (s.a.s.)’in daha çok bilgi talebinde bulunması emredilmiştir.

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimize ilmin dışında herhangi bir şeyi kendisine artırması için dua etmesini emretmemiştir. Çünkü ilim, bitip tükenmeyen bir hazinedir. Sadece sahibine değil başka insanlara ve hatta bütün canlılara da fayda verir. Hak ile batılı ayırmanın en önemli vasıtası ilimdir. İlmin artması insana yük değil, tam aksine onu yücelten bir fazilettir. (Riyâzü’s-SâlihînTerc. Erkam Yay. C. VI, Sh. 156)

Demek ki, bazı şeylerin fazlası insan için zararlı olabildiği halde çok bilgiye sahip olmakinsan için zararlı değil, bilakis hem insan için hem de toplum için son derece faydalı bir meziyettir. Bu üstünlüğü elde edebilmek, bu yorucu ve meşakkatli meşguliyette başarılı olabilmek için de Yüce Allah’ın yardımını talep etmek gerekmektedir.

Diğer taraftan insan zamanını, enerjisini, elindeki imkanları faydasız bilgiler için kullanmamalıdır. Faydasız ilim, insanın ne dünyasına ne de ahiretine faydası olmayan, kimseye bir yayar sağlamayan üstelik insanın kendisine ve başkalarına zarar veren bilgidir. “Allahım! Faydasız ilimden, ürpermeyen kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım”(Müslim, Zikir, 73) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.) dikkatimizi bu konuya çekmiştir.

İlim öğrenmek ve bilgi sahibi olmak ancak okumakla ve eğitim-öğretimle elde edilebilir. Bu sebeple dinimizde ilim öğrenmek ve öğretmekle uğraşmak nafile ibadetten üstün sayılmıştır.Hz. Peygamber (s.a.s.) eğitim ve öğretime büyük önem vermiş ve ilim öğrenmek konusunda erkekler ile kadınlar arasında fark olmadığını bildirmiştir: “İlim öğrenmek (erkek-kadın) her Müslümana fazdır.”(İbnMâce, Mukaddime, 17)

O halde millet olarak hep birlikte geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımızın iyi bir eğitim almaları için gereken gayreti göstermeliyiz. Bu vesileyle; yeni eğitim-öğretim döneminin milletimiz ve ülkemiz için hayırlı olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyor, sevgili öğrencilerimiz ve değerli öğretmenlerimiz başta olmak üzere tüm eğitim camiamıza başarılar diliyorum.