25.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 954

Duran Adamı oynarken…

0

 

Osmanlı son demlerinde Rus-İngiliz denkleminde hayatını sürdürdü.

Sonrasında tabutunu Britanya çaktı Osmanlı’nın.

Artık Türkiye Cumhuriyeti olmuştuk.

Ancak Britanya ülkemizden gitmemişti.

Hatta Fransa ile Reji İdaresine, Osmanlı Bankasına, Merkez Bankasına, Türk Petrole kadar işlemişti.

Dönem dönem de Rusların işgal tehditlerini duyduk.

Britanya temelde Yunanları kullandı; Ruslar Bulgarları.

Biz de eski eyaletlerimize karşı bağımsızlık savaşı vermiş olduk.

Vitrindekiler düşmandı, arkadakiler unutuldu.

Almanlar yenildi, biz de yenildik, hani!

Almanlar tarihsel sahneye döndü biz dönemedik.

Çaresizdik aslında.

BU çaresizliklerin eksenini yabancı dilde değişen tercihlerde bulmak mümkündür.

Fransızcadan başlayan, Almancaya ve sonra nerdeyse tamamen İngilizceye dönen tercihler yapıldı.

Öyle ki, Türk Hariciyesi başka dilleri bilen eleman sıkıntıları bile yaşadı dönem dönem.

Yıkılan eski devletin yerine yenisi kuruldu, ancak İstiklal Savaşı yüzyıldır bitmedi.

Sonrasında Almanlar Avrupa’yı yaktı, yıktı.

Rusları tarumar etti, ama sonunda pes etti.

Arkasından yeni dünya düzenine ABD ile girdi dünya.

Britanya’nın kolu, kanadı kırıktı, aklını kiraya verdi eski yavrusu yeni babası ABD’ye.

Artık Türkiye AB-ABD arasında ruhu paylaşılan bir ülke olmuştu.

Bazen siyasette, ekonomide, bazen sokakta, darbelerde.

Rusların korkusuyla NATO’ya da girmiştik.

AB’ye girmek de cazip kılınmıştı siyasetçi fırsatçılar ve vantriloklar cihetinde.

Ne de olsa Osmanlı da Batı’ya yönelmişti.

Oysa Osmanlı zaten Avrupalı bir devlet olmuştu.

Ondan dolayı adı “Avrupa’nın hasta adamı” denmişti.

Mustafa Kemal de Batılılaşmaktan yanaydı.

“Muasır medeniyet” filandı Avrupa hani!

Oysa Mustafa Kemal Batılılaşmak çabasını Abdülmecit’ten devralmıştı.

Ve en az onun kadar da ülkesinin boyunduruk altında olmasını istemezdi.

Darbeler tarihine bakarsak, ülkenin milli bağışıklık sisteminin çalışmadığı görürüz.

O nedenle, AB ve ABD arasında gider gelir siyasetimiz.

Güya AB bizi kesip biçerek içine almak ister.

ABD de bizim üyeliğimizi destekler.

Oysa AB’nin AB olması temelde kendi içinde birlik kadar ABD’ye karşı da bir birlik demekti.

Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı Avrupa Birleşik Devletleri denemesi bu proje.

Ne İngiltere Almanya acısını unuttu; ne Almanya ABD’nin dişlerini söktüğünü.

İngiltere hem AB hem ABD ile beraber hareket etti.

Almanya ise Hitler’in askeri olarak yapmak istediğini siyasi ve ekonomik olarak yapmak amacında.

Osmanlı’nın son dönemlerinde farklı ittifaklarımız oldu.

Eğitim açısından Fransa, kültür olarak da Fransa ağırlıklı idi.

Siyasi açıdan İngiltere ile olan ittifaklar da oldu.

Almanya’nın ağırlığı, askeri konularda oldu.

Son yenik ittifak neticesinde Almanya ile yaralı dostluklar oldu.

İkinci Dünya Savaşına kadar askeri ittifaklarımız oldu.

Fransa, İngiltere, Almanya asırlarca kolonicilik yapmışlardı.

Amerika 19. yüzyıldan itibaren, koloniden koloniciliğe geçmişti.

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerikan hâkimiyeti SSCB ile dengelendi.

1917 Bolşevik Devriminden sonra Ruslar Asya-Avrupa ülkelerini stratejik olarak kolonileştirmeye başladı.

Paylaşılan dünyada Rusların da nasibi vardı.

Rus Devriminden ilhamını alan Çin Devrimi de tehlike olabilirdi.

Tarihsel Japonya-Çin husumeti, sonra Kore’lerin ayrışmasının unutturduğu asıl ülke İngiltere idi.

Çin Komünist Devrimden, Rusya’dan ayrı kalması için ABD’nin tercihli ticaret ortağı yapıldı.

Hong Kong doksanların sonuna kadar İngiltere’nin kiralık toprağı olarak kaldı.

Bu süreçte Çin görünümlü çekik Batı kolonisi oldu.

Yapacak bir şey yoktu…

Modernleşme sadece Ortadoğu, Afrika’ya değil, Uzak Doğuya da gitmişti.

Osmanlıdan, TC’den çok önce “modernleşme” sendromları buralarda yaşandı.

Sonrasında 1940’ların sonlarında zarar eden koloniler de bağımsızlaşmaya başladı.

Avrupa kolonileri bir bir elden çıktı.

Özgürlük dedikleri yerli Avrupalıların tahakkümlerine dönüştü.

Ortadoğu ve Afrika’da olanlar, belki Güney Afrika hariç, böyle dönüştü.

Darbeler tarihi hep Avrupa ya da ABD lehine eksen değişimlerinden ibaret oldu.

Arap Baharı sürecinde yeniden dönüşümle temelde yeni eksen tayini oldu.

Bölgelerde biriken anti-Batı ve görünüşte İslamcı motivasyonu olan akımlar iktidarla frenlendi.

Yani aslında devrim filan dedikleri şeyler oldu.

Oysa bu ülkelerde kitleler kendi inandıklarını kendilerine dalgakıran olarak kullanmak tarzında oldu.

Artık bir süre daha Avrupa ve Amerika karşıtlığı unutulacak, içe dönüşle bu karşıtlıklar makas edilecekti.

Dahası, bölgelerde Çin’in bölgeye nüfuzuna engel olmak için kadim liderlerin gitmesi gerekiyordu.

“Bizim çocuklar” da darbelerle filan gelmiş ve fakat yaramazlaşmışlar, başka ittifaklara girişmişlerdi.

İsrail’in İngiltere’nin çocuğu olarak Ortadoğu’da yer alması da bölgenin tuzu biberi oldu zaten.

Hıristiyan Siyonizm’i için en güzel çare olarak İsrail, Avrupa’nın petrol bölgesine uzanan kolu oldu.

İsrail’in yaptıkları da İngilizlerin bölgedeki hatıralarını gizlemede iyi işlev gördü.

E, Kıbrıs’ta da kollar vardı zaten, Süveyş Kanalında da.

Demokrasi, bundan dolayı Batı’nın Demokles kılıcı oldu.

Hangi ülke hizadan çıkmaya çalıştı ise, hangi ülke kontrolden çıkmaya çalıştıysa demokrasi başlarına indi.

Çevreci demokrasi de bunların en güzel metotlarından biri oldu.

Bizim çevremizi, bizim mahallemizi, bizim insanımızı bizden daha fazla severdi.

Ve üretilen mallar gibi, her ülke ve insanın da miadı dolardı.

Ve öyle olunca maliyeti düşüren dijital silahlar devreye girer, demokrasi şaha kalkardı.

Özellikle SSCB’ye gelen demokrasiden sonra demokrasi daha da renklendi.

Tek kutuplu denen dünyada kutuplar aslında farklı yüzlere kavuştu.

Sermaye ve üretim dengeleri değişti biraz.

AB ve ABD’deki finansal krizler geldiğinde, yeni pazarların kavgası ortaya çıkmıştı.

Bir de, tamam Çin ucuz ve gönüllü amelelik yapıyordu ama…

Çin’in Devlet olarak kontrol ettiği toplam güç münferit Batı devletlerininkinden çok fazlaydı.

O zaman bu savaşın ve muhtemel savaşların enerji kaynaklarına yönelmesi lazımdı.

Çin karşı atağa geçtiğinde, bazı Afrika ülkelerinde ayrışma ve çatışmalar baş gösterdi.

9/11’den sonran sermaye kadar finansal kaynaklarda da eksen kaydı.

“İslamcı terörist”lerin yaptığı eylemlerin nasılsa Avrupa ve özellikle Almanya bağlantılı olması enteresandı.

2008’de başlayan Batı finans krizi de akla gelirse, bu Batı’nın ya yeni ülkeler yemesi ya da kendini yemesi demektir.

Bu arada Rusya Doğu-Batı arasında tüccar gibi oynayarak pazarlık payını artırıyor.

Türkiye’nin petrol bölgelerinde bekçi konumunda ABD’yle hareket etmesi Avrupa’yı kızdırıyor.

Ve bu süreçte bakıyoruz ki Almanya İran’la birlikte hareket ederek Suriye’ye yardım kararı alıyor.

Yani Suriye konusunda CHP Almanca konuşuyor.

Yakında CHP liderinin Farsça kursları konusunu da ele alacaklarını sanıyoruz.

Suriye de İngilizce, Almanca, Rusça ve Farsça revaçta bu aralar.

Kuzey Irak’taki Türkçe ise kısılmak isteniyor.

Ve bir sandığımız AB bu konuda ayrıştı.

Bir sandığımız ABD de bu konuda ayrıştı.

Obama’nın Amerika’sı ile Bush’un Amerika’sı arasında koca bir Çin ise duranadamı oynamıyor.

 

 

Şurada Bir Ülke Var, Yakınımızda! K I R I M

 

Kırım Türkleri, bugün bir bölümünün yaşamakta oldukları topraklara on ikinci yüzyılda gelmeye başladılar. On üçüncü yüzyılın ilk yarısı tamamlanmadan Kırım coğrafyası, Türk Yurdu hâline gelmişti. 1441 yılında Hacı Giray; adına hutbe okutmak ve para bastırmakla, Kırım Hanlığı’nın târih sahnesindeki yerini almasını sağladı. Kırım Hanlığı 315 yıl hüküm sürdü.

Kırım Türklerinin kötü kaderinde ilk felâket ağlarının örülmesi, 16 Ocak 1547 târihinde korkunç lâkaplı Rus Prensi Dördüncü İvan’ın, kendisini çar ilân ederek taç giymesi ile başladı. Genç çar; Rusya’nın büyümesi için, topraklarının güneyindeki Karadeniz’den sıcak denizlere açılması gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla 1552 yılında Kazan Hanlığı’nı işgal ve ilhak etti. 1556 yılında Astrahan Hanlığı, Rus entrikalarıyla düzenlenen iç karışıklıklar sonucunda Moskova’ya iltihak kararı aldı. Sıra Kırım’a gelmişti ki Korkunç İvan, 18 Mart 1584 târihinde öldü.

O’nun ölümünden yaklaşık 100 yıl sonra, 1682 yılında çarlık tahtına oturan; Rusların büyük, diğer milletlerin ise deli lâkabı ile andıkları Birinci Petro, Dördüncü İvan’ın projelerini uygulamaya koydu. 1714 yılında, Rusya’nın târihte kazandığı ilk deniz zaferi ile Baltık Denizi’nin doğu kıyılarını ülkesi sınırları içerisine aldı. Yeterli güce sâhip olmadığını düşünerek Osmanlı Devleti himâyesindeki Kırım Hanlığı’nı aşıp Karadeniz’e ulaşmak için teşebbüste bile bulunamadı. Proje, Kırım’ın Moskova’dan yönlendirilen iç çekişmelerle zayıflatılmasından sonra, Osmanlı Devleti’nin kendi problemleri ile meşgul olduğu bir dönemde, Çariçe İkinci Katerina döneminde gerçekleştirildi. Çariçe’nin sevgilisi General Potemkin komutasındaki Rus orduları, Kırım’a girdi ve bir daha çıkmadı.  8 Nisan 1783 târihinde Kırım’ın, Rus Çarlığı’nın bir vilâyeti olduğu ilân edildi. Ruslar, kadın ve çocuk ayırımı yapmadan 30.000 Kırım Türkünü katlettiler. Sağ kalanlar, Ak Topraklar olarak adlandırdıkları Trakya’ya, Anadolu’ya  ve o tarihlerde Osmanlı toprağı olan Dobruca’ya göç ettiler. 1783 – 1784 yıllarında yaklaşık 80.000 Türk, Vatan Kırım’ı terk etti.

18 Mart 1944 târihinde,  toplu kıyım vahşetindeki sürgünle Kırım’da bir tek Türk bırakılmadı. Hepsi, hayvan ve yük taşımakta kullanılan tren vagonlarına çuval istif eder gibi doldurularak Türkistan’a gönderildi. Yola çıkarılanların yarısı, yerleşim bölgelerine ulaşamadan öldü. Topyekün sürgün olayı, hâfızalardan hiçbir şekilde silinmeyecek bir insanlık dramıdır.

DÖNÜŞ ÇİLESİ VE HAYAT MÜCÂDELESİ

Kırk beş yıl süren mücâdeleli bir hayattan sonra sürgündeki Kırım Türkleri, önce gizli, sonra da resmen izin almış olarak Vatan Kırım’a dönmeye başladılar. Geri dönüş; sevinçli – ümitli ve fakat  gidiş kadar zorlu oldu. Topyekün sürgünün 50. yıldönümünde, 1994 yılına gelindiğinde Kırım toprakları; ata yurduna dönebilme imkânı bulabilen 260.000 vatan âşıkı tarafından yeniden Türkleştiriliyor, yeniden Müslümanlaştırılıyordu.

Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilâtı (KTMHT), 25 Ağustos 1991 târihinde Bahçesaray’da gerçekleştirdiği Olağanüstü Genel Kongre’de, Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM)’ni oluşturmuş, Kırım Muhtar Cumhuriyeti Parlâmentosu’nda, 14 milletvekili ile temsil edilme hakkını elde etmişti.

Türkler Kırım’da kısa zamanda teşkilâtlandılar. Kırım Tatar Tiyatrosu, radyosu, televizyonu, Kızılay Cemiyeti, Hekimler Birliği, Subaylar Birliği, Gençler Birliği, Müftülük, Gaspıralı İsmail Kütüphânesi’ni bünyesinde barındıran Medeniyet Merkezi,  Esnaf Birliği, Kaytarma Ansamblı unvanlı folklor ekibi… gibi organizasyonlar kısa zamanda hayata geçirildi.

Bütün bu işler kolay olmadı. Dönenlerin;  işgal edilen  ata topraklarına yerleşmesi, mahallî idârelerin; Kırım Türklerinin bin bir güçlükle inşa ettiği evlerinin yıkımı dâhil olmak üzere pek çok engellemelerine rağmen, kan ve can pahasına gerçekleştirildi. Bu problemlerin çözümünde KTMM  çözüm bulmaya çalıştı. Kırım Türklerinin Kırım’da hissedilir şekilde güç olmaya başlaması, Kırım’daki Rus çoğunluğu tarafından endişe ile tâkip ediliyordu. Kırım Türklerinin dönüş süreci tamamlanmadan Kırım’daki Rusların statülerinin garantiye alınması çalışmaları başlatıldı.  Bu amaçla Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin yeniden kurulmasını istediler. Böylece Kırım, Ukrayna  Cumhuriyeti’nden kopartılmış olacaktı. Moskova’ya bağlı muhtar cumhuriyet  statüsü içerisinde Ruslar daha etkili olabileceklerini düşünüyorlardı. Bu proje, Kırım Türkleri tarafından şiddetle reddedildi. Ukrayna parlâmentosu da bu yönde karar alınca, Türkler amaçlarına ulaştılar. Kırım, Rusya ile Ukrayna arasında sonraki yıllarda da anlaşmazlıkların ve pazarlıkların konusu oldu. Sivastopol şehrine özel bir statü verilerek anlaşmazlıklar,  belirsiz bir süre için donduruldu.

VAHHABİLER VE KIRIM

1994 – 1997 yıllarında Misyonerler Kırım’a gruplar hâlinde geliyor, köy – köy, ev – ev dolaşarak sohbetlerle dost ve çevre kazanmaya çalışıyorlardı. Vahhabilerin faaliyetleri; câmi ve mescitlere kitap ve broşür bırakmanın ötesine geçmiyordu. Bu yayınlarda İslâm’ın temel bilgileri verilmekte ise de, ölçülü olarak Vahhabi öğretileri de yer alıyordu.

2000 yılından itibâren Vahhabiler çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Bir hayli de yol aldılar. Vahhablerin Kırım’daki faaliyetleri şöyle özetlenebilir: Beş ayrı şehirde câmi inşaatı başlattılar. Kasıtlı olarak bitirmiyorlar. “İslâm’ı, bizim akîdelerimize  göre yaşayanların sayısı belli bir miktara ulaşınca, câmiyi ibâdete açarız.” Mesajı veriliyor. Böylece câmi isteyen herkes, Vahhabi propagandasına âlet ediliyor. Bu mesaj, yer yer etkili oluyor. Üç sene önce, İstanbul’dan Kırım’a gitmekte iken batan gemide hayatını kaybeden iki öğrenciden birinin ailesi, Vahhabi propagandalarından etkilenmişlerdi. Bu sebeple aile, ölen çocukları için Türk – İslâm geleneğinin gereği olan cenâze töreni yaptırmadı. Bu farklı uygulama sebebiyle komşu aileler tarafından dışlandı. Müslüman – Hıristiyan farkına önem vermeyen Kırım Türkleri arasında  gruplaşmalar oluşturuldu. Bu gruplaşmalar zaman  içerisinde çatışmalara dönüşme eğiliminde.

Kırım’da yönetime hâkim olan Ruslar ve Ukrainler de böyle bir gelişmeyi bekliyorlar. “Çeçenistan’a Vahhabiler hâkim oldu. Radikal İslam’ın  yerleşip gelişmesine engel oluyoruz.” Diyerek  Hıristiyan batıyı arkasına alarak Müslüman Çeçenleri katleden Ruslar, aynı gerekçeyi kullanmak için Kırım’da şimdilik Vahhabilere göz yumuyorlar.

Kırım Türkleri tam 220 yıldır Rusya’nın yönetiminde. Kızıl Komünist Moskoflar, dinsizliği yeni bir din olarak  kabul etmişler, köle gibi gördükleri Müslümanlara  da baskı yapıyor, dinlerini unutturmaya çalışıyorlardı. Bu sebeple Kırım’daki soydaşlarımız, samîmi birer Müslüman olmakla birlikte, dinlerini tam anlamı ile bilemiyorlar. Öğrenmek istediklerinde, sağlıklı kanalların yetersizliği sebebiyle Vahhabilik gibi, sağlıksız kanallar devreye giriyor.

Vahhabiler, etkileyemedikleri din adamlarının toplumdaki yerini sarsmak için Kırım Türklerine para yardımı yapıyorlar. İşsizliğin ve fakirliğin had safhada olduğu ortamlarda para, her kapıyı değilse bile pek çok kapıyı açıyor. Yine de Vahhabilerin en az sayıda açabildikleri kapılar Kırım’da. Kırım Türklerinin iftihar vesilesi olan bu direnişi, zaman içerisinde gevşeyebilir. Türkiye Diyânet İşleri Başkanlığı (DİB)’nın  takviye olarak göndereceği  elemanlarla bu olumsuz gelişmeler önlenebilir.

2007 yılının Kurban Bayramı’nda Vahhabiler, kendi adamları aracılığı ile Kırım Türkleri arasından  seçtikleri 100 kişiyi ücretsiz olarak Hac fârizası için Mekke’ye gönderdiler.  Seçim işleminde, KTMM ve Kırım Müftülüğü tamamen devre dışı bırakıldı. DİB’nın ve Türkiye Diyânet Vakfı’nın kaynak yetersizliği sebebiyle aktif olamayışı Vahhabilerin önde olmasına zemin hazırlıyor.

Vahhabiler, daha çok gençler  üzerinde etkili oluyorlar. Kontrol altına almayı başardıkları gençler, anne ve babaları için: “Onlar, Rus aileleri gibi yaşıyorlar.” Diyorlar. Aile bağları böylece gevşetilip kopartılıyor. Aile içi ve aileler arası problemler her geçen gün, biraz daha artıyor. Bunun en çarpıcı örneğini, Kırım Türklerinin seçkin ailelerinden birinde görüyoruz. Kırım Parlâmentosu’nda milletvekilliği ve başbakan yardımcılığı – bakanlık yapmış bir doktor, Vahhabilikle mücâdele ederken kardeşi, Vahhabilerle işbirliği içerisinde. Toplumun temeli olan aile kurumu dağılırsa, sonraki yıllarda toplumu dağılmaktan kurtarma imkânı kalmayabilir.

Kırım’ın bâzı bölgelerinde Vahhabilerin devam ettiği câmiler ayrılmış durumda. Özellikle cuma namazlarında, biri birilerinin câmilerine gitmiyorlar. Araplar ve bilhassa Vahhabiler arasında Türk düşmanlarının sayısı hayli fazladır. Onlar, bu yönleriyle daha çok Hıristiyanlara hizmet ediyorlar.  Vahhabilik anlayışına aykırı olmasına rağmen Kırım’ın her tarafında haç motifinin ön plâna çıkarıldığı heykeller dikiliyor. Bu aykırılığa nedense karşı koymuyorlar.

Vahhabilerin ilgileri yalnızca Müslüman Türk toplumu ile sınırlı değil. İdâre ve polis üzerinde de etkililer. Kurdukları ilişki sâyesinde idâre ve polisle problemi olanlar, Vahhabi grubuna dâhil iseler himâye ediliyor. Denilebilir ki Vahhabiler, Müslümanlardan çok Ruslar üzerinde etkili oluyorlar, onlar aracılığı ile soydaşlarımızı baskı altında tutuyorlar. Diğer taraftan Vahhabiler, çalışmalarına engel olmak isteyen Türkleri sınır dışı ettirebilmek için Rusları kullanıyorlar. Bu cümleden olarak Aziz Mahmud Hüdâi Vakfı’nın Kırım’daki okulunu kapattılar. Bahçesaray’ın Büyüksüren (Ruslaştırılmış adı ile Tankova) köyünde bulunan Türk Koleji’nde  görevli bir öğretmeni Kırım’dan sınır dışı ettirdiler. Okulu kapattırmak için bütün güçleriyle çalışıyorlar.

Vahhabiler, Rusça’ya tercüme edilip Kril harfleriyle basılmış Kur’an-ı Kerim’leri ücretsiz olarak dağıtıyorlar. Bu kitaplarda, tahrif edilmiş âyetler var. Kırım’da görevli  Müslüman din adamları, gerçek Kur’an-ı Kerim tefsirlerini vermek imkânına sâhip olmadıkları gibi, Vahhabilerin ücretsiz dağıttığı kitaplardaki yanlışlıklara dikkat çekebilmek için bile kaynak yetersizliği sebebiyle her yere ulaşamıyorlar. Biraz destekle, biraz maddî imkân ile Kırım’da Vahhabilik akımının önüne aşılmaz setler çekilebilir. Aksi takdirde Kırım’da ne Türklük kalır, ne de Müslümanlık…

KIRIM’DA KÜRTÇÜLÜK – BÖLÜCÜLÜK

Verilen abartılı rakamlara itibar edilmese bile 40 – 50 kişilik bir grup, Kırım’da Kürtçülük  faaliyetini başlattı. Bunlar, Rusya’da işçi olarak çalışmakta iken Kırım’dan evlenmiş güneydoğulu vatandaşlarımız. Kırım’ın ortalarında Cankoy şehrinde kümelenmiş durumdalar. Ukrayna Hükümeti’ne başvurarak çocukları için Kürtçe dil kursları açılması isteğinde bulundular. Konu henüz kuluçkadaki yumurta görünümünde. Zamanı geldiğinde  neler çıkacağı merakla bekleniyor. Azerbaycan’daki gelişmeler hatırlanırsa, bir komplo teorisinden söz edilmediği anlaşılır.

Demokratik düzen içerisinde her yönetimin muhalifinin bulunmasından daha tabii bir durum olamaz. Ancak, Kırım’da KTMM’ni oluşturan ekibi ve değerli başkanı  Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nu yıpratmak amacıyla bayrak açanlar var. Muhalifler, hizmetine tâlip oldukları kişiler için gerçekleştirecekleri daha üstün hizmetleri anlatıp taraftar toplayacakları yerde, düşman gibi gördükleri rakiplerini karalamaya – sıfırlamaya  çalışırlarsa, çıkacak sonuçtan yalnızca, Kırım Türklerinin düşmanları yararlanır. Kırım Türkleri ancak ve ancak, hizmet yarışının daha ılımlı bir zeminde yapılması ile kârlı çıkabilir.

YAPILACAK ÇOK İŞ VAR.

18 Mayıs 2012 târihinde, Kırım Türklerinin topyekün sürgüne gönderilişlerinin ve soykırıma uğramalarının 68. yıldönümü törenleri yapıldı. Bu târih aynı zamanda, vatana dönüşün yaklaşık 23. yılıdır. Geçen 23 yıl içerisinde, bir kısmı sonradan kaybedilmiş olsa bile, memnuniyet verici ölçüde haklar elde edildi. Kırım Türkleri, bu hakları yeterli görmüyorlar. Beklentileri var.

Herşeyden önce Kırım’ın Rusya – Ukrayna kıskacından kurtarılıp yeni bir statüye kavuşturulması gerekiyor. Bu statü hazırlanmadan önce, sürgünde bulunan ve sayılarının 250.000 civârında olduğu tahmin edilen Kırım Türklerinin de vatan Kırım’a dönmeleri temin edilmelidir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin dağılmasından sonra kurulan Ukrayna Cumhuriyeti, Kırım Türklerinin sosyal, ekonomik ve kültürel rehabilitasyonu konusunda taahhütte bulunmuştu. Bu taahhütler yerine getirilmediği gibi, Kırım Türkçe’sinin  resmî dil olarak kabul edilmesi, devlet dâirelerinde çalışan Türklerin, dînî ve millî bayram günlerinde izinli sayılması… gibi  kazanılmış haklar, resmen iptal edilmemiş olsa bile uygulamadan kaldırıldı. Bu konuda milletlerarası platformlarda dış desteğe ihtiyaç var.

Sayın Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanlığı döneminde, Kırım Türklerine 1.000 adet meskenin  Türkiye Cumhuriyeti tarafından yaptırılacağı konusunda taahhütte bulunmuştu. Gecikmeli olarak Türkiye Cumhuriyeti bu taahhüdünü yerine getirdi. Fakat ev ihtiyacı olan Kırım Türklerinin sayısı, 10.000’lerle ifade ediliyor. İkinci 1.000 meskenin inşaatına başlanılması gerekiyor. Ukrayna hükümeti arsa tahsis etmiş olmasına rağmen, Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA)’nın mevcut imkânları, projenin gerçekleşmesi için yetersizdir.

Özbekistan’da henüz sürgünde bulunan Kırım Türkleri, hükümetin koyduğu yasak sebebiyle   sâhibi bulunduğu gayrimenkulleri satamıyorlar. Takas yoluyla  Kırım’da gayrimenkul verilmesi konusunda Ukrayna ile Özbekistan arasında ikili anlaşmalar imzalanması için  milletlerarası baskı grupları oluşturulması gerekmektedir.

Kırım’a kesin dönüş yapan Kırım Türklerinin bir kısmına henüz vatandaşlık hakkı verilmemiştir.  Kırım Türklerinin kendi imkânlarıyla açtıkları ve Millî Mektep adı ile andıkları okullarda Rus ve Ukrain çocukları da okutulmasına rağmen, hükümet bu okullara tek bir kuruş yardımda bulunmuyor. Kendilerine vatandaşlık hakkı tanınmayanlar, devletin sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanamıyorlar. Seçme seçilme hakları yok. Şâyet varsa, gelirlerinden devlete vergi ödüyorlar, buna rağmen nüfus sayımında bile dikkate alınmıyorlar. Pasif jenosit anlamındaki, insan haklarına aykırı olan bu uygulamanın durdurulması, durdurulması için çalışılması… devlet – millet statüsü kazanmış her organizasyonun insanlık borcudur. Bu gerçeklerin anlatılmasında yaşanan yetersizlikler, konu ile ilgili herkesin mâlûmudur.

Soydaşlarımız için vatana dönüş zor olmuştu. Zirvedeki nihâî hedef olarak düşünülen beklentilerin gerçekleştirilmesi, bu şartlar altında daha da zor olacak. Düşman çok ve kavi, talih zebun… Çare; İsmail Gaspıralı’nın sözlerinde: Dilde, işte ve fikirde birlik. Bu parolaya itiraz edecek bir tek Kırım Türkü’nün varlığı düşünülemez. Gaspıralı’nın sözlerinin gereği yapıldığında… zafer Kırım Türklerinin olacak. Onlar bu zaferi çoktan hak ettiler.

 

 

Hesaplaşma

 

2000’li yılların başlarında AB Türkiye temsilcisi olan Karen Fogg, “Türk tarihi ile hesaplaşmak lazım!” demişti.

O günden günümüze kadar bazı “aydınlar (!)” tarafından “geçmişle hesaplaşma” adı altında birçok konunun hesaba çekildiğine şahit olduk, oluyoruz.

Hesaba çekilen belli başlı konular ise Kıbrıs Sorunu, Ermeni Meselesi, ayrılıkçı Kürt sorunu ve TSK’nın etkinliği.

Bu konuların özellikle ilk üçünün ortak bir yönü var: Sevr Antlaşması’nda da bize dayatılmaları.

İnsan bu noktada merhum Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs meselesine dair savunduğu Türk tezine karşı olan dönemin sivil toplum kuruluşu ve basın mensuplarına taktığı “Karen Fogg’un Çocukları” adını hatırlıyor…

Yine insan bu noktada Hulki Cevizoğlu’nun hatırlattığı üzere David Rockfeller’ın “Atatürk yüzünden yarım yüzyıl ertelenen planlarına” dair hayıflanmasını da hatırlıyor…

“Dünya İmparatorluğu” ve “yeni dünya düzeni” gibi kavramların fikir babasının hayıflandığı planları, sanırım kavramlar dahi açıkça ortaya koymaktadır…

Ne enteresandır ki “hesaplaşmanın” maksat ve tabiatından mıdır bilinmez, Gezi Parkı protestoları sırasında Türk bayrağı satan seyyar satıcı göz altına alınırken Kato Dağı’nda PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı başlattığı ilk silahlı eylemini sabaha kadar kutlayanlara hiçbir yasal işlem yapılmaması, “hesaplaşma” tavsiyesini önemle tutanların herhalde dikkatini celbetmemiş! …

İnsan bu sefer de Sevr ile uygulatılmak üzere çok çaba sarfedilen fakat Atatürk ve silah arkadaşlarının İstiklal Savaşı sayesinde ertelettiği planları bir kez daha esefle hatırlıyor…

Yaşadıklarımız ilk değil, son olacak mı bilemiyorum…

Ancak hiçbir haksızlığın karşılıksız kalmayacağına inancım tam.

Zira yine hatırıma geldi:

Varlığını etkileyecek hesaplaşmalara tarihi boyunca maruz kalan bir millet olarak bu gibi durumlara binaen olsa gerek, ne güzel söylemiş atalarımız:

“KESER DÖNER, SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER..”

Saygılarımla…

 

 

Ha-di-t

0

 

Hazırlık

Dikkat

Tekrar

Zamanı verimli değerlendirme,

Ve eğitimde başarı modelimiz.

Başarılı olmak zordur.

Ama imkânsız değildir.

Sevgili gençler!

Çift sarılı yumurta vardır ama çift beyinli insan yoktur.

Yanınızdaki öğrencinin başardığını sizde başarabilirsiniz.

Yeter ki hatanızı doğru tespit ediniz.

Hangi alanda olursa olsun başarı her insanı mutlu eder.

Hangi öğrenci takdir yâda teşekkür almak istemez ki.

Hangi öğrenci istediği fakülteyi kazanmaktan mutluluk duymaz ki,

Görüldüğü gibi sadece istemekle de olmuyor.

Beklenen başarının gerçekleşebilmesi için

Kısaca HADİT diye isimlendirdiğimiz modelin devreye girmesi gerekir.

Devlet sağ olsun kitaplarınızı veriyor.

Okul idaresi de haftalık ders programınızı yapıyor.

Siz okuldan eve geldiğinizde yarın hangi saatte hangi dersi işleyeceğinizi biliyorsunuz.

Dersleri iyice anlamak ve başarılı olmak istiyorsanız

1 – Yarın göreceğiniz tüm derslere hazırlık yapınız.

2 – Ders işlenirken öğretmenleriniz dikkatlice dinleyiniz.

Anlamadığınız yerleri arkadaşınıza değil öğretmenlerinize sorunuz

3 – Akşam eve gidince bugün gördüğünüz tün dersleri tekrar ediniz.

Bu durum yani HAZIRLIK- DİKKAT- TEKRAR

Kısacası HADİT modeliyle ders çalışmayı alışkanlık haline getirdiğiniz zaman

Sınıfın yüzde ellisi takdir alır.

Yüzde yirmi beşi teşekkür alır

Diğer yüzde yirmi beşi de zayıfsız karne alır.

Buda bir başarıdır.

Dört sene bu anlayışla çalışan her öğrenci

Ben inanıyor ve de iddia ediyorum ki Türkiye çapında dereceye girer.

Dereceye giremezse de istediği fakülteye girer.

Sevgili öğrenciler!

Akşam eve gelişle yatışınız arasındaki zamanı üçe bölünüz.

Birinci bölümde ders tekrarı yapınız

İkinci bölümde yarınki derslere hazırlanınız

Üçüncü bölümde test çözünüz ve kitap okuyunuz.

İlahi yasa gereği Allah (cc) inanmayanlara bile çalıştığının karşılığını verdiğine göre

Sizin çalışmanızı niye karşılıksız bıraksın ki…

 

 

Hukuk Tarihine Geçmiş Fıkra Tadında Önemli Savunmalar

Ama müvekkiliniz bakmadı.

Mahkemede bir cinayet davası görülüyordu. Adamın katil olduğu hemen hemen kesindi. Bunu gören sanık avukatının aklına bir şeytanlık geldi.

“Bayanlar baylar hepinize bir sürprizim var diyerek saatine baktı. Tam bir dakika sonra müvekkilim tarafından öldürüldüğü iddia edilen kişi bu mahkeme salonundan içeri girecek” dedi.

Bunun üzerine hâkim, seyirciler ve bütün kafalar mahkeme salonunun kapısına döndü 1 dakika geçti ve hiçbir şey olmadı bunun ardından avukat;

“Bakın dedi ortaya bu iddiayı attım ve hepiniz heyecan içinde kapıya bakıp 1 dakika boyunca beklediniz. Bu da gösteriyor ki gerçekten ortada bir ölü olduğuna ve dolayısıyla müvekkilimin katil olduğuna sizler tamamıyla inanmış değilsiniz”

Bu sözün ardından hâkim kararını açıkladı ve adamı suçlu buldu. Avukat şok içinde

“Ama nasıl olur? Az önceki gösteriden hepiniz etkilendiniz, hepinizin kapıya baktığını gördüm.

Hâkim “evet doğru, hepimiz baktık” dedi, ” ama müvekkiliniz bakmamıştı”

BEN KAPIYA DAYANIYORUM

İpsala Adliyesinin dar bir hâkim odasında çok taraflı bir dava görülüyordu.

Odanın içi davacı, davalı, tanıklar ve avukatlarla hınca hınç doluydu. Hâkim davacıdan delillerini sordu. O da tanık beyanlarına keşfe ve tapu kayıtlarına dayandığını ifade etti. Bu arada söz sırası davalıya gelmişti. Hâkim davalıya “sen neye dayanıyorsun” diye sordu. Davalıda odanın en dip kenarından hâkime cevap verdi;

“Ben kapıya dayanıyorum efendim”

EŞEĞİN LİSANINDAN ANLIYORSAN

Orman yasasına muhalefetten suçlanan köylü uzun uzun savunmasını yapar yargıç iyice bunalır. Bu sırada köylünün, adliyenin bahçesinde bağladığı eşeği sahibinin savunması sırasında anırmaya başlar. Yargıç köylüye eşeği kastederek:

Hanginizi dinleyeceğimi şaşırdım der.

Köylü istifini bozmaz savunmasını tamamladıktan sonra yargıca

Şimdi hangimizin lisanından anladınızsa ona göre kararınızı verin der.

 

 

 

           

 

“Türkiye’nin Türksüzleştirilmesi” Gerçekleşti mi?

 

İçerdekilerden Behiç Gürcihan’ın 2004’teki tespitiyle ‘Bir coğrafyayı milletinden  ayırmanın anatomisi‘ olan “Türkiye’yi Türksüzleştirme Operasyonu“nda sona doğru geliyoruz. Zira tabuta son çivi faslında yeni demokratikleşme paketi hazır.Detürkifikasyon da denilebilecek Anadolu’yu Türksüzleştirme ve Türkleri de millet bilincinden sıyırma operasyonunun 28 Şubat, 17 Ağustos ve 2001 krizi gibi 3 tarihsel parametresi; sermayevî, toplumsal ve coğrafî yabancılaşma gibi de 3 ana sekmesi vardı.

  • Hangi sermaye grupları boylarını aşacak girişimleri hedefliyor?
  • Kimin büyümesi kontrol dışı gerçekleşiyor ve mevcut sermaye dengelerine tehdit içerecek dinamikler mevcut mu?
  • Kimlere kredi verilir ve hangi durumlarda bu krediler geri çekilir?
  • Adım başına dikilen AVM’ler tüketim tapınakları olarak iş görmekte midir?
  • Bu dinin adı kapitalizm; mezhepleri de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık mıdır?

Cumhuriyetin 90. yılına girilirken millî devletten milliyetsizlik ve zilliyetsizlik kulvarına gelinmiş ve bir etnisite azınlık olarak kabul edilmiş, etnik ayrışmanın ötesinde toplum sosyolojik olarak da Gezi Parkı / Kazlı Çeşme diyerekten cart diye ortadan ikiye ayrılmıştır.

Yabancı istihbarat örgütlerinin televizyon ve gazete kurabildiği, partilere tüzük hazırlayabildiği, fonlanmış kanaat önderleriyle her türlü polemiği ve tartışmayı toplumun gözünün önünde yapabildiği, devletin aleyhine aleni propagandanın devlet memurları eliyle bile yapılabildiği ve bir ülkenin Sevr sirkine döndürüldüğü yer; Türkiye.

Ve burada toplumun önüne atılan dinî kavramlar, kafa karışıklığını gidermekten çok derinleştirme yolunda işlevseldir. 3 Büyükler karşısında sürekli kaybeden Anadolu takımları ezikliğindeki Anadolu insanını Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi arkasındaki tribüne alarak iktidara gelen Menderes-Özal-Erdoğan ekolünün temel referansıysa dinî değil iktisadîdir.

Dış 330, iç-dış 600 milyar dolarlık borçlu, rekor cari açıklı, 55 milyon kredi kartlı, ahlâkî tefessühün tavan yaptığı, tokun açın halinden hiç anlamadığı bir diyar olmuş ‘yalnız ve gazel ülkem‘. Ultra mutlular ile ultra mutsuzların keskin hatlarla ayrıldığı bir garibistan. O kadar ki bayrak düşmüş, egemenlik bölünmüş yada Samsun’da açlıktan çocuk ölmüş; hâşâ mutluluğumuzu bozamaz.

Yıl olarak son düzinede  ‘ılımlı İslam‘dı, ‘model ülke‘ydi derken Genişletilmiş Ortadoğu‘dan da, Medeniyetler İttifakı‘ndan da bize 50 lira yevmiyeye figüranlıktan başka ekmek çıkmadı. Zaten ocağın ateşi de antibiyotiksiz 40 dereceydi.

Operasyona dönersek; Türkiye Cumhuriyeti kozasında kaldığı ve Anadolu’yu bir üs olarak kullandırdığı sürece onu koruyamayacaktır. Ve operatöre dönersek; bu millet bu toprakların bekçisi değil sahibidir. Bunu yabancı unsurlarla birlikte yerli unsurların da kabullenmesinde fayda var.

Türkiye’nin Türksüzleştirilmesi“ne Polat Alemdar ne der, Orta Anadolu ne der, bilmiyoruz. Ya Mısır’da okeye dönenler, veya ‘derin stratejist’ görünenler?

İyi uykular..

 

 

Harzemşah Genel Valisi Atsız’ın Sevgendnamesi (Yemin Mektubu)

Harez, Amuderya (Ceyhun) ırmağının Aral gölüne döküldüğü bölgenin adıdır. Buraya, Selçuklu sultanı Sencer tarafından Harezmşah unvanı ile Kutbeddin Muhammed’i 1098 yılında Harezmşah genel valisi olarak atadı. İyi bir yönetici ve siyaset adamı olarak 30 yıl Harezm’i yönetti Kutbeddin’in ölümünden sonra oğlu Kızılarslan Atsız, Harezmşah olarak Sultan tarafından görevlendirdi(1128 ). Sultan Sencer, genel vali Atsız’ı çok seviyordu. Atsız da ilk zamanlarda Sultan’a bağlı kaldı. Sonra kendi gücünü arttırmak için çevre bölgelere fetihlere başladı. Bir müddet sonra Harezm de görevli Selçuklu memurlarını hapsetti. Sultan Sencer’le arası açıldı. Selçuklu Sultanı büyük bir orduyla Harezm üzerine yürüdü. Savaş da Atsız yenildi ve oğlu öldürüldü. (1139 ) Harezm den ayrılan Atsız 1 yıl sonra Harezm’in hakimiyetini tekrar ele aldı. 1141 yılında Sevgendname ( yemin mektubu) ile Sultan Sencer ‘e bağlılığını bildirdi ve affedildi.

Bu yemin mektubunda Atsız;

” Ben ki Atsız bin Muhammedim, aziz ve celil olan Tanrıdan tevfik istiyor ve onun rahmetine sığınıyorum. İşte tanrıya karşı bağlandığım bu ahde nasıl vefa ediyorsam, din ve dünyanın salahını, kendisinden bildiğim Alemin efendisi İslam Sultanına itaat etmeyi de bu cümleden addediyorum.

Tanrı herkesi doğruluğa muvafakat ettirici ve olgunluğa götürücüdür. Ben ki Atsız bin Muhammed Harezmşah’ım aziz ve celil tanrıya ve Resulü Muhammed ‘e ahdettim ki ben, ben oldukça alemin efendisi Sancar bin Melikşah bin Mehmed’e muti olayın ve emirlerini itaat edeyim. Hiç bir zaman ona itaatsizlik göstermeyeyim. Türk’ten ve Tacik’ten , dost veya düşmandan, kadından, erkekten, kafir ve Müslümandan devletinin fenalığını isteyen ona muhalif olanlardan hiçbirisiyle dost olmayayım. Onları himaye de etmeyeyim. Velhasıl hiç bir suretden onun devletinin muhalifi olmayayım. Ona dost olanlara dost, düşman olanlara düşman olayım.

Eğer onun muhaliflerinden bir kimse, devletinin aleyhinde bir sey yazarsa ve bir haber verirse veyahut da tedbiri hazırlarsa Zatıalilerini haberdar edeyim. Bu hususta imkan dahilin de gücümün yettiği kadar can ve gönülden çalışayım. Bu suretle devletin kasıtlı muhalifleri sinsin ve ben de dolayısıyla ona kulluğumu göstermiş olayım. Hiç bir özür ve bahaneye tutunmayayım. Şüphe de göstermeyeyim. Alemi ve insanları yaratan Ulu Tanrıya niyaz ve itaatten sonra o mutlu padişahın emirlerini yerine getirmeyi kendime farz-ı ayn sayayım. Aynı zamanda bu ahitnamede zikredilen şeylere sadakat göstermek için yemin ettim. Vallahi, Billahi, Tallahi.

Yedi kat göğün ve yerin tanrısı olan ve kendinden başka tanrı olmayan o tanrıya yemin ettim ki, ona asla muhalif olmayayım. Eğer ahitnamede söylediğim gibi hareket etmezsem Ulu Tanrı benden bizar olur ben de kendimden bizar olurum. Sultan Sancar’a herhangi bir şekilde muhalefet edecek olursam yaya gitmek şartıyla on defa hac etmek, 10 sene daimi oruç tutmak borcum olsun. Bütün malımı, mülkümü Mekke ve Medine fakirlerine sadaka edeyim. Aldığını ve alacağım her nikahlı kadın benden boş düşmüş olsun. Yaptığım bu ahit, tuttuğum bu niyet ve ettiğim bu yeminlerin hiçbirisine istisna tevil ve hile karıştırmadım.

Alemin efendisi Sultan Sancar’a kölelik ve itaatten başka hiçbir şekilde diğer bir ahitte bulundumsa aziz ve celil olan Tanrının resulü Muhammed’in söylediklerimi ve bütün peygamberlerin insanların getirmiş oldukları şeylerin hepsini inkar ederek Tanrının Kur’an da bahsettiği ” Onlar üzerinde Tanrı laneti olan kimselerdir, Onlar için fena akıbet ve cehennem vardır. ” kimselerden olayım. Aziz ve celil olan Tanrıyı, resulü Muhammed’i bütün peygamber ve melekleri hazır olan maruf, emin ve muteber kimseleri bu ahit ve yeminler üzerine isteyerek dileyerek şahit göstereyim. “dedi.(1)

1-Türk İmparatorlukları Tarihi-M. Orhan Bayrak-Bilge Karınca Yay.2006-S.233-234

Hayat Yayınları.

 

 

Başka Açıdan Şeriat (II)

0

 

Şeriat, kanun demektir. Şeriat nizam demektir. Şeriat düzen demektir. Kanun ise, uyulması gereken yoldur. Tutulması icap eden rotadır. Kanunise, içinde yer alınması lüzumlu görülen çerçevedir. Şeriat, plân demektir. Şeriat program demektir. Şeriat, plân ve program hükmünde olan kader demektir.

Kaderi olmayan, tasarımlanmayan şey yoktur kâinatta. Kaderi olmayan barınamaz evrende. Kaderi, yazgısı bulunmayan bulunmaz dünyada.

Yolu yapılmayan araç, yola çıkar mı?

Rayı döşenmeyen tren hareket eder mi?

Rotası bulunmayan gemi demir alır mı?

Uçuş hattı, düzenlenmeyen uçak havalanır mı?

Plânı, projesi çizilmeyen binanın yapımına başlanır mı hiç?

Karar vermeden adım atan hiç görülmüş müdür?

Bütün bunlar gösteriyor ki, ortaya çıkması istenen her şeyin kaynağında, her şeyden önce o şeyi tasavvur etmek var. O şey için hayâl kurmak var. O şeyin yapımını istemek var.

Kısaca varlık sahnesine çıkması istenen her şeyin temelinde, bütün bunları gerçekleştirecek bir ilim şart. Bir irade, bir istek gerekli. Güç, kudret ise elzem ve zarurî.

İlim, irade, kudret yâni bilim, istek ve yapmak için; hikmet / erdemli bilgi yeri olan bu dünyada her şeyden önce tasarım ille de şart oluyor. Plân muhakkak gerekli görülüyor. Program, kolay uygulanır olsun isteniyor.

Demek ki önce mânâ var. Madde ise arkadan geliyor.

Ama bildikten sonra gerçekleşiyor. Ama istedikten sonra somutlaşıyor. Ama güç kullanımından sonra görünür, tutulur bir hâl alıyor.

Kısaca mânâ kesafetleşerek, yoğunlaşarak maddeleşiyor önümüzde.

Ama çok girift, çok karışık, çok ince bir plânlamanın tatbikinden sonra var oluyor.

Varlık âleminde yer alıyor. Uzun bir bilimsel yol katettiği için karşımızda beliriyor. Belirgin bir hâl alıyor.

Maddesel zuhûr, Şeriat yoluyla bizlere ulaşıyor.

Yâni İlâhî ilim, Rabbanî irade ve Allah’ın kudretiyle her şey lâyık olduğu biçime bürünüyor.

İstenen kıvamı alıyor. En güzel şekilde var olup, insana yâr oluyor.

Evet her oluşum, her yapılış, her işleyiş Şeriat’le kaim.

Yâni o şeye ulaştıran kanunla, o şeye eriştiren yolda yürümekle mümkün.

Şeriat’in yâni o yolun açılmasıyla, o yolun yürünmesiyle, o yoldan maksada varılmasıyla olası.

Demek ki varış, eriş ve oluş ancak cadde-i kübra denen en büyük, en gerekli, en emniyetli yol ve cadde sayılan Şeriat’le kabil.

Ana cadde, ana yol demek olan Şeriat ise bilim demektir. Arzu demektir. Güç demektir.

Çünkü yürünecek yol demek olan Şeriat yoluna düşmek için, önce o yolu bilmek, tanımak icap eder. Sonra o yola düşmeyi istemek, arzulamak gerek. Daha sonra da o yola düşmeye güç yetirmek lâzım.

Çünkü her insanın başarısı için bu yol elzem. Her milletin muvaffakıyeti için bu yol gerekli. Canlı cansız her varlığın varlık âlemine çıkması için bu yolda yürümek şart.

Başta kâinat, tüm evren olmak üzere, bütün âlemdeki her bitki, her hayvan, her maden,

1068

her insan kendi plânının açılmış, saçılmış, ortaya çıkmış ve görünür hâl almış şeklidir.

Kader denen, plân diye anılan yazgısının somutlanışından ibaret.

Taşa, toprağa,madene, bitkiye, çiçeğe, ağaca, kurda kuşa, böceğe; kısaca ete kemiğe bürünüşten başka bir şey değil.

Demek ki varlık; Şeriat denen; tabii, doğal rotasında bilimle yol alarak bir tasarım hâline geliyor.

İstekle, o tasarım yoluna devam ediyor.

Kullanılan güçle katettiği yolun sonunda; o tasarım gerçekleşiyor.

Kâinatta her şey yüce Allah’ın ilmindeyken, Rabbanî  iradeyle, İlâhî kudretle yaratılıyor.

Görünmez, gaybî âlemden; görünür, şehadet âlemine çıkarılıyor.

Bu yaratılışta  -hikmet icabı-  sebepler araya giriyor. Tabiat kanunları, doğa kanunları dediğimiz; fizik, kimya kanunları rol oynuyor.

İşte bu; şeriat dediğimiz, kevnî kanunlar diye adlandırdığımız, doğa kanunları diye isimlendirdiğimiz şeyden başka bir şey değil.

İnsan; yüce Allah’ın özene bezene yarattığı, en şerefli mahlûk.

İnsan Ulu Tanrı’nın ahsen-i takvîmde, en güzel şekilde, en uygun kıvamda yarattığı. En seçkin kıldığı, en üstün tuttuğu varlık.

Üstelik kendisindeki her şeyden birazcık da olsa insana bahşetmiş. Özellikle bir nebze de olsa ilimle, iradeyle, kudretle insanı donatmış.

Hususan Şeriat denen kanun koyuculukta; insanın  yönetmelikler, tüzükler, trafik kuralları tanzim edip, düzenlemesi gibi, insana has tasarruflarda bulunmasına yetkili kılmıştır.

Tıpkı boğazlarla yetinmeyip kanallar açması, doğal geçitlerle yetinmeyip tüneller açması, köprüler kurması gibi.

Nitekim insan; ilmi olduğu için bir şeyi tasarlayabiliyor.

İradesi bulunduğu için, tasarladığı o şeyi isteyebiliyor.

Güç, kudret sahibi olduğu için, tasarladığı o şeyi gerçekleştirebiliyor.

Böylece Şeriat; her şeyin yolu yordamı oluyor.

 

 

 

Bunlar Neden Yapılır, Biri Bize Açıklasın

 

Taraf Gazetesinde Mehmet Baransu birkaç ay önce “İktidarın Ömrü Uzun Sürmez” başlıklı bir yazı yazmıştı. Bu yazıda hükümetin yaptığı bazı düzenlemeler hakkında şu bilgileri vermişti:

“AK Parti ‘hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük yapanlar’ ve bunların kamudaki ortaklarını kurtarmak için son bir yıldır gece yarısı bir dizi düzenleme yapıyor.

  • Önce ‘Özel Yetkili Mahkemeler’in inceleme alanına giren yolsuzluk ve usulsüzlük yapanların örgüt kurmakla suçlanıp yargılandığı “çıkar amaçlı suç örgütleri” yasası değiştirildi.
  • Ardından ‘ihaleye fesat karıştıranlara’ verilen cezanın süresi 12 yıldan üç yıla indirildi. Bu düzenlemeyle yolsuzluk yapanlar ve ortakları af kapsamına sokuldu.
  • Bir sonraki adım Kamu İhale Kurumu Yasası’ndaki düzenleme oldu. Hırsızlarla ortaklık yapan AK Parti’nin kamu kurumundaki elemanları ve bakanlar bir kez daha yargıdan kaçırıldı.
  • Zincirin son halkası ise Sayıştay Kanunu’nda yapılması düşünülen değişiklik oldu. Sayıştay artık etkisiz bir kurum olarak, yolsuzluk ve usulsüzlükleri tek başına inceleyemeyecek.

Mehmet Baransu, malum “kendisine gönderilen bavul dolusu evrakı“, 20 Ocak 2010 da gazetesinde yayımladıktan sonra adliyeye teslim etmesiyle, tarihi “Balyoz Davası”nı başlatan kişi. O “Balyoz Davası” ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden (orgeneral ve oramiraller de dâhil olmak üzere) çok sayıda muvazzaf ve emekli subay tutuklu ve yargılanmakta. Bu sebeple Baransu’yu “TSK’nın yapısının değiştirilmesi sürecinde” hükümete yardımcı olan önemli bir figür sayabiliriz.

Mehmet Baransu, “İktidarla yollarımı neden ayırdığımı merak edenler, bu yazımı bir kez daha okuyabilir. Cemaat ‘saçmalığına’ düşmeden!” açıklamasıyla, bu tür hukuki düzenlemelerin iktidarla yollarını ayırmakta önemli olduğunu ifade ediyor. “Bir kaynağından” aldığı bilgiyle hükmünü veriyor: “Yapılanlar yok edilmeyecek bir şekilde devlet arşivlerinde kaydediliyor. Gerçekler bir gün ortaya çıktığında iktidarın ömrü öğlenden ikindiye kadar sürmez.”

*****

Eski Bakanlardan Rifat Serdaroğlu güncel siyaseti yakından takip ediyor ve sert bir muhalefet üslubuyla, fikirlerini sosyal medya üzerinden paylaşıyor. Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı görevleri yapan Serdaroğlu’nun yazıları internette belki de yazılı basından daha çok okunuyor. Son olarak 18 Haziran 2013 tarih ve 2013/4907 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan İslam Kalkınma Bankası Türkiye Ofisinin Kurulmasına dair Bakanlar Kurulu Kararı ve TC Devleti ve Banka arasında imzalanmış antlaşmayı gündeme taşıdı.

Önce İslam Kalkınma Bankası hakkında şu kısa bilgiyi veriyor: “Banka 1974 yılında kuruldu, merkezi Suudi Arabistan’ın Cidde şehrindedir. İKB’nin 56 üyesi bulunmasına rağmen sermayenin çoğunluğu Suudi Hanedanınındır. Yani patron Suudilerdir. Cumhurbaşkanı Gül, 1983-1991 yılları arasında bu bankada ‘ekonomi uzmanı’ olarak çalıştı.”

Bakalım aşağıdaki maddeleri okuduğunuzda siz de Rifat Serdaroğlu’nun şu hükmüne katılacak mısınız?

“Türkiye’nin kendi Merkez Bankasına vermediği “yetki ve koruma zırhını” Suudilerin Bankasına verdiğini gördük. Sanki yeni Merkez Bankamız, Suudilerin İslam Kalkınma Bankası olmuştu!”

Suudilere tanınan ayrıcalıklar;

Madde 5-1: TC’ nin idarî-adlî-askerî veya polisinden herhangi bir görevlisi veya temsilcisi veya TC dâhilinde Kamu otoritesi gücü kullanan başka bir kişi, Banka Grubunun veya Ofis Başkanının izni olmadan ofis mahalline giremezler.

Madde 5-2: Bankanın tüm arşivleri ve genel anlamda tüm dokümanlar ve bankanın elinde bulunan tüm veriler her zaman ve her yerde dokunulmaz olacaktır.

Madde 7-1: Resmi faaliyetleri kapsamında Banka Grubu ve ülke ofisi, taşınır-taşınmaz mülkü, faiz veya sermaye kazancı veya döviz kazancı gibi her türlü geliri dâhil varlıkları, bunun yanı sıra mal ve hizmet alımları dâhil, faaliyetleri ve işlemleri KDV, ÖTV, tevkifat ve damga vergisi dâhil, fakat bunlarla sınırlı olmamak üzere, doğrudan ve dolaylı vergi ve harçtan muaf olacaktır.

Madde 11-1: Banka Grubu ve ülke ofisi ile kurulacak tüm iletişim, gönderme vasıtasına ve şekline bakılmaksızın, sansürden veya başka türlü dinlemeden ve müdahaleden masundur.

Madde 11-3: Banka Grubu ve ülke ofisi TC’ de, noktadan-noktaya telekomünikasyon tesisleri kurma ve işletme hakkına sahip olacak, bunlara telsiz alıcı ve verici istasyonu veya istasyonları, uydu alıcı-verici istasyonları kurabilecektir.

Diğer imtiyazlar için Resmi Gazete’de yayımlanan sözleşme metninin tamamını okuyabilirsiniz.

Bakanlar Kurulu’nun yetkisini aşarak, T.C. Devletinin “hükümranlık hakkı“ndan ve “vergi alma hakkı“ndan feragat etmesi anlamına gelen bu sözleşme neden yapılır ve böyle bir Bakanlar Kurulu Kararı nasıl alınabilir?

Bu yazının yer aldığı sosyal medyaya yorum yazan vatandaşların bir kısmının aklına hemen Mehmet Baransu’nun fikrinin benzerleri gelmiş: “Bu karar düşündürmektedir ki, bu bankada devleti soyanların, PKK’nın ve daha birçok gizli örgütün paraları, yolsuzluk ve rüşvet gibi haksız kazançlar muhafaza edilebilir.”

İslam Kalkınma Bankası “Müslüman toplumların ekonomik kalkınmalarına katkıda bulunması” beklenen bir kuruluş. Bu banka ve devletimizi yönetenler hakkında böyle olumsuz düşüncelere yol açan düzenlemelerin varsa makul bir gerekçesi, lütfen bunu güvenilir bir yetkili bize açıklasın.

*****

PKK’nın isteği üzerine hazırlanan “demokratikleşme paketi” de yukarıda örneklerini verdiğimiz düzenlemeler gibi kamuoyunun gözünden kaçırılarak, tartışılmadan, kapalı kapılar ardında hazırlanıyor. Başbakan Erdoğan kendi ifadesiyle “Türkiye’de şartlar oluştuğu; engeller, dirençler ortadan kalktığı için 11 yıllık zincirin bir halkası olarak gerçekleştiriyor.” Meclis çoğunluğuna güvenerek muhtemelen yine gece yarısı oylamalarıyla Meclis’ten geçirecek.

T.C. Devleti’nin ülkemizin bir bölgesinde resmi dairelere çekilmiş olması ve adeta egemenliği devretme hazırlıklarının hızlandığını gösteren gelişmeler gibi, bu operasyonun muhtemel tamamlayıcısı olan “demokrasi paketi” de endişe verici.

Bütün bunlar neden ve niçin yapılıyor? Biri bize açıklasın.

 

 

Kaliteli Yaşamda Çocukluğumuza Dönmek

 

Ne kadar zorluklarla geçerse geçsin, hepimizin çocukluk anılarımızın hayatımızda çok önemli bir yeri vardır. Küçükken yaşanan acı- tatlı, yokluklar ve sıkıntılar içerisinde geçen günlerin hatırlanmasında hiç sıkıntı yaşamayız. En yaşlı insanlar dahi, çocukluk yıllarını daha dün gibi hatırlarlar ve çevrelerine anlatmaktan büyük zevk duyarlar. Çocukluğumuzu aynen tekrar yaşama şansımız yoktur. Ancak, hayali ile dahi sürekli olarak mutlu olma imkanımız vardır. Hele hele o yılları yaşadığımız çocukluk arkadaşlarımızla yıllar sonra bir araya geldiğimiz zaman, o güzel hatıraları yad etmenin zevkine diyecek yoktur.

Özellikle emeklilik yılları geldiği zaman, çalışma yerlerinden memleketlere dönüş ve çocukların evlilik merasimleri sebebiyle bir araya gelen çocukluk arkadaşlarının hatıralarının paylaşılmasının verdiği keyif, kaliteli yaşamın olmazsa olmazlarındandır.

İki hafta önce; çocukluğumuzda Mevlütlerin dam arkasında bilye, binlik, hayvanat gibi leziz oyunlarımızı oynadığımız arkadaşlarımızdan Hasan Şencan’ın Oğlu Mehmet Şencan’ın düğününde, epeyce çocukluk arkadaşımız bir araya toplandık. Eskileri andık, güldük, eğlendik, mutlu olduk ve kahkahalara boğulduk. O günlere adeta geri gittik.

Orada hemen aklıma gelen bir projeyi arkadaşlarımla paylaştım. “Önümüzdeki baharda kumar yaylasında bütün çocukluk arkadaşlarımız aileleri ile birlikte bir araya gelmeli, çocukluğumuzda oynadığımız; MET, KEMİKLİ, 7 KİREMİT, DÖT KAZMACA, BİNLİK, HAYVANAT, SAPAN DÖVÜŞÜ, SAKLAMBAÇ, BİRDİRBİR, GÜVERCİN TAKLASI, ÇİZGİYE PARA ATMA, ÇİZGİ DE SEK SEK, İP ATLAMA, SALINCAĞA BİNME vb. gibi çocukluğumuzu Cennet’e çeviren oyunlarımızı tekrar oynayarak hatırlamalı ve kaliteli yaşamımıza daha üstün kaliteler katmalıydık. Aynı zamanda etli pilavlı, ayranlı, sazlı sözlü, oyunlu (zeybek, teke zortlatması, Cezayir, konyalım, vb.) güzel ve yüksek kaliteli bir gün geçirmeliydik.”

Orada bulunan çocukluk arkadaşlarımızın hemen hepsinin gözlerini heyecan bürüdü ve çok güzel olacağını söylediler. Ben de buradan ilan ediyorum. Her arkadaşımız üzerine düşecek görevi şimdiden üstlensin. Kurban bayramında kurban edilen güzel boynuzlu bir üçlü erkecin boynuzları saklansın… Dağlarla yakın ilişkili olanlar güzelinden metler ve değneklerini düzsün…. Döt kazmaca ve kemikli için uzunca ve sağlam sopalar hazırlansın… 7 kiremitin kiremitleri nereden bulunur bilmiyorum ama herhalde bulan arkadaşlarımız olacaktır. Hala davarcılıkla uğraşan arkadaşlarımız kesilen davar kıllarından çul örerken aynı zamanda sapan da örsünler… Ama bizim şimdi yapacağımız  “sapan döğüşünde taş kullanılmayacak yumurta veya çiçekler kullanılacaktır.

Binlik için kibrit kutularının içleri boşaltılsın renkli yüzleri toplansın. Hayvanat oynamak için, şeker üreticileri yeniden lütfen 1′ deve……… 40 yarasa olmak kaydıyla bizim oyun kağıtlarımızı naneli erden şekerden üretsinler…. Hala kamyonculuk yapan arkadaşlarımız halatlarını salıncaklar için hazır etsinler… Mevsim bahar olmasına rağmen ceketlerini almayı unutmasınlar. Çünkü onları tersten kollarımıza geçirip MET KAPMADA kullanacağız. Yoksa metleri ellerimizle kaparsak parmaklarımıza zarar verebiliriz.

Çocukluğumuzda akşamlara kadar tazı gibi koşar ve oynardık. Analarımızın yemeğe, kardeşlerimize bakmaya veya işlerine yardım etmeye bizleri getirmek için verdiği savaşları unutmamız hiç mümkün değildir.

“Bir gün birdirbir oynuyoruz. Ben ebeyim ve belimi eğerek diğer oyuncuların üzerimden atlamalarını bekliyorum. Bir ara atlama olayı kesildi. Arkadaşların sesleri de uzaklaştı. Niye atlamıyorsunuz? Ne oldu? Demeye kalmadan, Rahmetli anacığımın eşek dayağı sobası popomda patladı. Hazır da domalmış vaziyette iken…  İyi de arkadaşlar siz anamı gördünüz ve kaçtınız, neden benim de kaçmam için haber vermiyorsunuz? Unuttuğumu zannetmeyin….

Okuldan eve gelir gelmez, zaten yolda iken oynayacağımız oyunların planı kurulmuştur. Naylondan veya tahtadan yapılmış çantalarımızı merdiven basamaklarına koyar koymaz, siyah okul önlüğümüzle birlikte, yufka ekmeğin içine eğer varsa toz şeker çomaçlayarak, en hızlı bir şekilde kendimizi sokağa oyuna atardık… Eğer, çomacı iyi yapamamışsak veya altını sıkı tutamamışsak, toz şeker cızadak yere sızardı. Toplamak da mümkün değil. Yani içine toz şeker çomaçlanmış yufkayı ustaca yiyebilmek bir sanattı… Hemen sokağa kaçmaz isek, evde ya küçük kardeşin beşiği sallanacak, ya inekler güdülecek, ya babanın işine yardım edilecek, ya da bize göre üretilmiş bir işin ucundan tutulacaktı… Ama oyun çok tatlıydı. Çoğu zaman akşam ezanı okunur hala bizim oyunlarımız bitmezdi. Annelerimiz veya büyüklerimiz ellerinde sopalarla bizleri sokak oyunlarından zor toplarlardı. Eğer mevsim yaz ise, acelece yemekler yenir ve heyecanla, yine yarım kalan oyunlara devam etmek üzere sokağa fırlanırdı. Bu defa saklambaç ve savaş oyunu gibi gecenin ruhuna uygun oyunlara ağırlık verirdik.

Oyunun en heyecanlı bölümünde mutlaka birilerimiz büyüklerimiz tarafından bir iş için çağırılırdı. İşte bu an en zor olan andı. Oyundan ayrı düşmek, üstüne üstlük samanlıktan saman çuvallamak gibi çok zor bir işle karşı karşıya kalmak… Eğer, çağrılan arkadaşımız o anda bir de ebe ise (yani güdek onda ise), işimiz çok daha zordu. Gidenin yerine güdeği kim güdecekti? Bu durumlarda çoğu zaman oyun bozulurdu. Oyunu bozanın arkasından ise bütün arkadaşlar oyun bozana karşı tempo tutarak, “oyun bozan oyun bozan” diye kendimizce intikam alırdık…

Her ne şekilde geçerse geçsin, yokluklarla, sıkıntılarla, imkansızlıklarla, parasızlıklarla, yamalıklı yeleklerle, sırayla binilen mahalledeki birkaç bisikletle, elektiriksiz, susuz, tüpsüz, buzdolapsız, koltuksuz, yukarıya baktığımızda kiremitleri görünen evlerimizde ve mahallemizin sokaklarında geçirdiğimiz çocukluğumuzun tadı hala damağımızdadır. Çünkü tekrarı yoktur. O zaman hiç hastalanmazdık. Bazen ateşimiz yükselir keyfimiz kaçardı. Komşularımızdan birisi hasta çorbası diye tabir ettiğimiz üzeri tereyağlı bulgur çorbası getirir ve onu şifa niyetine içerdik. Hemencecik de iyileşirdik. Bazen vücudumuz bulgur çorbası ilacına olumlu cevap vermezse, son çare Ayşe Teyzemizin duaları eşliğinde üzerimize COSS diye dökülen kurşundan hemen nazar olduğunu anlardık. Bildik dualarla nazardan da bir süre sonra kurtulur, sokak oyunlarımıza kaldığımız yerden devam ederdik.

Ben diyorum ki, hepimiz için çocukluğumuzda yaşadığımız tekrarı olmayan güzellikleri yeniden aynen yaşama imkanımız yok. Ancak emekli olup memleketine dönen çocukluk arkadaşlarımızın sık sık bir araya gelerek, geçmiş hatıraları biraz da süsleyerek paylaşıp mutlu ve kaliteli günler geçirme imkanımız vardır. Hemen hemen hiçbir maliyeti de yoktur. Birazcık istek, birazcık gayret, biraraya gelme ve o güzel günleri hatırlama ve mümkün olduğunca tekrarı olmasa bile, benzerini yaşama imkanımız vardır. Bütün uzmanlar eserlerinde, güzel ve kaliteli yaşamak için, “içimizdeki çocuğu yeniden ortaya çıkarmak” konusunu geniş geniş işlemektedirler. Bu güzel eylemin hayali dahi bizleri mutlu edecek ve mevcut dert ve sıkıntılarımızın giderilmesi veya yönetilmesinde yardımcı olacaklardır.

Eğer, az dahi olsa çocukluk arkadaşlarımızla bir araya gelme fırsatları oluşturulup, eskileri yeniden hatırlayarak paylaşırsak, ne kadar güzelliklerle dolu ve kahkahalarla süslenmiş bir hayata sahip olabileceğimizi unutmamalıyız. Bu güzel eylemler bizleri neşelendirecek, mutlu edecek, mevcut problemlerimizi unutturacak, gençleştirecek, paylaştıracak ve hayatımıza kalite katacaktır.

Öyleyse haydin, herkes çocukluk arkadaşlarıyla iletişime geçsin, bir araya gelip geçmişi yad etmenin yollarını bulsun, paylaşacak malzemeleri hazır etsin ve ömrüne ömür katsın. Gençleşsin, dinçleşsin ve kaliteli yaşamına daha yüksek kaliteler eklesin… Var mısınız???