23.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 953

Din mi Bilim mi? (2): Şüphe

 

“Din mi Bilim mi?” başlıklı yazımıza dair kıymetli okuyucularımızdan biri şöyle bir soru yöneltmiş: “İşittik ve itaat ettik düsturu ile bilimin şüphe ve sorgusunu nereye koyacağız?”

Bu güzel ve önemli soru için kendisine teşekkür ederim…

Ve kısaca izah edelim:

Öncelikle belirtmek gerekir ki Kur’an-ı Kerim bugün anladığımız manada bir bilim kitabı değildir.

Ancak yazımızda da ifade etmeye çalıştığımız üzere Kur’an-ı Kerim bilimsel gerçeklikler ifade eden bir kitaptır.

Bunun yanında bilimin de Allah-ü Teala’nın bir “ayeti” olduğunu vurgulamaktadır.

Peki bu ne anlama gelir?

Bunun anlamı Kur’an-ı Kerim’in bilime karşı bir tavrının olmamasıdır.

Bir diğer anlamı ise bilimin bir amaç değil, hayatı anlamlandırmada bir araç olmasıdır.

İlginç olan ve aslında pek vurgu yapılmayan şey odur ki bugünkü bilimin üzerine inşa edildiği temel kavramlardan olan şüphe ve sorgu, Kur’an-ı Kerim’in kendi gerçekliğini ortaya koyarken kullandığı metodlar olarak da dikkati çeker.

Nasıl mı?

Kur’an-ı Kerim, bildirdiğinin doğruluğuna itiraz edenlerin gerekçelerini, bu gerekçelerin sıhhatine dair “şüpheler” ortaya koyarak “sorgulatır”:

“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara, 170)

Böylece “körü körüne taklidin” yani şüphe ve sorgulamanın temel düşmanının yol açabileceği tahribata dikkat çeker. Bu tahribatın önüne geçilebilmesi için gerekli olanın “düşünmek” ve “akıl etmek” olduğunu, zaman zaman “düşünmez misiniz?, akıl etmez misiniz?” şeklindeki tenkit sorularıyla pek çok ayette vurgular.

Tabii İslam alemi içerisinde bu ayetlerin sorgulamaya kapı açmadığını ifade edenler de mevcut.

Peki, o halde Kur’an- Kerim’in tevhidi açıklarken kullandığı metoda bir bakalım:

“Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler? Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiya, 21-22)

Sorulama ve şüphenin bir metod olarak en önemli özelliklerinden biri varılan sonucun yanlış olabileceğine dair ihtimalleri bertaraf etmeye vesile olmasıdır.

Yukarıdaki ayet-i kerime tevhide muhalif ihtimallerin yol açacağı sonuçları sorgulatmıyor mu?

Bizzat Allah-ü Teala kendi varlığını ve birliğini insanlara açıklarken bize ihtimalleri sorgulatıyorsa, insan aklının temel işlevlerinden biri olan sorgulamanın yerilmesi söz konusu olabilir mi?

İşte bahsi geçen düsturun dayandığı ayet-i kerimede ifade edilen “işitilip iman edilen” kaynak böyle bir kaynaktır: “Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Nur, 51)

O nedenle de imanın dahi “tahkiki” olanı “taklidi” olanından daha üstün tutulmuştur…

Soruda yer alan iki tavrın İslam açısından konumunu bu doğrultuda anlamak gerektiği kanaatindeyim…

 

 

Esir Kamplarında Unutulan Şehitler

28 Ağustos 4 Eylül 2013 tarihlerinde  Rusya’nın  Sibirya coğrafyasına gidip; Yenisey ırmağı, Sayam dağları, Tuva  ve Hakas Türk Cumhuriyetlerinin başkentleri  Kızıl  ve Abakan ile Orta Sibirya Eyaleti’nin Başkenti  Rusya’nın 6. Büyük şehri Krasnoyarsk kentlerinde  Birinci Dünya  Savaşı’nda  Sibirya’ya esir  götürülen Osmanlı askerlerinin toplu şehitliklerini bulup fatiha okuduk.

İstanbul’dan Moskova’ya

Kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak üzere yine yollardayız bu kez uzaklara gidiyoruz ana yurdumuz Anadolu’dan binlerce kilometre uzaktaki Tanrı, Altay, Tuva, Yenisey sayan dağları, Hakas ve Türklerin ana yurdu Ötüken’e doğru yola çıktık. Yol arkadaşlarımızın çoğu Tarihçi değil, tabip Prof. Dr. Orhan Gedikli’nin organize ettiği gezide Prof. Sefa Saygılı, Prof.Dr. Sadık Şencan, Beyin Cerrahı Dr. Ali Akben gibi çok değerli dostlarımız var. Moskova üzerinden Sibirya coğrafyasına gideceğiz uçağımız Yeşilköy Havalimanından havalanırken içimiz kıpır kıpır ediyor. Ata yurdumuzdaki Türklerle görüşmek Altay ve Sayan dağlarından geçip Yenisey ırmağında su içmek ama en önemlisi Sibirya’da unuttuğumuz Türklerle konuşmak Anadolu’dan ana yurttaki Türklere selam götürmenin heyecanı içindeyiz.

Uçağımız 3 saatlik yolculuktan sonra Rusya’nın başkenti Moskova’ya iniyor. Sibirya’nın merkezindeki Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’a gideceğiz. Uçağımızın kalkışına 10 saatlik bir süre var bu süreyi Moskova’da değerlendirmek istiyoruz hızlı trene binerek Moskova hava limanından Kızıl Meydan’a geçiyoruz. Rusya’nın kalbinin attığı, soğuk savaş döneminde dünyanın gözünün kulağının çevrildiği Kızıl Meydan. Kızıl Meydan’a gidebilmek için birkaç metroya biniyoruz. Moskova demek metro demek yıllarca önce yapılan 3 katlı metrolar adeta Moskova’nın altını bir ağ gibi örmüş. Moskova’nın altı 3 katlı metro sistemiyle yerin onlarca metre altından birbirine bağlanmış. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden birisi olan Moskova metroları şehirden daha kalabalık. Metroya binen inen insanlar istasyonun kalabalık hali, gelenler, gidenler. İnsan trafiği Moskova metrosunu canlı bir şehir yapmış. Metro istasyonları resim heykel sanat eserleri ile adeta bir sanat galerisi haline getirilmiş resimler ve heykeller Moskova metrosunun sanat merkezine dönüştürmüş. Moskova metrosunun çeşitli noktalarında ve bir sanat harikası olan resim ve heykellerin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Bu metrolar savaşlarda Rusya’ya esir olarak getirilen çoğu Türk Osmanlı coğrafyasından ve diğer ülkelerden tutsak edilen insanlar tarafından yapılmış. Bu metrolarda esirlerin karın tokluğuna çalıştırılması hem savaş suçu hem insanlık suçu. Sadece esirler değil Rusya kendi ülkesindeki kırım  Tatarları ve Ahıska Türkleri gibi Müslüman ve Türk unsurları kendi yurtlarından sürerek bu tür ağır işlerde çalıştırmışlar. Metroda Kızıl Meydan’a giderken bu gerçekleri de düşünmeden edemedik .

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında bir insanlık dramı yaşandı. Onlarca milyon insan  öldü. Yüzbinlerce asker tutsak edilip metro, demir yolu inşaatları kömür madenleri ve fabrikalarda çok ağır işlerde çalıştırıldı. Moskova metrosunda bu acı gerçekleri düşünerek yolculuk yaptım. Moskova metrosu inşaatında acaba kaç esir öldü?  Kaç masum insan hayatın baharında canından oldu.

MOSKOVA METROSU VE  KIZIL MEYDAN’DAYIZ             

Moskova Kızıl Meydan’a geliyoruz. Elimizde kamera ve fotoğraf makinamız belgesel görüntüler çekiyoruz. Kızıl Meydan’da festival düzenleniyor. Işıklar ve hareketli görüntüler… Kendimizi Kızıl Meydan’ın ortasında festival alanında buluyoruz. Kızıl Meydan’a kurulan platformda müzik eşliğinde atlar adeta dans ediyor. At gösterisi,müzik eşliğinde atların geçit resimleri, bayan ve erkek jokeyler ve atların hareketleri Kızıl Meydanı şenlendiriyor. At gösterilerinin çekimlerini yaptıktan sonra Lenin’in mezarının bulunduğu yerin önüne geliyoruz. Ancak etraf demir çitlerle kapatılmış. Uzaktan Lenin’in mezarının belgesel görüntülerini çekiyoruz. Kızıl Meydanın amblemi olan tarihi kilisenin önünde belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.  Bu kilisenin kültür ve medeniyet tarihimiz açısından çok ayrı yeri var. Çünkü 1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edilerek yıkılır. Tataristan’ın başkenti Kazandaki Kul Şerif Camii de Ruslar  tarafından yıkılır ve Kul Şerif camiinin taşları Moskova’ya getirilerek bu tarihi kilise yapılır. Kilisenin bu tarihi gerçekleri düşünerek belgesel çekimlerimizi Kızıl Meydan’da tamamlıyor ve Sibirya’daki Hakas Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’a gitmek üzere Moskova havalimanına geliyoruz

ATA YURTLARIMIZ OLAN SİBİRYA  YOLUNDA..

Moskova hava limanından Rus hava yollarına ait uçakla orta Sibirya’nın eyalet  merkezi Hakas Türk Cumhuriyetinin başkenti Abakan’a gitmek üzere Sibirya yolculuğumuz başlıyor. Uçağımız gece saat 0:2 sıralarında yağmurlu bir hava da Sibirya’ya doğru uçuşa geçiyor. Sibirya coğrafyası Rusya’nın nerdeyse 3’te 2’sini kaplamakta. Batı, Orta ve Uzakdoğu Sibirya Rusya’nın en büyük toprak parçası Rusya’nın bir başından diğer başına 13 saatlik zaman farkı var. Bizim yola çıktığımız Hakas Türk cumhuriyetinin başkenti Abakan ile Moskova arasında 5 saatlik zaman farkı olduğunu söylersek Rusya’nın ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır.

Moskova Abakan arası uçakla ortalama 5 saat. Saatler süren Uçak yolculuğu sıkıcı. Ancak ben elimdeki bilgiler ve araştırma notlarını okuyup inceliyorum. Uçağımızın penceresinden gün doğumunu ve Sibirya coğrafyasının manzarasını çekerek Hakas Türk cumhuriyetinin başkenti Abakan’a iniyoruz. Vakit çoktan öğleye yaklaşmış. Abakan havalimanı terk edilmiş. Adeta savaştan çıkmış harabe bir görünümde. Burada sanki zaman durmuş hiçbir modern yok. Hava limanından valizlerimizi alarak şehir merkezine gitmek üzere otobüse binerken hayretimiz bir kat daha artıyor. 11 kişilik ekip için tam 45 kişilik otobüs tahsisi yapılmış. Sibirya’da kaldığımız süre içinde en küçük yere bile bu otobüs ile gidiyoruz. Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan şehir merkezine yaklaştıkça hava limanındaki metruk halden eser yok. Abakan şehri havaalanına göre daha bakımlı daha güzel. Lenin caddesi üzerindeki Abakan otelinde konaklıyoruz. Otelde kısa bir istirahatten sonra Abakan rehberimiz eşliğinde şehir turuna başlıyoruz.

BENGİTÜRK YAZITLARI’NIN  BAŞKENTİ  HAKAS

Sibirya deyince soğuk akla gelir, ancak etraf sıcak. Eylül başı olmasına rağmen güneş oldukça yakıcı. Park ve  caddelerdeki Bengü Taşı Yazıtları’nın belgesel görüntülerini çekiyoruz. Kültür ve sanata Hakas Türkleri büyük önem veriyor. Hemen belirtelim Hakasların sayısı çok azalmış. Rusya asimilasyon yaparak Hakasları eritmiş. Stalin döneminde Hakaslar şehirlerden köylere sürülmüş. Adı Hakas ama bugün Hakasların nüfusu %15 i geçmiyor.

Bale gösterisi yapan öğrencilerin görüntülerini çekiyoruz. Hakas Parlamento Binası önünde belgesel görüntüleri çekerek Abakan’daki gezimizi sürdürüyoruz. Abakan gerçekten gelişmiş ve güzel bir şehir. Modern binalar geniş cadde ve parklar. İnsanların şehirdeki hareketleri şehrin güvenilir olduğunu gösteriyor. Şehri gezerken birkaç Hakaslı hanımefendi ile konuşuyoruz. Hakaslılar ile az da olsa Türkçe anlaşabiliyoruz. Bizim Türkiye’den İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince Hakaslıların gözü bir başka gülüyor. Hakaslılar Türkiye ve İstanbul’a büyük ilgi gösteriyorlar.

Abakan Nehri ile, ünlü Yenisey Nehri Abakan’da birleşiyor, Abakan Nehri köprüsü üzerinde belgesel çekimleri yaparak Abakan ve Yenisey Nehri vadisine hakim bir tepeye çıkıyoruz. Abakan şehri ve Yenisey Irmağı bu tepeden bir başka gözüküyor.  Biz belgesel çekimlerimizi yaparken Abakanlı gelin ve damatlar hatıra fotoğrafı çekmek üzere buraya geliyorlar kendileri ile söyleşiler yapmaya belgesel görüntüleri çekmeye çalışıyoruz. Aile bireyleri ve yakınlar hatıra fotoğrafı çekiyorlar damat ve gelin ellerinde şampanya şişeleri yere atarak kırıyorlar. Gelin ve damatlarla bu tepe farklı manzara sunuyor.

ABAKAN’DA  TÜRK TARİHİNİ YAŞIYORUZ

Abakan şehrindeki gezimizi sürdürürken bir kilisenin önüne geliyoruz. Bölge Şaman ve Budist inancına sahip olmasına rağmen Ruslar gerek çarlık gerekse Sovyet döneminde Ortodoks Hristiyanlığı ön plana almışlar. Hakas Türklerini eritmek için Şaman geleneğini yasaklamışlar. Hristiyan olmaları için baskılar yapılmış hatta papazlar öncülüğünde Hakaslar Hristiyan olmaya teşvik edilip Hristiyan olanlardan vergi alınmayarak Hristiyanlık baskısı sürdürülmüş. Bugün İslamiyet üzerinde bölgede büyük baskılar uygulanıyor. Abakan’da Müslümanlar olmasına rağmen bir tek  camiinin olmaması İslamiyet üzerine ne kadar ciddi baskı olduğunu gösteriyor. Hakas’ın başkenti Abakan’da bir çok park var bu parklar içerisinde en dikkat çekeni Rüya Parkı. Rüya parkı adeta bir tabloyu yansıtmakta. Değişik türden ağaç ve çiçekler Hakas geleneklerini yansıtan motifler ve sanat eserleri ile Hakas kültür parkı haline getirilmiş.

  Rüya Parkı’nda belgesel çekimlerimizi tamamladıktan sonra akşam yemeği için otelimize geliyoruz. Yemek tıpkı Anadolu kültürüne göre hazırlanmış. Salata meyve ve özellikle üstü hamurla kapatılmış sebzeli tavuk güveç. Yemek masamız hem göz hem de damak ziyafeti sunuyor. Gerçekten çok güzel bir sofra. Fakat sabah kahvaltısı bölgenin ne kadar geri kaldığını gösteriyor otelde verilen kahvaltı fişlerinin belli bir değeri var elma veya diğer özel şeyler tek tek tartılarak ücreti alınarak veriliyor. İki parça ekstre ekmek ve 1 elma için 1 dolar karşılığı 35 ruble ödeyerek 1 dolara elma yiyoruz. Kahvaltıdan sonra Tuva’nın başkenti Kızıl’a gitmek üzere yağmurlu ve sisli bir havada  yola çıkıyoruz .

TUVA’NIN BAŞKENTİ KIZIL’A GİDİYORUZ

Hakas Cumhuriyetinin başkenti Abakan’dan Tuva Cumhuriyetinin başkenti Kızıl arasındaki mesafe yaklaşık 500 km. Hakas Cumhuriyeti’nin başkenti Abakan’dan yola çıktık. Geniş ovalar, buğday tarlaları, tipik Sibirya köylerinden geçiyoruz. Abakan ve Yeni sey Irmağı üzerindeki köprülerden geçerek Hakas Cumhuriyetinin tarih ve kültür kenti olan Minusinsk şehrinden geçeceğiz. Burası arkeoloji müzesiyle dünya tarafından tanınıyor.

Abakan Çayı ve Yenisey Irmağı sularının toplandığı havzalarda geçerek Minusinsk şehrine geliyoruz. Gerek Abakan’daki tarih müzesi gerekse Minusinsk Arkiyoloji  müzesinin daha sonra ziyaret edeceğiz. Minusinsk şehri sanayi kuruluşları ile devrimdir. Şehir girişinde büyük bir doğalgaz çevrim santrali bulunuyor.Yol üzerindeki Türkiye haritası ve Türkiye bayrağı burada Türk iş adamlarının olduğunu gösteriyor. Şehirden geçerek bozkırda yolumuza devam ediyoruz. Ovalar ve yeşil tarlalar, buğdaylar eylül ayı olmasına rağmen daha yeni olgunlaşmış. Sibirya’nın köy evleri  benim çok ilgimi çekiyor. Tek katlı, ahşap, dik çatılı tipik evlerden oluşan Sibirya köyleri mavi pencereleri ile yemyeşil ormanlık alan içerisinde muhteşem bir tabloyu yansıtıyor. Otobüsümüzün penceresinden tipik Sibirya köylerinin belgesel görüntülerini çekiyoruz.

 SAYAM DAĞLARINDA MOLA ZAMANI

Tuva yolu üzeri Sayam dağları eteğinde  ormanlık alan içerisinde kısa bir mola veriyoruz şiş kebap yapılan çay satılan mola yerinde benim ilgimi en çok seyyar satıcılar çekiyor. Rus ve Hakas bayan seyyar satıcılar şifalı otlar, çerez türü fındık, fıstık içi ve kavanozdaki balları mola yerindeki müşterilere satmaya çalışıyorlar. Satılan eşyalar arasında ardıç ağacının dalları ilgimi çekiyor. Bu dallar tütsü olarak evlerde ve iş yerlerinde kullanılıyormuş. Satış yapan Hakas Türkü hanım bize ardıç dallarını yakarak bir gösteri de yapıyor. Mola yerinde ahşaptan yapılan tuvaletlerin kapılarının olmaması bölgenin ne kadar ilkel şartlarda yaşadığını gösteriyor.

Mola yerinden çıktından sonra artık sayan dağlarına doğru tırmanıyoruz. Hakas ve Tuva cumhuriyetleri arasındaki sayan dağları değişik ağaç türleri ve yüksek zirveleriyle muhteşem manzara sunuyor. Virajlardan, kıvrım kıvrım dar yollardan geçerek sayan dağlarının zirvesine çıkıyoruz. Zirveden sayan dağlarının adeta doruklarını oluşturan sipsivri kayalar, dağdaki ağaç türleri özellikle zirvedeki uzun kar tüneli eylül ayının başı olmasına rağmen hala Sayan Dağlarındaki kar kütleleri, dağlardan coşkuyla akan sularıyla muhteşem bir manzaraya sahip.

Zirvede kısa bir fotoğraf ve belgesel çekimi molası veriyoru. Artık sayan dağları zirvesinden inişe geçeceğiz. Tam zirvede şaman geleneğine uygun çok sayıda bez ve çaput ağaçlara bağlanmış. Ayrıca zirveye bir de küçük bir kilise yapılmış kilisenin tam karşısında ise Budist ve Şaman anıtı bulunuyor. Sayan Dağı’nın zirvesinde belgesel görüntüler çekip muhteşem bir krater gölünün manzarasını seyrederek ikinci mola yerimize geliyoruz.

Zirvedeki ahşaptan yapılmış evler kayak merkezi dinlenme tesisleri ve envai çeşit çiçek ve bitkilerle Sayan Dağları Milli Park haline getirilmiş. Dağın zirvesinden çağlayarak akan kaynak suyundan kana kana içerek bölgenin belgesel görüntülerini Devri Alem kameralarına kaydediyoruz.

SAYAM DAĞLARIN’DAN TUVA BOZKIRLARINA

Tuva’nın başkenti Kızıl’a doğru yolumuz  devam ediyor. Sayam dağlarının zirvesinden   inişe geçiyoruz.  Kıvrılan yollar, yol üzerindeki köylerin Yenisey Irmağı’nın kollarının oluşturduğu dere ve çaylar ama en önemlisi zengin ağaç çeşidinin oluşturduğu Sayam Dağlarındaki  köknar ve çam ağaçları bizlere eşlik ediyor. Bölgede daha önce çıkan yangın tüm ormanı kül etmiş yanan orman yeni yeni kendine geliyor ve yanan yerlerde yeni ormanlar oluşuyor.

Uzun bir yolculuktan sonra bu kez Tuva Türk Cumhuriyeti’nin sınırına geliyoruz. Zirvede bir yer bizi Tuva yazısının bulunduğu büyük bir anıt karşılıyor. Kaptanımız burada da fotoğraf ve belgesel çekimi molası veriyor. Tuva Anıtı’nın karşısında Şaman anıtı yer alıyor. Kızıl derililerin çadırlarına benzeyen Şaman anıtında paralar, bez parçaları, değişik yazıların yer aldığı bez levhalar asılmış. Bizim dışımızda insanlar buraya gelip şaman anıtının etrafında dönüyorlar. Anıtın hemen karşısında ise Tuvalı köylüler ormandan topladıkları mantarları satıyorlar. Orta yaşın üzerinde eşleri ile birlikte mantar satan Tuva erkekleri kendilerinin soğuktan korumak için adeta yorganlara bürünmüş gibi çekim yapmak üzere kameramızı  çalıştırdığımızda Tuvalı hanımlar yüzlerini gizliyorlar. Sorularımıza hiç cevap vermeyip sadece yüzlerini gizleyerek gülüyorlar. Kovalardaki mantarlar ise tıpkı Anadolu’daki mantarlara benziyor.  Mantar satan Tuvalıların da görüntülerini çekip Tuva’nın başkenti Kızıl’a doğru devam ediyoruz.

Orman ve dağlık alanlar artık geride kaldı. Uçsuz bucaksız Tuva bozkırları bizleri karşılıyor. Bozkırın muhteşem manzarası çıplak Tuva yayla dağları adeta göz ve gönül ziyafeti sunuyor.

TUVA GİRİŞİNDE  RUS POLİSİ KONTROLÜ

Yenisey ırmağı sahilindeki 400 bin nüfuslu Tuva Türk cumhuriyeti Azerbaycan’dan sonra Türkçe anlaşabileceğimiz konuşmaları Türkçe’ye benzeyen Budist ve Şaman Türk topluluğu. Ancak tarih boyu hep bağımsızlık mücadelesi vermişler. Bugün de bağımsızlık mücadelesi vermeye devam ediyorlar. Rusya Tuva Türklerinin bağımsızlık mücadelesinden çok rahatsız. Aracımız Tuva girişinde polisler tarafından durduruldu. Bir polis memuru önce şoförümüzün pasaportunu kontrol etti. Rus şoförümüz bizim Türk turist olduğumuzu söyledi ancak bu kez polis memuru vizelerimize baktı. Türklere vize uygulanmadığını polis memuruna güçlükle anlatabildik. Uzun bir bekleyiş ardından pasaportlarımızdaki numaraları ve Moskova havalimanındaki bize verilen turistlik belgelerindeki numaraları tek tek elden bir deftere yazılıp pasaportlarımız tarafımıza verilerek Tuva cumhuriyeti girişimize izin verildi. Deyim yerindeyse Rusya da vize yok ama bir anlamda Tuva girişinde vize almış olduk.

 Artık sağ ve sol tarafımızda uçsuz bucaksız bozkırlar ve Tuva Türk cumhuriyetinin yayla dağları arasında yolculuğumuza devam ediyoruz. Muhteşem bir bozkır, bozkır ortasındaki küçücük çadırlar ve tipik evler, ot balyaları, hayvan sürüleri bozkırın ortasında güzel manzaralar oluşturuyor.

 TURAN ŞEHRİNDE TURAN TARİHİNİ YAŞAMAK

Tuva Türk Cumhuriyeti’nin en önemli şehirlerinden birisi Turan şehri uzaktan yeşil bir vadi. Tipik Sibirya evleri ile göz ve gönlümüzü okşadı. Adeta bize “hoş geldin” dedi. Burası Turan şehri. 150 yıl önce kurulmuş bir şehir Turan şehrine giriyoruz. Kavak ağaçları, değişik meyve ağaçları, tipik mavi pencereli Sibirya evleri, devlet ve hükümet binaları Tuva Türklerinin Tuva Türkü çocuklarının görüntüleri eşliğinde Turan şehrini geziyoruz. Turan şehrindeki Turan Müzesi’ne geliyoruz. Ancak müzenin kapısı kapalı.

Müzenin yanındaki büfede ise Tuva Türklerinin işlettiği bir dükkana giriyoruz. Dükkanda Türkçe konuşarak satış yapan 2 Tuva bayanın görüntülerini çekiyoruz. Turan şehrinde fırından ekmek satın alacağız ancak fırının kapısı demir korkuluklarla kapalı. Sadece ekmeğin alınabildiği küçücük bir tahta kapalı pencereye vurarak kafamızı uzatıp ekmek satın alıyoruz. Çünkü bölgede millet aç ve fırına saldırmasınlar diye büyük önlem almışlar. Buradan tanesi Türk parası ile 2 lira karşılığında üç ekmek satın alıyoruz. Türkiye’den getirdiğimiz peynirleri de ekmeğin içine koyarak otobüste peynir ekmek ziyafeti sunuyoruz kendimize. Türk peyniri ile sıcacık Tuva’nın Turan şehrindeki fırından satın aldığımız  ekmeği yerken binlerce yıllık Türk tarihi  gözlerimizin  önün’ den bir sınama şeridi gibi geçiyordu.

TUVANIN BAŞKENTİ KIZILDAYIZ

Tuva Cumhuriyetinin bozkırlarındaki yolumuza  devam ediyoruz. Başkent Kızıl’a gidiceğiz. Sonbahar bölgeye yeni gelmeye başlamış. Uzun Sibirya soğukları için kış hazırlıkları devam ediyor ve bozkırların ortasından Tuva nın başkenti Kızıl bir tabloyu andırırcasına karşımıza çıkıyor ve Yenisey ırmağı kenarındaki Kızıla geliyoruz, önce Kızıla hakim bir tepeye çıkıyoruz. Şehir ve Yenisey ırmağı buradan muhteşem gözüküyor, belgesel çekimlerine başlıyorum. Bu sırada Tuva Türkü bir çift aileleri ile birlikte tepeye geliyorlar. Tuvalı gelin ve damat objektiflerimize gülümsüyor ve gelin hanım Türkçe “çok seviyorum” cümlesini söylüyor. Ardından bir Tuvalı kız bize “hoş geldiniz. Türkiye’den mi geldiniz” diye Türkçe hitap ediyor. Bir delikanlı ise “Türkiye’yi çok seviyoruz” derken Türkçeyi Türk kolejinde öğrendiklerini söylüyorlar. Bugün Tuva Türk koleji kapalı. Sovyet yönetimi 2002 yılında koleji kapatmış ama kolej önemli hizmetler yapmış olacak ki bugün Tuva’da çok sayıda Türkçe bilen Tuvalı var. Tuvalılarla sohbet ediyor belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz.

Tuva’nın başkenti Kızıl bu zirveden çok muhteşem gözüküyor. Kıvrım kıvrım Tuva’nın başkentini kuşatan Yenisey Irmağı ve Tuva’nın muhteşem manzarası adeta bizi ihtişamlı Türk tarihine götürüyor. Kızıl şehri ve Yenisey Irmağı birbirleri ile o kadar uyumlu ki adeta et tırnak olmuşlar. Yeşillikler içerisinde başkent kızıl uzaktan bize el sallarken biz de bir sevgiliye kavuşmanın heyecanı ile Yenisey Irmağı üzerindeki köprüden hızlıca geçip Kızıl şehrine giriyoruz. Kızıl şehrinin girişinde geniş bir meydan ve çiçekle büyük bir yıldız yapılmış. Rengarenk çiçekler adeta ihtişamlı Türk tarihini yansıtıyor

KIZIL’DAKİ İLK DURAĞIMIZ 60 YİĞİT MÜZESİ

 Tuva Türk Cumhuriyeti’nin başkenti Kızıl’da ilk durağımız  60 Bahadır Ulusal Müzesi. Tuva gezimizin ‘highlight’ı. Müzede hem birkaç yıl önce taşınan arjan-2 hazinesini göreceğiz hem de yıllardır bu müzede sergilenen balbalları ve minik yazıtlı taşları inceleyeceğiz .Kızıl müzezsini gezmeden daha önce bu bölgede arştırmalar yapmış  Faruk Pekin beyin   29 Temmuz 2013  tarihli Hürriyet  gazetesi seyahat  ekinde yer alan   yazıyı  sizlerle paylaşmak istiyorum .

Tarihi Değiştiren ’20 kilo altın  ( Hürriyet gazetesi Seyahat eki .29 Temmuz 2013)

Arjan, İskitlere ait kurganların bulunduğu Kağanlar Vadisi’ndeki yerin adı. Sibirya Türklerinin dilinde arjan şifalı su, kaynak suyu anlamına geliyor. Arjan-2 kurganı 80 metre çapında 2 metre yüksekliğindeki bir höyük. İlk kez 1997’de incelenmiş. 2001-2003 yıllarında bir Rus-Alman altın parçadan oluşuyor. Toplamı 20 kilo. M.Ö 7 inci yüzyıla ait olduğu belirtilen parçaların tüm İskit ,kazı heyetince yapılan kazıda “21” inci yüzyılın en büyük arkeolojik keşfine sahne olmuş. Mezardaki kadın ve erkekten her birinin giysisi yaklaşık 5 bin altın parçadan oluşuyor. Toplamı 20 kilo. MÖ 7inci yüzyıla ait olduğu belirtilen parçaların tüm İskit tarihini değiştireceği belirtiliyor. Kurgandaki diğer mezarlarda 14 at kemiği ile hançerler, baltalar, ok uçları, aynalar, boncuklar, kürk ve keçe parçaları ele geçirilmiş.

Kalıntılar müzede yüksek güvenlikli odada sergileniyor. İçeri girerken her türlü eşyanız cep telefonları fotoğraf makineleri dışarıda bırakılıyor altın hakan pantolonu ve kadın saç iğnesi özellikle aklımızı başımızdan alıyor. Bu çok ince maden işçiliği göçebe-savaşçı Türklerin madencilikte neden çok mükemmel olduklarını da gösteriyor. Sersemlemiş halde müzenin kapalı alanından çıkıp açık havada sergilenen balbalları runik harfli yazıtlı taşları ‘tamgalı’ taşları görmek için aşağı iniyoruz. Atalarımızın kültür öğeleri ayrı bir heyecan veriyor. Müzeden sonra Kızıl’daki en ilginç yerlerden Şaman Kliniği’ne gidiyoruz. Esas klinik tek katlı çok odalı ahşap bir bina ile bir avludan oluşuyor. Stalin döneminde “Şamanlar (kam) ciddi baskı görmüş, öldürülmüş. SSCB’nin dağılmasından sonra yeniden ortaya çıkıp, Şaman klinik etrafında bir araya gelmişler. 1931’de Tuva’da yaklaşık 750 şaman varmış. Bugün 50 dolayında.

Suriye’deki İstikrarsızlık ve Ülkelerin Değişen Siyasetleri

 

 

Milletlerarası İlişkiler Uzmanı, Siyaset Bilimci ve Yazar Doç. Dr. Barış Doster ile Suriye’deki İstikrarsızlık ve Ülkelerin Değişen Siyasetleri Konularını Mercek Altına Aldık.

Oğuz Çetinoğlu: Sorulara geçmeden önce, Suriye ile ilgili olarak genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Barış Doster: Suriye’deki istikrarsızlığın devam etmesi, şiddetli iç savaş durumunun devamı,  sadece bu ülkeyi değil, bölgeyi de derinden etkilemektedir. Bununla birlikte ABD, Rusya ve Çin gibi büyük güçlerin bölgeye yönelik politikaları da değişmekte, güncellenmektedir. Petrol ve su zengini olmayan, ancak Ortadoğu dengelerini çok iyi gözeten, Arap dünyasında da önemli bir konumu olan Suriye’de, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın tahminlerin ötesine geçen direnci, sadece kendi elini kuvvetlendirmekle kalmamış, Rusya, Çin ve İran’ın konumlarını da tahkim etmiştir. Aynı zamanda da ABD ve müttefiklerinin Suriye politikalarında değişikliklere gitmelerine sebep olmuştur.

Suriye’de Esad rejiminin gösterdiği mukavemet, bölge ülkelerinde de karşılık bulmuştur.

22.000.000’a yaklaşan nüfusunun kabaca %  60’ı 30 yaşın altında olan Suriye’de, 2000 yılında babası Hafız Esad’ın koltuğuna oturan Beşar Esad, babasının politikasının ana hatlarını korumuştur. İktidarının ilk dönemlerinde batı ile ilişkileri yumuşatmaya çabalamış, bölge dengelerini gözetmiştir. Orduda, bürokraside, ekonomide Esad Ailesi ve Baas kadrolarının etkisini pekiştirmeye çalışmıştır. Suriye’de iktidar; güçlü devlet yapısına ve istihbarat teşkilatına önemli ölçüde hâkim olan Nusayrilerin yanında, nüfusun dörtte üçünü oluşturan Sünniler ve nüfusa oranı yaklaşık % 10’u bulan Hıristiyanlar arasında da güçlü müttefiklere sahiptir. Devletçi seçkinler, bürokratlar, din âlimleri, üst düzey siyasetçiler arasında çok sayıda Sünni vardır. Büyük  devlet ihalelerinde de önde gelen Sünni ailelerin şirketleri kollanmaktadır.

Suriye’de rejimin beklenenden uzun direnişi, Rusya, Çin ve İran’dan aldığı destek; rejim muhaliflerinin umdukları ölçüde halktan destek görmeyişi, terör eylemlerine başvurmaları sebebiyle ülkede ve dünyada sürekli eleştirilmeleri, Esad muhalifi ülkeleri de yeni arayışlara itmiştir. Buna paralel olarak ABD, Suriye’de rejimin kimyasal silah kullandığını öne sürerek Ürdün sınırı yakınında küçük de olsa uçuşa yasak bölge ilan etme seçeneğini gündeme getirmiştir. Böylelikle Esad üzerinde daha çok baskı kurmaya, ABD ve dünya kamuoyunu Suriye’ye yönelik bir askerî müdahaleye ikna etmeye çalışmaktadır. Ancak bir yandan da, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefiklerini, Suriye’de terörist faaliyetlerde bulunan gruplarla aralarına mesafe koymaya, kime yardım ettikleri konusunda daha dikkatli olmaları uyarısına devam etmiştir. Çünkü Suriye’de rejim güçlerine karşı savaşan siyasî İslamcı oluşumların, Selefi (*) grupların başvurduğu yöntemler, dünya kamuoyunda da tepki çekmektedir. O yüzden ABD sık sık, Suriye konusunda Rusya’nın muhakkak ikna edilmesi gerektiğini açıklamaktadır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. ABD’nin Suriye’ye müdâhale programında belirsizliklerin sebebi ne olabilir?

Doster: ABD’nin ve müttefiklerinin, Libya’nın aksine şimdiye kadar Suriye’ye askerî müdâhalede bulunmamaları, onun yerine her yolla rejim muhaliflerini desteklemeleri, umdukları sonucu vermemiştir. Suriye’deki rejime karşı, topraklarını hem Suriyeli silahlı muhalif gruplara hem de insanî gerekçelerle sığınmacılara açan Türkiye’den başka, muhaliflere büyük miktarda para ve silah yardımı yapan Suudi Arabistan ve Katar’ın çabaları da şu ana kadar hedefe ulaşmamıştır.

Bu durum, Türkiye’nin de söylemlerinde, Suriye’de rejimin beklenenden uzun direnişi, Rusya, Çin ve İran’dan aldığı destek, rejim muhaliflerinin umdukları ölçüde halktan destek görmeyişi, terör eylemlerine başvurmaları sebebiyle ülkede ve dünyada sürekli eleştirilmeleri, Esad muhalifi ülkeleri de yeni arayışlara itmiştir.

Çetinoğlu: ABD ekonomisindeki sıkıntılar sebep olabilir mi?

Doster: Olabilir. Ayrıca; ABD’nin Irak’tan çekilmesinin, Afganistan’dan da çekileceğini açıklamasının, Rusya ve Çin’in Ortadoğu’da artan ağırlığının etkisi de şüphesiz Suriye’de rejimin elini güçlendiren unsurlardır. Suriye’de rejimin değişmesi halinde yerine gelecek olan yapının İslamî ağırlıklı olacağı, Müslüman Kardeşler’in Suriye’de de güç kazanacağı, kargaşanın ve istikrarsızlığın artarak devam edeceğine ilişkin tahminleri desteklemektedir.  Bu tahminler, dünya kamuoyunda endişe oluşturmaktadır.

Çetinoğlu: ABD, İsrail eksenli politikalar uyguluyor. Tarafların bu politika ile ilgili beklentilerini yorumlar mısınız?

Doster: ABD’nin ve İsrail’in hesabına göre; Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın ve Baas rejiminin devrilmesiyle İsrail üstündeki Suriye ve İran baskısı büyük ölçüde azalacaktır. Lübnan üzerindeki

Suriye etkisi son bulacaktır. Dolayısıyla İran ile Lübnan arasındaki bağ kopacak, İran’ın bölgedeki etkisi zayıflayacak, bu da İsrail’i rahatlatacaktır. Bu durum elbette ABD açısından da çok önemli bir kazanç olacaktır.

Çetinoğlu: İsrail Suriye’yi vurmakta fazla atak davranmıyor gibi bir izlenim var. Sebepleri ne olabilir?

Doster: İsrail, Suriye’deki askerî hedeflere düzenlediği hava saldırılarına rağmen, Suriye’nin karşılık vermemesi, misillemede bulunmaması sebebiyle daha geniş çaplı bir saldırıyı göze alacak meşru zemine sâhip olmadığını görmüştür. Rusya ve Çin’in tutumunun yanında, İran’ın Suriye’ye verdiği destek ve Hizbullah’ın açıkça Suriye’nin yanında mücadele etmesi de, İsrail’i dizginleyen diğer unsurlar arasındadır.

Çetinoğlu: ABD’nin Suriye politikalarında bir duraklama veya gerileme olduğu söylenebilir. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekir?

Doster: ABD’nin özellikle Birleşmiş Milletler Teşkilatı Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin’in Suriye politikalarını aşamaması, Washington’da belirli bir politika değişikliğine yol açmıştır. Rusya, Soğuk Savaş döneminden bu yana Tartus Limanı’na büyük önem veriyor. Akdeniz’deki tek üssü orasıdır. Ve bu üsten kolay kolay da vazgeçmez. ABD;  Suriye’nin Rusya ile siyasî ve ticarî bağlarının yanında, sıkı askerî bağlarını da muhafaza ettiğini bilmektedir.

Ayrıca ‘İran faktörü’ var. Suriye; İran ile stratejik ittifak düzeyinde ilişkilere sahiptir. Suriye’de bir rejim değişikliği olursa, İran yalnızlaşacağını bilir. Bu sebeple Suriye’yi desteklemekten vazgeçemez.

ABD bütün bunları biliyor. Zorlu rakipler karşısındadır. Bu sebeple ‘temkinli hareket ediyor‘ denilebilir.

İran çok yönlü politikalar uyguluyor. Gerektiğinde Şii kartını, gerektiğinde de Fars kimliğini kullanıyor. ABD bunu da biliyor.  ABD Tahran’ın bölgedeki etkisinden rahatsızdır. Fakat İran’ı etkisizleştirecek garantili bir formülü de henüz bulamamıştır.

Çetinoğlu: İlk günlerdeki tutumuna bakılarak Türkiye’nin Suriye ilgili söylemlerinde de sonradan bâzı değişiklikler olduğunu söylemek mümkün

Doster: Suriye’de olaylar başladığında ilk aşamada keskin bir tutum almaktan uzak duran, hatta Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ı siyasî, hukukî, idarî ve iktisadî reformlar yapmaya ikna edebileceğini düşünen Türkiye, kısa süre içinde tutum değiştirip, Suriyeli muhaliflere ve rejim karşıtlarına her türlü desteği vermeye başlamıştır.

Çetinoğlu: Meselenin bir de ekonomi ile ilgili boyutu var…

Doster: Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi hem dış politikada hem de iç siyasette daha çok etkilemeye başlamıştır. Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu komşusu olan Suriye’de yaşananlar, sadece diplomatik ve politik alanda kalmamıştır. Ekonomi ve toplumla ilgili yansımaları da olmuştur. İktisadî anlamda iki ülke arasındaki ticaretin, sınır ticareti başta olmak üzere kesilmesi, Türkiye’ye bâzı hesaplara göre en az 30.000.000.000 dolar kaybettirmiştir. Nitekim Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın; ‘Türkiye-Suriye kara sınırının % 75’i El Kaide’nin, % 25’i Kürtlerin denetiminde‘ şeklindeki sözleri, bir ara sayılarının 500.000’i bulduğu söylenen sığınmacıların Türkiye’ye getirdiği malî yük ve sınırda yaşanan güvenlik problemleri, Türkiye açısından yaşanan sıkıntının boyutlarını artırmıştır.

Çetinoğlu: Yan etkilerden de söz ediliyor…

Doster: Suriye’deki muhaliflere destek veren Türkiye’ye karşı Suriye kamuoyunun algısı da kısa sürede değişmiştir. Hatay meselesi, su problemi ve Şam’ın uzun yıllar boyunca terör örgütü PKK’ya verdiği destek sebebiyle, Suriye’yle yıllarca gerginlik yaşayan Türkiye’nin hem Suriye’nin geri adım  atması hem de dünya ve bölge dengelerindeki değişimler sebebiyle ilişkiler normalleştikten, belli bir düzeye ulaştıktan sonra aniden tavır değiştirmesi, Suriye’nin sert tepkisini çekmiştir. Suriye ile ilişkilere özel önem verildikten, ikili ticaret, sınır ticareti arttıktan, karşılıklı olarak vizeler kaldırıldıktan, 2009’da ortak bakanlar kurulu düzenlendikten sonra, ilişkilerin gerilmesi her alana yansımıştır. Suriye ile gerginleşen ilişkiler sonucu Suriye pazarının kaybedilmesi, Türkiye’nin Ortadoğu pazarındaki payını da azaltmıştır. Turizm, tarım, taşımacılık ve sınır şehirlerindeki ticaret olumsuz etkilenmiş, bu durum sosyal yapıya da tesir etmiştir.

Özellikle de 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleşen ve 52 vatandaşımızın ölümüne sebep olan terörist saldırı sonrasında toplumda büyük bir tepki oluşmuştur. Türk kamuoyunun büyük bölümü, Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşla arasına mesafe koymasını talep etmiştir.

Çetinoğlu: Bütün bunlar, Türkiye’nin Suriye ile ilgili politikalarını gözden geçirmesini gerektirir mi?

Doster: Öyle görünüyor. Türkiye’nin Suriye politikasının gözden geçirmesini gerektiren bir başka sebep de, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin, Kuzey Irak’taki mevcut durumla birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye için oluşturduğu tehdittir. Çünkü Türkiye, Kuzey Irak’tan sonra bir de Kuzey Suriye’den Türkiye’ye sızan terörist gruplarla, ayrılıkçı hareketlerle mücâdele etmek mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Rusya faktöründen de söz eder misiniz?

Doster: Rusya’nın Suriye’ye kararlılıkla sâhip çıkmaya devam etmesi de, enerjide Rusya’ya bağımlı olan Türkiye’nin Suriye politikasını gözden geçirmesine sebep olan unsurlardan biridir. Arap Birliği Suriye’nin üyeliğini askıya alırken, Suriye’ye yaptırım kararını onaylarken, kendi yaptırım paketini açıklayan, ‘Suriye bizim iç işimizdir‘ diyen Türkiye, zamanla daha soğukkanlı açıklamalar yapmaya başlamıştır.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Suriye ile ilgili tutumu, İran ve Irak ile ilişkilerimizi nasıl etkiler?

Doster: Suriye’deki rejimin direncinin yanında, İran ve Irak merkezî hükümetiyle yaşanan anlaşmazlık da, Türkiye’nin Suriye politikasını gözden geçirmesinin sebepleri arasındadır. Zira Tahran, Şam ve Bağdat’a göre; Türkiye’nin Ortadoğu’ya, Arap dünyasına ve İslam âlemine yönelik politikası, ABD’nin talepleriyle örtüşmektedir. Her üç başkent de, füze kalkanı radarına topraklarını açan, patriot füzelerini kabul eden Türkiye’nin, bölgede batının çıkarlarını temsil ettiğini düşünmektedir. Böyle bir durum, adı geçen ülkeleri rahatsız edeceği gibi, Türkiye’ye de uygun düşmez.

(*) Selefî: İslam Dini’nde itikadî mezheplerden biridir. Selefîler dinin temel kaynağı olarak Kur’an’ı ve Sünneti esas alırlar. Aklın, itikad konularında hüküm kaynağı olamayacağını kabul ederler.

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER

Siyaset Bilimci – Yazar Barış Doster 1973 yılında Kars’ta doğdu. Kars Gazi İlkokulu’nu 1983 yılında, Kadıköy Anadolu Lisesi’ni 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü 1994 yılında bitirdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Türk siyasî hayatı üzerine yazdığı tezle yüksek lisans, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda tâkip ettiği dış politikayı incelediği çalışmayla doktora yaptı. 2011’de siyasi tarih alanında doçent oldu.

Üniversitede okurken gazeteciliğe başladı. Devinim ve Nokta dergilerinde, Cumhuriyet Gazetesi’nde 15 yıl gazetecilik yaptı. Türk siyasî hayatını, Türk dış politikası, milletlerarası ilişkiler konularında çok sayıda haber, söyleşi, yazı dizisi hazırladı. Çeşitli dergi ve kitaplarda makaleleri yayınlandı, konferans ve seminerler verdi. Üniversitelerde, askerliğini yaptığı Kara Harp Okulu’nda, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SAREN) Milletlerarası İlişkiler, Türk Devrim Tarihi, Türk Dış Politikası, Siyaset Bilimi, Güvenlik Stratejileri, Mahallî Bazlı Devletler Analizi, Kamuoyu Oluşturma Teknikleri, Habercilik, İhtisas Gazeteciliği dersleri verdi. Halen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

Yayınlanmış eserleri: Atatürk, *Türk Dünyası ve Mazlum Milletler: (2004), *Kuşatma Altındaki Türkiye: (2007), *Türkiye ve Karanlık Savaş: (2008), *Orhan Koloğlu Kitabı / Bilimselden Medyatik’e Tarih: (2009), *Müfid Ekdal Kitabı / Tanıdığım İnsanlar, Yaşadığım Olaylar: (2009), *Soros, CFR ve Arap Ayaklanması: (Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller ve Haluk Hepkon’la birlikte, 2011).

 

 

 

Büyüklere Masallar…

 

Bir varmış bir yokmuş…

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, büyük ve güzel bir ormanda öküzler ve aslanlar bir arada yaşıyorlarmış.

Kuvvetli bir kışın ardından gelen bahar aylarında aslanlar düzgün beslenemedikleri için epey zayıf düşmüşler.

Öküzler onlar için güzel bir besin kaynağıymış ama kendileri güçsüz öküzler de güçlü oldukları için, ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar bir türlü netice alamıyorlarmış.

Sürünün gittikçe zayıfladığını gören yaşlı liderleri sürüyü toplamış ve:

“Ben bu işi halledeceğim… Bana beyaz bir bayrak bulup getirin” demiş.

Beyaz bayrağı alan aslan lider öküzlerle konuşmaya gitmiş.

Öküzlerin yeni ve genç liderine aslanların lideri şöyle demiş:

“Bunca zamandır savaşıyoruz. Boşu boşuna birbirimizi hırpalıyoruz. Aslında buna hiç gerek yok. Size saldırmamızın tek nedeni şu sarı öküz. Çünkü o kadar gözümüzü alıyor ki dayanamıyoruz. Onu bize verin biz de size saldırmayalım.”

Öküzlerin genç lideri sürüye dönerek aslanların isteğini onlara söylemiş ve ne yapılacağını istişare etmeye başlamış.

Öküzlerin eski yaşlı lideri: “Sarı öküzü vermeyelim, verirseniz bunun sonu gelmez, hem güçlenir hem de cesaretlenirler” demiş.

Ancak onu dinlememişler ve genç lider “verelim ve kurtulalım bu saldırılardan” diyerek sarı öküzün verilmesini emretmiş.

Sarı öküzü yiyen aslanlar biraz toparlanmışlar ve bir müddet sonra yine saldırmaya başlamışlar.

Bakmışlar hala istedikleri neticeyi alamıyorlar, yaşlı aslan lider, “beyaz bayrağı” alarak tekrar öküzlerle konuşmaya gitmiş ve şöyle demiş:

“Biz size saldırmak istemiyoruz. Ama şu beyaz öküz var ya, kuyruğu yere kadar değiyor ve o kadar gözümüzü alıyor ki dayanamıyoruz. Verin bize şu beyaz öküzü siz de rahat edin biz de rahat edelim.”

Eski yaşlı öküz liderin tüm ikaz ve itirazlarına rağmen genç öküz lider beyaz öküzü de aslanlara vermiş.

Beyaz öküzü yiyen aslanlar iyice güçlenmişler ve eskisinden de şiddetli saldırarak öküzleri “beyaz bayrak olmaksızın” zayiata uğratmaya başlamışlar.

Durumun kendileri için gittikçe kötü bir hal almaya başladığını gören öküzlerin genç lideri, sürünün kalanını toplayarak, “biz nerede hata yaptık?!” diye sorunca kimsenin yanıtlayamadığı soruya öküzlerin eski ve yaşlı lideri sakince şöyle cevap vermiş:

“Sarı öküzü verdiğinizde!”

İyi uykular Türkiye’m…

 

 

Demokratikleşme Kamplaştırma mıdır?

 

2 Ekim 1992…Bu tarih, unutulmaması gereken bir tarihtir. Ege Denizindeki NATO Kararlılık Tatbikatı sırasında ABD’ye ait Saratoga uçak gemisinden atılan iki adet füze ile Muavenet muhribi vurulur. Sözde dost ve müttefikimizin uçak gemisinden yapılan saldırıda beş askerimiz de şehit düşer. Bu üzücü ve düşündürücü olaydan bugüne 21 sene geçmiştir.

İşin enteresan tarafı, bu olayı bir belgesel ile ortaya koyan gazeteci işinden olur. TV8’de yayınlanan “Muavenet Fırkateyni Neden Vuruldu?” adlı belgeselde Saratoga’nın muhribimizi kasten vurduğuna dair ciddi belgeler bu belgesel vasıtasıyla kamuoyu ile paylaşılır. Daha sonra bu belgesel yayından kaldırılır ve bir daha yayınlanmaz. Belgeseli hazırlayan gazeteci de işinden kovulur.

Bu ve benzeri elim olayları unutmamak ve unutturmamak basın ve yayın işi ile uğraşan herkesin görevidir. Ancak kamuoyunu aydınlatacak birçok belgesel ve program yerine, halkı uyutacak, uyuşturacak magazin konular, diziler ekranlarda bolca yer alır. Böylece asıl tartışılması ve düşünülmesi gereken konular hep göz ardı edilir. Halkımız vurdu-kırdılı silahlı ve kanlı programlarla şiddete yönlendirilir. İnsanlarımız hemen münakaşaya ve kavgaya yönelir. Yanlış yönlendirme ve şartlandırma ile ülke sorunlarına ve milli meselelere öyle yabancılaşırız ki; sandıkta neden ve niçin kimden yana oy kullandığımızın farkına varamayız. Bilgi ve fikir sahibi olunmadan, gerçekleri fark etmeden çoğu kere basit menfaat hesaplarıyla sandığa gidiş, halkın iradesini sağlıklı bir şekilde yansıtabilir mi?

Şiddet ve kavga topluma yayılmıştır. Hoşgörü, soğukkanlılık ve birbirine tahammül ve anlayış neredeyse tükenmiştir. Şiddet kamplaşmaları, kamplaşmalar da şiddeti tahrik eder olmuştur. Kendiliğinden oluşan veya belirli maksatlarla oluşturulan guruplar birbiri ile çatışır. Nitekim, son Beşiktaş-Galatasaray maçında son dakikaya kadar bekleyip sahaya giren şiddet uygulayan, yeni ortaya çıkan 1453 Kartalları isimli gurubun futbol ile ilgisi ne kadardır? Aynen Brüksel’de Heysel Stadındaki terör olayında olduğu gibi (29 Mayıs 1985) … Liverpool taraftarlarının bir kısmı o olayda da futbol ile ilgili değillerdi. İtalyan seyircilerin böyle bir saldırıyı hiç beklemedikleri anlaşılıyordu. Bu olayda birçok İtalyan seyirci hayatını kaybetti. Futbol ile ilgisiz ancak sanayi toplumunun sosyal hastalıklarına; yalnızlaşmaya, insanın makineleşmesine, sosyal bağların zayıflamasına, fertçi ve faydacı değerlerin öne çıkmasına tepki olarak doğan bir olayla karşı karşıya idik.

Çatışma, kavga ve şiddet görüntülerini ekranlardan kaldırmadığımız sürece, şiddete sınırsız özgürlük tanırız. İnsanları birbirinden ayrıştırma ve kamplaştırma demokratikleşme olamaz. Birleştirme ve kaynaştırma, ortak mutabakatlar olmadan demokrasi sadece tartışılır; ama uygulanacak zemin bulamaz. Geçmişten rövanş ve intikam alma duygusu ile yer adlarıyla oynamayı bırakalım. “T.C.” ibaresini silme hafifliğini terk edelim. Yapılmak istenen, sadece yer adlarını değiştirmek değil; rejime karşı insanları kışkırtma ve Cumhuriyet ile hesaplaşmadır. Bunun kimseye faydası olmaz. Cumhuriyet bizin 80 yıllık sorunlarımızın hesaplaşma ve intikam alanı değil; yeniden Türk’ün tarihi doğuşunun ve tarihinin alanıdır. CHP’nin tek parti dönemine de özenmeyelim.

Demokratikleşme adı altındaki paket, bir çözülme paketidir. Bu paket araştırmalara göre halkın değil; BDP (Kürt’lere rağmen Kürtçülük yapanların), bazı dış kaynakların ve iktidarın bir gurubunun isteğidir. Vatandaşa kültürel haklar değil; ülkenin çözülme reçetesi gündeme getiriliyor. İmralı-Kandil- İktidar muhabbeti halkın isteği midir? Oslo’da, terör örgütü ile doğrudan ve dolaylı görüşmeler, yeni anayasa oyunları, Ümraniye davaları ve Türk düşmanlığından daha büyük sivil darbe olabilir mi?

 

 

“Demokrasi Bohçası” Neler Getirecek?

0

 

Galiba İmralı ve Kandil’in “Demokrasi Bohçası” için verdiği süre 30 Eylül 2013’te sona eriyor. Çünkü, o gün kamuoyuna açıklanacak. Bakalım bu bohça, neler getirecek, neler götürecek? Bohçayı sipariş verenleri tatmin edecek mi? Tatmin etmezse neler olacak? Bu konuda ciddi endişelerimiz var. İnşallah korktuğumuza uğramayız.

Hükümetin başı ve yardımcılarının son bir aylık açıklamalarından, bu paketin bir yamalı bohça gibi son yılların bütün açılımlarını içine alacağını tahmin ediyorum. Çünkü, altı ay sonra yerel yönetim seçimi, ardından Cumhurbaşkanlığı ve onun ardından da milletvekili seçimi var. Bu yüzden, bu bohça herkesin ağzına bir parmak bal sürecek. Ama bu bohçadanTürk milletinin birlik, beraberlik ve bütünlüğünü güçlendirecek kararlar çıkacağını ummuyorum.

Şimdi bu bohçadan çıkacaklarla ilgili endişelerimi sırasıyla ortaya koyayım.

Heybeliada Ruhban Okulunun Açılması:Bohçadan ilk çıkacak kararın Ortodoks dünyasının Patrikhane’den sonra en önemli mekânı olan Ruhban Okulu’nun açılması olacağını umuyorum. Geçtiğimiz günlerde burada bizim akademisyenlerin de katıldığı uluslararası bir sempozyum yapıldı. Son yıllarda Sümela Manastırında Patrik başkanlığında Ortodoksların, Van’da Akdamar adasındaki kilisede Ermenilerin ayin yapmaları gibi verilen tavizlerin son halkası, galiba Ruhban Okulu’nun açılması olacak.

Önümüzdeki günlerde uluslararası bir vakıf İstanbul’da bir Rum Üniversitesi açıyor. Yunanistan’daki camiler tadilat adı altında hem ibadete kapatılıp, hem de yıkılmaya terkedilmişken,  son yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı İstanbul’daki kiliselerin çoğunun onarımını yaptırıyor. Ruhban Okulu’nun açılması ile Avrupa’ya ve Hıristiyan dünyasına mesaj verilmek istenecek. Acaba mütekabiliyet (karşılıklılık) prensibine göre Batı Trakya’daki Müslümanlar için hangi haklar elde edilecek? Bir dini lider yıllar önce, “Ruhban Okulu açılacaksa, karşılığında da BatıTrakya’da bir İslâm Enstitüsünün açılması gerekir” demiştir.

Yerleşim Birimlerinin Adlarının Değiştirilmesi: Başta Tunceli’nin adınınDersim’e çevrilmesi gibi aşamalı olarak birçok yerin Türkçe adlarının eski Kürtçe, Arapça ve belki Rumca (mesela Potamya= İkizdere gibi) adları ile değiştirilmesinin yolu açılabilir.

Ana Dilde Eğitim Açılımı: Eğitim hayatımıza Kürtçenin seçmeli ders olarak girmesinden sonra ana dilde eğitim konusunda bir adım daha atılabilir. İktidar partisinin çok konuşan yöneticilerinden biri “Halkımızın bütün kültürel haklarını vereceğiz” diyor. Böyle bir adım doğrudan doğruya Türk milletinin egemenlik hakkını tartışılır hale getirir. Milletin birlik ve bütünlüğü bozulur. Çünkü bir devletin eğitim dili, egemen olan milletin dilidir. Bir milletin iki tane eğitim dili olmaz. Onun için ana dil öğretimine sonuna kadar “evet”, ana dille eğitime sonuna kadar “hayır” diyoruz.

KCK’lıların Serbest Bırakılması: PKK’nın şehir yapılanması olarak bilinen KCK’lılardan tutuklu bulunanların serbest kalmasını sağlayacak yasal düzenlemenin yapılacağı da pakette yer alabilir. Daha paket açılmadan Bingöl Cezaevinden 18 PKK’lı firar etti.  Bunlara karşılık Silivri’deki davalarda yargılananlardan bir bölümünü de serbest bırakmayı sağlayacak bir düzenlemenin bu pakette yer alacağını düşünmüyorum. Alırsa sürpriz olur.

Özerklik Adımlarının Atılması: Bu yıl çıkarılan Büyükşehirler Yasası ile Belediye Meclisleri il İl Genel Meclislerinin Kent Meclisi adı altında birleşmesi ve Meclislere önemli yetkiler verilmesi 2014 Mart ayındaki yerel seçimlerden sonra hayata geçirilecek. Pakette bu Meclise verilecek, Türkiye’yi özerk yönetim sistemine götürecek bazı bazı yetkilerin verilmesi ile ilgili açıklamalar bulunabilir.

Cem Evlerinin İbadethane Sayılması:Pakette Alevi açılımı ile ilgili Cem Evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, bazı masraflarının (elektrik, su, doğalgaz vb.) karşılanması, dede ve babalara maaş bağlanması gibi hususlar yer alabilir. Böylece Alevilerin gönlü alınmaya çalışılır. Ama Aleviler bu verilenlerle tarihten gelen sıkıntılarını aşabilecek ve Madımak’ı unutabilecekler mi?

Kamuda Türban Serbestisi: Bu paketin en can alıcı maddelerinden biri, İslamcıların ve dindarların yıllardır üzerinde durdukları, türbanın kamu görevinde çalışanlar tarafından da kullanılabilmesidir. Belki de türbanlı milletvekili olma düzenlemesi de yapılabilir. Zaten yıllardır İslamcı partilerin kazandığı belediyelerde türbanlı memureler çalışıyordu. Üniversitelerde ve İmam-Hatip Ortaokulları ve Liselerinde de öğrenciler artık serbestçe türban örtebiliyor. Bu madde İslami duyguları güçlü olan bütün vatandaşlarımızı etkileyecek ve önümüzdeki üç seçimde de iktidarın lehinde olacaktır.

Seçim barajının düşürülmesi gibi demokratik taleplerin bu bohçada yer alacağını düşünmüyorum.Çünkü, iktidar bu kararı alırsa, tek başına iktidar olmalarının tehlikeye gireceğini düşünüyor.  Ayrıca Türk kimliğinin güçlendirilmesini değil, zayıflatılmasını esas alan bazı düzenlemeler yapılabilir (Andımız’ın ve T.C. ibarelerinin kaldırılması gibi). Zaten bazı çevreler “Türkiye değişiyor, biz de değişiyoruz” diyerek bu yolda adımlar atıyorlar. Türkiye gazetesinin, başlığından Türk bayrağı logosunu çıkarması gibi. Bu bohçadan belki çalışanlar, emekliler ve kadınlarla ilgili bazı pansuman tedbirler de çıkabilir. Dini cemaatlerin faaliyet alanlarını genişletecek bazı düzenlemeler de yapılabilir. Çünkü önümüzde seçimler var.

İnşallah korktuğumuza uğramayız, Türk milleti için beklediğimizden daha iyi bir paket açıklanır. Ama işaretler, olumlu sinyaller vermiyor. Bilhassa bu paketin PKK’yı ve KCK’yı tatmin etmeyerek şehirlerde bölücü terör eylemlerinin başlamasından endişe ediyorum. Çünkü, Güneydoğu’da son altı aydır devlet güçleri geri çekildi, PKK ve KCK şehirlerde yapılanmasını sürdürdü, daha da güçlendi.

Bu yazıyı niçin şimdiden (24.09.2013), paketin içeriği belli olmadan yazdın diyebilirsiniz. Öncelikle tarihe not düşmek için, sonra da, milletçe bu paketin içeriğini iyi takip edip uyanık olmamız için yazdım. Çünkü,Türkiye birden hiç istenmeyen mecralara ve maceralara sürüklenebilir. Bunun için hepimiz her an her şeye hazır olalım.

 

 

Vatana Taş Olamamak

 

Bu hafta sonu Afyon’da katılımın az olduğu bir “Türk Dünyası Kurultayı” yapıldı. Sessiz ve sedasız geçti. Çoğunuzun haberi bile olmadı. Zannediyorum bundan sonra Türklükle ilgili olarak yapılacak şeyler böyle olacak; sessiz, sedasız ve Türk’ün haberi olmadan!

Ancak bu kurultayda çok önemli hususlara değinildi. Bir  kez daha gördük ki; Türk Dünyası’nın her köşesinde önemli  fakat her zaman üstesinden gelinebilecek sorunlar var. Toplantıda Prof.Dr Zekeriya Kitapçı’nın ayet ve hadislerin ışığı altında, Türk Milleti için yaptığı çıkarımlar ile Prof.Dr Mustafa Kafalı hocamızın kırk yıl önce Türk Milletini “Allah’ın Ordusu” olarak gördüğünü yazdığını anlatması, bu günü değerlendirmek anlamında çok dikkatimi çekti.

Tarihte bir çok kereler olduğu gibi günümüzde de; Türk Milletinin, Türk Devletinin ve Türk Bayrağının bir saldırı altında olduğundan, zerrece şüphemiz yoktur. Bu saldırının esas sebebi ise,dolaylı olarak İslam’a yönelmiş bir saldırı olması ve İslami bağımsızlığın sembolü olan ezanın susturulmak istenmesidir. Allah’ın yeryüzündeki ordusu olarak, bir çok ilim adamı tarafından sıfatlandırılan Türk Milleti yok edilmelidir ki; İslam’ın bayrağı olan ezan susturulabilsin… Hemde hristiyan ve yahudi işbirlikçisi müslüman görünümlü milliyetsizler(aslında hepsi gayrı Türk ama ifşa etmiyorlar) eliyle!

Prof.Dr Mustafa Kafalı; bir hatıra olarak çocukluğuna gelen dönemde, Gazi Paşa’nın hemen hemen kullandığı her sözde Türklüğe vurgu yaptığını anlattı. Türk Milleti, Türk Gençliği, Türk Kadını, Türk Dili, Türk Alfabesi, Türk Tarihi, Türk Kültürü, Türk Çocuğu ve benzerleri gibi… Bu sebeple “Türk” sözüne çok aşina olduklarını ve sevdiklerini söyledi. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra onun yerine gelen İsmet İnönü’nün mesela “Türk Vatandaşları” diyeceği yerde “vatandaşlarım” diye hitap etmesini anlamadıklarını ve bunun üzerine babasına “vatandaş” demenin ne anlama geldiğini sorduğunu belirtti. Babasının verdiği cevap, hepimize ders ve ibret olacak bir şekilde; “vatandaş demek “bunlar vatana taş bile olamaz!” demektir evladım…” olmuş. Yıl 2013 yine bırakın vatandaş olmayı “vatana taş bile olamayacak” olanlar, ülkemde köşe başlarını tutmuş vaziyetteler.

Türk Milletinin adı üzerinde, ülkesi olan Türkiye’de; kürt denilen topluluğun dışında yeni etnik grupları oluşturmak ve resmileştirmek adına “demokratik çözüm paketleri” yasallaştırılmaya çalışılıyor. Bunu; yandaş, küreselci ve ulusalcı medya eliyle “toplum ve siyaset mühendisliği” yaparak Türk Milletine kabul ettirmek istiyorlar.

Bir yandan vatana taş bile olamayacak olanların, Türk Milletinin içinde bulunduğu gaflet uykusu sebebiyle kurduğu stk’lar; okullardan andımızın kaldırılmasını isterken, sözde barış ve çözüm ortağı pkk’nın siyasi temsilcileri velileri okulları boykot etmeye çağırıyor. Diğer yandan da Türk tarihinde ilk kez lazca denilen bir dille yayın yapan gazete yayına giriyor. Bu lazca o kadar kadim bir dilmiş ki; Anadolu coğrafyasında ilk lazca gazeteyi çıkarmak, 2013 yılında RTE ve AKP dönemine nasip oluyor. Ustalık böyle bir şey olsa gerek?

Artık Türkiye ve Türk Milleti; küresel güçler ve onların işbirlikçisi iktidar eliyle, parçalanmanın ötesinde bir yok edilme sürecine sokulmuştur. Bunun bir göstergesi de, Gökçeada’da Rum İlkokulu’nun 49 yıl aradan sonra 4 öğrenci ile eğitime başlamasıdır. Bu okulda 1964 yılı öncesinde öğretmenlik yapan Covana Hristoforidis okulun açılmasını “şimdi bir reform, rönesans yaşanıyor. İnşallah devam eder.” diye yorumluyor. Kimse demiyor ki; bu kimin için bir reform ve rönesansdır?Ve yapanlar kimlerdir? Yine sormuyoruz ki; bu okul 1964 yılında niçin kapanmıştı? Kapanmasına sebep olan şartlar bugün ortadan kalktımı? Hadi bırakın Yunanistan’ın zulmü altında inleyen Batı Trakya Türkleri’nin insanlık dramını, gelin Rodos ve İstanköy Adaları’ndaki Müslüman Türklerin karşı karşıya olduğu sorunlara bakalım…Hangisinde iyileşme vardır? Ege’de ki 18 adamızı göz göre işgal eden Yunanistan’a karşı son bir yıldır ne yapılmıştır? Hiçbir şey yapmazlar ve yapamazlar. Çünkü bu adalar milliyetsiz müslümanlara değil Türk Milletine aittir de ondan !

Akdamar Adası’nda, kilisenin ihyası ve yapılan ayinler, Ermenileri “soykırım iddiası”ndan mı vazgeçirmiştir? Yoksa Evangelistlere İzmir’de yapılan kilise ikramı mı; onları Türkler ve Müslümanlar hakkında iyi şeyler düşünmeye itmiştir? Sümela’da yapılan ayin nedeni ile Yunanistan ve İstanbul’daki Başpapazlık, Pontus beklentilerini rafamı kaldırmıştır? Örnekleri ve hadiseleri yüzlerce,binlerce misalle çoğaltmak mümkündür…

Vatana taş bile olamayacakların gayesi kısaca şöyle özetlenebilir; saldırının ana hedefi İslam’dır. Öyleyse cihan hakimiyeti mefkuresi ile Allah’ın Ordusu olmayı arzulayan ve bu surette onun nizamını cihana hakim kılmayı hedef olarak önüne koyan Türk Milleti ve onun devleti yok edilmelidir.Bayrağı indirilmeli ve insan özgürlüğünün ifadesi olan ezan susturulmalıdır…

Hrıstiyan Haçlı’nın,  milliyetsiz çakma müslümanlarla yürüttüğü bu proje; Allah’ın kendi dinini koruyacağı buyruğunca gerçekleşmeyecek ve ezan sonsuza dek susmayacaktır. Bu meyanda Müslüman Türk Milleti de kıyamete kadar üzerine yüklenmiş olan bu kutlu misyonu, varlığınıda muhafaza etmek suretiyle yerine getirecektir. Bütün kavga, Türk Milletinin; bu misyonu yerine getirmesinin engellenmek istenmesidir.

 

 

Cami, Kadın ve Aile

 

Yüce dinimiz İslam, cami ve mescitlerin inşasına, maddî ve manevî yönden imarına büyük önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.”(Tevbe, 9/18)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şerifte, “Kim bir mescit inşa ederse Allah da ona cennette bir köşk ihsan eder” (Müslim, Mesâcid, 25) buyurarak, cami ve mescit yaptıranları cennetle müjdelemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) camilerin inşası, tamir ve bakımı kadar manevî yönden imarı konusuna da büyük önem vermiştir. Müslümanları namazlarını camide cemaatle kılmaları konusunda teşvik etmiş, kendisi de daima cemaatle namaz kıldırmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.),“Mescitlere devam etmeyi alışkanlık haline getiren bir adamı gördüğünüz zaman, onun gerçek mü’min olduğuna şahitlik ediniz” buyurmuş, sözlerine delil olarak da Tevbe suresinin 18. ayetini okumuştur. (Tirmizî, İman, 8)

Hz. Peygamber (s.a.s.) kalbi mescitlere bağlı olan, yani sürekli mescitlerle ilgilenen, camiye cemaate devam eden kimselerin kıyamet günü Allah’ın arşının gölgesinde barınacak yedi kişiden bir olacağı müjdesini vermiştir. (Buharî, Ezan, 36; Müslim, Zekât, 91)

Camiler, ırk, renk, dil, makam-mevki, kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir amir-memur ayrımı yapmaksızın Allah’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme ve yardımlaşmayı sağlayarak din kardeşliği şuurunu kuvvetlendirir.

Peygamberimizin beyanı ile mescitler cennet bahçeleri(Tirmizî, Deavat, 82)ve Allah’ın en çok sevdiği mekânlardır. (Müslim, Mesâcid, 288)Mescitler; ibadet, zikir, dua, eğitim, öğretim, sosyal kaynaşma, disiplin, eşitlik, kardeşlik, birlik ve beraberlik yerleri, bir beldede Müslümanların varlığının işaretleri, minarelerinde günde beş defa tevhid inancının ilan edildiği huzur yuvalarıdır. (DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 428)

Cami ve Kur’an Kurslarımızda halkımıza din hizmeti sunan fedakâr din görevlilerimiz de toplumda saygın bir yere sahiptirler. Beşikten mezara kadar hayatın her safhasında insanlarımızın yanında ve hizmetinde olan din görevlilerimiz cami hizmetlerinin yanı sıra bulundukları muhitin her türlü problemlerinin çözümünde, sosyal ve kültürel faaliyetlerde önemli görevler ifa etmektedirler.

Diyanet İşleri Başkanlığımız, 1986 yılından itibaren Ekim ayının ilk haftasını “Camiler Haftası” olarak, 2003 yılından itibaren de “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlamaktadır. Her yıl Başkanlığımızca belirlenen bir konu gündeme taşınarak çeşitli yollarla toplum bilgilendirilmektedir. Bu seneki gündem konusu “Cami, Kadın ve Aile” olarak belirlenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’e göre iman, Allah’a kulluk ve güzel ahlâk sahibi olma konularında kadın ile erkek arasında hiçbir ayrım söz konusu değildir, her ikisi de ilahî hükümler karşısında eşittir. (Ahzâb, 33/35)Hz. Peygamber, cahiliye döneminde ezilen, horlanan ve aşağılanan kadına hak ettiği değeri vermiş, kadınların mescide gelerek ibadet etmelerine ve ilim öğrenmelerine müsaade etmiştir. Hz. Peygamber, zaman zaman mescitte kadın ve erkeklere müşterek vaaz etmiştir. Hatta Hz. Peygamber, Mescid-i Ne­bevi’ye sadece kadınların girip çıkacakları bir kapı yaptırmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.), erkek mü’minlere kadınlara mescide gitmek için izin vermelerini tavsiye etmiş (Buharî, İdeyn, 8-19), ayrıca“Kadınlarımızın mescitlere gitmelerine engel olmayınız. Onların evleri (ise) kendileri için daha hayırlıdır.”(Müslim, Salât, 134-137)buyurarak,  kadınların kendi evlerinde namaz kılmalarının daha hayırlı olacağını, ancak camiye gitmelerinde de bir sakınca olmadığını bildirmiştir.

Asr-ı saadette kadınların camilere gittikleri, cemaatle namaz kıldıkları, Mescid-i Nebevî’de ilim öğrendikleri bilinmektedir. Yine rivayetlerden kadınların beraberlerinde küçük çocuklarını da mescide getirdiklerini, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in çocuk ağlaması duyduğunda annesi rahatsız olmasın diye namazı kısa tuttuğunu öğrenmekteyiz. (Buharî, Ezan, 65)Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar ailece mescitlere gidiyorlar, bu kutsal mekanların manevî havasından hep birlikte istifade ediyorlardı.

Bu vesileyle; Diyanet İşleri Başkanlığımızın merkez ve taşra teşkilatlarında fedakârca görev yapan her kademedeki personelinin “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nı kutluyor, bu haftanın ülkemiz, milletimiz ve İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyor, vefat eden bütün din görevlilerimize de Cenâb-ı Hak’tan rahmet diliyorum.

 

 

Ağıt

 

Baskilli kadınlara

Belki de son çaylarını yudumlar demlenmiş acıdan,
Hüznün soluduğu havayı teneffüs eden kadınlar.
Bir Almanya gurbetini bırakmış ardında.
Avluda öleni ölümden geri istemekle meşgul.

Ey hüznün ovadan kopardığı rüzgâr.
Elinde gürgen ağacından yapılmış sabrın doksan dokuz yüzlü tesbihi,
Ölüm, kalbimizdeki acıyı kanaviçe gibi durmaksızın işler,
Korkuyorum, acının yürüdüğü yollar çetindir.
Korkuyorum, hayatın şarkısı hep eksiktir.

Ağzında sükûtun duvarını yıkan kanlı isyan,
Ve bir çığlık gibi ovanın nabzına serpilen nar şerbeti.
Tahta atın göğsüne inen bu yumruk kimin ?
Hangi dil anlatır böylesine bir acıyı ?

Hüznün hıncını saçlarından çıkaran kadınlar,
Acının göğsünden kırmızı gül derlerken,
Sokağın sıkıntısını yakaladığımız bu akşam vakti,
Anladım, çaresi yok; bu oyun, ölümün şah oyunu.

 

 

 

Tek Kişilik Bir Ülke

 

Koskoca bir ülke tek kişilik hale getirildi.

Bunda hepimizin suçu var.

Koskoca bir hükümette, hiç bir bakan yok. Koskoca bir partide hiç bir yetkili yok. Koskoca bir ülkede sivil-asker hiç bir bürokrat yok.

Devletin bütün karar organları, bir tek kişinin ağzından çıkan laflara göre kararlarını veriyor ve bu laflara göre şekil alıyorlar.

Bu gidişat, diktatörlük, otoriterlik falan gibi kavramları ve gerçekleri bile aşmış bulunuyor.

Bırakın hepsini, spor bile tek kişinin heves ve istekleri, ağzından çıkanlar üzerine şekil ve yol alıyor.

Bu inanılmaz durumu bu ülke daha ne kadar devam ettirebilir, anlamak, kestirmek mümkün değil.

Sürekli en ağır sözleri söyledikleri, Mustafa Kemal ATATÜRK dönemi bile, ATATÜRK dönemi olarak değil, tek parti dönemi olarak anılıyor. Demek ki, ortada bir kadro var ve bu kadro ile ülke yönetiliyor.

Ama şimdi, sadece bir tek kişi var.

Maalesef, ülkenin gidişatı hakkında endişe duyanlar bile, bir tek kişiye tepki koyuyor. Yani, hiç kimsenin aklına, bu kadar yönetici, karar organı var onlar neden kendi doğrularına göre karar vermiyorlar diye bir yaklaşım yok.

Bakın, o kadar açık şekilde tek kişilik bir ülke olmuşuz ki, son GS-BJK maçında yaşanan fiyasko bile tek kişinin isteğini yerine getirmek aceleciliği ile yapılan bir rezaletin bariz göstergesi olmuştur.

Dolmabahçe’deki Bezm-i Âlem Camii’nin Müezzini, İmamı ve yetmiyor İlçe Müftüsü tayin ediliyor, yani sürülüyor, yine tek kişinin istek ve heveslerinin bir an önce yerine getirilmesi için yapılıyor.

Suriye’de düşürülen uçak bile, bu tek kişinin istek ve hevesleri için yapıldığı gün gibi aşikar.

Tamam da, bu tek kişi, bir korkuya kapılmış, paniklemiş ve sinirli, kibirli bir hal almışsa bu istek ve heveslerin yerine getirilmesinin bedelini kim ödeyecek?

Bu kadar araba ve koruma ordusu ile gezen, üç genç diye tabir ettiği kişilerden korkan, statlarda yapılacak tezahürattan telaşa düşen, MHP’nin mitinglerinden tırsan, CHP’nin dış gezilerinden ürken, Suriye’de Esad’dan ne istediğini bilemeyen, Mısır’daki krizi doğru değerlendiremeyen, kendine yalakalık yapmayan bütün oda, sendika, yazar, gazete, televizyon, asker-sivil bürokrat ve diğer tüm kişi ve kuruluşları yok etmek isteyen bu anlayışla yaşamak nereye kadar sürebilir?

Bu kadar yalaka takımının oluşacağını rüyada görsek inanmazdık.

Vay ki vay, yazık ki, yazık…

Çok güzel özetleyebiliriz.

Müslüman var, sessizlik içerisinde.

Müslüman geçinen var, kararsızlık içerisinde.

Müslümanlıktan geçinen var, en ön safta.

Bu durumda bu yaşananlar normal oluyor herhalde, ne diyelim.