23.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 952

Paket!

 

Bu hafta uzun zamandır beklenen demokrasi paketi açıklandı.

Ne diyelim vatan için hayırlısı olur inşallah…

Geçmişe bakıldığında ülkenin karşılaştığı ilk demokrasi paketinin 1836 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı olduğu görülür. Bu fermanla birlikte ülkenin bürokrasisinde ve sosyal hayatında köklü değişikliklere gidilmiştir.

Bu sebepledir ki bazı aydınlarca Türk demokrasi tarihinin başlangıcı bu ferman kabul edilmektedir.

Ardından gelen 1856  Islahat Fermanı ile özellikle ülkeden ayrılmak isteyen azınlıklara imtiyaz verilerek bu sürecin önüne geçilmek istenmiştir.

Her iki (bugünkü adıyla) “demokrasi paketi”nin  ilan edilmesinin ardında yatan neden, Batılı devletlerin ve o gün için ülkeden ayrılmak isteyen milletlerin baskısıdır.

Bir başka ifadeyle Batılı devletlerin, geçmişteki adıyla “Şark Meselesi”nin çözümü için öngördükleri şartların uygulanması için bu iki ferman hazırlanmıştır.

Günümüze bakıldığında açıklanan demokrasi paketinin ardında da kanaatimizce baskı söz konusudur. Hatta baskı oluşturan unsurların isimler dışında bir değişikliğe uğradığı da söylenemez.

Ne tesadüf tür ki geçmişte yayınlanan fermanlarda halk “Osmanlılık” kavramı etrafında toparlanmak istenirken, bugün bu kavram yerini “Türkiyeli” olmaya bırakmıştır.

Devleti oluşturan temel unsur olan “Türk” kavramı geçmişte halk arasında “köylü-cahil” ile eşdeğer anlam ifade eden bir algıya yerini bırakmıştı.

İşte tam da bu nedenle bugün demokrasi paketinde okullarda okunan andımızın kaldırılması beni derinden sarsmıştır.

Çünkü Cumhuriyet kurulduğundan beri okutulan andımızın ardında yatan sebeplerden biri “Türk” kavramına dair Osmanlı’nın son dönemlerinde yaratılan küçültücü algıyı yok etmektir.

Geçmişte yayınlanan paketlerin bir diğer amacı o gün ülkenin batısında yani Balkanlar’da meydana gelen ayrılıkçı faaliyetlerin önüne geçmek için bu faaliyetleri yapanlara imtiyaz ve özerklik vermek iken, bugün açıklanan pakette de ülkenin doğusunda yaşanan ayrılıkçı faaliyetleri yine imtiyaz vererek engelleme amacı mevcuttur.

Ülkenin parçalanmasının önüne demokratik paketlerle geçilemeyeceği tecrübe ile sabittir. Zira geçmişe bakıldığında Balkanlar’daki kopuşu engellemek için verilen imtiyaz ve özerklikler neticede Balkan Savaşını doğurmuş ardından da Balkanlar hazin bir sonla parçalanmıştır.

Umarım günümüzün demokrasi paketi ülkeyi ve milleti parçalanmaya götürmez.

Umarım, geçmişten alınan derslerle her bir ilkesi oluşan Türkiye Cumhuriyeti, demokrasi adı altında son bulmaz.

Saygılarımla…

 

 

Değil

 

Dünyanın gidişi acaip oldu,
Tilki belli değil, kurt belli değil.
Kalleşlikte aldı başın gidiyor,
Düşman belli değil, dost belli değil.

Adamlık yerlerde, insanlık ölmüş,
Kahpe kim, yiğit kim hiç belli değil.
Soysuzlar, hainler baş tacı olmuş,
Erkan belli değil, yol belli değil.

Şeref, haya, iman, ara bulunmaz,
Kabuk belli değil, öz belli değil.
Türkçe konuş, Türkü dinle söylesem,
Kopuz belli değil, söz belli değil.

Dürüstlük, doğruluk ipe un sermiş,
Büyük kim, küçük kim? Hiç belli değil.
Komşu ile kul hakkını ararsan,
Onlar çoktan gitmiş, yön belli değil.

Vatan, millet, bayrağını sevenler,
Onlarda çile çok, sayılı değil.
Şehitlerin ailesini sorarsan,
Ölü mü, diri mi, bilmek zor değil!

 

 

Paketten Ne Çıkmadı

 

Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

Önce bardağın boş kısmıyla başlayalım.

1 – Ayasofya’nın ibadete açılması çıkabilirdi, çıkmadı.

Başbakanımızın ifadesiyle Sultan Ahmet doldu da sıra Ayasofya ya mı geldi derseniz?

Sadece Cuma namazları için açılması da bizim için yeterli olurdu.

Yoksa Cuma namazlarında da Sultan Ahmet dolmuyor mu?

Süryani cemaati gibi cami cemaatinin sevinme hakkı yok mu?

Unutmamak gerekir ki Ayasofya Fatih’ in parasıyla satın aldığı özel mülküdür.

Süryani vakfının arazisi gibi.

2 – Askeri okulların giriş yönetmeliği değiştirilebilirdi.

Değiştirilmedi.

İmam Hatiplilere ve diğer Meslek liselilerine konulan yasaklar kaldırılabilirdi.

Böylece ihtilallara zemin hazırlayan,

Bakan ve başbakan asan,

Bankaların içinin boşalmasına ve ekonominin çökmesine,

Halkın fişlenerek partilerin kapatılmasına,

Gayrimeşru yollarla partilerin parçalanmasına

Siyasilere keyfi yasaklar koyarak ülkenin geleceğinin karartılmasına, sebep olan cunta zihniyetinden milletçe kurtulurduk.

Sivrisineklerle uğraşmak kısa vadede sonuç verse de bunlar kalıcı hale gelmezse sadece emek ve zaman kaybı olur

3 – Paketten 24 Kasım öğretmenler günü dolayısıyla

Eğitimcilere bir hediye çıkabilirdi.

Çıkmadı.

24 Kasımda sadece kuru laf salatası can sıkıyor

Hatta bu paket biraz geniş tutulup tüm memurları kapsayabilirdi.

Devletin baba olma dönemi geçti diyorsanız

Hayırlı evlat yâda iyi cömert bir abi – kardeş yâda arkadaş olsun.

Senede bir maaş ikramiye ekonomiyi mi çökertir?

Bunca açılımın yanında birde memur açılımı yapılabilirdi.

4 – Başörtüsü yasağının askeriyede devam etmesini hoş karşılamasak bile anlayışla karşılayabiliriz.

Başörtüsü yasağının emniyette devam etmesini hoş karşılamasak bile anlayışla karşılayabiliriz.

Ama bu yasağın yargıda da devam etmesi hoşta anlayışla da karşılanamaz.

Siz başörtülü bir öğrenciye hukuk fakültesini tercih etme demeniz bizzat hukuka aykırıdır.

Okur ama görev yapamaz.

Ne adına ne zamana kadar?

Hâkim – savcı başörtülü olunca objektif olamaz mı?

Açık olunca hata yapmayacağının garantisi nedir?

Böyle bir değerlendirme hukuka uygun olabilir mi?

Yinede her şeye rağmen paketin ülkeye nefes aldıracağı kanaatindeyim.

Hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Birazda paketin geneline bakalım

Dağ fare doğuracak diyenler

Bekledikleri fareyi göremeyince üzüldüler.

Paketten He- Men çıkacağını zannedenlerde

Beklediklerini göremediler

Dolayısıyla ne dağ fare doğurdu ne de paketten He Men çıktı.

Her görüşe saygı duymak demokrasiden önce insanlığın gereğidir.

Kürtlere bakarsanız

Bize üç harften başka ne verildi diyenleri görürsünüz.

Milliyetçilere bakarsanız

Türklük yasaklanıyor seslerini duyarsınız

İslamcılara bakarsanız

Kamuda fiiliyatta serbest olan başörtüsü

Yasağının kalkmasından başka ne var.

Zaten kanuni bir yasakta yoktu.

Bu durum anayasal güvence altına alınmasa yarın yine benzer durunlar yaşanabilir

Bir de kronik bronşit olanlar var

Onları hiçbir şekilde memnun etmek mümkün değildir.

Artık yara kaşıyarak siyaset yapma dönemi bitmiştir.

Bundan sonra siyasetin ana felsefesi

Siz en iyisine layıksınız.

Ben daha iyisini yapacağım.

Mantığıyla yapılmadır.

Siyasette başarı böyle sağlanır.

Her yapılana tu kaka derseniz millet size itibar etmez.

Doğruları da görüp bir erdemdir.

Olumlu yönlerini de görüp takdir etmek gerekir

Barış dolu yarınlarda buluşmak temennisiyle…



 

Kosova Seyahati

Türk Hava Yolları Kosova Genel Müdürü Gökhan Hacıibrahimoğlu’nun davetlisi olarak Kosova’ya gittim. Kosova, camileri ve türbeleriyle tam bir Osmanlı şehri. Oraları görünce dedelerimle gurur duydum.
Priştine Kosova’nın başşehri. Orada Sultan I. Murad Hüdavendigâr’ın türbesi var. Osmanlı – Türk Hakanlarının Osmangazi, Orhangazi’den sonra gelen üçüncü Sultanı olan I. Murad (Hüdavendigâr)ın türbesi Priştine – Mitroviça yolunun 6. kilometresi, Mazgit Köyünde bulunmaktadır. Balkanlardaki en eski Osmanlı eserlerinden birisi olan ve Kosova’nın en yoğun ziyaret edilen tarihi, dini ve kültürel mekanların başında gelen Türbe, “Meşhed-i Hüdavendigar” olarak adlandırılmaktadır.

Osmanlı ve Sırp orduları arasında 10 Ağustos 1389 tarihinde Kosova Ovasında meydana gelen savaşı Osmanlı ordusu kazanmıştır. Sultan I. Murad Hüdavendigar, savaşın ardından savaş meydanındaki askerlerinin durumunu incelerken; bir Sırp asılzadesi olan Miloş Obiliç’in saldırısı sonucunda şehit olmuştur. Sultan I. Murad Hüdavendigar’ın şehit edildiği bu yerde iç organları gömülmüş, oğlu Sultan Yıldırım Beyazıt’ın emriyle ilk türbe inşa edilmiştir. Sultan’ın tahnit edilen cesedi ise Bursa’ya getirilerek Çekirge’deki türbesine gömülmüştür.

Sultan I. Murad Hüdavendigar Türbesi 1660 ve 1854 tarihlerinde tamir görmüştür. 1854 yılında türbe esaslı bir onarımdan geçirilmiş ve Sultan Abdülmecit’in bir beratı ile aslen Buharalı olan (Özbekistan) Hacı Ali Bey, türbedar olarak atanmıştır. Hacı Ali Bey’in ailesi Türbedar soyadını almıştır ve halen Türbe’nin Türbedarlığı’nı bu ailenin mensupları büyük bir özveri ile yapmaktadır. 1896 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından türbeyi ziyaret edenlerin konaklamaları için Selamlık binası inşa edilmiştir. Sultan Mehmet Reşat 12 Haziran 1911 tarihinde gerçekleştirdiği Kosova ziyaretinde Meşhed-i Hüdavendigar’ı ziyaret etmiş ve kendi adını taşıyan bir çeşme yaptırmıştır.

2005 yılında Türbe, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından restore edilmiştir. Türbe kompleksi içerisinde atıl durumda bulunan selamlık binası TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından Sultan I. Murad, Kosova Savaşı ve Balkanlarda Osmanlı Mirası konulu bir Kültür ve Tanıtım Evine dönüştürülerek 04 Kasım 2010 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmi olarak hizmete açılmıştır.

Bu tarihten itibaren gelen ziyaretçilere daha iyi bir hizmet verilmesi amacıyla Sultan I. Murad Hüdavendigar Türbesi’nin işletmesi ve bakımı TİKA’nın katkıları ile Meşhed-i Hüdavendigar Derneği tarafından yapılmaktadır.

TÜRBE KOMPLEKSİ İÇERİSİNDE YER ALAN TARİHİ ESERLER
1-Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi, 2- Kültür ve Tanıtım Evi (Selamlık Binası), 3- Türbe ile yaşıt dut ağacı, 4- Rıfat Paşa’nın mezarı (Silistre Kumandanı-1859), 5- Hafız Mehmet Paşa’nın mezarı (Kosova Valisi-1903), 6- Hacı Ali Buhara’nın mezarı (İlk Türbedar), 7- İsmail Ağa’nın mezarı, 8- Sultan Abdülaziz Çeşmesi ve Kitabesi, 9- Ali Hacı Yakova Çeşmesi ve Kitabesi -1898), 10- Sultan Mehmet Reşat Çeşmesi ve kitabesi -1911)

SULTAN I. MURAD HÜDAVENDİGAR’IN HAYATI
Sultan I. Murad Hüdavendigar1326 -1389 tarihleri arasında yaşamıştır. Dedesi Osman Gazi olup Osmanlı Devleti’nin kurucusudur. Osmanlı Devleti’nin üçüncü Padişahı olan I. Murad Hüdavendigar; Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya doğru kapılarını açan ilk padişahtır. Sultan I. Murad Hüdavendigar, babası Orhan Gazi’nin vefatında 95.000 kilometrekare olan Osmanlı Devleti’nin sınırlarını 500.000 kilometrekareye çıkartmıştır.

SULTAN I. MURAD’IN DUASI
Ya Rab! Bunca kere duamı kabul edip beni mahcup etmedin.
Duamı yine kabul eyle. Bir yağmur verip şu tozu toprağı def et,
ta ki düşman askerini gözümüzle görüp yüzyüze cenk edelim.
Ya İlahi! Mal ve mülk senindir, kime istersen verirsin.
Benim durumun sana malumdur ki mal ve mülk istemem.
Yalnızca senin rızanı isterim.
Ya Rab! Beni bu Müslümanlara kurban eyle. Tek bu müminleri
küffar diyarında mağlup ve helak eyleme. Beni bunca insanların
ölümüne sebep eyleme. Bunları üstün ve muzaffer et, onlar için
ben bu canımı kurban ederim.

Yeter ki sen kabul eyle: İslâm askeri için ruhumu teslim
etmeye hazırım.
İlahi! Beni kendi yanına alıp; müminlerin ruhuna benim ruhumu
feda kıl. Beni önce gazi kıldın sonunda da şehadeti göster…
* * *
Sultan ı. Murad’ın bu içten duası Allah katında kabul edilmiş olacak ki yağan yağmur tozu-toprağı yatıştırdı sisler dağıldı. Sabah olduğunda Osmanlı Ordusu savaşa hazırdı. Sekiz saat süren şiddetli savaştan sonra düşman büyük bir ölçüde imha edilmiş, kaçabilenler kaçmıştı, sıra savaş alanına gelmişti ki olan oldu.
Her şey Sultan Murad’ın duasına göre oluyordu. Miloş Obiliç isimli Sırp asılzadesi, Sultan I. Murad’ı hançerle yaraladı ve Sultan Murad oracıkta şehit oldu.

Satmadı, Satmadı; Türkiye Kürtlerini Niye Sattı?

 

a-) Kürtler istediği için: *Önemsiz  b-) Ermeniler perde arkasını opere ettiği için: *Dikkate değer  c-) Amerika – BOP: *Siz istediniz, sonucuna da katlanın  d-) İsrail – 13.Kabile: *Hayrını görün, son pişmanlık fayda etmez  e-) Hiçbiri şıkkı: *Parasıyla değil mi?

Sudoku; satıp satmadığını nasıl anlarsınız: “Kürtler dağ Türk’ü, Kart – Kurt, Vatandaş Türkçe konuş! Onlar ne kadar Kürtse biz de o kadar Kürdüz, biz ne kadar Türksek onlar da o kadar Türk” diyorsak satmıyoruz, kendimiz gibi sahipleniyoruz demektir.

“Kürt kimliği, demokratikleşme, anadil-manadil, çözüm süreci, Kürtlere asimilasyon – Ermenilere soykırım, Barzani – Petrol, Kuzey Irak’la ticaret, Birleşik Kürdistan ve Türkiye’yle konfederatif birlik” diyorsanız 3 köfte 5 piyaza sattınız, fiş bekliyorsunuz demektir.

Bu minvalde omuzdan gazete manşeti, TV’den de ‘az sonra‘ spotuyla bilgilenenlerin zihnindeki tüm eksi ve artı kutupların yer değiştirmesi bile yeterli değil. Akünün kömürü hangi termik santraldendir, kalorisi nedir yada kömür süsü verilmiş çamur mudur, bilmek lazım. Ders çalışmaya kopya kâğıdı hazırlamak gibi bakanlar bir de bu tarafa baksın:

 

Yek= Kürtçü – sosyalist hareketin öncüleri hasbelkader tehcirden sıyrılabilenler familyasıdır.

=1915 olaylarıyla tutuşan “Anadolu Ermenistan’ı mayasını Kürdistan ismiyle mayalasak tutar mı?” kumpanyası 2 yıl içinde dalya diyecek.

Se= PKK’nin (Öcalan, Karayılan, Sakık, Bayık) ve BDP’nin (Demirtaş, Ayna, Bakır, Sakık) ekip başlarının Kürt kimliği kaç kuruş, etnik zenginlikleri kaç Ermeni dramı?

Cıhar= Türkiye’de Musevîlerin İsrail’deki kadar güçlü görünmesi Hazar-Osmanlı bakiyesi bir cumhuriyet için anlaşılır da Ermenistan’dakinden bile güçlü bir Ermeni lobisi Türkiye’de 90 küsur yıldır nasıl var olabilmiştir?

Penç= Kripto Ermenilerin açığa çıkmasını savunan Hrant Dink, hangi taşeronlarca hangi Merkez vasıtasıyla durduruldu, vurduruldu?

Şeş= 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Yalçın Küçük‘ün Tayyip Erdoğan‘a adam adama markaj, Yusuf Halaçoğlu‘nun da Abdullah Gül‘e yarım saha pres yapmasının ve dahi seçilmişlerin Kürtlerin satılmasındaki özgül ağırlıkları nedir?

Heft= Türkiye’nin kendi haline bıraktığı Kürtleri tarih affetse Araplar affetmez, Farslar pas geçmez, Türkmenler eğletmez. 1915’çiler için tek taşla duble kuş: Türk ölse Enver-Talat, Kürt ölse Hamidiye; Türk, Kürdü öldürürse ve Kürt te karşı koyarsa (mukatele) çifte kavrulmuş kadayıf.

Telsiz kodlarını bilmeyen bu kanalda fazla oyalanmasın. Eski kodlar artık çoluk çocuğa çomak: Barış (savaş), özgürlük (infaz), demokrasi (terör), kardeşlik (kana susamışlık), af (haraç)… Yeni süreç, yeni kodlar; safları sıklaştırın uşaklar: Kürt Sorunu (Ermeni Meselesi), Kürt realitesinin tanınması (soykırımın özürle tanınması), anadilde eğitim (Türkçe olmasın da), Kürtçe savunma (domuzdan bir kıl), Çözüm süreci (hikâyenin sonu), Demokratikleşme (ördek suyuna tirit), Birleşik Kürdistan (Kürtlerin imhası), İmralı (Osmanlı), asimilasyon (ay-yıldız), TC (EC olmalıydı), 1923 (1915’in yarası), Kemalizm-Atatürkçülük (Türk devlet geleneği)…

Biz, bizim Ermenilerimizden rahatsız değiliz. Kriptoların çevirdiği işlerin önce Kürtlerin kafasını kırdıracağından sonra Kaf Dağlarında bile Gregoryen kalmayacağı bir vaziyete tarihin toynaklarını dörtnala koşturma ameliyesinin reel karşılığının bulunmasından endişeliyiz.

Bilmem Orhan Veli kadar da olsa anlatabildim mi?

Yıldırım Bayezıd Han’a Molla Fenari’nin Mektubu

Yıldırım Bayezid’in kızı Hundi Sultan, rüyasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber efendimiz kendisine Emir Sultanla (Muhammed Buhari) evleneceğini söyler. Hundi Sultan bu rüyanın etkisinde kalır. Nihayet, Yıldırım Bayezıd Macaristan seferinde iken, Padişah’ın eşi Devlet hatunun izni ile ve Molla Fenari’nin  kıydığı nikahla Hundi Sultan Emir Sultanla evlendi.

Yıldırım Bayezıd kendisinden izin alınmadan yapıla bu nikahı öğrenince öfke duyar, hem kızını, hem de Emir Sultanın cezalandırılmalarını ve öldürülmelerini ister. Emir Sultan’ın evine yakalanması ve öldürülmesi için bir paşa komutasın da  askerler gönderir. Askerler Emir Sultan Hazretlerinin evine zorla girmeye çalışır. Ancak, askerlerin bu hareketi onların sonu olur. Emir Sultan hazretleri ” in kanet illa sayhaten vahideden ” ayetini okuyunca askerler ve başında ki paşa son nefeslerini verip yere yığılır. Daha sonra Molla Fenari ve Bursa halkı,  asker ve paşanın cenaze namazlarını kılarak defnederler. Molla Fenari hazretleri büyük felaketlere meydan verilmeden Yıldırım Bayezid’a bu konu da bir mektup yazarak gönderir. Molla Fenari mektubunda şunları yazıyordu:

” Mektubuma, daima kullarına acıyıcı olan Allah-ü Teala’nın adıyla başlarım. İnsanların en acizi olan ben, Türk ve İslam memleketlerinin koruyucusu, Osman oğullarının övündüğü ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslam dininin ve Müslümanların yardımcısı olan padişahımın ömrünün uzun olmasını ve evladının çoğalıp kıyamete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyaz ederim.

 Sultanımızın şunu bilmesi gerekir. Bizim peygamberimiz Muhammed Mustafa’dan önce, İsa Aleyhisselam kendine inananlardan üç kişiyi Hak dinine davet için bir beldeye göndermişti. Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp öldürdüler. Bu cinayeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler. Cenab-ı Hak onların bu davranışlarından razı olmadı ve Cebrail Aleyhisselama, o belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle haykırmasını emretti. Cebrail Aleyhisselam haykırınca oradakilerin hepsi bir anda öldü. Böyle büyük bir felakete düşmekten Allah’a sığınırız.

 Şimdi bizim de Sultanımızdan bir ricamız vardır. Dün öldürülmesine emrettiğiniz Emir Sultan, Resul-i Ekrem’in neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zat gibi temiz kalpli,  Peygamber neslinden bir kişi zamanımıza kadar Anadolu’ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhara’dan Anadolu’ya getirmeye çalışsaydınız, sizin için ebedi bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız halde, manevi irade üzerine yurdumuza gelen bu zat dolayısıyla, Peygamber Efendimize yakınlık kazandığınız taktirde, dünya ve ahiret saadetiniz artacaktır.

Şunu da bilmenizde fayda vardır ki, damadınız olan bu zat, Efendimizin “Ümmetin bilginleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir” Hadis-i Şeriflerinde işaret ettiği kişilerdendir. Hele, hele ; Peygamber Efendimizin soyundan olması, Emir Buhari’nin değerini bir kat daha arttırır.

Biz onda gördüğümüz eser ve ilahi sırların Resul’dan (Peygamberimizden) sonra hiç kimse de görüldüğünü işitmedik.  Zira dün bir haykırış ile, yani “in kanet illa sayhaten vahideten” ayetini okumalarıyla kırk adamınız ruhunu teslim ettiler. Şehrin ileri gelenleriyle birlikte varıp namazlarını kıldık defneyledik.

Şayet o zat’a buna benzeri bir tecavüz vuku bulursa bütün şehrin helak olacağından hiç şüphe yoktur. Elbet ferman padişahındır”…(1)

Padişah Bayezıd Macarlarla savaş halindeyken Molla Fenari’nin mektubunu alır, okur ve Emir Sultan’a karşı öfkesi geçer.

Macarlarla savaş çok çetin ve şiddetli geçmektedir. Sultan Bayezıd bizzat ordusunun başında düşmanla savaşmaktadır. Bu vuruşma da yaralanan Bayezid’a yaralı askerlerinin yaralarını sarmak için koşturan bir genç gelip Sultan’ın  yarasını da sarar. Bu yakışıklı nurani delikanlıya karşı Bayezid dikkatlice bakar ve yakınlık duyar. Bu esnada hem Yıldırım Bayezid’ın hem de askerlerin yaraları hemen ve çabucak iyileşir. Harbi zaferle kazanan Sultan bu delikanlının bulunması için emir verir. Ancak bütün aramalara rağmen bulunamaz.

Ordusuyla Bursa’ya dönen Yıldırım Bayazıd şehrin ileri gelenleri ve halk tarafından karşılanır. Karşılayanlar arasında Emir Sultan hazretleri de vardır.Padişah heyecanlanır ve duygulanır. Birde bu gencin damadı Emir Sultan olduğunu öğrenince iyice şaşkınlığa düşer. Onu öldürtmek istediği aklına gelince üzülür.

Sultan Bayazıd daha sonra, Emir sultan Hazretlerine savaşta gösterdiği yardımlarından dolayı harpte ele geçen ganimetlerden vermek ister. Bu hususta emir verir. Ancak Emir Sultan böyle bir teklifi asla kabul etmez. Padişah ısrarla kabul etmesini isteyince Emir Sultan’da Bayazıd’a    “Teklifinizin yerine istediğim bir camii inşa etmeniz, bizde bu camii’ye hissedar olalım diyerek” camii yapılmasını ister. Bursa’da ki Ulu camii’nin yapımı bu şekilde gerçekleşmiş olur.

Ulu camiinin inşaatı tamamlandıktan sonra açılışı yapılmadan Yıldırım Bayazıd damadı Emir Sultan hazretlerinden camiinin bir noksanı var mı yok mu? Diye sorar. Emir Sultan Hazretleri de:

“Her bakımdan iyidir, fakat tek bir kusuru var o da tedarik olunursa hiçbir eksiği kalmaz.” Der. Sultan Bayazıd’da merakla tekrar sorar:

 “Nedir o kusur?” demesi üzerine Emir Sultan Hazretleri de:

” Dört köşesinde dört meyhane” der.

Padişahın şaşırması üzerine Emir Sultan Hazretleri ona daha aydınlatacak şekilde cevap verir:

“Niye şaşırdınız? Bilmez misin ki, müminin kalbi Allah’ın evidir. Kalp ilahi sırların aydınlattığı yerdir. Sonsuz manevi eserlere nail kılınan( şereflenen) kalbi Cenab-ı Hak imar etmişken haram içki ile meyhane haline getirmeyi garipsemiyorsun da, bunu neden garipsiyorsun? Der.(2)

Bu nasihattan sonra Yıldırım Bayazıd içkiye tövbe eder ve bir daha ağzına içki koymaz.

1-Yıldırım Bayezıd Han-Kemal Arkun-Akademisyen Yay.-İst.2009-S.109-110

1-Emir Sultan-Sinasi Çoruh-Tercüman Yay.İst.-S.137-138

1-2-Osmanlının Manevi Mimarları-Muammer Yılmaz-Elit Kültür Yay.2008-S.86-87-89

Hayat Yayınları.

Yeter ki İnanalım

Batılı sömürgeci ve sömürgen devletlerin işleri  -bugün olduğu gibi-  her zaman kolaydı. Hem dâvaları menfaate dayanıyor, hem de bunu gerçekleştirmek için en pespâye, en bayat, en aşağı yollara başvuruyorlardı.

Ki bu yolların başında; elde etmek istedikleri ülkelerde nifak tohumları ekmek geliyordu. Fitne ve fesat çıkarmak geliyordu. Irkçılık denen menhus ve uğursuz illeti uyandırmak; kısaca yıkıcılık, tahrip ve bozmak geliyordu. İftira, yalan, kışkırtma geliyordu.

Bütün bunlar çok iğrenç fakat çok kolay; üstelik iyi sonuç verecek cinsten şeylerdi.

Hele öyle bir silahları vardı ki, belli zaman süreci içinde mutlaka meyvasını veriyordu. Ki bugün de bu metotları revaçta: “Parçala, böl, yut ve  yönet.”

İşte Osmanlı Devletine yaptıkları buydu. Aynı taktiği Türkiye Cumhuriyeti için de uyguladılar ve uyguluyorlar. Hâlen bu yoldan vazgeçmiş değiller.

Şüphesiz bunda da muvaffak olamıyacaklar. Başarı kazanamıyacaklar. Nasıl ki Yüce Osmanlı Devleti yerini, onun özü sayılan Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktı. Türkiye Cumhuriyeti ise  -inşâllah-  Kıyamete kadar payidar ve kalıcı olacak. Varlığını şan ve şerefle sürdürecek. Çünkü kâfirler istemese de, Allah nûrunu tamamlayacak. Hem de onların rağmına. Çünkü âyet böyle diyor.

Evet sevgili okur! Muvakkat ârızalar / geçici duraklamalar son bulunca, bu devletin yâni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin önderliğinde İslâm Âlemi  -inşâllah-  yine ayağa kalkacak; dünyaya yine sulh, sükûn ve selamet hâkim olacak. Mazlum ve mağdur, güç durumdaki milletler; yine gerçek hâmilerini, asıl koruyucularını bulmuş olacak.

Birlik ve beraberlik sancakları, her tarafta Al Bayrak’ların eşliğinde hür olarak gurûrla dalgalanacak. Yeter ki bizler, buna lâyık olalım. Şanlı ecdadımız gibi Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım. Kalp ve ruhlarda, İslâm Kardeşliği’ni gerçekleştirelim.

Yeter ki, bu manevî kardeşlik; maddesel alanda da, kendini göstersin.

Çünkü şiarımız olan Allah’ın ismini yüceltmek; ancak maddî terakkî ve yükselişle kabil ve mümkün.

Zaten ancak bu takdirde, yâni İslâm Âlemi maddetende el ele verdikçe; kimse duramıyacaktır karşısında. Kimse haksız yere, canı istediği zaman kafa tutamıyacaktır; hiçbir İslâm Devleti’ne.

İnanın bunlar olmayacak hususlar değil.Sadece geçmişte gerçekleşenlerin yeniden canlanmasından ibaret şeyler.

Yeter kiinanalım. İnandığımızın gereğini yapalım. Ve bilelim ki, inanıyorsak elbette üstünüz. Ve üstün olacak bizleriz.

Çünkü bu İlâhî Vaat. Çünkü bu söz verilen Saat. Çünkü bu gerçekleşecek olan Nebiyy-i  Zişanın, Şanlı Nebî’nin müjde ve muştularıdır.

Elbette Yüce Allah, Nebî’sini mahçup etmiyecek. Her zaman olduğu gibi, yine sözünde sadık olduğu, bir kez daha gerçekleşecek.

 

Emret Başbakanım

 

– Başbakan çok endişeli..

– Eh. Öyle de olması lazım. Başbakanların meslek hayatı hep böyle sürer gider. Yıllar boyu gazetelerin birinci sayfalarında çıkmaları gerekir. Ki buna da bayılırlar. Onlar uzun ince bir yoldan giderler. Sevinçten havaya uçtukları zaferden, aşağılık bir başarısızlığa. Ve sonra da milletin yeni kurtarıcısının yolunu açarlar. Buna da demokrasi denir.

– Şunun cevabını bulamıyorum. İnsan niye Başbakan olmak ister ki?

– Mesleki tecrübe gerektirmeyen yegâne ve en iyi iş budur da ondan. Eğitim gerektirmez, nitelik istemez, sınırlı bir zekâ yeter.

– Siz demokrasiye inanıyor musunuz?

Demokrasi halkın iradesini icra etmek olmamalı. Halk adına karar verecek nitelikte olanların siyasetine, halkın rızasını almayı garantilemek olmalı.

– Kimler gibi mesela?

– Bizler gibi tabi. Tüm seçmenler bizim kadar zeki olsalardı o zaman bu iş (demokrasi) yürürdü.

Bu diyalog meşhur “Emret Başbakanım” dizisinin yeni bölümünde yer alıyor. BBC yapımı olan, 1980’li yılların bu TV dizisi TRT’de de yayımlanmıştı. “Hükümete ve devlet yapısına yönelttiği sert eleştirilerle” dikkat çeken dizi, şimdi yeniden farklı sanatçılarla çekilerek yayımlanıyor.

Güçlü bir bürokratik geleneği olan İngiltere’de siyasiler ile bürokratların işbirliği ve çatışmaları çok çarpıcı. Başbakanlıkta bizim “müsteşar” olarak nitelendirebileceğimiz “daimi sekreter” olarak çalışan Sir Humphrey ile Başbakan’ın “özel sekreteri” Bernard arasındaki geçiyor bu konuşma.

Artık Türkiye Cumhuriyeti’nin eski güçlü bürokratik geleneği yıkıldığı için, “daimi sekreter” Sir Humprey’in ağzından dile getirilen “demokrasi” anlayışı, bizde iktidardaki siyasilerin anlayışını yansıtmakta.

Başbakan veya yakın çevresinin, halka karşı farklı konuşsalar da, içlerindeki samimi inancın şu olduğu kanaatindeyim: “Halk adına karar verebilecek nitelikte olan benim. Demokrasi halkın iradesini icra etmek değildir. Benim siyasetime halkın rızasını almaktan ibarettir.” Burada da halkın tamamının değil, yüzde ellisinin rızasını almak yeterli görünmektedir.

Başbakan’ın bu anlayışı yansıtan şu cümlelerini hatırlayınız: “Önce haddini bileceksin. Ne platformu olursan ol… Ayaklar ne zaman baş olmaya başladı?” “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar.”

*****

Bu zihniyetin uygulamasını da bugün açıklanan “demokrasi paketi“ne bakarak bulabiliriz.

Bu paketler, Yılmaz Özdil’in son kitabında yazdığı gibi AKP iktidarının ilk yıllarında başlamıştı: “2003 yılında AB’ye uyum ayaklarıyla Eve Dönüş Yasası zart diye Meclis’ten geçti. Bu yasanın aslında ne anlama geldiğini PKK’yla arası çok iyi olan gazeteci Mehmet Ali Birand köşesinde yazdı. ‘Kandil Dağı’ndaki suça karışmamış PKK’lılar Türkiye’ye dönecek, Murat Karayılan, Cemil Bayık gibi 100 kadar PKK yöneticisi, siyasi göçmen olarak Norveç’e gönderilecek, Norveç’le görüşmeler başladı’ dedi.”

Seneler sonra MİT’in PKK ile Oslo’da masaya oturduğu ortaya çıktı.

Ancak bütün bu yapılanlar bizzat Başbakan’ın öncülüğünde AKP yetkilileri tarafından hep yalanlandı. “PKK ile müzakere yapılıyor” diyenler “şerefsizlikle” suçlandı. Bu manaya gelebilecek yazı, karikatür vb yayınlara karşı davalar açıldı.

2013 Haziran ayından bu yana PKK’nın Kandil’deki bir numarası dâhil çok sayıda militana eve dönüş yolunun açılacağı yeni düzenleme hazırlıkları devam ediyor. “Kışanak ve Demirtaş yetmez, demokratikleşme için Bayık, Karayılan ve Öcalan da Meclis’te olmalı” diyenlerin paket‘e oyu bellidir: “Yetmez ama evet.”

*****

Emret Başbakanım” dizisinde, “siyasetçilerin basın ve seçmen karşısında yalan söylemeksizin herkesin duymak istediğini söylemesi, buna rağmen kendisini bağlayıcı sorumluluk altına girmemesi sergileniyordu.”

Türkiye’de Başbakan da bunu taklit eden örnekler vermişti: Mesela İstanbul Belediye Başkanı’yken katıldığı bir TV programında bir vatandaş telefonla yayına bağlanarak “Atatürk’ü seviyor musunuz?” diye sormuştu. Erdoğan’ın cevabı “seviyorum desem inanmayacaksın, sevmiyorum desem zil takıp oynayacaksın” olmuştu.

PKK ile görüşmeler açığa çıktığında da “ben görüşmüyorum, devlet kurumları görüşüyor”; bir süre daha zaman geçip şartlar değişince de, “MİT Müsteşarını görüşmek üzere ben görevlendirdim ama pazarlık söz konusu değil” diye konuşmuştu.

Bunlar “evet” veya “hayır” diye cevap verilebilecek basit sorulara, uzunca dolambaçlı cevaplar verilmesi suretiyle sorumluluktan kurtulma çabalarıydı. Ancak “Emret Başbakanım” dizisindeki Başbakanın “yalan söylemeksizin, kendisini bağlayıcı sorumluluk altına girmemesini sağlayan” zekâ ışıldayan cümlelerinin yanında bunlar çok sönük kalıyordu.

*****

Arslan Bulut şu soruyu onlarca defa sordu: “Tayyip Erdoğan, 2001 yılında New York’tan gönderilen ve özeti ‘Yerel yönetimlere özerklik vermeyi kabul etmeniz halinde yeni kuracağınız partiyi destekleyeceğiz’ şeklinde olan 3,5 sayfalık gizli belgeyi, AKP’nin programı haline getirmedi mi? 11 yıl önce verdiği söz, bu söz değil midir?”

Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı paket, kendi ifadesiyle, “Türkiye’de şartlar oluştuğu; engeller, dirençler ortadan kalktığı için 11 yıllık zincirin bir halkası olarak” açılıyor ve nihai hedefe kadar yeni paketler açılacak.

“Özel okullarda başlatılacak Kürtçe ve diğer dillerde eğitim ve Kürtçe kamu hizmetlerine erişim”, Kürtçe ve diğer yerel dillerde propaganda yapılabilmesi, Kürtçede kullanılan w,q,x harflerinin serbest olması, “özerklik adımlarının atılması,” “BDP’nin Hazine yardımından yararlanması” ile Türk insanı nasıl özgürleşecek, nasıl daha demokrat bir ülke olacağız? sorularına cevap verilemeyeceği için, kamu kurumlarında başörtüsü serbestliği vb bazı düzenlemelerle olay örtülmek isteniyor.

Halkın iradesini icra etmek yerine, “büyük oyunun” sahiplerinin planlarına uyuluyor.

Mesele şudur: Millet demokrasi ambalajına sarılmış bu ABD/PKK planına destek verir mi?

*****

Ben söylesem inanmazlar. Bir ABD Başkanının sözüne itibar ederler. Abraham Lincoln‘ün sözü ile bitirelim:

“Herkesi bir kere kandırabilirsiniz, birini her zaman kandırabilirsiniz, ama herkesi her zaman kandırmazsınız.”

 

 

Kaliteli Yaşamda Unutma Eylemi Analizi

 

İnsanoğlu yaşantısının her anında bir şeyler öğrenir. Öğrendiği eylem ve davranışları sürekli tekrarlarsa, bilinçaltının hafızasına kaydedilerek alışkanlık haline gelir. Bilinçaltı gerekli işareti aldığı anda hiç bilince danışmadan ilgili eylemi uygulamaya başlar. Yaşantımızda sık tekrarladığımız davranışlarımız önce alışkanlıklarımız haline, daha sonra da huyumuz haline gelir. Bu hususta bazı filozoflar; “Ne yapıyorsak oyuz” demektedir. Ne yazık ki, bilinçaltımızın olumlu ve olumsuz eylemleri ayırt edebilme yeteneği yoktur. Bunun için hem olumluları ve kalitelileri, hem de olumsuz ve kalitesiz davranışları otomatik pilotuna devreder.

Çevremizdeki eylem, davranış ve etkileyicilerle birlikte, kaliteli yaşamın hırsızları diye adlandırdığım negatif davranış ve etkilemeler de, yeterince tekrarlandığı zaman alışkanlıklarımız haline gelir. Bir davranışın alışkanlık haline geldikten sonra sökülüp atılmasının ne kadar zor olduğunu hepimiz çok iyi biliriz.

Asıl olması gereken, edindiğimiz bütün alışkanlıklarımızın yüksek kaliteli ve faydalı olmasıdır. Takdir edersiniz ki, yüksek kaliteli alışkanlıklarımızın son nefesimize kadar sürmesi en güzelidir. Negatif içerikli alışkanlıklarımızın ise, sürekli yapılmayarak, yani unutularak yerlerine panzehirleri olan yüksek kaliteli eylem ve davranışların konulması, en canlı ve gerekli amaçlarımız ve hedeflerimiz olmalıdır. Bu değişim süreci oldukça meşakkatli bir eylemler bütünü, sabır, kararlılık, irade, istikrar ve heyecan istemektedir.

Her ne kadar gençlik yıllarında çok tekrarlayarak öğrendiğimiz ve uygulamaya koyduğumuz yetenek ve becerilerimiz varsa da; bunları yüksek kaliteli bir yaşam için sürekli tekrarlamamız ve geliştirmemiz gerekir. Her hangi bir işte, şoförlükte, hobide, okumada, yazmada, üretmede, paylaşmada, destek vermede, yardımcı olmada, spor ve egzersizde, dostluk ve arkadaşlıklara yatırım yapmada, sevgi sermayesi hesabının aktif bakiyesini yüksek tutmada, gelecek nesillere kaliteli ve anlamlı miraslar bırakma kararlılığında, güzel ve kaliteli eylemlerin devamlı olarak tekrarlanma zorunluluğu vardır. Çünkü, tekrarlanmayan her türlü eylem ve davranışlar bir müddet sonra unutulacaktır.

Unutma kavramı üzerinde çok iyi durmamız gerekiyor. Olumsuz ve negatif içerikli davranışlarımızın bilincinde olarak, onlardan kurtulmak amacıyla, yapmaya yapmaya bilinçaltımızdaki sağlam halatını sürekli eskiterek koparmaya, yani unutmaya çalışmak en uygun davranış olacaktır. Bununla birlikte, yüksek kaliteli yaşamımıza destek veren kaliteli eylemlerimizi ise, sürekli tekrarlayarak asla unutmamalıyız.

Ancak önceden öğrendiğimiz ve alışkanlık haline getirdiğimiz eylemlerimizi yeterince tekrarlayarak canlı tutamaz isek,  unutma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağız demektir. Hiç bilmediğimiz, öğrenmediğimiz ve yaşantımızda muhatap olmadığımız davranışların ise, unutmaya konu olmayacağını bilmemiz gerekir. O halde unutmamamız gereken eylemlerden bazıları olan, yüksek kaliteli yaşamımıza destek verecek olan bilgimiz ve ilgimiz dışındaki davranışları arayıp bularak, sürekli tekrarlayarak alışkanlıklarımız arasına katmak çok önemlidir. Eğer bunları yapamazsak, gelişme ve ilerleme kaydetmemiz mümkün olmayacaktır.

Üzülerek belirtmeliyim ki, hayatımızı işgal eden davranışlarımızdan % 90’a yakını kaliteli yaşamın hırsızları diye adlandırdığım negatif içerikli eylemlerdir. Sinir, öfke, kin, nefret, üzüntü, gam, kasavet, intikam duygusu, inatlaşma, iddialaşma, aşırı hırs, yüksek ego, su-i zan, acımasız eleştiri, kavgaya dönüşen tartışmalar, işkoliklik, kurban rolü oynama, kendini affetmeme, evhamcılık, pimpiriklilik, şüphecilik, güvensizlik, gıybet, dedikodu, laf taşıma, tembellik, uyuşukluk, bahane bulma, mazeret üretme, suçlu aramak vb. gibi eylemler bunlardan bazılarıdır.

Kaliteli yaşamın temellerini oluşturan, sağlıklı ve kaliteli olmak, güler yüzlü, tatlı dilli, naif ve nezaketli olmak, çalışkan, üretken, danışan, paylaşan, örnek olan, destek veren, iyilik yapan, okuyan, yazan, dinamik ve esnek olan, hedefe odaklanan, modelleyen, ölçülü ve dengeli olan, kararlı ve istikrarlı olan, sinerji ortaklığı  ve enerji üreten, sabırlı, kanaatkar, tevekkül eden bir insan olmak gibi eylemler ise, yüksek kaliteli emekler istediği için, hayatımızda çok daha az yer almaktadır.

Lütfen dikkat buyurur musunuz?

– Bir süre yazmayan eller yazmayı unutur.

– Bir süre okumayan gözler okumayı unutur.

– Bir süre spor ve egzersiz yapmayan vücut hareket etmeyi unutur ve kireçlenme dediğimiz sorunları üretir.

– Çalıştırılmayan beyin çalışmayı unutarak tembelleşir ve unutkanlık ve bunama hastalığına bizi çabucak teslim eder.

– Çalınmayan enstruman ses çıkarmayı unutur.

– Kullanılmayan otomobil çalışmayı unutur.

– Kullanılmayan bıçak kesmeyi unutur.

– Fikir üretmeyen beyin bir süre sonra geri gitmeye başlar.

Hasılı, bizim bilerek veya bilmeyerek ihmal ettiğimiz ve unuttuğumuz her ne varsa, onlar da bizi en kısa zamanda unutacaktır.

– Mimar Sinan’ın ilerleyen yaşında ustalık göstergesi Selimiye’yi inşa etmesi.

–   Dr. Debekey’in 90’lı yaşlarda hala ameliyatlar yapabilmesi.

–   Bir bayanın 90 yaşında asimetrik paralelde jimnastik yapabilmesi.

–   Bir dağcının ilerleyen yaşlarda hala yamaç paraşütü ile uçabilmesi.

– İlerleyen yaşlarında öğrenmeye, öğretmeye, yazmaya, üretmeye, paylaşmaya, örnek olmaya, katkı sunmaya devam eden bilge kişilerin akıl, ruh ve beden sağlıklarını hala koruyabilmeleri, kaliteli yaşamın unsurlarını sürekli tekrarlayarak yaşamalarındandır.

O halde hangi davranışları unutup, hangilerini hayatımız boyunca unutmadan tekrarlamamız gerektiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.

Bilerek veya bilmeyerek edindiğimiz,  önemsememeyerek gelecekteki acı intikamını bugünden hissedemediğimiz, acil suretine bürünmüş ama gerçekte angarya olan işleri, boşa geçirilen zamanları, israf edilen her şeyi, tembelliği, uyuşukluğu, verimsizliği, hantallığı, avareliği, çatışmaları, gerginlikleri, hayatımızdan çıkararak unutmamız gerekiyor. Bu tür eylemleri unuttum demekle, maalesef unutmak mümkün değildir. Yüksek kaliteli sabır, kararlılık, istikrar ve emek istemektedir. Esasen bu tür olumsuz alışkanlıklarımızı hiç hayatımıza sokmamamız gerekiyor. Ama bunun çok zor olduğunu hepimiz biliyoruz.

Son nefesimize kadar hiç bırakmadan tekrarlayarak, alışkanlık haline getirmemiz gereken yüksek kaliteli eylemlerimizi ise, asla ve asla hiç unutmamamız gerekiyor. Çünkü iyi biliyoruz ki, biz onları unuttuğumuz anda, onlar da bizleri hemen unutuyorlar.

Peki bu davranışlar nelerdir?

Okuma, öğrenme, yazma, üretme, paylaşma, danışma, sağlığa, kaliteye ve geleceğe yatırım yapma, çevremize güleryüz ve tatlı dille sevgiler sunma, profesyonelliğimizi sürekli kullanma, hobilerimizi ilerletme, spor ve egzersiz yapma, kişisel temizliğimizin gereklerini yapma, çalışma-dinlenme-eğlenme ve ibadet eylemleri arasındaki dengeyi iyi kurma, pozitif iletişim ve beden dilini sürekli kullanma, iyilik yapma, yardımcı olma, destek verme, alternatifler geliştirme, soruna değil çözüme odaklanma, zamanı etkin yönetme, mevcut pastayı büyütme, kazan-kazan sistemini besleme, çevreye pozitif atmosfer sunma, gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakma, dost ve arkadaşlıklara pozitif yatırımlar yapma, ar-ge faaliyetlerine önem verme, değişim ve dinamizmin gereklerini hakkıyla yerine getirme, dünyaya bir defa geldiğimizin ve hayatımızın tekrarının olmadığının yüksek bilincinde olarak yaşama, yaşımızın ilerlemesiyle birlikte tedbir almazsak, vücut aktivitelerinin gerileyeceğinin farkında olmak, iyi kullanmamız kaydıyla tecrübemizin ve bilgeliğimizin arttığının farkında olmak.

 

 

 

Doğru Bilgiler Çoğaltılmalı

 

Bize öğretilen pek çok şeye, her söylenilene, küçük yaşımızdan itibaren doğrudur diye inandırıldık.

Kimseyi suçlamanın gereği de yok. Çünkü onlar da öyle zannediyorlardı. Doğrusunu öğreninceye kadar yanlış bilgileri bizlere aktardılar.

Şimdilerde ise yavaş yavaş da olsa gerçek bilgiler, yanlış bilgilerin yerini almaktadırlar.

Yadırgamayacağımız örneklerle bazı bilgilerimizi yenileyelim.

1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı sürecinde TRT yayınlarında sık sık çalınan ” Memleketim” şarkısını Ayten Alpman seslendirmişti.

İlk kıtasını hatırlarsak;

Havasına suyuna taşına toprağına

Bin can feda bir tek dostuma

Her köşesi cennettir ezilir yanar içim

Bir başkadır benim memleketim.

Bu şarkı bize ait değildir. İsrail’e aittir. Bu Yahudi halk ezgisine, Türkçe sözler Fatma Fikret Şeneş tarafından yazılmıştır.

Gençlik marşlarımızın en önemlilerinden biri olarak bilinen “Dağ Başını Duman Almış” aslında bir İsveç şarkısıdır. Üç genç kız gezmeye çıkmıştı, yağmur yağdı, etekleri ıslandı gibi sözleri olan bu şarkı “Tre Trallende Jantor” (Şarkı Söyleyen/Şakıyan Üç Genç Kız) adıyla bilinmektedir.

Bir başka konudan örnek verelim. Sağlığın önemini belirtmek için söylenen “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” sözü latinceden alınmıştır. “Mens sana in corpore sano” .

Ancak bu sözü günümüzde kabul etmek olanaklı değildir. Çünkü pek çok engelli kişinin önemli başarıları vardır. Mesela ünlü Prof. Dr. Stephen Hawking’i örnek gösterebiliriz. Fizik ve evren bilimci olarak büyük şöhrettir.

Diğer  meşhur bazı engellileri de sıralayabiliriz.

Thomas Edison (1847-1931) sağır ve konuşma engelliydi.

Büyük besteci Ludwig Van Beethoven (1770-1827) tüm zamanların en büyük üstat ve müzisyenlerindendir. Beethoven duyma engelliydi.

Tasavvuf müziğimizin en büyük ve şöhretli üstatlarından naathan, mevlîthan ve hafız Kâni Karaca Beyefendi (1930-2004) görme engelliydi.

Halk müziğimizde son yüzyılın tartışmasız en büyük ozanı, Aşık Veysel Şatıroğlu da (1894-1973)görme engelliydi.

Bir de inadına yanlışlar vardır. İlgililer doğruyu bilir ama nedense söylemezler. Örneğin İstanbul’un en çok bilinen iki gölünden Küçükçekmece Gölü (alanı16 kilometrekare), Büyükçekmece (alanı 12 kilometrekare) gölünden daha büyüktür.

Amerika ismini, İtalyan vatandaşı Amerigo Vespucci’den değil Galli tacir Richard Ameryk’ten almıştır. Bu zat, Kral VII. Henry’nin verdiği izinle bilinmeyen toprakları keşfetme yolculuğuna çıkmış, tüm masrafları karşılayıp sponsorluk görevini yüklenmiş ve bunun karşılığında keşfettiği topraklara isminin verilmesini istemiştir (1497).