18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 951

Huzur Sohbeti

 

Oğuz Çetinoğlu: Huzursuz bir dünyada, huzursuz bir toplum içerisinde yaşıyoruz. Hocam sizinle ‘Huzur’ kavramını konuşalım. Önce ‘huzur kavramı’nın târifini yapabilir miyiz?

Necati Dönmez: Kast ettiğinizi tahmin ettiğim mânâda huzur; ‘Her türlü sıkıntı, endişe gibi, insanlarda tedirginlik ve rahatsızlık oluşturan ortam ve durumların ortadan kalkması ile insanda meydana gelen ruhî hoşluk, gönül hoşluğu, ruh dinginliği, gönül ve baş rahatlığı‘ olarak açıklanabilir.

Huzur nefsimize veya beşeriyetimize değil, ruhumuza, ruhumuzun merkezi olan kalbimize, gönlümüze mahsus bir derunî zevk, bir manevî tatmin hissidir.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz ortam için önce sağlık, sonra da geçim sıkıntısı probleminin çözümlenmiş olması gerekir. Fakat bu ikisi, huzurlu olmak için yeterli değil. Başka neler gerekli?

Dönmez: Dünyanın huzuru bizim işimiz değil. O bizi aşar. Toplumun huzuru söz konusu olduğunda söyleyeceklerimiz vardır. Beşerî ilişkilerde belli kurallara riayet etmekle kendimize ve yakın çevremize huzurlu bir ortam oluşturabiliriz. Toplumun her ferdi bunu yaparsa, ülke ve şehir çapında değilse bile, çok geniş bir alanda huzuru sağlarız.

Çetinoğlu:Beşerî ilişkilerde belli kurallar…’ Dediniz. Oradan başlayıp devam edebilir miyiz?

Dönmez: Belli bir çevrenin insanları olarak; kendimize yapılmasını istemediğimiz bir hareketi, çevremizdeki insanlara yapmazsak, beşerî ilişkilerle ilgili en basit ve en asgarî kuralı uygulamış oluruz.

Çetinoğlu:Kendimize yapılmasını istemediğimiz hareketler…’ Bu ifâde bir çerçeve olmalı. Bu çerçevenin içini doldurabilir miyiz?

Dönmez: Toplumun en küçük birimi ailedir. Aileden başlayalım: Ailede huzurun olması için eşlerin birbirlerini başkalarıyla mukayese etmemeleri gerekir. Mesela erkek, hanımına; ‘Annemin yemekleri daha güzeldi.’ Dediği anda, eşler arasındaki huzuru ateşe verebilecek, yakıp yok edebilecek ilk kibriti çakmış demektir.

Dikkat edilmesi gereken başka kurallar da var tabii ki…

Çetinoğlu: Mesela?

Dönmez: Birkaçını şöylece sıralamak mümkündür:

*Gereksiz ve muhatabının gideremeyeceği şikâyetleri kendine saklamalı. Zâten şikâyetler mihneti, şükürler nimetleri artırır. Ancak, muhatabın çözüm bulabileceği şikâyetler tabii ki söylenebilir. *Eşlerin birbirlerine iyi, üstün ve başarılı taraflarını söylemeleri onları daha iyiye, daha güzele yönlendirir.

*İşyerindeki problemler eve getirilmemeli.

*Eşler birbirlerini anlamaya çalışmalı.

*Tam bir mutabakat yerine ortak bir noktada buluşmak için ferâgat edilmeli. Bu hareket, ‘fedakârlık’ olarak kabul edilmemeli. Eşler, dostlar arasında fedakârlık değil, ancak karşılıklı ferâgat söz konusudur.

*Eşler, birbirlerinin kusurlarını, hatâlarını başkaları ile birlikte oldukları zaman değil, baş başa oldukları zaman ve lisan-ı münâsiple söylemeli. Bu şart, dostlar için de geçerlidir.

*Sıklıkla bir arada bulunan kişiler, sıklıkla hediyeleşmeli. Güzel bir söz, sağlanan bir başarının belirtilmesi, iltifat, tebessüm, takdir duygularının ifâdesi hediyedir. Herkes, herkese rahatlıkla verebilir. En zayıf bütçeleri bile sarsmaz.

Çetinoğlu: İyi, güzel de… Sür’at asrındayız. İnsanların hepsi, böyle ince duygulara ayıracak zaman bulabilir mi?

Dönmez: Huzur istiyorlarsa bulurlar. Hayat denilen şey, yarış veya mücâdele alanı değildir. Yaşanacak alandır. Yarış heyecandır. Heyecanla huzur bir arada olmaz. Elbette heyecana da ihtiyaç var fakat belir libir müddet için ve belirli dozda olmalı.

Kızılderili kabile reisinin bir sözü var. Der ki: ‘Çok hızlı gidiyorsunuz. Ruhlarımız geride kalıyor.’

Ruhumuz geride kalırsa, bedenimiz huzuru bulamaz.

Çetinoğlu: Hocam, huzur nerdedir?

Dönmez: Kendisini; bize şah damarımızdan daha yakın olanın huzurunda hissedenin ruhundadır. Hallac-ı Mansur’un; ‘Enel Hak’ dediği gibi, ‘Enel huzur‘ diyebilenin ruhundadır. Huzuru, gittiğimiz veya gideceğimiz yerlerde değil, içimizde aramalıyız. Hattâ ‘aramalı’ değil, oluşturmalıyız. Her yere içimizdeki huzurla gidersek, çevremizdeki insanlara huzur verebilirsek, aranılan ve sevilen bir insan oluruz.

Çetinoğlu: Rahat ve huzur kardeş olmalı. Teknolojik icatlar insana daha rahat bir hayat imkânı sağlıyor olsa bile huzur sağlamıyor…

Dönmez: Başdöndüren bir hızla gelişen teknoloji, hayatı kolaylaştırmak adına her gün yeni bir buluş, yeni bir icat sürüyor piyasaya. Genel çizgisiyle insanlığın hayat standardı ve refah seviyesi eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde yükseliyor. Tüketim maddeleri çeşit ve miktar olarak ve sağladığı konfor hızla artıyor. Fakat o tüketim malzemeleri ve konfor, çok pahalı. Satın alamayanlar var. Alabilenler her zaman huzurlu olamıyorlar. Diğer taraftan refah ve konforun artışı, artan konforu satın alabilenlerde tatminsizlik oluşturuyor. İntiharlar, boşanmalar, içki ve uyuşturucu bağımlılığı gibi olumsuzluklar, tatminsizliğin gayrimeşru çocuklarıdır. Mutlu, rahat ve huzurlu yaşamak için kat, yat, kariyer, makam, servet… sahibi olanlar, sonunda kendilerine mutlaka bir de özel psikiyatrist veya günümüzdeki entel isimlendirmesiyle ‘yaşam koçu’ bulmak mecburiyetinde kalıyor.

Çetinoğlu:Parayla pulla huzur olmuyor.’ Diyorsunuz.

Dönmez: Olmuyor. İnsan; alın teriyle elde ettiği helal kazançla satın alabildikleriyle yetinmesini bilmeli. Huzur bundadır.

Çetinoğlu: Huzur ihtiyaç mıdır?

Dönmez: Evet! Huzur, fıtrî bir ihtiyaçtır.

Çetinoğlu: Yeni nesil ‘fıtrî‘ kelimesinin anlamını bilmez hocam. Açıklar mısınız?

Dönmez: Yaradılışla ilgili, sonradan edinilen bir ihtiyaç değil, yaradılıştan, doğuştan olan demektir. ‘Hayat kanunlarına uygun olan‘ şeklinde de açıklanıyor.

Çetinoğlu: Huzur mâdem ki fıtrî bir ihtiyaçtır, her Müslüman huzuru bulmak, sağlamak mecburiyetindedir… Bir anlamda mükellefiyettir…

Dönmez: Çok doğru: İnançlı olduğumuz iddiasındaysak eğer, gerçek huzuru bilmek, onu, doğru adreste aramak, bulmak ve o hali kuşanmak mecburiyetindeyiz. Hattâ, muhatabımıza ve çevremize de huzur vermek, huzur dağıtmak mecburiyetindeyiz.

Çetinoğlu: Huzur ve mutluluk ilişkisinden söz eder misiniz?

Dönmez: Pek çok insan günümüzde huzur ve mutluluğu zenginlikte, konforda, tatilde, oyunda, eğlencede, tüketimde aramakta ve elbette bulamamaktadır.

Yanlış arayışların yaygınlaşması aranan şeyin zihinlerimizdeki karşılığını da bulandırıp tahrif etti. Artık Müslümanların bile huzur ve mutluluk anlayışına büyük ölçüde dünyanın rengi ve kokusu sinmiş durumda. Hep yan yana kullansak da huzur ve mutluluğun aynı hal olmadığının farkında değiliz.

Çetinoğlu: Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim huzurla ilgili bilgiler veriyor…

Dönmez: Cenab-ı Hak, ‘Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.’ Buyurduğuna göre, huzur zikirdedir.

Çetinoğlu: Hocam, zikir kelimesinin açıklamasına ihtiyaç duyanlar bulunabilir. Lütfeder misiniz?

Dönmez: Sözlükte ‘anmak, hatırlamak, yad etmek’ anlamına gelen zikir; İslamî mânâda;  Cenab-ı Allah’ı anmak ve hatırlamak, O’nu unutmamak ve gaflet halinde olmamak, Allah kelimesini ve Allah kelimesiyle ilgili cümleleri tekrarlamak demektir. Zikir, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak maksadıyla yapılır. Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’ân’da üç yüze yakın yerde geçmektedir. Bu âyetlerde ‘Allah’ı zikir’ emredilmiş Allah’ı zikreden müminlerden övgüyle söz edilmiş ve kendileri için mağfiret ve büyük mükâfatlar bulunduğu müjdesi verilmiştir Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz de zikrin en faziletlisinin ‘lâ ilahe illallah‘ olduğunu söyleyerek tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın önemine dikkat çekmiştir. Zikir, dil, kalp ve beden ile olmak üzere üç çeşittir. Dil ile zikir, Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, dua etmek ve Kur’ân okumaktır. Beden ile zikir, bütün organların Allah’ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçınması ile olur. Kalp ile zikir ise Allah’ı gönülden çıkarmamaktır.

Huzur kalbe ait bir keyfiyettir ve Âyet-i kerimede buyurulduğu gibi kalplerin huzuru zikirde, yani insanın her yerde ve her zaman Allah’ı hatırda tutup O’nun rızasına uygun davranmasındadır.

Buradan da anlaşılacağı üzere zikir sadece dil ile yapılan tesbihattan, Allah’ın isim ve sıfatlarını telaffuz etmekten ibaret değildir. Dil ile olduğu kadar kalple ve bedenimizdeki diğer bütün azalarla da yerine getirilmesi gereken bir kulluk vazifesidir zikir. Nitekim Kur’an okumak zikirdir, kâinat kitabını okumak zikirdir, tefekkür zikirdir. Başta namaz olmak üzere bütün ibadetlerimizi inanarak ve samimiyetle ve de iştiyakla ifa eylemek zikirdir. İyilik ve ihsan zikirdir, Sabır ve şükür zikirdir. Zira bütün bunlar Allah’ın varlığını görüyormuşçasına idrak eylemenin, hep O’nun huzurunda olduğumuzu bilmenin, hep O’nu hatırlamanın, kâmil bir imanın sonucudur.

Çetinoğlu:Bütün bunları yapanlar huzura erer.’ Diyorsunuz. ‘Tevhid‘ kelimesini kullandınız. Onu da açıklar mısınız?

Dönmez: Tevhid kelimesi sözlükte; ‘Bir şeyin tek olduğuna hükmetmek ve onun böyle olduğunu bilmek’ anlamına gelmektedir. İslamî anlamda ise Allah’ın zâtını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamdan tecrid etmek/soyutlamaktır. Tevhid üç şekilde olur; Yüce Allah’ın ulûhiyetini yani ilahlık/tanrılık sıfatını tanımak, birliğini tasdik etmek ve O’na hiç bir eş ve ortak kabul etmemektir.

Bütün peygamberlerin ilk daveti tevhid üzerinedir. Çünkü o, Hak yoluna girmenin başlangıcı ve Allah’a inanmanın ilk basamağıdır. Cenab-ı Hak gönderdiği her peygambere ilk hareket tarzının ümmetini tevhide dâvet olduğunu bildirmiştir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Zikir ile huzur arasında nasıl bir ilgi var?

Dönmez:Huzur nerede?’ sorusu, sonradan Müslüman olan kişilere sorulduğunda; ‘Huzuru İslam’da buldum‘ derler. Bir zamanlar arabaların arka camlarına yapıştırılan bir slogandan hareketle aklımıza gelen ilk cevap; ‘Huzur İslâm’dadır.’ Şeklinde olur.

Huzur, tıpkı inanarak ve samimiyetle kılınan bir namazdaki huşu, sükûnet ve haz gibi, Allah Tealâ’nın huzurunda olmaktan kaynaklanan bir duygudur. Namaz da bir anlamda zikir olduğuna göre, zikir ve huzur arasındaki bağ oluşmuş olur. Gerçi hepimiz her yerde hâzır ve nâzır olan Rabbimiz’in her an huzurunda, murakabesi altında bulunuyoruz ama huzur halini temin için bizim bunun farkına varmamız gerekiyor. Bu farkındalık yahut bilinç, Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametini düşünmekle mümkün olur.

Çetinoğlu: Dünya nimetlerinin sağladığı sevinç gelip geçicidir. O sevincin, sohbetimizin konusu olan huzur ile ilgisi yoktur.

Dönmez: Evet! Dünya saadeti veya mutluluğu gelip geçici bir sevinçtir. Mutlaka bir sebebe bağlı olan bu tür sevinç hallerini zaman zaman herkes yaşayabilir. Devamlılığı yoktur; üzüntü verici bir durumla karşılanınca kaybedilir. Halbuki mâruz kalınan kazâ, bela ve meşakkatler huzuru zayi eyleyemez. Zaten dünyanın meşakkati bitmez, kul da dertsiz olmaz. Hayatın iniş çıkışları vardır. Bazen sevinir, bazen üzülürüz. Esasen sürekli bir mutluluk yahut tasasızlık beklentisinin altında dünyayı cennet gibi görme yanılgısı yatar. Halbuki dünya müminin cenneti değil, gurbetidir. Bir imtihan yurdu olduğuna göre dünyada mihnet yâni eziyet, zahmet ve sıkıntı kaçınılmazdır. Hepimizin zaman zaman üzüldüğü, incindiği, hüzünlendiği olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Fakat bütün bunlar bize huzurda olduğumuz bilincini ve edebini kaybettirmemeli, huzurumuzu bozmamalıdır. Dünya gaileleri karşısında üzülüp mahzun olsak da ‘Bu da geçer ya Hû!’ diyebiliyorsak, huzurumuzu kaybetmemişiz demektir.

Kaldı ki bizi üzen, mutsuz kılan durumlar çoğunlukla dünyaya gereğinden fazla önem vermenin, yetinmemenin, takdire rıza göstermemenin sonucudur.

Çetinoğlu: Dünya nimetlerinden faydalanmaktan da vazgeçemeyiz.

Dönmez: Cenab-ı Hak bize bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacak genişlik ve zenginlikte bir helal dairesinde ihsan ve ikram etmiştir. Cenab-ı Allah’ın ikramı reddedilmez. Ancak bunlarla yetinmeyip nefsin isteklerini tatmin için koşturmak huzur getirmez. İki vadi dolusu altın verseniz bir üçüncüsünü isteyen nefsi doyurmaya çalışmak beyhude bir çaba olduğu kadar, helal dairesinden çıkmaya da sebeptir. Dünyaya aşırı meyil, hem sevk ettiği günahlarla kalbi karartarak, hem de yanı başımızdaki ölüme ve ahirete hazırlanmayı engelleyerek huzursuzluk verir. Zira huzur aynı zamanda ‘hazır olmak’tır.

Çetinoğlu: Neye ‘hazır olmak‘?

Dönmez: Allah-ü Azimüşşan’ın takdirlerine, emirlerine…

Çetinoğlu: Peki Hocam, nasıl hazır olunur?

Dönmez: Samimiyetle zikirde bulunanlar ve tefekkürle kalbini Allah’a bağlayanlar, Kalbini Allah’a tahsis edenler, her şeyin Allah’tan geldiğini bilirler. Aynı zamanda Allah’tan gelenlere itiraz etmenin çözüm olmadığını kabul ederler. Huzur ve huşû içerisinde teslime hazır olurlar.

Cenab-ı Kibriya’ya, Allah ve Rasulü’ne kayıtsız şartsız bağlılıkları sebebiyle Cenab-ı Allah, müminlerin kalbine nur indirir. Bu nur, aleyhte gibi görünen bütün şartlara rağmen müminin kalbindeki bütün korku, kaygı ve telaşı giderir. Onun kendine güvenle ferahlamasını, cesaretle fakat serinkanlı bir şekilde davranmasını sağlar. İşte o serinkanlılık, her şeye hazır olmanın ifâdesidir.

Çetinoğlu: İnsanın kendisi ile ilgili kuralları da olmalı…

Dönmez: İnsan huzurlu olmak istiyorsa; çevresinde, kendisinden emin olan huzurlu insanlar görmek istiyorsa kendisini kirli duygulardan arındırmalı.

Çetinoğlu: Kirli duygular…?

Dönmez: Kirli duyguları; Kıskançlık, haset, kin, intikam hırsı, nefret, çekememezlik, herkeslerde ve her şeyde kusur aramak, aşağılamak ve küçük düşürmek maksadıyla tenkit etmek… olarak adlandırabiliriz.

Çetinoğlu. Detay verebilir misiniz? Bu duygular az veya çok hemen hemen herkeste vardır da… Kimse bu duygularla özürlü olduğunu kabul etmek istemez…

Dönmez: Kıskançlık, bir kişiye; sâhip olduğu değerler, özellikler ve elde ettiği başarı sebebiyle duyulan gizli kızgınlıktır. Kişinin sevdiği kişiye başkası tarafından gösterdiği ilgiye karşı gösterilen tepki veya gizli olumsuz duygular da kıskançlık olarak tanımlanır.

Kıskançlık doğuştan değil, sonradan öğrenilen ve birçok insanı etkileyen, rahatsız eden bir duygudur.  Dozunda bırakıldığı sürece kıskançlık bir hastalık değil davranış bozukluğudur. Kişi bu konuda kendini kontrol edemezse bu davranış bozukluğu ileride depresyona sebebiyet verebilir. Kıskançlık öz güven eksikliği ve yetersizlik duygusundan dolayı ortaya çıkmaktadır. Kıskançlık yaşayan birisi zamanla değersizlik, çaresizlik, öfke, mutsuzluk ve yalnızlık gibi duyguları da yaşar. Kıskançlığın en kötü sonucu, kişiyi öç almaya veya başka bir tanımlama ile intikam almaya yönlendirmesidir.

Kıskançlığın bir başka türlüsü ‘haset’ olarak anılır. Haset, bir kimsenin hayırlı bir işi veya evi, malı, mülkü, ilmi olsa, o kimseden bunların gitmesini, onda olmayıp, kendinde olmasını istemektir. Onda olduğu gibi kendisinde de olmasını istemek haset olmaz. Buna ‘gıpta etmek’, ‘imrenmek’ denir. Gıpta etmek ve imrenmek, insanı imrendiği değerlere veya başarıya ulaşmak için çalışmaya sevk edeceğinden olumlu bir duygudur.

Kin; Öç alma maksadına dayalı şiddetli düşmanlıktır. Öç almak veya bir baka isimlendirme ile intikam almak; kıskanılan kişinin sâhip olduğu özelliklerin, değerlerin ve başarının yok edilmesi isteğini uygulamaya koydurabilir.

Nefret: Sevginin zıddıdır. Tiksinti, iğrenme, bir kişi veya cisimden veya yerden uzak durma isteğidir.

Çekememezlik:  İnsanların elde etmek isteyip de sâhip olamadığı değerlere sâhip olan insanlar hakkındaki olumsuz düşünceleridir. Bu düşüncelerini, o kişinin sâhip olduklarını gayrimeşru yollardan elde ettiğini iddia etmek, sâhip olduğu değerleri küçümsemek şeklinde dışa vurulabilen duygulardır.

Öç almak; yapılan veya yapıldığı zannedilen bir kötülüğün karşılığını misliyle uygulamak isteğidir.

Bütün bunlar kirli duygulardır. Temiz kalplerde kirli duygulara yer olmamalı. Kıskançlık ve haset duyguları yerini gıpta ve imrenme duygusuna bırakmalı, gıpta edilen ve imrenilen değerlere sâhip olmak için çalışılmalıdır.

Sözü edilen kirli duygulara sâhip insanlar; kendi başarısızlıklarını gidermeye teşebbüs veya cesâret edemediklerinden huzursuz olurlar. Ayrıca kıskandıkları, haset ettikleri insanlar hakkında küçültücü sözler sarf ederler ve onları da huzursuz ederler.

Çetinoğlu: İnsanın toplum içerisinde uymak mecburiyetinde olduğu kurallar hakkında da bilgi lütfeder misiniz Hocam?

Dönmez: Dedikodu ve gıybet yapmamak en önemli mecburiyetlerdir.

Dedikodu, başkalarının şahsî ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalardır. Dedikodu bazen gerçek olaylar ve konular hakkında olsa da, genellikle kişiler arasında konuşulduğundan, kişilerin birbirlerine olayı veya haberi iletimi sırasında yanlışlıklar, aşırılıklar ve çarpıklıklar içermektedir. Ölçü ve sınır belirli olmadığından bu türlü konuşmalar yapılmamalıdır.

Gıybet; ‘Bir kimsenin ayıbını arkasında söylemek veya aleyhine konuşmak‘ demektir. Söylenenler doğru olsa bile gıybet yapılmış olur. Zâten söylenenler doğru değilse, iftiradır. İftira daha büyük günahtır. Gıybet, Kur’an-ı Kerim’de; ‘ölmüş kardeşinin (insanın) etini yemeye‘ benzetilmiştir.

Çetinoğlu: Hocam genel bir değerlendirmenizle sohbetimizi bitirebilir miyiz?

Dönmez: İçinde bulunulan ortam veya topluluğun kargaşa, çekişme, çatışma ve kavgadan uzak olmasını, dirlik ve uyumunu anlatmak için de ‘huzur’ kelimesini kullanırız. Hepimiz bir aileye, camiaya, cemaate, millete ve dine mensup olmakla bir topluluğun üyesiyiz. Müslüman, ait olduğu topluluğun huzurunu bozmamak, dirlik ve düzeninin tesisi için çaba göstermekle de görevlidir. Bunun için de toplum huzurunu sağlayan şu kurallara uymak gerekir:

*Topluluğun selameti için belirlenmiş usul, edep, erkân ve kurallara riayet etmek.

*Bir arada yaşayan insanların birbirlerini sevmesi gerekir. Sevmese bile saygı göstermelidir. Olumsuz duygular gizlemeli, hiç kimseye söylememelidir.

*Kendisine yapılmasını istemediği bir hareketi, başkalarına yapmamak.

*Anlaşmazlıklarımızı, görüşme-konuşma yoluyla çözüme kavuşturmak.

*Hoşgörülü olmak.

*Öğüt veren değil örnek olan kişi konumunu tercih etmek.

 

NECATİ  DÖNMEZ:

27 Temmuz 1944 tarihinde Bolu’ya bağlı Göynük İlçesinin Kaşıkçışeyhler köyünde dünyaya gelmiştir. İlköğretimini köyde tamamlayıp orta ve lise ve yüksekokul eğitimini İstanbul tamamlamıştır. ‘Dolmabahçe Camii‘ olarak da bilinen Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii imamlığından emekli din görevlisidir.

 

 

 

 

Zafiyet

 

İnsanoğlunda olduğu gibi devletlerin devamlılığını sağlayan yegane şeylerin başında da “zafiyet göstermemek” yatar.

Zafiyet yani zayıflık, güçsüzlük gösteren bir devlet eninde sonunda yıkılmaya mahkum olur. Nitekim bunun en güzel örneğini yakın tarihimizde Osmanlı’da görmekteyiz.

Zira son dönem Osmanlı’ya dair uluslar arası kamuoyunda “hasta adam” benzetmesi yapıldığını, bunun akabinde gösterilen zafiyetle birlikte devletin parçalanarak dağıldığını tarih bize anlatmaktadır.

Ünlü ilim adamı İbn-i Haldun devletlerin yaşam sürelerini insana benzetmektedir. Devletlerin de insanlar gibi doğduğunu, büyüdüğünü, geliştiğini ve nihayetinde zayıflayıp dağıldığını ifade eder.

İbn-i Haldun’un teorisine göre devletler zaman içerisinde aşama aşama zafiyete uğradıkları gibi bazen de devleti yönetenlerin aldıkları yanlış karar ve politikalar doğrultusunda da zafiyet içerisine düşebilir.

Kademeli olarak meydana gelen devlet zafiyetlerinde alınan tedbirlerle bu zafiyeti yavaşlatmak mümkün olabilmektedir.

Nitekim son dönem Osmanlı tarihinde II. Abdülhamid döneminin, ülkenin içerisinde bulunduğu zafiyetin uygulanan politikalarla belli bir süre durdurulduğu dönem olarak tarihe geçtiği bilinmektedir.

Kanaatimce bir devletin geleceği açısından en tehlikeli olan, daha gelişmekte iken, kendisini yönetenlerin aldığı yanlış karar ve uyguladığı politikalar neticesinde dağılma sürecine girmesidir.

Yine İbn-i Haldun gibi insan hayatından misal vermek gerekirse, bu durumu, depresyona giren birinin yanlış tedavi sonucu intihara sürüklenmesi şeklinde ifade edebiliriz.

Ülkemiz son yıllarda alınan yanlış kararlar, uygulanan yanlış politikalar sonucunda adeta depresyona girmiş insan profili çizmektedir.

Madem devlet hayatı da insan hayatı gibidir deniliyor, o zaman insanoğlunda olduğu gibi yakalanılan her hastalığın da bir çaresinin olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Kanaatimce ülkemizin içerisinde bulunduğu depresif ve zafiyet içeren durumun çaresi kendi iç dinamiklerimizde yatmaktadır. Bugün her ne kadar dış mercilerden kendimize reçete istense de, verilen reçetelerin hastalığa derman olmadığı ortadadır.

Yanlış uygulanan tedavilerin insanları nereye götürdüğü aşikarken, aynı sonuçların devletimizde görülmemesi için geçmişimize bakıp, tarihimizden çıkartılan reçetelerle en kısa zamanda zafiyetsiz günlere dönmek dileğiyle…

 

 

 

 

“Paket” Üzerine…

 

Demokratikleşme adını taşıyan yoklama ve alıştırma paketi açıklanınca aklımıza paket sözcüğü takılıverdi. Paket konusunda hep uyarılırız. Sahipsiz paket görünce güvenlik birimlerine haber veririz; sakın ellemeyiniz denir. Bu paket ise sahipsiz gibi görülmesin. Bizi bizden fazla düşünen sözde dost ve müttefiklerimiz oldukça, anlaşılan daha nice paketlerle karşılaşacağız. Ortadoğu’da sınırların nasıl değiştirildiğini ve yapay devletçiklerin nasıl kurulduğunu da göreceğiz.

Paketin açıklanma töreninde herhalde demokrasi kültürünün bir gereği olacak; muhalif gazete ve TV’ler yoktu. Hep “bizim çocuklar” vardı. Soru sormak da söz konusu değildi. Acaba çözümsüzlüğü parmağına sarıp ondan kurtulmak için bizim gibi sözde çözüm arayan, bir an evvel çözülme merakı ve heyecanı taşıyan kaç ülke vardır?

Ülkenin en büyük talihsizliği; Türk’ü bir milli kimlik, milliyet değil de etnik guruplardan biri gibi gören; bundan dolayı Türk Milletidışında milletler arayışına çıkan, etnikliği millet zanneden, kafası âkillerce daha da karıştırılmış olanlar tarafından yönetilmekte oluşudur. Sayın Başbakan paketin giriş konuşmasında “…Hiçbir kimse ve gurup mensup olduğu ırk, din, inanç ve milletten dolayı suçlanamaz ve kınanamaz” deyiverdi. Yeri geldiği zaman da “Tek millet, tek devlet, tek bayrak var kusura bakmayın” diyebiliyoruz. Tek millet herhalde tek tipleştirme de değildir. Onun adı milli kimliktir. Herhalde şimdilik bu seçim paketi ile yetineceğiz; arkadan paketler birbirini takip edecek. Yine askeri darbelere atış yapıldı. Türban konusu kullanıldı ve istismar edildi. Böylece amaç örtülüyor zannedildi. 12 Eylül’deki anayasa halk oylamasında, 12 Eylül’ün mağdurları rolü oynatılmış ve evet oyu verdirilmişti. Bu evet’ler başımızı daha çok ağrıtacak. Bazı ülkücüler de aç balık gibi bu yemli oltaya atlayıvermişlerdi.

Türkiye’de yapılmak istenen;farklılıklar yaratmak onları kutsallaştırmak ve dolayısı ile milli egemenliği bazıları ile paylaştırmak, milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaştırmaktır. Milli kimliği reddeden bir anlayış insanların ayrıştırılmasına, birbirine ötekileştirilmesine ve birbirinden soğutulmasına hizmet etmektedir. Böyle bir paket ve paketler, milli birlik ve bütünlüğe, kardeşliğe nasıl hizmet edebilir? Etnik taassubu ve ırkçılığı hortlatan, ırkçı yaklaşımlar demokrasi ve milletleşme süreci ile bağdaşamaz.

“Efendim, ne yapalım, terör bitti kan akmıyor” gibi değerlendirmeler gafletin ve şehitlerimize saygısızlığın en açık örnekleridir. Genç yaşlarında vatan için, milli birlik ve bütünlük için toprağa düşen aziz şehitlerimiz, bu paket doğrultusunda olsalardı; terörle mücadelede yer almazlardı.Kaldı ki örgütün talepleri bir bir karşılanıyor.

Özgürlükleri genişletmek, sadece terör örgütünü arkalarına alan bölücü marjinal gurupları tatmin etmek için yapılamaz.Terör tehdidi altında ve onun taleplerini karşılayacak, şiddeti sözde yatıştıracak yasa ve anayasa düzenlemelerine gidilemez. Geçenlerde sayın Mehmet Ali Şahin “Ya bölünme, ya da demokratik çözüm” demişti. Anlaşılan demokrasi Oslo görüşmelerinde ve öncesinde teröre yenik düşürülmüştür. Anlaşılan terör örgütünün haklarını teslim etmek üzerinden ülke garip bir çözüme zorlanıyor. Ne Osmanlı’da, ne T.C.’de kimlik dayatan, vatandaşını eriten (asimile eden) bir devlet anlayışı olmadı. Eğer olsaydı bu iddiaları konuşacaklar ortaya çıkamazdı.

Sözde halkın onayı alınmış ve her bir madde görüşülmüş. Oysa, araştırma sonuçları tam tersini söylüyor. Mesela, Kürt asıllı vatandaşlarımızın %38’inin “ANDIMIZ”ile bir sorunu yok.Türkçe, İstiklal Marşı, milli kimlik, eğitim dili ile bir sorunu olmadığı gibi. Sorun ve beklentiler, işsizliğin giderilmesindedir. Fransız, Alman ve Avusturya liseleri benzeri Kürtçe eğitim yapacak okulların açılması teklifini yapanlar, tam teşekküllü hastanelerden sağlık raporu almalıdırlar. Irak’ın kuzeyinde açılan okullarda bile Arapça eğitim yapılabiliyor. Bizde şehirden şehire değişenKurmançca’yı devlete karşı bir malzeme olarak kullanmayalım. Halkı da zora sokmayalım. TRT’nin araştırmalarına bir bakalım. Vatandaşlarımızın Türkçe ile bir sorunu yok. Yer adları, alfabenin değişmesi, andımızın kaldırılması kendisini Türk olarak hissedenler için yok hükmündedir. Nefret duygularını doğurmaktan şikayet edenler, neden yasa değişikliği yapıp devlete ve Türklüğe hakareti suç olmaktan çıkarmışlardır?

Ne gariptir ki, böyle bir kargaşa ortamında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi salonlarında “Uluslararası Türkoloji Kongresi” düzenlenebiliyor.

 

 

Demokratikleşmeye Eyvallah Ama……

Anlaşılan o dur ki önümüzdeki günlerin en önemli gündemlerinin başında hiç şüphesiz yakında açıklanacağı  ifade edilen yeni demokratikleşme paketi ve bu paketin içinde olması muhtemel açılımlar olacak gibi gözüküyor.

Bugün yarın derken başbakan tarafından 30 Eylül tarihinde açıklanacağı ifade edilen son demokratikleşme paketinde neler olduğunu kısa bir zaman sonra hep birlikte göreceğiz.Elbette açıklanacak paket toplumda tartışılacak,beğenenler beğenmeyenler lehte ve aleyhte söyleyeceklerini söyleyecekler.Biz de söyleyeceğiz.

Bugün biz farklı bir şey yapalım ve gelecekte söyleyeceklerimizin de şifreleri olacak bazı şeyleri şimdiden söyleyerek bir kenara not edelim.

Demokratikleşme ve daha demokratik bir Türkiye’de yaşama talebi hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir taleptir ama;

Demokratikleşme adı altında ayrışma ve bölünmenin yolları açılamaz,açılmamalıdır.Mesela etnik dillerin öğrenilmesi ve kullanılması önünde engeller varsa kaldırılmalıdır ama Türkçenin dışında etnik dillerin eğitim dili haline getirilmesi kabul edilemez.Kim ne derse desin bu ayrışmanın en önemli basamaklarından birisidir.

Yerel yönetimlerin özerkliği adı altında eyalet sistemine geçişin önünü açmak kabul edilemez.

Türk milleti kavramının ve Türk kültürünün birleştirici üst kimliğini devre dışı bırakmak,hiç unutulmasın zaman içerisinde en büyük zararı ayrıştırılmak istenen etnik kimliklerin mensuplarına verecektir. Zira kendilerini ayrı görmeye kalkanları bir müddet sonra toplum çoğunluğu da ayrı görmeye başlar ve dışlar.Bu asla unutulmamalıdır.

Bir yönü dış politik ilişkilere bağlı olan konularda dış politikanın vazgeçilmezi olan karşılıklılık ilkesi asla unutulmamalıdır. Ne yazıktır ki Türkiye bu konuda yıllardır büyük yanlışlar yapmaktadır.Atina’da müslümanların bayram namazı kılacağı bir cami bulunmaz ve Batı Trakya’da Müslüman Türkler,Lozan’da garanti altına alınmış azınlık haklarını kullanamazken Ruhban Okulunun açılması,Patrikhane’nin evrensel patriklik talebine vize verilmesi,Sümela’da ibadete izin verilmesi, eski bir Müslüman Türk yurdu olan bu günkü Ermenistan’da sayısız cami yıkılmış,taşları dahi kalmamışken Rus destekli Ermeni komitacıların 1915 Van katliamının planlandığı önemli merkezlerden birisi olan Akdamar adasında bulunan Ermeni kilisesinin ibadete açılması maalesef yanlış olmuştur.Türkiye en azından şunu diyememiştir.Siz orada yapın biz de burada yapalım diyememiştir.

Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu demokratikleşmeden ülkede demokratikleşme sağlanamaz. Halkın sadece oy vererek katıldığı ki o da mecburi istikamet misalidir.-bir yapıdan demokratik siyaset olarak bahsedilemez.Siyasi partilerin mensuplarının ve hatta oy veren halkın daha fazla etkin ve katılımcı olduğu,lider sultasından kurtarılmış bir siyasal hayat demokratik siyasetin vazgeçilmezidir.

Muhalefet hakkı ve eleştirme hak ve hürriyeti demokrasinin vazgeçilmezidir. Aleyhte söz söylemeden korkanların bulunduğu bir ülkede kim ne derse desin özgürlüklerden ve demokrasiden bahsedilemez.

Yeni paketlerle amaçlanan kimin ne kadar iktidarda kalacağının yollarını aramak değil Türkiye’nin en az elli yıllık geleceğinin,akıl,bilim ve milli çıkarlarımız doğrultusunda şekillendirilmesi olmalıdır.

İlerde elbette bol bol tartışacağız.Ama şimdiden bunları bir kenara not edelim dedik.

 

 

Futbol Üzerine Bir Hatırlatma…

Bu yazıyı Zaman Gazetesi’nde spor yazarlığı yaparken yaklaşık 10 yıl önce kaleme almışım. Bana Simon Kuper denen adam bir formül öğretti: “Futbol Asla Futbol İçin Değildir” diye… Futbol da olaylar oldukça, bu formülü hatırlıyorum. Bu hafta sonu oynanan ve yarıda kalan Beşiktaş – Galatasaray maçında olanlar da bana bunu yeniden hatırlattı. Onun için on yıl önce yazdıklarımda ne kadar haklıymışım diye düşündüm. Ben bunları kaleme alırken şike davası, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın cezaları falan filan ortada yoktu. Ama futbolun siyaset, devlet, sermaye vs. tarafından kullanılarak pisletilmesi hep vardı. Hem de bütün dünyada ! Okuyun ve siz karar verin….

Temiz futbol istiyoruz…

Üzülerek ifade etmeliyim ki, futbol artık spor değil. Bundan sonra yapılacak olan her şey, futbolu yeniden bir spor dalı haline getirmek için olmalıdır.

Futbol oynandığı süreç içerisinde, insanların ilgisini inanılmaz bir şekilde çekti ve onları etkiledi. Bunu gören paranın hükümdarları da futbola el atmakta gecikmedi. Futbolda yozlaşma böylece başlamış oldu.

Akıtılan ter, forma rengi, futbolun yıldızları, şeref gibi birçok husus bir zamanlar çok önemliydi. Futbolcular; sahada hakemin elini öpecek kadar saygılı, güven duyuyorlardı. Hata yapan sabaha kadar uyuyamıyor, oyundan ihraç olan futbolcu utancından ne yapacağını şaşırıyordu. Kulüp başkanlarına küfür yoktu. Kimse kimseye küfür ve kötü söz etmezdi. “Ya ya ya, şa şa şa bizim takım çok yaşa” tezahuratı ne güzeldi.

Futbol kirlendi. Bu kir kolay çıkacakmış gibi de durmuyor. Bizim futbolumuz da bu kirlenmeden nasibini kaçınılmaz bir şekilde aldı. Onun için, futbol seyircisi tribünlerden kaçıyor ve halk ilgisini başka alanlarda yoğunlaştırıyor. Göreceksiniz kirli futbol bir gün aniden çökecek. Nedeni ise, futbolun doğallığından uzaklaşılmış olmasıdır.

Avrupa 2004 Futbol Şampiyonasını düzenlemeye hazırlanan Portekiz geçtiğimiz günlerde Altın Düdük Operasyonu” ile sarsıldı. Portekiz Futbol Federasyonu Başkanı ve MHK başkanı tutuklandı. Skandalın nedeni ise federasyon başkanı ve MHK başkanının, hakemlere para karşılığında, bazı kulüpler lehine karar vermesi yönünde baskı uygulaması olarak gösteriliyor. Gözaltına alınanlar arasında hakemler de var. Şimdi git bu Portekiz’e Avrupa 2004’e katıl. Gitsen ne olur, gitmesen ne olur? İnsanın bütün zevkini öldürür bu hadiseler. Futbol şirketleşmiş artık! Bu şirketin dini, imanı para. İngiltere’nin dev kulübü Manchester United, Uzakdoğu’da işletmeler açıyor. Neymiş efendim, M. United’ın oralarda kırk milyon taraftarı varmış. Onlar da sadece futbol kulübü değil aynı zamanda ticari bir marka olduklarından oralarda mağazalar, restorantlar açacaklarmış. Bu yapılanların futbolun ruhu ile ne ilgisi var? Sen İngiltere’nde kal, kendi şehrinde, Old Trafford’da futbolunu oyna, hepimiz mutlu olalım. Ne işin var, para peşinde Uzakdoğu’da…

Futbolun kirliliğinden ister istemez etkilenen ülkemde de yıllardır garip işler oluyor. Futbol Federasyonu ise sessiz. Tehditler, baskılar, toplu adak kurbanı kesim törenleri, spor yazarlarının dövülüp, kurşunlanması, hakem-mafya ilişkileri futbol liglerini dizayn etme hastalığı, tetikçiler, köstebekler, federasyonun kararlarında çifte standartlar, hatır şikeleri, teşvikler ve her biri ayrı araştırma konusu olacak olan nice futbola ilişkin konular.

Özellikle vurgulamak gerekir ki, bunlar bugün ortaya çıkmadı. Yıllardır bu sorunlar çözümsüz bir şekilde devam ediyor. Ç.Rize-A.Sebat maçına ait iddialar ve Yılmaz Vural’ın tavırları, şaşkınlıkla karşılanacak olaylar değil. Futbolun bu mevsiminde bunlara alışığız. Geçen sene, evvelki sene, daha evvelki sene bunlar olmadı mı? Gelin son haftalarda futbol daha da kirlenmesin diye hassas olalım. Temiz futbol istiyorsak bunun iradesini ortaya koyalım. Başarmak için önümüzde Futbol Federasyonu’nun gene kurulunun da olması büyük şanstır. Hepimizin “temiz futbol” isteğinde olduğuna kuşku yoktur. O halde ne duruyoruz.

 

 

Kurban ve Hükümleri (1)

 

Yüce Rabbimizin bizlere ihsan etmiş olduğu nimetlere şükran borcumuzu yerine getirmek maksadıyla yaptığımız ibadetlerden birisi de malî bir fedakârlık olan kurbandır.

Kurban sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey” anlamlarına gelmektedir. Dinî bir terim olarak kurban ise, ibadet niyetiyle, belirli şartları taşıyan hayvanı kurban kesme günlerinde usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. 

Kurban ibadeti, insanlık tarihi boyunca farklı şekillerde de olsa bütün dinlerde mevcut olmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini anarak kurban kesmeyi meşru kıldık…” (Hac, 22/34)

 

Yine Kur’an’da, Hz. Adem (a.s.)’ın oğulları Habil ile Kabil’in Allah’a kurban takdim ettikleri haber verilmiştir. (Mâide, 5/27-28) Hz. Peygamber (s.a.s.) de kurbanın Hz. İbrahim (a.s.)’in sünneti olduğunu bildirmiştir. (İbn Mâce, Edahî, 3) Dinimizde ise kurban, hicretin 2. yılında meşru kılınmıştır. Malî bir ibadet olan kurban, hali vakti yerinde olan Müslümanlar için dinî bir vecibedir.

 

Kurban kesmenin hükmü konusunda İslam âlimleri arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Kurban; İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre vacip, İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel ve Hanefilerden İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise sünnet-i müekkededir. “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” (Kevser, 108/2) ayeti ile Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Kimin hali vakti yerinde olur da kurban kesmezse namazgâhımıza yaklaşmasın” (İbn Mâce, Adahî, 2) hadis-i şerifini delil gösteren İmam-ı Azam, kurban kesmenin vacip olduğunu söylemiştir.

Kimler Kurban Kesmelidir?

Bir kimsenin kurbanla mükellef olması için bazı şartlar bulunmaktadır. Buna göre; ergenlik çağına giren, zengin, mukîm (yolcu olmayan) her erkek ve kadın Müslüman kurban kesmekle yükümlüdür. Buradaki zenginlikten maksat; zekâtta olduğu gibi kişinin borcundan ve temel ihtiyaçlarından başka 80.18 gr. altın veya bunun kıymetinde mal veya paraya sahip olmasıdır. Ancak kurbandaki zenginlik ölçüsünde malın artıcı olması şart olmadığı gibi, üzerinden bir yıl geçmiş olması da gerekmez. Bir kimse kurban kesme günlerinde bile yukarıda zikredilen zenginlik ölçüsüne ulaşmış olsa, kurban kesmekle yükümlü olur.

İslam dinine göre; aile içerisinde “mal ayrılığı” prensibi esastır, yani bireylerin her birinin malı kendisine aittir. Bundan dolayı, aile fertleri içinde kimler dinen zengin sayılırsa, onların kurban kesmesi gerekir.

Hangi Hayvanlar Kurban Edilebilir?

Hayvanlardan sadece koyun, keçi, sığır, manda ve deveden kurban olur. Bu hayvanların erkekleri kurban edilebileceği gibi, dişileri de kurban edilebilir. Bunlardan devenin 5, sığır ile mandanın 2 ve koyun ile keçinin ise bir yaşını doldurmuş olması gerekir. Ancak koyunlar 6 ayı tamamladıkları halde, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olurlarsa bunlar da kurban edilebilir. Bu hayvanların dışında hiçbir hayvan kurban edilemez.  Bir koyun veya keçiyi ancak bir kişi kurban edebilirken sığır, manda ve deve yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir. Ortakların tek veya çift olmalarında bir fark yoktur.

Kurban Edilecek Hayvanın Özellikleri:

Kurban bir ibadet olduğu için kurbanlık hayvanların sağlıklı, besili, azaları tamam ve kusursuz olmaları gerekir. Bazı kusurlar vardır ki; bunlar hayvanın kurban olmasına engeldir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Topallığı açıkça belli olan, körlüğü açıkça belli olan, hastalığı açıkça belli olan, hasta ve iliği kurumuş derecede zayıf olan hayvanlar kurban edilmez.” (Tirmizî, Edahî, 5)

Kurbana mani kusurlar şunlardır:

Kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bazı azaları eksik mesela bir veya iki gözü kör, kulakları ve boynuzları kökünden kesilmiş, dili kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökülmüş, kuyruğu ve memesi kesik hayvanlar kurban olmaz.

Ancak hayvanın doğuştan boynuzsuz, şaşı, topal ve deli, biraz hasta, bir kulağı delinmiş veya yırtılmış olmasında kurban açısından bir sakınca yoktur. Koyunun daha semiz ve lezzetli olması maksadıyla doğduğunda kuyruğunun kısmen veya tamamen kesilmesi kusur sayılmaz. (Diyanet İlmihali, C.II, Sh. 7)

 

(Haftaya devam edecek)

 

 

Kilisli Avukat Yazar Hüseyin Rahmi Yananlı Vefat Etti

 

Demokrasinin, insan haklarının, hukuk devletinin ve milletin değerlerinin rolantiye alındığı dönemlerde fikir mücadelesi veren, kimliğimizin korunmasında mücadele eden ve dik duran Kilisli Yazar Hüseyin Rahmi Yananlı 84 yaşında İstanbul’da vefat etti.

Adana Erkek Lisesi’nde Arif Nihat Asya’nın talebesi olan Kilisli Avukat Hüseyin Rahmi Yananlı, Necip Fazıl Kısakürek’in dava arkadaşı olarak 1950-1962 yıllarında Büyük Doğu’nun Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptı. 27 Mayıs askeri darbesinin hemen ardından tutuklandı, avukatlık ruhsatı elinden alındı, işsiz kaldı, ancak fikri mücadelesini bütün ömrü boyunca sürdürdü. Şule Yüksel Şenler ile birlikte zor şartlar altında ki Seher Vakti gazetesini yayınladı, kamuoyunun oluşması ve tirajı ile dikkat çekti.

LOMBUSUN MACERALARI VEYA İSLAM KARŞITLARI

Varlığın Sevinci, Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed’in Çocukluğu, Bir Fikir Savunucusunun Romanı Lombus’un Maceraları, Allah Vardır ve Birdir, Damla ve Deniz Eserlerinin yazarı olan Hüseyin Rahmi Yananlı; Türk-İslam klasiklerinden 30 kadar eseri Osmanlıcadan günümüz Türkçesine sadeleştirerek okuyucuyla buluşturdu.

Hüseyin Rahmi Yananlı Lombus’un Maceraları’nda bir kara mizah eser olarak simgelerle İslami düşüncenin karşıtlarını karikatürize  etti, eleştirdi.

Hüseyin Rahmi Yananlı’nın cenazesi İstanbul Göztepe Cemenzar Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Ümraniye Ihlamurkuyu Mezarlığı’nda defnedildi. Cenaze törenine yayıncılar, gazeteciler, avukatlar, politikacılar, akademisyenler ve okuyucuları katıldı.

BATIYA KAÇIRILAN KİTAPLARIMIZ

Öte yandan Ankara’da 87 yaşında vefat eden, insanımıza okumayı sevdiren, kütüphane şevki veren Dr. Müjgan Cunbur Hanım ilk kadın genel müdürlerimizden biri olarak yıllarca Milli Kütüphane Başkanlığı görevinde bulundu. “Batıya Kaçırılan Kitaplarımız” konusundaki araştırması bütün dünyada alaka uyandırdı. Avrupa’da tartışma başlattı.

Dünyanın muhtelif ülkelerinde uluslararası toplantılarda Türkiye’yi temsil eden Dr. Müjgan Cunbur(İstanbul 1923) Türk Kadınının Şiiri, Türk Kadın Yazarlar Bibliyoğrafyası başta olmak üze çok sayıda araştırma eserleri yayınladı. Yunus Emre ve Karacaoğlan araştırmasıyla bu iki ünlü ozanımızın çeşitli dillerde tanınmasına vesile oldu. Çok sayıdaki bibliyoğrafya çalışması akademisyenlerin el kitabı olarak faydalanmasına katkı verdi.

Ankara’da vefat eden Dr. Müjgan Cunbur’un cenazesi Cebeci Asri Mezarlığında defnedildi. Dini törene  ailesi, kütüphaneciler, siyasetçiler, ülküdaşları ve dostları katıldı.

Her iki yazarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve fikir camiamıza sabır ve sağlık dileriz.

 

 

En İyi Çözüm Yolu Demokrasi mi?

 

Günümüzde sıkça tartışılmakta olan demokrasi, gerçekten en son, en iyi çözüm yolu mu? Yoksa birilerinin dediği gibi çoğunluğa sahip olan, demokrasi adına her istediğini yapabilir mi? Ya da Cumhur Başkanı Abdullah Gül’ün deyimiyle tek başına sandık, demokrasi demek değil midir?

Bir TV programında eski mankenlerimizden Aysun Kayacı: –Benim oyumla bir çobanın oyu bir sayılamaz demişti de bazıları kıyameti koparmışlardı. Aşağıda belirteceğim gibi göreceğiz ki mankenimiz pek de yalnız değil.

Bin dört yüzlü yılların ikinci yarısı.

İtalya: Herkes hürriyet sarhoşluğu içinde. Hükümdar Medici, şaşkın. Ülkede cinayet, talan, soygun her şey mubah. Bir Dante, bir Petrarque gibi ileri gelen dahiler dahi ülkelerini kurtaracak bir kahramanın gelmesini bekliyorlar.

Böyle arayış ve bekleyiş içerisindeki İtalya’da, Machiavelli adında birisi çıkıyor, Hükümdar adlı bir eser yazıyor. Kitap daha piyasaya çıkar çıkmaz bütün Avrupa’da infial uyandırıyor. Nasıl uyandırmasın ki? Avrupa insanının içinde ne kadar pislik, ne kadar safra varsa hepsini ortaya döküyor Machiavelli. Yazdığı kitapta da bunların önlenmesi için hükümdar’a öğütlerde, telkinlerde bulunuyor.

İnfiale kapılanlar suçlarını inkâr etmiyorlar yalnız bütün bu kabahatleri ifşa etmenin de bir manası yok ki!”Bizler medeni insanlarız. Evet güvercinleri boğarız ama zarifane, önlüğümüzün altında” görüşü hakim.

Hükümdar, 150 yıl kadar Avrupa da tartışıldı. Beğenenler oldu, beğenmeyenler Oldu.  Yetersiz görülmüş olacak ki Fransa’nın ünlü hukukçularından Anjulu Jehan Bodin, Devlet adlı bir kitabı kaleme aldı.

Machiavelli, olayları bütün çıplaklığıyla, günahları ve sevaplarıyla, güzellikleri ve çirkinlikleriyle ortaya sererken; Bodin, devleti korumak  adına hukuk, örf , adetler ve gelenek üzerinden yola çıkar.

Bodin, devleti üç ana unsur içinde birleştirmiştir. Kral, aristokrasi ve halk. Yalnız hakimiyet hakkı krala tanınmıştır. Kuvvet paylaşılırsa bilir ki ülkede anarşi doğar.

İşi aristokratlara, halka ve politikacılara bırakmaz. İyi yetişmiş bir hükümdar en iyiyi bilen, düşünen ve seçendir. Şöyle düşünür mesela:

“Her ülkede bilgeler ve erdemliler pek az sayıdadırlar. Öyle ki çok defa, en sağlam ve en değerli insanlar, tedbirsiz bir halk edibinin veya hayasız bir politikacının ihtirası yüzünden, çoğunluğun baskısına boyun eğmek zorundadır. Oysa hükümdar, bu değerli azınlığı koruyabilir, kâmil ve dirayetli kimseleri işbaşına getirebilir. Halbuki halk veya zadegân (soylular) hükümetlerinde, ister istemez akıllılar da, deliler de meclise girer”.

 

 

Yeni CHP ve yeni Kemal

 

“Benim adım Kemal,” diyordu Kılıçdaroğlu.

Baykal, bir kasetle gitmişti aniden ve yerine o gelmişti.

Cumhuriyet Halk Partisinin, Mustafa Kemal’in partisinin başına geçmişti.

Mustafa Kemal’in adını anıştırmak istercesine, “Benim adım Kemal” diyordu.

Türkiye’de bir gün başbakan olur mu bilmem.

Ama onu İngiltere ya da Almanya’ya başbakan yapmanın yollarına bakmak lazım.

Şayet bu bir gün mümkün olursa, beş seneye kalmaz iki ülkeyi de halleder, Türkiye’ye büyük hizmet olur.

Şimdi tekrar düşünelim Almanlar Gezi Parkının neresinde; Suriye ve İsrail neresinde?

Merkel, Reuters kanalıyla dolaylı olarak Türkiye’nin AB üyeliğinin askıya alınmasından bahsediyordu.

Aynı Merkel, Suriye’ye milyarlarca dolar yardım edilmesi konusu onaylıyor, Esad’a destek oluyordu.

Dahası, Almanya’dan 1,5 milyar dolar, İran’dan 4 milyar dolar yardım olarak Suriye’ye gidecekti.

Almanya’nın İslam cumhuriyeti olmadığını biliyoruz.

İran’ın da Alman kökenli bir Hıristiyan yapısı olmadığını.

Dahası, Suriye’nin Esad’ını iki taraf da pek umursamazdı.

Ama nasılsa Almanya, Rusya ve İran’la Esad’a sahip çıkma konusunda uzlaşmış görünüyorlar.

Hem de neye rağmen?

ABD Senatosundan Obama destekli Suriyeli muhaliflere silah yardımı kararı çıkmasına rağmen.

Çünkü Türkiye uzun zamandır Türkiye Suriye’deki muhaliflere yardım ediyor.

Farklı türdeki yardımların arkasında hem PKK’ya yıllarca verilen destek var.

Hem Arap Baharı sürecinin son aşaması olarak Suriye görülüyordu.

Suriye yıllarca SSCB’nin arka bahçesi olmuştu.

Osmanlı’dan sonraki paylaşımlarda Fransızların kısmetine düşmüştü.

Sonrasında SSCB’nin güdümlediği liderlerle Türkiye nezdinde NATO’yu çevreliyordu.

Ve bu anlamda Arap Baharının petrolsüz tek ülkesi olarak ortada kalmıştı.

Ve Kılıçdaroğlu Suriye övgüler yağdırırken, kendi ülkesinin liderini “diktatör” ilan ediyordu.

Yetmiyor, Avrupa’da bazı yerlerde Erdoğan’ı Mübarek’le eş tutuyordu.

Ve Gezi Parkında patlayan olayları Tahrir Meydanı olaylarına benzetiyordu.

Belki NTV’nin yaptığı gibi, göndermelerle Türk Hitler’inden de dem vurabilirdi.

Nasılsa sonradan Merkel’e bir de mektup yazmak aklına geliyordu.

Erdoğan diktatördü, ama Türkiye Cumhuriyeti diktatörlük değildi işte!

O nedenle, belki Merkel merhametli davranabilirdi hani.

Merkel’in cevabı gelince, Esad’a da Arap Birliğine girme teklifi yapılabilir.

Bakarsınız, Esad ve Almanya teklif ederse, Türkiye’nin Arap Birliğine girmesi gerektiğini de düşünebilir.

Yani Kılıçdaroğlu burnunun ucunu göremiyor artık.

Daha önce Türkiye-ABD-Rusya eksenli bir gidişat vardı Kuzey Irak ve Suriye konusunda.

Şimdilerde Almanya-Rusya-İran ve Suriye.

“Nasıl bir dönme dolaptır bu!” diye soramıyor.

Ya da çok iyi bir dönme dolaba binmiş durumda.

Küresel dolap döndükçe arada bir kendisiyle pişti oluyor.

“Tayyip,” “Recep Bey” oldu derken, Gezi Parkındaki ağaçlardan Pinokyo’lar çıkardı.

Erdoğan’dan Er’i çıkarmak suretiyle Doğan’ı bulamadı nasılsa!

Daha önce Erdoğan’la ilgili övücü sözlerin dış basında yer almasını eleştiriyordu.

“BOP eş başkanı” Erdoğan’ı yerden yere vuruyordu.

Nasılsa yaptıklarıyla BOP’nin figüranlığına soyunduğunu idrak edemiyor.

CNN,BBC, El-Cezire ve türevlerinde yenilerde gördükleri ise hoşuna gidiyordu.

Daha da ilginç bir zamanlama İngiliz Başbakanının Erdoğan’ı övmesiydi.

Geçenlerde Türkiye’yi öven, Erdoğan’a methiye düzen İngiliz Başbakanı, acaba ne yapmak istiyordu?

 

Kurban’ı kesmeden önce boynunu okşamak âdetini Lawrence’tan öğrenmişti.

Ve Kemal Bey, Mustafa Kemal’in çok iyi anladığı Sykes-Picot anlaşmasını zaten anlamamıştı.

Onun Bandırma vapurundan çok Savarona’lı Mustafa Kemal’i anladığı düşünebilir.

Ancak, bu CHP’nin Mustafa Kemal’in CHP’siyle zerre alakası olmadığı, İstiklal Savaşımız kadar açıktır.
Eskisinin ruhunu ancak Anıtkabir’de soluyan yeni Kemal Bey, istikbali de yine bir kasette görüyor…

 

 

Demokratikleştik Artık Biz, Sevinçliyiz Hepimiz!

Önce bir gerçeği belirtmekte yarar var. Muhalif düşüncelerin ideoloji hâline getirilmesi kimseye fayda sağlamaz. Çünkü bu tür ideolojilerin ürünü olan söz ve yazıların hiçbir tesiri yoktur. Bozuk saatler bile günde iki defa doğru zamanı gösterirlerken, millete hizmet edeceğim iddiasıyla iktidar olan siyasî parti kadrolarının yaptığı bütün işlerin gereksiz ve hatta zararlı olduğunu iddia edenlere kimse inanmaz.

‘Doğruya doğru, eğriye eğri’ dedikten sonra, ‘Müjdeler olsun! Paketimiz açıldı.’ Diyelim ve içindekilere bakalım:

Paketin en çok konuşulan bölümü; X, W ve Q harfleri…

İktidara muhalefeti ideoloji hâline getirenler bu harflerin, Kürtçe yazı ve konuşmalarda kullanılması için konulduğunu söylüyorlar. Karşı görüşte olanlar ise, söz konusu işâretlerin çağdaş ülkelerin alfabelerinde bulunduğunu, bizim alfabemizin de bu harflere şiddetle ihtiyacı olduğunu belirtiyorlar.

Eğri otursak bile doğru konuşalım: Alfabemizin ihtiyacı sâdece bu üç harf mi?

İnsan öldüren kişi‘ anlamında, a harfi uzatılarak telaffuz edilen ‘katil‘ kelimesi ile ‘insan öldürme fiili‘ anlamında kullanılan a harfi uzatılmaksızın söylenen ‘katil‘ kelimelerini ayırt etmek için farklı bir ‘a’ harfine ihtiyacımız yok muydu? Veya baştaki ‘k’ harflerinin farklı olması gerekmez miydi?

İnsan ismi olarak kullanılan ‘Kasım‘ kelimesi ile Aralık ayından önceki ayın adı olan ‘Kasım‘ ı aynı a harfiyle yazmanın sakilliğini önlemek için farklı bir ‘a’ harfine ihtiyacımız olmadığını hangi câhil iddia edebilir?

Azerbaycanlı kardeşlerimiz yıllarca; ‘Siz tek alfabe diyorsunuz… Sizde açıkeharfi yok. Biz açık ‘e’siz yapamayız. Birlik istiyorsanız, önce alfabenize açık ‘e’ harfi koyunuz.’ Diyorlar. Söylediklerini anlamayan eblehler mi var aramızda?

Deniliyor ki onlar ‘Âzeri‘. Onun için istekleri nazar-ı dikkate alınmıyor. Olabilir. Belki de Ermeni komşularımızı gücendirmemek içindir.

Diğer taraftan Azerbaycanlı soydaşlarımız, asırlar boyunca Azeri değil, Türk olduklarını Ruslara anlatmaya çalışmışlardı. Şimdi de bir o kadar bizdeki gabîlere anlatmaya çalışmak için devam edebilirler.

Peki! Öz be öz Türk-Türkmen olduklarını küp kafalıların, sinek zekâların bile bildiği Yörük vatandaşlarımızın ihtiyacı olan ‘nazal n‘ harfi neden 32 harfin dışında bırakılıyor?

Bir alfabede, ağızdaki diş sayısından fazla harf olmayacağına dair bir kaide mi var?

Hangi marjinal fanatik koymuş bu kuralı?

Belki de Çarşı Grubu koymuştur.  Eğer öyle ise, Çarşı grubunun kökünü kurutmaya kararlı olan huzurlu ortam bânilerimizin icraatlarının sonuçlanmasını bekleyebiliriz.

Algılama özürlü olanlar, topluma sosyal barış getirecek olan bir paketin açıklanması merâsimine, bir kısım basının neden alınmadığını soruyorlar. Bunun ayrıştırmacılık olduğunu ileri sürüyorlar…

Efendim! Açılan bu paket, ilk olmadığı gibi son da olmayacak. Onlar da ‘uslu çocuk’ olsunlar, sonraki paket şölenine onlar da kırmızı mumlu mektupla dâvet edileceklerdir. Lütfen sabırlı olunuz. Biz zenginiz. Bizde paketler bitmez.

İlköğretim okullarında okunan ‘and’ metninin kaldırılmasından huzursuz olanlar var.

Efendim! “Ben Türk değilim ki, nedenvarlığım Türk varlığına armağan olsun‘  diyerekten yemin edeyim?” diyen insanımız var. Onları yalan yere yemin etmekten kurtarmak, huzura (?!) kavuşturmak, 77.000.000’un boynunun borcu değil mi?

Hem bu işler birden bire olmaz. Alıştıra alıştıra…  Üç yıl mı desem, üç ay mı desem, üç gün mü desem… en iyisi ‘üç zaman‘ sonra diyeyim, yeni bir and metni çıkartılır, eski metnin kaldırılmasından rahatsız olanlar, o yeni metinle idare ederler. Yeni metin şöyle bitebilir: ‘Ülqüm, maxadım watanı bölmektir. Warlığım Türkiyelilerin warlığına armağan oluversin

Bir de partilere yardım meselesi var:

İnsaflı olalım… 77.000.000 Türkiyeliye hiçbir ayırım yapmaksızın kömür yardımı yapılırken, partilerin bir kısmına; ‘Sen % 7’den az oy aldın, yardım alamazsın‘ diyerekten ayrımcılık yapmak olur mu? Parti kuran herkese bol kepçe… (pardon!) bol kese yardım yapılmalı ki eşitlik sağlansın. En iyisi % 3 barajı da kaldırmak…

İşte böyle aziz okuyucu!

Sizlere; yandaşlık yapmadan, muhalefet etmeyi ideoloji haline getirmeden, fincancı katırlarını ürkütmeden nasıl yazı yazılacağına dair bir örnek sunmuş bulunuyorum.

Paqetiniz xayırlı olsun wesselam…