18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 950

Alternatifli Seçim Sistemi

 

Benim tercihim sıfır baraj

Dar bölge -tercihli oy

Türkiye milletvekilliğini içeren

Demokrat ve insan haklarına saygılı bir seçim sistemidir.

Mevcut seçim sistemi ana hatları itibarıyla

12 Eylül cuntasının millete kazığıdır.

İstenmeyen parti yâda partiler

Hoşlarına gitmeyen dünya görüşleri meclise girmesin diye

Milletin iradesine konulan bir ambargo idi.

Epey bir zamanda amaçlarına ulaştılar.

Bu barajın asıl amacı Refah Partisi ve onun temsil ettiği görüşün meclise girmesini engellemekti

Sonra baraj patladı

Refah partisi yerelde tanıştığı iktidarını genele taşıdı

Sistemin sahipleri Merhum Erbakan’dan kurtulalım derken

Kaderin bir cilvesi olarak Erdoğan’a tosladılar.

Toslayınca belki felç olmadılar ama ciddi bir travma geçirdiler

Hala şoktalar

İlahi adalet

Etme bulma dünyası

Alma mazlumun ahını…

Bu sistemi eleştiren insanlar

Önce aynı sistemle iktidar oldular

Sonrada sefasını sürmeye başladılar.

X Partisine verilen oylar Y Partilerine milletvekili olarak yansıdı.

Artık demokratikleşeceğiz.

Milletin iradesine vurulan prangalar çözülecek

Yada şekil değiştirecek.

Demokratik seçim sistemi önce adil olmalıdır.

Adaletin olduğu yerde istikrarda olur.

Temsilde sağlanır.

Bunun için sıfır baraj dar bölge seçim sistemi

Tercihli oy ve Türkiye milletvekilliğini içeren

Demokrat çağdaş ve insan haklarına saygılı bir sistem olsun isterim.

Benim tercihim budur.

550 milletvekilinin 100 tanesi Türkiye milletvekili olur.

Her parti aldığı yüzde bir oy için bir milletvekili çıkarır.

Geriye kalan 450 milletvekili için Türkiye 450 seçim bölgesine ayrılır.

Yani her vilayet çıkaracağı milletvekili sayısınca seçim bölgesine ayrılır.

Tercihli oy sistemi olacağı için her bölgeye iki yâda üç tane aday gösterilir

Böylece halka yakın insanlar meclise girer

Siyasete kalite gelir

Seçimler için siyasi partilerin aldığı hazine yardımları kaldırılmalıdır.

Çalışana ve emekliye zamma gelince yüzse yarımın hesabı yapılsın.

Partiler trilyonları kasaya indirsin

Seçime giren aday ve partiler masraflarını kendileri karşılasın

Adaylardan ve bağışlardan gelen paralar seçim için yeter.

Onlara ayrılan paralarda çalışana ve emekliye yansıtılsın

Mitingler konvoylar gereksiz gövde gösterileri

Afiş bayrak pankart ve lüzumsuz masraflara, israflara son verilmelidir

Seçim faaliyetleri medya üzerinden yürütülmelidir.

Böylece görüntü ve gürültü kirliliği de önlenmiş olur.

Demokrasi barış ve huzur dolu yarınlarda buluşmak temennisiyle…

 

 

Baranta: Hun Türkleri’nin Savaş Sanatı

 

Baranta 19. – 20. yüzyıllarda yaşamış Hun Türkleri’nden kalma bir savaş sanatı olup hem silahlı hem de silahsız döğüş tekniklerini içerir. Fakat bu sanat, Hunların geçiş yolları boyunca yerleşmiş Kazaklar, Türkler ve Avarlar gibi kavimlerin de kültürlerinden etkilenmiştir. Bu kavimlerin savaş teknikleri Baranta’nın gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Baranta’nın kelime anlamı savaşa hazırlanmaktır. Macaristan’ın çevresindeki ülkelerde ise “yağma” anlamında kullanılmaktadır. Kafkas halkları arasında “kan dökmeden mücadele etmek” yada “savaş sanatı müsabakaları” anlamı da taşımaktadır. Başka bir kullanım şekli “yasaları ihlal edenlerden ganimet almak” veya “haklı kazanç elde etmektir”.

Baranta kelimesi Moğolca’da “Barimta”, Kazakça’da “Barymta”, Çağatayca’da ise “Baranta” şeklinde kullanılmaktadır. Kırgızca ve Kazakça’da “haksızlık edenden intikam almak” anlamına gelmektedir. Baranta kelimesi Macaristan’ın Hun (Somogi, Ormansag, Göçse ve Örseg) nüfusunun yoğun olduğu batı ve güney bölgelerinde tarih boyunca kullanılagelmiştir. Buralarda silahlı çarpışma, yasal yollardan güç kullanma ve savaşa hazırlık Baranta ismiyle anılmaktadır. Bazı Kafkas halklarında silahlı talimlerin yapıldığı yere de aynı isim verilmektedir. Eski kaynaklarda ise Baranta GÜNEŞİN SAVAŞÇILARI demektir.

Bu sanat Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri tarafından da, Çin makamlarınca engellenene kadar savaş sanatı olarak öğretilmiştir. Macaristan’ın Somogyvar bölgesi yakınlarında yaşayan ve Baranta çalışan insanlar geçmişten gelen yasaları korumak üzere yemin etmişlerdi ve kabilelerin (Horka) adalet düzenine yardımcı oluyorlardı. Zira bu savaşçılar çok iyi döğüşme ve silah kullanma becerilerinin yanı sıra yüksek ahlaki değerlere sahiptiler. Hun kabileleri tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin yanında savunma görevlerini de yerine getirmek zorundaydı. Bu nedenle kabile üyelerini savaşa hazırlamak temel bir görevdi. Dolayısıyla Baranta çalışıyorlardı. Ancak bu savaş sanatı yaklaşık 500 yıl boyunca yasaklanarak engellenmiştir.

Yabancı hanedanlar (özellikle Habsburg Hanedanı) tarafından binicilik, kılıç ve okçuluk gibi tekniklere getirilen kısıtlama ve engeller Baranta’nın gelişimine olumsuz bir etki yapmakla beraber çobanların savaş danslarında, sanatsal gösterilerde ve yaşam tarzında varlığını sürdürerek bu günlere kadar gelebilmiştir. İnsanlar bu sanatı sopayla yapılan danslarla öğrenip çalışmaya devam ettiler. Böylece Baranta savaş sanatı yok olmaktan kurtularak günümüze kadar ulaştı. Başka bir ifadeyle savaş dansları Baranta okulu gibi çalıştı.

Aslında Baranta Hun tarihinin ilk dönemlerinden beri vardır ve devletin seçkin askerlerinin çalıştığı çeşitli tekniklerden kaynaklanmaktadır. Savaşmayı meslek edinmiş profesyonel askerler özel eğitim sistemleri uyguluyorlar, gelişmiş taktik ve ilkelere göre hareket ediyorlardı. Eğitmen ve komutanlar savaşa hazırlık amacıyla belirli kural, teknik ve taktikleri içeren yazılı emir ve talimatlar hazırlıyor, askerleri değişik alanlarda yetiştirip görevlendiriyorlardı. Dolayısıyla Baranta 1.500 – 2.000 yıllık askeri bir geleneğin ürünüdür.

Tüm bu sistem incelendiğinde, Türk ve Japon devlet yapılanmalarına benzer özellikler taşıdığı görülmektedir. Hepsinde, savaş sanatlarının fiziksel ve ruhsal gelişimi içeren bir yaşam biçimi olduğu aşikardır. Kısacası Baranta yüzyıllar boyunca gelişen yaşam felsefesi ve hayat tarzına dayanmaktadır. Bu savaş kültürü VII. ve XVII. yüzyıllar arasında gelişip yaygınlaşmıştır. Gelişiminde 3 dönem göze çarpar:

1.     Göçebe devlet dönemi,

2.     Arpad Hanedanı dönemi,

3.     Türk – Macar savaşları dönemi.

16. yüzyılın başlarından itibaren farklı yönde gelişen bir Macar Kültürü söz konusudur. Bu tarihten sonra savaş sanatları sadece folklorik anlamda varlığını sürdürmüştür. Savaş kültürünü de içeren hakim kültür Batı Kültürü olmuştur. Batılılaşma ve batıya uyumla birlikte geleneksel savaş sanatları dışlanmış, sadece toplumun alt tabakalarında kabul görmüştür. Söz konusu savaş sanatlarını yeniden canlandırmak üzere zaman zaman bazı girişimlerde bulunulmuştur. Her iki Dünya Savaşı boyunca Macar subay ve askerlerinin milli geleneklere bağlılıklarını arttırmak ve mücadele becerilerini geliştirmek üzere eskiye ait bilgi ve materyaller toplanarak çeşitli derlemeler yapılmıştır. Bu araştırmaların sonucu olarak çağdaş askeri düzenlemeler ortaya çıkmıştır. Söz konusu girişimler özgün bir savaş sanatı yaklaşımı oluşturmak amacıyla 60’lı yıllarda da devam etmiştir. Fakat bu çalışmalar uzak doğu savaş sanatlarıyla yarışamamış ve popülerlik kazanamamıştır. 1980’lerden sonra enstitüler kurularak Baranta 1993 yılında Lajos Kossuth Askeri Akademisi’nde yeni bir spor dalı olarak ortaya konulmuş ve 1998 yılında ilk defa yarışma düzenlenmiştir.

Baranta’da gösteriler de önemli bir yer tutmaktadır. Dernek ve kulüpler hem Macaristan’da hem de başka ülkelerde her yıl 50 – 250 arasında gösteri gerçekleştirmektedir. Bunların bir kısmı geleneksel sanatlar diğerleri savaş sanatlarıyla ilgilidir. Bu gün Baranta yapan 6 dernek ve 4 kulüp bulunmaktadır. 2.000 – 2.500 kişi eğitim almakta, bunlardan 30 tanesi yarışmakta, 10 – 15 tanesi de gösterilere katılmaktadır.

Baranta eğitimleri 3 dönemde ivme kazanmıştır:

1)    1929 – 1941,  2) 1967 – 1978,  3) 1992 – 2004.

2004 yılında Miklös Zrinyi Üniversitesi’nde akademik eğitimlere başlanmıştır. Slovakya, Ukrayna, Romanya ve Moğolistan başta olmak üzere 6 ülkeden gelen katılımcılar Macaristan’da eğitim görmekte ve yarışmaları izlemektedir.

Araştırmacılar Orta Asya’daki devletlere (Moğolistan, Kazakistan ve diğer Türk devletlerine) gerçekleştirdikleri gezilerle güreş tekniklerini geliştirdiler. 1999 yılında ilk rütbe ve sınav düzenlemeleri Orta Asya’daki onlu sisteme göre oluşturuldu. Baranta savaşçıları her başarılı sınav sonrasında bir hayvanın ismini alır (ki bu hayvanın gücüne göre belirlenmiştir). Savaşçıların değişik yetenekleri araştırılarak silahlı ve silahsız döğüşteki becerileri geliştirilir. BARS – OKTUR ünvanını alıp 5. Derece olan hocalık seviyesine ulaşabilmek için 34 değişik sınavı başarıyla geçmek gerekir. Bu gün dünyanın en iyi atlı okçuları yine Hunlardır. Çok iyi kılıç kullanırlar ve silahsız mücadeleyi çok iyi bilirler. Hun savaş sanatı Baranta gelecekte daha fazla sporcu tarafından öğrenilecek ve yaygınlaşacaktır.

Kadim Hun savaş sanatı olan Baranta barış zamanında savaşa hazırlanmaktır. Eğer amaç düşmanı yok etmek ise BÖLLÖN adını alır. Eğitim süresince profesyonel asker ve Baranta savaşçısı olabilmek için gereken tüm ustalık kazandırılır ve Böllön teknikleri öğretilir.

Baranta geleneksel Hun yaşam ve düşünce tarzını benimser, birlikteliğin ve sosyal ilişkilerin önemini vurgular. Geleneksel ilkeleri kabul eden kişi öncelikle kendisini tanımalı, sonra çevresiyle uyum içinde yaşayabilmeyi başarmalıdır. Oysa günümüzde insanlar sadece çevredeki koşullara göre davranmakta ve kendilerini hiçbir zaman tam anlamıyla tanıyıp geliştirememektedir. Bu nedenle bağımsız düşünebilen insanları görmek oldukça zorlaşmıştır. Baranta savaşçıları sadece silahlı askerler olarak yetiştirilmezler, aynı zamanda çok değişik yeteneklerini de geliştirirler. Bunun yanı sıra binlerce yıllık Hun Kültürü’nü öğrenirler. Hun folklorunu, destanlarını, danslarını, efsane ve tekerlemelerini öğrenip gizemli silah yapımı, arkeoloji ve tarih bilgileri edinirler. Sonuç olarak geleneksel Hun yaşam tarzını özümserler.

Baranta sistemi bireysel gelişime ve öğrenmeye saygı duyar, yaratıcılığı olabildiğince teşvik eder. Kişiliği geliştirir, doğru düşünmeyi ve davranmayı sağlar. Hem eğitimlerde hem de yarışmalarda gerçek savaş koşullarına yakın ortamlarda geleneksel antrenman yöntemleri uygulanır. Ancak yaralanma ve sakatlanma riskini azaltmak için, güvenlik amaçlı olarak kapalı alanlarda çalışmalar da yapılır. Baranta’nın temel özelliği sportif eğitim ve yarışma sistemi olmasının yanı sıra gerçek bir savaşın taklidi olmasıdır. Silahsız döğüşte Baranta savaşçısı mümkün olduğunca hızlı davranarak rakibine boğma kilidi veya omurga kilidi uygular. Böylece onu saf dışı bırakır. Düşmanının üstesinden gelmek için uygulayabileceği çeşitli teknikler bulunmaktadır. Bunun için sadece silaha odaklanmaz, birlikte silahsız mücadele tekniklerine de başvurur. Dolayısıyla, savaş durumunda taktiksel ve mantıksal analizin önemi vurgulanmaktadır.

Baranta çok geniş kapsamlı bir savaş sanatıdır. Geleneksel uzun menzilli silahlar, silahsız döğüş, vücut vücuda mücadele, askeri liderlik ve örgütlenme bilgisi eğitim müfredatında yer almaktadır. Eğitim 2 branşa ayrılır: Süvari ve piyade. Her branş 10 farklı yarışma içerir. Bu savaş sanatının ustaları eğitim ve yarışmalar esnasında çok çeşitli silahları beceriyle kullanabilir. Bu silahlar arasında ok ve yay, kılıç, mızrak, kısa ve uzun sopa, kırbaç, kalkan, balta, kement ve çeşitli uzunlukta hançerler sayılabilir. Silahsız döğüş teknikleri tekme, yumruk ve güreş tekniklerini içerir. Atlar Baranta’da çok önemli bir rol oynamaktadır. Hun savaşçıları atlarla çalışmaz, onlarla birlikte yaşar. Süvari teknikleri arasında eğerli ve eğersiz ata binme, at üstünde ok atma ve kılıç kullanma yöntemleri bulunmaktadır.

Baranta müsabakalarında yaş ve kilo kategorileri yoktur. Zira gerçek bir savaşta böyle bir şey söz konusu değildir. Yarışmalar 3 kategoride yapılır:

1.     17 yaş altı erkek çocuklar (ki bunlara sakalsız anlamına gelen KESE denir),

2.     17 yaş üstü erkekler (bunlar ÖSKÜ adını alır),

3.     13 yaş üstü kızlar (LANY).

Bu kategoriler eski inançlara dayanmaktadır. Hunlara göre kız çocukları 13 yaşından itibaren biyolojik olarak olgunlaşmış kabul edilir. Erkek çocuklar ise 17 yaşında yapılan bir törenle erkekliğe adımını atar.

Geleneksel halk oyunları çocuklara dürüstlük, adalet, işbirliği, arkadaşlık ve takım ruhu gibi değer ve alışkanlıkları kazandırmaktadır. Bu nedenle çocuklara Baranta öğretilmekte ve onlara geleneksel kültür aşılanmaktadır. Hedef giderek daha fazla çocuğa ulaşmaktır. Öğretilen oyunlardan bazıları şunlardır:

1. Czürközes: “Czürök” adı verilen 10 – 20 cm. uzunluğunda 3 tahta ile oynanır. Oyuncular ellerindeki sopaları fırlatarak bunları devirmek zorundadır. Deviremeyenler bekçiye yakalanmadan sopalarını toplamaya çalışırlar. Bekçi önce sopaları diker sonra oyuncuları yakalamaya çalışır. Yakalanan oyuncu bekçi olur.

2. Meta: İki takım arasında keçeden yapılmış bir topla oynanır. Bu takımlardan biri ATICI diğeri VURUCU takımdır. Vurucu takımdan bir oyuncu topa vurarak karşı çizgiye ulaşmaya çalışır. Eğer düşer veya dışarı çıkarılırsa kaybeder. Sahaya dağılmış olan atıcı takımın oyuncuları önce topu alır, sonra koşan rakip takım oyuncusunu dışarı atmaya çalışır.

3. Kendözes: Bu oyun da iki takım halinde oynanmaktadır. Takımlar çizgiler üzerinde karşılıklı olarak dururlar. Bir hakem oyuncuların numaralarını söyler. Oyuncular koşarak gelir ve rakibini şaşırtarak bezi alır. Sonra bunu kendi takımına doğru fırlatır. Oyuncuların koşarak getirmelerine izin verilmez. Takım arkadaşları bezi havada tutmak zorundadır.

4. Güreş: Güreşin aletli ve aletsiz olmak üzere çeşitli türleri bulunmaktadır. Halatla yapılan Hun Güreşinde yarışmacılar vücutlarına bağladıkları iple rakiplerini çekmeye çalışırlar.

Baranta savaş sanatının amblemi Turul kuşu olarak kabul edilmiştir. Hunlar kartala SÖLYOM derler ve 3 farklı türünden söz ederler: Kerecsen, Zongor (Sungur) ve Turul. Turul kuşu güç ve iktidar sembolüdür. Ayrıca Macaristan topraklarına göç ederken Hunlara yol gösterdiğine inanılmaktadır.

Baranta savaşçılarının en önemli amaçlarından biri Hun savaş kültürünü ve Baranta savaş sistemini yaymaktır. Onlara göre Baranta önce Macaristan’da sonra tüm dünyada popüler olmalı, Hun kültürü ve dünya görüşü tanıtılmalıdır. Bu gelişimin en dikkate değer yönü Orta Asya Türk Cumhuriyetleri olarak görülmektedir.

 

 

 Kartal figürü

Kartal figürü

Türk Milletine de Azınlık Statüsü Hakkı Tanınmalıdır

 

Diye bir şey dememizi bekliyorsunuz aldanırsınız. Zira burası Batı Trakya değil Türkiye, burada Türklükten başka çıkış yok.

Her ne kadar Lozan boyu resmî azınlıklarımız olan Rum, Ermeni ve Yahudilerle kıyaslanmayacak bir biçimde son 11 yıldır azınlık altı psikolojisine sokulsa da, defalarca Hükümet mobbingine maruz bırakılsa da ve adeta yeniden Etrak-ı bîidrak muamelesi görse de Türk halkı öksüz çocuk gibi içine ata ata patlamaya hazır bomba misali tek bir kıvılcım beklemektedir.

Andımız‘dan kim rahatsız olur? 90 sene önceki maçın kan ve kuyruk acısı tarafından kaybeden kesim: İngiliz Muhipleri, Mavri Mira, Hınçak-Taşnak, Kürt – İslam Teali mensupları ile bunların bugünkü zürriyetleri. Cumhuriyete cibilli düşmanlıkları cinsine çekenler gurubu yani.

Varlığını, Türk varlığını Türk vatanından silmeye adayanlar için bundan kelli İstiklal Marşı da açık hedeftir. Irkçı, şoven, kin ve düşmanlık taşıdığı iddiaları serpiştirilecek mısralar nedeniyle yakında İstiklal Marşımız da gözaltına alınacaktır. 2 savcı, 1 hâkim, 1 de bilirkişi (ya Rasim ya Nagehan); yeni marş yazımı için de akillerden yeni bir komisyon.

Kaç senedir söylüyorum – da sakalımız yok – ay yıldızın sivri uçları birilerine batıyor diye 40 tane tartışma programı, 40 tane Nazlı; 40 da ortaya karışık maç-magazin piyazlı, birkaç da üfler – süfler namazlı niyazlı buldunuz mu iş bitmiştir. Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber deyu yeni bayrak direğinin turuncu kurdelesini kesebilirsiniz artık.

Zaten Türkiye kelimesine Özal kafayı takmıştı. Onun yapamadığı demokratikleşmeyi de Erdoğan başarabilir. Hele hele Menderes: “Siz, isterseniz oylarınızla Hilafeti bile getirebilirsiniz” demişti, getirin adamın ruhu şadıman olsun. Yabancı sermaye getirin, Haçlıları getirin, Suriye için teröristler getirin, İmralı‘ya hizmet getirin, tekbir getirin, salâvat getirin ama milleti oyuna getirdiğinizi zannetmeyin. Oynayan kendi kendine oynar.

Ve bazen bazı taşlarla oynarsanız altında kalırsınız. Türkçe dışında farklı bir dilin eğitim dili tavizi gibi. Eğitim dili egemenliğin de dilidir. Başka bir dil veya lehçe demek egemenliğin paylaşımı demektir ki diplomaside savaş sebebi sayılır. Büyük Türk Milletinin ve ana sütü olan Türkçenin bu topraklardaki bin yıllık hâkimiyetinin Apo ve saz arkadaşları istedi diye şerik / ortak bulacağını bekliyorsanız cami duvarına işiyorsunuz demektir. Tek devlet, tek millet, tek vatan, tek dil; gerisi şirktir, terör örgütüyle iş tutmak da müşrikliktir. Müslümanlara yönelik bir başörtü maddesini PKK’nın 15 talebine raptetmek ne menem kardeşliktir?

“Güller kendi dikenlerince kanatılsın
Şairler öz elleriyle boğsunlar şiirlerini
Söyleyin akrebe bugün ihanet günüdür”

(M.İ.)

 

 

II. Murad’a Oğlu Sultan II. Mehmed’in (Fatih) Tahta Davet İçin Yazdığı Mektup

 

II. Murad Osmanlı Padişahlarının altıncısı olup 1421 yılında tahta çıktı. Padişahlığı döneminde Karaman ülkesinden başka Anadolu’da ki beylikleri Osmanlı idaresi altına aldı. Fetret devri sonrası Türk zaferlerinin önünü açan ve Anadolu da Türk birliğini ilk defa sağlayan oldu. Rumeli de Macarlar ve Sırplar üzerine seferler düzenledi. Sırbistan’ın tam itaatini sağladı. Selanik ve Yanya’yı fethetti. Osmanlı devletine büyük zaferler kazandırdı. Bu fetihlerle devleti daha güçlü hale getirdi.

Sultan II. Murad, “Bu oğul devlete büyük ve hayırlı hizmetler yapacaktır.” dediği oğlu II. Mehmet’i bir ideal için hazırladı. Kendisine nasip olmayan İstanbul fethini, onun marifeti ile ulaşmayı arzuluyordu. Yetişmesine olağanüstü özen gösterdi. Oğlunu bizzat tahtla temasa getirerek, istikbal için iyi yetişmesini sağladı.

Ancak kendisinin içinde sonsuz bir dinlenme özlemi vardı. Manisa’ya çekilip, o güne kadar yorucu ve zahmetli geçen günlerinin ve ömrünün kalan zamanını, yaptırdığı sarayında geçirmek arzusundaydı. Harp meydanlarından uzak, ibadetle meşgul olmak bütün isteği idi.

Hacı Bayram-ı Veli’den İstanbul’un fethedileceği müjdesini aldı. Oğlu şehzade Mehmet’i henüz 14 yaşında tahta çıkardı. Çevresine de tecrübesizliğinden dolayı düşebileceği hatalara meydan vermemek için bağlılık, yetenek ve erdem örneği olan devlet adamı ve askerlerden kurulu bir divan bıraktı.

Padişah II. Mehmet hem cihangir, hem de alim idi. Kılıcını Kur’an hikmeti emrinde kullanmak isteyen bir hükümdar olarak milletinin başına geçti.

Ancak II. Murad’ın saraydaki istirahati pek uzun sürmedi. Yeni padişahın genç ve tecrübesiz oluşu, Osmanlıya karşı Hıristiyan dünyasının ittifak hareketini hızlandırdı. Her ne kadar genç padişah, yaşlı ve güngörmüş vezirlere, saçını sakalını savaş meydanlarında ağartmış kumandanlara sahip idiyse de daha çocuk sayılabilecek bir yaştaydı. Bu durumu fırsat gören Avrupa devletleri Osmanlı üzerine harekete geçti. Karamanoğlu, Macar kralına mektup yazıp Haçlılara işbirliği teklif etti. Ardından Haçlı ordusu kılıçlarını çekip Segedin’den süratle Türk topraklarına doğru ilerlemeye başladı. Bizans İmparator’u Hıristiyanları Türkler aleyhine tahrik etmede büyük rol oynuyordu. İmparator Macar kralına gönderdiği mektubunda:

” Türklerin zebun bir halde olduklarını, Sultan’ın Karamanoğlu’na karşı seferde olduğunu, o taraftan da taarruz edilirse mukavemet edemeyeceklerini, Bizans donanmasının Boğazları keserek Osmanlı askerinin Rumeli’ye geçmesine mani olacağını, binaenaleyh fırsattan istifade edebilmek üzere tam zamanın geldiğini “ bildirmekteydi.(1)

Tuna’nın Güney sahilleri boyunca Karadeniz’e doğru ilerleyen Haçlılar, güneydoğuya doğru kıvrılarak Deliorman’a girdiler. Bu sıralarda haçlı donanması da Çanakkale Boğaz’ı açıklarındaydı. Şumnu’dan Doğu’ya, Varna’ya doğru yol aldılar. Geçtikleri yerlerde şehirleri, kasabaları, köyleri yaktılar ve büyük zulümler yaptılar.

Bunun üzerine Osmanlı Vezirleri bir araya gelip, ordunun başında tecrübesi olan padişah II. Murad’ın bulunmasını, tekrar tahta oturması gerektiğini ısrarla belirttiler. Edirne’de toplanan saltanat şurası tek çarenin Sultan Murat’ı davet olduğuna ittifakla karar verdi. Karar’ı Vezir’i Azam Halil Paşa şu sözlerle II. Mehmet’e bildirdi.

” Düşmana cevab-ı mukavemet imkanı yok. Meğer baban Sultan yerine gelmekle mümkün ola. Beylerin dahi ittifakı bunun üzerinedir, Maslahat bunu görürler. Düşmana karşı anları gönderesiz, siz safanızda olasız. Bu vaka def’olduktan sonra, yine saltanat sizindir.” dedi.

Sultan Murad tahta davet teklifine ” Oğlumuz Mehmet Han’a padişahlık lazım ise din-ü devleti siyanet etsin.” cevabını verdi.(2)

Geçirilecek vakit yoktu. Sultan Murad tecrübeli bir padişah, büyük bir kumandandı. Ordunun başına geçmesi, memleketi Haçlı tehlikesinden kurtarması lazımdı. On dört yaşında hükümdar olduktan sonra, Haçlıların karşısına babasının tecrübeli kılıcını seferber etmenin lüzumunu idrak eden padişah Mehmed, babasına bir mektup gönderdi. Mektubun mahiyeti bir kılıç kadar keskindi:

” Baba! Ya sen Padişahsın ya ben! Sen Padişahsan şu tehlikeli anda milletin, seni ordunun başına çağırıyor gel; Ben Padişah isem sana emrediyorum; Saltanat kendisine ait ise düşmanı karşılamak farzdır; yok eğer bize ait ise emrimize itaat şarttır.”(3)

Sultan Murad, bu ferman karşısında hemen Edirne’ye hareket ederek yüz binden fazla askerin başına geçti ve Varna meydan savaşını kazandı. İkinci Murad’ı zafer için tebrik edenlere “Biz, Padişahımız Efendimiz Sultan Mehmed Han-ı Sani hazretlerine hizmet eyledik. Bu zafer oğlumuz Mehmet Han’ındır. Biz onun emrinde bir serdarından başka bir şey değildik.” cevabını verdi.

Daha sonra tekrar padişah olan Sultan II. Mehmet ilk iş olarak devamlı ayaklanma çıkaran Karamanoğlu beyliğine sefere çıktı. Korkan Karamanoğlu İbrahim Bey af diledi. Padişah Mehmet İstanbul’un fethini düşündüğü için onu bağışladı. Macarlara Sırplara ve Bizanslılara yumuşak davranmaya başladı. Amacı, Haçlıların birleşmesini önleyerek İstanbul’un fethi için gerekli hazırlıkları yapmaktı. Bütün plan ve düşüncelerini İstanbul’un fethine kuran Sultan Mehmet 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u bir Türk şehri haline getirdi.

1-mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet-İskit Yay.-1958-Cilt.1-S.320

2-3-Büyük Osmanlı Tarihi-Yılmaz Öztuna-Ötüken Yay.-İst.1994-C.1-S.197-198

3-Osmanlı Tarihinden İlginç Hikaye ve Anekdotlar-Avni Arslan-Ziya Demirel-Akçağ Yay.Ank.2008-S.19

3-Osmanlı İmparatorluğu Tarihi-M.Fatih Ertürk-Kalipso Yay.-İst.2010-S.51-52

3-Şah-ı Cihan-F.S.Mehmet-Ahmet Coşkun-Babıali Kültür Yay.-İst.2008-S.16

3-Sultan II.Bayezıt Han-Kemal Arkun-Akademisyen Yay.-İst.2009-S.15

3-Kudemanın Kırk Atlısı-İskender Pala-S.35

Hayat Yayınları.

 

 

Sonra Ne Diyecek?

 

Bugün “ilm-i siyaset” alanında becerikli olanlar başarılı sayılıyor. İlm-i siyaset ise gerçekleri “şartlar olgunlaşmadan, zamanı gelmeden” söylememek, doğruyu söylemediği hususlarda da dünyanın tek gerçeğini söylercesine içten ve inandırıcı olma becerisini göstermek” olarak anlaşılmakta.

Hele bu tarz beyanlara “Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Hepimizin gideceği yer, 2 metreküp çukurdur. Biz sizin için varız, sizler için bu işleri yapıyoruz” tarzı damardan cümleler ekleyebiliyorsanız, “başarı” kaçınılmaz olmakta.

Bu davranışların fetvası da hazır: “Harpte hile mubahtır!” (Harp kiminle?)

*****

Bugünlerde basında ve sosyal medyada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aynı konuda birbirine zıt ifadelerine dikkat çeken çok sayıda yazı ve paylaşım yer alıyor. Bir bölümünü aktaralım.

1- Ana dilde eğitim konusunda:

  • Önce, (17 Ağustos 2013 de) “Ana dilde eğitim yok, özel okullarda da yok. Biz ülkeyi bölecek konularda adım atmayız.”
  • Sonra, (30 Eylül 2013) “Özel okullarda farklı dillerde eğitimin önünü açıyoruz.”

(Daha sonrası için AKP milletvekili Galip Ensarioğlu açıkladı:Mevcut Anayasa’nın 42. maddesi yürürlükte iken, anayasal yasak olmasına rağmen özel okullar ile bu yasak atlatılmıştır. Ama nihayeti anayasanın değiştirilerek devletin okullarında verilmesidir.”)

2- PKK ile Müzakere:

  • Önce, Oslo görüşmeleri deşifre olmadan önce, “Terör örgütüyle hiçbir zaman masaya oturmadık, hiçbir zaman da oturmayacağız, biz buyuz. Bunlarla görüştüğümüzü söyleyenler, bu alçakça iftirada bulunanlar şerefsizdir.”
  • Sonra, “MİT Müsteşarını ben gönderdim.”

3- Tek dil Türkçe:

  • Önce, TBMM’de “benim milletimin dili tektir, o resmi dil Türkçedir.”
  • Sonra, “Ben ne tek dil dedim, ne tek din dedim, hiçbir yerde böyle bir ifadem yok, bunlar yalan makinesi.”

4- Libya’ya Nato Müdahalesi:

  • Önce, “NATO’nun ne işi var Libya’da? Böyle saçmalık olabilir mi? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.”
  • Bir hafta sonra, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya gitmelidir.”

5- Malatya Kürecik’e Patriot Yerleştirilmesi:

  • Önce, “NATO’dan Patriot talebimiz olmadı, iddialar tamamen asılsız, savunma icra konseyinin başkanı benim, karar verici biziz, benim bundan haberimin olması lazım, benim böyle bir şeyden haberim yok, herhalde sağır duymaz uydurur cinsinden bir haber.”
  • Sonra “Türkiye NATO toprağıdır. Patriotlar Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş’a yerleştirilecek.”

6- BOP Eşbaşkanlığı:

  • Önce, “Biz, geniş Ortadoğu projesinin eşbaşkanlarından bir tanesiyiz. Şu anda Amerika’nın da düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, genişletilmiş Ortadoğu projesi, yani bu proje içerisinde Diyarbakır yıldız olabilir.”
  • Sonra, “Ellerine bir kâğıt almışlar dolaşıyorlar, Amerika’nın projesidir diyorlar, bunu ispat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar.”

7- Kardeşim Esad/ Diktatör Esed:

  • Önce, “içerde sanal tehditler, dışarda düşman ürettiler, milleti korkuttular, Türkiye’nin üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla çevrili dediler, biz ne yaptık, bu anlayışı yıktık, Esad kardeşimle oturduk, iki dost, iki kardeş olduk.”
  • Sonra, “Suriye giderek artan bir tehdit oluşturmaktadır.” “Katil Esed hesap verecek.”

8- BDP Milletvekilleri:

  • Önce, “Silahlanmaya, ayaklanmaya çağırmak, TBMM çatısı altında olanlara yakışmaz, dokunulmazlık zırhına bürünen bu zevatla ilgili kararımızı, dokunulmazlıklarını kaldırmak suretiyle vereceğiz.”
  • Sonra, BDP milletvekilleri niyetleri ne olursa olsun, bu ülkenin seçilmiş milletvekilleridir, saygı duymak zorundasın”

9- Bedelli Askerlik:

  • Önce, “parası olan var, olmayan var, parası olan bastıracak parayı, askerlikten kurtulacak, parası olmayan askerlik yapacak, ben şahsen Tayyip Erdoğan olarak böyle bir sorumluluğun altına girmem, referandum yaparım, çünkü biz yola çıkarken kimsesizlerin kimi olarak çıktık, sessiz yığınların sesi olarak çıktık.”
  • Sonra, “Bedeli 30 bin lira.”

10- Seçim Barajı:

  • Önce, “seçim barajının düşürülmesi ekonomiyi tehdit eder, arkadaşlar biz ülkemizin ekonomik yapısını tehdit altına sokmak istemiyoruz.”
  • Sonra, “Üç farklı alternatifi tartışmaya açıyoruz, yüzde 10 barajla devam edebiliriz, barajı yüzde 5’e çekebiliriz, barajı tamamen kaldırabiliriz.”

*****

Başbakan son günlerde neler söylüyor? Ben öncesini yazayım, siz sonra ne diyebileceğini düşününüz.

11- Ruhban Okulu:

  • Önce, Ruhban Okulu’nun açılması için önce Batı Trakya’da baş müftüyü seçme hakkını soydaşlarımıza versinler, Atina’daki iki tarihi camimizi yapmamıza izin versinler.”
  • Sonra, …….

12- Apo’nun Affı:

  • Önce, “asla böyle bir şey söz konusu değil, asla genel af yok, olmayacak”
  • Sonra, …….

13- Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet:

  • Önce, “Biz Afyonkarahisar’dan yola çıkarken, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedik. Böyle de gidiyoruz.”
  • Sonra, ……

*****

Başkan Bill Clinton döneminde, ABD şaha kalkmıştı. Ancak Clinton, sadece Monica Lewinski olayında, ABD halkına doğruyu söylemediği için rezil rüsva olmuş, ‘yalan söylemek’ ve ‘adaletin tecelli etmesini engellemek’ suçlamalarıyla başkanlıktan azledilmesine ramak kalmıştı.

Demokrasi böyle bir şey. Demokratikleşmeyi paketlerde aramaya lüzum yok. Demokrasinin ilk şartı seçmene saygı ve ona doğruları söylemektir.

Keşke insanların önce ne olduğuna, sonra ne söylediğine ve ne yaptığına bakabilsek.

 

 

 

Kaliteli Yaşamda Her Gün Mutlaka Yapmamız Gerekenler

 

Yüksek kaliteli bir hayat için, yüksek kaliteli bir insan olmamız gerekiyor. Çevresel faktörler ne kadar aleyhimize olursa olsun, önümüze ne kadar çok engel çıkarsa çıksın, kaliteli yaşamın hırsızları ne kadar üzerimize hücum ederse etsin, kaliteli insan olmanın yollarını arayıp bulmamız, büyük bir önem taşımaktadır.

Kaliteli bir hayat, göründüğü veya zannedildiği kadar kolay bir yaşama değildir. Öncelikle yüksek kaliteli emek ve paylaşım istemektedir. Önce kendimize sonra da çevremize, üstün kaliteli eylemleri yüklememiz kaçınılmazdır. Bu faaliyet zannedildiği kadar kolay değildir. Zira, çevremizi % 90 oranında olumsuzluklar ve negatif etiketlemeler sarmış durumdadır.

Kaliteli bir insanın anlamsız ve boş geçen en küçük bir anının dahi olmaması gerekir. Zaman öldürme, boş vakit geçirme, anlamsız ve boş eylemlerle uğraşma, can sıkıntısı, atalet, durağanlık, ümitsizlik, karamsarlık, korku, endişe, aşırı telaş, tedirginlik vb. gibi kaliteli yaşam hırsızları, asla yüksek kaliteli bir insanın günlük yaşamında yer almamalıdır. Ayrıca, tembellik, sinir, stres, kavga, gıybet, kırıcı eleştiri ve tartışmalar, aşırı işkoliklik, evham, şüphecilik, ayrıntıda boğulma, inatçılık ve iddiacılık gibi hırsızlar da kaliteli yaşamın azılı düşmanlarıdır.

Hayatımızı yüksek kaliteli hale getiren, bilgelik yolunun merdiven basamaklarını birer birer çıkartan, son nefesimize kadar sürekli pozitif düşünce ve eylemlerle kucaklaşmış yüksek kalite unsurları, hayatımızın önemli ve ihmal edilmemesi gereken öncelikleridir. Acil sınıfına girmiş,  bizleri zorlayan ve baskı kuran, fakat gerçekte önemi az veya hiç olmayan janjanlı işlere çok dikkat etmemiz gerekmektedir. Zira, acil ama önemsiz işler, zorlama gücü olmayan, baskı kuramayan ve her fırsatta ertelemeye ses çıkaramayan çok önemli işlerimizi geriye iteklettirmektedir.

İhmal edilen veya acil işlerin insafına terk edilen çok önemli işlerimizin, anında olumsuz tepki verme yeteneği yoktur. Ancak uzun vadede onların intikamı çok acı olmaktadır ve çoğu zaman da iş işten geçmektedir. (Günü birlik gereği gibi bakılmayan ağız ve diş hijyenimizin sonuçta çürük dişlere, 24 saat vücudun bütün organlarına sürekli gönderilen envai çeşit mikroplara sebep olması ve ileride birçok sevimsiz hastalıkların ortaya çıkması).

PEKİ, HER GÜN AZ VEYA ÇOK MUTLAKA YAPILMASI GEREKEN ÖNEMLİ İŞLERİMİZ NELERDİR?

-Her türlü temizliğimize azami özeni göstermek. (Kişisel ve çevresel)

-Vücudumuza giren her türlü gıdanın sağlıklı ve dengeli olmasına azami özen ve dikkati göstermek.

-Mutlaka her gün 1 saat etkili, bilinçli ve verimli spor ve egzersiz yapmak. (Özellikle nefes egzersizleri)

-Mutlaka her gün EN AZ 10 dakika faydalı eserleri okumak.

-Mutlaka az da olsa bir miktar yazmak.

-Kendimize ve çevremize mutlaka her gün faydalı bilgileri anlatmak.

-Bizden üstün vasıfları olan bilgelik yolcularını dikkatlice dinlemek.

-Oksijeni bol, açık ve temiz havada yürüyüşler ve gezintiler yaparak, tabiattaki bütün canlılarla sohbet etmek.

-24 saat süreyle sürekli gülümsemek. (Gece yatarken de meleklere).

-Her an güler yüzlü, tatlı dilli, naif ve nezaketli olmak. (Zira, maliyeti hiç yoktur ama getirisinin hesabı dahi yapılamaz).

–         Mesleğimize, profesyonelliğimize ve geleceğimize ait yatırımları planlamak, icra etmek ve gözden geçirmek.

-Kazanç kapımız olan işimizi en güzel ve kaliteli bir şekilde yapmak.

-Dost ve arkadaşlıklarımıza pozitif yatırımlarda bulunmak.

-Kendimize ve çevremize karşı sevgi sermayesi hesabımızı yükseltecek değerli eylemlerde bulunmak.

-Şikayetimiz olmasa dahi, gerekli sağlık kontrollerimizi yaptırmak. (Prostat, kalın bağırsak, smear testi, mamografi vb. gibi)

-Usulünce ve gerektiği gibi eğlenmemiz ve dinlenmemize kaliteli zaman ayırmak. (Kantarın topuzunu kaçırmamak kaydıyla).

-Mutlaka yeterince kahkaha ile gülmek.

– Bizi mutlu ve kaliteli kılan birtakım hobiler edinmek ve onlarla uğraşmak.

-Unutulmaya yüz tutmuş dost, akraba ve arkadaşları yeniden aramak.

-Anlamlı ve kaliteli bir iş başarmak. (Zira, başarmanın verdiği mutluluğu ve zevki tatmak, yüksek kalite için çok önemlidir).

-Özellikle muhtaç olup da yardım istemeyi ar edinenlere yardım etmek.

-Sevdiklerimize yüksek kaliteli zamanlar ayırarak onları onore edip değer vermek.

-Pozitif olmak kaydıyla düşünmek ve tefekkür etmek.

-Dua ve ibadet etmek.

-Tanıdık tanımadık herkese tebessümle selam vermek.

-Yaşantımızda alışkanlık haline getirdiğimiz (maalesef) olumsuz eylemleri tespit ederek, onları söküp atıp yerlerine olumlu panzehirlerini yerleştirme eylemlerine zaman ayırmak ve uygulamak.

-Sahip olduğumuz bütün maddi ve manevi varlıklarımızın kıymetini bilerek, hakkıyla şükretmek.

-Vatanımızın, milletimizin ve ülkemizin geleceği için, kaliteli üretimlerde bulunmak.

-Etkili, verimli ve rasyonel kararlar vermek.

– Gelecek nesillere etkili, anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakmak için planlar yaparak, gerekli eylemleri gerçekleştirmek.

Yukarıda sıralanan ve daha da artırabileceğimiz olumlu ve kaliteli eylemler, vücudumuza endorfin, meletonin ve seratonin hormonları ürettirerek, bizleri daha başarılı, mutlu, sağlıklı ve yüksek kaliteli kılacaktır.

Aynı zamanda kaliteli yaşamın hırsızları olan, kin, nefret, öfke, sinir, stres, can sıkıntısı, meleyanilik, boşluk, kararsızlık, karamsarlık, ümitsizlik, atalet, sebepsiz erteleme, tembellik, yarıda bırakma, kaygı, telaş, korku, şüphecilik, ayrıntıda boğulma, aşırı mükemmeliyetçilik,  a sosyallik, depresyon vb. gibi olumsuzlukların hayatımıza girmesine ve yer bulmasına müsaade etmeyecektir.

Görüldüğü gibi, kaliteli yaşam yüksek kaliteli eylemlere, sabıra, kararlılığa, istikrara, rasyonelliğe, devamlılığa, enerji ve sinerji ortaklığına ihtiyaç duymaktadır. Artık biliyoruz ki “EMEKSİZ YEMEK YOK” Dünyaya bir defa geldiğimize,  geçen günleri tekrar geriye getirme imkanımız olmayacağına, yüksek kaliteli yaşam anamızın ak sütü gibi bizlere helal olduğuna göre, yüksek kaliteli emekleri vermek gereklidir diye düşünüyorum…

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah’a emanet olunuz…

 

 

Ayrışma, İhanet, Hoşgörü!

0

 

Hoşgörü derken, elbetteki ihanete hoşgörülü davranamayız.

Neyin hoşgörüsü?

Neyin demokratikleşmesi bu beyler?

Bu açılacak paketin içi Türk’e vuranların ihaneti kokuyor.

Türk kelimesi, dağlardan ve tabelalardan sökülürken, Müslüman halkın oy verdiği AKP ne yapıyor?

Anlamak ta zorlanıyoruz!

Eşkiya örgütü Bağımsız Kürdistan diyor. bdp’liler otonom ve özerklik istiyor. Yani adamlar Tek Devlet,Tek Millet ve Tek Bayrak’tan çoktan vazgeçmişler. Başbakanımızın kullandığı bu cümlelerde, samimi olmadığını düşünüyoruz. Anayasa’dan Türk kelimesinin çıkarılmasını ve Kürtçe eğitime onay verilmesini talep ediyorlar.
İş bu noktada iken eşkıya ile yapılan gizli mutabakatlar, pazarlıklar ipin ucunu kaçırmış ve maalesef T.B.M.M Türk Devletine posta koyan hainlerle dolup taşmaktadır. Çocuk katili, hükümet erkanı tarafından muteber adam sıfatını alarak, önemini koruyor. Bu durumu geri zekalılar dahi görüyor. Bu ihaneti AKP ye oy veren halkımız ne zaman görecek diye merak ediyoruz.

Bu Millet silkinip kendisine gelmediği takdirde, bu hainlere taviz verenler, o meclisten bu millet tarafından gönderilmediği sürece, dağlarımızda gezen eli kanlı teröristleri, sokaklarımızı kırıp döken anarşistleri, Meclis bahçesinde vekillerle çay içerken göreceğinizden zerre kadar şüpheniz olmasın!

Herkes aynı şeyleri düşünmez, düşünemez. Önemli olan bu farklılıklar içerisinde birbirimizi sevmek ve birbirimize saygılı olmaktır. İnsanlar değişik görüşlü herkese değer vermiş olsalar toplumdaki kavgalar ve ayrışmalar olmaz.

YARADILANI HOŞ GÖR , YARADAN’DAN ÖTÜRÜ ”Bu felsefe inanan herkesin iliklerine kadar özümsediği, yaşama biçimi olmalıdır. Bugünkü hayata endekslersek, DEMOKRASİNİN temeli de bu fikirden kaynağını bulmaktadır… Ancak benim demokrasi anlayışımda;benim fikrimden diye, yapılan haksızlığın üstünü kapatmamak lazımdır. Karşıt görüşlü ama işinin ehli ise ben de eğer yetkili isem, o işi karşıt görüşlü olana vermem gerekir. Bunun adına kabaca deyimle ‘Adalet’ derler. Türkiye neden durulmuyor? Çünkü yandaşlık hep vardı, hele son yıllarda hat safhaya tırmandırıldı. Toplumdaki patlamalar giderek artıyor. Kurumların isimlerine bakmayın,adı adalet olabilir ama adaletsizlik ve ihanet dizboyu da olabiliyor…

Türkiye’de, görüş farklılıklarından dolayı, fikir ayrılıklarından dolayı çok olaylar oldu, ülke çok şeyler kaybetti. Bir çok insan hayatını, işini, akrabalarını, okullarını kaybetti. Kaybeden hep Türkiye ve bu ülkede yaşayan insanlarımız oldu. Ülkemiz öyle bir yerde ki,tüm Emperyalistlerin çömelmek için fırsat kolladığı topraklar üzerinde. Onun için bu ülkede yaşayan herkes,Türkmeniyle, Kürdüyle, Alevisi ve Sünnisiyle ve diğer renkleriyle herkes çok dikkatli olmalı… Herkes ağzından çıkanı kulağıyla duymalı. Yukarıda söyledim ya herkesi seviyorum, yanlış anlaşılmasın, sevmediklerim de var. Tek kelimeyle söyleyeyim, bu ülkeye hainlik eden, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne ihanet eden kimler varsa, bu akrabamda olsa içimden gelmiyor, sevemiyorum. 
Asıl yazmak istediğim ise Ülkemizdeki yanlış yorumlamalardır. Kulaktan dolma, batıl inanışlar insanımızı hep mağdur etmiştir. Adama bakarsınız dindar görünümlüdür veya aydın görünümü vardır; ama öyle tavırlar sergiler ki mensubiyet duyduğu felsefenin tam zıddıdır. Bu meyanda meslek hayatımız boyunca öğrencilerimden, alevi inanca sahip olan öğrencilerim oldu. Bu öğrencilerimden birtanesi hariç diğerleri çalışkan, terbiyeli, söz tutan, düzenli, Türk töresini, Anadolu’nun o misafirperverliğini, büyüğe saygılarını eksiksiz yaşayan çocuklardı, aileleride öyle idi. Marksist, Leninist olanları kasdetmiyorum, onların tavrı asıl camiadan farklı elbette… Ancak hala birileri bu nüans farklılıklarını kaşıyarak toplumda kaos çıkarmak istiyor. Ne diğer canlar ne de bu canlar oyuna gelmeyecektir inşallah.

Toplumumuzdaki yanlış inanç yönlendirmeleri yüzünden bu millet çok acılar yaşamıştır, cehalet ne kadar kötü, ne kadar insanlığa zarar verici birşey! Elbetteki o insanlar içinde de yanlış yapanları vardır, ancak toptan karalamalar çok haksız ve yersizdir. En son bir öğrencim doktorluğa başlayıp ta beni aradığı gün, o gece sevinçten uyuyamamıştım. Bu hazzı tatmak çok güzel bir duygu. Başta da dedim ya ”YARADILANI HOŞ GÖR, YARADANDAN ÖTÜRÜ.” Bu ülkeye ihanet etmeyen tüm insanları Türkmeniyle, Kürdüyle, Alevisi ve Sünnisiyle seviyoruz, onlar bu ülkenin farklı renkleri, hainlik yapmadıkları sürece, bırakınız inandığı gibi yaşasınlar. Bu ülke bizim, hepimize yeter.

 

Din Eğitimi

 

İlahiyat programları üzerinde yapılan düzenlemelerden nasibini alan bilim dallarından biri de din eğitimi oldu.

Din eğitimi son düzenlemeden de önce nasibini almış ve son sınıflara bir dönem ve haftada iki saat olarak hasredilmişti.

Alanım olması hasebiyle çok sorulan bir sorudur: “Din eğitimi ne ile ilgilenir?”

Kısaca şöyle ifade edelim:

Din eğitimi, dini eğitim ve öğretimin konusu haline getirir.

Bu ne demektir?

İster çocuklara ister büyüklere hangi dini bilgiyi nasıl vereceğiniz hususunda size rehberlik eder.

Böylelikle “bardağı taşırıp çatlatma veya bardağı boş bırakma” riskine karşı sizi korur.

Din eğitimi sahasında toplumsal problemleri, alan araştırmaları da dahil, çeşitli bilimsel metodlarlatesbit edip inceler ve bu problemlerin çözümüne ilişkin politikalar üretilmesine yardımcı olur.

Bunları gerçekleştirirken hem “dini”, hem “geleneği” hem de “dünyayı” bir bütün halinde değerlendirir. Böylelikle dinden olanla olmayanı, geleneğin iyi ve kötü yorum ve uygulamalarını, güncel yorum ve uygulamaları, dünya sathında bu alanda yapılan çalışmaları ve bunların yansımalarını da ele alır.

Söz konusu hususlardan hareketle geleceğe dair değerlendirme ve yol haritaları da ortaya koymaya çalışır.

Hal böyle olunca pek çok bilim dalıyla da ilgilidir.

Bu anlattıklarımız sahanın çok genel bir özeti.

Özetle aktarmaya çalıştığımız kısmıyla dahi din eğitiminin, alınan dini bilginin hayata aktarılmasında çok önemli bir rol oynadığı sanırım anlaşılmaktadır.

Aksi halde, mesela hangi yaş grubuna hangi dini bilgiyi nasıl vereceğinizi bilememeniz ve tabir-i caizse, kaş yapayım derken göz çıkarmanız söz konusu olabilir.

Üstelik bunu yaparken Kur’an’ın tavsiyelerinden ve Hz. Peygamber’in (S.A.V.) uygulamalarından bihaber olup, dinen “sevap kazanma” düşüncesiyle kendinizi haklı görmeniz de mümkündür. Dolayısıyla hata nesiller boyu devam edebilir.

Veya dini terbiyeyi salt korku duygusuyla aktarmaya çalışmanız ve psikolojik sorunlara yol açma ihtimaliniz de bulunabilir.

En iyi ihtimalle, siz bu hataları yapmasanız bile, yapanları uyarma şansını yakalayamayabilirsiniz.

Örnekleri çoğaltabiliriz.

Fakat asıl mesele şu:

Tıp fakültesi öğrencileriyle ilahiyat fakültesi öğrencilerinin benzer bir yönleri vardır:Mesleklerine resmi olarak başlamadan fiili olarak başlatılırlar. Yani daha öğrenci iken, başta yakın çevrelerince olma üzere adeta birer doktor veya hoca gibi algılanırlar ve kendilerine danışılır.

Peki, son sınıfta ve iki saatte verilecek din eğitimi dersiyle bu öğrencilerin din sahasında, bırakın hatayı, en azından bocalamadan eğitim vermeleri mi beklenmektedir?

Hayal kurmak güzeldir ama onun da bir sınırı olsa gerek…

 

 

Demokratik Çözülme mi? Sessiz İşgal mi?

 

I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı – Türk Devleti, ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. Mondros Anlaşması’nın hemen ardından, İtilaf Devletleri anlaşmanın hükümlerinide ihlal etmek sureti ile bir çok girişimle birlikte “Türk Yurdu”nu işgale başladı.

Mondros’un en önemli maddelerinden biri, her zaman olduğu gibi Türk Ordusu’na yönelikti. Askerler terhis olacak ve askeri araç – gereç ile mühimmat düşman güçlere teslim edilecekti.

Biz savaşları kazansak da kaybetsek de, Türkler açısından bu hep böyle olmuş ve masa başında daima kaybetmişizdir.  Şimdi de PKK ve arkasındaki güçlere karşı yürüttüğümüz, askeri savaşı, kazanmamıza rağmen masa başında darmaduman oluşumuz gibi!

“Demokratik Çözülme Paketi”, herkes için farklı bir şey ifade edebilir. Benim için ise, bir “teslimiyet belgesi”dir. Hürriyet’te Ege Cansen’de aynı şekilde düşünmüş olacak ki, 02 Ekim 2013 tarihli yazısında “Ulus – Devlet Bitti” başlığını kullanmış.Hatta “… Cumhuriyet’i çok sevmiştim. Kısmet buraya kadarmış” diyerekte kendince bir sonu ifade etmiş.

Bunların hepsi doğru olabilir. Ama ben bir Türk’üm. Bu toprakların tamamı Türk toprağıdır. Hatta fazlası yoktur eksiği çoktur.  Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir Türk devletidir. Bir Türk tarafından ve Türk milliyetseverleri eli ile kurulmuş ve bugüne değin yaşatılmıştır. Bu sebeble Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti eli ile bu topraklarda hükümran etmek, bir Türk olarak birinci vazifemdir. Bunu yapacağım ve yapacağız.

Ancak bir kısım Türk Milletinden olmayan ve hatta Türk Milletine düşmanlık besleyen adamlarca yönetilebiliriz. Onlar kendilerini bizlerden saklayabilirler. Türk Milletinin bir kısmı, varlık sebebinden vazgeçerek bir inkarcılığa sapabilir. Bunun hiç bir önemi yoktur. Alay konusu olsa bile “Bir Türk Dünyaya Bedeldir” sözü büyük bir gerçeklik ifade eder. Yeryüzünde tek bir Türk kalsa bile bu dünyada hükümranlık sürdürülecektir.

Biz “Demokratik Çözülme Paketi” adını verdiğimiz bu filmi, 1800’lü yılların başından bu yana Avrupa Türkiye’si olan Balkanlarda ve nihayet yaklaşık 100 yıl öncede Asya Türkiye’si olan Anadolu’da görmüştük.

Avrupa Türkiye’sini elimizden tutalım diye dayatılan “Demokratik Çözülme Paketi“lerinin adları o zaman; Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kanun-i Esasi, Birinci ve İkinci Meşrutiyet idi. Sonu ise; 30 Ekim 1918 sonrası, fiili işgalle neticelendi.

“İstanbul’da İşgal Yılları”nı anlatan İ. Hakkı Sunata’nın, 10 Şubat 1920’de dönemin hükümeti tarafından Meclis’te yayınlanan beyanname ile ilgili söyledikleri çok ilginç;“Hükümet beyannamesini Meclis’te okumuş. Sönük ve ruhsuz bir şey. Hele Islahat hakkındaki vaatler, yerine getirilmesi mümkün olamayan o kadar yalan sözler ki; insanı elinde olmadan güldürüyor.” Yine aynı kitapta, İstanbul Rum Azınlığı’nın yarattığı bugünküne benzer sorunlar üzerinde duruyor.

İşgal altındaki İstanbul’da tam bir sansür var. Tek yaprak olarak çıkan gazetelerde bile, sansüre uğrayarak çıkarılmış boş yerler var. Erzurum Kongresi’ne dair hiç bir bilgiye ulaşamıyorlar. Tıpkı bugün ülkeyi, bu karanlıktan kurtaracak olanların, medya eliyle seslerinin halkla buluşmasının önlenmesi gibi!

Buna karşılık, 14 Temmuz Fransızların milli bayramlarının, Rum ve Ermeniler tarafından, bayram şerefine mağaza ve dükkanlarını kapatarak bayrama katılmaları, gece şenlikleri, havai fişekler ve ışıklandırılmış uçaklar ile İstanbul’un donatılması gerçekleşiyordu. Aynen “Demokratik Çözülme”nin bazılarınca Türkiye’de bayram gibi kutlanması hali…

Bütün bunlara karşı, elbette Türk Milletinin diyeceği bir şeyler dün olduğu gibi bugünde vardır.O vakit, Anadolu’nun İşgali üzerine İstanbul ayağa kalkar. Protesto Mitinglerinin birinde, Halide Edip konuştukça, insanlar kendini tutamaz ve göz yaşlarına boğulur. Türk Milleti artık 15 Mayıs 1919’dan sonra her türlü bedeli ödemek kararlılığında, vatanını kurtarmaya hazırdır. Bugünde farklı olduğu sanılmasın!

Bana göre Türkiye; Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bu yana, Türk olmayanların işbirliği ile İtilaf devletleri ve onlara yeni eklenenlerin adım adım sessiz bir işgaline uğramıştır. Böyle giderse muhtemelen orta vadede bu işgal, fiiliyata dönüşecektir.

“Demokratik Çözülme Paketi” ilgili olarak AKP – BDP – CHP’nin işbirliği ve CHP’li Atilla Kart’ın “Ortak Vatan” teklifi ile CHP’nin Tunceli adının Dersim’e dönüştürülmesi isteği, işin hem vahametini hem de kimlerin işbirliği içinde olduğunu göstermesi bakımından çok çarpıcıdır.

Yine dönüp sözü İ. Hakkı Sunata’ya bırakalım; “Dünkü gazetelerin (1920) yazılarından sezdiğim idare kısırlığı, bütün kabine de tamı tamına mevcut. Ama böyle zamanlarda kabinenin idare kabiliyetsizliği çok esef verilebilecek bir şey ise, onun böyle zayıf idaresini isteyenlerde o derece nefrete layık. Hakikaten bu memleket iyi idarecilerden tamamen mahrum. Önümüzdeki zamanlar pek karanlık. Çalışılsa, milli istiklal elde edilse bile, adamsızlık, yine bu memleketi felaketlere sürükleyecek…”

Buradan anlıyoruz ki; bu filmi daha önce görmüşüz. Doğru mu? O halde yeniden seyretmeye gerek yok. Hollywood’un huyudur, konu bulamazsa ısıtır ısıtır aynı filmi yapar ve seyrettirir. Ama biz Türkler, bu filmi tekrar seyretmek istemiyoruz. Ülkemizdeki her şeyin Türk’e göre ve Türk için yapılmasını istiyoruz. Ne pahasına olursa olsun!

 

 

 

 

Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran

Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran

İran hemen yanı başımızda. İranla ilgili yaptığım araştırma ve gezi notlarım siz okuyucularımdan büyük ilgi gördü. Bugün sizlere Pers medeniyetine başkentlik yapan Şiraz kentindeki gezi notlarımı anlatacaktım. Hafızı Şirazi ve Şadi Şirazi’den bahsedecek. Ünlü İran bağlarına götürecektim. İran – Irak Savaşın Müzesinde  gördüğüm acı manzarayı paylaşacaktım. Ancak bugün İran tarihinde önemli yeri olan Çaldıran Savaşları ile yüzyıllardır tartışılan Yavuz Sultan Selim’den Şah İsmail’e İran konusunu işlemek istiyorum.

PROF. DR. HALİL İNALCIK’A GÖRE İRAN

Geçtiğimiz hafta İran’daydım. İran’ı gezerek İran’daki Türk İslam Medeniyetinin izlerini sürdük.  Resmi dili Farsça olsa da 35 milyon Azeri Türk’ün Türkçe konuştuğu  İran’da belgesel çekerek tarihe not düşüp zamana noterlik ettik. “Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya İran koridorundan geçerek gelmişlerdir. İran’ı görmeden Anadolu’yu anlayamazsınız. Edebiyatımız, genel kültürümüz, mimarimiz İran’sız anlaşılamaz” diyor Halil İnalcık hoca.  Evet İran Türk tarihinde de çok önemli yeri olan bir bölge. İran’da Gazneliler ve Selçuklular çok önemli bir medeniyet kurarken Osmanlılar döneminde Yavuz sultan selim ve Şah İsmail arsında yaşanan olaylar tabiri caizse efsaneleşmiştir.  Osmanlıların doğu politikasına en çok önem veren Padişahlardan biri olan ve doğudaki sınırları öncelikli problem olarak kabul eden Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı ile İran’a girmiştir.

ÇALDIRAN SAVAŞI NEDEN ÇIKTI?

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti´nin ortadan kalkmasıyla Anadolu´daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim´in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.

I. Selim, Safevilerle girilebilecek bir savaşa karşı hazırlıklar ve çalışmalar yaptı. Şah İsmail de aynı dönemde Safevilerin başında, Osmanlılara karşı bazı hazırlıklar sürdürüyordu.

Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman´ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu´da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan´dan Tebriz´e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.

Osmanlı ve Safevi ordularının ikisi de Türk ve Müslümandı. Sefer çok uzun sürmüş, ancak Safevi ve Osmanlı güçleri henüz karşılaşamamıştı. Osmanlı Ordusu´nda bazı güçlük ve kıtlıklar baş göstermeye başlamıştı. Bu sırada, orduda seferden geri dönme düşüncesinde olanlar da vardı. Yaşanan bazı olayları ve dillendirilen bazı rahatsızlıkları fark eden I. Selim, atına binerek askerlerine hitaben cesaret veren ve meydan okuyan bir konuşma yaptı. Geri dönmeye niyeti olmadığını söyleyen I. Selim, askerleri kışkırtanlarla hesaplaşmayı sefer sonrasına bıraktı. Osmanlı ve Safevi orduları Çaldıran Ovası´nda 2 Recep 920/23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. 24 Ağustos´ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi´ler bozguna uğramıştır.

5 yıl önceydi Van’ın Çaldıran ilçesine giderek çaldıran Savaşı’nın yapıldığı bölgenin belgeselini çekmiş, Çaldıran zafer anıtının yıkık ve perişan halini kamuoyu gündemine taşımıştım. Buzum bu yayınlarımızdan sonra çaldıran anıtı yeniden düzenlendi ve yeniden ziyarete açıldı. Ben Çaldıran zaferlerinden sonra İran’a gitmeyi, Şah İsmail’in Safavi Devletine Başkentlik yapan Tebriz’i görmek istedim. İran’a gittik ama Şah İsmail’in Başkenti Tebriz değil Çaldıran Zaferlerini kaybettikten sonra Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas’a başkentlik yapan İsfahan’ı dün sizlere tanıttım. İnşallah en kısa sürede Tebriz’e de gideceğim.

Geçtiğimiz hafta ben de bu topraklarda araştırma yaparak çekimler yaptım.  Şah İsmail’in oğlu Şah Abbas’ın yaptırdığı tarihi meydanı ziyaret ettik. Daha önce de gezi notlarıyla sizlerle paylaşmıştım.

YAVUZ SULTAN SELİM SEMPOZYUMUNDA KONUŞACAĞIM

Gebze bugün de benim de katılacağım önemli bir sempozyuma  ev sahipliği yapacak.  Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği Gebze Şubesi ” Yavuz Sultan Selim Han ve Cihan hükümdarlığına giden yol” konulu bir sempozyum düzenleyecek . Yavuz Sultan Selim’i yıllarca Türk tarihinde yanlış anlatıldığına vurgu yapılacak. Sempozyumda Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Prof. Dr. Remzi Kılıç, Prof. Dr. Ramazan Şeşel, Doç. Dr. Mustafa Alkan, Doç. Dr.  Orhan Koloğlu, Doç. Dr. Haşim Şahin, Yar. Doç. Dr. İsmail Altınöz, Araştırmacı Gazeteci Yazar Can Alp Güvenç, Araştırmacı Gazeteci Yazar Masum Yaşar Aydın ve Araştırmacı Gazeteci Yazar Harun Bostancı gibi önemli isimler katılacak.  Bu sempozyumda Yavuz Sultan Selim Han tüm yönleriyle ele alınacak.