14.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 949

“Yeşil Komünizm”

Yeşil Komünizm ifadesi Tercüman köşe yazarlarından Tekin Erer’e ait olmalıdır. Son yıllarda görünen o ki; komünizmin alışılmış kızılı artık iyice yeşilleniverdi. Bu eğilim aşırı sol ideolojik geleneğinden gelmemesine rağmen; milli devlet, milliyetçilik ve milletleşmeyi hastalık sayan, milliyetçiliği ırkçılık olarak görmesine karşılık, etnik ırkçılığa sempati duyan sağın bir bölümü ile ilgilidir.

Bunlara göre, Müslümanın vatanı, bayrağı, devleti, milliyeti ve milli menfaati olmamalıdır. Bu çarpık anlayış, aşırı solun işçi sınıfının egemenliği, sözde proletaryanın zaferi ve sosyalist devrimin yerine geçmektedir. Evrenselci ve beynelmilelci, milliyet ve milletleşmeyi reddeden, milli değerleri hiçleyen, aslında emperyal amaçlara hizmet eden sözde bir ümmet anlayışı ortaya çıkmıştır.

Aslında farklı milletleri bünyesinde barındıran ümmet anlayışını reddeden bu yaklaşım bir ütopyadır. Milletsiz ümmet, Müslümanları sürü ve kalabalık şeklinde gören sakat anlayıştır.

Bu eğilim yeni değildir. Ancak, küreselleştirmenin Büyük Ortadoğu Projesi soğuk harp sonrası dönemde, önü açılmış devletleri bir dönüştürme aracı olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslüman ümmetin ve bu ümmetin içinde yer alan milletlerin menfaati ile de ters olan, küresel gücün Dünyayı parsellemesine yardımcı olan bu anlayışta değişim için değişim esastır. Milli ve manevi değerleri koruyarak geliştirmek ve muhafaza etmek endişesi olmayan sözde muhafazakârlık, sahte banknot gibi piyasada dolaşmaktadır.

Sivil ve askeri vesayetten kurtulmak uğruna, yabancı vesayete bile yeşil ışık yakılmaktadır. Ne olursa olsun, yeter ki Ankara’nın sözde zulmü silinsin! Bu eğilim, milli ve üniter devlet karşıtlığını da bünyesinde barındırmaktadır. Emperyal güçler, 1923 Türkiye’sine karşı 2010’larda halk katında etkili bir ortak ve taban bulmuş olmaktadırlar. Sözde İslami ve muhafazakâr görüntülü Türk düşmanlığı, onların arayıp da bulamayacağı bir şeydir. Tarih tekerrür mü ediyor, 1920’lere mi dönüyoruz soruları akla gelmektedir.

İşte birçok demokratik ülkede benzerleri görülen andımızı kaldırma ve onu 1930 modeli bir arabaya benzetip faşistlikle suçlama belirli bir süreçte yol almıştır. Milli devlet ve Cumhuriyetten hınç alma, kendi kendini ötekileştirme sonucunda Andımızı kaldırma örnekleri devam edeceğe benzemektedir.

Milliyetçileri faşistçilikle, kafatasçılıkla suçlama modası nüksetmiştir. 1970’li yıllarda komünizmi kurtuluş olarak görenler ve büyük çapta yanılanlar, kendilerinden olmayan, kendilerine hizmet etmeyen herkesi faşistlik ile suçlarlardı. İdeolojinin bağnazlığından kendilerini kurtarıp uyananları, gerçeklerle tanışıp teori ve pratiğin çok farklı olduğuna şahit olanları da revizyonistlik ve sosyal faşistlik ile itham etmişlerdir.

Bizi ziyarete gelen bazı gençler “Hocam, bize faşist diyorlar, bu ne ki” diye sorarlardı. Bu ithamı da şiddetle reddederlerdi. Komünistler ise; bilerek ve biraz da çevre şartlandırması ile yollarını seçtiklerinden, komünist sıfatından rahatsız olmaz, hatta gurur duyarlardı. Ankara’da, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi önünde bir kavgaya şahit olmuştum. Kendi dışındakileri faşist olarak görenlerin çoğunun yakasında orak-çekiçli rozet vardı.

Bu gençler de bizim çocuklarımızdı; ama rehbersizlik dolayısıyla bir yazarın dediği gibi “yanlış asansöre binmiş”, kapanın elinde kalmışlardı. Katı ideolojik saplantı onları ülke sorunlarından, Türk Dünyasından çok uzaklara taşımıştı. Onlar bazı Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerindeki Sovyet güdümlü “Ulusal Kurtuluş Hareketleri” ile ilgilenirlerdi. Sovyet modelini kabul etmeyen Mustafa Kemal ancak bir burjuva devrimcisi olabilirdi. Dün faşistlik suçlaması aşırı soldan gelirdi; bugün ise, sağın malûm bir kesiminden geliyor.

 

Makedonya Türk Gençliği Öncü Olmalı

Makedonya’da Türk gençleri tarafından kurulu bulunan Ufuk Derneği’nin “UFUK DERGİSİ”nin yeni sayısı yayınlandı. Benim de içinde bir makalem var. Makedonya’daki Türk Gençlerinin mücadelesinin anlamak için takip ediniz, abone olunuz, okuyunuz ve okutunuz…

MAKEDONYA TÜRK GENÇLİĞİ ÖNCÜ OLMALI…

Türk Milletine mensup her insan, yüksek bir şuura sahip olmalıdır. Bunun yanında, “Ben Türk Milleti’nin mensubuyum” ya da “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışını benimseyen her kişi, Türk Dünyası’nı tanıyıp bilmek zorundadır.

Doğu Türkistan’la Balkanlar, Sibirya ile Yemen arasında, aklında ve gönlünde bağ kuramayan, bunu Avrupa’nın içlerine, Avustralya ve Amerika’ya taşıyamayan insanın Türklüğünde bir eksiklik, var demektir.

Bu açıdan bakılınca, Türk Dünyası deyince, sadece ata toprağı Türkistan değil, bir Türk’ün gidebildiği en ücra köşelerin içine dahil olduğu, yeryüzü anlaşılmalıdır…

Bu sebeple, “Ben Türk’üm” diyen her kişi; 4300  yıl kadar öncesine giden “Balkanlardaki Türk Varlığı”nı öğrenmeli ve orada halen yaşayan kardeşlerimizle irtibatı geliştirmelidir.

Makedonya kanaatime göre; Türklerce, Osmanlı – Türk İmparatorluğu’na ait Makedonya ve bugünkü Makedonya diye iki bölümde mercek altına alınmalıdır. Şüphesiz Osmanlı – Türk İmparatorluğu’na ait Makedonya, bugünkü Makedonya’dan çok daha büyük bir coğrafyayı kapsıyordu. Ve yoğun bir Müslüman Türk nüfusun yaşadığı, toprak parçasıydı. Bugünkü Makedonya ise 67.741 km’den ibaret ve sayılar itibarı ile küçük bir ülkedir.

Makedonya, 10 Ağustos 1912 Bükreş Muahedesi ile Osmanlı – Türk Devleti’nden alınarak; Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan arasında pay edildi. O tarihten günümüze kadar halen bu devletlerin, arta kalan Makedonya üzerinde gözü bulunmaktadır. Makedonya ile Yunanistan arasında, bugün bile devletin ünvanı hakkında, uluslararası düzeyde bir isim kavgası sürmektedir.

Makedonya, bu gün bir çok Balkan devletinin hükümranlık alanlarında olduğu gibi, aslında bir Türk toprağıdır. Hatta rahatlıkla şöyle diyebiliriz “Rumeli ile birlikte Anadolu’nun ortak adı Türkiye’dir”. Eğer Rumeli veya Anadolu’dan biri olmazsa, o zaman Türkiye’de olmaz.

Mimari de; Bosna, Filibe, Priştine ve Üsküp’teki cami ile İstanbul, Bursa, Kayseri ve Amasya’daki cami birbirine benzer. Yine Arnavutluk, Bosna – Hersek, Bulgaristan, Makedonya’daki evlere ve bu evlerin Kastamonu, Safranbolu, Kütahya, Bilecik’teki benzerlerine bakınız. Tiran, İşkodra, Berat, Selanik, Sofya, Varna, Gostivar, Ohri, Kalkandelen, İştip, Doğu Makedonya köyleri, hep Anadolu’daki şehir ve kasabaların bir benzeridir. Türk; ruhunu, Rumeli’ye nakış gibi işlemiştir ve bu ruh günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Balkan coğrafyasının merkezi ve kilidi Makedonya’dır. Bu Batı Dünyası, Haçlı Zihniyeti’nin Katolik ve Ortodoks kanatları ile sayısal olarak az da olsalar “Derin Makedonya”nın sahipleri tarafından iyi bilinir. Bir tek biz Türkler, bu meseleyi iyi bilmeyiz!

Örneğin bugünkü Makedonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası nüfusu 850.000 civarındadır. Bu nüfusun 350 – 450 bini Türk’tür. Federal Yugoslavya’nın desteğini alan Makedonlar, Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin 1952 – 1953 yıllarından sonra yaptıkları “Serbest Göç” hatasını değerlendirerek, gizli servisleri de devreye sokmak sureti ile 300 binden fazla Türk’ü Türkiye’ye göndermişlerdir. Eğer bu göç olmasaydı, bu gün Türkler, Makedonya nüfusunun en az % 35 – 40’ını oluşturacaktır diye düşünülüyor.

Günümüzde Makedonya’dan kovularak gönderilen Türklerin bir kısmı, Türkiye’de kendilerini “Arnavut” ve “Torbeş” olarak nitelendirmektedir. Başta Makedonlar olmak üzere tüm küresel güçler, bugün tıpkı Kürtlere yaptıkları gibi onlar üzerinde de çalışmak suretiyle, Türk Milletinin içinden yeni millletler türetmeye çalışmaktadır. Örneğin Türkiye’de kendilerini “Makedon”, “Makedon Müslüman” ya da “Torbeş” olarak adlandıran, Makedonca kursların düzenlenmesini ve Makedon okullarının açılmasını isteyenlere, vatandaşlık konusunda Makedonya Cumhuriyeti tarafından kolaylıklar sağlanmakta ve bu amaçla toplantı ve değişik çalışmalar yapılmaktadır. Ancak buna karşılık Makedonya Cumhuriyeti Parlamentosu, insan haklarını çerçeveleyen sözleşmelerin hilafına, Makedonya’dan Türkiye’ye göç etmiş, Türk asıllıların Makedon vatandaşlığına geçişini yasaklamıştır. Bu durum, hem onlar hem Türk Milleti hem de Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından, garip çelişkiler içeren bir durumdur.

İşte bizim bir türlü anlamadığımız ve bilmediğimiz ve de Balkan coğrafyasının merkezi olan Makedonya’da; işler hep Türkler açısından geriye gitmektedir. Bunu görmek için sadece Üsküp’e gitmeniz yeterli olacaktır. Türk şehri Üsküp’te, Türk ve İslam varlığını yok etmek ve gölgelemek için nasıl heykeller dikildiği gün gibi aşikardır. Ohri’deki Sinan Çelebi İmareti’nin uydurma bir tarih ile Ortodoks Hıristiyanlığın ziyaretgahına dönüştürülmesi, Müslüman Türk Milleti’nin koca bir ayıbıdır.

Bütün bu bilgisizlik ve onun getirdiği şuursuzluk ile bunlara eklenecek aymazlık ve ihanete rağmen, Makedonya’dan hiç bir yere kıpırdamayan ve ecdadın emanetini kimseye sormadan sahiplenen, bir Makedonya Türklüğü halen o topraklarda yaşamaya ve Türklük adına direnmeye devam etmektedir. Mücadeleleri, her türlü takdirin üzerindedir. Çünkü “Büyük Türk Milleti” tarafından, şanımıza hiç de uygun olmayacak bir şekilde yalnız bırakılmışlardır. Onlarında “değerli bir yalnızlık” içinde olduğu şüphe götürmeyen bir gerçektir!

Makedonya Türklüğü, bugün için nüfusun % 5’ini oluştursa da toplam nüfus içinde asimile olmuş gibi gözüken büyük bir Türk topluluğu vardır. Bu topluluk, günümüzde evrensel insan haklarının kendilerine tanıdığı hak ve hukuktan yeterince faydalanamamaktadır.

Makedonya Türklüğü’nün varlığı, çalışmaları ve hedefleri; diğer Balkan ülkeleri olan Yunanistan, Bulgaristan, Kosova, Romanya, Sırbistan, Arnavutluk ve Sancak’taki Türklerin ve kendilerini sosyolojik ve psikolojik gerçekler altında Türk Milletinin bir ferdi olarak gören herkesi etkilemektedir.

Bunun en önemli nedenlerinden biri, Makedonya Türklüğünün eğitim seviyesinin yüksek olması, sanat ve kültür faaliyetlerinin yoğunluğu ile Türk örf ve adetlerinin halk arasında canlı bir şekilde yaşamasıdır. Nasıl ki; Makedonya’dan 1923 öncesi Türkiye’ye göç edenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna olumlu katkılar yapmışsa, bugünün Makedonya Türklüğü de Balkanlara, Türkiye Cumhuriyetine ve Türk Dünyası’na olumlu katkılar yapmaya hazırdır. Bunun için, Makedonya Türk Gençliği’nin ayrı ve öncü bir rolü olmalıdır ve olacaktır.

Eğer Makedonya Türk Gençliği; geçmişi bilmiyor, günümüzü yorumlayamıyor ve geleceğe dair öngörülerde bulunamıyorsa işte o zaman sorun var demektir. Ben Makedonya Türk Gençliği’ne çok önem ve değer veriyorum. Balkanları ve Türk Dünyası’nı yeniden “Türklük Ateşi” ile saracak güç, kuvvet ve bilgi onlarda fazlasıyla mevcuttur. Ben bunu Ufuk Derneği çatısı altında yapılan, Gençlik Çalıştayı’na bizzat katılmak sureti ile gördüm. Onun için, bu gençlik, kendi üzerine düşen sorumluluğu ve öncü rolünü fark etmeli ve gereğini de buna göre yapmalıdır. Bunun için de, yol göstericimiz Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “muhtaç olduğu kudretin damarlarındaki asil kanda gizli” olduğu şiarını, Makedonya Türk Gençliği asla unutmamalıdır.

Bütün Türk Dünyası; üzerine düşen öncü rolü yerine getirmeye hazır olan bu gençliğin yanındadır ve ilelebet de yanında olacaktır. Bu düşüncelerle, Makedonya Türk Gençliğine selam olsun diyorum…

Üniversite ve İlim Adamlarımız

Türkiye Üniversiteleri’nin Orta-Doğu’da hatırı sayılır bir yeri vardır. Bilhassa İstanbul Üniversitesi’nin uluslararası üniversiteler arasında yer alması genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilim alanında da müspet ve olumlu yönde bir mecra, bir yol takip ettiğini ortaya koyar. Hakikaten gerek Fen sahasında gerekse Edebiyat sahasında kıymetli simalarını son yıllarda kaybetmiş olmasına rağmen üniversite kürsüleri kıymetli ve genç elemanlarla doludur.

Yıllarca bir üniversite mensubu olmuş olmamdan ötürü; ilim adamlarımızda eksikliğini acı şekilde tespit ettiğim bir hususu açıklamaya çalışacağım.

Eğer bir şeyi ezberlemek ilim sahibi olmak demekse, papağanlar da âlim sayılmalı. Yok değilse, sadece bir şeyler bilen insan âlim sayılmamalı. Çünkü malumat ilim değildir. İşte insan ile diğer mahlûkat arasındaki en açık fark budur. Bunun için Dekart  “Düşünüyorum öyle ise varım.”  Diyerek mevcut oluşunun âdeta bizlere belgesini sunmuştur. Demek ki âlim, sadece bilen değildir. Ayrıca neden, niçin ve nasıl bildiğini bilendir. Etrafında olup bitenlerin varlığını kabul etmekle kalmayıp niçinini, nedenini, nasılını ve sebebini de öğrenmek, bilmek ve anlamak; bir kelimeyle idrak etmek, kavramak suretiyle varlığını kabul ettirendir.

Yine bildiğimiz bir husustur. Önce tasavvur sonra icraat gelir. Tasavvur etmek, bir şeyi tasarlamak, birçok sahalarda asgarî  ölçüde bile olsa, bir şeyler bilmeyi zarurî kılar.

Konuyu dağıtmadan asıl temas etmek istediğime geleyim. İlim adamlarımızın en büyük bir noksanlığına temas etmek istiyorum: Bu eksiklik, daha çok Edebiyat, Tarih ve Hukuk alanında kendini gösteriyor. Her üçü de bütün milletlerde mevcut fakat başka biçimlerde tezahür ediyor.

Şayet Edebiyat; bir milletin mâzi ve hâldeki müşterek duygu, his ve düşüncelerinin mahsulü ve şekliyse; bütün bunların meydana  gelmesine vesile olan bir orijinini de göstermeniz icab eder.

Tarih; bir milletin mâziden istikbâle geçmesini temin eden hâl köprüsünün kurulmasındaki sağlamlığın teminatı ise; o milletin şu veya bu sebeple herhangi bir hareketine neyin sonucu sürüklendiğini daha doğrusu, hangi görünmez kuvvetlerin sevkiyle müspet veya menfî neticelere ulaştığını bilmek; tahrik noktasının potansiyel çekirdeğini keşfetmekle mümkün.

Hukuk; içtimaî ve sosyal bir hayat yaşayan insanlar arasındaki rabıta ve bağların formülleşmiş birer şekliyse; bu neden başka türlü değil de, bu biçimde bir hüviyete bürünmüş?

Şüphesiz her milletin Hak, Namus, Vatan, Millet, Din, Şeref, Haysiyet vb. gibi mefhumları farklıdır. Bu ayrılış neden ileri geliyor?

Meselâ bir Türk ile bir Fransız’ın aile görüşü niçin farklı?

Bir Türk askeri ile başka bir millete mensup askerin cephedeki hâleti rûhiyesi neden başka başkadır. İşte bütün bunları topluca ifade etmek istersek; her milletin bir dünya görüşü, hayat anlayışı yâni apayrı bir düşünüş sistemi vardır. İşte asıl bunun künhüne vâkıf olmadıkça, bilgilerimiz posa hükmündedir. Asıl faydalı, lüzumlu ve yararlı olan, can damarı hükmünde bulunan esas çekirdeği yâni orijini, çıkış noktasını belirtmedikçe, bilmedikçe; hâlimiz bir hamallıktan öteye geçemez.

Yunus Emre’yi anlamak, bilmek ve tanımak mı istiyorsun? Evvelemirde onun, Yunus Emre olmasını sağlayan cevheri keşfe çalışacaksın. Bu cevher: Allah’a karşı  “Bana seni gerek seni.”  Deyişindeki hikmet,  “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni.”  Feryadındaki nidada gördüğümüz gibi,Yaratanına karşı duyduğu özleyişin ifadelerinde saklıdır.

999

Mevlana’yı öğrenmek mi isteyeceksin? Onun şahsiyetini bulmasına vesile olan hakikati arayacaksın. O ki bir sözünde: “Ben ancak Muhammed Muhtar’ın yâni Seçilmiş Muhammed’in yolunun tozuyum. Kim benden onun dediklerine aykırı bir söz naklederse; o sözden de, o kişiden de bizarım.” Demiştir. Demek oluyor ki Mevlâna’yı tanımak için her şeyden önce o İki Cihan Güneşi Sevgili Peygamberimizi tanımak lâzım. Tebliğe vasıta olduğu  mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’i bilmekle kabil ve mümkün.

“Türk Milleti”nin tarihi, serapa hareket doludur. Bunun niçin böyle olduğunu, Türk Milleti’nin ölüm ve hayat anlayışı, şehit olmasındaki hikmet, gâzi oluşundaki sebep ve gözünü  kırpmadan bir gül bahçesine girercesine düşmana savleti bizlere anlatabilir. Zikri geçen mefhum ve kavramların esasını idrak etmedikçe; asla bildiklerimiz bizi kurtaramıyacak, adam edemiyecektir. Fazla derine dalmıyalım.  “Kore Savaşları”nda 2000 gibi gülünç denecek kadar az bir kuvvetin 200.000 kişilik, üstelik her türlü avantaja sahip bir orduyu hâk ile yeksan  yâni yerle bir ettiğini-kuru ve sathî sıfatlara istinat etmeyi bir tarafa bırakalım- ne ile izah edebiliriz?

Evet, ilim adamlarımızın her türlü vasıfları yanında,açıklığını asla örtemedikleri bir gedik var. Nedir bu? “Parçayı bilmek bütünü bilmeyi mümkün kılmaz, fakat bütünü bilmek parçayı bilmeyi mümkün kılar.” Cümlesi, bildiğimiz en basit mantık kaidelerindendir.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ve ilim adamlarımızın maalesef çoğunda müşahade ettiğimiz, hayatî bir ehemmiyet arzeden en büyük eksik tarafları  “Bütün” den nasipsiz olmalarıdır.

Bir üstadın dediği gibi: “O, beşer hayatının maddî manevî bilcümle safhalarında tecellî eden hidayet yoludur… Beşerin saadetini bir hayal-i muhal olmaktan kurtarıp müspet bir hakikat (kılandır)…Hayatımızın en ufak tecelliyatına kadar sonsuz bir nüfuza sahip olmuş, maddî manevî varlığımızın inkişafına kat’î bir tesir icra eylemiş, gayemizin, irfanımızın esası…Evet, hakkı yerine getirmek hususunda yakın ile uzağı, kavî ile zaifi bir tutan, fakire fakrından dolayı hakaret etmiyen, bütün şedaide (şiddetlere) karşı sebat gösteren, halkı da sabır ve sebata teşvik eden, birleştirmeye çalışıp, parçalanmaktan koruyan, hodgâm olmaktan (kendini düşünmekten) çok uzak bulunan tevazu ve meşvereti pek seven, hakkı görünce daima ona dönen, dünyaya karşı zühd ve iffeti iltizam eyliyen, tam hürriyet ve hukuku temin eden, ona en yüksek payeyi veren, fakirlere, zayıflara acıyan, onları himaye eden (dir.)…”

Evet pek muhterem okurlarım! Bu BÜTÜN, tek kelime ile İSLAMİYET’tir. KUR’AN’dır. Ve Allahü Teala’nın pek sevgili kulu Hz. Muhammed’in şahsında halelenen bilumum mümtaz (seçkin) vasıflardır.

Konumuzu somut bir delil ile bir kere daha te’yit edebilir, doğrulayabiliriz: Değil sadece “Türk-İslam Tarihi” topyekün  “İslam Tarihi”nde yer alan;Müslümanların asırlarca dünyanın üç büyük kıt’asında şu veya bu isimlerle tesis etmiş oldukları devlet ve medeniyetler kurmalarına vesile olan ve onlara, bu iştiyakı veren, bir tek cümledir. Evet yanlış duymadınız. Sadece tek bir cümle:  “İLA-YI KELİMETULLAH”. Yâni Allah’ın yüce isminin her tarafta hükmünü yürütür kılmaktır.

Zikrini ettiğimiz cümlenin künhüne, esasına vakıf olmadıkça, asla ve kat’a cephede bir gül bahçesine girercesine küffara saldıran orduların kazandığı zaferlerin mahiyeti, lâyıkı veçhile anlaşılamaz, yapılan anlaşmaların içyüzüne nüfuz edilemez.

“Hikmetin başı Allah korkusudur.”  Sözü ise Allah’ın yap dediğini yapmanın, yasakladığını yapmamanın bir başka söyleyiş tarzıdır. İçtimaî ve sosyal istikrar ise ancak bu evrensel cümlenin içerdiği sırdadır.

1000

İşte bizim hukuk anlayışımız bu altın çerçeveyle kuşatılmıştır. Bunun içindir ki, toplumsal hastalıkların önü alınamıyor. Haksızlıklar bir türlü son bulmuyor. Nasıl bulsun ki, daha evvel  “Hikmetin başı Allah korkusudur.”  Demiştik. Bunun taşıdığı yüksek mânadan haberdar olmayan fertlerin; insanî bir kimliğe bürünmeleri söz konusu olabilir mi?

Sözünü ettiğimiz  İLA – YI  KELİMETULLAH cümlesini idrakten mahrum kaldığımız için değil midir ki, o yüce ecdadın bugünkü zavallı ahfadı, Viyana’ya kadar gidişimizdeki hikmeti boş bir gayretin zebunu olmamıza bağlıyor! Mohaç ufkunda bir kasırga, bir bora gibi doğan  “Türk Akıncıları”nın çocuklar gibi şen bir hâleti ruhiye içinde düşmana dalışının hikmetine akıl sır erdiremiyor.

Ne acıdır ki, bu satırların âciz karalayıcısı, üniversite sıralarında meşhur bir öğretim üyesinin  “Türk Askeri”nin göz kamaştırıcı kahramanlığını, bir robotun şuursuz, kendinden habersiz, hareketlerine benzetmek bahtsızlığına şahit olmuştur.

İyi bilelim ki, Kur’an Tarihi bilinmedikçe, İslam Tarihi’nin künhüne ulaşılamaz. Batı Almanya’da Kur’an Tarihi bilhassa şarkiyatçı talebelere öğretilir de, Batılı geçinen bizler İslam’ın değil kendisinden, isminden bile kaçacak delik ararız. Nasıl gülünç bir durumda olduğumuzu varın sizler tasavvur edin.

Büyük,Türk Devlet  Adamı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın  “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye”  isimli dev eseri bütün yabancı dillere tercüme edilir de, bırakın müspet tarafını bir karşılaştırma kabîlinden dahi olsa, niçin  “Hukuk Fakültesi”nde okutulmaz?Ve neden onun  “Roma Hukuku”  kadar bile yanımızda değeri yoktur?

Batılı bir ilim adamı kadar da ilmî tecessüs ve araştırmadan mahrum ve yoksun kimseler bizde nasıl olurda kürsü sahibi yapılır? Müslüman – Türk milletini anlamak, İslâm’ı bilmek demek olduğunu idrakten âciz kimi ilim adamlarımız; BÜTÜN’den  -maalesef-  bucak bucak kaçmakta. Bu ise millet ile kendisinin; başı ile gövdesi birbirinden ayrılmış; nev-zuhur, acaip bir mahlûk görüntüsüne yol açmaktadır! Ve bu yüzdendir ki, bir türlü iki yakamız bir araya gelmemekte.

Efendiler, güneşten korkulur, kaçılır mı hiç? Sizler isemeseniz de o hergün yeniden   kıyamete kadar doğmaya devam edecek. Bütün ilim adamlarımızı  “Güneş Işığı”na yâni İSLÂM’ı tanımaya davet ediyorum.

İstisnalar hariç, ilim adamlarımızda, İslâm’ı anlama  merakının, hiç olmazsa doğu bilimi ile uğraşan Batılılar kadar olsun, olmasını gönülden arzu ve temennî edenlerdeniz.

Sathî, yüzeysel ve peşin hükümler; hakikatin ifadesi olmaktan uzaktır. Nitekim Hz. Ali:

“Hakikati, başkalarının dediklerine göre değil, hakikati bizzat kendi kaynağına inerek öğren. Bu şekilde, hakikati; başka türlü söyleyenlerin,nasıl menhus bir niyet beslediklerini de öğrenmiş olursun.”  Meal ve anlamındaki veciz, özlü sözüyle; her asrın ilim adamına şaşmaz objektiflik ölçüsünü miras  bırakmıştır.

Ne mutlu bu ölçüyü şiar ve prensip edinen ilim adamlarına. İşte, ancak onların kanları  şehitlerin kanlarından üstün olabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

1001 – 1002

 

 

Felsefe Üzerine Denemeler, Yeni Bir Şeyler Söylemek Lazım

0

Nesneleri duygularımızla algıladığımız düşünceler olarak gören, fikirlere ise ruhumuzun dışında var olamazlar diye bakan ve ruhun ölümsüzlüğü ile ALLAH’a- kadere ve kıyamet gününe inanan Skolastik Felsefeciler (İdealistler); bilimsel gelişmelere ve doğa olaylarına yeterince önem vermemişler ve bu yüzden de inandırıcılıklarını yitirmişlerdir. Ortaya koydukları fikirlerden hareketle gelişen Emperyalist, Kapitalist ve Faşist Devletler; başarılı olamamış, adalet ve güvenlik ile refah ve huzuru artıramamış, hakça paylaşımı sağlayamamış, gelir dağılımını dengeleyememiş, işsizlik- yoksulluk ve yolsuzluğu önleyememiş, bireysel hak ve özgürlükleri genişletememiş, insan hakları ihlallerini engelleyememiş ve emperyal uygulamalar ile insanlığı kan ve gözyaşına boğarak; ahlaki ve insanı erozyona, açlığa, şiddete, köleliğe, büyük göçlere ve küresel zulümlere neden olmuşlardır. 

Evreni ve insanı bilimle anlatmaya çalışan, ilmi gelişmelere ve doğa olaylarını açıklamada deneylere önem veren, hür düşünceye inanan Materyalist (diyalektik) Felsefeciler ise; insanları ve hayvanları makine olarak görmüş, maneviyatı ve duyguları önemsememiş, ALLAH’ı- Peygamberleri ve Kutsal Kitapları reddetmiş, ruhun ölümle birlikte sona ereceğini ve ahiret hayatının olmayacağını söylemiş, ancak dünyanın nasıl oluştuğunu ve maddenin ilk yaratılışını bir türlü açıklayamamış ve hiçbir şeyin “yoktan var, vardan yok olamayacağı” tezine cevap getirememişlerdir. Ortaya koydukları fikirlerden hareketle gelişen Komünist ve Marksist Devletler; başarılı olamamış, teorilerinin aksine eşitliği ve hakça paylaşımı sağlayamamış, gelir dağılımını düzeltememiş, işsizlik- yoksulluk ve yolsuzluğu giderememiş, adalet ve güvenlik ile refah ve huzuru artıramamış, bireysel hak ve özgürlükler ile toplumsal yaşamı dengeleyememiş, ahlaki ve insani erozyonu durduramamış, zulmü dindirememiş, insan hakları ihlallerini önleyememiş ve emperyalizmi sonlandırma yerine yayılmacı politikalar izleyerek; diktatörleşme eğilimi göstermiş ve kendi halklarını dahi muhtaç duruma düşürüp göçe mahkum ederek, inandırıcılıklarını kaybetmiş ve kapitalist sisteme geçmek zorunda kalmışlardır.

İdealistlerin devamı sayılan modern (çağdaş) felsefeciler ise; materyalizm ile idealizmi uzlaştırmaya çalışmışlar, hür düşünceyi benimsemişler, doğa olaylarına ve deneylerden çıkan bilimsel gerçeklere önem vermişler, ancak Materyalistlerin ALLAH’ın- kıyamet gününün ve kaderin var olmadığı tezini kabul etmemişler ve düşünceleri belirleyen ruhun ebedi olduğundan vazgeçmemişlerdir. Batılılar bu görüşten hareketle; Komünizm’in sosyal devlet, Faşizmin milliyetçilik, Kapitalizmin bireysellik tezlerinden sentez yapmışlar ve aydınlanmanın getirdiği laiklik ilkesi ile gelişen hukuk sisteminden de faydalanarak, ortaya “Milli egemenliğe, temsilcilerin seçimine, kuvvetler ayrılığına, sivil topluma, insan hakları ve bireysel özgürlüklere, düşünce- inanç- teşebbüs- örgütlenme ve basın yayın hürriyetlerine, sendikal haklara, şiddet içermeyen toplantı- gösteri- yürüyüş vb. eylemler ile görüşlerini açıklamayı ve hak aramayı güvence altına almaya dayanan” demokratik bir sistem koymuşlardır. Şu anda Türkiye’nin de uygulamaya çalıştığı “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” modeli; tüm eksikliklerine rağmen uygar dünyaya hâkim olmuş ve şimdiye dek bulunan en gelişmiş sistem olarak kabul görmüştür.

Ancak Batılılar dayattığı için tüm insanlığın benimsemediği ve her ülkenin kendisine göre yorumlayarak farklı farklı uyguladığı demokratik sistemde; başarılı olamamış, iddia edildiği gibi herkesi seçme ve seçilme hakkına kavuşturamamış, her seviyede halk desteğini yönetimlere yansıtamamış, millet egemenliğini hakim kılamamış, kuvvetler ayrılığı prensibini pekiştirememiş, ahlaki ve insanı erozyonu durduramamış, suç oranları düşürememiş, bireysel hak ve özgürlükler ile toplumsal yaşamı dengeleyememiş, adalet ve güvenlik ile refah ve huzuru artıramamış, tüm bireyleri sosyal güvenlik şemsiyesi altına alamamış, hakça paylaşımı sağlayamamış, gelir dağılımını düzeltememiş, işsizlik- yoksulluk ve yolsuzluğu giderememiş, sağlık- eğitim ve altyapı sorunlarını çözememiş, açlık ve sefaleti bitirememiş, zulmü dindirememiş, uluslararası büyük göçleri engelleyememiş, insan hakları ihlallerini önleyememiş ve küresel güçlerin emperyal uygulamalar ile dünyayı çatışma ve kaos ortamına sürüklemesine, neden olmuşlardır.

Elbette dünyayı kan ve gözyaşına boğan bu süreçte “hala demokrasiye geçmeyen, ülkelerini diktatörlükle yöneten ve halkını bilerek geri bırakan” liderlerin de büyük payı vardır. Ancak insanlık hala Batılıları emperyalist olarak görmekte ve onların ortaya koyduğu modern felsefe ile demokratik sisteme inanmamaktadır. Bu yüzden de Birleşmiş Milletler “meydana gelen çatışmaları gidermede, akan kan ve göz yaşını dindirmede ve uluslararası meseleleri çözmede” etkili olamamakta ve hepimizi dehşete düşüren kaos ortamı derinleşmektedir.

İnsanlığın eriştiği gelişmişlik seviyesini ve kültürel değerleri reddetmeden “doğu ile batı arasındaki kavga ile muhtemel bir üçüncü dünya harbini engelleyecek, etnik- dini ve mezhepsel çatışmaları sonlandıracak, ülkeler arası gelişmişlik farkını kapatacak, sağlık- eğitim ve altyapı sorunlarını çözecek, ahlaki ve insani erozyonu durduracak, terör ve şiddet olayları ile suç oranlarını düşürecek, madde bağımlılığı ile satanizm gibi sapkınlıkları azaltacak, aile müessesesini koruyacak, ilim ve bilim ile hür düşünceye önem verecek, tüm fertleri eşit ve onurlu kişiler olarak görecek, düşünce- inanç- teşebbüs- örgütlenme ve basın- yayın hürriyetlerine saygılı olacak, bireysel hak ve özgürlükler ile toplumsal yaşamı dengeleyecek, refah ve huzuru artıracak, hakça paylaştıracak, gelir dağılımını düzeltecek, işsizlik- yoksulluk- yolsuzluk- açlık ve sefaleti giderecek, tüketim çılgınlığını noktalayacak, herkesi sosyal güvenlik şemsiyesi altına alacak, toplumları kendi vatanında doyurarak uluslararası göçleri bitirecek, insan hakları ihlallerini önleyecek, zulmü dindirecek,  emperyalizmi ve kapitalizmi sona erdirecek ve yeryüzüne barış ve adalet getirecek” yeni bir sisteme, herkesin canından-malından ve namusundan emin olduğu taze bir iklime ihtiyaç vardır.

Devlet idaresinde “halkın sadece başkanları ve kabineyi demokratik usul ve yöntemlerle seçtiği, parlamentoların kaldırılıp tüm insanların milletvekili sayıldığı, kanunların bilgisayarla herkesin oyuna sunulduğu ve doğrudan yönetime geçildiği” ve Birleşmiş Milletlerde “tüm ülkelerin nüfusları oranında adil bir şekilde temsil edildiği, güvenlik konseyi gibi egemen devletler zihniyetinin tarihin çöplüğüne atıldığı, kararların demokratik usul ve yöntemlerle alındığı ve tüm uluslararası meselelerinin samimiyetle çözüldüğü” ahlaki, katılımcı ve gelişmiş bir düzen kurulmalı ve insanlık içinde bulunduğu vahim durumdan, bir an önce kurtarılmalıdır.

Büyük Türk Düşünürü Mevlana “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” demiş ve ufkumuzu açmıştır.

Eski felsefi öğretiler “tarım ve sanayi çağlarını geçirip, bilgi çağına giren” insanlığın, şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamamakta ve kaosa sebep olmaktadır. Kutup yıldızı gibi parlayacak, geleceğe ışık tutacak, 21. asrı kuşatacak ve birbirini yemeye başlayan insanlığın önünü aydınlatacak, yeni bir şeyler söylemek lazımdır. Dünya; herkesi sevgiyle kucaklayacak yeni bir medeniyet tasavvuruna, insanların ruhunda kopan fırtınaları dindirecek gelişmiş bir felsefeye ve beşeriyeti besleyecek apaçık bilgilere, her zamankinden çok ihtiyaç duymaktadır. Elbette ortaya sürülecek fikirler; yürekleri ısıtmalı, umutları yeşertmeli, tüm insanlığı sarmalı, genel kabul görmeli ve herkesi peşinden koşturmalıdır.  

21. Asrın düşünürleri bu beklentiyi karşılamalı, ortaya yeni bir şeyler koyarak beyinlere nüfuz etmeli, tüm insanlığa yön göstermeli, akan kan ve gözyaşını durduracak fikirler ile beşeriyetin önünü açmalı ve içinde yaşadığımız cihana derin bir nefes aldırmalıdır.

Kurban ve Hükümleri (2)

 

Her ibadette olduğu gibi kurbanda da niyet önemlidir. “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 6/162-163) ayetinde bu gerçek açıkça ifade edilmiştir.

Kurbanın ibadet niyetiyle ve yalnızca Allah rızası için kesilmesi şarttır, aksi takdirde kurban olarak bir değer kazanmaz. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a kurban takdim eden Hz. Âdem’in iki çocuğundan sadece birinin (Habil’in) kurbanının kabul edildiği, kurbanın kabulü için halis niyetin ve takvanın şart olduğu haber verilmiştir. (Mâide, 5/27-28) Diğer bir ayet-i kerimede ise, “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır…” (Hac, 22/37) buyrulmak suretiyle kurbanın kabulünde halis niyetin önemi vurgulanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Kurbanlarınızı gönül hoşnutluğu ile kesin” (Tirmizî, Edâhî, 1) buyurmuştur.

Bundan dolayı Hanefi mezhebine göre ortaklaşa kesilen kurbanda, her bir ortağın ibadet niyetiyle katılması şarttır.  Ortaklardan birinin sadece et elde etme niyetiyle katılması durumunda diğerlerinin kurbanı da geçersiz olur. Ancak ortakların hepsi ibadet kasdıyla değişik kurban çeşitlerine niyet etmiş olsalar (mesela, ortaklardan biri vacip olan kurbana, diğeri adak kurbanına, bir diğeri de nafile kurbana niyet etmiş olsa) böyle bir ortaklaşa kurban kesilmesi caiz olur.

Bir kimse tek başına kesmek üzere aldığı büyükbaş hayvana, sonradan altı kişiye kadar ortak kabul edebilir. Kurbanlık niyetiyle alınan hayvan kesilmeden önce ölürse, zengin kimsenin tekrar kurbanlık satın alması gerekir, fakir için gerekmez. Kesimden önce kurbanlık kaybolur, sahibi ikinci defa kurbanlık alır da sonra birinci hayvan bulunursa, zengin de fakir de bunlardan sadece birini, tercihen daha iyi olanını keser.

Kurbanın rüknü, kurban olma özelliğini taşıyan hayvanlardan birini kesmek olduğundan, hayvanı kesmeden canlı olarak veya bedelini fakire yahut bir hayır kurumuna vermekle kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Kurbanlık hayvan, canlı olarak tartılıp kilogram fiyatı üzerinden anlaşarak bedeli kesildikten sonra verilmek üzere veya kesildikten sonra eti tartılıp fiyatı belirlenerek satın alınabilir. Kurban malî bir ibadet olduğundan hiçbir mazeret olmasa da, kişi kendi adına kurbanını satın alıp kesmek üzere güvendiği bir kimseyi, özel veya resmi bir kuruluşu vekil tayin edebilir. Bu kapsamda Diyanet İşleri Başkanlığımız da Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte “Vekalet Kurban Kesimi” kampanyası düzenlemiştir. Kesilen kurbanların etleri yurt içinde ve yurt dışındaki ihtiyaç sahiplerine dağıtılacaktır.

Kurban kemenin vakti, kurban bayramının ilk günü bayram namazının kılınmasından 3. günün akşamına kadar olan süredir. Kurbanın makbul olabilmesi için belirlenen bu süre içerisinde kesilmesi gerekir. Bayram namazı kılınmayan yerlerde ise, sabah namazı vaktinden itibaren kesilebilir.

Kurban sahibi elinden geliyorsa kurbanını kendisi kesmeli, eğer kesemiyorsa ehil birine kestirmelidir. Kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmeli, hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) koyunu kulağından çekerek kesmeye götüren bir kimseyi, “Hayvanın kulağını bırak, boynunun kenarından tut” buyurarak ikaz etmiştir. (İbn Mâce, Zebâih, 3) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuştur: “…Kesecek olursanız kesmeyi iyi yapın. Bıçağın ağzını bileyin. Hayvana (zahmet vermeyin) rahat ettirin.” (Müslim, Sayd 57; Tirmizî, Diyât 14)

Kurbanlık hayvanların üzerine mutlaka Allah’ın adı anılmalıdır. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “…(kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın” (Hac, 22/36) buyrulmuştur. Hayvan kesmek için yere yatırılınca, “Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (En’am, 6/79) “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur…” (En’am, 6/162-163) ayetleri okunur. Daha sonra tekbir getirilerek hiç ara vermeden kurban kesilir. Veya doğrudan “Bismillahi Allahü Ekber” diyerek kesim yapılabilir. Kurban kesen kimse dilerse iki rekat şükür namazı kılar.

Kişinin, kurbanı kesilirken yanında bulunması müstehaptır. Hz. Peygamber (s.a.s.) kızı Hz. Fatıma (r.anha)’ya hitaben, “Kurbanın kesilirken orada hazır bulun. Zira işlemiş olduğun her günah, kurbanın kanından ilk damlası yere düştüğünde, bağışlanır” (Et-Tergib ve’t-Terhîb, c. 2,  s. 154) buyurmuştur.

Yüce Allah’tan, kurbanlarımızı kabul buyurmasını, günahlarımızın bağışlanmasına ve rızasını kazanmaya vesile kılmasını diliyorum.

 

 

Davakıran, Everdi ve Beyan ile Ayan

 

İşadamı Vehbi Koç hatıralarını yazmak istiyordu. Çünkü Ankaralı Vehbi Koç Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Mahir İz ile birlikte ilk katibi umumilerindendi. Çok şey yaşamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken çok şeye de şahit olmuşlardı. Vehbi Koç memurluğu bir türlü benimsemeyince Ulus’ta bir dükkan açarak ticarete başladı. Devletle çok sıkı fıkı oldu. Kamunun ihtiyaçlarını karşıladı. Devletten hiç ayrılmadı. Allah da “Yürü ya kulum” deyince de yürüdü.

Holding çalışanları patronları Vehbi Koç’un hatıralarını yazması ve yayınlanması konusunda iyi bir redaktör aramaya başladılar. Dört bir koldan  isim isim tespit edildi yazar, müellif, mütercim, muhabir, gazeteci vs. bulunmasına bulunurdu ama işin biraz da ketumiyeti vardı doğrusu. Çünkü Vehbi Koç Bey’in, yani Koç Holding’in kurucusunun anlattıklarını iyi algılamak ve aktarmak gerekti.

TOY YAZAR “HATIRALARIM” İÇİN DEVREDE

Eski tüfek solculardan sermayeye itimat veren yazarlarından Erol Toy bulundu. Anlaşma da sağlandı. O yıllarda Koçların ortak olduğu Türk- Amerikan Bankası vardı. Banka idarecilerine MTTB yöneticileri dergileri Milli Gençlik için reklam almaya gittiler.(1968) Ancak elleri boş dönmek durumunda kaldılar. O günlerde örtülü komünist, Moskova yanlısı sol öğrenciler gitti “Barış Dergisi Nazım Hikmet Özel Sayısı”na reklam için. Tam bir sayfa ilan alarak Koç Holdingten güle eğlene çıktılar. Bu sadece bir örnek. Dolayısıyla Erol Toy’un tercih edilmesinin bu ve bunun gibi onca çok sebebi vardır.

Vehbi Koç imzasıyla “Hatıralarım”  büyük boy, birinci hamur kağıt, kirli beyaz renkte bez ciltli olarak yayınlandı. Bazı büyük yayınevlerinde satışa sunulsa da genelde üniversite hocalarına, gazete ve dergilerin köşe yazarlarına, şirket ve işadamlarına, sendikalara, diplomat ve politikacıların önde gelenlerine hediye edildi bir yazıyla. Dağıt dağıt da bitmedi Hatıralarım.

Yazar Erol Toy(1936) Alaşehirliydi. Ailesi fukara olduğundan ancak ortaokulu bitirebildi. Geçinebilmek için fırın işçiliği bile yaptı. Milliyet Gazetesi’nin Ali Naci Karacan Armağanı Yarışması’nda “Yaşadıklarının Farkında Olmadıklarımız” adlı röportajla 3. oldu ve adını duyurdu. O yıllarda Türkiye’nin Pravdası diye bilinen, keçisi çalınan müftüyü “Müftü keçi çaldı” diye haber yapan gazete dahil Yön, Cumhuriyet, Akşam gibi müslümanları aşağılayan, gerici, mürteci, kuyruk, şeriatçı diyerek ötekileştiren ağır derin sol neşriyatta çalıştı ve  yoldaşlarının deyişi ile kökleri yakın tarihimin  gerçeklerine uzanan  günün sorunlarına sahip çıktı!. Şükran Kurdakul çok tutmuştu yalın anlatımı ve  güçlü gözlem yetenekli Erol Toy’u. Adnan Binyazar da dil tutumu, buna bağlı yalın anlatımı, olayları yorumlamadaki başarısı, sorunları bilinçle işlemesi dolayısıyla Erol Toy’u izlemeye aldı.

“İMPARATOR” HOLDİNGİ GERİDE BIRAKTI

Erol Toy için artık yol belli olmuştu bu destek ile. Yenilgi (hikayeler), Toprak Acıkınca, Acı Para, Gazap Ortakları(roman), Pir Sultan Abdal(oyun, Halk Oyuncuları defalarca kapalı gişe oynadı), Türk Gerila Tarihi(inceleme) adlı eserlerine bir yenisini daha eklemek istiyordu. İşte fırsat ayağına gelmişti.

32 yaşındaki delikanlı Erol Toy, Vehbi Koç’un hatıralarının gerek tashihi ve gerek redaksiyonunu yaparken sürekli notlar aldı.  Almakla kalmadı notun arka planındaki gelişmeleri de mercek altında tuttu. Kitaplarını yayınlayan bir başka kapitalist solcuMehmet Ali Yalçın’ın Cağaloğlu’ndaki isminin baş harflerinden oluşan MAY Yayınlarına uğrayarak “Abi, sana bomba gibi bir roman yazdım” dediğinde zaten patlamayı orada yapmıştı. Vehbi Koç’un Hatıralarım’ın iskeleti “İmparator” adında yeni bir roman doğurmuştu. Romanın kahramını fiilen Vehbi Beydi, resmen ve ismen değildi. Hukuki bütün açıklardan istifade edilerek yapılan mizansen avukatları bile hayrette bıraktı. Zaten o günlerde ve hatta bugün de sol demek , ecnebi dilli, tahsili, görgüsü, tecrübesi, milli ve yerel değerlere yabancılığı, kimliksizliği, iç ve dış bağımlılığı  ne olursa olsun aydın demekti.

İmparator’un girmediği ev kalmadı bir anda. Sağcı-solcu bütün öğrenciler bu kitabı konuşuyordu. Bir kısmı nasıl zengin olunacağını öğrenmek isterken, bir kısmı da pis kapitalistlerin ülkeyi ve devleti nasıl sömürdüklerini algılamaya çalışıyordu! Bir kesim vardı ki  gündemde ne varsa ona sahip çıkıyordu. Madem İmparator gündemi teşkil ediyor, gazeteler ondan bahsediyordu, o halde birkaç senede 40 baskı yaparak yayınevini, entelektüel hayatı, sol ve sanatçı kesimini ilgilendiriyordu, bu romanın okunması gerekti hava atmak için. Öyle de oldu.

Şimdi Erol Toy’un eserlerini vitrinlerde göremiyorum, kendisi hayatta mı onu da bilmiyorum. Sol Erol Toy’u terk mi etti sanmam ama bir ihtimal işte. Saman alevi gibi parladı ve sonra söndürüldü.

ZAHMETSİZ RAHMET  OLMUYOR

Bütün bunları niçin hatırladım dersiniz, arkadaşım Latif Çiçek yok mu hep o’nun yüzünden işte. Latif Çiçek günümüz entellektüel hayatı için bir şanstır. Özellikle de eğitim hayatımız için. Gelişmelere analizleri ve yaklaşımları dikkate şayandır, arka planı mutlaka vardır, referansları da güçlüdür. Avni Özgürel’in internet sitesi Birleşik Basın’da yazılar yayınlıyor. Hepsi birbirinden güçlü ve dolu yazılar. Dilerim bu yazılar birleştirilerek bir kitap haline getirilir. Son yazısı İçlik’te bir kitaptan bahsediyordu. Mustafa Everdi’nin yazdığı Davakıran adlı bir roman. Dikkatimi çekti. Kitapçılarda bulamayınca Beyan Yayınları’na uğrayarak hem  Ali Kemal Temizer ile sohbet ettim, hem bu 240 sahifelik romana sahip oldum. Bir gecede de bitirdim. Yazarı Mustafa Everdi’yi arayarak kutladım. Hayret nasıl olmuş da geçen sene yayınlanan bu nefis romanı, bizlerin hikayesini, bir cemaatin birkaç önde geleniyle öyküsünü farketmemişiz?!

Beyan Yayınları Zübeyir Yetik’in, Saatçı Musa Çağıl’ın, Terzi Sait Çekmegil’in ve daha başkalarının da hatıralarını yayınladı. Hepsini okudum. Adına ne derseniz deyiniz sağ, milliyetçi, muhafazakar, islamcı vs. kesimin bugünlere  nasıl geldiğini, nasıl badireler atlattığını, çekilen sıkıntıları, tutuklamaları, iftiraları, işsiz kalmaları, okuldan atılmaları, dışlanmalarını, küçük ve basit görünmelerini, işyerinden tard edilmelerini vs o kadar çok yaşamış ki insanlarımız ve toplumumuz “pes yani” dedirtecek kadar. Minyeli Abdullah da esasında bizim romanımız. O işkenceyi, zindanları ve zulmü belli yıllarda acaba yaşamayan var mı ki inancı uğruna? Eğer bir mesafe ve nefes alındıysa bu yüzdendir. Olmuyor işte zahmetsiz rahmet olmuyor.

DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜM İDEALİZMİ ARKA PLANA BIRAKMAMALI

Bir Fransız atasözünü hatırlıyorum. Buna benzer Çin kelam-ı kibarı da var. Konfüçyus’un deyişleri de: “İktidar bozar” manasında bir hatırlatma veyahut “iktidar çözer” anlamında Türkçeye tercüme edilirse. Herhalde “bozar” daha doğru galiba. Bize gelince ölçü belli, hemen hatırlatıyor kitabımız, geleneklerimiz ve aksakallarımız. İşte özeti “Kamusal alan görevlileri(devlet adamları dahil) vazifeye başladığından itibaren mal varlığı artmamalı. Eftal olanı azalmasıdır.” Bu ölçü yeter de artar bile.

Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı’ndan Birinci Lema’da Hazreti Yunus olayını anlatır. Derki bir yerinde “Bir iç dışa, dış içe çevrilsek” acaba nasıl ve neyi savunuruz. Dolayısıyla işimiz gerçekten zor.

Hukukçu Mustafa Everdi’nin Davakıran’ını okurken “Ben bu roman kahramanını tanıyorum” diyorum. “Arkadaşını da tanıyorum.” Romandaki bütün olayları sanki “biliyorum” gibi geliyor bana. Çünkü içimizden biri anlatılıyor.

Önceleri devletin yaptığı zulümleri Kemal Tahir’in deyişiyle “devlet ana” diyerek “devlet baba” zarar görmesin diye hep içimize atmışız. Zulüm durmamış, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti işlememiş, bizim insanımız hep devletinden yana içi yana yana hep sabretmiş. Nazilli’de dini kitap okuduğu için karakolda dövülerek öldürülen Terzi Mehmet Oğuz’un hala bir romanı yok,  senaryosu yazılmamış, filmi çekilmemiş. Rahmetli Mehmet Oğuz kan kusarak öldürüldü. Şimdi bu dönem atlatıldı gibi. Dini kitap okuduğu için kimse öldürülmüyor.

ÖRTÜLÜ AHLAKSIZLARIN ROMANINA DEVAM MI?

Sonra ” aman arkadaşımızın fenalıkları deşifre olmasın davamız zarar görür” dönemi başladı. Es geçildi. Paralar toplandı batırıldı. Müesseseler kuruldu, iflas ettirildi. Sonra bir baktık ki bunların içinden kaç tane “gizli zengin” çıkmış. Yine de “islam zarar görmesin” diye anlatılmadı, üzeri küllendi. Ancak parçalanmalar, bölünmeler oldu ister istemez. Yardım kuruluşlarındaki skandal ve müslüman parasıyla kurulan bir müessesenin imtiyazı yahudilere satılması ile mızrak çuvala sığmayacak boyuta geldi.Hayırseverlerin heyecanlarını aldılar. Rüşvet ve ahlaksızlık; zenginleşip, ünvan ve imkan sahibi olunca görünmez zannedildi!

Davakıran bunun bir kısmını anlatıyor işte. İçimizdeki örtülü ahlaksızlıkları yansıtıyor. Romandan bir bölüm “Fatihler gizlenmiştir. Ama biz çocuklarımıza  Fatih adı vererek  bilmeden onlara yardım ederiz. Kelimelerimizle elde edeceğimizi sanırken, malı götüren götürmüştür. Bana da tenis yerine çelik çomakla, viyolensel yerine davul zurnayla oyalanmak kalmıştı. Shf 123”

Galiba içmizi dışa, dışımızı da içe çevirmemiz gereken günlere geldik. Ayan Beyan ortada. Teşekkürler Mustafa Everdi. Davakıranları yakalamaya devam.

 

 

Türkiye’nin Vietnam’ı Suriye mi?

 

Suriye’yi Türkiye’nin Vietnam’ı yapmak isteyen ülkeler var.

Rusya Suriye konusunda at pazarlığı yapıyor.

Bir yandan ABD ile Esad’ın gitmesi için el sıkışıyor.

Öte yandan, Esad’a siyasi ve lojistik destek veriyor.

Almanya Esad’ın konumunu Türkiye’ye karşı güçlendirmek istiyor.

Bu nedenle Merkel Suriye’ye 1,5 milyar dolar yardım kararı aldı.

İran, Suriye’ye 4 milyar dolar tutarında para ve askeri yardım yapıyor.

Türkiye ile Obama’nın ABD’si ise, hâlâ Esad’ın gitmesinden yana.

Mısır da son dönemlerde bu kervana katılan ülkelerden.

Ve asıl oyun Kuzey Irak petrolü ve doğal gaz kaynaklarını kimin kontrol edeceği.

ABD doğal gaz kaynakları açısından rahat, ama petrol açısından bölgeye muhtaç.

Bu muhtaçlık sadece Amerika’nın kullanımı için gerekli petrol konusu değil.

Başka ülkelerin bölge petrolünü kullanmasına engel olmak da istiyor.

Amerika Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda kararlı.

Rusya tüm Avrupa’nın gaz dağıtımını tekelinde tutmak istiyor.

Türkiye yeni çıkan petrol yasası sayesinde Kuzey Irak’ta petrol peşinde.

Irak devlet Başkanı Maliki, İran’la ve Rusya ile açık bir ittifak içinde.

Barzani Türkiye’ye yakın bir politika izliyordu.

Talabani ani bir rahatsızlık sonucu nasılsa Almanya’ya tedaviye gitti.

Kuzey Irak’taki yönetim ve petrolün akıbeti yakında şekillenecek.

Bir Türk şirketi Kuzey Irak’ta petrol arıyordu 2006 yılında.

Genel Enerji şirketi, Kanadalı ortağıyla birlikte Kuzey Irak’ta ilk petrol kuyusunu kazmaya başladı.

Irak’taki özerk yönetiminin Başbakanı Neçirvan Barzani, Irak’ın kalkınmasına yönelik çabalarından ötürü Türkiye’ye teşekkür dahi etmişti.

Barzani, gelecekte de Türkiye’nin ekonomik ve endüstriyel alandaki katkılarını beklediklerini de söylemişti.

Türkiye sadece TPAO ile değil özel şirketlerle Kuzey Irak’ta petrol arama ve dağıtma projesinin içinde.

Avrupa’da başta Almanya ve İngiltere’nin asıl endişesi de işte bu petrolün geleceğidir.

Eğer Türkiye ve ABD kaynakları kontrol ederse, AB’nin aleyhine olacaktır.

Rusya da AB ve ABD arasındaki bu çıkar çatışmasını lehine çevirmek istiyor.

ABD ve Türkiye dâhil bazı ülkelerdeki terör vakaları ve eylemlerin bu nedenle anlamı çok büyüktür.

Özerk Kürt Bölgesel Yönetimi, 2012 yılının başından itibaren IrakMerkezi Yönetimiyle kavgalı.

Buna rağmen, Kuzey Irak’ta üretilen petrolü satabilmek için çalışıyordu.

İşte burada Kuzey Irak ve Türkiye’nin işbirliği devreye girdi.

Bu nedenle Şii kartları hem Irak’ta Maliki, hem de İran ve Suriye’de devreye girdi.

Başta Almanya olmak üzere AB’den Suriye’ye destek gelmesi bu nedenle oldu.

Türkiye’nin üçüncü köprüsünün adı bu nedenle önem taşımaktadır.

Ancak farklı ülkelerin Türkiye üzerindeki ayrışmaları bu açıdan körüklemek istediği açıktır.

Özellikle Almanya DHKP-C’yi bu nedenle sevmektedir.

Suriye’yi Türkiye’nin Vietnam’ı yapmak için verilen çabaların arkasında mezhep yoktur.

Mesele Sünni-Şii bloklaşma ötesinde, bölgedeki enerji kaynaklarının AB ya da ABD rengini ifade etmektedir.

Enerji strateji savaşları sadece Türkiye’nin değil, AB-ABD arasındaki gelecek ilişkilerini belirleyecek.

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın uçağının Erbil’e inmesine izin verilmemesi Maliki’yle gelen emirle oldu.

PKK’nın yerine sürülecek yeni kartların varlığı da bu çatışmaların farklı tezahürleri olmaktadır.

Dahası yeni PKK ya da PKK görünümlü yeni terör eylemleri de yeniden hortlayabilir.

Geçen yıl Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın uçağının Erbil’e inmesine izin verilmemesi böyle bir dönemde oldu.

İşte bu nedenle Suriye Türkiye’nin Vietnam’ı olabilir.

Biz Gezi Parkındayız, onlar gazın çarkında.

Epeydir Avrupa basınında yaratıcı konular olmamıştı.

En son bu da Der Spiegel ile gerçekleşti.

Derginin genel yayın yönetmeni yardımcısı Klaus Brinkbaumer, “Bizler Almanya’da yaşayan 3 milyon Türk’ün Almancalarının yetersiz olduğuna inanmıyoruz. Türkiye’de yaşanan olaylar Almanlar, Türkler ve Avrupalılar gibi herkesi ilgilendiriyor. Hükümetin bu olayların üstesinden gelmedeki yaklaşımı rahatsız edici. Biz hem Türkçe hem de Almanca olarak bu yaşananları buradaki Türklere ve Türkiye’deki Türklere sunabildiğimiz için mutluyuz” dedi.

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

Suriye ve Mısır

Orta Doğu, istikrarsız ülkeler bölgesi.

İstikrarsızlığın sebepleri araştırıldığında karşımıza iki önemli etken çıkıyor:

Birincisi: İsrail. İkincisi zengin petrol yatakları.

Bölgede yaşayan insanların farklı inanç kültürlerine ve bu kültürlerin farklı alt ve yan kollarına sâhip olması, bu iki etkenden yararlanarak bölgeyi karıştırmak isteyenlerin işini kolaylaştırıyor.

Bölgede dengeler de sık sık değişiyor.

Bu değişkenler karşısında Türkiye’nin bölge lideri veya hiç değilse bölgede istikrarın oluşmasına ve gelişmesine katkı sağlayabilmesi için her şeyden önce, istikrarlı bir dış politika tâkip etmesi gerekir.

Bunun mümkün olabilmesi için de Türkiye’nin bölge ile ilgili politikalarını, batılı ülkelerin değil, bölgenin şartlarına, hiç değilse kendi menfaatlerine göre düzenlemesi gerekir.

Uygulamalara baktığımızda gerekli hassasiyetin uzağında olduğumuzu görüyoruz.

Başlangıçta Suriye ‘Has Dost’ idi. İsrail’in yönlendirmesiyle ABD muhalif konuma geçince, Türkiye’de Stratejik ortağının (?!) yanında yer aldı. ABD; Arap baharını fırsat bilinerek İsrail’i rahatlatma projesini uygulamaya koydu. Suriye’yi; iktidarı babasından devralan diktatör değil, ABD ve İsrail’in birlikte belirleyeceği kukla diktatör yönetmeliydi.

Türkiye’yi hiç ilgilendirmeyen bir konu…

İç savaştan kaçan mültecilere kucak açtık. ‘İyi yaptık. Bize yakışan bu idi…’ Demek mümkün değil. Çünkü daha savaş başlamadan gelecek olanlar için hazırlık yaptık. Yaptığımız hazırlığı ilan etmek suretiyle resmen, mülteci dâvet ettik. O kadarla yetinmedik, ABD ve İsrail’in isteği üzerine, meydana sürülen muhalifleri destekledik.

Muhaliflerin yeterli beceriye sâhip olmadığı anlaşılınca, PKK ve Barzani destekli Kürtler devreye sokuldu.

Artık tamamdır!’ denildi ve Beşar Esad’a, ülkesini terk ettikten sonra gideceği ülke belirlendi.

Fakattt…

Evdeki hesap Şam’a uymadı. ‘Müdâhale‘ denildi, olmadı. ‘Sınırlı müdâhale‘ denildi, o da olmadı.

Gelinen noktada, ‘Kimyasal silah kullanma, müdâhaleden vazgeçelim‘ sözüyle zeytin dalı uzatıldı.

Böylece milletlerarası adalet sistemine yeni bir kural konuldu: ‘Kütleleri kimyasal silahla öldürmek yasak, konvansiyonel silahlarla öldürmek serbest…’

Destekleyeceğimiz adalet anlayışı bu olmamalı.

Düşürülen uçağımız, şehit edilen iki pilotumuz, Reyhanlı saldırısında ölen vatandaşlarımız, sınıra sıfır noktasındaki ilçemizde şarapnel parçalarıyla hayatını kaybeden mâsum insanlarımız unutuldu. Suriye helikopterini düşürmekle yetindik.

Bir de ‘Kurtlar Vâdisi Suriye’ filmi çevirseydik… iş tamamdı.

Gerçekler geç fark edildi. ABD’nin de İsrail’in de Suriye politikalarında değişiklik oldu.

Tabî’i Türkiye’nin de… 

Son günlerde doğru politikalara yöneldiğimizi söylemek mümkün.

Öyle olması gerekiyordu. Çünkü Türkiye’nin Suriye ile ilgili politikası, sâdece Suriye ile değil, başta İran olmak üzere bütün Ortadoğu ülkeleri ile hatta Rusya ile olan ilişkilerimizi de etkilemektedir. Önümüz kış. Doğal gazda İran’a ve büyük ölçüde Rusya’ya bağımlı olduğumuzu hatırlamamız gerekir.

Artık herkes biliyor. Ortadoğu’da 4 ayaklı bir Kürt devleti düşünülüyor: Irak ayağı tamamlandı. Suriye ayağı için teşebbüse geçildi. İran ayağı için projeler hazırlanıyor.

Dördüncü ayak mı? Söyleyip de şeytana hedef göstermeyeyim. Zâten bilenler biliyor. 

Mutlaka farkındasınızdır:  ABD ve batılı ülkeler ve hatta İsrail bile, Suriye ile ilgili planlarını gözden geçirmek mecburiyetinde olduklarını idrak ettiler. Şimdilik söylemlerinde farklılıklar seziliyor. Söylemlerdeki değişikliklerin uygulamaya yansıması da yakındır.

Bir gerçeği artık herkes biliyor: Süper güçler, kendi topraklarında savaş istemedikleri gibi, kendi askerleri ile başka ülkelerde savaşmak da istemiyorlar. Bu işi taşeronlara yaptırmanın yollarını arıyorlar.

Söylemeye gerek var mı? İtibarlı devletlere taşeronluk yakışmaz.

Hele, bölge lideri olma potansiyeline sâhip devletlere hiç mi hiç yakışmaz…

 

MISIR

Süper güçler Hüsnü Mübârek’in işini bitirmek için Mısır halkını ve Mısır’da önemli bir güç olan Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı taşeron olarak kullandılar. Mursi, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk ziyaretlerini Çin ve İran’a yapınca anlaşıldı ki, Mısır Camp David Anlaşması hatâsını tekrarlamayacak. Batılı ülkelerin ve ‘Uzak Batı‘ olarak adlandırabileceğimiz ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeyecek. 

Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın, iktidar olduktan kısa bir süre sonra batılıların asla tahammül edemeyecekleri ölçüde radikal İslam’ın temsilcisi olduğu anlaşıldı. Vahhabiler, İhvan-ı Müslimcilerin yanında entel tâbiriyle ‘ılımlı Müslüman’ sayılır.

Batı, bu gerçeği bilmiyorsa, câhilliğinden çuvalladı. Biliyorsa ve ‘İktidara geldiklerinde yumuşarlar‘ beklentisinde oldularsa fena halde yanıldı.

Gözümüzde büyüttüğümüz, ‘süper güç‘ dediğimiz batı işte bu değerli dostlar.

Ya çuvallıyorlar veya yanılıyorlar.

Bu batının ipiyle kuyuya inilmez. ‘Demokrasi‘ dediler Hüsnü Mübârek’i alaşağı ettiler. Demokrasinin getirdiğini beğenmediler, Sisi’yi taşeron olarak kullanıp Mursi’yi hapse attılar.

Batı bunu hep yapıyor. Doymak bilmez iştahları sebebiyle menfaat bağımlısı olarak kaldığı müddetçe yapmaya devam edecek.

Batılılar gibi çuvallamamak veya fena halde yanılmamak için sorgulayıcı olmamız gerekiyor.

İlk sorgulamayı ben yapayım, devamını sizler getirirsiniz:

1- 1925 yılında imzalanan Cenevre Anlaşması ile kimyasal silahların kullanılması yasaklandı. Gerçi bütün devletler anlaşmaya imza koymadı. Koyanlar da İkinci Dünya Savaşı’nda kimyasal silah kullandılar. Bunlar biliniyor.

Yine de soralım: Neden kimyasal silahların kullanımının yasaklanması düşünülüyor da kimyasal silah üretiminin kesin olarak yasaklanması kimsenin aklına gelmiyor?

2- Suriye’de muhalif radikal grupların Esad’dan daha az vahşi olduğunu mu zannediyoruz?

Adımlarımızı dikkatlice sorgulamadan atarsak, yönümüzü kendimiz belirlemezsek çuvallarız veya fena halde yanılırız.

Bırakınız, bölge lideri olmayı, kendi kendimizi bile doğru dürüst yönetemeyiz.

İdealsizlik!

 

Bir milletin ilerlemesini, medeniyet oluşturmasını sağlayan şeylerin başında o milletin inandığı, kendine hedef olarak koyduğu idealler yatmaktadır.

Türk milletinin Göktürkler zamanında kendine koyduğu ideal “Türk cihan hakimiyeti” olarak ifade ettiğimiz, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar Türk yurdu oluşturmak idi.

Nitekim bu idealin teşvikiyle Türkler dünyanın değişik yerlerine göç ederek kavimler göçünü başlatmış, çeşitli milletlerle girdiği etkileşim sonucu kültürel olarak kendisini geliştirmiş, tarihe de bir çok katkıda bulunmuştur.

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonraki idealinin ise fütuhat yani fetih ile İslamiyet’i dünyaya yaymak olduğunu görürüz. Bu ideal neticesinde Türkler İslamiyet’in dünyadaki kılıcı olmuş, Batı içinde yatan İslam korkusu Türk korkusu haline gelmiştir.

Osmanlı’nın dağılma sürecine kadar yukarıda izah ettiğim ideal devletin resmi ideali olmuştur. Dağılma sürecine baktığımızda ise öne çıkan iki idealin olduğu görülmektedir: Birincisi devletin dağılmasını önlemek, ikincisi de “kızıl elma” yani dünyadaki Türklerin birleşerek Turan yurdunu oluşturmasıdır.

Devletin dağılması engellenemese de bu yolda gösterilen gayretler neticesinde Batı’nın hedefi olan “Türkleri Anadolu’dan atma” fikrinin gerçekleşmesi engellenmiştir.

Kızıl elma ideali ise yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de etkili bir ülkü olarak devam etmiştir.

1960’lı yıllardan itibaren millet olarak idealimiz Avrupa Birliğine girmek şeklinde olmuş, o günden bugüne bu ideale ulaşmak amacıyla çeşitli revizyon hareketleri yapılmıştır.

1990’lı yıllara gelindiğinde hatırlarsanız devlet adamlarınca idealimiz “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk hinterlandı” şeklinde formüle edilmişti.

Tüm bu tablodan hareketle günümüze baktığımızda ise milletimizde geleceğe dair bir idealden ziyade geçmişte yaşananları yermek yada övmek üzerine dayalı bir anlayışın geliştiği gözlenmektedir.

Milletlerin geleceğini idealleri belirler. İdeali olmadan geçmişe saplanıp kalmak milletlerde durağanlığa ve tavır eksikliğine sebep olur ki bu durum o milletin yok olmasına yol açabilir.

Çünkü ideal demek “ümit” demektir!

Geleceğe dair ümitli olmak da o milletin devamını sağlar.

Tıpkı biz Türkleri tarihte var edip devamını sağlayan ideallerimiz gibi…

Bugün milletimizi geleceğe dair ümitsizliğe ve tembelliğe sevk eden “sürekli geçmişi yargılama” saplantısından kurtulup, geleceğe dair yeni idealler oluşturmak ümidiyle…

 

 

Demokrasi Paketi mi, Parçalanma Bombası mı?

 

Başbakan, “demokrasi paketi”ni açıkladı.

  • Bu paketi hazırlarken “demokratik bir süreç” işletilmedi.

Muhalefetin, demokratik kitle kuruluşlarının, üniversitelerin görüş, öneri ve katkılarına ihtiyaç duyulmadı. Oysa, demokrasi, tek kelimeyle “KATILIM” dır. Bu pakette katılım yok!

  • Başbakan, iki yıl önce 23 Nisan’da, birkaç dakikalığına koltuğuna oturan küçük çocuğa; “Sen şimdi Başbakansın. İster asar ister kesersin!”diyerek demokrasiden ne anladığını açıklamıştı!
  • Bu “sözde demokrasi” paketi ile, Türk Alfabesi tahrif ediliyor. Üç harfin eklenmesiyle ne Türk diline ne de Kürt diline katkı sağlayamazsınız. Türkçe dışında dil ve lehçelerle eğitim, “Eğitim Birliği” ilkesine aykırıdır ve bölünme sürecinin ilk adımıdır!
  • Bugün, demokrasisi en gelişmiş ülkelerde bile, “ulus bilincini” geliştirmek için, “Andımız” benzeri antlar söylenmektedir. İşte ABD okullarında her gün söylenen ant; “Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği cumhuriyete bağlılık için ant içiyorum. Herkes için özgürlük ve adaletle Allah’ın gözetiminde, bölünmez tek vatan.”

310 milyonluk ABD’de “Amerikalı” yalnızca 22 milyon kişi. Kalanı hemen her ülkeden ABD’ye gelmiş, “ABD Vatandaşı” olmuş insanlar. Bunların hiç biri resmi dairelerde “resmi dil” dışında dilekçe veremez!

  • Bugün, ülkemizde yaşanan insan hakları ihlalleri yüzünden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden en çok ceza alan ülkeyiz. Demokratik haklarını kullanmak isteyen insanlar, polis şiddetine maruz kalıyor, gazlarla zehirleniyor, öldürülüyor ve “terörist” muamelesi görüyor.
  • Din adamı olduğu için yalan söyleyemeyen bir imam, Başbakan’ın yalanına uymadığı için sürgün ediliyor.
  • İşçi hakları ayaklar altında. İşçiler, sendikalı olma hakkını bile özgürce kullanamıyor. “İşçi müteahhitleri” eliyle emekçiler sömürülüyor.
  • Elbette, demokratik bir hukuk devletinde inançlara saygı olmalıdır. Ama, bugünkü siyasal iktidar, inançlarımızı siyasal çıkarlarına alet ediyor. Laik devlet olmadan, farklı inançlar özgürce yaşanamaz.
  • Paketten anlaşılıyor ki, dağa çıkıp bu devletin askerine kurşun sıkanlar istediklerini bir bir alıyorlar! Demokratik haklarını alabilmek için başkaları da mı dağa çıkmalı?
  • Demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri “özgür ve adaletli seçim sistemidir.” Hükümet, kendi çıkarlarına göre bölgeler arası oynamalar yaparak, daha çok milletvekili çıkarmasını sağlayacak “Dar Bölge Sistemi” ile siyasi partileri tehdit ediyor, eziyor. Bu mu demokrasi?
  • Bu pakette olumlu bir şey yok mu? Elbette var; “Nefret ve yaşam tarzına müdahale gibi suçlar Türk Ceza Kanunu’na girecek.” Peki, bu suçu en çok işleyen, kendisine biat etmeyenlere en ağır şekilde nefret söylemi içinde olan ve insanların yaşam tarzlarına müdahaleyi alışkanlık haline getiren sayın Başbakan bu yasadan muaf mı olacak?!

Ezcümle, demokrasi paketi büyük bir aldatmaca ve demokrasinin temel değerlerine aykırıdır.

Türkiye’de laik devlet yapısı hızla yıkılmakta ve ulusal bütünlüğümüz tehdit altındadır.

Biz, etnik köken ayrımı yapmaksızın, bu ülkenin asıl sahipleri olan tüm insanlarımızla eşit koşullarda ve gerçekten demokratik bir hukuk devleti çatısı altında, barış içinde yaşamak istiyoruz.