14.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 948

Eski Bayramlar

 

Babam pabuç alırdı, sevinçten yatamazdım,
Bayramın lezzetini, başka gün tadamazdım.
Hürmetle el öperdik, mendil verirdi ninem,
Saklamıştım yıllarca, huzur bulmuştu sinem.

O gün harçlık alınca, çifte bayram ederdik,
Mutluluktan uçarak, eğlenmeye giderdik.
Küçük yaşta sigara, içmek pek çok ayıptı,
Fakat bizce içmemek, güya büyük kayıptı.

Her yönü mükemmeldi, güzeldi eskilerin.
Lezzetleri kim çaldı, şevki yok şimdilerin.
Teknoloji çok kolay, fakat sorunlar derin,
Herkes mutsuz diyor ki; mazimi geri verin.

Bayramlarda haneler, döndü boş kafeslere, 
Kimisinde rastlanmaz, huzur veren seslere.
Tek tek uçup gittiler, kar beyaz bulutlarla,
Hayaller de tükendi, gelmeyen umutlarla.

Rahat yaşam varsa da, yine bitmiyor hüzün,
Baharlar eskidendi, şimdi ömrümüz güzün.

O bayramlar yok artık, yürekler doldu firak,
Gönüllerde keder var, mutluluklar çok ırak.

Bu günlerde boş evler, sessizlik geri kalan,

Herkes tatil derdinde, başka telaşlar yalan.
Bayramlar var olsa da, içinde gizem bitmiş,
Tozpembeydi duygular, seneler alıp gitmiş.

Akraba eş ve dost, konu komşu gelen yok,
Tebessümler tükendi, dedem gibi gülen yok.

 

 

 

İstanbul’un Fethinden Sonra Edirne Başhahamı Isac Tzatafi’nin Güney Almanya’daki Yahudilere Mektubu

 

Fatih Sultan Mehmed, (29 Mayıs 1953) İstanbul’un fethinden sonra Almanya, İspanya ve Batı Avrupa’nın muhtelif bölgelerinde zulme uğrayan Yahudilere sahip çıkmış ve onların Osmanlı topraklarına göç etmesini teşvik etmiştir. Edirne Başhaham’ı İsac Zartafi (Tzartafi) de, Güney Almanya’da Yahudilere yapılan zulümlerden kaçarak, Osmanlı Devleti’ne sığınmış bir kişidir. Bu Yahudi din adamı, çeşitli ülkelerin yönetiminde ve baskı altında yaşayan Yahudilere, Osmanlı devletinin idaresi altında bulunan bölgelere göç etmelerini tavsiye eden mektup yazmış, şöyle demiştir:

“Almanya’daki kardeşlerimizin ölümden beter kederler içerisinde olduklarını duydum. Despotik yasalar, zorla vaftiz edilmeler ve sürgünler sıradan günlük olaylarmış. Bana anlatıldığına gore, yağmurdan kaçarken her seferinde doluya tutuluyorlarmış. Her yerde ruha eza çektirilip, bedene işkence ediliyormuş, acımasız zalimler her gün zorla vergi topluyorlarmış. Hepsi de sahte papaz olan ruhban ve keşişler, Rabbin bu mutsuz halkına karşı kalkıyormuş… Bu amaçla Doğuya giden bir Hıristiyan gemisinde yakalanan bir Yahudi’nin denize atılması için bir yasa yapmışlar. Heyhat! Almanya’da, Rabbin kavmine ne kötülükler reva görülüyor, ne üzüntüler güçlerini alıp götürüyor. Oraya buraya sürülüyorlar. İtilip kakılmaktan ölümü bile ister hale geliyorlar… Ağıtlarınız, iç çekişleriniz bize ulaştı. Katlanmak mecburiyetinde kaldığınız  acı ve baskılardan haberdarım. Din kardeşlerimin feryatlarını işitiyorum. Ben, İsak Zarfati. Bende oralarda doğdum, büyüdüm. Fakat kendi öz ülkemden çıkarıldım. Tanrı’nın kutsadığı, tüm güzelliklerle dolu olan  Türkiye topraklarına geldim. Burada huzur ve mutluluk buldum. Türkiye sizin için de bir barış ülkesidir. Soyum Fransız da olsa, Almanya da doğmuş ve oradaki saygıdeğer hocalarımızın dizi dibinde oturmuş olsam bile, size derim ki, Türkiye (Osmanlı ülkesi), hiç bir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizler için en hayırlı yer olacaktır.Bulunduğunuz yerden göçmeli ve buraya gelmelisiniz. Burada, Türklerin topraklarında şikayetçi olacağınız hiçbirşey yok. Büyük nimetler elde etmekteyiz. Çokça altın ve gümüş ellerimizde. Ağır vergi yükümüz yok. Ticaretimiz serbest ve engellenmiyor. Herşey ucuz ve bol. Herkes barış ve hürriyet içerisinde. Türkler hoşgörülü insanlar. Uyanın kardeşlerim işe koyulun.Güderinizi toplayın ve bize katılın. Hıritiyanlardansa Müslümanların (eğemenliği) altında  yaşamak, sizin için daha iyi değil midir? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde  oturabiliyor. Burada en değerli esvablar (elbise) giymenize izin var. Oysa Hıristiyan ülkelerde çiğnenmiş siyah ve mavinin, tekmelenmiş yeşil ve kırmızının hareketine maruz kalmadan, hüzünlü renkler taşıyan alçaltıcı esvablar giymeye mahkum etmeden çocuklarınızı kendinizi göre kırmızılar ya da maviler giydirmeye bile cesaret edemiyorsunuz”(1)

Bu ifadeler Osmanlı Devleti’nin ne kadar adil, Türk milletinin ne kadar hoşgörülü olduğunu birlikte yaşama kültürüne sahip olduğunu gösteriyordu. Osmanlı bu sayede, farklı etnik gruplar ve dinlere mensup farklı dilleri konuşan toplulukları, uzun yıllar huzur içinde yaşatabilmiştir.

Osmanlı idaresin de “Eğik başa vurulmaz” anlayışı hep hakim olmuş ve uygulanmıştır. Hıristiyan ve Museviler vergilerini ödedikleri, ancak ayaklanma ve huzursuzluk çıkarmadıkları sürece Osmanlı Devletinde rahat yaşıyorlardı. Onların can ve mal emniyeti sağlanmış, ibadet hürriyetleri için her türlü kolaylıklar tanınmıştı. Kendi idari işlerini liderlerinin idaresi altında ve kendi kanun ve hayat tarzları ile rahatça sürdürüyorlardı. Ancak Osmanlılarla sorunları çıktığı zaman, Osmanlı Devlet kadısı, İslam kanunlarına göre hükmünü veriyordu.

Hıristiyanlar, Ortodoks kilisesinde ibadet ve merasimlerini yapıyorlar, başlarında Patrik bulunuyordu. Patriğin kendisine bağlı mahkemesi ve hapishanesi vardı.

Musevilerin başında ise Hahambaşı olup, yanında doktor, tercüman ve cemiyet aydınları bulunuyor, ona yardımcı oluyorlardı.

1-Kronolojik Kültür Sanat Tarih Ansiklopedisi-Oğuz Çetinoğlu-Bilge Oğuz Yay.-İst.2007-C.1-S.830

1-Uç Beyliğinden Devlet-i Aliye Osmanlı-Prof.Dr.Ziya Kayıhan-Kayıhan Yay.İst.2007-S.125-126

Hayat Yayınları.

 

 

Balyoz, Ergenekon, Paketteki Terörist Vesayetinin İzleri

 

BALYOZ VE ERGENEKON’UN SİYASİ SONUCU: Balyoz Davasının Yargıtay safhası da sona erdi. 53’ü general, 32’si amiral olan 237 sanığa verilen çok ağır cezalar onandı. Davayı hukuken yorumlamaya çalışmak yerine, bence önce şu soruya cevap bulmamız lazım:

Ergenekon ve Balyoz Davaları olmasaydı, “PKK’yla müzakere” ve “demokratikleşme paketleri” ile PKK’nın taleplerinin adım adım yerine getirilmesi gerçekleştirilebilir miydi?

Başka bir ifadeyle, Ege Cansen’e 2 Ekim tarihli Hürriyet’te yayımlanan “Ulus-devlet bitti” başlıklı yazısında “Demokratikleşme paketinin açılmasıyla birlikte bir ‘ulus-devlet’ olan Türkiye Cumhuriyeti resmen olmasa da fiilen yani “de facto” sona ermiştir. … ‘Cumhuriyet’i’ çok sevmiştim. Kısmet buraya kadarmış” dedirten gelişmeler olabilir miydi?

Benim kanaatimce sorunun doğru cevabı, kesinlikle “hayır” olur.

*****

Ergenekon Davasında, özel yetiştirilmiş bir ajan olduğundan şüphe olmayan, Tuncay Güney’in çuval dolusu evrakı ve bu evrakın içinde yer aldığı iddia edilen organizasyon şeması temel alınmıştı.

Balyoz Davası ise Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu’ya gönderilen bir bavul dolusu, bir kısmı sahte ve türetilmiş “gizli belgeye” dayanarak başlamıştı.

Tuncay Güney Milliyet, Sabah, Akşam Gazeteleri ile Samanyolu TV’de çalışmış, eşcinsel olduğu için askerlik yapmamış bir genç adam. Halen Kanada’da Hahamlık yaptığını söyleyen bu karanlık adamın kimin ajanı olduğu ve bu belgeleri nasıl elde ettiği ortaya çıkmadan (bunu devlet yetkilileri biliyor olabilir) Ergenekon Davası’nı kimin, hangi niyetle başlattığını bilemeyiz.

Mehmet Baransu‘ya gelen bavul dolusu gizli belge ve türetilmiş belgeleri kimin hazırlayıp, gönderdiğini ve Taraf Gazetesinin (20 Ocak 2010’da manşetten ‘Fatih Camii bombalanacaktı’ başlığıyla verdiği haberi) ne maksatla yayımladığını öğrenemeden de, Balyoz Davası’nın kimin hangi niyetinin eseri olduğunu bilmemiz mümkün olamayabilir.

Bu davaları yürüten ekibin nerede ve nasıl yetiştirildiği de bize ipucu verebilir.

Sade bir akıl yürütme ile bu davaların, Türkiye’nin ulus- devlet yapısının yerine çok milletli, çok dilli (ileride de gerekirse ayrıştırması kolay) federatif bir devlet kurulmasını planlayan, profesyonel bir operasyonun parçaları olduğunu anlayabilmekteyiz.

Operasyonların yürütülmesinde kullanılan teknikler ve yöntemlerin kâh Soros finansmanıyla yürütülen Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna’daki operasyonlara, kâh “Arap Baharı” denilen kalkışmalarda uygulananlara benzemesi, aynı profesyonellerin Türkiye’ye özel bir çalışması olduğu kanaatini vermekte.

Hukuki süreci yürütenlerin “büyük oyun planı” yerine “dosyadaki delillere göre” karar verdiğini varsaysak bile, bu davanın siyasi yönünü görmezden gelmemize kâfi değildir. Kaldı ki hukuki süreçte de sanık avukatlarının ortaya koyduğu çok ciddi yargılama hatalarına karşı ve yapılan hâkim değişikliklerinin ikna edici açıklamaları yapılamamıştır.

Bu işler daha bu kerteye gelmemişken zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer (13 Nisan 2007 de) “rejim hiçbir dönemde bu kadar büyük tehdit altında olmadı. TSK iç ve dış odakların hedefi haline geldi. TSK’ya karşı zaman ayarlı oyun oynanıyor” dediğinde acaba bu olacakları biliyor muydu? Yoksa soyadının açıkladığı gibi sezer’ek mi söylemişti?

*****

PAKETTE PKK/BDP VESAYETİNİN İZLERİ: Paket çıkmadan önceki bir ayda PKK yöneticilerinin beyanatlarını okuyan herkes farkında ki “Demokratikleşme Paketi” PKK’nın talepleri ve baskısıyla hazırlandı.

Seçimler öncesi daha fazla taviz koparmak isteyen örgüt ile seçimlere çatışmasızlık ortamında girmek isteyen AKP Hükümeti, meselenin esasında değil, zamanlama konusunda anlaşmazlığa düşmüştü. Hükümet orta yol olarak bu paketi çıkardı.

  • Paketteki maddelerden 1. Partilere devlet yardımını yüzde 7’den 3’e indiren, 2. Siyasi Partilerin ilçede teşkilatlanması için, beldelerde teşkilat kurma şartını kaldıran, 3. Partilerde, eş genel başkan sistemi meşrulaştıran, 4. Ön seçimlerde ve siyasi propagandalarda farklı dil ve lehçelerin kullanılmasına imkân veren, 5. X, W, Q harflerinin kullanılmasını serbest bırakan 6. Özel okullarda, farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünü açan, 7. Köy isimlerinin değiştirilmesinin önündeki yasal engeli kaldıran maddelerin açıkça PKK/BDP için çıkarıldığı hemen anlaşılmaktadır.

Şifreli maddeleri ise Sadi Somuncuoğlu’nun yardımıyla yorumlayalım:

  • “Siyasi partilere üyeliğin engelleri kaldırılacak.” Böylece vatan haini, devlet düşmanı bölücüler ve teröristler kamu kuruluşu sayılan partilere üye olabilecekler. Herhalde bundan sonraki ilk paketle de, bu suçluların milletvekili, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı olmalarının önü açılacaktır.
  • İlkokullardaki öğrenci andı kaldırıldı: AKP’nin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu ve benzerleri “AKP iktidarından önce Hepimiz Türk’tük. AKP ile hepimiz Türk olmaktan kurtulduk!” diye sevinmekte. BDP/PKK‘lılar Sırrı Sakık‘ın ifadesiyle “Her sabah zehiri enjekte eder gibi” okutulmasından şikâyetçi olduğu “andımız”dan kurtuldular.

Öğrenci andı pek çok ülkede de var. Ayrıca, insanlar kendini ne sayarsa saysın bu ülkenin egemenliğine ve yasalarına saygılı olmak zorundadır. Dünya sistemi de böyledir.

Nihayet, Andımız “ırkçı” yapıldığı iddiasıyla açılan davayı Danıştay, 8. Dairesi 18 Şubat 2011’de reddetti. Gerekçesinde, Türk ve Türk Milleti belli bir ırkın değil, kökeni ne olursa olsun herkesi kapsayan ve kuşatan bir milletin adıdır. “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” ilkesi ile Anayasanın 66. Maddesindeki “Türk Devletine vatandaş olan herkese Türk denir”, hükmüne dayandı.

  • Bu pakette yer alan, “farklı dillerde propaganda, yayın ve eğitim, alfabe harflerinin ve yer adlarının değiştirilmesi ve etnik amaçlı bütün düzenlemeler” AİHS, AİHM, AK, AB ve BM kural ve kararlarına tamamen aykırıdır. Zira hiçbir hükümet, kendi milletini ve devletini ırk ve mezhep esasına göre ayrıştırmaz, egemenliği dağıtmaya kalkışmaz.

Askeri vesayetten kurtulduk derken, Türkiye Cumhuriyetinin terör örgütünün vesayetine yelken açması ne kadar acı.

Bu mübarek Kurban Bayramı günlerinde duamız, Müslüman Türk milletini bölmeye çalışanların niyetlerini kursaklarında bırakmasıdır.

 

 

Utansın

 

Kodamanlar paylaşmışlar dünyayı
Taksimde garibin olmamış payı
Zor bela geçiyor haftası ayı
Hakkını hak saymayanlar utansın

İhtirasın işareti yüzlerde
Sabır şükür hapis kaldı sözlerde
Açlıkları mide değil gözlerde 
Yiye yiye doymayanlar utansın

Nice mazlum feryat figan içinde 
Kimi yetmişinde kimi üçünde
Sağır sultan rolü oynar biçimde
Seslerini duymayanlar utansın

Nutuk atıp nice süslü sözlerle
Haksızlığı her gün görüp gözlerle
Seyir edip kızarmayan yüzlerle
Zulme karşı koymayanlar utansın 

 

 

“Para” Ne Kadar Önemlidir?

 

Günlük hayatımızda her fırsatta kullandığımız paranın maddi değeri çok düşüktür. Maliyeti yalnızca kıymetli kağıt ve madendir. Parayı değerli kılan, kanunlarımızla belirlenen; üzerindeki yazılı olan değerdir. Mesela 200 TL’lik banknot ile 100 TL’lik banknotun maliyeti hemen hemen aynı iken, satın alma gücü, biri diğerinin iki katıdır.
Para, günlük hayatımızı, ekonomik alışveriş faaliyetlerimizi oldukça kolaylaştıran, ekonomik bir değerdir. Bilindiği gibi para yokken, “takas” usulü ile alışveriş yapılmakta idi. Bu ticaret şekli de oldukça zordu. 
Kimseye para bedava verilmiyor. Para kazanmak için, öncelikle belirli bir fedakarlıkta bulunulması gerekiyor. Yâni çalışmak gerekiyor. Çalışarak para kazanmanın çeşitli yolları vardır : 
– Devlete hizmetimizi sunarak “maaş” elde ederiz.
– İşverene-patrona hizmetimizi sunarak “ücret” elde ederiz.
– Birey veya şirket olarak mal ve hizmet üretip, insanların hizmetine sunarak para kazanırız.
– Mal veya hizmet alıp-satarak para kazanırız.
– Bir de kumar, şans oyunları, hırsızlık, dolandırıcılık, tefecilik vb. para kazanma yolları vardır; ancak bu son madde meşru ekonomik faaliyet getirisi değildir ve konumuzun dışındadır. 
Peki, parayı ne için kazanırız? Elbette harcamak için. Nerelere harcarız? Kişisel farklılıkları ve öncelikleri olmak kaydıyla hayatımızı daha müreffeh kılmak için ihtiyaçlarımıza harcarız. Parayı öncelikle alın terimizle, çalışarak (gerek beyin gücümüzle, gerekse adalelerimizle) helalinden, meşru yollarla kazanmamız gerekir. 
Haram yollardan, yetim-öksüz hakkı yiyerek, ticari hile (eksik ölçme-tartma vb) yaparak gayrimeşru yollardan para kazanmak doğru değildir. 
Peki kazandığımız parayı ne yaparız ? Para kazanmak , asıl hedef değil araç hedeftir. Asıl hedef; kazandığımız para ile zamana ve değişen şartlara göre, özellik arz eden ihtiyaçlarımızı karşılamaktır. Para kazanma yönteminin farklılıklarından daha fazla, harcama çeşitliliğimiz vardır. 
Kazandığımız parayı birinci sırada, dengeli ve sağlıklı beslenmemize ayırmamız gerekir; ama bazı insanların birinci sırası sigara ve alkol olabilir ki, bu davranış oldukça tehlikelidir. Bunu yapanlar yalnızca paralarını harcamakla kalmazlar; aynı zamanda Yüce Yaratıcı’nın sağlıklı olarak ve de emanet olarak verdiği vücudumuzu da hovardaca harcamaktadırlar. 
Beslenmeyi bazı insanlar oldukça pahalı ve lüks gıdalarla yaparken, bazıları da daha ekonomik ve daha sağlıklı yaparlar. Bu durum kişisel tercihlerle, inançlarla, yaşanılan çevre ile, yetişme tarzı ile, ülkenin genel ekonomik durumu ile, borç durumu ile, kazancın sürekliliği ve miktarı ile yakından ilgilidir. 
İkinci sırada güvenlik ve barınma harcamaları gelir. İnsanlar karınlarını doyurunca giyinmelerine, ve güvenlikli bir barınağa harcama yaparlar. Bu harcama kaleminde de kişilerin farklı uygulamaları göze çarpar. Mesela bazı insanlar çok kazansalar dahi; tutumlu, tasarruflu davranmak amacıyla orta ölçekte giyim ve barınma harcaması yaparken; bazı insanlar da aşırı pahalı giyim ve lüks villaları tercih ederler. Bu durumun sosyal, psikolojik, inançla ilgili, zevk ve tercihlerle ilgili, sosyal statü, meslek vb. bir çok faktörlerle çok yakından ilgisi vardır. 
Üçüncü sırada hayatı kolaylaştırıcı unsurlara (otomobil, modern cihazlar, makinalar vb.), zevk ve eğlenceye, eğitime, kültüre harcadığımız paralardır ki , en değişken olan grup bu harcamalardır. Şöyle ki, bazı insanlar evden daha önce çok lüks bir otomobil sahibi olmak isterler. Fazlaca borca girerler, kazançlarında bir aksama olduğu zaman, “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan da olurlar”. Zirâ bu durumda borçlandıkları banka veya finans kurumu ya otomobili elinden alır ya da ipotekleri satışa çıkarırlar. Her iki durumda da zevk ve mutluluk yarıda kalır. 
Bazı insanlar çok kazansalar dahi, itidalli-ölçülü-dengeli hareket ederler; finansal plânlarını iyi yaparlar. Harcama önceliklerini iyi tespit ederler. Orta boy bir otomobil alırlar, borca girmezler, eğlencelerine, inançlarının gereklerine, ehemmiyet verirler. Kazançlarının bir kısmını (takriben %10) tasarruf ederler. Fakirin, garibin, yetimin hakkını ayırırlar. Okul, hastahane, ibadethane gibi manevi dinamiklere pay ayırırlar veya güçleri daha fazlaysa tamamını karşılarlar. 
Bazı çok kazananların, kazandıkça modern ihtiyaç skalaları hızla yükselir. 50 bin TL’lik otomobilini satar, 200 bin TL’lik jip alır. Daha da çok kazanırsa 5 milyon TL’lik yat alırlar. Ha arada bir de fakire (özellikle televizyon ana haberlere çıkan çok acil hastalara) yardım da ederler. 
Bazı babalar ve anneler, gelirleri çok yetersiz olmasına rağmen eğitim ve öğretimin önemini kavrarlar; çocuklarını en iyi şekilde okutmak için -eğer varsa- küçük boy otomobillerini dahi satabilirler. 
Bazı az kazananlar, önemini idrak ettiklerinden kazançlarının %5’ini her ay eğitim-kültüre harcarken, bazı çok kazananlar o paranın daha fazlasını janjanlı mekânlarda tabak kırarak ve içki tüketerek harcayabilirler. Bazı çok kazananlar her ay onlarca fakir öğrenciye burs verir. Diğer çok kazananlar ise, her ay Paris’e, Kıbrıs’a, Las Vegas’a iş ziyaretleri(!)ne giderler. 
Elbette insanların helalinden kazandıklarını, istedikleri gibi harcama özgürlükleri vardır; ama mülkün sahibinin Yüce Allah (c.c.) olduğuna inanıyorsak, “İlmi isteyene, mülkü dilediğime veririm” diyen Yaratıcı’ya kulak veriyorsak; kazancımızı harcarken, tasarruf – tutumluluk, öksüze-yetime, fakire fukaraya yardım etme, kazancımızı verene şükretme, almadan verme, yardımseverlik, diğergamlık, maneviyata-eğitime-öğrenmeye önem verme vb. faktörleri aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. 
Buraya kadar paranın nasıl kazanıldığını ve harcandığını örneklerle anlatmaya çalıştık. Para her insan için gerçekten çok önemli gibi görülüyor. Her insanın, en azından asgari geçimini sağlayacak kadar kazancı olmazsa hayatı gerçekten zora girer. Kişi, eğer tembel ve atalet sahibiyse çok kötü bir durumdur. Bu durumda yapacak pek fazla bir şey yoktur. Eğer çalışmak isteğinde olduğu hâlde, iş bulamıyor veya sağlığı el vermiyorsa, sosyal devlet veya hayırseverler bu problemi hemen çözmelidirler. 
Peki ünlü sanatçı Özdemir Erdoğan, “Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık” diye bir şarkı yaptı. Para gerçekten önemli, ama bazı durumlarda da diğer faktörler paranın önüne rahatça geçebiliyor. Şöyle ki ;
– Issız bir yolda  -Allah Korusun – trafik kazası geçirdiniz. Üzerinizde de çok yüklü paranız var. Acil yardıma ihtiyacınız var, bütün arabalar sizi görünce gaza daha hızlı basıyorsa (ki böyle insanların olduğuna inanmıyorum), size yardım için durmuyorlarsa, 112 acili aramıyorlarsa; insanlığın önemli olduğu, paranın işe yaramadığı, insanlığın öldüğü an işte o andır. 
– Bir mafya, bir kiralık katile, bin TL karşılığında cinayet işlettirebiliyorsa (ki böylelerinin olduğuna da inanmak istemiyorum) paranın önemli olduğu, insanlığın öldüğü an işte o andır. 
– Gece bir ailenin yatak odasından para veya ziynet eşyası çalmak isteyen bir hırsız, uyandığı ve müdahale ettiği için ev sahiplerini öldürebiliyorsa, işte o an maddiyatın şahlandığı, insanlığın öldüğü andır.
Bu defa da paranın öldüğü, insanlığın şahlandığı birkaç örnek verelim.
– Oldukça zengin bir iş adamına, genç bir kadın gelir. Kanser olan çocuğunun tedavisi için çok acil 25bin dolar ister. Adam derhal çekini yazar, verir, “geçmiş olsun” dileklerini sunar. Ertesi gün biri gelir, iş adamına “Sen böyle birine yardım yapmışsın, doğru mu?” der. O da “Evet doğru” der. “Öyle bir hasta yok, kadın seni dolandırdı” der. İş adamı heyecanlı bir şekilde “Yâni şimdi kanser hastası bir çocuk gerçekte yok mu?” der. Adam da, “Öyle bir hasta yok” der. İş adamı ellerini Allah’a (c.c.) açarak “Ya Rabbi sana şükürler olsun, bugün aldığım en güzel haber!” der. İşte paranın öldüğü; insanlığın, yardımseverliğin, affediciliğin, şükrün, diğergamlığın, inancın, dürüstlüğün şahlandığı an.
– Zengin bir iş adamının emrinde çalışan yetkili bir müdür, dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu şirketi yüz bin dolar zarara uğratır. Müdür suçludur, patronun makamına çıkar, “Özür dilerim, vereceğiniz cezaya razıyım, hemen işten ayrılabilirim” der. Patron, adam gibi adamdır. “Bu konudaki eğitimin ve deneyimin bize biraz pahalıya mâl oldu; ders al, önlem al, vazifene devam et” der. İşte paranın sıfır olduğu; insanlığın, affediciliğin, başarısızlıktan deneyim ve ders almanın şahlandığı an.
– Bir örnek daha, bir fabrikada çalışan usta gece sabaha kadar ateşler içinde yanan bebeğini acile götürür. İşi uzar, o gün işe gidemez, telaştan patrona haber vermeyi aklına getiremez; unutur. O gün o ustanın yetiştireceği işler bitirilemediği için, sipariş veren firma patronu fena hâlde paylar, ve işi iptal eder. Ertesi gün , işe gelen ustaya patron hiçbir şey sormadan ağır hakaretler eder, ustayı fena hâlde rencide eder. Usta da hiçbir şey söylemez, ağlayarak ceketini alır, hiç düşünmeden iş yerini terkeder. 
Usta açısından, paranın (ücretin) yerde süründüğü; onurun, şahsiyetin, karakterin şaha kalktığı an.
Patron açısından, affediciliğin, insanlığın yerde süründüğü ; hırsın, öfkenin, aşağılamanın, çalışana ; ona para kazandırana değer vermemenin şaha kalktığı an.
Bazı zenginler bir anda çok büyük bir mal varlığını, hayırlı bir işe vakfederler. Hem vergilerini tam öderler, hem de milletine okul, hastane vb. kurumlar bahşederler. Bunları yaparken de dünyanın en mutlu insanıdırlar. 
Bazı zenginler – Allah Korusun – ağır bir hastalığa yakalanırlar. Dünyanın masrafını yaparlar, ambulans uçaklarla yurtdışına tedaviye giderler, ancak yaratıcının dediği olur. Para hiçbir işe yaramaz.
Çok yüklü bir parayla iş seyahatine giderken ıssız bir yerde -Allah Korusun- kaza geçirdiniz. Yardımcılara ulaşamadınız, acıktınız, susadınız, ama gıdaya ulaşamıyorsunuz. İşte o anda paraları yiyemezsiniz. Paranın işe yaramadığı anlardan birisi de böyle durumlardır.
Para, akıllı olan insanoğlunun elinde, hükmettiği, yönettiği, rasyonel ve rantabıl yerlere kanalize ettiği faydalı bir değerdir. Asla insanı negatif-olumsuz yerlere çekmemeli; haktan, adaletten, insanlıktan, yardımseverlikten, şükürden, infak eyleminden alıkoymamalıdır. 
Maddi zenginlik güzeldir ama, manevi zenginlikle elele tutuşursa çok daha güzel olur. Helalinden de olsa kazandığımız para bizi şımartmamalı, şaşırtmamalı, kibirlendirmemeli, israfa yöneltmemeli, geldiğimiz yeri, vatana-millete, çalışanlarımıza, topluma ve inançlarımıza karşı sorumluluklarımızı asla unutturmamalıdır.

 

 

 

Sürgünlere Gelesin

 

Sürgündedir artık daldan dala yüreğim

Sürdüm her tarlasını memleketimin

Çiçek çiçek, buğday buğday

Ve sarı sarı…

 

Emektir, umuttur

Yoksulluk peşi sıra avuntudur

Göğe doğru başak vermiş her filiz.

Sürgün verdikçe her intihar çiçeği

Bir dişini daha söker timsahi bakışın,

Bir kâbus daha mıhlar Firavun rüyalarına

 

Çünkü korkusu, kokusu ve kâbusu

Ve hatta dokunuşu değil;

Ta kendisi

Ve dahi, kendisinin en deli saçması

Ve en soylu halidir bu gerilen yürek.

Sürgün,

İmanımın ihanete kurşun sıkışıdır.

 

Sürgündedir artık dağdan dağa yüreğim

Yol bilmez, yolcu tanımazım ben

Sahipsizim,  kimliksiz ve kimsesizim.

Zordur dikine yürümek

Eğilmeden dikine yaşamak hayatı zordur.

Biraz bilirim.

 

Yolsuz yordamsız sıkarak yumruklarımı

Musa’dan ve İbrahim’den

Ve Nebiler Nebisinden miras isyankârlığım,

Put kırıcılığım

Ve çekmeye gelmez boynumla

Ve eşkıya yaftasıyla sürdüm

Geceden geceye

Beynimin taş, çakıl mezralarını.

 

Yeminlerle ısındım,

Kaç defa suratına tükürdüm yalnızlığın

Burnumdan fitil fitil akıttım çaresizliği,

Kaç defa tetik düşürdüm

Kaç defa çektim zihnimin fünyelerini

Dirildim, dirildim, dirildim

Ve kaç defa öldüm…

 

 

 

 

 

 

Türk Düşmanları Çok Sevinçli !

0

 

Tüm vatanseverlerin hayalleri vardı…

Uçsuz bucaksız bir coğrafya Müslüman Türk’ün öz evlatlarına dar geliyordu. Ninnilerimiz, şarkılarımız türkülerimiz, mitoslarımız bizi bir alanla sınırlandırmıyordu.

Sloganlarımız, haykırışlarımız, reflekslerimiz âleme nizam verme ülküsüne dayanıyordu. Duruşumuz, kaya gibi dik, kartal gibi yüksek, kurt gibi özgürlük kokardı.

İrademiz niceliğimizin çok ötesinde koca bir dünyayı kavrıyordu. Böyle değildik hiç olmadık. Ne oldu bize? Dünya Türklerini bir araya getirmenin mücadelesini veriyorduk,hala veriyoruz. Türk Birliğini oluşturmada DİL BİRLİĞİ ÇOK ÖNEMLİDİR deyip birlikte çalışmalar yapıyorduk,ama az,ama çok.
Siyonizme, Emperyalizme karşı, ABD, Rusya hegemonyasına karşı,birinci adımda Türkçe konuşan ülkeler birliği kurmak,ikinci adımda tüm Müslümanların birlikteliğine milletler olarak yol vermek çok önemli idi bizim için.Ulu önder ATATÜRK,Alparslan Türkeş bu uğurda çok çalışmalar yaptılar.

Ter döktüler,işkencelerden geçti birçok atsız yiğit…

Türk İslam Ülkücüleri,milliyetçi yazar çizerler bu ideale ömürlerini verdiler. Binlerce delikanlı,serdengeçti hırpalandı,kara topraklara girdiler bu idealler için.

Derken Türkiye üzerinde karabulutlar dolaştı,birileri İslamı öyle kullandı ki,rahmetli Erbakan’ı da çiğneyerek,o milli görüş gömleklerini aldıkları bir işaretle çıkararak, insanları öyle hipnotize ettiler ki, karayı ak gösterip, Çocuk katillerini,Türk düşmanlarını,canileri melek gösterecek kadar sihirbazlıkla ,hainleribaştacı ve muteber adam yaptılar ve akladılar.

Mecliste pkknın temsilcileri ile el altından ve şimdilerde açıkça şutlaşarak Türk Milleti’nin ölüm fermanı olan, içi ihanet dolu, Türk’ü yok etme paketini,milletin gözüne baka baka açıkladılar. Türk’üm doğruyum,çalışkanım demeği yasakladılar! Türk kelimesi birilerini kışkırttığı için Türk’ün adı,dili,sanı, şerefi tırpanlandı,kafası koparıldı.Avrupalıların Müslüman kelimesi yerine kullandığı Türk kelimesi dağlardan tabelalardan bile silindi. Müslüman adamlardır, oylarımızı bunlara verelim deyip,yıllarca uyutulan millet hala bunların bir bildiği var diyerek bölünmeye gidilen dikenli yolu göremiyor.
Paketin içine konulan başörtüsü maddesi ile,pkk’nın tüm istekleri örtüldü,ihanet kamufle edildi. Okullarda Türkçenin haricinde,özellikle Kürtçe de artık ikinci bir dil olarak uygulanacak. Avrupa’da bugün birden fazla dilli olan ülkeler dağılıyor,Yugoslavya gibi. Türk Milleti hala bu büyüye inanmaya devam ediyor, Doğu ve Güney Doğuda açıkça yaşanıyor,bu ihanetin uygulamaları,insan görmek istemezse işte görmüyor…

Artık Türk’üm diyemeyeceğiz, hala bu cümleyi dikkate almayan,olur mu canım diyen insanlar çoğunlukta. Bunlar zannediyorum ki çok zor uyanacaklar. Necip Fazıl’ın deyimiyle, din adına, dini kullananlar adına,öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya olduk,olacağız açıkça.
Sersemleşen Türk delikanlısı,kızı kalk doğrul yerinden iş başa düştü. Uyan Eyy Türk, düşman uyumadı işte, Türk ‘ü yok etmeyi öyle planladı ki,şeytana bile pabucunu ters giydirdiler.Şu an meclisin yeni dönem açılma resepsiyonunda beylerin birbirine gülerek nasıl kur yaptıklarını izliyorum. Bdp’liler içerdeki katillerin çıkarılmasını ve diğer isteklerini başbakandan ve cumhurbaşkanından rica ediyorlar.Padişahlık var ya müsait bir zamanda onlarıda hallederler zahir… Benim garibim, fakirim, kentlim,köylüm kullanacağı bir oyun, namusu olduğunu hala anlayamadı. Kömüre, makarnaya,çiçek yağına sattı birçoğu kendini. Evlatlarının gelecekte başına neler geleceğini bilmeden,sorgulamadan,mutfakla tuvalet arasına sıkışıp kaldı,düşünemeyen güruh…

Ve şehitlerimiz boşuna mı öldü düşünürken,Osman Öztunç’un şu dörtlüğü aklıma geldi , dinlediğimde içimde fırtınalar kopar her zaman!!!
Bu akşam yıldızlar kararmış gibi, Tepeler titreşir hava kış gibi. Bir dağın üstünde dağ varmış gibi, Omuzlamış bir MehmediMehmedim…
Bu Mehmetleri,polisimi, insanımı,askerimi öldürenler bugün maalesef gülüyorlar. Şehitler toprak altında,aileleri toprak üstünde ağlıyor ve belkide sinirden titriyorlar. ”Bu böyle olmamalı ey uğruna öldüğümüz Türk Devletinin yönetim ergi”,diye eminim bağırıyorlardır. Bazıları hala Türk’ün özdeğerleri ile alay ediyor, onunla hem fikir olmayanlarla alay ediyorlar,tehditkar davranıyorlar. Sokaklarda vatan hainleri,polise dağılın müdahale ederiz diye tehdit ediyor. İstanbul’da sokaklar işgal edilmiş,bu gerçekler neden halktan gizleniyor? ”Biz ülkemiz bölünsün,Türk ismi silinsin,pkk ne derse onlar yapılsın diye ölmedik”. Diyor binlerce şehit oğlu şehit. Diyor binlerce toprağa düşmüş kınalı kuzu ve onların anaları…

Meclisteki kabineye bakınız bir kaçı hariç diğerlerinin şeceresini inceleyin!!! Türkiye bölünmeye çalışılırken,ona çanak tutanlara Türk Milleti oy veriyor,buna akıl tutulması denmez mi? Herkesin iyi tahlil yapması lazım, başka Türkiye yok!!! Eminiz bu sıralar Türk’e düşman olan tüm unsurlar çok sevinçli.

Görelim mevla neyler,neylerse güzel eyler. Allah Türk Milletini Ve İslam Alemini Korusun. Amin…

 

 

Tarihi Tus Şehrinde Horasan Medeniyeti

 

Tarihler 27 Eylül 2013. İran’ın Horasan eyaletinin merkez başkenti Meşhed’deyiz. Aslında Meşhed yeni bir şehir özellikle Humeyni’nin İslam devriminden sonra Meşhed bölgesine yerleşmek isteyen üç ve iki çocuklu İranlı ailelere ev yapmaları için devlet parasız yer tahsis ettiği için bölgenin nüfus hızlı bir şekilde artmış ve bugün 2,5 milyonu geçmiş durumda.  Aslında Horasan medeniyetinin başkenti olarak Tus şehri geçmekte. Tarihi Tus şehri bugün harabe halde. Sadece Firdevsi’nin mezarı bir de Emeviler döneminden kalma birkaç tarihi eser kalıntısı.  Tus şehri yaklaşık 30 kilometre. Biz ilk ziyaretimizi Fermes köyündeki Silsile-i Saadatın 8. Halkası olan Ebu Ali Farmedi hazretlerinin türbesini ziyarete gidiyoruz. “Ebu Ali Farmedi hz.’nin asıl adı Fadl bin Muhammed´dir. 1042 (H.433) senesinde doğdu. Horasan´da yaşadı. 1085 (H.478)´de vefât etti. Yaşadığı devirde parmakla gösterilen alimlerden biriydi. Zâhirî din ilimlerini, Ebü´l-Kâsım Kuşeyrî hazretlerinden öğrendi. Ayrıca Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed Şîrâzî, Ebû Mensûr Temîmî, Ebû Abdurrahmân Neylî, Ebû Osman Sâbûnî ve daha başka âlimlerden de ilim tahsîl etti. Tasavvuf, rûh ilimlerinin mütehassısı idi. Evliyânın meşhurlarından olan Ebû Saîd Ebülhayr´dan da istifâde ederek feyz aldı. Hocası Ebü´l-Kâsım-ı Gürgânî, Ebû Osman-ı Magribî´nin, bu da Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin talebesi olup, herbirisi, insanlara doğru yolu göstermek için yetişmiş ve yetiştirebilen âlimler idi.

Ebû Ali Fârmedî hazretleri, hem İmâm-ı Gazâlî, hem de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin hocası idi. Her ikisi de ondan istifâde ederek kemâle gelmiş, yüksek derecelere kavuşmuştur. Fârmedî Nakşibendî tarikatı tarihinde önemli bir yere sahiptir. Sözü, nasihatları pek tesirli idi. Selçuklu Devletinin meşhur veziri Nizâm-ül-mülk ve zamânın devlet erkânı kendisine çok hürmet ederdi.”

Ebu Ali Farmedi hz’lerinin tübesini ziyaret için gittiğimiz Fermes köyünü güçlükle buluyoruz. Sakın ve sessiz bir Horasan köyü. Toprak damlı evler, küçücük dükkanlar, bağ ve bahçeleriyle sanki Anadolu’dan herhangi bir köy gibi. Köyün merkezinde küçük bir tabelada Ebu Ali Farmedi ismi yer almış. Türbenin bulunduğu mezarlığa gidiyoruz. Kimsesiz, sahipsiz ve metruk bir halde. Mezarlık taşları bizdeki mezarın baş ucunda değil. Mezar taşı yazıları da mezarın üstüne yata olarak kapatılan taşlara yazılmış.  Bazı resimli ve isimli mezar taşları da var. Çocuklar ve genç kadınlar mezarları ziyaret ediyorlar.

Ebu Ali Farmedi hazretlerinn mezarı üzerine türbe yapılmaya başlanmış. Daha önce sade ve küçük bir mezar imiş. Türkiyeden bir çok ziyaretçi buraya gelince İran yönetimi Ali Farmedi hazretlerinin yanına bir Şii İmamı defnederek her iki mezarın üzerine büyük ve kubbeli bir türbe yapmaya başlamışlar. Buradaki amaç Ali Farmedi hazretlerini de Şii gibi göstermek. Şii İmam’ın kızı ve eşi mezarı ziyaret ediyorlar. Her iki mezar da yanyana. İnşaa halindeki türbenin başucunda Fatihalar okuyup dua ediyoruz. Türbenin çeşitli yerlerden belgesellerini çekiyoruz. Bizim gibi türbeyi ziyarete gelen İranlılarla görüşerek belgesel çekiyoruz. Türbedeki ziyaretimiz tamamlayarak tarihi Tus şehrine gitmek üzere yola çıkıyoruz.

ŞAİR FİRDEVSİ’NiN ANIT MEZARINDAYIZ..

Elli kilometrelik bir yoldan sonra  bizim Konya’yı andıran düz ve geniş bir ovada Binbir Gece masallarının anlatıldığı Tus şehri harabelerinin bulunduğu yere geliyoruz. Harun Reşit döneminde yapılan medrese bizi şehir girişinde karşılıyor. Bazıları buraya Zindan da diyorlar. Tus şehrindeki ilk durağımız Şahname’nin yazarı Firdevsi’nin Anıt mezarı  oluyor. Çok geniş bir alan, havuzlu bahçenin yanıbaşında dört köşe farklı bir mimari stile sahip anıt mezar bizi karşılıyor. Firdevsi’nin beyaz mermerden yapılan heykeli, Firdevsi’nin kitaplarında Zaloğlu Rüstem olarak geçen kralın heykeli, anıt mezardaki şiirlerle Firdevsi’ye İran yönetim çok büyük önem vermiş. Anıt mezarın çevresi ziyaretçi akınına uğruyor.Türkçe’yi güçlükle konuşan Meshet’li rehberimiz Azeri türkü Firdevsi’ye çok önem verdiklerini, Firdevsi olmasaydı İranlıların Farsçayı bırakıp Arapça konuşmaya başyalayacaklarını, Şahnameyle Firevsi’nin Arapçayı İranlılara yeniden sevdirdiğini söyleyip, Firdevsi’nin şiirlerinden kendine has makamla Firdevsi’nin kabri başında Devri Alem kamerasına şiirler okudu.

Firdevsi’nin asıl adı Hekim Ebul Kasım Firdevsi’dir.  “Firdevsi 60.000 beyitten oluşan Şahname adlı eserinde; ilk insandan III. Yezdigirt dönemine kadar İran tarihi anlatır. Şahname’yi tamalayınca 1010 yılında Gazneli Mahmud’a sunar ancak, bağlanan aylığı az bulduğu için sultanı ağır biçimde hicvedince, Gazne´den göçmek zorunda kaldı. Bir süre Herat´ta ve Taberistan emiri Şehriyar´ın yanında kaldıktan sonra, Tus´a dönerek orada öldü. Firdevsi´nin soyca bir Dihkan ailesinden olduğu söylenir. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. Firdevsî, Gazneli Mahmut´un fikirler aldığı bilginlerden de bir tanesidir. Firdevsi gibi bilginlere Gazneli Mahmut maddi ve manevi yönden destek olmuştur.”*

Firdevsi’nin kabrinin bulunduğu bölgeye yakın bir yerde ise Balıklıgölet bulunmakta. Yeraltından kaynayarak çıkan bu gölün suyunun şifalı olduğu söylenmekte. Firdevsi’nin Anıt mezarının belgesel görüntülerini çekerken İstiklal Marşı şairi M.Akif Ersoy ve bayrak şairi  Arif Nihat Asya hatırama geldi. Biz onlara hiç değer vermedik. Arif Nihat Asya’nın Çatalca’da dünyaya geldiği ev perişan ve yıkık. Mehmet Akif’in Edirne Kapı’daki mezarı ise herhangi bir mezar gibi. M. Akif”in hayatı tam bir çileyle geçmiş. Ancak Devri Alem programı olarak M. Akif ile ilgili belgesel çekip M. Akif’e vefa borcumuzu ödediğimize inanıyoruz.

Tus harabeleri ve Haruniye Medresesi

Firdevsi’nin mezarının yakınında Harun Reşit döneminden kalma kubbeli büyük bir yapı var. Bazı kayıtlarda buranın Haruniye Medresesi olduğu bazı kayıtlarda ise Harun Reşid döneminden kalma büyük bin zindan olduğu söyleniyor.Yeşillikler ve gül bahçeleri içerisindeki bu eserin içerisine giriyoruz. Eserin içerisinde Tus şehrinin kalesiyle birlikte şehir maketi yapılmış. Bu makete  bakınca Tus şehrinin gerçekten muhteşem bir şehir  anlıyoruz. Tipik Horasan evleri, Tus Kalesi ve şehir mimarisi makette çok iyi anlatılmış. Ayrıca başka maket ve fotoğraflar da var. Müze içerisindeki eserlerin belgesel görüntülerini çekiyoruz. Müzenin bahçesindeki Horasan dönemine ait kitabeler, üzeri yazılı mezar taşları, Horasan medeniyetini ihtişamını da yanstıyor. Tarihi Horasan şehrinde İran yönetim kazı çalışmalarını sürdürüyor. Kazı yapılan bölümlerin üzerleri kapalı. Ancak çevrede traktörler tarla sürüyor. Deyim yerideyse Tus şehri yavaş yavaş yok oluyor.

İmam Gazali Hazretlerin Türbesi

Horasan alimlerinden çok önemli bir şahsiyetin mezarını ziyarete gidiyoruz şimdi. Mezarı birkaç yıl önce bulunmuştu. İmam Gazali hazretlerinin türbesi de Tus şehrinde. Dar yollar ve tarlalardan geçiyoruz. Yol kenarında, üstü çinkolarla kapatılmış, çevresi tellerle çevrilen İmam Gazali hazretlerinin mezarı tıpkı bulunduğu gibi. Hiçbirşey yapılmamış. Daire vaziyetinde, Horasan harcıyla çevrili bir mekanda toprak sanduka şeklinde üç mezar bulunuyor. Ortadaki mezar İhya-u Ulumiddin’in yazarı Huccetil İslam İmam Gazali hazretlerine ait. İmam Gazali hazretleri ömrünü ilme ve islami hizmetlere adamış. Tasavvuf kültürü ile hem hal olmuş, büyük bir Allah dostu. Hicri 450 yılında İran’ın Tus kentinde dünyaya gelmiş, yine hicri 505 yılında Tus’ta vefat etmiş. 55  ömründe 450 kitap yazmış. Bugün bu kitaplardan 70’i basılarak kültürümüze kazandırılmış. Selçuklu döneminde yaşayan İmam-ı Gazali Nizamü’l Mülk ve Hasan Sabbah’la da talebe arkadaşı oldukları söyleniyor. Gazali Hicri 450 (Miladi 1058) yılında Horasan´ın Tus şehrinde doğmuştur. İlk öğrenimini Tus´ta Ahmed bin Muhammed er-Razikânî’den almış, daha sonra Cürcan şehrine giderek Ebû Nasr el-İsmailî’den eğitim görmüş daha sonra 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi’nde öğrenim görmüş, itikadi düşünce olarak Ebu Hasan Eş´ari’den ve ameli görüş olarak ise Şafiî´den etkilenmiştir. Hocası İmam-ı Harameyn lakaplı Abdülmelik el-Cüveynî 1085 yılında ölünce Nişabur’dan Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri Nizamülmülk’ün yanına gider. Nizamülmülk´ün huzurunda olan bir toplantıda verdiği cevaplarla diğer bilginlerden üstünlüğünü kanıtlayarak 1091 yılında Bağdat’taki Nizamiye Medresesi´nin Baş Müderrisliği’ne tayin edilir. Burada bilgisi ve edindiği öğrenci topluluğuyla kısa sürede ün ve saygınlık kazandı. İçine girdiği ruhsal bunalımın da etkisiyle Sûfizm´e yöneldi ve Ebu Ali Farmedi´nin etkisiyle bu alanda yoğunlaştı. Bu ilgi ve hac arzusuyla medresedeki görevini bırakarak 1095 yılında Bağdat´tan ayrıldı ve Şam´a gitti.[1] Şam da iki yıl kaldıktan sonra 1097 yılında Hac´a gitti.

Bağdat´tan ayrılışından on bir yıl sonra 1106 yılında Nizamülmülk’ün oğlu Fahrülmülk´ün ricası üzerine Nişabur Nizamiye Medresesinde tekrar eğitim vermeye başladı. Buradan kısa süre sonra Tus´a dönerek yaptırdığı Tekke´de müritleriyle birlikte Sûfi yaşamı sürdü. Gazali 1111 (Hicri 505) yılında doğum yeri olan İran´ın Tus şehrinde vefat etti.[2]

İmam Gazali hazretlerinin telle çevrili mezarı başında Fatiha-i şerifler okuyup  dua ediyoruz. Buradn ayrılarak Meşhed yolu üzerinde Çınar ağaçlarının yanıbaşına kurulmuş şark sofralı Horasan lokantasında Horasan yemekleri yiyerek yorgunluk atıp  Meşhed şehrine doğru yola çıkıyoruz. Meşhed’deki son gecemizi kameramızla Meşhed şehrinin belgesel görüntülerini çekerek değerlendiriyoruz. Tarihi Meşhed şehri İmam Rıza hazretlerinin türbesinin etrafında binlerce insan hem ziyaret ediyor hem de alışveriş yapıyorlar. Biz de Meşhed şehrinin karşısındaki dükkanlarda görüntüler çekerek  otelimize dönüyoruz.

HORASAN’A VEDA EDERKEN

Hayalimdeki Horasan medeniyeti ve Tus şehrinde gördüklerim beni derinden yaralıyor. İran’ın Horasan Medeniyetin sahip çıkıp büyük bir eyaletine Horasan eyaleti adını vermesi sevindirici. Bugün İran’ın doğusundaki üç bölüme ayrılan Horasan eyaleti Merkezi Horasan. Güney Horasan ve Kuzey Horasan olmak üzere üç eyalete bölünmüş.  Molla Cami gibi büyük alimler yetiştiren  Türbetül Cam şehri gibi Horasan’da   23’ü büyük olmak üzere 54 şehir ve 74 köy ve kasaba bulunmakta. Horasan eyaletinin büyük şehirleri Meşhed, Merkezi Horasan Bircent, güney Horasan, Bocnurt, kuzey Horasan eyaletlerinin eyalet merkezi olarak bilinmekte. Horasan ve Horasan’a veren tarih Tus şehrinin terkedilmiş hali gönlümü yaralayarak 28  Eylül 2013  tarihinde güneşli  bir sonbahar günü   Horasan’ın başkenti  Meşhed’ den ,  Nişabur’ a gitmek üzere   ilim  ve medeniyet merkezi   Zemin-i Horasan elveda diyerek  ayrılıyoruz.

Kaynak:

1) Abdülğâfir el-Farisî (ö. 529/1135) – Gazalî’nin bir öğrencisi el-Siyâk li Tarihi Nîsâbur’unun el-Muntahab mine’s-Siyâk li Tarihi Nîsâbur başlıklı kısa yazısında,

2) Ebu’l-Muzaffer Muhammed bin Ahmed el-Ebiverdî’nin (ö. 507/1113) Gazalî hakkındaki övgü şiirinde,

 

 

 

Mürekkep Haber Adlı Kültür Sanat Portalı’nın Yöneticisi Bilgin Güngör ile Söyleşi

 

Oğuz Çetinoğlu: www.murekkephaber.com adlı kültür-sanat ağırlıklı haber portalını kültür dünyamıza kazandırdınız. Hayırlı olsun. ‘Portal’ kelimesinin İnternet ortamı ile ilgili karşılığını, Vikipedi dışındaki lügatlerde bulmak mümkün değil. Konunun uzağında olanlar için söyleşimize, kelimenin anlamını açıklamakla başlayabilir miyiz?

Bilgin Güngör: “Portal”, İngilizce menşeli olan ve dilimizde “kapı”, “giriş kapısı” gibi anlamlara gelen bir kelimedir. Büyük ve farklı niteliklerdeki içeriklere sâhip olan internet siteleri, bu kelimeyi, kendi sitelerinin boyutunu imlemek için kullanır. Biz de, “kültür” gibi, “sanat” gibi içerisinde bir çok alanı barındıran konular üzerinde kaleme alınmış farklı niteliklerdeki yazıları sitemizde yayınladığımız için, bu kelimeyi kullanmayı tercîh etmekte bir mahzur göremedik.

Çetinoğlu: Türkçe bir karşılık bulmak gerekirse ne denilebilir?

Güngör: Kelimenin doğrudan Türkçe’deki karşılığı olan “kapı”yı bir yana bırakırsak “ortam” denmesi bizce uygun olur. Çünkü “kapı” kelimesi, bir derinlemesine bir uzamı belirtmekten çok, o uzamın başlangıcı, girişi çağrıştırır. “Ortam” kelimesi ise belli bir derinliği, atmosferi yahut da bütünlüğü çağrıştırır.

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu’ndan görüş almayı düşünür müsünüz?

Güngör: Eğer bu hususta herhangi bir çalışma yürütülüyorsa, neden olmasın ki… Elbette, onların fikirlerinden de faydalanmak isteriz. Bu, bizim için önemli bir kazanç olacaktır.

Çetinoğlu: www.murekkephaber.com hakkında okuyucularımız için bilgi lütfeder misiniz?

Güngör: www.murekkephaber.com adlı kültür-sanat ağırlıklı haber sitemiz, ben ve benim gibi genç arkadaşların, tamamen kendi imkânlarıyla kurulan ve daha sonra bazı edebiyat akademisyenlerinin ve kültür-sanat konusunda birikimli arkadaşların katılımıyla günden güne büyüyen nitelikli bir internet portalıdır. Bu portalda, kültür-sanat üzerine aktüel haberler bulunabildiği gibi, bu haberlerin veya farklı kültür-sanat konularının üzerinde yazılmış özgün makaleler, denemeler ve notları da bulmak mümkündür.

Çetinoğlu: www.murekkephaber.com isimli sanal ortamda ne tür yazılara yer veriyorsunuz? Tespit edebildiğim kadarıyla: Kültür-sanat ağırlıklı aktüel haberler, farklı kültür-sanat konuları üzerinde yazılmış özgün makaleler, denemeler ve notlar bulunuyor.

Dil bahisleri, tarih, kültürümüzün önemli bir dalı olan müzik konularına yer verebiliyor musunuz? Tiyatro ve sinema ilgi alanınızın dışında değildir ümit ederim…

Güngör: Tiyatro, sinema ve müziğin, aynı kulvardaki birçok kültür-sanat portalında olduğu gibi bizim de ilgi alanımız dışında kalması mümkün değildir. Serap Türkcan ve Elif Soykan gibi bazı değerli yazarlarımızın işbu alanlar üzerine yazdığı özgün yazılarla birlikte çeşitli güncel tiyatro, müzik ve sinema haberleri, portalımızın içeriğinde mevcûttur. Ümit ediyoruz, önümüzdeki zamanlarda gerçekleştireceğimiz çeşitli aktivitelerle ve projelerle bu alanlarla ilgili daha geniş bir içeriğe kavuşmak mümkün olacaktır.

Çetinoğlu: Peki şiir için de aynı şeyleri söylememiz mümkün müdür?

Güngör: Portalımızda genç şâirlerin şiirlerine ve şiir üzerine kaleme alınmış çeşitli yazılara da yer veriyoruz. Portalımızda yayınlanan Ramazan Emre Verim, Kürşad Polat adlı genç şâirlerimiz şiirlerini, bazı akademisyenlerimizin şiir üzerine kaleme aldığı yazılarını bu hususta örnek olarak göstermemiz mümkündür. İlerleyen dönemlerde de, portalımızda başka genç şâirlerimizin şiirlerine ve şiir üzerine kaleme alınmış denemelere daha geniş bir yer ayıracağız. Ki bu da, hem genç şâirlerimizin şiirlerini geniş kitlelere ulaştırmak ve şiir üzerinde nitelikli tartışmalar yaratabilmek hem de portalımızın bu alandaki içeriğini genişletebilmek adına önemlidir.

Çetinoğlu: www.murekkephaber.com isimli sanal ortamınızda yazılar kaleme alan yazarların genel siyâsî tutumlarının birbirinden oldukça farklı olması veya farklı siyâsî tutumlarla kaleme alınmış benzer yazıların bir arada yayımlanması gibi hususlar dikkat çekiyor Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Güngör: Müsaadenizle bu sorunuzu, Ali Şeriâtî’nin () Anti-Aristocu () sanat düsturunu belirleyen muhteşem bir sözünü alıntılayarak cevaplayalım: “Sanat, olanı değil, olması tahayyül edileni yansıtır.” Evet, bizler de sanatın bu muazzam büyüsü etrafında, kardeş kavgalarının, ideolojik hesaplaşmaların ve her türlü ayrımcılığın vuku bulduğu ülkemizde ve dünyada, zıt düşüncedeki dostlarımızla bir araya gelip de gayet güzel bir şekilde işbirliği hâlinde çalışabiliyoruz. Umuyoruz ki, farklı düşünceler etrâfındaki bu beraberliğimiz, sanatın hükümranlığının da büyümesiyle gitgide daha da büyüyecektir.

Çetinoğlu: Hedefleriniz konusunda neler söylemek istersiniz?

Güngör: Öncelikle şunu söyleyelim: Portalımızın hiçbir kısa vâdeli hedefi yoktur; tersine, bütün hedefleri uzun vâdelidir. Bunları da üç farklı madde içerisinde sıralamak doğru olur: 1- Nitelikli kültür-sanat siteleri arasında dahî seçkin bir konuma ulaşmak. Bunun için de var gücümüzle kalemlerimizi etkin bir şekilde kullanmaya çalışıyoruz. 2-Akademiye yönelik alanında tek portal hâline gelmek. Ki bazı akademisyen hocalarımızın site yazarları arasına katılımıyla ve onlarla birlikte ortak kültür-sanat etkinlikleri (konferans, panel, sempozyum vs.) düzenlemekle bu hedefimize her geçen gün daha da yakınlaşıyoruz.  3- www.murekkephaber.com‘u bir okul; hem bizi hem de bizden sonrakileri yetiştirecek özgün bir akademi şekline getirmek. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi akademisyen hocalarımızın da aramıza katılmalarıyla bu hedef pekâlâ mümkün bir hâle gelebilir.

Çetinoğlu: Hedef kütlenizde kimler var? Kimlere hitap etmek istiyorsunuz? Yalnızca kültür ve sanatla ilgilenenler mi? Mesela spordan, marka giyimden, magazinden başka bir konuyla ilgilenmeyen gençlere hitap etmeyi, onları kültür ve sanata çekmeyi düşünüyor musunuz?

Güngör: Portalımızın hedef kitlesi hususunda biraz seçici düşündüğümüzü itiraf etmek isteriz. Daha çok akademisyenlere, yazarlara, şâirlere ve okuma-araştırma hususunda istekli olan gençlere ulaşmak öncelikli hedefimizdir. Yalnız şunu da söylemek lâzım: Elbette bütün duyguları ve düşünceleri “marka-fetişizmi”ne gark olmuş; zihinleri tüketime odaklanmış ve kültüre, sanata, edebiyata vs. tamâmen yabancılaşmış genç bir kitleyi bu yabancılaştıkları alanlara çekmek güzel bir şeydir. Fakat bunun için, portalımızın dışında farklı nitelikteki bir portalı oluşturmaya ihtiyaç vardır. (Bunu da ilerleyen dönemlerde yapmaya çalışabiliriz; neden olmasın?). Çünkü nitelik itibâriyle portalımızın biraz “akademik” olduğunu söylemek mümkün. Böyle bir nitelikteki portalın da -şimdilik- o bahsettiğimiz tarzdaki genç kitleye hitâp etmesi mümkün görünmüyor. Ancak ilerleyen dönemlerde bu durumun aşılması ve bahsetmiş olduğunuz o kitleye ulaşmak; onları bugüne kadar duyarsız oldukları kültürel ve sanatla ilgili meselelere karşı duyarlı hâle getirmek, kurumumuz adına elbette ki arzu edilecek hedeflerden birisi olabilir.

Çetinoğlu: İmkânlarınızı geliştirmek için ne gibi projeleriniz var?

Güngör: Türk Edebiyâtı Vakfı ile hedeflediğimiz ortak girişimlerde bulunma hususunda daha evvel söylediklerimizin yanında özellikle belli kültürel ve sanatla ilgili aktiviteleri gerçekleştirmek için gerekli olan maddî ihtiyaçları karşılayacak sponsorlara ulaşmak yahut da bu aktiviteler için daha farklı mekânlar bulmak, imkânlarımızın genişlemesi açısından gerçekleşmesini arzu ettiğimiz durumlardır. Hattâ şimdiden bazı kurum ve kuruluşlarla temasta bulunduğumuzu söylememiz mümkündür. Ancak henüz bu hususta net konuşmamızın mümkün olmadığını da belirtmek istiyorum.

Çetinoğlu: Kitap tanıtımları yapıyorsunuz. Tanıtılan kitaplar için yazarını ve/veya yayınevini sarsmayacak miktarda kitap bağışlamalarını talep etmek düşünülebilir mi?

Güngör: Zâten bazı yayınevlerine bu tür taleplerde bulunduk ve onlardan tanıtım veya değerlendirme maksadı ile kitaplar aldık. İlerleyen dönemlerde, şartlar el verdiği takdirde, daha fazla yayınevine de benzer taleplerde bulunabiliriz. Özellikle de “portalımızın kardeşi” diyebileceğimiz ve dostlarımızla birlikte yönetiminde görev aldığımız www.raflarda.net adlı internet sitemiz için böyle bir talepte bulunmamız kaçınılmazdır. Çünkü bu site, içerik olarak tamamıyla kitap tanıtımlarına ayrılan ve yayınevleriyle yahut da kitap dağıtıcılarıyla sıkı bir ilişkide bulunması gereken bir yayın organımızdır.

Çetinoğlu: Sonra bu kitapları; yazısı, şiiri, hikâyesi en çok okunan veya beğenilen yazarınıza armağan etmek mümkün olabilir mi?

Güngör: Mümkün olabilir tabii ki; neden olmasın…

Çetinoğlu: Türkçe konusunda hassas olduğunuz gözlemleniyor. Dil anlayışınızı özetler misiniz?

Güngör: Türkçe konusundaki hassasiyetimizden de anlaşılabileceği gibi, dil anlayışımız, elden geldiğince Türkçe’yi düzgün ve en mükemmel şekliyle kullanmaya çalışmaktır. Kısaca dil anlayışımız, doğru ve ideal Türkçe’ye uygun yazmaktır.

Çetinoğlu: Türk Edebiyatı Vakfı ile ortak etkinlikler yapma hususunda anlaşmaya vardığınız kulağıma geldi… Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Güngör: Vakfın genel başkanı Sayın Servet Kabaklı Beyefendiyle görüştük ve bu hedeflerimizi O’na da ilettik. Sağolsun, seve seve yardımcı olacağını söyledi; kırmadı bizleri. Zaten bu anlaşma, öncesinde de bahsetmiş olduğumuz ikinci uzun vadeli hedefimiz doğrultusunda yapıldı. Bu anlaşmaya göre, ayda bir vakfın genel merkezinde ortaklaşa bir sempozyum, konferans yahut da kültür-sanat sohbetleri türünden etkinlikler gerçekleştirilecek. Ümit ediyoruz ki, adını anmış olduğumuz bu tür etkinliklerle ülkemizin kültür ve sanatına -az da olsa- katkı sağlayacak bir duyarlılık oluşturmak mümkün olur.

Çetinoğlu: Bugüne kadar Prof. Dr. Namık Açıkgöz’den Ahmet Turan Alkan’a; Jehan Barbur’dan Sinan Sülün’e kadar birçok seçkin isimle ilgi çekici röportajlar yaptınız. Bunlardan derlemeler yapıp bir eser hâline getirme gibi bir hedefiniz var mı?

Güngör: Elbette var. Üstelik salt röportajlardan değil; sitede yer alan özgün yazılardan da bir derleme eser ortaya çıkarma fikrimizin olduğunu söyleyelim. Bu hem daha büyük bir kurum hâline gelmemiz hem de bir okul olarak saygın yerimizi alabilmemiz için son derece gereklidir.

Çetinoğlu: Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ESKADER başkanı Yazar Mehmet Nuri Yardım ile de görüşüp işbirliği yapabilirsiniz.

Başka bir konu ve konuya bağlı soru ile röportajı bitirelim: Toplum mühendisliği demokratik bir çalışma tarzı değil. Despotizm unsuru içeriyor. Fakat yine de gençleri; iyiye, güzele, bedî’i hazlara yönlendirecek yöntemler geliştirmek mümkün.

Bu konu ili ilgili hedef ve ihtiyaçlarınızı açıklar mısınız? Ümit edilir ki hedeflerinize ulaşmak için ihtiyaçlarınızı gönüllü olarak karşılayabilecek veya en azından katkıda bulunabilecek kişilere ulaşma imkânınız olur.

Güngör: Elbette ki, Sayın Mehmet Nuri Yardım beyefendinin başkanlık ettiği ESKADER başta olmak üzere kültür-sanat üzerine sayısız etkinliklerde bulunan kurum yahut kuruluşlarla, bahsetmiş olduğunuz yöntemler üzerinde düşünmek ve son tahlilde bu yöntemlere uygun olarak ortak etkinliklerde bulunmak, bizim, yukarıda da saydığımız hedeflerin doğrultusunda gerçekleşmesini arzu ettiğimiz faaliyetlerdir. Zîrâ Türk Edebiyâtı Vakfı ile birlikte ortak etkinlikler düzenleme ve çeşitli kültürel çalışmalarda bulunma girşimimiz de bu hedeflerin doğrultusunda gerçekleşmiştir.

Çetinoğlu: Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

Güngör: Biz de size teşekkür eder; çalışmalarınızda kolaylıklar dileriz.

BİLGİN GÜNGÖR:

7 Şubat 1989 târihinde İstanbul’da doğdu. İlköğretimini Gaziosmanpaşa’daki Zübeyde Hanım İlköğretim Okulu’nda; orta-öğretimini ise yine aynı ilçedeki Mevlânâ Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Lisans eğitimini ise Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde tamamlayan yazar, şu anda aynı üniversitenin Türkiyat Enstitüsü’ne bağlı Yeni Türk Edebiyâtı bilim-dalında master eğitimi görüyor.

Birçok kültür-sanat ağırlıklı haber sitelerinde denemeleri ve makaleleri yayınlanan yazar, şu anda Murekkephaber.com, Sadedegel.com ve Dolu Sözlük gibi internet sitelerinde eş zamanlı olarak editörlük görevini yürütmektedir.

Aynı zamanda TÜBİTAK’ta bilimsel proje menajeri olarak da görev yapmaktadır.

 

 

 

 Bilgin Güngör

Bilgin Güngör

 BİLGİN GÜNGÖR

BİLGİN GÜNGÖR

 Bilgin Güngör

Bilgin Güngör

“Düşünmez misiniz?”

 

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel özelliklerinden biri düşünüp fikir üretebilmesidir. Bu sebeple ki Allah’ın kelamı olan Kuran-ı Kerim’de “düşünmez misiniz” ibaresi ziyadesiyle vurgulanmaktadır.

İnsanoğlunun düşünceleri ve geliştirdiği fikirler insanlığın gelişmesinde, medeniyetlerin oluşmasında temel arz eder.

Düşünen insan aynı zamanda başkaları tarafından kontrol edilmesi güç olan insandır. Çünkü düşünen insan sorgular, kendisine sunulan herhangi bir şeyde neden-niçin sorularının cevabını arar.

Bundan dolayıdır ki tarihte milletler başka milletleri tahakküm altına almak istediklerinde, milletin düşünebilmesini engelleyecek projeler de uygulamıştır.

Misal vermek gerekirse 19. yüzyılda İngilizler Hindistan’ı sömürge olarak kullandıklarında Hintlilere trigonometri cetvelini ezberlemelerini zorunlu hale getirmişlerdir.

Salt ezberciliğin insan zihnini düşünmeden uzaklaştırdığı dikkate alınırsa, böylesi bir ezberin zorunlu kılınmasının hangi maksada dayandığını anlamak sanırım zor olmaz…

Bu konuya birçok değişik misal vermek de mümkündür. Ancak geçmişten günümüze bakıldığında değişmeyen temel yöntemin Batı’nın, özellikle oyun kurucu durumundaki İngiltere ve ABD’nin İslam toplumlarında köktendincilik ve bağnazlığı körükleyerek düşünmeyi ve fikir üretmeyi engelleme yöntemleridir.

Türk tarihine bakıldığında özellikle Osmanlı devletinin yıkılma ve dağılma sürecinde İngilizlerin dönemin tekke, zaviye ve medreselerinde de bağnazlığa dayalı bir İslam düşüncesini körükledikleri görülmektedir. Kurtuluş Savaşı sırasında bir çok din aliminin İngiliz yanlısı olarak halka fetva vermeleri konuya önemli bir misal teşkil eder.

Herhalde Cumhuriyet kurulduğu zaman Atatürk’ün dini tek elden halka anlatmak amacıyla Diyanet’i kurmasının altında yatan sebep de Batı’nın İslam toplumlarında en kolay istismar unsuru olarak dini kullandığını bilmesi olsa gerek…

Daha yakın bir zaman dilimine baktığımızda Yeşil kuşak projesi de bu duruma güzel bir örnek teşkil eder. Dün komünizmin önünü kesmek için uygulanan yeşil kuşak projesinde desteklenen Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan’daki radikal gruplar bugün görevlerini tamamladıkları için tasfiye süreçlerinin de yine içlerindeki terörün desteklenmesiyle gerçekleştiği görülmektedir.

Batı’nın İslam toplumlarına uyguladığı “düşünememe” projesinin ortaya çıkardığı bir diğer manzara da geçen hafta gazetelerde yer alan Suriye’deki manzaradır. Ayrı görüşte de olsa bir Müslüman’ın bir Müslüman’ı adeta “koyun keser” gibi “kurban etmesi” Allah’ın ve Peygamber’in (S.A.V.) hangi emrine uygundur?!

Tüm bu manzaralara ve tecrübelere rağmen bugün ülkemizde yine dinimizin önem verdiği “düşünmenin” adeta önünü kesen bir karar alınarak ilahiyatlarda felsefeye giriş dersi kaldırılmıştır.

Peki, neye hizmet için?

Kur’an-ı Kerim’in “düşünmez misiniz” uyarısına mı?

Bunu tekrar “düşünmekte” yarar var…

Saygılarımla…