14.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 947

‘Ortadoğu’da savaşın eli kulağında mı?’

 

Oğuz Çetinoğlu: Efendim, sizinle Ortadoğu dengelerinde yaşanan yeni tıkanıklık ve bunun sonucu olarak ortaya çıkabilecek yeni çatışma ihtimalleri üzerinde konuşmak istiyorum. Sorulara geçmeden önce Ortadoğu’daki son gelişmeler üzerine genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Serhat Erkmen: Ortadoğu’nun yakın tarihi, pek çoğu sonuçsuz biten, daha doğrusu yaşanan problemlere kısa vadede çözüm üretmeyen çok sayıda çatışmayla doludur. Bölge devletleri arasında bazıları ikili, bazıları çok taraflı olan devletlerarası çatışmalar ve savaşların yerini zaman zaman bölge ülkeleri arasında bir vekâleten savaşa dönüşen iç savaşlar almıştır. Ancak her bir örnek yeni problem alanları üretmiş, geçmişten kalan anlaşmazlıklara çözüm getirememiştir. Milletlerarası ilişkiler literatüründe savaşa yatkınlık derecesinde en üst sıralarda yer alan bölgelerden birisi olan Ortadoğu’da neredeyse birkaç yıl aralıklarla yeni savaş, çatışma, isyan ve iç savaş deneyimleri yaşanmaya başlamıştır. Bu eğilimin Soğuk Savaş döneminde de sürdüğü ancak iki kutuplu sistemin yıkılmasından sonra daha sık kendisini gösterdiği söylenebilir.

Çetinoğlu: Oluşan yeni tıkanıklığın sebebi nedir?

Erkmen: Son 2 yıldır Ortadoğu’da yaşanan hızlı değişim, bölgenin 2003’ten beri yaşadığı kökten değişim sürecinin içinde yeni bir tıkanıklık noktasına ulaşmıştır. Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tam anlamıyla yerleşen bölge içi ilişkiler, 1950 ve 60’lı yıllarda birçok Arap ülkesinde yaşanan devrimlerle kendi içinde kırılmalar yaşamıştır. Bu kırılmalardan sonra bölgedeki ittifaklar her seferinde yeniden değişmiş ve çoğunlukla küçük veya mahallî çaplı çatışmalar, iç savaşlar veya darbe-karşı darbe girişimleriyle sonuçlanmıştır.

Çetinoğlu: Örnekleyebilir misiniz?

Erkmen: 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından aralıklarla tekrarlanan Arap İsrail Savaşları, 1950’li yıllarda Mısır, Irak, Libya gibi devletlerdeki devrimlerden sonra diğer Arap ülkelerinde gerçekleşen darbe/karşı darbe (devrim/karşı devrim) süreçleri, 1979’da İran İslam Devrimi’nden sonra İran-Irak Savaşı ve Suudi Arabistan’daki karışıklıklar ve son olarak 2003’te Irak’ın işgalinden sonra 2006 yılında gerçekleşen İsrail-Hizbullah çatışması bu olaylara örnek olarak gösterilebilir.

Çetinoğlu: Bu örneklerin temel paydası ne olabilir?

Erkmen: Bu hareketlenmeler Ortadoğu alt sistemindeki temel kırılma noktalarının ortak payda olduğu söylenebilir.

Çetinoğlu: Günümüz Ortadoğu’sunda 2003 sonrasında yaşanmaya başlayan değişim sürecinin tamamlandığı kanaatinde misiniz?

Erkmen: Hayır süreç tamamlanmamıştır. Irak’ın askerî ve siyasî olarak eski gücünü yitirmesi bölgedeki güç dengesinin Sünni-Şii ekseninde yeniden tanımlanmaya başlamasına sebep olmuştur.

İran’ın Irak’taki etkisini her geçen gün artırması, Hizbullah ve Hamas gibi devlet dışı aktörler yoluyla hem Arap-İsrail Barış Sürecinin yönlendirilmesinde kritik bir rol oynamaya başlaması hem de Doğu Akdeniz’de ihmal edilemeyecek bir güç olarak belirmesi, Suriye’nin istikrarı ve

Irak’ta oynadığı rol sebebiyle bölgede fizikî gücünün üzerinde bir etkinlik sağlaması 2005’ten itibaren Şii Ekseni tartışmasının alevlenmesine sebebiyet vermiştir.

Şii Ekseni’nde sayılan aktörlerin tamamının Şii olmamasına rağmen temelde İran’ın bölgedeki gücüne destek sağlaması ‘Sünni’ olarak tanımlanan ve ortak paydaları, statükonun devamı olan bir devletlerin işbirliğini ortaya çıkarmıştır.

Çetinoğlu: Hangi devletler Efendim?

Erkmen: Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Katar… olarak isimlendirilebilir.

Çetinoğlu: Mücâdele alanını da belirlemek mümkün mü?

Erkmen: 2000’li yıllardaki bu mücadele o zaman da etnik ve mezheple ilgili boyutlar taşımaktaydı, bugün de taşımaktadır. Fakat bu güç mücadelesinin temeli sadece etnik ve mezhep boyutlarına indirgenemeyecek kadar karmaşık olabilir. Ortadoğu’nun enerji kaynaklarının milletlerarası piyasalara alternatif yollarla ulaşması, demografik baskı altında ezilen devletlerdeki otoriter rejimlerin kendi toplumlarını yönetememeleri, tek ürün ihracına dayalı ekonomilerin her geçen gün artırdığı gelir dağılımı bozukluğu, sosyal adaletsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşması, hızlı ve aşırı silahlanmanın sebebiyet verdiği savaş ihtiyacı gibi faktörler Ortadoğu’daki etnik ve mezheple ilgili problemlerin arka planında yatan veya onları her geçen gün besleyen faktörler olmuşlardır. 2000’li yılların ortasında, sayılan bu faktörlerin bileşkesi sonucunda nasıl bir çatışma yaşandıysa bugün de Ortadoğu benzer bir ortama doğru sürüklenmektedir.

Çetinoğlu: 2000’li yıllarda neler olmuştu? Hatırlanmasına yardımcı olabilir misiniz?

Erkmen: Şöyle sıralanabilir:

*Filistin’de barış süreci tıkanmıştı.

*Irak’taki iç savaş bölge devletleri arasında bir vekâleten savaşa dönüşmüştü.

*Petrolün oluşturduğu refah sorgulanmaya başlanmıştı.

*Radikal dinci hareketler yeni savaş alanları bulmuşlardı.

*Hizbullah’ın Lübnan’da gücü artmıştı.

Böylece Ortadoğu devletleri arasındaki güç dengesinin İran ve müttefikleri lehine değiştiği bir durum ortaya çıkmıştı. Böylesine bir ortamda Hizbullah, İsrail’i istemediği bir savaşın içine çekerek İsrail’in yenilmezliği mitini yıkan bir çatışma yürütebilmişti. 1 aydan biraz fazla süren çatışmadan sonra İsrail’in sınırları ötesindeki gücünün sorgulandığı, Lübnan’ın daha fazla Hizbullah’ın kontrolüne geçmesine sebep olan bir sürecin başladığı, Suriye’nin üzerindeki

İsrail baskısının azaldığı, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki Fetih varlığına son verdiği yeni dönemin kapıları açılmıştı. İran ve müttefiklerinin yükselişe geçtiği bu dönem birkaç sene devam etse de

Ortadoğu’nun milletlerarası sisteme eklemlenmesinden kaynaklanan problemlerin ve yılların birikiminin oluşturduğu yeni dönüşüm süreci bölgede yeni bir dinamizm başlatmıştır.

Çetinoğlu: Yeni dinamizm bölgeye neler getirdi?

Erkmen: Kaynağı ve sebebi ne olursa olsun Arap Baharı sadece eskimiş, baskıcı ve eşitsizlik üreten rejimlerin yıkılmasıyla veya krize girmesiyle sonuçlanmamıştır. Açık bir biçimde bölge devletleri arasındaki güç dengesini ve devlet dışı aktörlerin etkinliğini de etkilemiştir.

Birebir analoji yapmak doğru olmasa da Arap Baharı’nın, Ortadoğu’daki güç dengesi üzerinde

2003 Irak’ın İşgali’nin oluşturduğuna benzer etkiler oluşturduğu söylenebilir. Bu çerçevede Irak’taki değişimin yerini Mısır ve Suriye almıştır. Bir yandan Ortadoğu’nun en önemli siyasî ve askerî aktörlerinden olan Mısır iç problemlere eğilmekten başını kaldıramaz duruma gelmiştir. Mısır’da 2011’de eski rejimin devrilmesinden sonra hâlâ yerine yeni bir rejim yerleşememiş, ülke ekonomik ve siyasî krizlerle sürekli çalkalanır bir hal almıştır. Bu sebeple Ortadoğu denkleminin en önemli ayaklarından birisi en azından bugün için kendi meseleleriyle başa çıkmaya çalışmakta, bölgenin geri kalanına şimdilik güç projeksiyonu yapamamaktadır. Ancak daha da önemlisi, Irak’ın yerini Suriye’nin almasıdır. Irak’takine benzer bir işgal süreci yaşanmadığı için Suriye’de rejim devrilmemiş olsa da Suriye’de 1,5 yılını dolduran iç savaş bölgenin yeni vekâleten savaş alanına dönüşmüştür. Bir anlamda İran ve rakipleri Suriye üzerinden bir vekâleten savaşa girişmişlerdir.

Çetinoğlu: Suriye’deki iç savaş, Suriye ile sınırlı mı?

Erkmen: Değil. Irak’taki iç savaş nasıl Ürdün’ü demografik ve ekonomik olarak etkilediyse Suriye’deki iç savaş da Lübnan’ı çok daha ağır bir biçimde etkilemektedir. Dahası, Irak’takinin ötesinde Suriye’deki iç savaşın diğer komşu ülkelerin siyasî ve ekonomik yapıları üzerinde de önemli etkiler oluşturduğu görülmektedir.

Çetinoğlu: Bölgenin diğer ülkelerinde durum nedir?

Erkmen: İsrail’de siyaset tıkanmıştır. İran bir yönetim krizinin içine sürüklenmiştir. Suudi Arabistan ve Katar’ın Arap Baharı’nı Suriye’de sürdürürken Körfez’e sıçramasını engelleme çabası 2011 yılından bu yana bölgedeki güç dengesini tersine çevirmektedir. Fakat güç dengesindeki değişim beklendiği kadar çabuk gerçekleşmemekte, tarihin başka dönemlerinde olduğu gibi bir defa daha statükoya toslamaktadır.

Özetle, bir kısmı iç dinamiklerden bir kısmı devrimci değişim girişimlerinin başarısızlığından bir kısmı da bölge devletlerinin birbirleriyle mücadelelerinden kaynaklanan yeni dinamikler Ortadoğu’da yeni bir tıkanmışlığa sebebiyet vermektedir.

Çetinoğlu: Tıkanıklığın analizinde neler görüyorsunuz?

Erkmen: Şunlar görülüyor:

1- Suriye’de kısa sürede devrilmesi beklenen Esad Yönetimi devrilmemiştir. Ülke her geçen gün uzayan, ülkenin birliğini tehdit eden ve etkisi sınırlarının ötesine geçen bir uzatılmış iç savaşa sürüklenmektedir. Suriye’deki iç savaşın nasıl bitirilebileceği bilinmemektedir. Dahası, bölge devletlerinin veya bölge dışı güçlerin başta parçalanma olmak üzere keskin bir değişimden duydukları korku ve endişe iç savaşı uzatmaktadır.

2- Arap Baharı’nın ilk döneminde eski yönetimlerin kolaylıkla devrildiği yerlerde bile değişim süreci yeni bir evreye ulaşmış, Mısır ve Tunus gibi ülkeler yeni bir istikrarsızlık dönemine sürüklenmiştir.

3- Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler Basra Körfezi’nden uzak coğrafyada değişim ve demokratikleşmeyi desteklerken Bahreyn’de kesin ve net bir tavır almışlardır. Arap Baharı’nın

Bahreyn’e ulaşması şimdilik engellenmiştir, ancak bu engellemenin sonsuza kadar süremeyeceği gerçeği Körfez devletlerini ciddî olarak düşündürmektedir.

4- Filistin’de Barış Süreci tamamen tıkanmıştır. Tıkanıklığın tek kaynağı İsrail ile Filistinliler arasındaki uzlaşmazlık değil, aynı zamanda İsraillilerin (sürekli siyasî istikrarsızlık ve zayıf hükümetler) ve Filistinlilerin (Hamas ve Fetih arasında her geçen gün derinleşen güç mücadelesi) kendi içlerinde aşamadıkları iktidar mücadelesidir.

5- İran, hızla bir siyasî kaos ortamına sürüklenmektedir. İslam Devrimi’nden bu yana en gergin günlerini yaşayan İran iç siyasetinde ılımlılar ile radikaller arasında bir güç mücadelesinin ötesinde son derece karmaşık bir güç mücadelesi patlak vermiştir. Bugün İran’da 2000’li yılların ortasında olduğu gibi içeride sağlanan ittifaklarla bütün dikkatini ve kaynaklarını dış mücadeleye yönelten bir rejimden ziyade dışarıdaki müttefiklerini teker teker kaybeden ve içeride üst üste siyasî kaoslar yaşayan bir rejim bulunmaktadır.

6- İran’daki siyasî kaosa rağmen, hatta tam da bu sebeple hızlanan nükleer çalışmalar veya müzakerelerin etkisizliği İsrail’i her geçen gün artan bir güvenlik kaygısına yöneltmektedir. İçeride ve dışarıda sıkışan İran’ın rejimini garanti altına alma yolu olarak nükleer gücü görmesi İsrail’in    İran konusundaki endişelerinin artmasına neden olmaktadır.

7- Devletler veya devlet dışı aktörler birkaç sene öncesindeki ittifaklarını değiştirmeye başlamışlardır.

Çetinoğlu: Hangi ittifaklar?

Erkmen: Bunun en belirgin üç örneği vardır: Türkiye, Hamas ve Mısır. Türkiye, Suriye ile sıkı bir ittifak halindeyken, bugün neredeyse çatışma noktasına gelmiştir. Hamas kısa bir süre öncesinde İran ve Suriye’nin önemli müttefikleri arasındayken bugün açıkça bu ülkelerden uzaklaşmaktadır. Mısır ise İsrail ile olan anlaşmasını tam olarak bozmamasına rağmen belirgin bir pozisyon değişimi sergilemektedir.

Çetinoğlu: Kürtlerin durumu nedir?

Erkmen: Ortadoğu siyasetinde Kürtler önemli bir dinamik olarak ortaya çıkmıştır. 2003’ten sonra

Irak bağlamında önem kazanan Kürtler, Suriye’de de en önemli aktörlerden birisi haline gelmiştir. Suriye’de gerçek bir rejim değişikliğinin Ortadoğu’da yeni bir Kürt özerk yönetiminin veya federal bölgesinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanması ihtimali çok güçlüdür.

Çetinoğlu: Lübnan?

Erkmen: Suriye’deki iç savaş, Lübnan’daki güç dengesini son derece yakından etkilemektedir. 2012 yılındaki pek çok olayın da gösterdiği gibi ülkedeki siyasî istikrarsızlık artmaktadır. Suriye’deki çatışmaların bir uzantısı olarak Lübnan’da da çatışmalar meydana gelmektedir. Ülkede parlamento seçiminin yapılması gerekmesine rağmen seçimin gerçekleşmesi ihtimali hayli düşmüştür.

Çetinoğlu: Anlaşıldığı kadarıyla Ortadoğu’nun geleceğinde huzurlu bir ortam göremiyorsunuz

Erkmen: Değişimin ulaştığı yeni aşama, bölgedeki hiçbir devletin memnun olmadığı, her bir devleti iç ve dış politikada krizlere sürükleyen ve bölgede siyasî mücadelenin dışında silahlı çatışmanın da tırmandığı bir noktaya ulaşmıştır. Maalesef, Ortadoğu’da bu tür tıkanmışlıkların sonunda en çok karşılaşılan olgu, iki veya daha fazla ülke arasında gerçekleşen doğrudan veya vekâleten savaşlar olmaktadır. Bu sebeple Ortadoğu’daki mevcut tıkanıklığın önümüzdeki dönemde de devam etmesi halinde bölgede bir savaşın gerçekleşmesi ihtimalinin güçlü olduğu söylenebilir.

Çetinoğlu: Nerede ve kimler arasında bir savaş söz konusudur?

Erkmen: Bu soruya verilebilecek cevap tahminden öteye geçemese de Ortadoğu’nun yakın tarihi ve bölgedeki güç mücadelesinin kilitlendiği noktalar yaklaşık 1 yıl içinde İsrail ile Hizbullah arasında Lübnan topraklarında yeniden bir çatışma yaşanması ihtimalini diğerlerine göre daha güçlü kılmaktadır.

Çetinoğlu: Neden Lübnan’da İsrail ve Hizbullah çatışması?

Erkmen: Fotoğrafını incelediğimiz tablo dikkate alınırsa bölgedeki kamplaşmanın her iki taraftaki üyeleri karşılaştıkları stratejik tıkanıklığı aşmak için çatışmayı bir fırsat olarak görebilir. Muhtemel bir çatışmanın taraflardan birisinin lehinde sonuçlanması bölgede yeni bir stratejik durum oluşturabilir. Çatışmanın mevcut tıkanıklığı çözecek bir biçimde sonuçlanmaması ise önceki yıllardaki kısır döngünün bir süre sonra yeniden tekrarlanmasına sebep olacaktır.

Çetinoğlu: Muhtemel bir çatışmadan doğabilecek sonuçlar neler olabilir?

Erkmen: İhtimalleri maddeler hâlinde şöylece sıralamak mümkün:

1- İsrail, İran’dan her geçen gün artan bir tehdit algılamakta, dahası kendi kamuoyunu sürekli olarak yeni bir çatışmaya hazırlamaya çalışmaktadır. Mevcut askerî ve siyasî şartlar İsrail’in

İran ile doğrudan çatışmasını veya İsrail’in İran’a bir hava saldırısı yaparak nükleer programını durdurmasını mümkün kılmamaktadır. Bu durumda sancılı bir dönemden geçerek kurulan yeni İsrail hükümeti için en iyi yol, İran’a doğrudan vuramadığı darbeyi dolaylı yoldan vurmaktır.

Hizbullah’ın Suriye’deki çatışmada taraf olması onu Lübnan içinde siyasî olarak zayıflattığı gibi askerî kaynaklarının önemli bir kısmının da erimesine sebep olmaktadır. Dahası, Suriye’de rejimin düşmesi ihtimali İran için bir endişe kaynağıdır. Suriye’nin düşmesi halinde Doğu Akdeniz’de İran’ın tek müttefiki olarak Hizbullah kalacaktır. Bu sebeple Suriye düşmeden, Hizbullah tekrar

Lübnan’ın içine odaklanmadan ve hatta konvansiyonel olmayan silahlara sahip olmadan İsrail’in

Hizbullah’ı etkisiz hale getirme şansı olabilir. Hamas ile giriştiği son çatışmada yeni füze savunma sisteminden tatminkâr sonuçlar alan İsrail’in Hizbullah’ın elindeki füzelerden eskisi kadar endişelenmediği görülmektedir. Dahası Suriye’deki iç çatışmadan kaynaklanan sebeplerle Hizbullah muhtemel bir çatışmanın uzaması halinde lojistik problemler de yaşayabilecektir. Ancak İsrail’in bu tür bir çatışmadan istediğini alarak çıkması ancak İsrail’in Hizbullah’a kısa sürede kesin bir darbe indirmesi ve Lübnan’daki siyasî üstünlüğünü sarsacak bir durum oluşturmasıyla mümkün olabilir. Aksi takdirde İsrail açısından çatışmanın mevcut durumu devam ettirecek bir sonuç üretebileceği söylenebilir. İsrail bu durumda milletlerarası alanda bir defa daha meşruiyet kaybına uğrasa da bu İsrail’in stratejik çıkarlarını hayatî bir biçimde etkilemeyecektir.

2- İsrail ile Lübnan arasındaki çatışma bir anlamda Arap devletleri ile İran arasında sıkışan denklemin aşılmasını sağlamak için bir araca dönüşebilir. Lübnan’da uzun süreden beri devam eden Hizbullah üstünlüğü İsrail ile girilen her savaştan sonra artmıştır. Buna karşılık Suudi

Arabistan’ın Lübnan’da kendisine yakın grupları iktidar için desteklediği bilinmektedir. Fakat bütün desteğe rağmen Hizbullah’ın askerî gücüyle desteklediği siyasî üstünlüğünü diğer grupların aşması mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bu tür bir çatışmada İsrail’in Hizbullah’a vurabileceği ağır bir darbe Lübnan’daki güç dengesinin Hizbullah karşıtı veya Körfez Ülkeleri yanlısı grupların lehine değişmesine sebep olabilir. Bunun da ötesinde Hizbullah’ın İsrail ile gireceği bir çatışmada alabileceği bir darbe Suriye’deki çatışmanın sona erme sürecini de hızlandırabilir. Hizbullah’ın desteğinden mahrum kalan Şam Yönetimi’nin hemen çökmesini beklemek doğru olmasa da Esad Yönetimi açısından bu gelişmenin önemli bir darbe olacağı unutulmamalıdır.

3- Lübnan’daki muhtemel çatışmanın Suriye’deki olaylar üzerinde orta ve uzun vadede etki oluşturması kaçınılmazdır. Bir kere bu tür bir çatışma Esad Yönetimi’ni doğrudan kurtarmayacaktır. Çatışmayı bahane ederek Suriye İsrail’e saldırmadığı sürece, Şam ile Tel Aviv arasında bir çatışma yaşanması ihtimali düşüktür. Dolayısıyla Şam’ın diğer Arap devletlerine ve Arap kamuoyuna yönelik İsrail ile çatışan tek Arap devleti olma yönündeki propaganda girişimi sonuç vermeyecektir. Dahası Suriye’nin bu tür bir çatışmaya dâhil olması İsrail’in Suriye ordusuna vurabileceği ağır bir darbe ile Suriye’de rejimin ömrünü azaltabilir. Fakat Hizbullah’ın İsrail ile çatışmaya girmesi Suriye’ye giden önemli bir desteği kesebilir. Bu destek Suriye rejimi için her geçen gün daha hayatî hale geldiğinden olası bir çatışma Suriye’deki iç savaşta Şam’ın kayıpları hanesine yazılacaktır.

4- Hamas’ın taraf değiştirmesinden sonra Hizbullah’ın uğrayacağı büyük güç kaybı Ortadoğu’daki değişim sürecini Lübnan’a doğru yönlendirebileceğinden Akdeniz kıyısında değişim yanlısı olan Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler önemli bir kazanım elde edecektir. Hizbullah’ın etkisi sebebiyle etkilemekte çok zorlandıkları Lübnan’a girebilecek olan bu devletler İran’a vuracakları bu darbeyle önemli bir mevzi daha kazanacaklardır.

5- Bu tür bir çatışma İsrail ve bazı Arap ülkeleri açısından olumlu sonuç doğurabileceği gibi tam tersi sonuçlar da üretebilir. Özellikle olası bir çatışmadan Hizbullah’ın gücünü koruyarak çıkması

İran ve müttefikleri açısından önemli bir stratejik zafer olabilir. İran’da iç politikanın her geçen     gün daha fazla krize sürüklendiği bir ortamda dış politikada yaşanacak bir kriz ülke içindeki kaos ortamının büyümesini engelleyebilir. Özellikle dinî lidere bağlı olanlar ile muhafazakârlar arasındaki güç mücadelesinin tırmanışa geçtiği şu dönemde bölgede İran’ın daha da güçlenmesi için çatışmaların sürdürülmesini savunan taraflar için bu savaş bulunmaz bir fırsattır. Dış tehdit gerekçesini göstererek ülkedeki iç karışıklıkları engellemek isteyecek olan İran’daki hâkim grup içeride daha da sertleşmenin meşruiyetini dışarıdaki bir çatışmayla sağlayabilir. Bu sebeple İsrail ile Hizbullah arasındaki savaş İran rejimi içindeki kırılmalar için bir panzehir olabilir.

6- Diğer yandan İsrail ile Hizbullah arasındaki muhtemel bir çatışmadan Hizbullah’ın güçlenerek çıkması Suriye rejimi açısından psikolojik ve hatta maddî bir avantaj oluşturabilir. Hizbullah’ın gücünü koruyabilmesi sadece mahallî denklem açısından değil Lübnan’daki denklem açısından da önemlidir. Lübnan’da bir defa daha Hizbullah karşıtı grupların zayıflaması Lübnan’dan Suriyeli muhaliflere yapılacak yardımı azaltacağı gibi Hizbullah’ın daha güçlü bir biçimde Suriye’deki işlere odaklanmasını beraberinde getirebilir.

7- Lübnan’da muhtemel bir savaş batı dünyasında Suriye savaşının yayılma etkisine ilişkin korkuları tetikleyeceğinden batı ülkelerinin zaten Suriye’ye müdahale konusundaki isteksiz tutumunu daha da pekiştirecektir. Böylece Suriye’deki rejim kendisini daha da güvenli hissedecektir.

8- İran, Lübnan’daki bir çatışmayı cevapsız bırakmayacak, bu durumdan İsrail kadar Körfez ülkelerini de sorumlu tutacaktır. Bu durumda Bahreyn’in yeniden istikrarsızlığa sürüklenmesi mümkün olabilir. İran’ın Bahreyn kozunu oynaması ise siyasî mücadele sahasını genişletebileceği gibi Lübnan’da köşeye sıkışması halinde bile süreci tersine çevirmeye yönelik bir hamle olabilecektir.

Çetinoğlu: Geniş bir çerçeve içerisinde çözünürlüğü son derece yüksek bir fotoğrafı okuyucunun önüne koydunuz. Her şey net ve son derece açık. Çok teşekkür ediyorum. Kısa bir özetle röportajımızı sonlandırabilir miyiz?

Erkmen: Bölgedeki sıkışan güç dengesi ve ilişkiler her geçen gün daha da tıkanmaktadır. Bu ise gerek devlet/rejim tipleri gerekse bölge dinamikleri sebebiyle savaş eğilimi yüksek bir bölge olan

Ortadoğu’da yeni bir çatışmanın işaretlerini vermektedir.

Türkiye’nin de bu tür bir çatışmadan etkilenmesi kaçınılmaz olacağından ihtimale karşı kendisini hazırlaması gerekmektedir.

Doç. Dr. SERHAT ERKMEN

20 Aralık 1975 tarihinde İstanbul’da doğdu. 1998 Yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Lisans ve doktorasını 2001 yılında aynı üniversitede tamamladı. 2000-2008 yılları arasında Ankara’da ASAM Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezinde Danışman, 2005-2008 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalıştı. ASAM faaliyetlerini İstanbul’a nakledince ORSAM Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde çalışmaya başladı. 2008 yılında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne Yard. Doç. Dr. olarak tâyin edildi. Hâlen bu görevine devam etmekte olan Erkmen, Irak’ın siyasî sistemi, Kuzey ırak’taki siyasî yapı, Filistin Meselesi, İsrail iç siyâseti ve Suriye Kürt hareketleri konusunda araştırmalar yapmış, raporlar hazırlamış, makaleler kaleme almış ve yayınlamıştır.

Yayın çalışmaları:

Irak Krizi 2002-2003: (Prof. Dr. Ümit Özdağ ve Yrd. Doç. Sedat Laçiner ile birlikte) Ankara ASAM Yayınları, 2003

Milletlerarası ilmî toplantılarda bildiriler sundu. Bunlardan biri Tokyo’da, bildirilen kitabına alındı.

Avrasya Dosyası Dergisi’nde Editör Yardımcısı olarak çalıştı. Ekim 2000-Ocak 2004 Hakemli dergilerde 7 adet ilmî, araştırma ve strateji dergilerinde 50 adet makalesi yayınlandı.

Mart 2009 Irak’ın Musul ve Kerkük Bölgesinde, Şubat 2007 Suriye ve Lübnan’da Türkiye-Suriye-Lübnan İlişkileri Konusunda, Şubat-Nisan 2004 İsrail’de Bar Ilan Üniversitesi’ne bağlı Begin-Sedat Strategic Center’da İsrail-Filistin Meselesi Üzerine Saha Çalışması yaptı.

 

 

 

Bayram-Kurban ve Hal-i Pür Melalimiz

 

Bayramlar bilindiği gibi toplumsal birlikteliğin olmazsa olmazlarındandır. Bayramları yalnızca gelenekleri devam ettirme olarak algılamak bayramları doğru anlamamaktır. Zira bayramlar geçmişin dini ve kültürel mirasının devamları oldukları gibi geleceğin de sağlıklı inşasının vazgeçilmezleridir.

Neden diyenlere tek cümleyle verilecek cevap şudur. Birlikte sevinip birlikte üzülenlere, aynı değerleri paylaşanlara millet denir de ondan.

Ne acıdır ki bir çok dini ve milli değerimiz gibi bayramlarımız ve bayram anlayışlarımız da yozlaşmadan nasiplerini aldılar. Ne yazıktır ki yozlaştırmaya içlerini boşaltarak başladık. İçlerindeki ruhu devre dışı bırakıp yalnızca şekle dönüştürmeye başladık. Bayram deyince ilk akla gelmesi gerekenler, kucaklaşma, birlikteliği ve kaynaşmayı sağlama olmalı iken uzaklara gitme ve tatil yapma fırsatı olarak görme olmaya başladı. Bırakın toplumsal birlikteliği, komşularını bile tanımayan insanlar topluluğu haline dönüşmeye başladık.

Bilindiği gibi Kurban Allah’a yakın olma adına hali vakti yerinde olanlarca şartlara uygun hayvanlardan Allah rızası için keserek yerine getirilen bir ibadet türüdür. İslam’ın genel ibadet anlayışı içerisinde yerine getirilişi sırasındaki şekli unsurları aşan, içi mana dolu bir ibadettir. Ama ne yazık ki bugün daha çok şekle sıkışan, içindeki mananın giderek zayıfladığı bir gelenek haline dönüşmeye başladığını üzülerek görmeye başladık.

İslam inanç ve düşünce yapısını azıcık inceleyen herkesin ilk göreceği gerçeklik şudur; İslam inanç ve düşünceyapısı insan hayatının bütününü ilgi alanı olarak görür. İnsanın kendisiyle, çevresi yani kendi dışındaki varlıklarla ve Allah ile ilişkilerinin hepsine yönelik yol gösterici öğütleri ve ilkeleri vardır. Bu ilkelerin en önemlilerinden birkaçını şöyle ifade edebiliriz.

-İman esaslarını kabul edeceksiniz.

-İnsan denen varlığın Allah’ın yeryüzünün hükümranlığını verdiği ve en üstün yaratılmış olarak yarattığı bir değer olduğunu bileceksiniz.

-İnsanın kendisiyle, kendi dışındaki dünyayla-çevresiyle ve Allah’la barışık yaşama sorumluluğu olduğunu bileceksiniz.

-Sahip olduğunuz maddi varlıkların yalnız size ait olmadığını, onda sizin dışınızdaki varlıkların da hakları olduğunu, gerektiğinde bu varlıklarınızı onların da yararına kullanma sorumluluğunuz olduğunu bileceksiniz.

-Yalnızca kendi çıkarlarınız için değil toplumun uzun ve insanlığın çıkarları için de davranma sorumluluğunuz olduğunu bileceksiniz.

Kurban dahil bütün ibadetlerin insanlara öğretmeye çalıştığı değerler aslında bu ve benzeri değerlerdir.

Ne yazıktır ki ben merkezciliğin olabildiğince öne çıktığı, insan insanın kurdudur anlayışının gittikçe egemen olmaya başladığı günümüzde bu değerlerimizi yeterince koruduğumuz söylenemez.

Müslüman toplumların yaşadıkları coğrafyaların tarihlerinin en acı dönemlerinden birisini yaşadığı, küresel egemenlerin Müslüman toplumların yaşadıkları coğrafyalarda cirit attıkları, kardeş kavgalarının her gün ocakları söndürdüğü bir dönemde bayram kutlamaya çalışmak ne acı.

Umarım yaşarken ruhları kaybolmamış gerçek bayramları görürüz.

Yine de herkesin Kurban Bayramı kutlu olsun.

 

 

Yesevi Dergisi’nin Yeni Sayısında; “Kilit Şehir” Kastamonu’da Hizmet Adamları’nı Yazdım…

 

Hoca Ahmet Yesevi Vakfı tarafından Türk Dünyası’nın Aksakalı Erdoğan Aslıyüce Ağabeyimiz tarafından çıkartılan “YESEVİ DERGİSİ”nin son sayısı “Türk Dünyası” temalı olarak çıktı…Benimde bir yazım var…Hem dergiden hem Türk Dünyası’ndan sizi haberdar edeyim istedim… Yesevi’yi dergisi ile yaşayalım ve yaşatalım…

KASTAMONU’DA HİZMET ADAMLARI…

Kastamonu kutlu bir şehir. Artık burası kutlu bir toprak olduğu için mi evliyalar gelip buraya yerleşmiş yoksa evliyalar burada olduğu için mi kutsanmış, orasını bilemem! Ama kutlu bir şehir olduğu muhakkak…

Anadolu’yu Müslüman Türkler adına tutan, dört pir’den biri olan, Şaban-ı Veli Hazretleri burada… Aşıklı Sultan, Bayraklı Dede, Benli Sultan, Deveci Sultan, Halife Sultan evliyalardan sadece bir kaçı… Diğerlerini yazamadığım için beni affetsinler. Mehmet Feyzi Efendi’yi de unutmamam lazım.

İstiklal Harbimizin kilit coğrafyası Kastamonu’dur. Mustafa Kemal Atatürk, içinde bulunduğumuz durumu Kastamonululara anlatsın diye Mehmet Akif Ersoy’u Kastamonu’ya gönderir. O da Nasrullah Camii’nde vaaz ederek, fitneye karşı Kastamonuluları uyarır ve milli Mücadeleye ikna ve razı eder.

Kastamonu saf ve temiz bir Müslüman Türk şehridir. Burada huzur, güven, saadet, asalet ve aklınıza gelecek veya gelmeyecek her türlü maddi ve manevi güzellik vardır.

Kastamonulular, bu manevi iklim içinde yetişmiş olmalarından dolayı iyi insanlardır. Bu iyilikten kasdımız inançlı ve imanlı olmalarının yanında Türksever, vatansever ve insan sever olmalarıdır.

Biz bunlara; “Türk Dünyası Günleri” münasebetiyle yılda en az bir kez gittiğimiz Kastamonu ve ilçelerinde defalarca şahit olduk. Bir çok yazı yazdık. Okuyanların dikkatini, bu şehre ve insanlarına çekmeye çalıştık.

“Türk Dünyası Günleri” kendisi de Kastamonu’nun Araç İlçesinden olan rahmetli arkadaşım Kemal Çapraz‘ın teşviki ile Kastamonu Belediye Başkanlığı ve başkanlığı yürüten değerli dostumuz Turan Topçuoğlu ve çalışma arkadaşları tarafından yapıldı ve 17.’sine kadar getirildi.

Onbeş yıldır Kastamonu Belediye Başkanlığını üstün bir başarı ile yürüten Turan Topçuoğlu; bir gönül insanı olmasının yanında da aynı zamanda büyük bir hizmet adamıdır.

Yine kadrosunda yer alan Belediye Başkan Vekilimiz Bahri Yavuz, Başkan Yardımcılarımız Mehmet Saim Sayan ve Mehmet Çağılcı‘da, Turan Topçuoğlu Başkanımızı tamamlayan birer gönül ve hizmet erleridir. Allah hepsinden razı olsun… Bu arada Emin Çapraz gibi rahmete kavuşmuş olanlarıda anmadan geçmek olmaz.

“Türk Dünyası Günleri”Kastamonu Belediyesi tarafından az imkanla ve özveri ile yapılmış ve de bunun karşılığında büyük işler başarılmıştır. Ben bizzat, Türk Dünyası’nın dört bir köşesinde bunun akislerini duymuşumdur. Bu süre içinde Kastamonu yerel yönetim anlamında, çağdaş bir gelişmeye uğramıştır. Kastamonu şehircilik açısından, Türkiye’de pek fazla göremeyeceğimiz iyi bir örnektir. Tarihi, dini ve kültürel doku korunarak büyük bir gelişme sağlanmıştır. Bu sebeble Kastamonu, geçmişte olduğu gibi gelecekte de Türk Milleti açısından “kilit şehir” olma hüviyetini sürdürecektir.

Bütün bu saydıklarımızdan oluşan güzel tabloyu ortaya çıkartan, insan elidir. Onun için bu işleri yapan insanları tanıtmak ve iltifat etmek, gelecekte Kastamonu’yu yönetecek olanlara da yol gösterecektir.

Bir Türk ve Türk Milletinin evladı olarak diyorum ki; Turan Topçuoğlu başkan başta olmak üzere Bahri Yavuz, Mehmet Saim Sayan, Mehmet Çağılcı, Erdoğan Aslıyüce, rahmetliler Kemal ve Emin Çapraz başta olmak üzere tüm Kastamonuluların Türk Dünyası’na yaptıkları hizmetlerden dolayı, minnet ve şükran duyuyoruz. Allah hepsinden tekrar razı olsun. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

 

 

Maarif; Ancak İstikrarlı Bir Lisanla Kaimdir

 

“…Evet çalışalım. Fakat nasıl çalışalım? Bu, gayet mühim bir mes’eledir. Bundan yüz sene kadar evvel aynı felâket bir milletin başına daha gelmişti. O millet de harp etmiş; pek büyük rahnelere (yaralara) uğramıştı. Sonra ukalası (akıllı olanları) toplandılar. Ne yapalım, şu musîbetten yakayı nasıl kurtaralım? Diye müşavere ettiler (danışmada bulundular). Hükeması (feylesofları), siyasiyyûnu (siyasîleri), içtimaiyyûnu (sosyal konularla uğraşanları), her biri birer fikir dermeyan etti. Kimisi Düveli Muazzama (Büyük Devletler)’den birinin himayesine girelim. Kimisi ittifak yapalım. Kimisi ordumuzu ıslâh edelim. Kimisi ticareti bahriyemizi (deniz ticaretimizi) ileri götürelim, dedi. İçlerinde ihtiyar bir adam vardı. Söz ona geldi. Sen ne dersin? Dediler. ‘Mahalle mektepleri yapalım!’ dedi. Hepsi güldüler. Hey sersem, mahalle mektepleri mi bu felâkete çare bulacak? Diye eğlendiler (alay ettiler). Fakat o adam söylediği sözü bilerek, düşünerek söylemiş olduğu için kalkıp maksadını izah etti. Efradı (fert ve bireyleri) arasında maarifi iptidaiye taammüm etmiyen (ilk öğretim yayılmayan) milletin ne ordusu, ne donanması, ne ticareti, ne serveti olamıyacağını saatlerce anlattı. Fikrini de kabul ettirdi. Çünkü başlarına gelen felâketin, mağlubiyetin, sırf kendi terbiye-i ilmiyelerinin, kendi irfanlarının karşılarındaki düşmandan daha aşağı bir seviyede olmasından neş’et ettiğini (çıktığını) delailiyle (delilleriyle) gösterdi. Bunun üzerine el birliğiyle çalıştılar ve muvaffak oldular.”

“Maarif, maarif!..Bizim için başka çare yok; eğer yaşamak istersek her şeyden evvel maarife sarılmalıyız. Dünya da maarifle, din de maarifle, ahiret de maarifle (yâni millî eğitimle)… hepsi, her şey maarifle kaim. Bizim dinin cehalete tahammülü yok, cahiller eline geçince mahvolur…” (Mehmet Âkif)

Bir milletin kalkınmasında, maarifin başta gelen rolünü müşahhas (somut) bir misalle göstermiye çalıştık. Şimdi de maarifin üzerinde yükselmek mecburiyetinde olduğu temeli gözden geçirelim. Maarif (yâni Eğitim ve Öğretim)’in üstünde yükseleceği temel; lisandır. Çünkü her ilim gelişmesini bir veya birkaç âlet ilmine, yâni yardımcı ilimlere borçludur.

Topyekûn maarif manzumesinin hemen hepsinde yardımcı faktör; yâni âlet ilmi hükmüne geçen esas unsur ise lisan ve dildir. Eğer bir milletin lisanı istikrarlı bir mahiyet arz etmiyor; bugünkü hâliyle mazisiyle irtibat kuramıyor; bünyesinde tarihçesinden bir şeyler barındırmıyorsa, kısaca nesebi gayri sahih (soysuz) bir hâlde muallâkta (ortada) duruyorsa; böyle bir lisanda istikrar (oturmuşluk) yok demektir. Nereden geldiği bilinmeyen yani silsilesi meçhuliyet arz eden, nereye müteveccih (yönelik) olduğu ise kestirilemeyen bir dilin rehberliğinde; ilim ummanına (okyanusuna) yelken açılamaz! Açılsa bile pupa yelken yol alınamaz!

Binaenaleyh, ilmen inkişafın başında, evvelemirde lisanın tabii bir mecrada seyretmesi; başlangıcından bu yana, sarsıntısız bir halde istikbale müteveccih (yönelik) olması şarttır. Aksi takdirde milletin terakkisine (ilerlemesine) yol verecek maarifin tahakkuku hayâl olur.

İşte, ileri milletler seviyesine erişmek için çırpınan, Büyük Türkiye hülyası kuran maarifimiz; her şeyden önce bu hakikatin; bilhassa geçen bir asra yakın zaman zarfında gâfili olmuştur.

Özellikle geçmiş yıllarda, bazı kelimelerin yerleri; ne idüğü meçhul kelimelere bırakılması; ilmin muhtaç olduğu dil istikrarından güzelim Türkçemizi mahrum etmiştir.

Böyle gecenin,hiç hayır umulur mu seherinden?

1012

Bir asırkadar önce Türk Milleti’nin altın lisanı, on asrın süzgecinden geçerek bütün pürüzlerini peyderpey (arka arkaya) silkip atarak, her geçen gün biraz daha vuzûha kavuşarak tekâmülünü tamamlamış, Türk-İslâm Dünyası’nın müşterek kültür dili hâline gelmişti. O kadar ki, İstanbul’da neşredilen bir gazete Türk Dünyası’nın her tarafında okunabiliyor, lâyıkı veçhile anlaşılıyordu.

Türkler, zaferlerini sadece meydanlarda kazandıklarına münhasır bırakmamış; belki onlar bu başarılarını cihanşümul, evrensel vahdet / birlik nazariyesini gerçekleştirmeye ancak bir basamak, bir vesile saymışlar. Onun için durmadan devşirip; devşirdiklerini de kendi potasında eritmesini bilmişlerdir.

Bunun içindir ki Türkler; çeşitli milletlerin lisan haznelerinden ihtiyaç duydukları,hoşlarına giden kelimeleri almakta beis görmemişler. Fakat aldıkları kelimeleri bir sanatkâr maharetiyle işlemişler. Lisanın ham maddesi saydıkları, menşe ve kaynağı yabancı bütün kelimelere; ses ve şekil bakımından kendi millî damgalarını vurarak, Türk Âlemi’nin artık vazgeçemiyeceği bir hâle sokmuşlardır.

Vaziyet bu merkezde iken yâni:

“…Arapça kelimeleri alıp, Arab’ın bile mânasını anlıyamadığı, Farsça kelimeleri alıp İranlı’nın bile tanıyamıyacağı; bütün malzemesi, bütün harcı bizden, bize göre yapı kaideleriyle, öz be öz Türkçe kelimeler yapmışken, bunları atıp yerlerine kimsenin tanımadığı yapmacık sözler koymayı ben, öz evlâdını inkâr edip, …ne idüğü belirsiz bir çocuğu evlâtlık almaya benzetiyorum.

“Nerduban’ı merdiven, hefte’yi hafta, çarçûbe’yi çerçeve, pencşenbe’yi perşembe şekline sokup, kılığı kıyafetiyle, biçimi ve âhengiyle yüzde yüz Türkçeleştirmeye elverişli kıvrak ve gevrek, her tarafa eğilip bükülebilir bir uysal dilimiz varken ve bu işler biz farkına varmadan kendi kendine olup dururken, zorlama yoluyla kelime icadına aklım ermiyor.

“İğneye diken, dikene bayan, kazmaya kazan, kazana kızan der gibi bir zorlama.” (Hamdi Varoğlu)

Yukarıda gayet vâzıh, açık bir surette ifade edildiği gibi, şanlı ecdat her şeyde olduğu üzere, lisanda bile kendi hüviyetini korumaya çok dikkat etmiş. Hariçten her gelen kelimeye; millî harsın, millî kültürün mihenk taşına vurmadan veya onu, kültürünün tebaası hâline sokmadan, Türk Kültür Âlemi’ne geçiş izni kat’iyyen vermemiştir.

Nitekim nasıl nev-i şahsına münhasır güzelim bir Türkçemiz olduğunu somut bir misalle gösterelim:

“…Pendik Lisesi’nin açılışı münasebetiyle tertiplenen bir Edebiyat Günü’ne gitmiş ve konuşmalara iştirak etmiştik. Halen Pakistan’da Türkoloji asistanı olan değerli genç mütefekkir Mehmet Sabir Bey ve hocası Ali Nihat Tarlan ile Hamdullah Suphi Tanrıöver de güzel konuşmalar yapmışlardı. Bu zatlardan biri, sefir olarak bulunduğu memlekette bir Türk dostu ile giderken konuşmalarını bir ecnebi de vagonda merakla takip ediyormuş. İnerken nihayet dayanamamış ve af dileyerek hangi dili konuştuklarını sormuş; aldığı cevap  ‘Türkçe’  olunca yabancı şaşkınlıkla:  ‘Hiç bu derece güzel bir dil işitmemiştim kuş dili gibi bir dile maliksiniz, bunu sakın kaybetmeyiniz.’ Demiş…” (Semahaddin Cem)

Heyhat! İşte böyle bir Dil’e musallat olunmakta. Habire onun canım âhenk ve ses güzelliğine halel getirilmekte. Sonra da Nobel’i hak edecek bir çok Türk’ün çıkmadığından üzüntü duyulmakta, bu hâle taaccüp edilmektedir.

Türk-İslâm Dünyası’nın müşterek kültür lisanı  ‘Güzelim Türkçe’nin uğradığı bu haksız tecavüzler, yersiz müdahalelerden, yalnız aklı selim sahibi Türkler değil, ilim âleminin

1013

mümtaz simaları da üzgündürler. Onların da gönlü, ilim nâmına mevcut güzelim   bir lisanın dumura uğramasını istememekte, samimi birer ikaz mahiyetinde telâkki etmemiz icap eden meyusiyetlerini yeri geldikçe izhar etmekten kendilerini alamamaktadırlar.

“…Asyalı dindaşlarımızdan bir profesör, Türkiye’yi ziyaret ettiği günlerde, şöyle bir fikir ileri sürmüş:’Güzel Türkçe’nin bugüne kadar işlenmiş olan şekli bizim de hoşumuza gidiyordu. Okuyor ve okuduğumuzu anlıyorduk. Bu Türkçe, Doğu Âlemi’nde, âdeta müşterek bir dil yerine geçiyordu. Fakat bugün, Öz Türkçe taassubu, bu genel anlayışı güçleştirmektedir. Neden bu güzel dili, kendi tabiî tekamülüne (gelişmesine) bırakmıyorsunuz? ‘ ” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Bırakırlar mı hiç? Çünkü bütün bir Türklük Âlemi’nin kurtuluşu önce dil birliğiyle sağlanacak ülkü birliğinden neş’et edecektir. İnanmayın sakın! Öz Türkçe, Öp Öz Türkçe, Arı Dil teranesiyle cazip klişeler ardına sığınan çığırtkanlara…Bütün bunların altında; parçala böl, sonra hükmet gibi şeytanî bir plân yatmaktadır. Maalesef yarı aydın geçinen zümre, cehaletleri icabı, bu yemlere sahici nazariyle kanmış bulunmaktadır.

Hülâsa, bir milletin huzûr ve âhenk içinde hayâtiyetini idame ettirmesi, fertlerinin teker teker ruhsal sıhhat ve selametiyle ne kadar alâkalı ise, bir lisanın istikrarlı bir vaziyet arzetmesi de, dilini teşkil eden kelimelerin teker teker haiz oldukları bünye sağlamlığına sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak böyle birbirine merbut kelimeleri muhtevi bir lisan, sahibine, üstünde yükselebileceği temel vazifesini lâyıkı veçhiyle deruhte edebilir.

Öyleyse lisan mevzuunda işin hiç şakaya gelir tarafı bulunmadığını anlamalı, ilerlememizin ancak dört başı mamur bir lisanla kaim olduğunu da bilmeliyiz. Sözün başında söylediğimiz veçhile, her ilmin mükemmel bir şekilde tahsili, insanın lisana vukûfiyeti nisbetinde bir ciddiyet kesbeder. Fakat bugünkü lisanımızın perişan hâli, bugün olmasa bile yarın gelecekten nevmîd ve ümitsiz olmamıza bir sebep teşkil ettiğinden büyük bir tehlike arz etmektedir.

Artık kendimize gelmemizin, toparlanmamızın vaktidir. Lisanımıza devletçe, milletçe hâkim olmalı. Onu şer kimselerin elinde oyuncak olmaktan bir an evvel kurtarmalıyız. Çünkü lisanı dumura uğramaya yüz tutmuş bir milletin çocukları, aydınlık dünyaya doğan yarasalar gibidir.

 

1014 – 1015

 

 

Türkoloji Kongresi’nin Beş Günü

Üç-beş ay kadar Mısır’ın Başkenti Kahire’de TRT Temsilcisi olarak görevli bulunmuştum. Kahire’nin merkezinde Tahrir Meydanı’na yakın TRT’nin çok büyük bir ofisi vardı. Nil’e bakıyordu. Gecesinin güzelliğine doyum olmazdı. İlk işim hemen resmi kurumlara, sanat galerilerine ve otellere yazı yazarak etkinliklerini takip etmek  istediğimi duyurdum. Birkaç gün sonra da TRT’de bir ikram verdim. Eşim ve Mısır’da Türkçe Konuşan Hanımlar Platformu Başkanı Sevgi Hanım Türk mutfak kültüründen örneklerle masaları donattılar. Sigara böreğinden, mercimekli köfte ve kısıra kadar ayranla ikram edildi. O günlerde Doğan Haber Ajansı Muhabiri olan, halen zalimce tutuklu bulunan Metin Turan TRT şeref defterine özetle şöyle yazmıştı; “13 yıldır Mısır’dayım. İlk defa TRT’ye girebildim ve bu sofranın etrafında Kahire, İskenderiye, Portsaid ve Mansura’dan gelen konuklarla birlikte olduk. Belki de böyle bir kokteyl Mısır’da ilk oluyordu.”

 

Röportajlar yaparak Ankara’ya haberini gönderdiğim Sevgi Hanım çok iyi Türk yemekleri yaptığı gibi, her ay bir gemide Türkçe Konuşan Hanımları Nil’de bir gemide toplayarak program yapıyor, dayanışmayı güçlendiriyordu. Bir de aylık yayın organları vardı. Yıl 2006. Maalesef Sevgi Hanım onca zorluğu göğüslemesine rağmen bugünlerde Mısır’daki olaylar yüzünden İstanbul’da bulunuyor.

TÜRKOLOJİ ÖĞRENCİLERİ ARAPÇA SORUYOR

Kahire’nin o yıllarda en güzel ve pahalı oteli Mariott’u. Duydum ki Ermeniler orada “genel kurul ” yapıyor. Metin Turan ve öteki meslektaşlarımızla birlikte içeri girdik. 45 ülkeden 162 Ermeni gelerek Mısır’daki 2500 Ermeninin kimliğini kaybetmemesi, dilini unutmaması, asimile olmaması için toplantı yapıyor, onları motive ediyorlar. Bizi toplantılarına almadılar ancak öğrendik ki Mısır’daki aylık dergilerinin devamına, Kahire’deki matbaalarının Ermenice kitapları basmasına karar vermiş, katkı yapmışlardı. Madem öyle; benim görevim zaten vardı, ancak sorumluluğum iyice artmıştı artık.

12 Mart  İstiklal Marşı’mızın TBMM’nde kabulünün yıldönümü dolayısıyla Kahire Üniversitesi’nde  TC Kahire Büyükelçiliği Eğitim Ataşemizin de gayretleriyle bir program gerçekleştirdik. Amfi Mısır’da Türkçe eğitimi alan öğrencilerle dolu. konuşmalar bitti. Sual cevap bölümüne geçildi. Sorular öğrencilerden Arapça geliyor. Dekana sordum. “Bunlar nasıl Türkçe öğreniyorlar, neden Türkçe sormuyorlar?”  “Alışkanlık” diye geçiştirdi. Hilvan Üniversitesi Türkçe Bölüm Başkanı da Türkçe bilmiyordu. İçim cızz etti. Türkçe konuşabilen öğrenciler  ise büyükelçiliğimizin açtığı Türkçe kursalara gidenler. Sonra ben ve eşim de burada Türkiye’ye dönene kadar Türkçe dersler vermeye başladık. Genç dostlar edindik. Bunlarla hala görüşüyorum. Bir kaçı THY’nda, birisi üniversitede akademisyen ve bir tanesi de işadamı Kahire’de. Türkiye’de eğitim gören Mısırılıların konuştukları tamı tamına bir İstanbul Türkçesi idi. Sevindim.

TÜRKÇE PRATİK VE STAJ SORUNU

Dekana sordum, “bu çocukların Türkçe öğrenmesi, pratik kazanmaları için ne yapılması gerekir?” Ankara ile Kahire arasında bu konuda bir anlaşma yapılmış. Her yıl 10 öğrenci karşılıklı takas edilecek. Ama hiç bir zaman çalışmamış. Nedenini de Kahire’deki akademisyen Mısırlılar şöyle açıkladı:” Mısır’da böyle 13 bölüm var, 10 kişilik kontenjan olunca anlaşmazlık çıktı.” Vah vah ki ne eyvah! “O öğrenciler de Türkiye’ye gitsin. Kalan üç öğrenciye bizim vakıf burs verecek!” dedim. Dekan ayrıca “Staj sorunumuz var. Mısır’da Türkçe bölümü öğrencilerinin kaldığı yurtlarda birer televizyon olsa ve Türk Televizyonları izlenebilse bu sorun çözülür”dedi. Kahire’deki Türkiye-Mısır İşadamları Derneği’yle görüştüm. Sorunu çözdük. Stajlarını orada yapacaklar. “Kaç para bir televizyon?.” Dediler 100$. Hemen oradaki arkadaşlardan 13 bölüm için 13 televizyon parası 1300 $ toplayarak anında ilgililere verdik. 8 yıldır orada görev yapan Kültür Ataşemiz itiraz ediyordu “yazık o paralara, uçacak; bunların öyle bir meselesi yok!”

Görevden alınınca neler oldu bilmiyorum. Ancak bir hiperaktif diplomat Hüseyin Avni Botsalı Mısır için bir şanstı. İki yıl sonra Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mız Türkiye ile Mısır Arasında Bir Kültür Köprüsü:Mehmet Akif Ersoy  Kahire Uluslararası Sempozyumu’nu Kahire Üniversitesi ile birlikte  yaptık.Yıllarca bu ülkede kalan Akif’in şiirlerini ve görüşlerini iki ayrı kitap halinde bastırıp dağıttık. Çok sayıda ülkeden akademisyen gelmişti. İslam  İşbirliği Teşkilatı Genel Sekereteri Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu dahil 6 rektör de katılmış ve TRT’den canlı yayın gerçekleştirmiştik. Yayının lokomotifi de halen zalimce zindanlarda tutulan TRT Muhabiri Metin Turan’dı. Mısır’daki çoğu üniversiteden katılımlar olmuştu. İlla bu etkinliğin bir kere daha tekrarlanmasını rica edip durdular. Bu dostlarımızla da hala görüşüyor ve toplantılarımıza çağırıyoruz. Gerçekten de Mehmet Akif Ersoy’un şahsında Türkçe’yi İslam coğrafyasında ortak dil yapmak için bütün gücümüzle çalışıyor, bu ülkelerdeki eserlerin karşılıklı tercüme edilmesini teşvik ediyor, aydınlarımız arasındaki iletişimin iyice artması konusunda bugüne kadar 12 uluslararası sempozyum (Ankara, Balıkesir, İstanbul(3), Novipazar, Priştina, Prizren, Kahire, Almatı, Saraybosna, Bakü) yaptık. Bir yenisini de 2014’de Kazan’da gerçekleştireceğiz.

DİL VATANDIR ORTAK DİL TÜRKÇEDİR

Bütün bunları İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Türkiyat Araştırmaları Ensititüsü’nin VIII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi  sırasında hatırladım. Çok Önemli bir etkinlikti. İlgi son güne kadar devam etti, medya alaka göstermese de. Uluslararası her şey ve Türkoloji Kongresi İstanbul’a yakışıyor. Çünkü Cengiz Dağcı’nın dediği gibi “Dil vatandır.”Dünyanın ünlü Türkologları İstanbul’a gelmişti. Türkiye onların da vatanıydı bu bağlamda. Ünlü Kırımlı Yazar Cengiz Dağcı hiç gelmediği Türkiye’yi vatan olarak görüyordu ve eserlerinin tümünü İngiltere’de yaşamasına rağmen Türkçe yazıyordu.

Esasında Türkoloji Kongresi’ne Türkologlar kadar siyasetçilerin de ihtiyacı vardı. Hatta her uzmanlık dalının temsilcilerinin de. Bir zamanlar TBMM’nde konuşan milletvekillerinin Türkçesi örnekdi. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, Bakanlardan Kamran İnan, Oktay Agah Güner, Yılmaz Karakoyunlu, Namık Kemal Zeybek, muhalefet lideri Osman Bölükbaşı vs güzel Türkçeleri kadar nezaketleri, mükrimliği, çalışkanlığı, üretkenliği, birikimi, giyimiyle hep dikkat çekerlerdi.

Kongrenin lokomotifi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özkan ve arkadaşlarıydı. İlk Türkoloji Kongresi 1973 yılında  Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı dolayısıyla yapılmış ve açılışa Başbakan Süleyman Demirel de gelmişti. Sonuncusuna ise, meslektaşlarını yalnız bırakmayan  Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen teşrif etmişti. Proje üretmekte önemli bir isim Prof. Dr. İsen konuşmasında “Yaşadığımız asrın keyfini çıkaralım. Hayat sadece geçmişten ibaret değildir. Bunun yarını da var. Türkiye’ye yükümlülükler yüklemeliyiz.” demesi tartışılmaya değer. Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı gelmedi ama mesajında ” Bu toplantıların amacı kendi gerçeklerimizi öğretmektir. Bilim dünyasından yeni görüşler gelsin istiyorum.” dedi. Sayın Avcı  da proje üretmekte mahirdir.  Her ikisiyle de geçmişteki hukukumuza dayanarak hatırlatmak istedim.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş iktisatçı ama dedi ki “Edebiyat Fakültesindeki hocalarımızın derslerine girerdim. Çok istifade ettim. O Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Kaplan, Zeki Velidi Togan, Ahmet Caferoğlu gibi hocalarımızı tanımak benim için bir ayrıcalık oldu.”

TIR SÜRÜCÜLERİNDEN TÜRKÇE ÖĞRENMEK

Bu toplanının en güzel yanlarından biri dostlarımızla buluşmaktı. Polonya’dan Prof. Dr. Danuta Chmielowska, Bosna Hersek’ten Prof. Dr. Kerima Filan, Kosova’dan Prof. Dr. İrfan Morina, Makedonya’dan Dr. Fatima Hocin, Kırım’dan Doçent. Dr. Enise Abıbulayeva, Mısır’dan Doçent. Dr. Hazem  Said Muhammet Montazir vs gibi aziz dostlarım gelmişti. Memleketlerinden haberleri aldık:”Polonya-Osmanlı ilişkilerinin 600. Yılı dolayısıyla Varşova’da  önemli bir program yapılacak 2014 yılı içinde.” Ne güzel. Türkiye’de de lehçe bölümü açılıyor. Erasmus uygulamasıyla öğrencilerimiz karşılıklı değişik dış ülkelerdeki üniversitelerde bulunabiliyorlar. Bu da önemli bir pratik.

Polonya’dan Prof. Dr. Henryk Jankowoski “Türkçe bizim için yabancı bir dildir. Türk TIR sürücülerinden Türkçe öğrenmeye ve ilerletmeye çalıştık bir zamanlar” derken hiç tahmin edilmeyecek bir yerden yansımayı hatırlattı. Türkoloji bölümünden mezun olanların iş bulma imkanları da Türkçe bölümleri için önemli. Bu konuda işadamlarımıza da önemli görevler düşüyor. Sancak’da Uluslararası Novipazar Ünüversitesinin Türkçe bölümü bu yüzden kapanmak üzere. Rektör Prof. Dr. Mevlid Dudiç çok üzülüyor, katkı bekliyor.

Prof. Dr. Mahir Aydın’ın Anka Kuşu’nun geri çağırması da manidardı yeni bir medeniyet tasavvuru için. Bir zamanlar bilim doğudan taşınırdı, artık batıdan geliyor çoğu şey. Başkasının değirmenine su taşımamak için Anka Kuşu geri gelmeli.

SERZENİŞLER

Moskova’dan Prof. Dr. İgor Kormuşin SOS verdi, SSCB döneminin en önemli bölümü Türkoloji’nin Rusya’da imkanları her geçen gün azalıyor(muş). “Ankara “ilgilensin dedi. Kazak akademisyenlerin serzenişi farklıydı ” Türk halklarının kültür ve medeniyet kalıntıları için arkeolojik araştırmaları bizde de yapın?”

İstanbul bir Türkoloji şöleni yaşadı. Tanışıldı, buluşuldu, konuşuldu, tartışıldı, analizler yapıldı, müzakere edildi, tekrara not düşüldü, yeniye “evet” denildi, entelektüel dinamizm ortaya kondu, aksakallarla tazeler bir araya geldi bundan daha şık ne olabilir?  310 tebliğinsunulduğu, böyle bir organizasyon. Bu üniversite imkanları ile yapılıyor,profesyonel bir şirketçe değil.

Tebliğler yayınlanamadı, internet ortamı bulunamadı, herkes güzel Türkçe konuşamadı ama Prof. Dr. Mustafa Özkan’ın dediği gibi “Her eksik veya yanlış bir nakıştır.” Fakat böyle bir bayramda Türkçe roman, hikaye, şiir, deneme gibi edebi dillerde yazanlarla, aynı amaçtakı sivil toplum kuruluşları da konuk edilmeliydi.

 

 

Andımız, Türk ve Atatürk

0

 

Andımızın yıllarca bu ülkede okunmasını sağlayanlar, birileri gibi besmele ile kilise açmamış, hazineden milyarlarca para harcayıp, Türk kadınlarının namusunun iki paralık edildiği ve Ermeniler için siyasi bir anlamda ifade eden Van’daki Akdamar Kilisesini onarmamıştırlar. 

Domuz çiftlikleri kurdurmamış, domuzu kasaplık hayvanlardan olmasını sağlamamış ve Müslüman ülkede zinayı suç olmaktan çıkarmamıştırlar. 

Türk Milliyetçileri,Cumhuriyeti kuran irade, bu adamlar gibi Haçlı seferlerini bir kültür alış-verişi olarak görmemiş, Peygamber efendimize hakaret eden Papa’nın ayağına gidip karşılamamıştırlar.
Ne Andımızın yazarı,ne de İstiklal Marşımızın yazarı,Yahudi Cesaret ödülü almamış, içinde Türkiye’nin de bulunduğu 22 İslam ülkesinin sınırlarını ve sosyal, kültürel, yapılarını değiştirmeyi hedefleyen BOP gibi emperyalist projelere önderlik yapmamıştırlar. 

Son on yıl önceye kadar ülkemizi yönetenler,ülkemizin milli kuruluşlarını özelleştirme adı altında Yahudi’ye, İngiliz’e, Alman’a, Yunan’a, Amerikalıya peşkeş çekmemiş, Irak’ta bir milyondan fazla Müslüman’ın soykırımına güle oynaya destek vermemiştirler.

Şimdiye kadar ki ülke yöneticilerimiz; ülkemizde misyonerliği yasal hale getirmemiş ve İslam’ı dönüştürme projelerinde okyanus ötesindeki kardinallerle kol kola girmemiş ve 2004 yılında birilerinin yaptığı gibi Müslüman TÜRK düşmanı Papa heykelleri önünde,egemenliği haçlı birliği olan AB ile paylaşan imzaları atmamıştırlar.

Ne Atatürk,nede ondan sonraki devletimizi yönetenler Brüksel’de AB’li, Akdamar’da Ermeni, Sümela’da Rumluğa göz kırpmamış, eli kanlı bebek katilleri ile iğrenç pazarlıklara oturmamıştırlar. 
Atam, sizi kimisi komünizmde, kimisi demokratlıkta,kimisi şahsi çıkarlarında şimdiye kadar kullandı. Hatta İslamı siyasete alet edenler, karşılarındaki insanların nabzına göre yüzlerine Atatürk’ü severiz, sırtını dönünce put Kemal,beton Kemal diyerek size hep düşmanlık ve ikiyüzlülük yapmıştırlar. 
Sizinle hiç ilgisi olmayan fikirler sizinmiş gibi ima edildi. Sizin uğraştığınız hainlerin torunları hala misliyle sizinle ve Türklüğümüzle uğraşıyor. Sizin fikriniz ise ”Ne mutlu Türk’üm diyene! Ey Türk yüksel yükselmenin sınırı yoktur.” bunun gibi daha birçok sözünüzde saklı. TC devletini kurmasa idiniz,bu ülkede camiye bile gidemeyecektik, bunu dahi idrak edemeyenler,hala size saldırmaktalar! 
Bugün Türk’e ihanet edenlerin dedeleri bizi ve ülkemizi İngiliz’e, Yunan’a satmıştı,kimisi gemilere binip onların yanına kaçmıştı zaten. Ancak şimdikiler güzel dinimizi kullanarak saf insanımızı kandırıyorlar. Size faşist ve ırkçı suçlaması yapıyorlar.Şimdi de pkk ve Türk’e düşman olanların ağzına bakıp,onları memnun etmek için 
Türk kelimesini her yerden siliyorlar.Pkk isteklerine analarımızın eşarbını sardılar yine müslüman halkımızı kandırıyorlar. 
Necip Fazıl’ın dediği gibi Türk evlatları öz yurtlarında ”Garip ve parya ”konumundalar. Hainler ise muteber konumuna geldiler. Kısaca sizi Türk Milleti daha çok arıyor,sizin gibi bir öndere ihtiyacı var bu milletin! Eyyy Türk, kendine gel, ihanet açıkça ortadadır,ihanetçileri tanı…Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Türk’e kefen biçenleri gör cevabını ver!!! 
Ne mutlu Türk’üm diyene!

 

Bir Demokrasi Alana Bir Tahrir Bir Taksim Bedava!

 

Kitleler Tahrir Meydanına çıktıklarında nerdeyse tüm dünya alkışladı.

Belki de Doğu-Batı ittifakı en iyi bu konuda oldu.

“Tahrir”, “H-R-R” kökünden kökünden gelen “özgürleştirme” anlamına gelen bir kelimeydi.

Yani, seçtirilmiş bir diktatör olan Mübarek zalim adamdı.

Ve melun adam, aslında darbeyle işbaşına gelmişti.

Darbeyle alaşağı ettiği adam da aslında çok farklı değildi.

Ama Mübarek, Baas’ın bir adım ilerisine gitmişti.

İsrail’in varlığına sıkıntı olmayacaktı.

Süveyş Kanalı konusunda sıkıntı çıkarmayacaktı.

NATO’da olmayan bir NATO ülkesi gibi işlevi görecekti.

Eh, bunun için yıllık belli teselli ikramiyesi alacaktı Mısır.

Mübarek de 30 yıl iktidarı garantileyecekti.

Gün geldi.

Mübarek’in miadı doldu.

Onca yıllık iktidarında kılcallara kadar sirayet etmişti.

Hem zamanı gelmiş, hem de biraz da AB kanadıyla flört etmeye başlamıştı.

Ve tıpkı bölgede 50’ler ve 60’larda yapılan gibi bir darbe gelmişti.

Yüzbinler Tahrir Meydanındaydı.

CNN günlerce bu konuyu işledi.

Nasılsa kime mikrofon tuttuysa Amerikan aksanıyla İngilizce konuşanlar denk geliyordu.

İlkokul çocuklarından biri dahildi buna.

Yani darbenin dili Amerikan İngilizcesiyle oldu.

O zaman da yazdım.

Bu bir darbedir, karşı darbedir diye.

Olsa olsa karaoke devrimi çıkardı buradan.

Arifeyi gören Müslümanlar, bayram da geliyor sandı.

Oysa, ellerinde joysticklerle bölgeyi bahar mevsimine boyayan bir “Demokrasi” eli vardı.

Amerika’yı filan incitirseniz, demokrasi tepenize binerdi.

Bindi.

Batı’da aylarca yankılandı bu olay.

İslam âlemi de zaten, aynasına bakardı.

Türkiye içinde de muhafazakar basın, Müslümanların iktidarından dem vuruyordu.

Sosyalizmden, serbest pazara, liberalizmden faiz konusuna kadar tartışmalar oldu.

Her sistemi kendi içinde anlamak yerine, her sistemin İslam’la yeniden tasarlanmasıydı olan.

Demokrasi de öyle.

Demokrasiyi de, ilk dalgakıranlar aşıldıktan sonra, “İslam’da şura veya istişare” ile özdeş kıldık.

Gerçi zaten o da pek fazla sürmemişti, ama en azından Batı’ya anlatacak bir şey oluyordu.

Onlarsa arada, belli belirsiz, bir de üç Tanrı’dan bir demokrasiye gidilir, uzlaşma var, denirdi.

İslam’da ise Allah zaten bir tane idi modelleme vahdet üzerine kurulmuştu.

Oysa, demokrasilerde, evet, seçim filan olurdu!

Ancak parti içinde vekiller nasıl seçilirse, İslam ülkelerinde liderler de öyle seçilirdi.

Demokrasi böyle demişti.

Ha, demokrasi olmazsa, darbeyle seçtirmek daha kısa ve az masraflı olurdu.

Hatta darbe yapınca nasılsa demokrasinin para muslukları da açılırdı birden.

E, Batı Ali Baba hikayelerini bilir hani!

Açıl,susam, açıl!

Haramilerin öğrendiği bu olunca sıkıntı olmazdı.

Siyaset ve diplomasi dilimiz de zaten iç tüketime yönelik olunca, o da bize yeterdi.

Halktan oyu alır, sıkışınca umuru Allah’a havale ederdik.

Sonra Kutsalların dile zaten kutsal olmayan bir diplomasi ve küresel oyunu izah ederdik.

“Firavun” hem Tevrat’ta hem Kuran’da zalim bir yönetimdi.

Eh, milletin en azından kulağına onun nasıl kahrolduğu çalınmıştı.

Mübarek darbeyle gelmiş, darbeyle de gitmişti.

Ancak getiren darbe diktacı, götüren darbe ise demokratik darbeydi.

Halk Tahrir’de toplandığında, demokratik darbe olmuştu.

Mübarek tepetaklak inmiş, hatta bir kafese konulmuştu.

Sonrasında halk yine toplandı  Tahrir’de.

Bu sefer yine diktacı bir darbe işbaşı yapmıştı.

Mursi gitmiş, Sisi gelmiş, bir bilim adamı olan akademisyen ezilmişliğini iktidar oyununa katılarak göstermişti.

Daha önce de Baradey, ABD’den getirilmiş ve nasılsa bir hesap hatası olmuştu.

Sisi bu sefer onay aldığı şekliyle onu yönetime uygın görmüştü.

Hasılı…

Twitter ve Facebook yine devrim yapmıştı!

Ne diyorlardı hani?

Twitter revolution!

Şimdi Mursi hapiste, Mübarek serbest!

Rabia’da mahzun toplanan, ne olduğunu anlamaya çalışanlar yine Sisi filan diye kızıyor.

Sisi’nin gizlediği ise, bir deniz bir oknanus ötede.

Nasıl İsrail’le kendiniz gizlediyse!

Nasıl Yunanlar gösterip kendini gizlediyse!

Nasıl, hem katliam ve vampirlik yapıp, insanların haklarında dem vurdu, çevre bilinci aşıladıysa!

Aynı acı tuluat Mısır’da yine alkışları topluyor.

İslam âlemi ise yine sukût ile altın toplayıp, belki bir altın buzağı hikayesi daha çıkaracak.

Firavun belli, Musa da öyle!

Ancak Harun’ları susturunca Musa da ifade edemedi bazı şeyleri.

Oysa…

İlk darbe Osmanlı’ya yapılmıştı.

Baas ve özellikle Hıristiyan Baas ve Vehhabilik bunda kullanılmıştı.

Osmanlı gidince Baas, hürriyet muradına ermiş, Batı kerevetine çıkmıştı.

Sonrasında Baasçılar kaynakları millileştirmek istediklerinde, karşılarına İslamcılık akımları çıkarıldı.

İslam’ın evrensellikleri ele alınırken, kaynakların da küreselleşmesinde beis yoktu.

Direnen olunca darbe, pardon demokrasiler geldi.

Kiminde Baas kiminde gassal önünde mevtalar devrede oldu.

Musaddık da İran’da öyle indirildi CIA tarafından.

Sonrasında Şah geldi.

Sonra Humeyni ile Avrupa ve Rusya kendi oyunlarını oynadılar.

Amerika dışlandı.

Ondan beridir de ABD büyük düşman, İsrail küçük!

Peki İngiltere nerde?

Rusya nerde?

Mısır’la Türkiye bölgenin ikiz kulesi olarak İslam dünyasının iki sünni kalesiydi.

Kulenin üzerine bir de kubbe inşaatı yapılacaktı ki sütunun birini çökerttiler.

Ya diğeri!

Onunla ilgili çalışmalar devam ediyor…

Herkes haddini bilmeli değil mi?

O nedenle, İran-Rusya-Almanya Suriye’de beraber çalışıyor.

Ve birkaç senedir olanlar aslında, Sykes-Picot sonrasındaki en büyük yeniden paylaşım planı.

Rusya-Çin tüccarlık yaparken, demokrasinin anlamını kavramış, halklarını uyarıyor.

Yani bu demokrasi öyle bir bereketli şey ki!

Hem onu getirenler hem de ondan sakındıranlar kazanıyor!

O halde, demokrasiye şapka çıkaralım…

Ve hep yaptığımız gibi dua edelim ki…

Demokrasi, İsrail, Almanya, Rusya, Çin ve Amerika’yı muhasara etsin!

Zaten başka ne geliyor elden.

Bir demokrasi alana bir Tahrir bir Taksim bedava geliyor.

Değil mi?

 

 

Bir de Bunları Yazalım Bakalım!

 

ABD Başkanı Bill CLINTON, Ekim 1999’daki Amerika ziyaretinde Başbakan Bülent ECEVİT’e şunları söylemişti: “20. Yüzyılın ilk elli yılı Osmanlı İmparatorluğunun mirasının paylaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. Yüzyılın ilk elli yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir…”

Mart 2001’de yayınlanan Global Trends 2015 adlı raporda, ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından ileri sürülen görüşler şöyledir: “Türkiye’deki her gelişme, küresel oluşumları doğrudan etkileyecektir. Türkiye’nin 2015’e kadar iç istikrarı ile jeopolitik konumundaki gelişmeler, bölge, Batı Dünyası ve Amerikan menfaatleri üzerinde büyük etki yapacaktır.”

Türkiye-AB Karma Parlamentosu Eşbaşkanı Daniel John BENDIT, yine 1990’larda şunları söylüyor: “Türkiye için iki yol vardır: ATATÜRK anlayışına dönüş veya bu yolu terk. Her iki yol da mümkündür. Her iki yolun da kendi şans ve imkânları vardır. Barcelona yolu, ATATÜRK anlayışını terk yolu, geleneksel ATATÜRKÇÜ köktenciliğin parçalanması yoludur. Bu durumda, Türkiye, Türk Devleti içinde Kürtlerin öz yönetimini güçlendirmeyi de içeren, bölgesel adem-i merkeziyetçiliği (Millî  veÜniter Devlet yapısını terk etmeyi) kabul etmek zorundadır. Bağdat yolu (ATATÜRK’ün yolu) ise, ATATÜRKÇÜ merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi demektir.”

Almanya Dışişleri Eski Bakanı HansDietrich GENSCHER, Almanya’nın önemli gazetelerinden SüdeutscheZeitung’a, 1992 yılında verdiği demeçte: ” Biz Yugoslavya’da yeni bir model oluşturduk. Türkler de Kürtlerle buna benzer bir model üzerinde anlaşmalıdır.”

Adı geçen gazetede 19 Ocak 1998’de Wolfgang KYODL imzasıyla bir yazı yayınlandı: “On yıl içinde Türklerin komşusu olan üç güçlü politik sistem battı ve sessiz sedasız yok oldu. Bu sistemler, en az Türklerin kendi modelleri kadar dayanıklı inşa edilmiş görünüyorlardı. İran’da Şah Monarşisi, Sovyetler Birliği’nin Politbüro Komünizmi ve Yugoslavya’daki Federatif Balkan deneyimi. Rahatsız edici olan her üç devlet de, Türkiye Cumhuriyeti ile paralellikler gösteriyor. Hepsi de dinsel ve etnik çelişmeler yüzünden yıkıldılar. Üstelik Türkiye’de her ikisi de var: politik İslâm ve Güney-doğudaki Kürtlerin ayaklanması…Lenin’in devleti 73 yaşına basmıştı, Güney Slavlarınki 74 yaşındaydı. ATATÜRK’ün Cumhuriyet’i bu yıl hayli kritik 75.yaşına geldi.”

27 Mayıs 1999 tarihinde Paris’te yapılan Avrupa Solu zirvesinde Fransa eski Kültür Bakanı JackLANG şunları söylüyor: “AB yalnızca ekonomik çıkarlar ve düzenlemelerden ibaret değildir. Demokrasi ve insanlığa verdiğimiz değerleri, yalnız sınırlarımız içinde değil, sınırlarımız dışında da savunacağız. Gelecekte ve gerekirse bugün, Kosova’da yaptığımız gibi Kürt halkını da savunacağız.”

Stuttgart Zeitung yazarı Adrian ZİELCKE, 9 Ocak 1998’de şunları yazıyor: “Türkiye, Kürtlerin azınlık haklarını kabul etmeli ve sorunu politik olarak çözmelidir. Aksi takdirde ulusla arası baskı artacaktır.”

ABD Temsilciler Meclisi’nde Şubat 1999’da California Eyaleti Milletvekili Brad SHERMAN şunları söylüyor: “Türk Devleti’nin Kürdistan’a gönderdiği güç, SlobodanMILOSEVİÇ’in Kosova’ya gönderdiği askerî güçten daha fazladır. Kürdistan’da, Kosova’dan daha fazla insan öldürülüyor. Umuyorum ki ABD, Kürtlerin korunması için daha açık ve daha katı bir tutum izler. Baskıcı rejimlere karşı olan tutumumuz, bu ülkelerin NATO müttefiki olması veya olmaması ile değiştirilmemelidir. Türkiye’deki Kürtlerin korunması için ABD, askerî güç kullanarak devreye girmelidir.”

Yaşadıklarımızı ve bu yazılanlarla bağlantılarını siz değerli okurlarımın takdirine bırakıyorum.

 

 

 

Kurban 2013

 

Kurban bayramımız mübarek olsun.

Allah cc kurbanlarımızı kabul etsin

İslam dünyasına da gayri Müslimlerin

Kirli emellerine kurban olmama basireti nasip etsin.

Kurbana farklı bir açılım yapıp

Size kısa bir anekdot aktarayım.

İnsanlığın gereği dürüst olmaktır.

Bu insan Müslüman olunca

Dürüstlük daha da bir önem arz eder.

Dürüstlüğün gereği sözünde durmaktır.

Sözünde duranı da

Allah(cc) mükâfatlandırır.

Tıpkı İbrahim (as)’ı mükâfatlandırdığı gibi.

Kıssanın tamamını merak edenler Kuranı Kerimden öğrenebilir.

Ama ben bir teğet geçeyim.

İbrahim peygamber

Allaha verdiği sözde durdu.

Oğlu İsmail’i kurban etmek istedi.

Allah (cc) da madem sen verdiğin sözde durdun

Bende seni mükâfatlandırıyorum.

Oğlunu sana bağışlıyorum.

Onun yerinede kurban kesmen için sana bir koç gönderiyorum.

İbrahim as Cebrail(as) ı semada yanında kurbanlık koçla

Teşrik tekbirleri getirerek geldiğini görünce

Sevincini şükre döndürerek

“Ellahuekber velillahil hamt” diye karşılık verir.

Demek ki genelde insan özelde Müslüman sözünde durunca

Allah(cc) Onu mükâfatlandırır.

Olaya alışılmışın dışında birde böyle bakalım.

Bir bayrama daha girdik.

İnsanlığın huzur bulmasını

Cenabı haktan niyaz ediyorum.

Her bayram bayramın güzelliğini yaşayamayan nice anne- baba ve masum yavrular var.

Arefe günü yirmili yaşlarda toprağa verdiği şehit yavrusunun

Mezarı başındaki gözü yaşlı kalbi mahzun boynu bükük çaresiz anne -babaların bayram sevincini yaşamaları nasıl mümkün olur?

Parçalanmış aileler

Yurtsuz yuvasız insanlar

Evladının anne baba eş ve çocuklarının akıbetinden haberi olmayan zavallı çaresiz Müslümanlar nasıl bayram yapacaklar?

Nasıl sevinecekler.

Kurban sözünde durmanın mükâfatıysa

Allah’u Teâlâ sözünde duranı mükâfatlandırır.

Bu sözü mefhumu muhalifinden düşünürsek

Sözünde durmayanları da cezalandırır demektir.

İslam dünyasının içerisinde bulunduğu bu durum ilahi bir ceza mıdır?

İbrahim as da sözünde durmasaydı cezalandırılır mıydı?

Peygamberlerde cezalandırılır mı diye hemen itiraz etmeyiniz

Yunus (as)’ı hatırlayınız.

Anekdotu inşallah haftaya anlatırım.

 

 

Kurbanlık Düşler Düzinesi

 

Oltaya para takın

Sazanlara bir bakın

 

Beni musallada salla

Yolla posta kutusuna

 

Biz mi vefasızız vefa mı bizsiz

Bu kaç yüzyıl oldu yürek kirişte

 

Öçtür gençlik iksiri, intikamdır kalp ateşi

Ey benim sabrımın kalkanını harlı tutanım

 

İradeyi idareli kullanamadık gitti

Ki daralttıkça daralttık ruhu

Gayri kabına sığamaz oldu

 

Ve senin gözlerin bulutlu dağ

Gözbebeklerin doruk

Yalnızca sana yakışıyor ağlamak

 

Ne teslimiyetimiz tam

Ne iradelerimiz sağlam

Bu kaç asırlık geceymiş Yarab

İsmail’in nesline acı bu bayram

 

Bir sefine gibi delip geçtik böğründen zamanın

Ambarlar sabun köpüğü

Ömür tersine bir nehir

Belirsiz nere döküldüğü

 

Kurbanlık bir koyun gibi boğazladım kalbimi

Etraf şampanya içindeydi

Ve acelesi yoktu bıçağın

Söktü içimden iki şerit namluya sürdü

Eskiden olsa ruh tetik düşürürdü

 

Işıklar senden bir gölge

Gölgelerse sana işaret

A efendim mürekkep yürek

 

Ey şimdi gecenin boyadığı ten

Korkunun yoldaşı

Yarasaların sarktığı anten

Vay damarımdan cenaze geçiyor

Göçüyor gönül nedamet kervanıyla beraber

 

Yanık türküsünde gurbete çıkmış bir turnanın

Bulursan

Bende sende kaybolmuş bir ben bulacaksın