14.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 946

Tarihî Kültürel ve Sosyal Yapısı ile Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları

 

Bir şehre ruh veren,  o şehirde yaşayan ulu kişilerdir. Şehrin ruhsuz kalmaması için o ulu kişilerin hâtırâlarının canlı tutulması, yeni nesillere tanıtılması ve mânen yaşatılması gerekir. Yaşadığı şehri seven kültür ehli insanlar bu alanda çalışırlar.

Kahramanmaraş’ın yetiştirdiği seçkin kültür adamlarından Serdar Yakar, sorumluluğunu müdrik bir münevver olarak, dostu Ömer Kaya ile birlikte, Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları isimli kitabı hazırlayıp yayınlamış.

Kahramanmaraş’ta faaliyet gösteren UKDE YAYINLARI’nın 31. Kitabı olan eser; 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 208 sayfadır. 2003 yılında Selçuk Ofset Matbaası’nda basılmıştır.

Ceridoğulları; batılıların ‘Orta Asya‘ dedikleri, bizim ise ‘Türkistan‘ olarak anmamız gereken ‘Atavatan‘ topraklarından Anadolu içlerine göç eden Türkmen Oymağı’dır.   Türkmen oymaklarının en büyüğüdür. Değişik tarihlerde gelerek; başta Maraş olmak üzere,  Adana, Ankara, Aydın, Çorum, Diyarbekir, Kayseri,  Kütahya, Malatya, Mersin, Niğde, Sivas ve Yozgat şehirlerine ve çevre bölgelere yerleştirilmişlerdir. Selçuklulardan itibâren Türk yönetimlerinde, hangi oymağa mensup olursa olsun insanların bu şekilde dağınık bölgelere yerleştirilmelerinin sebebi; birleşerek devlete topluca isyan etmelerine imkân vermemek içindi.

İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde Ceridler Oymağının yerleşim bölgeleri, Cerid boylarında ve Türkmen oymaklarında örf, âdet ve gelenekler ele alınıyor, şiirlerinde, deyişlerinden, türkülerinden örnekler veriliyor, okuyucu Ceridlilerin eğitim-öğrenim durumları hakkında bilgilendiriliyor. Bu bölüm, aynı zamanda Pazarcık ve havalisindeki Kuşçu Ceridlerine tahsis edilmiştir.

İkinci bölümde Elbistan-Pazarcık arasındaki sarp-dağlık bölgeye dağınık olarak yerleştirilen Çağlayan Ceridleri hakkında bilgi veriliyor. Kitabın bütünündeki;  konuları kuyumcu işlemeciliğindeki titizlikle inceleme hassasiyeti, bu bölümde kendisini daha belirgin olarak hissettiriyor. 100 sayfa boyunca Çağlayancerit insanlarının tarihçesi, köy ve mezralar, kabileler, demografik yapı, meslekler, isim yapmış şahsiyetler, şekavet olayları, halk edebiyatı, yemek kültürü, oyun ve eğlenceler, savaşa katılanlar-gazi ve şehit olanlar, su kaynakları, yaylalar, yollar, taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ve sağlık konuları mercek altına alınıyor.

Halk kültürü araştırmacısı titizliğiyle çalışan yazarlar, derledikleri bilgileri, resim ve belgelere de dayandırıyorlar.

Kitabın yazarları, bu eseri meydana getirmelerindeki maksatlarını şöyle açıklıyorlar:

Anadolu’daki Türkmen boylarının en büyüklerinden biri olan Ceridoğulları, bir buçuk asır öncesine kadar göçebe hayatını devam ettirmiş, Anadolu’nun hangi köşesi hangi mevsimde hoşuna gitmişse orayı mesken tutmuş dolayısıyla da bütün Anadolu’ya yayılmış, hatta Suriye ve İran topraklarını yurt edinmiş durumdadır. Genelde Çukurova bölgesinde varlık göstermiş olan Ceridoğulları, Dulkadirli Beyliği’ni oluşturan ana unsurlardan birisidir. Oğuzların Bozok koluna bağlı Bayat boyu içerisinde yer alan ve Dulkadırlı’yla yaşayan Ceridoğulları’nın bir kısmı da Bozuluş içerisinde yer almıştır.

Günümüzde Ceridoğulları Anadolu’nun dört bir köşesine yayılmış bulunduklarından konu araştırmacılarını bekleye dursun biz bu çalışmada Cerid boyunun tarihteki hayat hikâyesinin yanısıra Kahramanmaraş bölgesinde ve özellikle de Çağlayancerit’te yaşayan Ceridoğulları ile ilgili bilgileri sunmaya çalışacağız.

SERDAR YAKAR

Ceridler’i tarihi, kültürel ve sosyal yapısı ile araştırmak gerekiyordu. Çok geç kalınmıştı. Belki bir gün günümüzdeki kaynaklar da yok olup gidecekti. İşte zamanın elinden derleyebildiklerimizi ‘Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları‘ adlı eserde toplamaya çalıştık.

‘Şehirler de insanlar gibidir. Bir insanı sevmek için onu tanımak gerekir. Fakat gerçek anlamıyla, bir insanı tanımak ne kadar güçse birçok insanları göğsünde barındıran bir şehri tanımak da o kadar güçtür.’ Gerçek şu ki, bu soylu insanları hakkıyla tanıdığımızı söyleyemeyiz.

Çağlayancerit’i sevenler için; ancak bu sizin ruh üstünlüğünüzün bir belgesi olabilir, denilir. Artık Çağlayanceritliler bu sevginin bir veya birkaç nişanesini cisimleşmiş olarak görmek istiyor. Çağlayancerit’e olan sevginin nişanesi Çağlayancerit’te herkesin gözleri önünde birer anıt gibi yükselsin.

ÖMER KAYA

SERDAR YAKAR

1965 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. Cerit Türkmen aşiretindendir. İlk ve orta öğrenimini memleketinde, Yüksek tahsilini İstanbul’da Marmara Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladı.

Yazı hayatı öğrencilik yıllarında başladı. Dergi ve gazetelerde kültür sanat sayfaları hazırladı, yazı işleri müdürlüğü yaptı, yazılar yazdı. Timaş Yayınlarında Editör olarak çalıştı.

1992 yılında memleketine dönerek Kahramanmaraş Belediyesinde memur olarak göreve başladı. Hâlen aynı belediyede Kültür Müdürü olarak hizmet vermektedir. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünde Yüksek Lisans programını ‘Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri: Kahramanmaraş Belediyesi Örneği’ adlı çalışması ile tamamlayarak Yerel Yönetimler Bilim Uzmanı unvanını kazandı.

Kahramanmaraş’ta dergi ve kitap yayıncılığı , televizyon programcılığı yaptı.

Yayınlanmış eserleri: 1- Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri, 2- Memleketime Dair, 3- Necip Fazıl ve Mücadelesi, 4- Kurtuluşa Dair Üç Eser, 5- Gönül Dostu, 6-Hayatı ve Mücadelesi ile Hafız Ali Efendi, 7- Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları, 8- Kahramanmaraş Millî Mücâdelesi’nde Bayrak Olayı ve Aşıklıoğlu Hüseyin, 9- Kahramanmaraş Millî Mücâdelesi’nde Şeyh Ali Sezai Efendi.

ÖMER KAYA:

1943 yılında Elbistan’da doğdu. Yedi çocuklu bir ailenin ikinci evladıdır. İlk ve ortaokulu Elbistan’da, liseyi Kahramanmaraş’ta okudu. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni 1968 yılında bitirdi. Denizli’nin Çivril İlçesi’nde, Acıpayam’da, Elbistanve Kahramanmaraş’ta değişik seviyedeki okullarda görev yaptı. 1996 yılında emekli oldu.

Basılmış Eserleri: 1- Acıpayam’ın Tatlı Verimi (1. Cilt), 2- Bilgehan, 3- Elbistan Bilmeceleri, 4- Bahçeci Hoca, 5- Yüz Yaşın Sırrı, 6- Mahallî Kelimeler Sözlüğü ve Tarihî – Kültürel ve Sosyal Yapısı ile Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları.

Yazarın; Karacaoğlan, Acıpayam’ın tatlı Verimi  2. Cilt), Göblüceli Delibekirli Soyu, Güblüceli Delibekirli Soyu Şairleri ve Şiirleri, Elbistanlı Şairler Antolojisi, Elbistan-Mara Hanları ve Yol Güzergâhları (2 cilt), Elbistan’da Meslekler, Tarihte Elbistan (Müşterek çalışma / 2 Cilt), Bir Garip Sadâ (Şiirler), Korkuyorum (Piiyes), Yöremizin Ulu Ağaçları (10 Cilt), Elbistanlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Kırklar Köyü ve Türk Soykırımı, Damlalar (Şiirler), Yol Yazıları isimli basıma hazır 15 adet eseri bulunmaktadır.

3 evlat babası olan yazar, Kahramanmaraş ve çevresinde yayınlanmakta olan çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazmaya devam etmektedir. 

 

 

Demokrasi ve Değişim Sürecindeki Erbil

0

 

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi 21 Eylül’de yapılan ve sonuçları kesinleşen genel seçimlere hazırlanırken SDE başkanı Yasin Aktay’la  birlikte Merkezu’l-Hedy Li’d-Dirasati Stratejiyye ve SDE’nin birlikte düzenlediği konferansa katıldık. 1-2 Eylül tarihlerinde Erbil’de Çarçıra konferans salonunda düzenlenen toplantıya, seçimlere hazırlanan siyasi parti liderleri ve milletvekili adayları yoğun ilgi gösterdi. Toplantıya Selahaddin Eyyubi üniversitesinden ve Kuzey Irak’ın entelektüel kesimlerinden çok sayıda bilim insanı da müzakereci sıfatıyla katıldı ve konuşmalar yaptı.

“Ülkemizi Birlikte İnşa Edelim” başlığıyla düzenlenen konferansın dört konuşmacısı Türkiye’dendi, dört konuşmacısı da Irak Bölgesel Kürt Yönetiminindendi(IBKY). Yasin Aktay, Türkiye’de Ak Parti Örneği ve Demokrasi;  Ahmet Uysal, Türkiye’nin Kalkınmasında Ak Parti Örneği; Ali Kabasakal, Türkiye Ekonomisi ve Gelişmesi; ben de Türkiye’nin Toplumsal Gelişmesinin Unsurları konusunda konuştuk.

Ev sahibimiz ve toplantıyı düzenleyen, Islah ve Tenmiyye Partisinin genel başkanı ve Merkez!ul-Hedy’in de sahibi olan Dr. Muhammed Nuri Baziyani, bir açılış konuşması yaptı. Konuşmasında IBKY’nin sadece Türkiye’nin siyasi desteğine ve ekonomik gücüne muhtaç olmadığını, hatta bunlardan daha fazla Ak Parti ile başlayan gelişme, kalkınma ve demokratikleşme süreçlerindeki tecrübelerine de ihtiyaç duyduğunu belirtti. Bundan dolayı, Türkiye’nin başarılarını, kalkınma süreçlerini, toplumsal bütünleşme ve demokratikleşme konusundaki örnekliğini ayrıntılı olarak öğrenmek istediklerini söyledi. Bizim konferans vermek üzere davet edilmememizi bu bakımdan kendileri için büyük önem arz ettiğini, bölgesel yönetimden toplantıya katılan dinleyicilere aktardı.

Başkan Muhammed Nuri’den gayrı, Dr. Hadi Ali, IBKY eski adalet bakanı ve Kürdistan İslam Birliği Siyasi Büro üyesi, Kürt Toplumunda Demokrasi Kavramı; Selahaddin Üniversitesi’nden Dr. Mesud Abdulhalık, Irak Kürdistanı Demokrasisini Etkileyen Ülkeler konusunda konuştu.

Konuşmaların Arapça, Türkçe ve Sorani Kürtçesiyle yapıldığı çalıştaya, geleneksel dini eğitimden yetişme mollalar ve Erbil’den bir çok Türkmen de katılmıştı. Türkiye’de büro açan çok sayıda iş adamı da toplantının müzakere bölümlerine aktif olarak katıldı.

Irak’tan konuşmacılar kendi bölgesel yönetimlerindeki yolsuzluklar, kayırmacılıklar, 21 Eylül’de yapılacak seçimlerde icra edilecek olan seçim hilelerinin sinir bozucu etkisinden bahsettiler. Erbil’in Kürdistan’ın başkenti olma fonksiyonunun tehlikeye girdiğini, Arap şeyhlerinin tatil mekânına ve bölgenin pis işlerinin döndüğü bir kente dönüştüğünü, söyleyenler oldu.

Türkiye’nin ekonomik ve sosyal başarıları bölgede hayranlık uyandıracak bir etki bırakmış. Özellikle son on yılda bütün İslam coğrafyası ülkeleri ellerindeki imkânları bile kaybederken, Türkiye’nin bir istikrar ve güç merkezine dönüşmüş olması, bölge halkı için de önemli bulunmaktadır.

Bizlere Türkiye’nin bu başarılarının arkasındaki tecrübeyi ısrarla sordular. Türkiye’nin ve Ak Partinin desteğini almak için çaba sarf eden bölgesel aktörler, tarihin dehlizlerine hapsedilmiş olan kardeşlikleri yeniden canlandırmanın arayışı içine girmişler.

Toplantıda en çok tartışılan konular şunlardı: Türkiye’nin gelişmesinin nedenleri, Arap baharı sürecinin bölgeyi bir kan gölüne çevirmesi, Mısır’da demokrasiye ve İslamilere vurulan darbe, IBKY’de kamu bürokrasisini etkisi altına alan rüşvet ve yolsuzluk, Erbil’in tarihi kimliğinin bozulması ve eğlence turizminin yeni başkenti olmaya doğru değişmesi ve Türkiye’deki barış süreci.

Erbil’den katılımcılar, Türkiye’nin bölgede bir güç olmasını, Ak Parti iktidarının başarılı ve etkili siyasetine bağladılar. Türkiye’nin yirmi otuz yıl önceki durumundan örnek vererek iddialarını örneklendiren müzakereciler, bir Türk mucizesinin gerçekleşmekte olduğunu ve bu mucizenin yolunu Erbil’den de geçirmek istediklerini söylediler. Barış süreci ve Kürt sorunu konusunda da Türkiye’nin tutumunu takdir ettiler. PKK’nın bir terör örgütü olmadığını, Kürtlerin meşru haklarını savunduğunu söyleyenler olduysa da en büyük tepkiyi yine Erbil’den katılımcılar verdi. Toplantının Kürt kimliği ile ilgili yönü çok hararetli geçti.

Yasin Aktay, kendisinin Arap kökenli olduğunu, ama Türk vatandaşlığı, Türkiye’nin milli birliği ve bütünlüğü konusunda tavizsiz olduğunu ve Türkiye’nin birliğinden yana olmanın İslam coğrafyası için ne kadar mübrem olduğunu anlattı. Erbil’den birçok katılımcı, bir Türk milliyetçisi gibi Türkiye’yi savundu. PKK’nın Türkiye’de, Kürtlere haksızlık yapıldığını belirten propagandasının, bir yalan olduğunu söylediler. Türkiye ile ticari bağlantıları olan işadamları, Türkiye’nin Irak’ta ve diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi, Kürtlere karşı ayrımcı bir politikayı hiçbir zaman izlemediğini, Kürtlerin Türklerle tamamen uyum içinde olduklarını, kendilerini ülkenin asli unsurları olarak gördüklerini söyledi.

Türkiye’yi, Irak’ın ve Suriye’nin Kürtler konusunda izlediği ayrımcı politikalara bakarak değerlendirmenin çok yanlış olacağını belirten Erbil’den katılımcılar, Türkiye Kürtlerinin büyük kısmının Türklerle evlilikler yaptıklarını, çoğunun Türkiye’nin batısına yerleştiğini, iş adamı olduklarını ve Türkiye’de gündelik hayatta kimin Türk, kimin Kürt olduğunun anlaşılmadığını, kendi tecrübelerinden yola çıkarak anlattılar.

İslami değerlere ve Müslüman kardeşliğine vurgu yaparak konuyu ele alan Erbil Selahaddin Üniversitesi’nden Dr. Halil, ırkçılığın ve kavmiyetçiliğin Müslümanlara ve Kürtlere hiçbir zaman saadet getirmediğini, bölgenin anarşi ve kaosa sürüklenme nedenin kavmiyetçi propagandalar olduğunu söyledi. Konuşmalarına örnek olarak, Selahaddin Eyyubi’yi, Fatih Sultan Mehmed’i gösterdi. Kürt ve Türk ırkçılığı üzerinden siyasi propaganda yapanların, Fatih Sultan Mehmed’i ve Selahaddin Eyyubi’yi kötü emellerine alet etmeye çalıştıklarını anlattı. Müslümanların bu ayrımcı siyasi aktörlerden kurtarılmasının gerekliliği üzerinde durdu.

Erbil’den katılımcılar bir taraftan bu entelektüel tartışmaları yaparken diğer taraftan, Erbil’in kültürel dokusunun bozulması süreci ile ilgili endişeler de taşıyorlardı. Erbil son zamanlardaki siyasi tartışmalarla gündeme geldiği için anladığım kadarıyla Türkiye’de de yanlış imajlarla tanıtılan bir kent olmuş. Türkiye’den duyduğum Erbil ile yerinde gördüğüm Erbil arasında önemli bazı farklar gördüm.

Erbil Kalesi, Erbil meydanı Erbil Ulucamisi ve Erbil’de bulunan birçok cami, Muzafferiddin Kökbörü tarafından 13. Yüzyılda yaptırılmış. Şehrin klasik dokusu Osmanlı ve Selçuklu kent mimarisini hala canlı bir şekilde görselleştirmektedir. Muzafferiddin Kökbörü tarafından son şeklini alan Erbil kalesi, Asurlular tarafından 1500 metre çapında yığma topraktan yapılan bir mekân üzerine kurulmuştur. Kale şehrin merkezinde yer almaktadır. Şehrin bütün ana caddeleri bu yapay toprak tepenin çevresinde bir çember oluşturacak şekilde inşa edilmiştir.

Erbil içkalede Doğramacı mescidi ve yakın çevresindeki dönemin kapalı bahçeli konaklarından oluşan müştemilat ve geleneksel mimari, insanı şark ikliminin sırlarla yüklü mütevazı günlerine götürmektedir. İç kale bölgesi şehre her yönden hâkim olan yapay bir tepe üstüne kurulmuş. Buradan şehrin ilk çağlardaki meydanlarında durarak, orta çağlardaki kapılı çarşılarına, şehir meydanlarına, medreselerine ve camilerine bakmakla kalmıyorsunuz. Bu orta çağ manzarasını çevreleyen ve onu gölgeleyip çevreye açılmaktan alıkoyan körfez çılgını gökdelenleri, devasa alışveriş merkezlerini ve yüksek devirli motorlarıyla, çölün bereketini, kapitalizmin tüketicilerine sunan lüks taşıtlarla dolu bulvarları ve otobanları görüyorsunuz.

Özgün eski Erbil içkaledeki yerleşim bitmiş. Evler yıkılmış, sokaklar viraneye dönmüş. İçkale bölgesini şimdi, UNESCO yeniden tamir etmeye çalışıyor. Ama bu konakların ve daracık sokakların bundan birkaç yıl önce, yaşayan sakinlerinin ne olduğunu ister istemez insan merak ediyor.

45 derecelik sıcağa, Irak’ta ne olduğu bir türlü anlaşılamayan iç savaşa ve bölgede birçok terör grubunun barınmasına rağmen, Erbil’e yapılan yatırımlar, oteller, eğlence merkezleri, bana çok şaşırtıcı geldi. Irak’ın güvenli kentlerinden kabul edildiği için Arap petrol şeyhleri ve çok uluslu şirketler Erbil’e yoğun yatırım yapıyor. On beş yıl içerisinde tarihi kent tamamen yenilenmiş. Gökdelenler, AVMler ve lüks eğlence merkezleri, şehri körfez kentlerine dönüştürmüş

Erbil esnafının yüzde altmışı Türkmenlerden oluşuyormuş. Şimdi oranları nedir belli değil. Ama şehir son yıllarda çok hızlı değişmektedir. Otelleriyle, eğlence merkezleriyle, gece boyunca açık kalan caddeleriyle Beyrut ve körfez kentleriyle rekabet edecek duruma doğru gitmektedir. Kentin klasik dokusunu teneffüs etmiş olan kesimler, Erbil’in elden çıkmakta olduğunu söylediler. Bu gidişle şehrin Kürdistan’ın başkenti olmaktan çıkıp Arap petrol şeyhlerinin ve gizli kapaklı işler çeviren mafyavari kesimlerin barınağı haline geleceğini söylediler. Şehrin mimarisindeki bu bozulma gördüğüm kadarıyla söz konusu endişeleri haklı kılmaktadır.

Erbil Müzesi’nde MÖ. 65 binlerden itibaren başlayan insan hayatına ait kalıntılar görmek mümkün. Yazı döneminden itibaren Sümerlerden, Akadlardan, Babillilerden ve Asurlulardan çok sayıda kalıntının yer aldığı bir müze. Kuzey Irak Bölgesel yönetiminin kurulmasından sonra bölgede yeni arkeolojik kazılar yapılıyor. Almanlar ve İngilizler mevcut müze binasında kazılarda derledikleri, kalıntıları inceliyorlar. Onları birleştirmeye çalışıyorlar. Çok sayıda Avrupalı arkeolog bölgeyi yeniden deşeliyor. Bir taraftan antropologlar bir taraftan arkeologlar hızlı bir şekilde değişen bölgeye anladığım kadarıyla yeni kimlikler veya kadavralar hazırlamaya çalışıyorlar.

Biz Erbil’deyken, Kuzey Irak bölgesel yönetimi için 21 Eylül’de yapılacak olan genel seçimler için hazırlıklar yapılıyordu. Seçime adaylar ve partiler koalisyon yaparak katılıyor. Türkiye’dekinin bir kaç katı koalisyon bloku oluşmuş. Suriye’den kuzey Irak’a yoğun bir mülteci akını var. Partiler bu mültecilere sahte vatandaşlık belgesi düzenleyerek onların da kendi lehlerine oy kullanmalarını sağlamaya çalışıyor. Bloklar mülteci oyları, rüşvet ve kayırmacılık üzerinden bir birlerini eleştiriyorlardı. En ilginç seçim tartışmalarından birisi de ölülerin seçmen listelerinde hala yer almaya devam etmeleriydi. Seçmen kütüklerine kayıtlı olan ölülerin oylarının kimler tarafından kullanılacağı ciddi bir sorun olmuştu, ölülerin oylarının hangi partiye gideceği çok merak ediliyordu. Ölü oylarıyla seçimi kazanma çabasında olduğu söylenen Barzani ve Talabani grupları çok eleştiriliyordu.

Talabani’den kopma Goran partisi, Barzani’yi ölülerin ve mültecilerin oylarıyla iktidara gelmeye çalışmakla suçluyordu. İslami partiler kendi aralarında bölünmüş olarak seçime katılıyorlar. Talabani’nin partisinin ciddi bir hezimete uğrayacağını ve seçimden sonra ertelenmiş bölünmenin gerçekleşeceğini söyleyenler de vardı.

Bu gün IBKY’inde seçimler tamamlandı. Mesut Barzani %54 oy alarak seçimin galibi oldu. Talabani’nin resimleriyle seçime katılan Kürdistan Yurtseverler birliği partisi, ciddi bir yenilgi yaşadı. Ama seçim sonuçlarına bakılırsa, Talabani meçhul sağlık durumuna rağmen yine de gücünü korudu. Türkiye’deki liberal, sol ve PKK yanlılarının başarıyla çıkacağını ve iktidara geleceğini umud ettikleri Goran partisi  ise ancak mevcut sandalyelerini koruyabildi. Anlaşıldığı kadarıyla, Talabani partisindeki güç kaybının küçük bir kısmı Goran’a kaymış, büyük kısmı ise Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisine kaymış bulunmaktadır. İslami partiler, çok iddialı oldukları halde beklenen sıçramayı yapamadılar. Meclisteki sandık sayıları değişmedi.

Uzun süredir, Barzani ve Talabani ittifakıyla yönetilen IBKY, bu seçimlerden sonra tek başlarına ve birlikte hükumeti kuramayacaklar. Koalisyon tartışmaları bölgeyi yeni bir krizin içine çekebilir. Talabani yandaşları ve temsilcileri Irak merkezi hükumetinin gücünü arkalarına alarak Barzani ve Goran’la rekabet ediyorlar ve onları etki altında tutmak istiyorlar. Öte taraftan Barzani ve İslami partiler ise Türkiye’nin gücünü arkalarına alarak muhataplarına karşı duruyorlar.

Ama bütün bu siyasi tartışmalar yaşanırken her gün Erbil’den çok sayıda uçağın Ankara’ya ve Türkiye’nin diğer kentlerine uçtuğunu, Erbil İstanbul otobüs seferlerinin muntazaman işlediğini, bayramda Erbil’e dönecek Türkiye’de okuyan ve ticaret yapan insanların yer bulamadıklarını hatırlamakta yarar var.

Erbil’de kendisiyle görüştüğüm bir iş adamı bana, dedesinin “Türklerle Kürtlerin amcazade olduklarını” tembihlediğini söyledi. Kim bilir belki de gündelik hayat Erbil sakinlerini bir yüzyıl sonra yeniden İstanbul’a, Ankara’ya ve İzmir’e taşıyacaktır. Türkiye’nin yeni girişimci sınıfları bölgede yollar, oteller, şehirler yapmaya devam edecektir.

www.haciduran.com

 

 

Omurga

 

Bir anekdot

Rivayet bu ya

Fi tarihinde bir gün

Zulmü ile meşhur bir ağa

Ağalar bazen yerel

Bazen bölgesel bazen da küresel olur

Bu ağalardan biri bir gün

Allah(cc) dostlarından birini ziyarete gider.

Selam kelam hoş beşden sonra

Hoca Efendiyi yağlayıp cilalar ve

Gelelim sebebüz ziyarete diye söze girer.

Efendi duanıza muhtacım bana biraz dua etsen diye ricada bulunur.

Dua isterken de Allah ömrünüze bereket versin saltanatınızı daim etsin vb İfadeler kullanacağını düşünür

Hoca Efendi de aç ellerini ben dua edeyim sende amin de der.

Bizim ağa sevinçle ellerini açar

Allah dostu

Allah (cc) en kısa zamanda canını alsın diye bedduaya başlar

Bunu duyan zalim yönetici yıldırım çarpmışa döner.

Efendi! Efendi!

Bu ne biçim dua diye yüksek sesle bağırır

Hoca efendi gayet sakin bir vaziyette

Niçin kızıp bağırırsın ki

Senin için yapılacak en güzel dua budur.

Çünkü

Ne kadar az yaşarsanız o kadar az günah işlersiniz

Günahınız ne kadar az olursa  cezanız da o kadar az olur.

Diye cevap verir.

İşte omurga budur.

İslam dünyasında en fazla ihtiyaç duyulan hususta omurgalı din alimleridir.

Yakın ve uzak tarihimizde böyle şahsiyetler çoktu.

Maalesef günümüzde bunlar mumla aranır oldular.

İslam dünyasında omurgalı âlimlere ihtiyaç duyulduğu kadar

Omurgalı devlet adamlarına da açıl ihtiyaç vardır.

Her bölgesel ve de küresel zalimin yanında bakıyorsunuz bir ya da bir düzine din alimi var

Bunların görevi ya zulme zemin hazırlamak

Yâda zulmü meşrulaştırmaktır.

Böyle ulemanın pasifine dilsiz şeytan

Aktifine ise belam denir.

Omurga giyotine giderken bile

Dünyanın döndüğü gerçeğini haykırabilmektir

Âlimler, Hoca Efendiler, Allah dostları,

Zalimlerin gölgesinden istifade ettikleri müddetçe

Onların kırbacı olmaktan kurtulamazlar

İslam dünyasının içerisinde bulunduğu durum

Omurgasız ulema ve ümera yüzündendir.

Omurgalı yarınlar temennisiyle…

 

 

Mağrur Olma

Karlı dağın tepesinde kar olsan
Bir gün gelir güneş alır götürür
Mağrur olma saltanatım var diye
Felek vurur bir sillede bitirir 

Süleyman misali saltanat kursan
Karun’un emsali hazine bulsan
Kıtalar üstünde hükümran olsan
Yolculuğu mezarlıklar bitirir

İki kazma iki kürek çalışır
Dokuz tahta üstü toprak doluşur
Eşin dostun birer birer ayrışır
İlk hesabı Münker Nekir getirir

Kanadın yok heveslenme göklere
Ayakların yere değsin bas yere
Kibirlenip böbürlenme boş yere
Seni hakka tevazuun götürür

“ Ârafta Bir Hayat ”

 

“Ülkesi için canını feda etmeyecek çok az Türk vardır. Yalnız ülkesinin içinde bulunduğu dâhili çürümeden kurtaracak da çok az Türk bulunur” diyor Mark Sykes Türkçeye Darü’l İslam olarak çevrilen kitabında. Hani şu 1916’da İngiltere ile Fransa arasındaki Sykes-Picot Gizli Antlaşması‘ndaki İngiliz elçisi Sir Mark Saykes.

Bir başka kitabında ise şimdikine benzeyen İttihat ve Terakki yöneticilerinin sık sık “jambona bayılırım“, “konyağı içerim” , “bizim hürriyetimiz var“, “terakki ediyoruz (gelişerek ilerliyoruz)” deyip durduklarını anlatır. Ve Osmanlı’yı “Batı’nın kozmopolit balçığı” olarak niteler. Adam o zamanı mı anlatıyor, bu zamanın mı fotoğrafını çekiyor; emin değilim.

Kozmopolit kelimesi ilginç ve güzel ülkelerin halklarına musallat olan garip ama korkunç bir hastalığı ifade etmek için kullanılır. Bu hastalığın Doğu’da dışa vuran belirtileri genellikle Amerikan çizmeleri ve Avrupaî elbiseler giymektir. İçe vuran belirtileri ise hastanın dudaklarından dökülen ‘insan hakları’, ‘özgürlük’, ‘demokratikleşme’ gibi sloganlar şeklinde olur. Bu hastalığın kökeni iyi özümsenmemiş Batı kültür ve medeniyetine kadar gider. Hastalığın son safhasında ise kurban öğretmeninden nefret eder, ebeveyninden ve milletinden utanır. Çok çekilmez olur.”

Geldiğimiz nokta budur. Çürümüş toplum katmanları için ‘tuz‘ işlevi görecek olan eğitim camiasından bile yabancı ahlâklı yerli dizilerin yaşam tarzlarını taklit adına 2 aylık bebeği açlık ve susuzluktan ölürken tatil yapan ana olarak çıkabilmesidir.

Sokaklardaki konuşma biçimlerine bakıyorsunuz; nerdeyse tamamına yakını ‘kopyala, yapıştır‘. Konuşma münderecatlarına bakıyorsunuz; yüzde 40 para, yüzde 25 aşk-meşk, yüzde 25 futbol-magazin, yüzde 10 tanımlanamayan. Hikâyemizin giriş – gelişme kısımları kutsal metinlerdeki helak hikâyelerine ne kadar benziyor?

Bazılarının beğenmediği, benim de bazı yazdıklarını ve yaptıklarını beğenmediğim Yalçın Küçük “Çöküş”ü yazıyor. Aslında Çöküş, TC Çökerken gibi isimlere antipatiliyim. Lakin deprem sonrasındakine benzer bu ölmüş insan eti, yüreği, dimağı, ruhu kokusu başımı döndürüyor.

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
“Birinciliği beyaza verdiler”

Keşke demeseydi Özdemir Âsaf. Bu farklı farklı partiler bu aynı işi nasıl becerdiler? ‘-Mış gibi‘ yaparak farklı aksesuarlar sunan sağcısı-solcusu, liberali-etnikçisi, milliyetçisi-muhafazakârı, Sünnîsi-Alevîsi, Atatürkçüsü-Atatürksüzü, İslamcısı-İslamsızı nasıl aynı yere gelebildiler? Gitmek ve görmek istemesek de o köy tefessüh köyü değil midir?

  • Yoksa o beldelerin ahalisi, gece vakti onlar uyurken azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?
  • Yoksa onlar güpegündüz eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden emin miydiler?
  • Kim güvenlik içinde görebilir kendini, Allah’ın tuzağına karşı?

A’RÂFtayız.

 

 

AKP’nin Ekonomik Başarısı

 

Kanaatimce, Türkiye seçmeninin büyük çoğunluğu ayrılıkçı Kürt hareketine ve onun silahlı temsilcisi terör örgütü PKK’ya verilen tavizlerden rahatsız.

Türkiye seçmeninin çoğunluğu Başbakan Erdoğan’ın çok önemli konularda, önceki beyanlarının tam zıddını söylediğini; yarın da bugün söylediklerinin, tam zıddını söyleyebileceğinin farkında.

Türkiye seçmeninin kahir ekseriyeti hükümetin Suriye ve Mısır politikalarından endişe duymakta.

Çevremde gördüğüm ve konuştuğum vatandaşlarımızın çoğunluğu gibi vatandaşlarımızın çoğu TV’lerden her akşam ayrılıkçıların temsilcilerinin küstahça konuşmalarını dinlemeye tahammül edemez durumda.

Bütün bunlara rağmen AKP’nin anketlerde hala birinci parti olmasının sebeplerini iyi tahlil etmemiz lazım.

Bu sebeplerden belki de ilki, AKP’nin ekonomi yönetiminin başarılı olduğuna dair bir inancın yerleşmiş olmasıdır.

Ege Cansenin verdiği bilgiye göre, Türkiye’de son on yılda kişi başına milli gelir yüzde 45 artmıştır. Bu on sene öncesine göre daha zengin olduğumuza işaret eder.

Ayrıca AKP geleceğe dair devamlı iyimserlik yaratacak hedefler açıklamaktadır.

*****

2023 HEDEFİ HAYALİDİR:  “2011 genel seçimleri öncesinde AK Parti, 2023’e ilişkin birçok hedef açıkladı. 2023’te milli gelirin 2 trilyon dolara, kişi başı milli gelirin 25 bin dolara ve ihracatın 500 milyar dolara ulaştırılması amaçlandı.”

The Wall Street Journal Türkiye (http://www.wsj.com.tr )de yer alan habere göre, hükümetin son açıkladığı 2014-2016 OVP (Orta Vadeli Program) öngörüleri sonrasında bu hedeflerin yakalanabilmesi için “Türkiye’nin her yıl ortalama yüzde 9 oranında aralıksız büyümesi gerekiyor.”

Türkiye’nin AKP öncesinde büyüme ortalaması yüzde 5.

Türkiye ekonomisi AKP döneminde 2002-2012 yılları arasında ortalama yüzde 5,105 oranında büyüdü. 2013 ilk yarısında fiili büyüme yüzde 3,7 ve OVP’ye göre büyüme 2014’de yüzde 4, 2015 ve 2016’da yüzde 5′e çıkacak.

Seçim dönemi sonu itibariyle AKP hükümetleri ortalama yüzde 5’i anca tutturabilecek.

AKP’den önce de Türkiye ekonomisi dünyanın 17. büyük ekonomisi idi, şimdi de 17. sıradayız.

Buradan iki sonuç çıkarabiliyoruz:

1-        Ekonomik büyüme bakımından AKP dönemi kendinden önceki Cumhuriyet hükümetlerinin ortalaması kadar başarılı. Ne daha fazla, ne de daha eksik.

Üstelik bu dönem dünyada ekonomik konjonktürün çok müsait olduğu, Türkiye’de bir partinin tek başına ve muktedir olduğu bir dönemdir. Ve kendinden önceki dönemde yaratılan varlıkların özelleştirme adı altında (çoğu yabancılara) satıldığı halde büyüme oranı artırılamamıştır.

2-        Bize gösterilen 2023 hedefi gerçekçi değil.

*****

GELİR DAĞILIMINDA ADALET: Yine WSJ‘de yer alan habere göre, AKP döneminde “Türkiye’de gelir dağılımında belirgin bir iyileşme gerçekleşmedi.”

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre gelir dağılımı eşitsizliğini gösteren Gini Katsayısı 2012’de 0,402 oldu. 2002’de 0,44 olan Gini Katsayısı’nın 0’a yakın olması gelir dağılımının düzeldiğine, 1’e yaklaşma ise gelir dağılımının kötüleştiğine işaret ediyor.

Rakamlara göre AKP döneminde gelir dağılımı adaletsizliği neredeyse hiç değişmedi.

Türkiye’de gelir dağılımı konusunda çalışmalar yapan Prof. Dr. Öner Günçavdı, Dünyada Türkiye’nin gelir dağılımı eşitsizliğinde en kötü ülkeler arasında yer aldığına dikkat çekiyor. (136 ülke arasında 58’inci sırada.)

Prof. Dr. Öner Günçavdı, önümüzdeki yıllarda bozulmanın devam edebileceğini kaydediyor. “Küresel likiditenin bol olduğu güzel günleri geride bıraktık. Bölgesel riskler yüksek ve küresel belirsizlikler arttı” diyen Günçavdı, “Gelir dağılımının düzeltebilecek konularda fırsatı kaçırdık” değerlendirmesinde bulunmakta.

TÜİK verilerine göre 2012’de ülkenin en yoksul yüzde 20’lik kesimi ile en zengin yüzde 20’lik kesimi arasındaki gelir farkı büyük ölçüde değişmedi. En zengin yüzde 20’nin geliri en yoksul kesimin 8 katı oldu.

Demek ki, dağıtılan makarna, kömür ve maaş şeklinde verilen sosyal yardımlar gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermeye yetmemiş.

*****

GÜZEL GÜNLER GERİDE KALDI: Küresel borçlanmanın çok kolay ve ucuz olduğu güzel günler geride kaldığı için, AKP’nin ekonomik mahareti ancak bundan sonra test edilecek. Geçmiş dönemin fırsatlarını iyi değerlendiremeyen AKP hükümetinin, önümüzdeki riskli dönemde çok yüksek performans göstermesini diliyorum. Ancak yapılanlar, yapılacakların teminatıdır.

Türkiye dışarıdan aldığı borçla büyüyen bir ülke. Bir yandan alınan borçları ödemek, diğer taraftan büyümek için borç bulmak zorundayız. “Önümüzdeki 12 ay, ülkede üretilen her 100 liranın, 25 lirası dış borcu fonlamakta kullanılacak.

Merkez Bankası (MB) verilerine göre Türkiye’nin kısa vadeli borç stoku 2003’ten bu yana yaklaşık 6,5 katına çıkmış, sayıyla da yaklaşık 100 milyar dolar artmıştır. Kısa vadeli borcun artış hızının bu kadar yüksek olması, sürdürülemeyecek bir durumdur.”

“Eğer Türkiye de kısa vadeli borcu için kaynak bulamazsa ciddi ekonomik bir krizle karşılaşabilir. Bu krizin yaklaşmakta olduğunun da ilk sinyali doların, psikolojik sınır olan 2 TL’nin üstüne çıkmasıdır.

Özetle, AKP’nin ekonomik yönetiminin çok başarılı olduğu iddiası Ege Cansen‘in tabiriyle bir efsaneden ibarettir.

*****

TEREDDÜTE MAHAL YOK: AKP’nin genel politikalarını beğenmeyen ve ders vermek isteyen vatandaşlarımızın bir kısmı tereddüt içinde. En az bir yıllık geliri kadar borç altına girmiş olan bu vatandaşlarımız  “ya AKP giderse, ekonomi çöker, ben de bu borçları ödeyemezsem” korkusu içinde. Yukarıdaki bilgileri öncelikle böyle düşünen vatandaşlarımızın bilgisine sunarım.

 

 

 

Başka Açıdan Şeriat (III)

 

Bir kısım insanlarımızdan, zaman zaman işitiyoruz. Ortalıkta Şeriat’a aykırı olan, İslâm’a ters düşen çok şeyler dolaşıyor, söyleniyor, yapılıyor.

Bazıları öyle bir anlayış ve bakış içindeler ki, sanki her şey İslâm’a ters, dine aykırı biçimde oluyor, bitiyor, meydana geliyor. Bu din nasıl bir şey ki, ona bir türlü uyulmuyor, uyulamıyor. Ona uygun, ona lâyık bir görünüm alınamıyor. Ona bir türlü yaranılamıyor!

Bu durumda İslâm garip bir algılanışla karşı karşıya.

Oysa Şeriat’in yâni dinin hakikatine ters ve aykırı sanılan şeyler; aslında Demokrasi’ye de uygun düşmüyor. İslâm’a uymayan söz, tavır ve davranışlar çok zaman, Demokrasi’nin de karşıtı şeyler. Demokrasi’ye aykırı görünen birçok husus, hakikatte zaruretlerin zorlaması, sıkıştırması sonucundadır. İster istemez tatbîkinden kaçınılamayan şeyler.

Bunların İslâmiyet’le uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bunlar Demokrasiye de yakışmaz. Bunlar Demokrasiye de mâl edilmez. Hem edilmemeli de.

Varsayınız ki şu siyaset, bu Demokrasi;  Şeriat’a, dîne yâni İslâm’a muhalif ve aykırı olsun. Yine telâşa yer yok. Yine endîşe etmek lüzumsuz.

Çünkü bu konuda Asrın Âlimi’nin ifadesi son derece düşündürücü. Diyor ki o Zât-ı Muhterem: “Şeriat-ı Garrâ’nın (o parlak Şeriat’in, o Yüce İslâm Dîni’nin ancak) bin kısmından bir kısmıdır ki, siyasete taallûk eder (siyasetle ilgilidir). O (kadarcık) kısmın ihmaliyle (yerine getirilmemesiyle), Şeriat (din) ihmal olunmaz (geri plâna itilmiş sayılmaz). Evet, imtisal etmemek (dînin emirlerine uymamak, onu yerine getirmemek), inkâr etmek demek değildir.”

Çünkü ancak  “Kim Allah’ın indirdiğiyle (inkâr ederek) hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)

Zira  “Hz. İkrime’den gelen rivayete göre ‘Onlar Kâfirlerin ta kendileridir’ ta’bîri, hem kalben hem de lisanen İlâhî hükümleri inkâr edenleri içine alır. Halbuki Allah’ın hükümlerini kalbiyle bilip, lisanıyla da bunu ikrar ettiği hâlde, buna zıt olan amelleri işleyen kimseler yâni zâlimler ve fâsıklar, aslında Allah’ın indirdiği ile hükmetmiş ama onu bilfiil yapmamış (eylem hâline getirmemiş) olurlar. Dolayısıyla böyle kimseler sırf bu amellerinden dolayı kâfirler sınıfına dahil olmazlar (kâfirler sınıfının içinde yer almazlar).” (Râzi c. 6 / 12, 6 – 13)

Nitekim  “Kim Allah’ın indirdiğiyle (inkâr ederek) hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44) âyetinde geçen ‘kâfirler’ sıfatı inkâr edenleri nazara verir.

Nitekim “Kim (inandığı hâlde aksini yaparak) Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Maide: 45) âyetinde geçen  ‘zâlimler’  sıfatı ise imanı olduğu hâlde bunun gereğini yapmayan kimseleri ifade eder.

Nitekim  “Kim (inandığı halde amel etmeyerek) Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Maide: 47) âyetinde geçen ‘fâsıklar’ sıfatı da imanı olduğu halde, bunun gereğini yapmayan kimseleri belirtir. (Kur’an-ı Kerim ve Muhtasar Meali, Haz: Hayrat Neşriyat, İstanbul – 2001, s.114 – 115)

Kısaca demek lâzımsa,  “Ve men lem yahküm bima enzele’llahü”  (Maide: 44) / “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse,”  âyetinde geçen  “Men lem yahküm” / “Kim hükmetmezse”  lâfzının mânası “Men lem yusaddık” / “Kim tasdîk etmezse”, demektir.

Çünkü ortada tatbîksizlik vardır. Tasdîksizlik yoktur.

Çünkü insan İslâmın emrini yerine getirmemekle günahkâr olur. Fâsık olur. Ama dinden

1098

çıkmaz, inkarcı sayılmaz. Kısaca, kâfir olmaz. Fakat âyeti inkar eden, âyeti kabûl etmeyen,  İslâmın emrini tanımayan kimse, Kur’anı tasdîk etmiyor, Kur’anı kabul etmiyor demektir ki, işte ancak o zaman  -Allah göstermesin-  kâfir olur. Ebedî hayatını tehlikeye atmış olur.

Demek ki, tatbîk etmemek başka, tasdîk etmemek, yâni olur vermemek daha başka bir şey. Tatbîksizlikten günahkâr olur. Tasdîksizlikten ise küfre düşer. Münkirveinançsız sayılır. Yâni ancak bu şekilde kâfir olur.

Oysa bizim insanımız  -istisnalar hâriç-  tasdîksiz değil. Tatbîksiz. Yâni günahkâr.

Bu durumda olanlar, her şeye rağmen Allah’a sığınmalılar. Bu vaziyette olanlar mümkün mertebe, ibadet etmeye çalışmalılar. Allahın yolunda olmaya gayret edeler. Ya hep ya hiç gibi bir genellemeye asla gitmemeliler. Yapabildikleri kadar kulluklarını yapmaya çalışmalılar. Böyle yarım yamalak yapmaktansa hiç yapmıyayım daha iyi, battı balık yan gider gibisinden gafletin en koyu karanlığına asla düşmemeliler.

Çünkü bir şeyi; tamamen elde edilmiyor diye, bütün bütün terketmek doğru değil.

Ya hep ya hiç düşüncesi; bizleri parçadan da mahrum eder. Oysa ne kadar elde edersek kârdır. Ne kadar başarırsak, başarıdır. Hepten yoksun kalmaktan, az da olsa bir şeyler kazanmak iyidir. Zaten asıl olan yola düşmek, yolda olmaktır.

Unutmayalım ki mecrada olana netice müyesser venasîb olur. Kaldı ki başlamak; işin yarısıdır. İşimize, görevimize elden geldiği kadar kulluğumuza yönelmeli. Onlarla haşir neşir olmalıyız.

Çünkü bildikçe tanır. Tanıdıkça sever. Sevdikçe hem-hâl olur. Lezzet alır. Böylece emelimize erişmiş oluruz. Unutmayalım ki, elemsiz emele kavuşulmaz. Emel olmayınca da elem çekilmez. Eleme tahammül edilmez. Çünkü emel sevilir. Seven ise sevilen için her şeye katlanır.

Şayet zâhiren / görünüşte küfür sayılan bir söz söylüyor ise, burada da Asrın  Sâhibi’nin şu sözü onu kurtarıyor. Bu durumlardan endîşeye düşerek küfre düştüğünü sananlara, o söz, cankurtaran simidi gibi imdada yetişiyor.

Ne diyor o Büyük Zât kulak verelim bir kez: “Bazan söz küfürdür, fakat sâhibini kâfir etmez.”  Çünkü bu düstûr ve ilke şu kapsamlı hükme dayanıyor: “İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât.” / “Muhakkak ki ameller niyetlere göre değer kazanır.” Yâni Allah; behâya değil, bahâneye bakar.

İşin dört başı mamur oluşuna değil; o işteki niyetin hâlis oluşuna bakar. O işteki hulûs-u niyyete / hulûs-u kalbe bakar. İhlasın, içtenliğin samimiyet derecesine bakar. Çünkü büyük zâtlar hâriç, hiçbirimiz Allahın istediklerini tam olarak yerine getiremez. Allahın muradını tam mânasiyle anlıyamayız.

Öyleyse biz, yolda olmaya bakacağız. Vardırmak onun işi. Hani Karınca’ya sormuşlar: “Nereye?” Demiş: “Kâbe’ye.” Yine sormuşlar: “Bu ayaklarla, bu gidişle mi?” Cevap vermiş: “Hiç olmazsa, yolunda olurum ya.”

İşte bütün mes’ele bu cevapta düğümleniyor. İşte bütün mes’ele bu sırda yatıyor.

Kaldı ki bugün, milyonlarca Müslüman -Türk, Müslüman-Arap ve diğer Müslüman Milletler, çeşitli sebeplerle yurt dışında çalışıyor. Oralarda yaşıyor. Oralarda kalıyorlar. Oraları mesken tutmuşlar.

Peki bu Müslümanların, yabancı idare altında yaşamaları. Şer’î, İslâmî bir idare altında yaşamıyor olmaları, dinlerine zarar veriyor mu? Yabancı siyasetle yönetilmeleri, İslâmiyetlerine gölge düşürüyor mu?

Hakikaten Müslümanlar’ın Avrupa’da ve Hristiyan ülkelerde yaşamış olmaları. Şeriatla, İslâmla yönetilmiyor olmaları; onları dinlerinden etmiyor. Onları İslâm’dan uzaklaştırmıyor.

1099

Onları İslâm’dan düşürmüyor.

Peki öyleyse, Avrupa’da dinlerini kaybetmekten korkmayanlar; bir İslâm diyarı olan Türkiye’de, bir İslâm ülkesi olan Anadolu’da İslâmiyetlerini yitirmekten niye telâş etsinler? Niye endîşeye düşsünler?

O Türkiye ki, her şeye rağmen gök kubbesinde, dinin temeli olan Ezanlar çınlıyor.

Ebediyyen de inşâllah okunması devam edecek.

O Türkiye ki, her taşı, ben İslâm diyarıyım diye haykırıyor.

O Türkiye ki, mezar taşları bile ağız birliği ediyor bu hususta.

O Türkiye ki câmiler, minareler, türbeler de katılıyor, hep beraber bu koroya.

Yediden yetmişe tüm millet.

Bilerek İslâmı, canına minnet.

İslâmı yaşamıya çalışıyor bizzat.

Öyleyse vermeyelim ortalığı telaşa.

Etmeyelim eziyet, kendimize bunca.

Canım hepimiz değil miyiz Müslüman?

Yersiz endîşelerden kurtul bir an.

Ol; fikri hür, vicdanı hür bir Müslüman.

Korkma! Okunacak, dünya durdukça bu Ezan.

Çünkü:

“Bu Ezanlar ki, şehadetleri dînin temeli.

Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.”

 

1100- 1102

 

 

Dünya Nereye, Biz Nereye?

 

6 Mart 1920 İstanbul’un kurtuluşunun yıldönümü idi. İşgal altındaki İstanbul, Türk’ler için maddi ve manevi bir yıkımdı. Tek ümit Anadolu’da ayağa kalkan Milli Mücadele ruhu idi. İşgalciler istediklerini öldürüyor, işkence yapıyor, üniformalı görevlilerin apoletlerini söküyor, hakaret ediyorlardı. Bu kara günlerde Hristiyan azınlıklardan bazıları ve vatan sevgisinden mahrum bazı Müslümanlar, işgalcilerle işbirliği yapıyor, her türlü yardımda bulunuyorlardı. İşgal sonrası Tatavla Kurtuluş, Pera İstiklal Caddesi, Şişli Caddesi de Halaskargazi Caddesi olarak değiştirilmişti. Şimdi tekrar malum pakete sokularak eski isimleri verilir mi bilemem. Eğer verilir ise, AB’nin önümüzdeki ilerleme raporunda bir “aferin” de bunun için alabiliriz!

Bazı iktidar mensupları yeni ve orijinal bir şeyler söylediklerini zannederek ve kendilerini de buna inandırarak beyanatlar vermeye devam ediyorlar. Efendim, tek dil ve tek din olmazmış. Hem tek din olmaz diyeceksiniz; hem de 1876 ve 1924 Anayasalarında var olan “Devletin dini İslam” ifadesinin daha sonra kaldırıldığından şikayetçi olacaksınız. Bu ne büyük çelişkidir. Tek devlet, tek vatan, tek bayrak ve tek millet olabilmesi için devletin dili olur. Fransa’da Fransızca, Almanya’da Almanca ve tabii ki Türkiye’de Dünya dili olan Türkçe… Ciddi ve geleneği olan devletler yargıdan eğitime kadar, Devletin dilini egemen kılarak egemenlik haklarını korur ve kimseyle paylaşmazlar. Aynen II.Abdülhamit’in İşkodra’daki hutbe ihtilafına yaptığı müdahale gibi… Mahkemelerde devletin dili dışında ifade alınmaz. Ancak bilmeyenler için tercüman görevlendirilir. Batı ülkeleri bu konuda çok hassastır. Sözde tek dile atıfta bulunuyoruz diye, mahalli diller bazı sivri akıllılarca afiş malzemesi de yapılmaz.

Türkiye reform diye garip şeyler yapıyor. Mahkemelerde Türkçe dışında ifade kabul edildi. Böylece sözde bazılarınca terör örgütünün elinden koz alınmış oldu. Efendim, “büyük iddialara rağmen Kürtçe ifade veren olmadı” demek ne ifade eder ki. Sen tuzağa düşüp yasayı değiştirdikten sonra…

Devlet olmada ve egemenlik haklarının kullanılmasında, devletin diline şehirden şehre faklılaşan mahalli diller rakip çıkarılmaz. Bu mahalli dillerden de şimdiye kadar hiç rahatsızlık duymadık. Ancak amaç, mahalli dilleri malzeme

olarak kullanılarak milli ve üniter devletten tuğla koparmaktır. Emperyal amaçlara mahalli dillerin meze yapılmasıdır.

Bazı Avrupa ülkelerinde yabancı kaynaklı nüfusun ana dilini kullanması, çocuklarına öğretmesi, kamusal alana sokularak birçok yerde yadırganır ve önlenir. Resmi yetkililer entegrasyon için anadili dışlarlar.

Almanya veya Fransa’da bu ülkeleri daha fazla demokratikleştirmek isteyen! bazı guruplar çıksa; Fransız veya Alman kimliğini reddetseler, o ülkeleri yönetenler -terörü kullansın veya kullanmasın- bu gruplarla müzakereye girip tekliflerinin kabulü yönünde pazarlık yaparlar mı? Terör örgütünü mutlu eden Andımızın kaldırılması, yer adlarının ve alfabenin değiştirilmesi, Kürtçe öğretimi aşan eğitim hakkı, sözde terörü bastırmak için milli kimliğin ve milliyetin dışlanması, etniklik kapsamında düşünülmesi patolojik bir hal değildir de nedir?

Bir ara Irak’ın eski Dışişleri Bakanlarından Tarık Aziz muhatabı olan bizimkilere “siz Kürt cahilisiniz” demişti. Ne Tarık Aziz’in, ne de özellikle Aziz Nesin’in bazılarımız hakkında söyledikleri ve çoğumuzu kızdıran ithamlarını kolay kolay yabana atamayız.

 

 

Sevgi Eğitimi-19

 

Ceza ve ödül, canlının belirli bir davranışı yapmasını sağlamak için bir insan tarafından kasıtlı olarak verilen uyarıcılardır. Geribildirim ve yaptırım(müeyyide) ise bir davranışın doğal sonucudur; davranışın neye yol açtığı, hedefe ne kadar yaklaştığı konusunda ortaya çıkan bilgidir.

Yaptırım ise geribildirimin özel bir halidir. Toplum kurallarını gözetmeye yönelik kasıtlı geribildirimler kastedilir. Geribildirimde adeta yapılan bir işin sonucu hakkında bilgi verilir. Yaptırımda ise “yapmazsan yaptırırım” mantığı vardır (Dökmen,2004,s.137-138).

Ceza doğal değildir, tuhaftır, komiktir. Çocuk yemek yemiyor, bağırıyoruz(cezadır bu).Kalemle duvarı çiziyor, bağırıyoruz. Suyla üstünü ıslatıyor, bağırıyoruz. Yemek yemiyor, bağırıyoruz. Tuhaflığı görüyor musunuz?

Çocuğun davranış repertuarı zengin, bizim ki ise bir tane: hep aynı davranışı sergiliyoruz; bağırıyoruz ya da vuruyoruz. Çocuk eğer kalemle duvarı çizerse, bunun yaptırımı duvarı silmesi veya çizmemeyi öğrenene kadar kalemsiz kalmasıdır. Eğer çocuk suyla oynarsa bunun yaptırımı ıslanmaktır. (Dökmen,2004,s.138-140).

Günümüzdeki yaygın görüş, ödüle ve cezaya başvurmadan, yalnızca geribildirimle çocukların eğitilebilecekleri yolunda. Çocuklara “sıfır ceza, az ödül, bol geribildirim” verilmelidir(Dökmen,2004,s.143-144).

Küçük Ağacın Eğitimi adlı romanda, bir Kızılderili dede Küçük Ağaç isimli torununu eğitmektedir.

Küçük Ağaç’ın dedesi, torununa hiç ceza vermemektedir; ödül de vermemektedir. Zaman zaman geribildirimler vererek, davranışlarının ne işe yaradığı konusunda rehberlik etmektedir. Küçük Ağaç ise pozitif geribildirimler aldıkça kendisiyle gurur duymaktadır. (Dökmen,2004,s.147).

Dedesi bir gün yaban hindi avına gideceğini söyler. Küçük Ağaç ta heveslenir, katılmak ister. Dede “geleneklerimize göre, bir erkek hindi avına gideceği zaman, güneş doğmadan kendi kendine uyanmalıdır.

Onu kimse uyandıramaz. Eğer kendi kendine uyanabilirsen gelebilirsin” der. Küçük Ağaç o güne kadar hiç, güneş doğmadan kendi kendine uyanmamıştır. Ava gidemeyeceğini düşünerek umutsuz bir şekilde yatar. Ancak o gecenin sabahında dede, barakada gürültü yapmaya başlar.

Sağa sola vurur, çarpar, gürültüyle öksürür. Küçük ağaç gürültüden uyanır. Henüz güneş doğmamıştır. Hemen giyinip avluya çıkar. Dedesi şöyle bir bakıp “A kalktın mı?” der. Küçük Ağaç kendisiyle gurur duyarak “Evet” der. Birlikte ava giderler(Dökmen,2004,s.150).

Burada ne olmuştur? Şu galiba: dede pas vermiştir, Küçük Ağaç ise gol atmıştır. Burada iyi bir ekip/takım vardır. Şimdi sevgili ana babalara sormak isterim: gerektiğinde çocuklarımıza pas veriyor musunuz? Yoksa, sabırsızlık ederek topu ayağınıza geçirip onlar adına gol mü atmaya çalışıyorsunuz?

Eğer ödevlerini/projelerini siz yapıyorsanız, onlar adına gol atmaya çalışıyorsunuz demektir. Yok eğer ödevlerine kaynak bulmada yardımcı oluyor, neyin nasıl yapılacağı konusunda onlarla birlikte sesli düşünerek olayı sorgulamalarına rehberlik/katalizörlük ediyorsanız, onlara pas veriyorsunuz demektir.

Çocuklarımız kendileri gol attıklarında, kendilerine güvenleri artar, benlik saygıları yükselir, beceri geliştirirler, bağımsız olmayı öğrenirler. Onlara destek olmak, rehberlik etmek yerine, bir şeyleri onlar adına planladığımızda, onlar adına karar aldığımızda, kendilerine güvenmeyen, kendi ayakları üzerinde duramayan, hayat boyu sürekli birilerinin desteğine ihtiyaç duyacak bir insan yetiştirmeye başladık demektir (Dökmen,2004,s.150-151).

 

 

İran’ın Simnan Eyaletindeki Arifler Sultanı

 

İran’daki gezimizin yavaş yavaş sonuna yaklaşıyoruz. Horasan medeniyeti coğrafyasına Nişabur’a veda edip İran’ın başkenti Tahran’a gidiyoruz. Yolumuz üzerinde şehirlerin şahı anlamına gelen Şahrud şehrinden geçeceğiz. Simnan eyaleti İran’ın büyük çölleri ile tanınıyor. Bu eyalet Simnan Şahrud Damegan ve Gemsar adında dört büyük şehirden oluşmakta. Kacar Türk hanedanlığından kalma çok sayıda tarihi eser bulunuyor. Kervansaraylar çeşmeler türbeler ve hanları ile ziyaretçilerin ilgi odağı. Bizim ilk ziyaret edeceğimiz yer Bistam  şehrindeki Beyezid-i  Bistami  türbesi oluyor.

Asıl adı İsa bin Tayfur Beyazıt olarak bilenen Beyazıd-ı Bestami, Bistam kentinde Hicri 131 yılında dünyaya gelmiş. İslam coğrafyasının birçok yerini gezen, Peygamber efendimizin torunlarından, İmam-ı Cafer Sadık hazretlerinin yanında iki yıl eğitim gören Beyazıtı Bestami’nin yazdığı bir çok kitap ve eseri de bulunuyor. İmam-ı Gazali hazretlerinin Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin kitaplarından yararlandığı da rivayet edilmekte. Ancak bugün Beyazıd-ı Bestami’nin yazılı bir kitabı yok. Hicri 234 yılında 103 yaşın da  Bistam’da vefat eden  Beyazıt-ı Bestami’nin Türbesinin bulunduğu Bistam şehrine akşam geç  vakitlerde giriyoruz. Şehir yeşil ağaçlar geniş bulvarlar havuzlu kavşaklarla muhteşem bir görünüm sergiliyor. Bu güzel şehri gündüz gözü ile görememenin ezikliği içerisindeyiz. Çınar ve çam ağaçları ile düzenlenmiş geniş bir caddeden geçerek Beyazıt-ı Bestamı hazretlerin Türbesi’ne geldik. Selçuklu kümbetlerini andıran külliye ve türbenin muhteşem bir manevi havası var. Türbenin ve külliyenin mimari güzelliği göz ve gönül okşayıcı.

Akşam namazlarımızı kılmak için acele ediyoruz. Külliyedeki mescidin asırlık ahşap işlemeli kapısı mihrap ve mimberi koruma altına alınmış. Namazlarımızı kıldıktan sonra bahçede canlı bir sanduka içindeki gösterişsiz bir sade bir türbede yatan Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin kabri üzerindeki beyaz taşlar  Beyazıd-ı Bestami hazretleri hakkında bilgiler veriyor. Bizler için türbenin cam kapısı açıldı. Sandukanın baş ucuna kadar gidip dua etme imkanı buldum. Ancak türbe sandukası üzerinde büyük bir para sandukası bulunuyor. Sandukanın içerisi tıka basa para ile dolu. Sade manevi havası yüksek bir türbe. Türbe sandukası üzerindeki örtüde işlemeli Arapça Sultan-ül Arifin Beyazıd-ı Bistami yazıyordu. Beyazıd-ı Bistamiye bu unvanı annesi vermiş. Bir kış gecesi annesi kendisinden su ister gece dışarda annesi için Beyazdı Bistami su getirir. Fakat annesinin tekrar uyuduğunu görünce annesine olan sevgi ve hürmetinden annesini uyandırmaz. Sabaha kadar annesinin başucunda uyanıp su içmesini bekler. Annesi uyandığında oğlunu su testisi ile başında beklediğini görünce Allah seni arif ve bilgelere sultan eğlesin diye dua eder. Anne duasını alan Beyazıd evliyalar içerisinde sadece Arifler Sultanı olarak anılan Allah dostudur.

Beyazıd-ı Bistami hazretlerinin türbesi ve külliyesinde çekimlerimizi tamamlayarak 20 km. mesafedeki Harakan köyüne gidiyoruz. Bu köy Beyazıd-ı Bistami hazretlerinden sonra Silsile Saadatın yedinci halkası olan Ebul Hasanil Harakani’nin dünyaya geldiği yer. 962 yılında dünyaya gelen Ebû’l Hasan el-Harakânî’nin asıl adı Ali bin Câ’fer’dir. Gecenin geç vakitleri toprak yolllardan geçerek Harakan köyüne geliyoruz.

Hasani Harakani hazretlerinin dünyaya geldiği ev bugün hem türbe hem de mescit olarak kullanılıyor. Çam ağaçları arasında köye hakim tepe üzerinde çam ağaçları arasındaki türbede Hasan Harakani hazretlerinin makamı bulunmakta. Bilindiği gibi Hasan Harakani hazretlerinin gerçek türbesi Kars’ta bulunuyor. Selçuklu Sultanı Tuğrul beyle 1061 yılında Kars’taki Ani kentini fethetmek üzere Kars’a gelen Hasan Harakani’nin burada şehit düştüğü yere büyük bir türbe yapılır. Türbenin bahçesinde Hasan Harakani hazretlerinin aslanlara odun taşıttığının heykeli de bulunuyor. Türbenin makam sandukası önünde Fatiha okuyup dua ederek türbe bahçesinden bir poşete Hasan Harakani hazretlerinin Kars’taki mezarına, doğduğu köyden toprak alıyorum. İnşallah bu toprağı en kısa sürede Kars’taki mezarına koyacağız.

Horasan alim ve evliyalarına Silsileyi Saadat olarak adlandırılan gönüller sultanı üstazlarımıza vefa borcumuzu ödemenin huzuru içerisinde Harakan köyünden ayrılarak Tahran İmam Humeyni havaalanına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Uzun ve meşakkatli bir yol. Gece’nin geç vakitleri. Tahran girişinde sabaha yakın otobüsümüz durduruluyor. Kemer kontrolü için. Ve kemerlerimizi takmadığımız için otobüs şoförümüze ceza yazılıyor. Kum Tahran yolu üzerinde Humeyni’nin mezarının bulunduğu yerden geçiyoruz. 1979 yılında Humeyni önderliğinde İran’da kurulan İran İslam cumhuriyetinin kurucusu Humeyni 24 Eylül 1902’de Humeyn şehrinde dünyaya geldi. Haziran 1989’da vefat ederek Tahran – Kum yolu üzerindeki bu türbeye defnedildi. Türbe oldukça geniş ve  büyük. Ziyaretçiler gece gündüz Humeyni’yi ziyaret ediyorlar. Havalimanına geç kaldığımız için otobüsümüzün penceresinden Humeyni’nin mezarının görüntülerini çekmeye çalışıyoruz.  Büyük bir külliye..Mezar, minareli büyük bir Camiden oluşan külliyenin ortasında bulunuyor.

Tahran Humeyni havalimanından pasaport kontrollerimizi yaparak İran hava yollarına ait uçakla sabah erkenden Türkiye’ye dönüyoruz. Uçağımız İran’ın batı Azerbaycan’ın eyaleti hava sahasında Türkiye’ye giriyor ve 2.5 saatlik uçak yolculuğu ile Ankara’ya geleceğiz. Uçağın ön tarafından ve cam kenarındaki koltuğa oturarak İran’ın Azerbaycan eyaletlerinin hava görüntülerini kamerama kaydediyorum. Gerçekten  İran’ın en güzel yerleri Azerbaycan eyaletleri. Doğu ve batı olarak ikiye ayrılıyor. Doğu Azerbaycan’ın başkenti Tebriz, Batı Azerbaycan’ın başkenti ise meşhur Urumiye şehri. Tebriz, Urumiye ve diğer Azerbaycan bölgesinde çok sayıda muhteşem tarihi eserler yer alıyor. Tebriz’in Tahran’a uzaklığı 624 km. Türkiye’ye ise uzaklığı 320 km. 5000 yıllık tarihi geçmişe sahip Tebriz, 642 yılında İslam medeniyeti ile şereflenmişti. Tebriz, İslam medeniyeti ile şereflendikten sonra Türkistan medeniyetine muhteşem hizmetler yapmış bir bölge. Tebriz’deki şairler mezarlığı dünyada örneği bulunmayan bir mezarlık. Tebriz Kalesi, Azerbaycan Müzesi, Gök Mescit, kapalı çarşı, El gölü Tebriz’in görülmeye değer yerleri. Batı Azerbaycan ırmakları, gölleri, yaylaları  ve doğal güzellikleri ile dillere destan bir bölge. Bir çok tarihi eser bulunuyor. Tebriz ve Urumiye bölgesine yüz yıllar önce gelen  İbn-i Batuda bölge ile ilgili çok önemli tespitler bulunmuştu. İbn-i Batuda 14.yy’ın başlarında Tebriz’i öve öve bitiremiyor. “Dünya üzerinde gördüğüm en güzel çarşılara sahip. Kuyumcular bölümünden geçerken gördüğüm çeşit çeşit mücevherler gözlerimi kamaştırdı. Kıymetli taşlar, güzel elbiseler giymiş ve beline ibrişim kuşak bağlamış yakışıklı kölelerin elindeydi. Bunlar tacirlerin önünde bekliyor. Ellerindeki cevahiri Türk hatunlarına gösteriyorlardı.” Gezginlerin pirlerinden olan İbn-i Batuda’nın anlattığı Tebrizi  ben ancak uçaktan ve on bin metre yukarıdan uçağın penceresinden seyrediyorum. İnşallah bir gün bende İbn-i Batuda gibi İran’ın Azerbaycan eyaletlerini  Tebriz’i ve Urumi’yi gezip görebilirim. Şimdilik uçaktan seyrederek Ankara’ya doğru yolumuza devam ediyoruz.

İRAN’DA 885 YILLIK TÜRK TARİHİ

İran gezimizin yavaş yavaş sonuna gelmiş bulunmaktayız. Prof. Dr. Halil İnalcık hocanın “Anadolu ve Türk tarihi İran’a gitmeden ve İran’ı tanımadan anlaşılmaz” dediği gibi bende İran’ı tanımadan İran’a gitmeden İran ve Türkiye anlaşılmaz diyorum. Gerçekten iki büyük medeniyet. Dünyanın sayılı iki büyük devleti. Türkiye ve İran arasında inişli çıkışlı rekabet ve mücadelenin olması doğal. Ancak her iki ülke dünya barışı anılmakta. Azerbaycan ve İran sahasında ilk Türk hanedanlığı ilan edilmiştir.1040 gerçekleştirilen Dandanakan savaşı sırasında İran yolu “Sacoğulları” tarafından tesis edilmiştir. Dandanakan Savaşı ardından İran yaylası Selçukluların eline geçmiş ve çok sayıda Oğuz Türkü İran’a yerleşmiştir. Daha sonra denizler, Salgurlular, Kutlukanlar, Harzemşahlar,  ilhanlılar, Çobanoğulları, Muzafferiler, Timurlular, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safariler, Afşarlar, hanlıklar ve 1795den 1925 yılına kadar devam ederek İran’daki son Kacar Türk hanedanlığı dönemine kadar toplam 885 yıl Türk hakimiyeti İran’da sürmüştür. Bugün İran’da 38 milyon Azeri Türkü yaşamaktadır. Türkiye İran arasında dostluk ve kardeşlik köprüleri güçlendirilmelidir. Bugün İran Türkiye’den çok farklı algılanmakta. İran’a gitmeden gezmeden anlaşılmaz. Son sözü Yunus Emre’nin dizeleri ile noktalıyorum “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.