18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 945

Türkiye Cumhuriyeti 90 Yaşında

 

Savaşlar içinden geçtik de geldik 
Sakarya suyundan içtik de geldik 
Cumhuriyeti biz seçtik de geldik
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Üniter yapıda bir ulus devlet
Çağdaş değerlerle bir uygar millet
Başımız dimdikti görmedik zillet
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Seksen yıl on yılda tersine döndü
Halkımız bölündü ışığı söndü
Millî mukaddesler kül oldu yandı
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Manevî değerler yere saçıldı
İlkeler üstünden bir bir geçildi
Atatürk devrine savaş açıldı
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Bu yurdu milletle ordumuz kurdu
Dış güçler hesabı ordudan sordu
Kurumlar bölündü gelişme durdu
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Eğitim emniyet yargı çözüldü
Andımız silindi millet üzüldü
Alnımıza kara yazı yazıldı
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Vatan hainleri kahraman oldu
Yurdun toprakları yabanla doldu
Ümitler yok oldu benizler soldu
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

Bu ülke kalamaz yılan çıyana
Hesap sorulacak hakkı yiyene
Andımız: “Ne mutlu Türküm diyene!”
Bayramımız kutlu olsun Türkiyem

 

 

Cumhuriyetsiz Demokrasi Özlemi

 

Ünlü fikir adamı ve sosyolog ve Cumhuriyet’in fikir babası Ziya Gökalp 25 Ekim 1924 tarihinde vefat etmişti. Geçen zaman içinde bazı görüşlere rağmen, Gökalp’in görüşleri hala canlılığını korumakta, kendisini Türk olarak hisseden herkese ve Cumhuriyete içten bağlı olanlara yol göstermektedir.

Ziya Gökalp’in ölüm yıldönümünü takiben Milli Mücadele’nin tacı olan Cumhuriyetimizin 90.Yıldönümünü kutluyoruz. Milli Mücadele’yi zor şartlar altında Türk Milleti ile birlikte gerçekleştiren başta Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, isimsiz nice kahramanı ve Ziya Gökalp’i saygı ve rahmetle anıyoruz.

Cumhuriyeti, Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenler, Anadolu’dan kovduğumuz işgalci güçlerle, haçlılarla işbirliği yapmayı reddedenler, Türk kimliğini milli kimlik olarak benimseyenler kurmuşlardır. Osmanlı’dan Milli Devlete geçerken, kendilerini Türk olarak hissetmeyenler ise; çirkin işbirliği sergilemişler, meslekleri farklı da olsa ülkeyi genelde terk etmişler ve etnik ırkçı eğilimlerin emrine girmişlerdir. Aynen Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinin bürokrasisini meydana getirmek üzere ayrılıp ülkelerine dönenler gibi…

Milli Mücadele izinleyapılmamış ve Cumhuriyet’ de izinle kurulmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti, ne bir kavimler ittifakı, ne de tamamlanmamış bir devlettir. Milli mücadeleyi yapanlar ve Cumhuriyeti kuranlar, bugün bazılarının gönüllerinde yattığı gibi iki üç devlet ve millet kurmak hayalinde değillerdi.

Türkiye’de demokrasi, fikir ve düşünce hürriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine karşı olanlarca öyle istismar ediliyor ki, ekranlarda anti-Türk mayınlarını, Cumhuriyet karşıtlarını, Türk’e karşı ırkçılık yapanları ve etnik özürlüleri izliyoruz. Milli değerlerimiz ve Bayramlarımız Cumhuriyet karşıtı marjinal grupları tatmin edecek şekilde ele alınmaktadır. Anayasa değişikliklerinden sözde demokratikleşme paketlerine kadar Türk milleti değil, %6 ile %8 arası değişen gruplar dikkate alınmaktadır. Aslında yapılması gereken şey sözde müttefiklerimizin hazırladığı demokratikleşme paketinin sahiplerine iade edilmesidir. Bu da şahsiyetli bir tavır gerektirir.

Milli Mücadeleden çıkan Türk Milleti sosyolojik açıdan bir kalabalık da değildi. Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenler, Osmanlı bakiyesinden milletleşme sürecinde ilerlemişlerdir.Türk ismi Anadolu’da bir etnik grup değildi ki, diğerleri dışlanmış ve ihmal edilmiş olsun. Hakim kültür ve kimlik dışlanarak Dünyanın neresinde milletleşme süreci işletilebilmiş ve milli devlet kurulabilmiştir? Osmanlı’dan milli devlete geçiş, milli kimliğe kavuşma dönem dönem kaybedilmiş olana dönüştür. Bu bir etnik proje değil;  asla yani Osmanlı’nın kuruluşundaki sosyal gerçeğe ve iradeye dönüştür.

Son yıllarda bazıları liberal rüzgarlara kapılarak “devlet – millet yok; fert var” milletsiz ve devletsiz hayali bir ferdi esas almaktadırlar. Bazıları da demokrasiye evet; Cumhuriyete hayır diyorlar. Cumhuriyetsiz bir demokrasi istiyorlar. Mesela İngiltere gibi… Vatandaşlarınaeşit bakan Cumhuriyet, ihanetle karşılaşmadıkça, kimseyi ne ötekileştirmiş, ne dışlamış ve ne de eritme ihtiyacı duymuştur. Tersine bazıları kendi kendilerini ötekileştirmişlerdir. Günümüzde vatandaşlar arasında eşitlik bozularak Kürtlere değil; Kürtçü ırkçılara dış destekle imtiyazlar verilmeye çalışılmaktadır.  Ülkenin sorunu, farklılıklar yaratmak ve onları kutsal ilan etmek değil, Türk Milletine mensubiyet şuurunu sağlamaktır. İktidar bunun için sandıktan çıkmıştır. Ancak 2011 Türkiye Değerler Araştırmasında da görüldüğü gibi, maalesef “ülkem için her fedakârlığa katlanırım” diyenlerin oranında %11 düşüş olmuştur. Bu bir başarı mıdır; yoksa başarısızlık mıdır?

 

 

Somali’de İslam Medeniyeti

 

Somali’de İslam medeniyetini anlayabilmek için çok iyi bir İslam Tarihi bilgisine sahip olmak gerekiyor. Somalililer Medine-i Münevvere’den önce İslam Medeniyeti ile şereflendiklerini söylüyorlar. Biz de Somali’de  İslam Medeniyetini araştırabilmek için başkent Mogadişu’daki İslam Medeniyeti eserlerini teker teker gezerek araştırmamızı sürdürüyoruz.

İlk ziyaretimizi Ataları,Irak Bağdat’tan gelen ve Abdulkadir Geylani hazretlerinin torunlarından olan Somali Ehli Sünnet müslümanları birliği başkanı Şeyh Ali   Şeyh İbrahim’in medrese ve dergahına yapıyoruz. Bizi milli kıyafeti, başında beyaz sarığı ile talebeleri ile kapıda karşılayan Şeyh Ali Şeyh İbrahim  “Hoşgeldiniz” diyerek bağrına bastı.Mogadişu merkezdeki bu dergah ve medresede 500’den fazla talebe okuyor.Talebelerin büyük bir kısmı şu an bayram arefesi olduğu için evlerine gitmişler.Bizleri talebeler kaside ve ilahi okuyarak karşılıyorlar.Osmanlı medrese sistemi ile eğitim görüyorlar.Yuvarlak bir halka çeviren talebeler diz üstü oturarak hocalarının okuduklarını tekrar ediyorlar.Okunan kitaplar tamamen ehli sünnet akidesi üzerine.Tefsir ve hadis kitapları ise bize hiç yabancı gelmedi.Tefsir -i Kebir  kitabı ile hadis kitapları  Buhari , Müslim ve Taberi  gibi  kitaplar  okutuluyor.

Talebelerin bir kısmı yatılı. Caminin etrafında üstü çinkolarla kaplı kilim ve hasır parçaları üzerlerinde yatıyorlar.Talebelerin gözünden zeka fışkırıyor.Talebelerin okuduğu ilahi ve kasideler dikkatimi çekiyor.Bizim kültürümüze hiç de yabancı değil. 800 yıl önce bugünkü Kırgızistan Fergana bölgesi  Oş Eyaletinden, Siracüddin Ali Oş-i tarafından yazılan Emali kasidesi ile yine ünlü bir kaside olan Kaside-i Bürde’yi kendilerine has sesler ile güzel bir şekilde okuyan öğrencilerin sesi, mimik ve hareketleri  gönlümüzü coşturuyor. Ne kadar güzel bakıyorlar ne kadar tatlı okuyorlar. O perişan ve fakir halleri içerisinde Bilal-i Habeşi edası  ve asalet ile ile okunan Kaside-i Bürde ve Emali Kasidesi’ni sadece dinlemekle kalmıyor gönlümüze nakş-ı bend ediyor, belgeseller görüntülerle tarihe not düşüp zamana noterlik yapıyoruz.

Bugün Türkiye’de bir çok Kur’an kursunda ve dini eğitim veren kuruluşlarda gerek Kasideyi Bürde ve gerekse “YEGULLÜL  ABDÜ,  FİBEDİL EMALİ” diye başlayan Emali kitabı Türkiye’deki talebelere  de okutulup öğretiliyor.Türkiye neresi Somali neresi? Demek arada binlerce kilometre olsa da kültürümüz medeniyet ve tarihimiz bir. Tekrar müderris ve meşai olan Şeyh Ali Şeyh İbrahim ile kucaklaşıp medreseden ayrılıyoruz. Hemen belirtelim burada insanların adı  babaları ve dedeleri ile anılmakta aslında Şeyh Ali Şeyh İbrahim ve Şeyh Ebubekir adındaki medrese hocası medreselerin arkasındaki büyük dedelerinin kabri başında Irak Bağdat’tan Somali’ye nasıl geldiklerini anlatıyor ve Hz.Hasan efendimizin torunlarından olduğunu Abdül Kadir-i  Geylani soyundan geldiklerini söylüyor ve dedeleri hakkında  ayrıntılı  bilgi veriyordu.Heyecanlı ve duygu yüklü bir atmosfer  içerisinde medreseden ayrılarak Somali’deki belgesel çekimlerimizi sürüdüyoruz. .

MOGADİŞU’DAKİ İSLAM MEDENİYETİ ESERLERİ

Moganişu’yu adım adım gezmeye devam ediyoruz. Savaşın yıkıp yok ettiği batılıların sömürdüğü, bir zamanların bolluk ve  bereketli Somali’si tam bir savaş enkazı içerisinde askerleri güvenlik çemberi içerisinde belgesel çekimlerimizi sürdürüyoruz. Şimdi Somali’deki islam medeniyetinin izlerini taşıyan tarihi  islam eserlerini ziyaret edeceğiz. Genel bir bilgi vermemiz  gerekirse 1200 yıllık tarihi camiler,türbeler,medreseler Somali’deki ihtişamlı islam medeniyetini  gösteriyor.İşte bu tarihi eserlerden  birkaçı; Şeyh Murad Camii, Şeyh Sufii Camii, Erbai Rukun Camii ve her caminin yanında türbe ve medreseler  ve kütüphaneler islam medeniyetinin ihtişamını bize anlatıyor.Somali’nin en eski camiilerinden birisi olan  Horasan medeniyetinden buralara gelen ve ünlü Tefsiri Kebir’in yazarı Fahrettini Razi hazretlerinin adına Hicri 677 yılında yapılan Fahreddin-i Razi Camisi.Bu camiileri ve tarihi yerleri gezerek belgesel çekeceğiz.

HORASAN ERENLERİ AFRİKA’DA

Mogadişü ve Somali’deki belgesel çekimlerinde önemli bir gerçeği daha tesbit etmiş oluyoruz. Horasan erenleri, alim ve evliyalarının sadece Anadolu, Balkanlar ve Kafkaslara gelmediğini Afrika coğrafyasında da çok sayıda Horasan ereni ve alimlerinin olduğunu görüyoruz. Ama ne acıdır ki savaşlar ve sömürü düzeni bu medeniyeti yıkıp yok etmiş Müslümanlar cahil kalmış.Tarihi eserler tahrip edilmiş. İnsanlar fakirleştirilmiş.Müslümanlar o kadar cahil bırakılmış ki camii, türbe ve medreselerde gördüklerim beni deşhette düşürdü.Aslında suçlu olan onlar değil suçlu olan tüm islam dünyası. Batılılar burayı sömürürken Müslümanlar sadece seyirci kalmış. Bugün de seyirci kalmaya devam ediyor. Bugün eğitim ve kültür adına fazla bir şey yapılmıyor. Bugün Türkiye Devleti ve Türk Yardım Kuruluşları Somali başta olmak üzere Afrika coğrafyasına sadece yardım götürüyorlar. Eğitim ve Kültür adına tarih ve ilmi araştırmalar adına maalesef hiçbir şey yapılmıyor. Aslında üniversitelerimiz araştırma enstitüleri, belgeselcilerimiz, yazar ve televizyon programcılarımız çok ciddi çalışmalar ve araştırmalar yapabilirler. Üniversitelerimizde Afrika araştırmaları merkezi kurulabilir.Çok ciddi sinema filmleri ve belgeseller hazırlanabilir, kitaplar yazılabilir. Bugün bunların eksikliği hissediliyor.

AFRİKA İLE İLGİLİ ARAŞTIRMA YAPANLAR…

Bugüne kadar afrika ile ilgili ciddi araştırma yapan sadece iki yazarımız ve akademisyenimiz var.Bunlardan birisi Türk Diyanet Vakfı Bursu ile Fransa’da yüksek linans eğitimi ve akademik araştırmalar yapan Orta Afrika’da Çat büyük elçisi olan değerli arkadaşım Ahmet Kavas bey.Diğeri ise çok değerli araştırmacı yazar Cengiz Orhonlu. Cengiz Bey’e bir Afrikalı’nın Osmanlının Afrika politikası ile ilgili sorduğu soruya yeteri kadar cevap verememesi üzerine, 1976 yılında “Osmanlı İmparatorluğunun Güney siyaseti: Habeş Eyaleti”adlı muhteşem bir kitap hazırlaması çok büyük bir hizmet.Bu iki araştırmacı yazarımızın Afrika ile yaptığı çalışmalar Türkiyenin Afrikaya bakış açısını  tümü ile değiştirerek, 55’e yakın ülkenin olduğu Afrika’da on yıl önce sadece on iki Afrika ülkesinde Türk Büyük Elçiliği vardı.Bugün bu sayı  otuz üç .Yakın bir gelecekte kırktan fazla Afrika ülkesinde Türk Büyük Elçiliğinin açılacağı bilgisini öğrenmenin mutluluğu ve sevinci  içerisinde Doğu Afrika’da  Somali’nin başkenti Moğadişu’da belgesel çekimlerimize tüm hızı ile devam ediyoruz..

SOMALİ DEĞİL HABEŞİSTAN

Türkiye  gündemine Somali daha yeni  geldi. Aslında Somali bir zamanlar Osmanlının Habeş eyaletinin bir parçasıydı. Osmanlı 360 yıl Doğu Afrika ve Habeşistan’ı yöneltmişti.Habeşistan İslam Medeniyeti tarihi içinde çok önemli. Müslümanlar daha Medine’yi Münevere’ye  hicret etmeden  önce islam medeniyeti Habeşistan’a  gelmişti. Peygamberimizin emri ile Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Habeşistan ilk Müslümanlara kucak açmıştı. Afrika’da islam medeniyetini anlayabilmek için önce Habeşistan’ı  anlamak ve bilmek gerekiyor. Tarihi Habeşistan bugünkü Yemen  Etiyopya Eritra Cibuti ve Somali, Kenya bölgesinin bulunduğu yeri kapsamaktaydı. Habeşistan islam medeniyetinin önemli bir coğrafyası. Habeşistan’ı daha iyi anyabilmek için islamın ilk hicreti, Kral Necaşi, Süleyman Peygamber, Belkıs’ın Sarayı, Ebrehe’nin Fil ordusu ve Veysel Karani ve Bilal-i Habeşi’leri anlamak gerekiyor.Bir zamanların Habeş eyaleti  içinde olan Somali’nin başkenti  Mogadişu’daki belgesel çekimlerimizi sürdürürken islamın ilk hicretinin gerçekleştiği  bir zamanlar Osmanlı’nın Habeş eyaleti olan Habeşistan ile ilgili  bilgileri sizlerle paylaşmaya devam ediyorum..

OSMANLI’NIN HABEŞİSTAN’DAKI ZEYLA BÖLGESİ..

Somali’nin Adel bölgesinde toplam 25 bin nüfuslu  Zeyla tarihimizde  çok önemli bir yer. Habeşistan’ı anlatırkan Zeyla’yı çok iyi bilmek gerekiyor. Bugün Somalıland’da Hint okyanusu sahilinde olan Zeyla Müslümanların ilk Habeş eyaletine çıktığı bölge olarak ta anılmakta. Zeyla, Aden Körfezi’ne kıyısı olan ve Somali´de bulunan bir yer. Zeila, Somaili´nin Adel bölgesinde yer almaktadır. Batısında Harar şehrine uzaklığı 320 km, Doğusundaki Berbara şehrine uzaklığı ise 270 km´dir.

Zeyla, 7. yüzyılda Müslüman Arap fetihleriyle  islam medeniyeti ile şereflendi. 1415 yılında kurulan Adal Sultanlığı´nın ilk başkenti Zeyla olmuştur. Bu devlet 1555 yılında Osmanlılar tarafından  Kanuni Sultan Süleyman tarafından  fethedilerek Osmanlı yönetimine girip,  Zeyla kazası kurularak Habeş Eyaletine bağlanmıştı. Zeyla üzerindeki Osmanlı yönetimi  361 yıl olup, 1916´da İtalyanların  bölgeyi  işgal etmesine kadar sürmüştü.

HABEŞİSTAN’IN KALBİ HARAR’DA ATIYOR

Harar’da bir taraftan açlıktan boğuşan insanlar diğer taraftan turistler. Belki de hiç birbirlerini anlayamıyorlar bu insanlar. Turistler bu insanların  neden bu kadar aç, muhtaç ve perişan olduklarını düşüne dursunlar. Burada acı bir gerçekle karşı karşıyalar insanlar. AÇLIK, SEFALET…

Etiyopya’nın turistik şehirlerinden birisi Harar.  Müslümanlarca kutsal kabul edilen Harar 15. yy.da Osmanlı  yönetimine girmişti. Harar’ı çevreleyen surlar 16.yy. ortalarında Amir Nur Ibn al-Wazir Mujahi tarafından inşa edilmiş.

Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’nın yaklaşık 500 km. doğusunda bulunan Harar, bugün halen bir kasaba görümünde.  Müslümanlarca kutsal kabul edilen Harar’ı kuşatan duvarlar arasında 90’dan fazla cami bulunmakta.

Kral Haile Selassie’nın evi bugünlerde bir şifacı tarafından kullanılmakta.  Kanserden şeker hastalığına birçok hastalığı iyileştirdiğine inanılıyor bu şifacının.

HABEŞİSTAN’A İLK HİCRET NASIL GERÇEKLEŞMİŞTİ ?

Müslümanların gördüğü baskı ve zulüm dayanılmaz bir hâl almıştı. Ambargolar, işkenceler birbirini takip ediyordu. Herkes canından, malından, ırz ve namusundan endişe ediyordu. Bu şartlarda, Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “O, ülkesinde kimseye zulmedilmeyen kraldır.” diyerek övdüğü Necaşi Eshame´nin ülkesine, Habeşistan´a hicret izni çıktı. Farklı tarihlerde iki ayrı kafile halinde yola çıkan sahabeler, Kızıldeniz´i aşarak Afrika topraklarına geçti. Burada, Hz. Peygamber´in (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber verdiği gibi hürmetle karşılandılar, aziz birer misafir gibi ağırlandılar.

Necaşi, heyetin iftiralarını, yalanlarını dinledikten sonra, kendisine sığınan insanları dinlemeden bir karar vermeyeceğini beyan etti. Müslümanlardan bir grubun saraya çağrılmasını istedi. Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu, Hz. Ali´nin de büyük kardeşi olan Cafer b. Ebu Talip (r.a.) başkanlığındaki heyet, Necaşi´nin huzuruna çıktı. O günün protokol kuralları uyarınca hükümdarın huzuruna çıkanlar secde ederlerdi. Fakat onlar inançlarının gereği olarak bunu yapmadılar. Müşrikler buna çok sevinmişler, huzurdan kovulacakları hevesine kapılmışlardı. Ama Necaşi tepki göstermedi, onları saygıyla dinleyip sorular sordu.

Cafer b. Ebu Talip (r.a.) özetle şunları söylemişti: “Biz, cahil bir kavimdik. İçki içer, kumar oynar, zina eder, insan öldürürdük. Bütün kötülükleri irtikâp eder; fakat tek faziletli iş işlemezdik. Allah (c.c.), içimizden bir peygamber gönderdi. O bize doğru yolu gösterdi. Bizi her türlü kötülükten çekip çıkardı ve her türlü faziletle donattı.”

Hıristiyan olan Necaşi Eshame, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Meryem´i sordu. Cafer (r.a.), hicretlerinden hemen önce inen Meryem Sûresini okudu. O okudukça Necaşi´nin gözlerinden yaşlar akıyordu. Sonunda eğilip yerden ince bir çöp aldı ve tarihe geçen şu sözleri söyledi: “Allah´a yemin ederim ki, sizin peygamberinize nazil olanlarla, Hz. İsa´ya inenler arasında şu çöp kadar dahi fark yoktur!..”

Habeş kralı Necaşi Eshame, Mekke müşriklerinin getirdiği hediyeleri de geri çevirip, ülkesine sığınan Müslümanları himaye edeceğini ilân etti. Bu kararı rahiplerin muhalefetine rağmen verdi. Nakledildiğine göre, Müslümanlarla çok kısa süre görüşmesine rağmen onların anlattıklarından ve yaşantılarından etkilenip kısa zamanda İslam´ı kabul etti. Hicret´in 9. yılında, vefatını vahiy yoluyla öğrenen Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) gıyabında bizzat cenaze namazını kıldırdı. O günden bu yana Necaşi, zulme uğramış Hak dostlarına kucak açan, kol kanat geren adil hükümdar olarak Müslümanların gönlünde taht kurdu.

Gördükleri maddi ve manevi işkenceler sebebiyle vatanlarını bırakmak zorunda kalarak Habeşistan´a (614 ve 615 yılında) hicret eden sahabeler, Afrika´nın ilk Müslüman topluluğunu oluşturdular. Birinci kafilede 4´ü kadın 15, ikinci kafilede ise 19´u kadın 111 sahabenin olduğu naklediliyor. Bu insanlar, köklü bir geçmişe sahip, Habeş krallarının hüküm sürdüğü bölgeye, Etiyopya´nın kuzeyine, bugünkü Tigray eyaletinin başkenti Mekele yakınlarına yerleştiler. Bugün bu belde Necaşi köyü olarak tanınıyor.

Örnek yaşayışlarıyla, Necaşi´nin de aralarında bulunduğu çok sayıda insanın İslam´ı kabul etmesine vesile oldular. Vefatından sonra Necaşi´nin cenazesi bu köye defnedilmiş. Bu sebeple köy, onun adını almış. Köyde Necaşi´den başka, vatanlarına geri dönmeyip burada kalan 15 sahabenin de kabri bulunuyor.

MEDENİYET MERKEZİ HABEŞİSTAN’A YOLCULUK

AFRİKA´NIN İLK  CAMİSİ HABEŞİSTAN’DA

Etiyopya’nın başkenti  Addis Ababa ve doğudaki Awash´dan, kuzeye doğru 840 km uzaklıkta olan Necaşi köyünün bulunduğu Mekele  görülmeye değer.  Necaşi köyü Etiyopya’nın  11 eyaletinden biri olan Tigray eyaletinin başkenti Mekele´nin 60 km kuzeyinde, Eritre sınırına 80 km mesafede. Köyün kurulduğu dağa tırmanan yol, dar ve keskin virajlarla dolu. Yeşillik olarak yol kenarlarında daha çok kaktüsler göze çarpıyor. Girişe az bir mesafe kala bir kilise dikkat çeker:

Köye merkezindeki  meydan var. Hayvanların ve çocukların gezindiği meydanın hemen solunda cami yer alıyor. Necaşi türbesi ise caminin gerisinde. Etiyopya Müslümanları için büyük öneme sahip olan caminin, Afrika´nın ilk mescidi olduğu belirtiliyor. Zaman içinde birkaç kez yeniden inşa edilmiş, genişletilmiş.

Necaşi köyünün, Müslümanlarla Hıristiyanların barış içinde bir arada yaşadıkları ilk yer olarak tarihî öneme sahip, sembol bir mekân . Burası  Peygamberi  Hz. Muhammed´in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşlarına barış ve güven içinde yaşayabilecekleri yer olarak gösterdiği, vaat edilmiş bir mekan.” Müslümanların 614 ve 615 yıllarında iki kez Medine’den önce hicret ettikleri bölge, yani Habeşistan bölgesi.

Bugün  Etiyopya, Sudan, Eritra, Cibuti, ve Somali bölgelerini  kapsayan Habeşistan toprakları, sadece Necaşi´nin değil İslam´ın ilk müezzini Bilal-i Habeşi´nin de ana vatanı. Peygamberimiz´in “Annemden sonraki annem Ümmü Eymen´dir.” buyurduğu hanım da Habeşistanlı.Bir zamanlar Yemen’de Habeş bölgesiydi. Veysel karani’de Yemenli…

Necaşi köyüne 200 km kadar mesafede bulunan Aksum şehri, Habeş krallıklarının eski başkenti. Necaşi’nin sarayının bulunduğu, sahabileri kabul ettiği şehir burası. Hz. Süleyman ve Sebe melikesi Belkıs´ın oğlu Kral 1. Menelik döneminde büyük bir medeniyet merkezi olduğu rivayet ediliyor. Bölge üç semâvi dinin ilk dönemlerine ait mabetlerle dolu. Eski kimliklerini koruduğu söylenen buradaki kiliseler, Batı´dakilerden farklı. Bu yüzden bazı Batılılar tarafından “İslam tesiri altında kalmakla” eleştirildikleri belirtiliyor.

Türkiye´deki pek çok insan Necaşi´yi “Çağrı” filminden tanıyor. Ama o büyük şahsiyetin kabrinin Etiyopya´nın küçük bir köyünde olduğunu, yanında sahabelerin de yattığını bilen pek azdır.

Halk Necaşi´ye ve yanındaki sahabelere karşı öyle saygılı ki, türbenin bahçesine dahi ayakkabılarını çıkararak giriyorlar. Türbede sadece Necaşi´nin kabri yok. Hemen yanı başında sahabelere ait olduğu belirtilen 15 kabir daha bulunuyor. Kabirlerin hepsi yeşil bir perdeyle görünmeyecek şekilde kapatılmış.

Necaşi türbesini ziyarete gelenlere  hediye edilen  yazıda şu bilgiler yer alıyor: “Selam olsun sana ey faziletli hükümdar, selam olsun sana ey adil hükümdar, selam olsun sana ey Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında ´O, ülkesinde kimseye zulmedilmeyen kraldır.´ dediği şahsiyet, selam olsun sana ey Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabını ağırlayan, selam olsun sana ey Cafer b. Ebu Talib´e (r.a.) ´Sizler benim topraklarımda emin olarak kalın.´ teminatında bulunan, selam olsun sana ey halkına ´bu insanlara kötü davranan her kim olursa cezalandırılacak´ fermanında bulunan, selam olsun sana ey Al-i İmran sûresinde bir ayette, Allah-u Teala´nın Efendimize övdüğü yüce insan, selam olsun sana ey ´eğer o peygamber benim ülkemde bulunmuş olsaydı onun ayaklarını yıkardım, bir an bile hizmetinden geri durmazdım´ diyen kimse, selam olsun sana Kuran-ı Azimuşşan´ı dinlerken gözyaşı döken, selam olsun sana ey Allah Resulü´ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) armağanda bulunan, selam olsun sana ey Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yerine mehir ödeyerek O´nu Ummü Habibe binti Ebu Süfyan ile nikahlayan, selam olsun sana ey Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mektubunu fildişi bir kutuda muhafaza eden, selam olsun sana ey Allah Resulü´nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabının (r.a.) gıyabına cenaze namazı kıldığı şahs-ı muhterem, Cenab-ı Allah tüm bunlar için seni cennette Allah Resulü´ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoldaş eylesin ve Cenab-ı Allah bizleri cennetinde Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile ve seninle buluştursun. Amin.”

İngilizce yazılmış metnin altında duanın Şeyh Ömer Ebrar tarafından derlendiği yazıyor. Kâğıtta, duadan başka yanda tercümesini göreceğimiz Hz. Peygamber´in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Necaşi´ye yazdığı mektup ile bu mektuba Necaşi´nin verdiği cevap ve burada kabri bulunan sahabe isimleri de yer alıyor.

Necaşi, Habeş krallarına verilen genel bir ad. İslam´ı kabul eden Necaşi´nin ise Necaşi Eshame olduğu naklediliyor. İlk Müslümanları ülkesine kabul eden Necaşi ile Hz. Peygamber´in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cenaze namazını kıldırdığı Necaşi´nin aynı kral olmadığını savunan bazı düşünceler de bulunmakla birlikte, pek çok İslam âlimi gibi Etiyopyalı Müslümanlar da, iki kralın aynı kral, yani Necaşi Eshame olduğuna inanıyor.60 kilometre uzaklıktaki Mekele, ülkenin en gelişmiş şehirlerinden birisi. Tigray bölgesinde, Necaşi´ye yakın bir konumda bulunan ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan Aksum şehrine, başta Batılı ülkelerden olmak üzere dünyanın değişik yerlerinden her yıl binlerce turist gelirken, islama kucak açan ve ilk Müslümanların hicret ettiği  bu coğrafya ya  İslam dünyasının ilgi göstermemesi ve  buraları ziyaret etmemesi gerçekten büyük bir eksiklik. Necaşi ve Bilal Habeşi´nin yetiştiği  coğrafya  ve onların  torunları  sizleri bekliyor. Sizler ne zaman Habeşistana   gideceksiniz?

HZ. PEYGAMBER´İN (SAV) NECAŞİ´YE GÖNDERDİĞİ MEKTUP

“Rahman ve Rahîm olan Allah´ın adıyla!

Allah´ın Resûlü Muhammed´den Habeşistan kralı Necaşi Ashâm´a!

Selâm senin üzerine olsun. Yegâne güç ve kudret sahibi Kuddûs, Mü´min ve Müheymin olan Allah´a hamd ediyorum. Şehâdet ederim ki İsa, Allah´ın ruhu ve kelimesidir. Onu bakire, saf, temiz ve namuslu Meryem´in rahmine ilkâ etmiştir ve böylece Meryem, İsa´ya gebe kalmıştır. Âdem´i de eliyle ve yine nefhasından yaratmıştır. Seni bir ve ortaksız olan Allah´a inanmaya davet ediyorum. Onun taati üzerinde yardımlaşmaya, O´na tâbi olmaya, O´na ve benim getirdiğime iman etmeye davet ediyorum.

Ben Allah´ın Resulüyüm. Sana amcamın oğlu Cafer ile beraberindeki Müslümanları gönderdim. Onlar sana geldiklerinde kendilerini misafir et. Kibirden sakın. Seni ve askerlerini Allah´a inanmaya davet ediyorum. Ben vazifemi tebliğ ettim, nasihatte bulundum. Benim nasihatimi kabul ediniz.

Selâm hidayete tâbi olanların üzerine olsun”

NECAŞİ´DEN HZ. PEYGAMBERE (SAV) CEVABÎ MEKTUP

“Rahman ve Rahîm olan Allah´ın adıyla!

Necaşi Asham b. Ebcer´den Allah´ın Resûlü Muhammed´e. Ey Allah´ın Peygamber´i! Allah´ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Allah´tan başka ilâh yoktur. O Allah ki beni İslâm´a hidayet etmiştir. Ey Allah´ın Resûlü! İsa ile ilgili sözlerini içeren mektubun bana erişti. Göklerin ve yerin rabbine and içerim ki İsa senin söylediğin gibidir, fazlası değildir. Biz senin bize gönderdiğini tanıdık. Onları, amcanın oğlunu ve arkadaşlarını misafir ettik.

Şehâdet ederim ki sen Allah´ın resûlüsün, doğrusun ve Allah tarafından da tasdik edilmişsindir. Sana ve amcanın oğluna biat ettim ve onun eliyle âlemlerin rabbine teslim oldum.

Ey Allah´ın Rasûlü! Sana Erîha b. Ashâm b. Ebcer´i (yani oğlumu) gönderiyorum. Sana gelmemi istersen, gelirim. Şehâdet ederim ki senin söylediklerin haktır.”

 

 

 

Yol Medeniyetse Camiler Kültürümüzdür

 

Türk milleti tarih sahnesine çıktığında şu andaki birçok milletin izlerine dahi rastlanmıyordu. Böyle olmasına rağmen ne yazık ki kalıcı eserler bırakma konusunda, diğer milletlere nazaran pekte başarılı sayılmayız.

Bunun tabi olarak birçok sebepleri vardır. Türklerin ilk çağlardan itibaren göçebe bir hayat tarzını benimsemiş olmaları, sık, sık girilen savaşlar, yıkılan devletler bunlara vereceğimiz örneklerden bir kaçı sayılabilir.

Son Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini ele alacak olursak, kuruluşundan bu yana Atatürk dönemi hariç, gelen hükümetlerin izlediği politikalar, kendisinden önce gelen hükümetlerin yaptığı icraatları kökünden değiştirmek olmuştur.

Aksayan, işe yaramayan yanlış icraatlar daha güzeli yapılmak üzere tabi ki değiştirilecek, değişmesi de gerekir lâkin devletlerin milli hedefleri olmalı, tarihten gelen kültür varlıklarını koruyup geliştirmek için çaba sarf edilmelidir.

Oysa hadi geçmiş hükümetleri es geçelim, son on yıllık AKP döneminde değişen bakanlıklar arasında bir araştırma yapacak olursak, her yeni gelen bakan, bir öncekinin icraatlarını ters yüz etmiştir. Buna en büyük örnek ise Milli Eğitim Bakanlığı’dır.

Günümüz Türkiye’sinin son tartışması, Ankara belediyesinin O.D.T.Üniversitesi‘nin içinden geçecek olan yol anlaşmazlığı. Kim haklı kim haksız ona karar verecek veya konu hakkında fikir yürütecek değilim. Yalnız sayın başbakanın “önünde cami bile olsa oradan yol geçecekse o camiyi yıkarız” sözünü çok talihsiz söylenmiş bir söz olarak nitelendiriyorum.

Camiler bin dört yüz yıllık Türk-İslâm aleminin kültür mirasıdır. İslam’ın sembolüdür. Öyle yol medeniyettir mazereti uydurulacak kadar basite indirgenecek bir mevzu değildir. Camilerimizin imarında emek vardır, alın teri vardır, sanat ve incelik ruhu vardır. Üzerinde bir milletin top yekün kültürü vardır. Kültür, milletlerin kendilerine ait olan öz değerleridir ve yaşatılması gerekir. Medeniyet ise dünya milletlerinin ortak amacıdır. Milletleri birbirinden ayıran özellikler örf, anane, gelenek ve kültürleridir.

Keşke böylesi olaylara siyaseten seçilmiş konulardan bihaber siyasetçiler değil’de konunun uzmanları oturup tartışarak düşüncelerini sergileseler herhalde hem bu kadar gürültü kopmaz, hem’de daha isabetli kararlar alınırdı.

Yukarıda saydığım aksaklıkları alt, alta sıralayacak olursak ünlü Fransız düşünür Bodin’in şu sözü hiçte yabana atılacak cinsten değil:

“Her ülkede bilgeler ve erdemliler pek az sayıdadırlar. Öyle ki çok defa, en sağlam ve en değerli insanlar, tedbirsiz bir halk edibinin veya hayasız bir politikacının ihtirası yüzünden, çoğunluğun baskısına boyun eğmek zorundadır. Oysa hükümdar, bu değerli azınlığı koruyabilir, kâmil ve dirayetli kimseleri işbaşına getirebilir. Halbuki halk veya zadegân (soylular) hükümetlerinde, ister istemez akıllılar da, deliler de meclise girer”.

 

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer ‘Türk Müslümanlığı’ Kavramını açıklıyor

 

Oğuz Çetinoğlu: Kitaplarınızda ve konferanslarınızda, Türklere ait simgelerin İslamiyet’de bu bulunduğunu söylüyorsunuz. Bayrağımızdaki ay ve yıldızın İslamiyet’le bağlantılı olduğunu düşünüyor musunuz?

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer: Osmanlılar zamanında kullanılan üç hilalli yeşil veya kırmızı bayraklar için muhtelif yorumlar yapılmıştır. Ancak, Hilal’in İslâm Dîninin Tevhid mesajını temsil ettiği hususu tartışmasızdır. Çünkü bu remiz, târih boyunca İslâm’ın sembolü hâline gelmiştir.

Meselâ Haçlı Seferleri’nde İslâm’ın getirdiği Tevhid akidesinin timsâli olarak kullanılmıştır. Haçlı seferlerinin diğer adı Hilâl-Salip (Haç) mücâdelesidir ki, Tevhid-Teslis mücâdelesi mânâsındadır.

Yıldız’a gelince: İsmail Hakkı Bursevî’nin Ruhu’l-Beyan’daki nakline göre Hz. Peygamber (S.A.V) Cebrail’e yaşını sorar. Cebrail ise: ‘Ben, yaşımı bilmem’; bir yıldızı göstererek: ‘Belki yararı olur. Bu yıldız her yetmiş bin senede bir parlar. Ben bu yıldızın binlerce defa parladığına şahit oldum.’ der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.); o yıldızın kendisi olduğunu söyler. Ayrıca kendi sahâbîsinin, her birinin bir yıldız gibi olduğunu belirten hadîs-i şerifi malûmdur.

Keza En Necm Sûresi’nde üzerine and içilen Yıldız’ın Hz. Peygamber (S.A.V) olduğuna Hasan Basri Çantay ve Ömer Nasûhi Bilmen işaret etmektedirler.

Burada bayrağımızın üzerindeki Hilâl ve Yıldız’ın aslında Kelime-i Tevhid’i anlattığını söylemek icâb ediyor.

Çetinoğlu: İslam öncesi Türk devletlerinde din-devlet ilişkileri nasıldı?

Başer: Türkler târihte, İslâmiyet’i kabul etmeden evvel de büyük rol oynamışlardır. Onların azametli bir mâzileri vardır. Ancak asırlar süren devletleri göz önüne getirilirse, bu büyük geçmişin sâdece teşkilatçılık ve alelade askerî başarılarla izah edilemeyeceği açıktır.

Nitekim son bir asırdan beri yapılan araştırmalar; o büyük devletlerin kendi içinde insicamlı, şümullü bir dünya görüşüne ve son derece sağlam bir hukuk anlayışına istinaden kurulduklarını göstermiştir. Bu dünya görüşü ve hukuk anlayışının birbiriyle iç içe olduğu görülmekle birlikte maalesef henüz hudutları ve gerçek muhtevâsı bütün berraklığıyla tespit edilememiştir.

Eski Türklerde, onların Törü (günümüz telaffuzuyla Töre) dedikleri, şifâhî prensipler toplamı bir hukuk ve nizam anlayışı vardır. Bu noktada bütün araştırmacılar genel bir mutâbakat hâlindedirler. Ancak târih ilmi, Töre’yi henüz bütün açıklığıyla ortaya koymuş değildir. Dayandığı felsefenin esasları bugün hâlâ meçhuldür. Şu kadarı bellidir ki, millî kültürümüzdeki Türklük ayağı, büyük ölçüde Töre’den gelen değerlerden ibârettir. Yâni Türk’ün ve Türklük mâhiyetinin hakkıyla anlaşılması için öncelikle Töre’nin bilinmesi şarttır.

Asya Hunlarından beri Türkler arasında Töre’nin varlığı bilinmektedir. Hunlardaki askerî ve siyâsî teşkilatlanma buna delalet etmektedir. Töre’nin olduğu yerde ‘Kut’ da vardır. Nitekim ‘kut’ tâbiri, Hun Tan-Huları’ndan Motun’un unvanları arasında ‘Tanrı Kutu Tan Hu‘ ibâresi içerisinde zikredilmiştir. Töre’yi tanzim ve icra etmekle mükellef olan hakanlar, ancak Tanrı’dan kut aldıkları için kendilerinde bu salâhiyeti görmüşlerdir. Yâni Töre, yalnızca Tanrı’nın izni ve kut vermesiyle tatbik sâhası bulabilmekte idi.

Eski Türkler; sosyal ve siyâsî yapılarında, inanış ve hayat tarzlarında devlete büyük ehemmiyet veriyorlardı. Onlar için devlet ile hayat adeta aynîleşmiş mefhumlardı. Elbette bu devletin dayandığı bir felsefe, o insanların inanışları vardı ve bu inanışları, Türk devletinin teşekkülünde akisler bulmaktaydı.

Bir kere Türkler kâinatın hâkimi, tek ve mutlak kudret sâhibi, adına Kök Tanrı (Kök Tengri) dedikleri bir yüce yaratıcıya inanıyorlardı. Kök Tanrı vasıfları ve taşıdığı sıfatlar itibâriyle İslâmî ölçülerdeki Allah inancına paralel düşmekteydi. Yâni hayatın kaynağı, nimet ve sıkıntıları veren tek yüce varlıktı.

O, kadim (Bayat), bakî (Mengü), vahid (bir), kendi kendine mevcut ve sıkıntılardan uzak (Mungsuz), Hayy (Diri), İradesi (Erk’i) ve Kudreti (Oğan) olan, Halik (Törütgen) ve yarattıklarına hitap eden (Kelâm sâhibi, Deyici), Vâcibü’l-Vücud bir varlık idi.

Eski Türklerdeki bu Tanrı inanışı, elbette hayatın her anında olduğu gibi devlet sâhasında da kendisini gösterecekti. Nitekim Türk devletinin temel unsuru olan merkezî otorite, yâni hakan ancak Tanrı’nın tasvip ve desteği ile hakan olabiliyordu. Öyle inanılmaktaydı.

Bilge Kağan, kendisinin tahta geçmesini ve muvaffakiyetini kut sâhibi oluşu ile izah etmekteydi.

Devrin Köktürk alfabesiyle yazılıp günümüze kadar ulaşan Irk Bitig adlı fal kitabında görüldüğü üzere, bir insan Tanrı’ya tazim ve hürmetle niyaz ederek O’ndan ‘kut’ isteyebiliyordu. Tanrı da ‘kut ve sürüler’ veriyor, ‘uzun ömürler’ ihsan ediyordu. Demek ki, kut menşe itibâriyle Tanrı’dan gelmekteydi.

M.Ö. 209-174 Seneleri arasında hüküm süren Mo-Tun, Tanrı’dan kut almış bir Hun hakanı idi. Yine M.Ö. 74’den önceki Hun târihinde unvanı Kutlu olan bir hakandan söz edilmektedir.

Kaynaklarımıza göre; ‘Tanrı’nın kendisine kut ve kıw (saadet) verdiği kulun işi her gün yükselirdi. Tanrı kime destek ve yardımcı olursa o kul kut bulur. Tanrı kime inâyet ve yardım ederse dünya onun olur ve kut’a kavuşurdu. Kut Tanrı’nın fazlındandı. ve Kutu yükselten de O idi. Kutun güçlenmesinin bir diğer sebebi de halkın hayır duası idi.

Fakat Bey’in (hükümdar) gönlü, dili ve tabiatı düzgün olmazsa kut o memlekette dolaşmaz, kaçardı.Yâni beylerin kanun (öngdi) ve Töre’ye uymaları gerekiyordu; zira beyler uyarsa halk da uyardı.  Eğer bey Töre’ye uymazsa ne olurdu? O zaman Tanrı, kut’unu geri alır ve o kişiyi zelil ederdi. Mesela Töre’ye göre beylik hakkı Bilge Kağan’ın iken onun yerine geçmeye çalışan İnal kağan, ‘Tanrı’nın kutunu tasvip etmemesi (taplamaması)’ sebebiyle tahtından olmuş ve Töre’ye muhalefetten öldürülmüştür.  Çünkü zorbalık ile Töre bir arada barınamazdı.  Töre o kadar mühim idi ki, belki devletsiz olunabilir; ama asla Töre terk edilemezdi.

Çetinoğlu:Türkler İslamiyet’i kabul etmekle, yeni bir medeniyet, yeni bir kültür alanına girmişlerdir.’ Şeklindeki bir iddiayı nasıl değerlendirirsiniz?

Başer: Din değiştirmek, sonuçları bakımından kültür değiştirmek demektir.

İslâmiyet hâricindeki dinlere intisâb eden Türk boyları millî varlıklarını, din değiştirirken çok defa kaybetmişlerdir. İslâm dînini kabul eden Türk kütleleri ise, bilhassa ‘orta kuşak‘ diyebileceğimiz, merkezî Asya iklimine uygun coğrafyalarda, millî varlıklarını daha da kuvvetlendirerek devam ettirmiş görünüyor.

Çetinoğlu: Bu niçin böyledir?

Başer: Verilebilecek ilk ağızdaki cevap, bu konu ile meşgul kişilerin de belirttikleri üzere, eski Türk kültür ve inanç esasları ile İslâmî prensipler arasında büyük benzerlikler olduğu merkezindedir.

Çetinoğlu: Birkaç örnek verebilir misiniz?

Başer: Pekâla…

Kıdem: ‘Allahu Teâla’nun varlığının önü olmamaktır.

Beka: Allahu Teâla’nın varlığının sonu olmamaktır.

Eski Türk inancında da Tanrı ‘Bayat’ (Kadim) ve ‘Mengü’ (Bakî)’dir.

Vahdaniyet: Allahu Teâla’nın uluhiyetinde ve sıfatlarında herhangi bir benzeri olmamaktır. Eskiden beri Türklerin tek bir Tanrı’ya inandıkları bilinen bir husustur.

İlim: Allahu Teâla olmuşu, olacağı; her şeyi bilir.

Milattan sonra 732 senesinde Emeviler’in Horasan valisi olan Cüneyd bin Abdurrahman Türgiş Kağanı Su-Lu ile defalarca karşı karşıya gelip yaptıkları muharebelerde yenildikten sonra, Hakan tarafından dâvet edilir. Aralarında dinî meselelerle alakalı bir konuşma cereyan eder. El Câhiz’in  ‘Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri‘ isimli eserinde belirttiğine göre bir ara Su-Lu Hakan’ın sualleri karşısında sıkışan Cüneyd; ‘Her şeyin iç yüzünü ancak Allah bilir, insanlar yanlış hükümler verip yanılabilirler.’ Der. Bunun üzerine İslam dinine mensup olmadığı halde Hakan; ‘Sen su âna kadar bundan kıymetli bir söylemedin. Bu sözlerinde kalbime derin bir kaygu bıraktın.’ Cümlesiyle cevap verir.  Hakan’ın bu sözleri her şeyi ancak hakkıyla Tanrı’nın bildiğine olan inancını gösterir. Çünkü kendisine en çok tesir eden söz; Tanrı’nın ‘İlim sâhibi’ olmaklığının ifâdesidir.

Semi: Allahu Teâla’nın işitmesidir.

Tabîdir ki burada, basit mânâsıyla beşerî plandaki gibi bir işitiş söz konusu değildir. Hakkıyle, kemâliyle haberdar oluş anlaşılmalıdır.

Eski Türkler Tanrı’nın işiticilik vasfına inanıyorlardı. Oğuz Kağan Destanı’nda Kağan’ın bir yerde, Tanrıya yalvardığından bahis vardır. Tanrı’ya, O’na ulaşmayacak, işitmeyeceği bir duanın yapılması düşünülemez. Aynı mevzuda Kök-Türk alfabesiyle yazılmış ‘Irk Bitig‘ isimli kitapta da bâzı cümlelere rastlanmaktadır. Mesela 54. paragrafta; ‘Kuul sözü beye duadır. Kuzgun sözü (ise) Tanrı’ya karşı yalvarış vardır: Üstte Tanrı işitir (bunun böyle olduğunu) altta insan bilir)’ denmiştir.

Çetinoğlu: Kök Tengri‘, ‘Kut ve Töre‘, ‘Türk İnanma ve Anlama Modeli‘ isimli eserlerinizde; Türklerdeki ‘Kut‘, ‘Töre‘ ve ‘Tanrı‘ kavramlarının İslamiyet’le örtüştüğü sonucuna varıyorsunuz.

Ortaya koymak istediğiniz hüküm; ‘Türklerin kalü belâdan beri Müslüman olduğu‘ tezi midir,  başka bir düşünceniz var mı?

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer: Vefatından bir hafta önce İbrahim Kafesoğlu Hoca’yla çalışmalarımızın son safhalarına gelmiştik. Bana: ‘Artık bunları yaz. Fakat bir noktaya çok dikkat et! -Bu soruya cevab olması için söylüyorum- Yazarken bâzı hususları usturupluca ifâde et ki seni tekfir etmesinler.’ (Sana kâfir demesinler) dedi. Efendim, elbette İslâmiyet en son en mükemmel dindir. Ben Töre ile İslâmiyet’i karşılaştırmıyorum. İslâmiyet mihenginde Töre’nin makbüllüğünü ortaya koymaya çalışıyorum. Çünkü ilim bilinene kıyasla bilinmeyeni aramaktır. Eskilerin tâbiriyle ilim malûma tâbidir.

Töre, gayet iyi işlenmiş bir sistemdir. Kafesoğlu hocamın tâbiriyle bir külliyedir. Birbirini tamamlayan unsurlardan mürekkeptir. Yâni Töre’nin içtimâi plânda da bir takım akisler yapmaması mümkün değildir.

Kısaca birkaç misâl arzedeyim: Fertten devlete, devletin cihan hâkimiyeti ideâline kadar kısa kısa, birkaç basamak atlayarak gideyim. Bir beyit: ‘Gönül yay, vücut oktur.’ Diyor. Ok ve yay eski Türklerde bir semboldür. Yay, Tanrı irâdesini temsîlen hâkanı; ok ise bağlılık ve kulluğu temsil eder. ‘Gönül yay, vücut oktur.’ Derken, gönül padişah: vücut tâbi, vücûda bağlı diğer azalar buna bağlı, tâbidir denmek isteniyor. Bu ferdî plânda böyledir. Ailenin kurulmasına bakalım. Bir genç kız nişanlanıyor, nişanlı kızın adı artık nişanlı değil, ‘oklu‘dur. Yâni ‘bağlandı‘ diyor. Aile kuruldu: Baba yay, çocuklar ve ailenin diğer fertleri ok oluyor. Baba vefat etti, miras paylaşılacak. Mirastan ailenin her bir ferdine düşen hissenin adı ok’tur. Rahmetli Osman Turan Belleten’de çıkan bir makalesinde bu meseleyi geniş geniş izah etmiştir. Artık babaya bağlı olan o mülkün dönüp yeni sâhibine bağlandığını ve onun tasarrufuna geçtiğini ifâde ediyor.

Boyda ise; Boy beyi yay’dır. Boyun diğer fertleri ok’tur. Yine yay ve ok’un remiz mânâları devam ediyor. Devlet bir mânâda boylar birliğidir. Devlette ise Hâkan yaydır, hâkana bağlı olan boylar oktur. Türklerin devlet teşkilâtında bu boy teşkilâtı fevkalade mühimdir. Oğuz Destânı’nda; gök yerden kıdemlidir. Gök yaydır; yer oktur. Böyle inanılıyor. Ve Oğuz Han Destânı’nda Oğuz Han’ın büyük oğullarının isimleri gök cisimlerinin adını taşıyor: Gün Han, Ay Han, Yıldız Han şeklinde. Bu üç oğulun çocukları olan oniki boy Bozoklar’ı teşkil eder, devletin gerçek sâhipleridir. Destan’da altın yay bulmuşlardır. Devlet teşkilâtında doğuyu ve güneyi bunlar almışlardır. Batıyı ve kuzeyi ise küçük oğullar -gümüş okları bulan Üçoklar, yâni yer isimleri taşıyan oğullar- Dağhan, Denizhan, Gölhan. (Son isim, bâzı kaynaklarda ‘Gökhan’ olarak verilmektedir. Osman Sertkaya’nın tesbitine göre doğrusu Gölhan’dır.) Yer isimleri taşıyan küçük oğullar okla temsil edilmiş ve Bozoklar’a bağlanmıştır ve bu hâl devam edip gelmiştir.

Büyük Hun İmparatorluğu fiilen çok büyük bir araziye yayılıyor. Fakat tesir sâhası bakımından bütün dünyâyı hâkimiyeti altına almış, artık cihan hâkimiyeti tahakkuk etmiştir. Çin kaynaklarına şöyle bir cümle aksediyor: ‘Okla yay bir araya geldi.’ Yâni Töre tam manâsıyla hükümran oldu demektir. 2. misâlimiz; Sultan Melikşah devrine âit. Son derece geniş hudutlar ve cihan hâkimiyetinin fiilen tesis edildiği bir devir. Bizans’ta (Karaköy’de) Emeviler’in kuşatması sırasında yapılmış olan bir Arap Câmii var. -hâlâ içinde ibâdet yapılıyor- O câmi harâb olmuş; Melikşah tâmir ettirmek istiyor ve tâmiratını yaptırıyor. Tabiî Selçuklular tesirli devlettir, Bizans bu isteğe boyun eğiyor. Tâmir ettirdikten soma, geleneğe göre mihrabın sağına ve soluna ‘Allah‘ ve ‘Muhammed‘ yazıları yazılması gerekirken, böyle yapılmamış ve bu isimlerin yerine mihrabın

üzerine ok ve yay nakşettirmiştir. Söylemek istediğim şu: Ok ve yay birlikte Eski Türklerde tevhid sembolü olarak kullanılmıştır. Bilindiği gibi yayın bu mânâsı İslâm’da da Mîrac hâdisesinde vuslat ânının tasvirinde görülür.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

Yrd. Doç. Dr. SAİT BAŞER

 

1957’de Isparta’nın Yalvaç kazasında dünyaya geldi. 1964’de ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. 1982’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Genel Türk Târihi kürsüsünden mezun oldu.

1984-1994 yılları arasında Kubbealtı Vakfı’nda Neşriyat Müdürlüğü yanında Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerini yerine getirdi. Türk Ocakları İstanbul Şubesi Genel Sekreterliği yaptı. Bu süre içinde aralarında Tahsin Banguoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Hayri Bilecik, Âmiran Kurtkan gibi birçok saygıdeğer ismin bazı kitaplarını hazırladı. Nihat Sami Banarlı Külliyâtı da bunlardandır. 1994-2000 arasında kurduğu Seyran Yayınevi’ni yönetti. 1998’den 2010’a kadar Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde Öğretim Üyesi ve Felsefe Bölümü Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Halen İstanbul’da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde hocalık görevlerine devam ediyor.

1981 yılında Türk-İslâm Felsefesi Târihi, Ortaçağ Târihi, Osmanlı Medeniyeti ve Müesseseleri Târihi konularında sertifika aldı.

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu danışmanlığında ‘Esmâü’l-Hüsnâ’ya Göre Eski Türk Dinindeki Tanrı’nın Vasıfları’ konulu tez çalışmasını, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Târih Anabilim Dalı’nda Yüksek lisans çalışmasını tamamlayıp. Doç. Dr. Mehmet Saray danışmanlığında ‘Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’ konulu yüksek lisan tezini hazırladı.

1996 yılında, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Kürsüsü’nde Prof. Dr. Durali Yılmaz danışmanlığında hazırladığı ‘Yahyâ Kemal’e Göre Türk Kimliği ve Görüşlerinin Kamuoyundaki Yansımaları’ konulu tezi ile ‘Doktor’ unvanına sâhip oldu.

Akademik hayatı süresince verdiği dersler: Türk Kültür Târihi, Türk Kültürü ve Târihi, Uygarlık Târihi, İlk Çağ Târihi, Sosyal Bilimlere Giriş, Felsefeye Giriş, Çağdaş Dünya Sorunları, Dil ve Kültür, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, İslam Öncesi Türk Düşüncesi, Kaynak Metin Okuma ve Anlama, Eski Çin ve Hint Düşüncesi, Uzak Doğu Düşünce Hareketleri, Türk Târihi ve Kültürü, Eğitimin Felsefî ve Sosyal Temelleri, Türk Eğitim Târihi, Târih Felsefesi, İslâm Öncesi Türk Düşünce Târihi

Yrd. Doç. Dr. Sait Başer’in Yayınlanmış eserleri:

1- Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre: Kültür Bakanlığı Yayını. Ankara,1990.

2- Gök Tanrı’nın Sıfatlarına Esmâü’l-Hüsnâ Açısından Bakış: Seyran Kitap. İstanbul, 1991.

3- Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna: Seyran Kitap. İstanbul, 1995.

4-Yahyâ Kemal’de Türk Müslümanlığı, Seyran Kitap. İstanbul, 1998.

5- Türk İnanma ve Anlama Modeline Dâir: İrfan yayıncılık. İstanbul, 2011.

Ayrıca 10 adet eserin editörlüğünü, 17 adet eserin redaktörlüğünü yaptı, 200’den fazla makale yazdı, çok sayıda konferanslar verdi.

 

 

Gizli Buzlanma – “Gizli Borçlanma”

 

Kışa yaklaştığımız bu aylarda ve biraz daha sonraları ANADOLU Yollarında sık sık bir Uyarı Tabelası göreceksiniz..
“Dikkat GİZLİ BUZLANMA”
Ve çok tehlikelidir.. Tabelaya aldırış etmezseniz yada dalgın olur görmezseniz Allah korusun; neye uğradığınızı şaşırır ve bir anda aracınızın kaydığını, yoldan çıktığını ve bir tarlaya girdiğinizi görebilirsiniz. Bu sonuç şanslı sonuçtur. Biraz daha az şansınız varsa gözlerinizi Bir Hastanede açabilirsiniz.. Ya da artık hiç açamaya da bilirsiniz. İşin burası şansınıza ve Allah’ın size bahşettiği ömre bağlıdır.

İşte bunun gibi GİZLİ BORÇLANMA da böyledir. Şansınız varsa belki gözünüzü bir hastanede ( ! ) açabilirsiniz. Yada artık en kötü sonuç için -hadi Sevr demeyelim de- bir Lozan Masasında açabilirsiniz.

Şimdi bunlar da ne demek diyeceksiniz.. Anlatacağım, anlatacağım… 
Bu gün Türkiye’nin Dış Borcu kalmadı değil mi? Çok şükür IMF’yi geçen yıl kovduk..
Ve artık Borcumuz YOK değil mi?

Birileri Türkiye’nin Dış Borçlarının 760 Milyar Dolar olduğunu söylüyorlar..
Ve anladığıma göre bu borç doğrudan Devletin değil de Özel Sektörün ve Kamu Kurumlarının Borcudur diyorlar.. Eh; O hangi Kurum ise borcunu ödesin.. Bizi çok ilgilendirmiyor.. Ama diyorlar, bu borçları Devlet Garantisinde yapmışlar..Haa, bakın bu biraz vahim ama bizim ilgimiz bu da değil..
Ayrıca diyorlar ki Özel Sektörün de çok borcu varmış, bakın bu da bizi ilgilendirmiyor.
Canım ödesinler borçlarını borcu yaparken bize mi sordular.. Hem sonra Özel Sektör bu borcu da olur alacağı da.. Hatta belki borçlarından çok alacakları vardır.. Eh bu da bizi ilgilendirmiyor.. Hem onların dışarıda bir sürü imkanları FON’ları vardır..AK’ları KARA’larıvadır.. Aman nemize gerek tenzih ederiz.. Bu da bizi ilgilendirmiyor..Nasıl kara ise öyle de ak olur.. Nasıl borç olduysa öyle de alacak olur. Bizim İthalatçımız ve İhracatçımız da işini ( ! ) bilir.. Bunlar da bizi ilgilendirmiyor..

Bütün bunları söylerken içtenlikle ve içtenlikle onların gerçekten dürüst, çalışkan ve de gerçekten becerikli olduklarına inandığım için böyle söylüyorum.. Asla kinayesine söylemiyorum..
Şimdi benim söyleyeceğim işin vahametini görünce bana gerçekten hak vereceksiniz.

Benim diyorum ki Türkiye’nin, bu günün verileri ile; “Her yıl ödemek zorunda olduğu” bir taahhüdü vardır..Ve bu ne kadardır.. Türkiye her yıl kime ne kadar ödeyecektir?.
Ve bu ne kadar devam edecektir?. Vade sonu var mıdır?.. Ne zamana bitecektir?..

Şimdi bütün bunları açıklayacağım. Önce siz bana şu iki sorunun cevabını veriniz;
1 – Türkiye son yıllarda ne kadar ÖZELLEŞTİRME yapmıştır? 
2 – Türkiye Özelleştirdiği DEĞERLERİN Ne kadarını yabancılara satmıştır?
3 – Türkiye’nin bu gün ve önümüzdeki yıllarda Özelleştirme Planı ve Modeli nedir?

Bütün bunlarla Hükümete çatacağımı da düşünmeyiniz.. Bu gelişmeler sadece onun planı değil ve sadece onun tarafından da yapılmadı.

Ayrıca yapılan güzel şeyleri yadsıyacağımı ve meşhur muhalefet partimiz gibi HER ŞEYİ, AMA HER ŞEYİ kötüleyeceğimi filan da düşünmeyiniz.. Mutlak güzel şeyler var ve gerçekten çok güzel şeyler var.
Ana sektör olarak; ULAŞIM, İLETİŞİM, SAĞLIK -Halk Sağlığı- EĞİTİM konularında gerçekten HARİKA gelişmeler var.. Bunlar için TERBİKLERİMİ en içten Tebriklerimi iletmeyi borç biliyorum..

Daha asıl konuya girmedim.. Giremedim..

Şimdi anlatacağım konuyu Sayın Başbakanımıza da yazmıştım. Olay şu; Hazreti ALİ YEMEN’e bir Vali tayin ediyor. Vali veda ziyareti ve son talimatları için huzura geldiği zaman Hz. Alin’in sözleri mealen şöyledir:”Sana güvendiğim ve liyakatini bildiğim için Yemen’e gönderiyorum.. Şimdi oraya vardığında senin etrafını hemen alacaklar ve senin ne büyük olduğunu her şeyin en doğrusunu bildiğini ve uyguladığını söyleyecekler…Bir süre sonra onlardan dışarısını görmeyeceksin.. Ve yanlış yapmaya başlayacaksın.. Bak ben Halifeyim bu haberler bana çabuk ulaşır..Haa Dersen ki Mekke çok uzak, Halife beni nerden görecek ki? O zaman başını kaldır bulutlara bak ve Allah’ı düşün O sana benden daha yakın. Ve ona hesap vereceksin.. Gittiğinde senin etrafını saranları şöyle bir ayır ve sana asıl edebinden ve adabından dolayı uzak duranları DİNLE.. Onlar sana en doğruları söyleyeceklerdir. Sakın ola ki hemen yanı başında ve her defasında senin yanında bulunanların her sözüne inanma… Halifeyi ve önce de Allah’ı düşün..

Bunları neden söyledim, Başbakanımızın etrafında gerçekten çok değerli bir sürü insan var.. Şimdi isim vermiyorum ama onları sizler, hepimiz tanıyoruz. Ve bunlar mutlaka doğruları da edep ve adap içinde aktaracaklardır diye düşünüyorum. 
Bunu yapıyorlar mı dersiniz?

Benim anlamadığım ve anlatamadığım konu ise bakınız şöyle:
Diyelim ki; bir paranız var.. 10 lira 10 milyon lira, 10 milyar lira veya dolar.. Şimdi bu ONMİLYARI diyelim ki YUNANİSTAN’ a borç vereceksiniz, faiz oranı%10 olsun. Yunanistan size her yıl (1) Milyar verecek.. Doğru mu? % 10 faiz ve siz 10 milyar verdiniz her yıl (1) milyar alacaksınız.. Sonunda anaparanızı da alacaksınız..

Ama durun. Bir problem var. Yunanistan’ın durumu iyi değil ya.. Hani yani faizlerinizi ödeyemezse ne olacak? Ya da sonunda anaparanızı ödeyemez ise ne olacak. Şimdi burada lütfen durunuz..

Başa dönelim 10 milyarımız vardı ya.. Bunu Yunanistan’a BORÇ olarak vermeyelim ya ne yapalım.. Öyle verelim bir daha almamak üzere.. Öyle şey olur mu? Ve biz paramıza para kazandırmak için formüller aramıyor muyuz?

O zaman gelin borç vermeyelim, Eee, tabii öyle de vermeyelim.. Peki ya ne yapalım? Gelin ORADAN BİR ŞEY SATIN ALALIM..?

Nasıl yani? Nasılı var mı? Bir fabrika, bir-iki banka, Alışveriş Merkezi, Kira Getirecek bir şeyler, kâr yapacak bir şeyler satın alalım.. Hem onları güzel verimli çalıştırır kar ederiz, hem de paramıza para kazanırız..

Ve canım Yunan Dostlarımız da böylelikle fon elde etmiş olurlar. 
Ve de istedikleri gibi harcarlar. Böylece bizim kontrolümüze de ihtiyaç kalmaz..

Ama durun.. Sonunda bu satın aldıklarımız kar getirmez duruma düşerse ne olacak..
O zamana kadar bizim paramız üçe dörde hatta ona katlanır.. Elimizde kalan hurdayı da satar çıkarız.. Ya da yeniler, yeniler senelerce kullanırız.. Karar bizim..Ve kâr transferi serbest değil mi? Para transferinin bin tane yolu var. Bizden satın aldıkları yani ithal ettikleri, aslında mecburen satın aldıkları bazı üretim paylarının fiyatını biz tayin etmiyor muyuz? .. Bunun mesela Otomotivde örnekleri yok mu? Bizim verdiğimiz ilginç girdileri 10 – 20 katına fatura edebiliyor muyuz? O zaman sorun yok ve olmayacak..Payımızı istediğimiz gibi geri alırız..Doğrudan ve dolaylı, sorun yok..

Şimdi buraya kadar olan anlatımı bir daha düşünün lütfen.. Paranız var gelir getirsin istiyorsunuz.. Borç verebilir ve cari faizi alabilirsiniz, hatta sıkıştırır fazlasını alırsınız.

Ya da bir şey satın alır onun KARINI transfer dersiniz. Ya kar etmez ise..Olur mu!. Kâr garantisi veriyorlar ve şayet daha az kâr edersen üstünü tamamlarız demiyorlar mı? Eeee, o zaman problem nerde? Problem yok… Problem Yunanistan’ın bizi de ilgilendirmiyor.. Buraya kadar olan kısmı lütfen bir daha düşününüz..

Paramız var BORÇ Verme YERİNE BİR DEĞER satın alıyoruz.. Ve Faiz yerine de KAR Transfer ediyoruz. Pekiii bu ne kadar devam edecek? 
Osmanlı’da ne kadar devam ettiyse o kadar..
Kapitülasyonlar ne kadar devam ettiyse O kadar..
Şimdi sıkı durun O Devlet Yunanistan değil de TÜRKİYEN Olsa… Ne fark eder? 
Yine sıkı durun O Para 10 milyar değil de 200 milyar olsa, Ne fark eder? 
Bir trilyon olsa ne fark eder? 
Ben söylüyorum… Her yıl ortalama 100 milyar dolar kar payını dışa ödemek zorunda kalırsınız..Üstelik O tesisler de BAŞKALIRININ Olmaya DEVAM EDER..

İşte Türkiye’deki manzara budur. 
Borcumuz yoktur.. Faiz Transferimiz yoktur..
Amma velakin KAR PAYI TRANSFER ZORUNLUĞUMUZ Vardır. 
Zira bunu baştan kabul etmişiz.. Kar payı transferleri serbesttir demişiz… Artık dönemeyiz.. Dönemeyiz ve buna ömür boyu mecburuz..

Daha bir netlik kazandıralım mı? 
Türkiye son üç beş yılda bilmem kaç yüz milyar dolarlık ÖZELLEŞTİRME-YANİ DIŞ SATIŞ Yapmıştır. 
Bunlar; Telekomgibi, Bankalar gibi, Enerji Hatları ve Enerji Santralleri gibi stratejik, çok önemli tesislerdir. Sigorta Şirketleri gibi, Alışveriş Merkezleri gibi; Ana Ulaşım arterleri gibi; akla gelen önemli bütün değerler paraya çevrilmiştir.

Bu parayla, sağlıkta, ulaşımda, iletişimde, eğitimde vbbazı önemli gelişmeler de kaydedilmiştir. Ama bunların BEDELİ NEDİR? Bunun hesabı yapılmış mıdır?..
Ve sonu nereye varacaktır.Şimdi bir de KÂR GARANTİLİ Satışlar başladı. Astarı yüzünden pahalı olabilecek cinsten tesisler yaptırılıyor.. Uzmanları; Köprü ve Enerji Santralleri için böyle diyor..
Bu konu çok da ağır ve çok yönlü sonuçlar getiriyor..
Devlette önemli bir görevde iken; Romanya’da bir SİGARA FABRİKASI’nın satın alınmasında görevlendirilmiştim.. Pazarlıklar yapıldı. Fiyatta anlaşıldı.. İki harici şart vardı onlarda anlaşamadık ve o tesisi satın alamadık..

Bakınız O şartlar nelerdi? 
1 – Bu tesis bizim olacaktı ama burada çalışan 1200 işçinin hiç birini ON YIL süreyle işten çıkaramayacaktık. 
2 – Kazandığımız Paranın % 40’ını Romanya’da, bir Romen Bankasında en az on yıl süreyle nakit olarak tutmak zorunda kalacaktık.
Çok karlı olmasına rağmen bu son iki şart nedeniyle bu tesisi satın alamadık.
Orası Romanya idi.. Geri kaldığı kabul edilen bir Doğu Bloku Ülkesi idi.. BU gün Avrupa Birliği Üyesidir.

Beni ilgilendiren sadece son iki şart idi.. Maşallah bizim tesisler yol geçen hanında haraç mezat gitti. Kim ne kazanır nasıl götürür, İşçiler ne olur kimsenin umuru olmadı.

Bu konu çok derin… Öğünmek için söylemiyorum; Hem BİRİNCİLİKLE Bitirdiğim, İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi – Şimdi İŞLETME FAKÜLTESİ- Hemde halen Üçüncü Sınıfında Öğrenci olduğum Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde de -üstün derecede- başarılı olduğum “Maliye Derslerinde” bize öğretilenlere göre Özelleştirme Bedelleri Devlet Bütçesinin Gelir Kalemlerinden biri ve önemli olanıdır. Bizim Özelleştirme İdaremiz de; zaman zaman Özelleştirme Bedellerini – tamamını değil elinde kalanı- Hazineye devretmektedir. 
Bu devir hangi ölçülerdedir. Hazine bunu Hangi KONTROL İÇİ Kalemlerde kullanmaktadır? Bu beklenmeyen ve astronomik sayılabilecek olan GELİR ARTIŞI nasıl ve nerelerde kullanılmaktadır. Bilen varsa beri gelsin…

Haa! Devlet bu !.. Ve bu resmi bir gelir elbette çarçur edilmemektedir. Hatta -içtenlikle söylüyorum- son derece yararlı alanlarda kullanılmaktadır. Ulaşımda, Sağlıkta, Eğitimde; kullanılan fonlar için onları gerçekten tebrik etmemiz ve şükranlarımızı da iletmemiz gerekir.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz husus GELECEĞİMİZDİR..
Gelecekte; bu tesislerin kârları onların sahiplerine transfer edilmeye devam edecektir.
Ne kadar süreyle transfer edilecektir?10 – 20 sene mi? 30 – 50 sene mi? 100 sene mi? Sonu yok sürekli transfer sistemi var.. Yani KAPİTİLASYONLAR gibi… Evet yanlış duymadınız KAPİTİLASYONLAR gibi.. Süresiz ve Devlet baki kaldıkça…

İşte GİZLİ BORÇLANMA budur. GİZLİ BUZLANMA gibi dediğimiz işte budur.

İşte bunu düşündükçe tüylerimiz ürperiyor..İşte bunu Sayın Başbakanımızın etrafındakilerin, istişare ettiklerinin, bunu nasıl olup ta göremediklerine şaşıyoruz.. Görüyorsalar Sayın Başbakana nasıl olup da anlatamadıklarına şaşıyoruz.

Peki bunun bir çaresi çözümü yok mu?

Var… Var tabii.. Var ama.. O hamasi nutuklarla Başbakanı gülümsetenlere bunu anlatamazsınız..
Çok geniş bir cevap külliyesini; “BEYAZ DÜNYA” İsimli Kitabımızda; “Özel KONULAR” isimli kitabımızda ve Yayın aşamasında olan ” D U V A N ” isimli kitabımızda bulabilirsiniz..

Arzu edene ÖZEL RAPOR olarak da sunarız.. Ama bunu DEMOKRAT PARTİ Rozetimizle yapmayı ve Demokrat Parti Programında sunmayı tercih ederiz.

Vatanını seven herkese, ama herkese; selam sevgi ve saygılarımızla

 

 

Midillide Babaannemi Anarken

 

Son zamanlarda çok tekrar ettiğim gibi yine söylemek istiyorum ki;Türk Milleti, tarih ve kendisi ile acil olarak yüzleşmek zorundadır. Tarihin farkında olmayan bir milletin geleceğinin çok sıkıntılı olacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Ayrıca toplumun yakalandığı ruhsal hastalıklarında bir an önce teşhis edilmesi ve tedavisine başlanması gerekmektedir.Bunu gidip gezdiğiniz kaybedilmiş topraklarda daha iyi görüp, anlıyorsunuz…

Bende bu bayramı neredeyse Ege Bölgemizin tamamı ile rahmetli babaannemin memleketi Midilli Adası’na giderek sıla-i rahim ile geçirdim. Midilli Adası’na binlerce Türk vatandaşı bayram gezmesi için gitmişti. Onlardan duyduklarım, bir Türk için çıldırtıcı şeylerdi. Ne tarih biliyorlar, ne de bugün yaşadıklarımızın farkındalar. Hele oldukça eğitimli birisinin “Midilli Adası’nda Türkler hiçbir zaman olmamıştı. Siz en iyisi bir kiliseye uğrayın. Kilisenin kayıtları sağlamdır. Bakarsınız babaannenizin akrabalarına ulaşırsınız. Zaten Fatih’te Ortodokstu.Vatikan izin verdiği için İstanbul’u aldı. Türk diye bir şey yoktur …” demesi, beni iyice zıvanadan çıkarttı.

Bu arada babaannemin köyü Fila’ya da gittim. Yazı ile yayınladığım fotoğraf, bu köye ait. Arkamda köyün ayakta kalan camisi var. Köyde gezdim. Asimile olmuş Türkleri gördüm ve bana“Midilli’de adlarını ve dinlerini bilerek değiştiren 10 Türk köyü var ve Türk olduklarını biliyorlar” diyen Nevval Konuk dostumun kulaklarını çınlattım.

Fila Köyü’nde ellerimi semaya açtım, ölen ve katledilen bütün akrabalarım ve tüm müslüman Türklerin ruhuna dualar ettim, Fatihalar okudum. Gözlerimden yaş gelmedi desem yalan olur. Erkek adam ağlamaz derler ama ağlar işte… Çünkü bu topraklarda da Kurban Bayramı oluyor, Hacca gidiliyor, camiler Kuran ile şenleniyor, mevlidler okunuyor, ezanlar arş-ı aleme yükseliyor, selalar veriliyor, sünnet alayları düzenleniyor, düğünler oluyor, kınalı kuzular askere uğurlanıyordu. Bütün bunları, o toprakları seyrederken gözünün önüne getiripte ağlamayacak, tek bir Türk düşünemiyorum…

Bu gün ise, bahsettiğim topraklar; yıkık minareleri ve tek tük kalmış tarihi mirasımız ile Müslüman Türk’ün yeniden dirilişini bekliyor… Onun için sizlerle üç yılı aşkın bir süre önce kaleme aldığım “MİDİLLİ’NİN İŞGALİ” başlıklı yazımı yeniden paylaşmayı düşündüm. Yazıyı yazalı üç yılı geçmiş ama, Türk düşmanları başta iktidar olmak üzere, Türk’e karşı giderek daha da fazla azgınlaşmış durumda… Midilli Mutasarrıfı Faik Ali beyin çabalarının sonuçsuz kalması gibi benim ikazlarımında yerini bulamamış olduğu endişesi benim için çok can sıkıcıdır… Okuyun bakalım üç yıl önce neler demişim, sonra da kararı siz verin!

Hani şu Ayvalık’tan bakıp “yahu burası Midilli mi?” diye konuştuğunuz, Midilli’nin 1912 yılındaki işgalinden size biraz bahsetmek istiyorum. Bunun kendimce özel bir nedeni de var. Benim yaşamımda büyük emeği olan babaannem Midillili.

Midilli adasının Yunanistan tarafından 1912 yılında işgal edilmesi, askeri  ve tarihi açıdan incelenmesi ve Türk kamuoyunun önüne konulması gereken önemli bir konudur.

Atlas Dergisi Eylül sayısını “Ege’deki Yunanistan” ve Para Dergisi’de son sayısını Bosna – Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Karadağ, Makedonya, Kosova ve Sırbistan’ı  sayarak “İş yapılacak 7 ülke” diye çıkartınca içimdeki duygular bir kez daha gün yüzüne çıktı ve bazı şeyleri sizlerle paylaşmak istedim.

Midilli’nin işgali, adada yaşayan müslüman Türklere çok pahalıya mal olmuştur. Çatışmalar sırasında ve bilhassa Osmanlı – Türk askerinin teslim olmasından sonra yerli rumlar çeteler kurarak Midilli’de pek çok taşkınlık yapmış ve savunmasız halka ve camilere saldırarak masum canlara kıymıştır.

Bu kıyımdan babaannemin, anne ve babası da öldürülmek suretiyle nasibini almış ve iki yaşlarındaki babaannem, kahraman bir Türk subayının kucağında Ayvalık’a geçirilerek ölümden kurtarılmıştır.

Daha sonra bu kahraman subayımız babaannemi evlatlık alarak, Karşıyaka Alaybey’de (İzmir) bulunan ailesine teslim etmiş ve kendiside Kurtuluş Savaşına katılmıştır.

Babaannem, kendisinden büyük abisi ve ablasıyla 40 yıl sonra tesadüfler sonucu buluşmuştur. Velhasıl yüzbinlerce dramdan biri işte.

Ancak Atlas Dergisi’nin Rodos, İstanköy, Santorini, Sisam ve Midilli’yi sayarak “Ege’deki Yunanistan” başlığını atması ve bize Türk adalarını, Yunan Adaları olarak yutturmaya çalışması, nereden nereye gelindiğinin en bariz göstergesidir. Tıpkı Türk şehri Diyarbakır’ın, Musul’un, Kerkük’ün düştüğü durum gibi.

19. yüzyıl sonlarında Midilli’de 61 cami, 38 hamam, 7 tekke, 4 medrese ve 147 okul bulunuyordu. Buna karşılık günümüze intikal eden Osmanlı – Türk eseri son derece azdır. (Adada Türk yoktu diyenlere en müşahhas cevaplar tarihte kayıtlı bu eserlerdir.)

Burnumuzun dibinde Ege’de bulunan Türk adalarını, Yunan kuvvetlerinin ikibuçuk ay gibi kısa bir sürede işgal etmesi, o dönem, içinde bulunduğumuz gaflet, delalet ve ihanet çemberinin boyutlarını göstermesi bakımından çok ilginçtir. (Ege’de son iki yıldır Yunanistan tarafından işgal edilen 18 adaya ses çıkarmayışımız gibi !)

Telgraf memurlarının büyük fedakarlıklarla çektikleri telgraflardaki yardım feryatları başkent İstanbul’da karşılıksız kalmıştır. (Bugün Ankara’nın Ege’de işgal edilen adalarımızla ilgili feryatlara karşılıksız kalması büyük benzerlik içermektedir.)

Halbuki Yunan tarafının hedefi; Ege Denizindeki bizim bugün Yunan Adaları dediğimiz Taşöz’den Ahikerya’ya kadar uzanan onbir Türk Adasını kuzeyden güneye ele geçirmek ve Anadolu sahillerini Ege’ye kapatmaktı. Ve bu işgaller jet hızıyla 21 Ekim 1912 – 03 Ocak 1913 tarihleri arasında gerçekleşti. Yani Yunan hedefi tutmuş oldu.

Tabii bu işler, hemen öyle pat diye olmuyor. Midilli’yi işgale hazırlanan Yunanistan, iki savaş gemisini beş ay önce Midilli kıyılarına göndererek hazırlık yaptırıyor. Bunu gören Midilli mutasarrıfı Faik Ali bey, Türk karasularında adeta alay edercesine dolaşan bu savaş gemilerine karşı gerekli tedbirlerin alınmasını, Osmanlı donanmasının ilgisizliğine de dikkat çekerek Dahiliye Nezaretine gönderdiği telgrafta özellikle talep eder. Ancak bu çağrılar cevapsız kalır ve adalarımız işgal edilir.

Bu gün başımıza gelebilecek olan şeyleri anlatanlara karşı takındığımız duyarsız tavırları bu ilgisizliğe benzetiyorum. Size bunları İdris Bostan tarafından yayınlanmış bulunan “Midilli’nin İşgal Günlüğü – 1912” (Küre Yayınları – 2010) adlı kitabından aktarıyorum.

Son misalim ise onca zulüm, katliam arasında Yalı camii imamı Hafız Niyazi Efendi’nin seksenbeş yaşındaki yaşlı babasının yerli rumlar tarafından, tenasül uzvu ve bilekleri kesilmiş, sağ gözü testereli bir bağ bıçağı ile ayrılmış olarak öldürülmesine ait. Bu yüzlerce birbirine benzer olaydan sadece biri. (Günümüzde bazı gafillerin ve hainlerin, pazarlık masasına oturduğu pkk’nın yaptıklarına, ne kadar benziyor değilmi?)

Adayı işgal eden Yunanlıların, işgalde İngiliz botlarını kullanması, Midilli’deki Yunan kuvvetlerinin Girit ve buraya dikkat edin! Amerikalı gönüllülerle desteklenmesi geçmişte olduğu gibi bugün de nelerle karşı karşıya olduğumuzun bir delilidir.

Bu gün sözde Türk basının hakikatte Türk toprağı olan ve zorla elimizden koparılmış vatan parçalarımızla ilgili olarak,sanki oralar bizim değilmiş yada bizden değilmiş gibi yayın yapması içimi acıtıyor.(Medyanın, Türkiye ve Türk Milletine ait gerçekleri karartması, herşey için geçerlidir.)

Ve ister istemez, günümüzde yaşananlarla mukayese yapmak zorunda kalıyorum. Anadolu’ya saldığımız barış gönüllüleri, debreşen bölücülük ve aldığı mesafe, Türk milletinin derin sessizliği ve çözülme emareleri; hatıraların yeniden gözümde canlanmasına sebep oluyor.

Bu gün başkasının olarak gördüğümüz fakat aslında bizim olan topraklarımızı, Midilli örneğinde olduğu gibi gaflet ve ihanetin buluşması ile kaybettik. İnşallah yeni Midilli faciaları yaşamayız. Gördünüz değil mi? Ne yüzbir yıldan ne de benim bu yazıyı yazdığım üç yıldan bu yana değişen bir şey yok. Ümid ederim ibret alır ve ders çıkartırsınız…

 

 

Şefkat ve Merhamet

 

Yüce dinimiz İslam, biz mü’minlere önce kendi nefsimizden başlamak üzere tüm canlılara karşı merhametli olmayı emretmiş; katı kalpli olmayı, acımasızlığı, başkalarını kırıp incitmeyi ise kesinlikle yasaklamıştır.

Hayır, iyilik, ihsan ve kalp inceliği demek olan merhamet; genel olarak acımak, esirgemek, korumak, affetmek, bağışlamak, nimet vermek, sevgi göstermek ve yardım etmek manalarına kullanılmaktadır. Eş anlamlısı olan rahmet kelimesi ile birlikte Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde geçmektedir. Yine Kur’an’da, aynı kökten türemiş olan“Rahmân”, “Rahîm”,“Erhamu’r-Rahimîn” ve “Zü’r-Râhmeti”kelimeleri de Allah’ın sıfatı olarak kullanılmıştır.

Kur’an’a göreşefkat ve merhametin asıl kaynağı merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Allah’tır. (A’raf, 7/151) O’nun merhameti her şeyi kuşatmıştır. (A’raf, 7/156)Yaratılmışlardaki merhamet ise, Yüce Allah’ın engin rahmetinin bir tecellisidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle haber vermiştir: “Cenâb-ı Hak rahmetini yüz parçaya ayırdı; bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu, bir cüz’ünü de yeryüzüne indirdi. İşte bu bir cüz rahmet sebebiyle, yaratılmışlar birbirine merhamet ederler. Hatta ana atın, süt emzirirken yavrusuna zarar vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik rahmetin eseridir.”(Buharî, Edeb, 19; Müslim, Tevbe, 17)

Yüce Rabbimiz, insanlara olan engin merhametinin bir gereği olarak onlara doğru yolu göstermek, onlarındünya ve ahiret mutluluklarını sağlamak için “hidayet ve rahmet kaynağı” (Lokmân, 31/3)olarak Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)’i de “âlemlere rahmet” olarak göndererek (Enbiya, 21/107) insanlığa büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur.(Âl-i İmrân, 3/164)

Âlemlerin Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.s.) Allah’ın lütfu gereği çevresindeki tüm insanlarakarşı şefkat ve merhamet göstermiş, her türlü olumsuzluğa rağmen herkese son derece yumuşak, nazik ve kibar davranmıştır.  O’nun bu eşsiz merhametinden insanlar kadar bitki ve hayvanlar da istifade etmişlerdir.

Allah Resûlü mü’minlere ise hususi bir şefkat ve merhamet göstermiştir. Onların sıkıntılarını paylaşmış, dertlerine ortak olmuş, onları tehlikelerden koruyup kollamıştır. Kur’an’da Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu özelliği şöyle açıklanmaktadır: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) davranışlarıyla emsalsiz merhamet örnekleri verirken, sözleriyle de bizlere şefkat ve merhameti tavsiye etmiş, merhametli olmanın iyi bir Müslüman olmak için ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidir” (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)“İnsanlara merhamet etmeyen kimseye de Allah merhamet etmez.”(Müslim, Fezail, 66)“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”(Buhari, Edeb, 18)

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir defasında; “Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz” buyurdu. Ashab-ı kiramda “Biz hepimiz merhametliyiz” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün yaratılmışlara şamil olan merhamettir.” (Hâkim, IV, 185/7310)

Merhamet, olgun imanın alametidir. İnsanınimanı kemale erdikçe gönlü zenginleşir, kalbi bütün mahlûkata karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolar.Hz. Mevlana’nın “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol” dediği gibi, merhametinin sıcaklığı her yeri kuşatır. Merhamet abidesi mü’minler,“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kafirlere karşı şiddetli kendi aralarında merhametlidirler” (Fetih, 48/29)ayetinde buyrulduğu üzeredin kardeşlerine karşı ise derin bir şefkat ve merhamet gösterirler.

Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkati prensip edinen olgun bir mü’minin yüreği, değil insanların, hiçbir canlının zarara uğramasınarazı olamaz.O halde Yüce Yaratıcımızın merhametine nail olabilmek içindert ve sıkıntılarla bunalan,ihtiyaçlar içinde kıvrananinsanların imdadına koşmalı; çocuklar, yaşlılar, yoksullar, yetim ve öksüzler başta olmak üzere herkeseşefkat ve merhamet göstermeliyiz.

 

 

Nevzat Kösoğlu veya Dünyaya Söyleyecek Sözü Olanlar

 

Profesyonel gazeteciliğe 1967 yılında Babıali’de Sabah Gazetesi’nde başladım. Bir yandan gazetecilik tahsili yapıyor öte yandan da çalışıyordum. Gazetemiz  bir kamu kuruluşu olan İstanbul Cağaloğlu Şerefefendi Sokaktaki (halen Maliye Bakanlığının bir birimi) Güneş Gazetecilik’te basılıyordu. Burada, Babıali’de Sabah’tan başka Sonhavadis, Ekspres, ABC, Kara Kedi, Büyük Doğu da yayına hazırlanıyordu. İki odası vardı gazetenin yazıişleri olarak. Birinde istihbarat görevliler ben, Ömer Avan, Ender Turhan, Altan Deliorman, Mehmet Velid Öztürk, Ressam Gürbüz Azak, sık sık uğrayan Necip Fazıl ve Eşref Edip, ötekinde ise gazetenin yazıişleri müdürleri Avni Ateş, Macit Ergene, Ahmet İyioldu, Nurhan Aydın, sahife sekreterleri Erdoğan Atak çalışırdı. Arşiv ve müsahhihler  gazete kamyonlarının bobinlerini indirdiği yerdeydi. Burada da Cavit Ersen, Muin Nursen Eriş, Mehmet Can, Mehmet Polatdemir görev yapardı.

Üç foto muhabirimiz vardı Şef Aydın Ünsal, Tonton Atılay Gülen ve Murat Çetin zemin katta, güneş yüzü görmeyen bir yerdeydi. Karanlık oda için biçilmiş kaftandı ama  işte o kadar. Spor bölümü aynı sokakta ilerdeki bir binadaydı.

NEVZAT KÖSOĞLU İLE TANIŞIYORUM

THY yeni uçakları filosuna katmış, bunları tanıtmak için basın mensuplarını Ankara’ya götürüp getirecekti. Bu programı da Orhan Boran sunuyordu. Ben ve Murat Çetin gazetemizi temsilen Ankara’ya uçtuk(1967). Ankara büromuza da haber ulaştırılmıştı. Ulaştırma Bakanı Saadettin Bilgiç açıklamalar yaptı. Haberi teleksle geçtik. Sonra sıra tanışmaya ve çay içmeye gelmişti. Atatürk Bulvarı Bakanlıklar’daki üç katlı binanın ikinci katındaki Ankara Büromuzda o gün Cezmi Bayram, Nevzat Kösoğlu, Kenan Kurt, Hüdayi Bayık, Yaşar Uçar vardı. Sanırım o gün Ankara bürosunda bir değişiklik oluyordu, ilk ekip gidiyor, yenisi geliyordu. Nevzat Kösoğlu ve Cezmi Bayram ayrılıyordu. İlk defa burada gördüm rahmetli Nevzat Kösoğlu’nu. MTTB’nin düzencilerden, milliyetçi öğrencilere, taşraya geçişin sağlanmasında motordu Hukukçu Nevzat Kösoğlu. İsmini hep duyardım. Entelektüel sağın ilk günlük gazetesi olma durumundaki Babıali’de Sabah o günlerde kadrosundaki Milliyetçi Hareket Partisi’ne mütemayyil olanların yerine iktidardaki Adalet Partisi’ne yakın fikir emekçisi gazetecileri katıyordu.

Gerçekten de Babıali’de Sabah Gazetesi yayın hayatına girmek üzere iken Türkiye’nin her tarafına gönderilerek asılan reklamlarında bütün milliyetçilerin gazetesi olarak anlatılıyor, yazar kadrosu arasında Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, Doçent. Dr. Nurettin Topçu, Galip Erdem gibi mütefekkirler anons ediliyordu. Fakat daha sonra siyasi görüş ayrılıkları gazeteyi de etkilemiş, patron değişmiş; muhafazakar, hayırsever işadamı Muammer Topbaş gazetenin sahibi olmuş, Mustafa Runyun da genel yayın müdürü olarak göreve başlamış. Benim gazeteye duhul oluşum işte o günlere denk geliyordu.

MTTB VE CAĞALOĞLU

Gazetede bana verilen ilk görev hemen aynı sokağın öteki ucundaki MTTB’de konferansları takip ederek gazeteye yazmak oldu. Üniversite hocaları Ali Fuat Başgil, Ali Nihat Tarlan, Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Kaplan, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Muharrem Ergin, Abdulkadir Karahan,  Selçuk Özçelik, Ahmet Caferoğlu gibi isimleri hem tanıyor, görüşlerini dinliyor, hem de notlarımdan haberini yapıyordum. Düzenbazlardan düzene giren MTTB o günlerde itibarının zirvesindeydi. Soldan sağa seçimle el değiştirmiş, Rasim Cinisli genel başkan olmuştu. Hemen peşinden de İsmail Kahraman. Dolayısıyla her gün bayram yeri gibiydi MTTB. İşte bu gelinen yerde mutfaktakilerden biri de, hatta lokomotif olarak Nevzat Kösoğlu’ydu. Öyleki bir ara kulislerde MTTB genel başkanlığı da konuşuldu.

İstanbul Laleli’de Vezneciler Caddesi üzerinde Yaprak Kitap-Kırtasiyeyi kurdular onca genç milliyetçi hukuk öğrencileri. Ardından günümüze bir marka olarak gelen Ötüken Yayınevi’ni. Tümünde Erzurumlu Nevzat Kösoğlu vardı. Fikir hayatını önceliğe çekince Nevzat Kösoğlu hayatının önemli bir zaman dilimini “okuma ve kitap”a verdi. Söğüt’teki bir yazısında “Eskiler bir mesele olunca hemen (Kitaba bakalım) derlerdi. Kitap ölçüydü ve Kuran-ı Kerimdi.” diye yazmıştı. Politikayı düşündü, girdi, Erzurum’dan milletvekili seçildi ama hep milli hayatımızın fikri oluşumunu gaye edindi. Siyasette genel sekreter yardımcısı iken partisinin kurduğu kitap kulübünde, üyelerince dağ kadar yükselmiş kitap yığınları eritiliyor, “oku” emrine intisap eden bir gençlik üzerine çalışıyordu. Ülkücü gençlik ve gönüldaşları “Kitap Şuuru”nu yakalamıştı bu vesileyle.

TÜRKİYE DIŞINDAKİ TÜRK EDEBİYATI

Politikayı rolantiye alınca bütün çalışmalarını “kitap” esası üzerine kurdu. Kitap Şuuru yayınlandığında  bu tez ispatlanıyordu. Her şeyin evveli, esası ve sonu kitap. TRT Haber Merkezi’nde çalışırken Ankara’da çoğu zaman görüşüyorduk. Kızılay’daki ofisine gittiğimizde “bir çay molası” diyerek bir teşehhüt miktarı ara verirdi. Çalışmalarını bildiğimiz için fazla da rahatsız olsun istemezdim. 14 Ciltlik Büyük Türk Klasikleri’ni yayınladığında bir üniversitenin üzerinden ancak gelebileceği bir çalışmayı bitirmişti. Sol kitapların sağı da etkisi altına aldığı günlerde bir sohbete dalmıştık Türkocağı’nda. Çok kızıyordu bu moda eserleri okuyan sağcılara. “Bir liste hazırladım illa ben roman, hikaye okuyacağım diyenlere” demişti. Listeyi de bir makalesinde yayınladı sonra.

Said Nursi’nin hayatını kaleme alması Risale-i Nurlarla beslenen bir nesil için ayrıcalık oldu. Tekel kırıldı. Bir kanaat önderi alim ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Onlar bunu sözkonusu yıllarda henüz anlamışlardı. Mesai sonu bir ziyaretimde  “Mehmetcim tam üzerine geldin..” diyerek Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler adlı yeni yayınlanan eserini  “Kardeşim Mehmet Çiftçigüzeli’ne sevgi ile 12.3 990” diye imzalayarak verdi. Yeni bir proje hazırlamış, bürokratik aşamalarını geçmeye çalışıyordu sonrasında. 30 Ciltlik Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatı muhteşem bir araştırmaydı. Sahasında da hala tek bir örnek. Esere sıcak bakan da İsa’ya da, Musa’ya da yarayan DSP’li Kültür Bakanı İstemihan Talay’dı. Katkı verdi, “bizimkiler” gibi rolantide kalmadı.

Türk Dünyası’nın dervişi, bilge adamı, mütefekkiri Nevzat Kösoğlu, İslam Coğrafyasının gönül adamı Türk tarih, felsefe, kimlik ve devlet anlayışını yeniden inşa ediyordu gayretleriyle, hatırlatmakla iktifa etmiyordu. Şehit Enver Paşa yayınlandığında öyle oldu mesela. Bazı putların kırıldığını gördü. Hatıraları da öyle. İyi ki o röportajı vermiş. Keşke bütün aydınlarımız böyle bir sorumluluğu üstlense. Terazinin kefesine koyabilse kendisini. Türk Ocaklıların kurduğu vakfın başkanlığını onurla taşıdı. Vakfın okulları ve dış Türklere yardımıyla da dini bayramlarda, bir ikinci, katlanmış bayram yaşattı insanımıza, Türk Coğrafyasına. Her Allahın günü yeni taşındığı Ümitköy’den Kızılay’a iner çalışmalarını hiç aksatmazdı. Her ay İstanbul temaslarıyla da bunu tamamlardı. Koşarak gittiği konferanslarına ve sohbetlerini de buna eklemek gerek. 72 yaşında, bir üniversite öğrencisi şevki taşıyordu ülkesine ve insanına faydalı olmak için. Tıbben tedavi görmesine rağmen hastalıkları onu bırakmıyordu. Nevzat Kösoğlu onları bırakıyor; davasına, mücadelesine, insanına, toplumuna hizmete  ve kitaba koşuyordu. Hem de nefes nefese!

“DÜNYAYA SÖYLEYECEK SÖZÜMÜZ VAR!”

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı olarak 12 Aralık 2012’de “Uluslararası Türk Dünyasını Aydınlatanlar İstanbul Sempozyumu” düzenlemiştik. İstanbul’a taşındığımdan telefonla kendisini davet etmiştim. Demiştim ki “Ağabey bu sempozyumumuzda sadece bir vefa ve hatırlatma değil, asırlardır bu mirası yiyor ve yerine yenisini koyuyor muyuz, koymuyor muyuz, yeni bir medeniyet inşası için yeni isim ve eserler mevcut mudur, değil midir’i, insanımıza yatırım yapılmış mı, yapılmamış mı bunu tartışacağımızı, müzakere edeceğiz.” Hemen kabul etmişti. Kimler katılacak, konuşma süremiz nedir, falan bu toplantıda olmalı, falan olmamalı demedi. Hatta kendi imkanlarıyla geleceğini anlattı. Sadece “Beni Göztepe’de kızımın evinden aldırırsanız sevinirim.” dedi , adresi verdi o kadar.

2023 Yılının Türk Dünyası Aydınları oturumunu yönetti. Prof. Dr. Elfina Sıbgatullina(Rusya), Mehmet Çetin, Doçent. Dr. Enise Abıbulla(Kırım), Dr. Fazil Gazenferoğlu(Azerbaycan) tebliğlerini tamamlayınca kendisi oturum başkanı olarak mikrofonu aldı irticalen “Dünyaya Konuşacak Sözümüz Var” dedi.Özeti şöyle kayıtlara ve notlarıma göre:

“Dünyada mevcut Türk toplulukları kökleri derinlerde olan bir ulu ağacın dalları gibidir. Bu bakımdan aynı köklerden beslenen kültürlerin birbirleri ile alışverişleri çok kolay ve rahat olacağını kabul edebiliriz. Biz millet olarak tarihte bir sürü imparatorluklar kurduk,  büyük devletler kurduk.  Eski kıtanın hemen bütün topraklarında ayağımızın izi vardır.

Bizim bu devletlerimiz aynı zamanda güçlü parlak medeniyetlerin temsilcisi idi. Bu Hindistan’dan Buhara’ya, İstanbul’a, Konya’ya gezdiğinizde, bu medeniyetlerin mimari eserlerinin bugünkü halini görme imkânınız vardır. Ama asıl önemlisi, bu temsil ettiğimiz medeniyetlerin ahlaki ve manevi yanlarıdır. Bu tarafları, medeniyetler üzerine konuşanların ne yazık ki pek fazla ilgisini çekmemektedir. Bugün dünyamızda batı medeniyetlerinin teknik üstünlüğünün olduğu kesindir.

Gerek Türkiye Cumhuriyeti, gerekse kardeş Türk Cumhuriyetlerinin ve halklarının hemen hepsi bu batı medeniyeti düzeyine, ilim ve teknik düzeyine ulaşmak için gayret etmektedirler. İnşallah kısa zamanda bu gayelerine ererler. Ama şunları görmemiz lazım, teknik insanlara bir hayat kolaylığı sağlamakla beraber insanın manevi yapısı üzerinde çok olumlu şeyler bıraktığını söyleyemeyiz.

Bu yüzyılın başından beri bu olay Batı’da da çok yüksek sesle dile getirilmektedir. En basit ifadesi ile teknik insanlara maddi imkanlar sağlamakta, ama insanları yalnızlaştırmaktadır, insanları bencilleştirmektedir. Biz de o trene bindik.İstanbul da şimdi milyonlarca insanın yaşadığı şu şehre, sokağa çıkıp yürüdüğümüz zaman milyonlar birbirinden ayrı, herkes yalnız, herkes tek başına yürüyor. Bunun getirdiği problemleri aklı erenler düşünüyorlar. Maneviyatın kayboluşunun teknik gelişme ile paralel gittiğini görüyoruz.

TURAN MEFKURESİ

Türk Milleti’nin bir özelliği olarak ben şunu telakki ediyorum. OSMANLI CİHAN DEVLETİ bir neslin kollarında can vermeye başladığı sıralarda birden bire ortaya “Turan” diye bir mefkure çıktı. Ziya Gökalp’ın yazdığı basit bir şiir ile, “Turan” mefkuresi çıktı.Bunu başkaları başka türlü yorumlayabilirler, ama bendenizin şahsen yorumu şudur;

O nesil Osmanlı insanları küçük şeyler düşünemiyorlardı. Onlar yüreklerini küçük hedeflere açamıyorlardı. O büyüklüklere sahip olmuş, o büyüklükleri yaratmış bir millet kendisine bir ideal çizecekse, bir kızıl elma çizecekse, bu en az “Turan” kadar olmalıydı. Turan kadar büyük bir imparatorluk giderken, yerine başka bir  “Turan” mutlaka gelmeli idi. Turan hem Türklerin yaşadığı bir coğrafya, hem de bütün Türkleri şemsiyesi altına alan bir siyasi birlikti. Bu elbetteki başarılamadı.

Başarılı bir cihan devleti çözüldü bitti. Ama bu ülkü bu neslin insanlarına Şevket Süreyya Aydemir Beyin ifadesi ile ‘yenilgiyi kabul etmeyen bu neslin’ insanlarına Birinci Dünya Harbi’ni yaşama imkânını verdiler.Yaşamak derken, o destanları yaşama imkânını kast ediyorum. Çanakkale Destanını verdi. O neslin milli mücadeleyi kazanmasına imkân verdi. Bu iki başarı, o nesilde yaşanan gerilimle gerçekleşti.

GENİŞ YÜREKLİ İNSANLARIN KOŞABİLECEĞİ HEDEFLER

Türk dünyası yeni bir oluş halindedir. Her yeni oluşun tabiatından gelen yüksek bir gerilimi vardır.Bu gerilim yüksekliğini biz Türk aydınları, Türk dünyasının aydınları, sadece Avrupa medeniyetine erişmek, uçak yapmak, tank yapmak şeklinde anlarsak milletimize yazık etmiş oluruz.

Milletimizin karşısına, Türk dünyasının karşısına, onun hiçbir zaman ulaşamasa bile ardından koşacağı büyük ülküler koymak zorundayız. Tarih kitaplarında kızıl elmayı yerden alıp Ayasofya’nın başına koyuyoruz. Aynen bunun gibi Türk dünyasının önüne büyük idealler, büyük ülküler, geniş yürekli insanların koşa- bileceği hedefler koyduğunuz zaman, o dünyanın ayağa kalktığını ve geriliminin çok daha fazla yükseldiğini görebiliriz. Görebiliriz derken bizim nesil olması şart değil elbet.

İNSANI MERKEZE KOYAN ANLAYIŞ

Şu an dünyanın muhtaç olduğu, ahlak ve maneviyattır. İnsana gerçekten değer veren, insanı merkeze koyan bir anlayış ile, yeni bir dünya, yeni bir medeniyet kurmaktır. Avrupa insanı merkeze almış gibi görünüyor, ama o insanı putlaştırarak, insanı maddeleştirerek merkeze aldığı için elleri ayakları birbirine dolanıyor.

Bütün insaniyet çağrılarına rağmen Afrika’da insanlar açlıktan ölüyor, çocuklar süt olmadan süt emmeden doğup ölüyorlar, ama Avrupa’nın insanlık diye haykıran elleri bir türlü vicdanına uzanmıyor. Burada bir problem var, anlayışın temelinde bir problem var. Bizim Türk dünyası, meselenin manevi ve ahlaki tarafından baktığınız zaman, insanlığın muhtaç olduğu değerleri ve insanlığın muhtaç olduğu anlayışı ona sunabilecek kültürel imkânlara sahiptir.

Ahmet Yesevi’den başlayarak günümüze kadar gelin, milletimizin maneviyatını yoğuran isimli- isimsiz yüzlerce ahlak kahramanı yetiştiren bu millettir. Onlardan alacağı imkân ve feyzile gene aynı çizgide, insanı Yaradan’dan ötürü seven ve Yaradan’dan ötürü insanı severken onu çevresi ile birlikte, yaşama alanı ile birlikte seven bir dünya perspektifini Türk dünyası insanlığa sunabilir.Ve onun hedefi artık yeni bir medeniyet anlayışı tasarımı manasında gelişebilmelidir.

MEDENİYETİ KORUMA, YAŞATMA VE YÜKSELTME GÖREVİ

Medeniyet tarihçileri, bir medeniyetin gelişmesi, güçlü olması ve uzun süre devam edebilmesi için o medeniyetin dayandığı halk kesiminin, büyük olması gerektiği tespitinde bulunurlar.

Rahmetli Mümtaz Turhan hocamız, İslam medeniyetinin çöküşünün sebebinin başında Arap ve Fars halklarının, İslam medeniyetinin kuruluşunda çok büyük payları olan bu iki halkın, tarih alanından çekilmeye başladığını, bunun bir çeşit yorgunluktan kaynaklandığını söylerdi.  Medeniyeti koruma, yaşatma ve yükseltme işlemlerinin sadece Türk milletinin omuzlarına kalmış olduğunu söylerdi.

Medeniyetin dayandığı taban, yani insan unsuru daralmıştır. Bu daralma medeniyetin ömrünü azaltmıştır. Bizim Türk dünyası olarak derin köklerden gelen bir kültür ortaklığımız var. Bugün farklılıklarımız ne olursa olsun, gene kültür tarihçileri 800 yıl, 1000 yılönceki kültürel olguların 1000 yıl sonra başka bir kültürel olguda ortaya çıkıp kendini gösterdiğini anlatıyorlar.

Bunlar kaybolmaz, bunlar bizim geçmişe dayalı büyük zenginliklerimizdir. Eğer Türk dünyası insan unsuru olarak, kültür bakımından bütünlüğünü sağlayabilirse, bu manada önüne insanlığın muhtaç olduğunu söylediğimiz bu manevi büyük kızıl elmayı koyabilir ve onu gerçekleştirme imkânlarına sahip olabiliriz.

TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ VEYA YENİ KIZIL ELMA

Bunun başlangıcını İsmail Bey Gaspıralı yapmıştır.Ve yangın gibi o mektepler bütün Türkistan da yayılmış, ama bildiğimiz hikâyelerden sonra kapanmıştır. Bugün araya birçok imkânsızlıklar girmiş olsa da, bunun yanı sıra bir çok imkânlar da tezahür etmiştir, beklenmedik imkânlar çıkmıştır. Günümüzün aydınlarına düşen, özellikle Türk dünyasındaki aydınlara düşen ilk görev, kültür birliğine ulaşabilmek için sosyalist dönemden kalma bilgi kirliliklerinden bu halkların kurtarılmasıdır.

Ve yine bağımsızlığına yeni kavuşmuş olmanın yarattığı mahalli milletçiliklerden, ucuz milliyetçiliklerden kurtarılması lazımdır. Bu dar milliyetçiliklerden kurtulup da Türk Dünyası Birliği fikri üzerinde eğer dil birliğinden başlayan birliğimizi gerçekleştirebilirsek, bizim dünyaya söyleyecek sözümüz vardır, bunu da söyleyecek gücümüzde vardır, buna da inanıyorum.”

Dilerim bu rüya gerçeğe inkılab eder, hayata geçer. Aydınlarımız, devlet adamlarımız sorumluluklarını bir kere daha fark ederler.

Türkocağı’nın e-mail notuyla Nevzat Kösoğlu’nun vefat haberi geldiğinde ruhuna fatiha gönderdim bu aziz ağabeyimin, bu geniş yürekli civan merd aydınımızın.Diğer sivil toplum kuruluşlarımız Birlik Vakfı, ESKADER  vs bilgi verdim. Ankara Kocatepe Camii’ndeki cenaze namazındaki cemaat Türkiye’nin, Türk dünyasının, islam coğrafyasının nüvesiydi, özüydü. Herkes, her kesim yakararak bir eli duada Kocatepe’deydi. Dünyaya söyleyecek bir şeyi olanlar Nevzat Kösoğlu’nun cenazesinin başındaydılar. Tümü de yarınki Türk Dünyasının “yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verenlerdi”.

 

 

Obama Müslüman Oldu mu?

 

Çin’i alt üst etmek için İstanbul’dan 100 bin sürücüyü Çin’e ihraç etmek yeterli.

Hem eski intikamları almış olur, hem gelecekte tehlike olmasından kurtuluruz.

Sivas’ta Sürücüler Cemiyetinin binasında bir yazı vardı: “Türk Şoförü en asil duyguların insanıdır. MKA” Asalet bir yana duygularımız dumura uğramaya başladı trafikte.

Çin Britanya’nın da bir kopyasını yapıp İrlanda’ya verse AB’den proje parası alabilir.

Öte yandan, Çin’e Latin Alfabesini öğretme zamanı geldi.

Son İmparator filmine de sahne olarak eklenmesi lazım.

Taklit Çin’de bile olsa gidip alacaksın ya da bekleyip ithal edilince almak lazım.

Dahası, ABD’nin tüm okullarında Çince ana eğitim dili olmalı.

Ha bu arada çok dil bilene “polglot,” iki dil bilene “bilingual,” tek bilene “Amerikalı” denirmiş.

Türkler dillerini en çok yurtdışında ve yabancı dilde eğitim alırken sever ve kullanırlar.

Bakın, Öcalan da hep Türkçe konuşuyor.

Yakında Obama’nın Müslüman olduğu haberlerini bekliyorum.

Basketteki kadar gerçekçi bir atışı olacaktır, umarım.

Şimdi İsmet Özel’in “Amerikalı değilim ve asla olmayacağım!” demesinin hikmetini de anlamış oluyoruz.

Bölgedekaos Büyük Ortadoğu Projesi ile başladı, sonra Büyük Türkiye Projesi olarak evirilecekmiş.

Divan var Divan’dan öte.

Şimdi bu içeceklerden şerbeti filan da unuttuk.

Hani Osmanlı Sultanları ve tebaası da içerdi ya!

Yedi Düvel dediklerimiz hangisiydi, dostlar?

Hangi yedi devlete karşı direndik?

Şimdi Koçların Mevlevi olduklarını düşünün ve “bu fakir” diye söze başladığını.

Sahi bu fakirlik zenginlik nasıl bir şeydir?

Zenginlik alabilmekle ölçülür nedense, ama aslında almaya direnmek gücüne zenginlik demek lazım değil mi?

İnsanlar giderek, “smart” denen elektronik aletlere akıllarını emanet ediyor.

Kullanılmayan akıl sonra devreden hep çıkacak.

Anarşiyi doğru anlamazsak bize terör olarak döner.

Anarşi iyidir, sıkıntı Baba’rşi de.

Yani ataerkil bakışta…

İmdi tabii ki biz zahire göre karar veririz.

O açıdan hosteslerin sadece dış görünümlerini düzenlemek lazım.

Hostlar konusuna bilahare geleceğiz.

Uçaklarda Business kısmını mescit yapmak fikri fena değil…

Bir öneri de şu olabilir aslında.

Pilotlar imamlık eğitimi alabilirler.

Otomatik pilota bağlar ve cemaatle namaz kılınabilir.

Ha bu arada Kâbe’deki McDonalds ve Starbuckslara anlam verebilen var mı?

Ben mi fazla ayran içtim bugün?