18.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 944

Hicret Günahları Terketmektir

 

Hicret; İslam tarihi açısından olduğu kadar dünya tarihi açısından da büyük bir hadisedir. Çünkü hicret, Müslümanların güçlenmesinin ve İslam’ın hızla yayılmasının önündeki engelleri kaldırarak İslam ve insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu öneminden dolayı hicret, Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliği döneminde tarih başlangıcı olarak kabul edilmiş ve Hicrî takvim bu hadise ile başlamıştır.

Hicret sözlükte “terketmek, ayrılmak, bir yerden başka bir yere göç etmek” anlamına gelmektedir. Dini bir kavram olarak ise hicret kelimesi Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Mekkeli Müslümanların Mekke’den Medine’ye göç etmelerini ifade etmektedir.

İslam’ın ilk yıllarında, Müslümanlara hayat hakkı tanımak istemeyen ve İslam’ın hızla yayılmasından endişe duyan Mekkeli müşrikler, onlara pek ağır işkenceler yapıyorlardı. Bu baskı ve işkencelere dayanamayan bazı Müslümanlar Allah’a karşı kulluk görevlerini daha rahat yapabilmek amacıyla Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in müsaadesiyle yurtlarını, yuvalarını terk ederek iki kafile halinde güvenli bir ülke olan Habeşistan’a hicret ettiler. Daha sonraki yıllarda (miladî 622)  Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanlar, emniyet içinde olacakları ve huzur içinde inançlarını yaşayabilecekleri emin bir yurt haline gelen Medine’ye (Yesrib) göç ettiler.

Kur’an’da bu kimseler muhacirler olarak anılmış ve Allah’ın onların kötülüklerini örteceği (Âl-i İmrân, 3/195), onlardan razı olduğu, onlar için cennetler hazırladığı (Tevbe, 9/100), onların hakiki mü’minler olduğu (Enfâl, 8/74), Allah katındaki derecelerinin büyük olduğu (Tevbe, 9/20) ve Allah’ın rahmetine mazhar olacakları (Bakara, 2/218) bildirilmiştir. Çünkü muhacirler; imanları uğruna yurtlarını terk etmişler, Allah yolunda eziyetlere uğramışlar, müşriklerle savaşmışlar (Âl-i İmrân, 3/195), mallarını ve canlarını ortaya koymuşlardır. (Enfâl, 8/72) [DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 257]

Bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakarak göç edip gelen Muhacirlere kucak açan Medineli Müslümanlara da yardım edenler anlamına gelen “Ensar” denilmiştir. Evlerini ve mallarını muhacirlerle paylaşan Ensar’ın gösterdiği yardımseverlik ve fedakârlıklardan Kur’an-ı Kerim’de övgüyle bahsedilmiştir. ﴾Enfâl, 8/72, 74; Tevbe, 9/100﴿

Hicret, Müslümanların inançlarının gereğini serbestçe ve gönül huzuruyla yaşayabilecekleri bir yer bulmak için yaptıkları göç ve bu uğurda katlandıkları zahmetli yolculuğun adıdır. Nitekim hicret kavramı, Kur’an-ı Kerim’de göç etmenin dışında terim anlamına uygun olarak “Allah uğrunda bir yere göç etmek” (Bakara, 2/218; Âli İmrân, 3/195; Nisâ, 4/89, 97; Tevbe, 9/20) anlamına da kullanılmıştır.

Hicret, günahları terk etmek anlamına da gelmektedir. Bir ayet-i kerimede, “Kötü şeyleri terk et” (Müddessir, 74/5) buyrulmuştur. “Hicret iki özellik taşır: Birisi, günahları terk etmek; diğeri ise, Allah ve Rasûlüne hicret etmektir. Hicret, tövbe kabul olunduğu sürece sona ermez. Tevbe de güneş batıdan doğuncaya kadar makbuldür. Güneş batıdan doğunca artık her kalp bulunduğu hal üzere mühürlenir. İnsanlar işledikleriyle kalır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 192) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.) de hicretin bu yönüne işaret etmiştir.

Hicrette esas gaye İslam’ın gönül huzuruyla ve en iyi şekilde yaşanmasıdır. Dinimiz hicret ile haramlardan uzaklaşıp helallere, iyilik ve güzelliklere yönelmeyi hedeflemektedir. Bu husus Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde şöyle ifade edilmiştir: “Fitne ve bozgun zamanında ibadet, bana hicret etmek demektir” (Müslim, Fiten, 130) “Gerçek Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk eden kimsedir.” (Buharî, İman, 4-5)

Özellikle dinin emirlerini yerine getirmenin zorlaştığı zamanlarda günahlardan uzak kalmak ve ibadetlere sarılmak Müslüman için hicret etmek anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hicret, gizlisi ve açığıyla bütün kötülükleri terk etmen, namazı kılman, zekâtı vermen demektir. Bunları yaparsan bulunduğun yerde de ölsen, sen muhacirsin.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 224)

Hülasa; Müslümanlar için Allah’a kulluk görevlerini yerine getirme konusunda gayret göstermek, bütün çabalarına rağmen bulundukları yerde buna muvaffak olamadıkları takdirde gerekirse dinlerini daha iyi yaşayabilecekleri başka beldelere hicret etmek dinî bir vazifedir.

Bu duygu ve düşüncelerle; 4 Kasım Pazartesi günü idrak edeceğimiz Muharrem ayını ve 1435. hicrî yılbaşını tebrik ediyor; Yüce Allah’tan milletimizin ve tüm İslam âleminin birlik ve beraberliğine, huzur ve mutluluğuna vesile olmasını diliyorum.

 

 

Erdoğan Daha Ne Derse Uyanacağız

 

“Üstünlük takvadadır. Bakıyorsun Türklükle üstünlük taslıyor. Ya niye üstünlük taslıyorsun, geç o işi. Gel birbirimizi Yaradan’dan ötürü sevelim. Ölçümüz bu olsun. Millet kavramına bile farklı bir ölçü getiriyor. İçeriğini bilmiyor. Nedir millet kavramı? İlla başına Türk kavramı gelecek veya Türk ifadesi gelecek diyor. Kardeşim sen illa Türk Milleti olarak dayatırsan, öbürü der ki hayır Kürt Milleti der, öbürü çıkar hayır Laz Milleti, öbürü Boşnak Milleti der. Niye bunu böyle diyorsun? Diyor ki, Türk Milleti hepsini kavrar. Hayır, Türk Milleti hepsini kavramaz. Millet hepsini kavrar. “

Daha fazla bu inanılmaz, dayanılmaz sözleri ve gariplikleri yazmaya gerek yok.

Bu kadarı yetmez mi?

Kim diyor bu sözleri?

Bu memleketin Başbakanı olduğunu söyleyen bir kişi.

Peki, bu kişi bunları söyledi söylemesine de, bunları duyan insanların içerisinden neler geçti acaba?

Bunları duyan insanımız hangi kutuplaşmanın, ayrışmanın, bölünmenin, düşmanlığın, ezilmişliğin, yenilmişliğin anaforlarında kulaç attı acaba?

Yüzde doksanından fazlasının Türklükten rahatsız olmadığı veya olmaması gereken bir ülkede, o ülkenin Başbakanı olduğu iddia edilen bir kişi bu sözleri bu kadar rahat nasıl sarf eder?

İşte meselenin düğüm noktası burada!

Bu bir oy meselesi, parti, seçim konusu olsa, bu garip, boş, ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı, hakaret dolu sözlerin söylenmemesi gerekir. Oy meselesi olmadığına göre, hangi görevle ve nereye mesajlar iletiliyor? İlla cumhurbaşkanı olmak için, egemen güçlere selam mı çakılıyor?

Türklüğe ve koskoca bir millete, bu kadar ağır hakaretleri ve dalga geçerek söyleyen bir insanın olduğu ülkede, o milletin fertlerine ne demek gerek acaba?

Bu insan daha neler söyleyecek de, Türk Milleti bütün fertleri ve bütün unsurlarıyla dur bakalım kardeşim ne yapıyorsun, ne söylüyorsun sen diyecek acaba?

Bu sözlerle yüce dinimiz İslâm ile ilgili de insanımız rahatsız edilmiş olmuyor mu?

Bugün yaşananları bir değerlendirirsek, esas din anlayışı farklılığında çok ciddi gel-gitler yaşanmıyor mu?

Esas, din anlayışımızda, dine bakışımızda bir ayrışma ve kutuplaşmayı bu ülkenin Başbakanı olduğu iddia edilen kişi ortaya koymuş olmuyor mu?

Osmanlı yıkılırken, Türk Milletinin aydınları bir arayış içerisinde oldular. Bu arayışlarında, devleti ve milleti, önce Osmanlıcılıkla kurtarmaya çalıştılar, olmadı, İslâmcılıkla kurtarmayı denediler, neler olduğunu yaşayarak görünce, en sonunda da Türkçülükle kurtarmanın zorunlu kararını verdiler ve Çanakkale, Millî Mücadele zaferleri işte bu anlayışın eseridir, sonucudur.

Tarihi yeniden mi bu kişilere anlatalım? Bu kişiler bilmiyor, anlamak istemiyor iseler, Türk Milleti de mi bilmiyor?

Bu kişi daha neler söyleyecek de insanımız uyanacak acaba?

Bu kişinin daha ne yapması gerek acaba?

İş işten geçtikten sonra mı? Ki geçtiğini aslında hep beraber yaşıyoruz, bana göre…

Yazıklar olsun!

 

 

Tarihle Hesaplaşmak

 

Mizancı Mehmet Murat’tan beri tartışmaktayız.

Turfa mı, Turfanda mı? sorusu hâlâ gündemde.

Doğu’ya mı, Batı’ya mı düşer menzil?

Osmanlı’ya mı Cumhuriyete mi?

Hainler mi yazar tarihi, kahramanlar mı?

Devlet mi düzeltir, bireyler mi düzelir?

Tanzim etmek istediklerimiz ve tanzim etmekte gerekli bireysel çabalarımız.

Ancak Mizancı Murat’ın düşünce evreni bile bizimkinden daha genişti.

Romanı okuyunca Mehmet Murat’ı Cezayir’den İstanbul’a, Afrika’dan Avrupa’ya uzanır pusulası.

Artık çökmeye başlayan Osmanlı Devleti için bireysel olarak neler yapılmalı dan başlar.

Sadece İstanbul’da, Manisa da değil Cezayir’e kadar okullar açmaktan dem vurur.

Demek ki bilinci, çöken Osmanlıya rağmen, bütünlük arz ediyor.

Bilimcimiz parçalıysa, yekpare bir şeyimiz yok demektir.

 

Kimi koltuğa oturur, kimine koltuk oturur.

Mümin diye günahsız insana değil, küfür ve münafıklıktan uzak olana denir.

AB’ye girmeyi matah, NATO’da olmayı güvence görmediğimiz zaman ülkemiz düze çıkmış demektir.

Kusursuzla başlamak bizi kusura iter.

Yola çıkmadan enerjimiz biter.

Baktılar ki makine para ediyor, bazı insanlar makineleştiler…

Protestan İslam’ı diye bir şey uydurdular da, Katolik İslam ne zaman oldu ki!

İran ne kadar “İslam” Cumhuriyeti ise, “Cumhuriyet” de o kadar İslam’la ilgili demektir.

Türkiye Cumhuriyetini, fıkıh ve akait açısından değil, tarihin getirdiği karmaşık siyaset uzantısı olarak görmek lazım.

Osmanlı’yı anlama çabaları da sadece kendi içinde kokuşmayla değil, dış etkilerle açıklanabilir.

 

Demokrasi’den kurtulunca ülkemiz gerçek bir İstiklale kavuşacaktır.

Parçalanan coğrafyada “tek dişi kalmış canavara” demokrasi diyorlar.

İslam’ı uçurmak için kaynatınca, ılıman İslam oluyor.

Sonrasında buharlaşıp gidecek sanırım.

Cumhuriyet döneminde İngiliz destekli Fransız laikliğini benimsedik.

Yanlış laiklik algıları oldu.

Toplumun bilincini parçaladı.

Dilerim, şimdi de İslam ile ilgili yanlış tercihlerle toplum bilinci bölünmez.

Vahabi İslam’ı, popüler din uygulamaları arasında bocalamamak lazım.

Devletin yürüttüğü çözüm süreci kadar, İzmir’deki miting de yararlıdır.

Çatışma değil, dengeleme açısından gereklidir.

Budenge, dış dengedir.

Türkiye’nin içerdeki “çözüm sürecini” Türkiye’nin “çözülme belirtisi olarak görmek isteyenler açısındanİzmir mitingi ve Adana mitingi TC Devletinin elini güçlendirir.

Bu arada Karl Marks ironi bir şekilde tarihe dönüyor.

Marks demişti ki:”sermaye, inançlar dâhil üstyapıyı şekillendirir.” Yasaları da.

Ancak üst yapı içerdeki değil bizde.

Üst yapı, içimizdeki yapıları yönlendiren yapılardır.

İran’ı Katolik-Sosyalist Fransa ve Rusya nasıl İslam Cumhuriyetine çevirdiyse, içimizdeki aşırı sol da kapitalist ülkelerce desteklendiler.

Azerbaycan’ı ikiye bölen gücün biri kapitalist diğeri komünist oldu.

Biri Rusya’da diğeri İran’da kaldı.

Ülkede 63 akil, 300 makul insanın çıkışına vesile olmuştur.

Demokrasi hikâye, ama bu diyalektik önemli.

Son devir Osmanlısı ile ilk devir Cumhuriyetinin hastalıkları aynıydı.

Başka gücü yoktu.

Toparlıyoruz usulca…

“İngiltere ne zaman Büyük Britanya oldu?” diye sormak lazım.

“Misyon” dediğimiz, komisyon almayınca ortaya çıkar.

Kendinden başka ideal Müslüman, ideal laik, ideal cemaatçi, ideal partici görmeyen akıl aslında kendinden başkasını görmeyen körlüktür.

Mevlevilikte bir prensip vardır hani: “Nefsin ilk fısıldadığını yapma!”

Yani bir sonraki aşamayı da düşünmek gerekiyor.

Evvela bez dediler, başörtüye, öyle böldüler bilinci.

Sonra bayrak, bez oldu.

Öyle bölündü bilinçler.

Artık toparlanma vakti.

Kabilecilik bittikçe millet olacağız.

Olacağız…

Türkiye’nin içinde olduğu dönem her tür şüpheyi çekebilir.

Ancak dönemeçten sonrasında Türkiye kendinden ötesiyle buluşacak.

Artık ülkenin sadece bir yerinde bilinen şeyler ülkenin her yanında bulunuyor.

Hatta yurt dışına satılıyor.

Mesela, şalgam, kuşburnu.

Yerel değerlerin ülkece sahiplenmesi her alanda olacaktır.

İsrail’in bölgedeki varlığı, Türkiye’nin gelişmesine dolaylı olarak yardımcı olacak.

Britanya kozlarını bitirmedi henüz.

Henüz tam orada değiliz.

Ama ben TC’nin büyüyerek, cazibe merkezi olacağını düşünüyorum.

30 yıl sonra eski hesapları açmak lazım.

Bunların başında da Osmanlının son döneminde olanlar var.

Arkasından Osmanlı’ya imzalatılan anlaşmalar geliyor.

 

 

 

Dünya Müslüman Alimler Birliği Fetvası

0

 

Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Ali Cuma’nın Fetvasını Ret ediyor, Ezher’in Kurumlarını ve Âlimlerini Bu Fetvanın Saçma Olduğunu Açıklamaya Davet Ediyor.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Mısır diyarı eski müftüsü Ali Cuma’nın Allah’ın mahrem kıldıklarını çiğneyen, hakikati saptıran ve İhvan’ı sahtekârca karalayıp haricilikle niteleyen sözlerini duymuştur. Müftü, Haricilerin ashabı günahlarından dolayı küfürle suçladığını, tevil yaparak Müslümanların öldürülmesini ve mallarının talan edilmesini meşrulaştırdıklarını, cemaate katılmayı terk ettiklerini ve imamların arkasında namaz kılmadıklarını biliyor. Haricilerin yönetime ve iktidara karşı haklı hiçbir delilleri olmadan isyan ettiklerini, kanunları çiğnediklerini ve yolları kestiklerini de iyi bilmektedir..

Bu özelliklerin hiçbiri İhvan Hareketi’nde yoktur. İhvan hareketi Müslümanları küfürle suçlamıyor. Müslümanların cemaatlerine katılmayı terk etmiyor. Yönetimi gasp eden yöneticiye de isyan etmiyor. Onlar görüşlerini barışçıl gösterilerle açıklıyorlar. Barışçıl gösteriler; iktidarın gasp edilmesine karşı, Mısır halkının üzerinde uzlaştığı tepki biçimlerinden birisidir. Ayrıca göstericilerin tümü de İhvanı Müslimin mensubu değildir. Aralarında Hıristiyanlar dâhil, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan şerefli insanlar var.

Eski müftü, sapık inançlarından yola çıkarak gösterici halkın, öldürülmesi ve vurulması konusunda fetva vermiştir. Müftü daha da ileri giderek, Resulullah’ın ve evliyanın çatışmalarda göstericileri vuranlarla beraber olduğu yalanını da uydurmuştur. Bu konuda rüya gördüğünü söyleyerek fetvasını meşrulaştırmıştır.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği, İhvanı Müslimin Hareketini savunmak için değil; hakkın, hakikatin ve şeriatın gereği olarak eski müftünün bu garip fetvasını reddediyor. Cenabı Hakk’a ve Resulüne yalan isnat eden bu garip ve saçma fetvayı reddetmeyi bir görev addediyor. Güvenilir ve bilinen İslam âlimlerinden hiçbiri böyle saçma bir fetva vermemiştir. Bu saçma fetva’yı Cenabı Hakkın, Ali İmran suresinin 78. ayetindeki şu ifadesi tam olarak tanımlamaktadır. “Iddialarına, gerçeği bildikleri halde Allah katında delil getirenler, Allah’a yalan yüklüyorlar, isnat ediyorlar.”

Müftünün bu fetvası; hiçbir fıkhi ilkeye ve yönteme dayanmıyor. İslam hukukunda, kadim ve güncel İslam tarihi geleneğinde böyle bir fetvanın, benzeri yoktur. Müftünün bu sözleri, çağımızın fıkıh ve fetva tarihine saçmalığın örneği olarak girecektir.

Ali Cuma’nın, gösterilerde veya kavgalarda askerlerin göstericileri vurmasını ve öldürmesini caiz kılan fetvasının bir benzerini hiçbir İslam âlimi vermemiştir. Hatta İslam âlimleri, silahlı olarak başkasının evine girip ev sahibine saldıranı veya onun kıymetli eşyalarını gasp etmeye çalışan bir saldırganın, saldırı esnasında güvenlik kuvveti tarafından vurulmasını caiz görmemiştir. Silahlı bir saldırgana nasıl davranılması gerektiği konusunda İslam âlimleri şu fetvayı vermişler:

“Öncelikle çatışma esnasında, silahlı saldırganı engellemek için olabildiğince korkutmak gerek. Yeterince güç ve kuvvet varsa, vacip olan, saldırganı yakalamaktır. Silahlı saldırganı yakalama ve durdurma imkânı olduğu halde, bu yönteme başvurmadan vurmak ca,iz değildir. Silahlı saldırgan jopla durdurulabiliyorsa, jopla durdurmak gerek, bu imkânı kullanmadan saldırganı vurmak ve ona karşı kılıç kullanmak caiz değildir. Saldırganın saldırısı engellenemiyorsa, öncelikle ayaklarından ve ellerinden vurularak durdurulmalı. Saldırganın eylemi bu şekilde engellenebiliyorsa, bu yöntemi kullanmak gerek. Bu imkânları kullanmadan saldırganı doğrudan doğruya vurmak ve öldürmek caiz değildir. Saldırganın saldırısı jopla durdurulamıyorsa; kılıç, ok veya tüfek kullanmak zorunluluğunun olduğu hallerde; öldürme kastı olmadan, sadece saldırganı durdurma amacıyla silah kullanılabilir. Önemli olan saldırganın saldırısında kullandığı silaha ve saldırı biçimine daha hafifiyle karşılık vermektir. Daha ağırı ile saldırıyı durdurmaya çalışmaya başlanmamalı.”  Bu ilkeler, İslam hukukunun Allah’ın şeriatine göre düzenlediği kesin hükümlerdir. Bu hükümler, keyfi olarak dünyanın veya bir grubun hoşuna gidilsin diye düzenlenmemiştir.

Müftü Ali Cuma’nın verdiği bu fetva, şer’i ve kanuni olarak öldürmeyi ve kan dökmeyi tahrik etmektedir, kışkırtmaktadır. Buhari’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği hadisi şerifte Resulullah (a.s):” Bir Müslüman, Allah’ın haram kıldığı kanı dökmedikçe, güvenlikte olur”  hükmüne tamamen muhalif bir fetvayı eski mısır müftüsü vermiş bulunmaktadır.

Ayrıca, Nesai’ninİbn Ömer’den rivayet ettiği bir diğer hadisi şerifte Resulullah (a.s.):”Bir Müslüman insanı öldürmek Dünya’nın düzenini bozmaktan daha kötü bir fiildir” diye, buyurmuştur.

Aynı durumu, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:”Kim ki bir kişiyi, haksız yere işlediği bir cinayet veya yeryüzünde çıkarttığı bozgunluktan dolayı değil de haksız bir sebepten dolayı öldürürse; bütün insanları yani insanlığı öldürmüştür. Kim ki bir insanı yaşatırsa bütün insanları ve insanlığı yaşatmış ve diriltmiş olur” (Maide:32). Nisa, 93. ayette ise Cenabı Hakk: “Kim kasıtlı olarak bir mümini öldürürse, ebediyen düçar olacağı cehennem azabı ile karşılık bulacaktır. Allah’ın gazabına, lanetine ve şiddetli azabına müstahak olacaktır”, buyurmaktadır.

Ali Cuma, bütün göstericilerin devlete/iktidara isyan ettiği yorumundan yola çıkmaktadır. Bu gerçekleri ve fiili durumu çarpıtmaktır. Bilakis Ali Cuma ve onun gibiler, halkın kendisini seçtiği ve kendisinden razı olduğu meşru iktidara isyan etmişler, yasal yönetimi ilga etmişler, yasal başkanı saklamışlar, onu hiçbir yasaya dayanmadan tutuklamışlar. Halk yasal başkanı ve düzeni korumak için barışçıl gösteriler yapmıştır. Darbe yönetiminin iddia ettiği gibi, göstericilerin hiç birisi silahlı değildir. Silahlı olanlar askerlerdi, polislerdi, baltacılardı. Bunlar ellerindeki silahlarla temiz insanların üzerine kurşun sıkmışlardır. Rabbimiz Allah’tır diyen kitleleri kurşuna dizmişlerdir.

Cuma bey, şunu bilmeli ki, Mısır diyarında, halkın seçtiği başkana isyan edenler ve onu devirenler, yani darbeciler haricidir. Vacip olan halkın seçtiği başkanın yaptığı görevlendirmeleri yürütmektir, ona saygı göstermektir. Meşru başkana itaat etme; Allah’ın şeraitinin bir gereğidir. Bunun böyle olduğunu, kitap, sünnet, ümmetin icması, seçkin, alanın uzmanı sadık İslam âlimleri söylüyor. Cenabı Hakk onlarla birlikte hareket etmemiz gerektiğini Tevbe 119. ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “İman edenler; Allah’a bağlanınız, bağlılığı çiğnemekten çekininiz, doğru yani sadıklarla birlikte davranınız”.

Eski Müftü Ali Cuma’nın esas garip olan tarafı; Kahire’de Elfetih camisine sığınanları toplu olarak öldürmeyi meşrulaştırma konusundaki hüsran olarak tanımlanabilecek olan açıklamasıdır. Elfetih camisinde meydana gelen felaketi, Resulullah’ın yaktığı Dırar mescidine benzeterek meşrulaştırıyor. Müftü Cuma Efendi, mutemelen ya unutmuştur, ya da cehaletini unutmazlıktan gelerek saklamaktadır Çünkü Elfetih camisi, ezanın okunduğu ve Allah’ın adının zikredildiği bir büyük camidir, bu camide yıllardır Cuma namazı kılınmakta, insanlar bu camide tevbe ederek Allah’ a dua ediyor, namaz kılıyor. Bu camide yıllardır, Müslümanlar doğruluğu emretme, kötülükten kaçınma ve Allah’ın helallerine ve haramlarına uyma konularında vaaz dinliyor, vaaz veriyor.

Resulullah’ın yaktığı Dırar mescidi ilk günden itibaren, İslam’a zarar vermiştir, küfrü yaymıştır, Müslümanları bölüp parçalama işlevi görmüştür, Resulullah’a ve Allah’ın dinine savaş açanların karargahı olmuştur. Elfetih camisi, nasıl Dırar mescidine benzetilir anlamak mümkün değildir.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği; Ezher’in ilgili kurumlarını, meşayihini, ve seçkin âlimler heyeti üyelerini, eski müftünün bu fetvası konusunda görüşlerini açıklamaya davet ediyor. Çünkü onların sükûtu; bu batıl/saçma fetvayı kabullenmeleri anlamına gelmektedir.

Yüce Rabbimiz, biz Sana, nebilerine, peygamberlerine, meleklerine, makamının gücüne inanıyoruz, güveniyoruz. Senin dinini bozmaya ve kitabınla oynamaya çalışanlara karşı, Sana sığınıyoruz. Bilmediklerini yani cehaletlerini Senin sözleriyle kapatmaya çalışanlara, Sana uydurdukları yalanları atfedenlere, Sana ve resulüne iftira atanlara karşı Sana iman ediyoruz.

Allah’uTeala’dan; bize gerçeği olduğu gibi göstermesini, gerçekle bilinçlenip ona uymamızı; batılı olduğu gibi göstermesini ve ona karşı bilinçlenip ondan sakınmamızı sağlamasını diliyoruz.

İnsanların çoğu bilmese de Allah dilediklerini yapıyor.

الدوحة:8 ذوالحجة 1434ه 8 Ekim 2013 Doha

Prof. Dr. Ali Karadaği                                Prof.Dr. Yusuf El-Kardavi GenelSekreter                                         Genel Başkan

Tercüme: Hacı Duran, Kaynak Gösterilme Şartıyla İktibas Edilebilir

 

 

 

Dört Aylık Mutluluk İçin Ömür Boyu Mezar Kazmak

Evleneceklerin dikkatine;

Rivayet bu ya

Fi tarihinde bir gün

Erkek bir fare ile dişi bir fil tanışır.

Konuşur bir müddet arkadaşlık eder.

Sonra bir birlerine aşık olurlar.

Aşkın gözü kördür derler ya

Hakikaten de öyledir.

Sen olmazsan ben yaşayamam.

Minareden uçarım.

Körfeze düşerim.

Yarın başına geleceklerden habersiz

Hayatı bu günden ibaret sanıyor.

Evet, bizim fare ile fil evlenmeye karar verirler.

Kız istemeydi nişandı nikâhtı derken

Evlilik gerçekleşir.

Bunlar mutlu, mesut ve bahtiyar bir hayat yaşamaya başlarlar.

Derken bizim fil hastalanır.

Zaman içerisinde hastalık ilerlemeye başlar.

İyileşme sağlanamayınca da

Nihayet fil ölür.

Derken farenin dostları taziyeye giderler.

İçlerinden birisi fareye ne hissettiğini sorar

Fare tarihi bir cevap verir.

“Dört aylık mutluluk için ömür boyu mezar kazacağım” der

Evet, sevgili gençler!

Sizde dört aylık mutluluk için

ömür boyu mezar kazmak zorunda kalmayınız.

Sizce bu evlilikteki yanlışlıklar nelerdi?

Bundan hangi sonuçlar çıkarılabilir

Türk’e Kefen Biçmek

 

Bazen kalsın diyorum,artık hiç yazmıyayım,
Boşuna mı bu uğraş, ortaya çıkmayayım.
Sağa dön sahte yüzler,sola dön hep ihanet,
Türk’e kefen biçtiler, ben nasıl sövmiyeyim.

Ufkumu tazeleyip daha çok yazmalıyım,
Kalem alıp elime,güneşler saçmalıyım.
Sevgi sunup herkese, sabır dağıtmalıyım,
Türk’e düşman olanı hemen susturmalıyım. 

Avuçlarım duada, kalpler feth etmeliyim,
Yaradılanı hoşgörüp, yar’a sığınmalıyım.
Atamın ülkesinde Türkçe konuşmalıyım,
Dilimi çift edenin,dilin koparmalıyım.

Ayağa kalk Türkoğlu,çalışın durmayalım,
İhanet paketini yüzlerine çarpalım.
Sen ben yokuz biz varız, Türklüğe şan katalım,
Vatan hainlerini millete anlatalım.

Andımızda ne vardı, niçin kaldırmalıyım?
Doğruyum,çalışkanım Türk’üm de demeliyim.
Aklınız Türk’e düşman,fikriniz Türk’e düşman,
Başörtüsü kılıfın, bunu anlatmalıyım.

Bize omuz,güç verin,çemberi yarmalıyım,
Yeniden dirilelim, çıkıp Ergenekondan.
Allahuekber deyip artık doğrulmalıyım,
Türk’e kefen biçenin aklını almalıyım.

 

 

Cumhuriyet Bayramı

29 Ekim Cumhuriyetin 90. yıldönümü Milli Bayramımız Türk Milletinin bayramı kutlu olsun.

Mustafa Kemal Atatürk ” Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözüyle Cumhuriyetin önemini ne güzel anlatmıştır.

Bu bayramda siyasi parti liderleri Cumhuriyete yakışır bir tavır ve olgunluk içerisinde olmalıdırlar.

Avrupa’nın emperyalist güçlerine karşı Gazi Mustafa Kemal Atatürk milletine önderlik ederek, milleti ile birlikte milli kurtuluş savaşını başlatmış, savaşı kazanarak bu günkü milli devletimizi Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuştur.

Atatürk döneminde yoktan var olan bu Cumhuriyet her alanda büyük atılımlar yapmış, hızla gelişmiş ve kalkınma yolunda büyük adımlar atılmıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra Batılı emperyalist güçler Türkiye Cumhuriyetinin gelişmesinden endişeye kapılmışlar ve yeşermeye başlayan taze fidanı budamanın planlarını yapmaya başlamışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti içerden ve dışarıdan kuşatılmaya başlanmış ve önemli kadrolar Amerika’da, Avrupa’da özel yetiştirilen kişilere teslim edilmiştir.

Bu kişiler Türk Milletine mensup olma şuurunu reddeden bölücü siyasi Kürtçülük yapanların devamlı önünü açmışlardır.

Yine bu kişiler yönetimi ellerine geçirdikleri için Türkiye Cumhuriyetinin üniter millet ve devlet olarak yanlış kurulduğunu, demokratik olmadığını dile getiren Türk kimliğine soğuk bakan, Cumhuriyet düşmanlarına zemin hazırlayan ve kendilerini ikinci cumhuriyetçi olarak ilan etmişlerdir. Cumhuriyeti numaralamaya kalkanlara diyoruz ki; Devlet tek, Millet tek, Bayrak tek ve Cumhuriyet tekdir. Haddinizi bilin ve bu milletin sabrını taşırmayın.

Adımız andımızdır, yoluna can koyarız Türk olmayı en büyük şeref ve şan sayarız.

Ne mutlu Türküm diyene.

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacak bunun için muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur diyor ve Büyük Türk Milletine mutlu yarınlar diliyorum. 

Meşrutiyet, Osmanlı ve Batı

Bir yazarın dediği gibi: “Osmanlı’nın Meşrutiyet’e (Anayasal Düzen’e geçme) çabası da yabancıların baskısı altında yürürlüğe konulmuştur.”

Evet öyledir ama, onların gayesi ve bu değişiklikten beklentileri bambaşkaydı. Bunu ister görünürken; karışacak devletin başını yiyeceği, padişahı başından atacağı, Hilafet Makamı’nı yıkacağı ümidi idi.

Asıl amaçları; sömürge ülkeleri  hâline getirdikleri İslâm ülkelerinde, Halifelik Makamı’nın nüfuzunu ortadan kaldırmak idi. Çünkü İstanbul’dan gelecek bir fetva; bütün ülkeyi, o sömürgeci devlet aleyhine çevirmesi işten bile değildi.

Bu niyetlerle Meşrutiyet’i desteklediler. Önceleri bu istekleri olmadıysa da, daha sonraki düzmece 31 Mart ayaklandırması ile sular bulandırıldı. O hengâmede II. Abdülhamit tahttan indirildi. Hilâfet Makamı’nı en üst düzeyde kullanan ve İslâm Âlemi’ni arkasına almayı büyük bir maharetle başarmasını bilen II.Abdülhamit engeli böylece önlerinden kaldırılmış oldu. Sonunda muratlarına erdiler.

Hatâlarını anlayan Jön Türkler pişman oldularsa da, artık atı alan Üsküdar’ı geçmişti.  Olan olmuştu bir kere, devlet âdeta başsız ve sahipsiz bırakılmıştı.

Bu madalyonun bir tarafı, diğer tarafı ise her şeye rağmen Meşrutiyet’in ilân edilmesiydi. Ki bu elbette takdîre şâyân, tebcîle lâyık, övgüye değer bir sonuçtu. Yabancı devletlerin menfî niyetleri, Osmanlı Aydını’nın güzel hedefinin gerçekleşmesini önliyemedi. Bu şuna benzer.

Siz bir define çıkarmak için bir yeri kazdığınızı düşünün. Biri, pisliğini saklamak için, kazma işine yardım etse; onun niyeti sizin sonuç almanıza bir engel teşkil eder mi? Elbette etmez. Neticede beklenene kavuşmuş olunur.

Toparlarsak Batı’nın başta İngiltere’nin; menfaatleri gereği destekledikleri Meşrutiyet hareketi; sonuç ve gelinen nokta olarak Osmanlı Devleti için ileri bir merhaleydi. Bizlerin gelmemiz, ulaşmamız gereken bir gelişmeydi. Batılıların menhûs / uğursuz niyetlerine rağmen.

Çünkü büyük bir devletin bir kişi tarafından yönetilmesi artık geride kalmalıydı. Zira 20. Asırda iç dış mes’eleler bir çığ gibi büyümüştü. Uzmanlık isteyen kısımlara ayrılması gerekiyordu. Her şeyin mütehassısı olmak ise bir kişi için artık imkânsızdı.

Halk mümessil ve temsilcileri eliyle, problemlere bizzat el koymalı, ele almalıydı.

Çözümlerini de bizzat kendileri bulup devletin önüne koymalıydılar.

Bu da parlâmenter bir sisteme geçmekle kabildi.

İşte Meşrutiyet bu gelişmelere başlangıç olması hasebiyle, çok önemli bir adımdı.

Avrupa’nın niyeti ne olursa olsun; atılması lâzımdı.

Bugüne gelince, bu güzel Demokrasi yolunda, onu kötüye kullanmak isteyenlerin kötü emellerine rağmen, fakat onlara bu fırsatı vermeden Demokrasi’ye sahip çıkmaya devam etmeli.

Bizi biz yapan değerleri yıpratmadan, birliğimizi temin eden birlik kıstaslarımızı canlı tutarak; tarih bilinci, dil şuuru, doğru din anlayışı çerçevesinde kenetlenmiş bir bütün olarak Demokrasi yolunda asla yılmadan, usanmadan yürümeliyiz.

Yukarıda belirttiğim üzere, bu atmosferden olumsuz anlamda istifade etmek isteyen iç dış mihraklar elbette olacaktır. Bu değişikliklerden yararlanmak isteyen iç dış odaklar muhakkak bulunacaktır. Bu hürriyetler ortamında Türkiye’yi parçalayıp bölmek isteyenlere şüphesiz

1075

fırsatlar yüz gösterecektir.

Bu hürriyetler ortamında bozguncu ve yıkıcılara elbette imkânlar doğacaktır.

Ama onların bütün kötü niyet, emel ve amaçlarına rağmen Türkiye bu yolda yürümesini sürdürecektir.

Onlar istemese de, onlara karşın.

Aynı sinsi emeller, Türkiyemiz için, her zaman olduğu gibi, bugün de pusudadır.

AB’ye girmek için çırpınıp duruyoruz ya. İşte bu onlar için bulunmaz bir fırsat oluyor.

Zâtında, aslında doğru ve güzel olan kriterler; Türkiye şartlarında, Türkiye’yi zora sokacak incelikleri de içeriyor.

Atılan adımlar, yapılan düzenlemeler sırf soyut düşünerek atılmamalı. Türkiye’nin jeo-stratejik durumu göz önünde bulundurularak da ele alınmalı. Batı’nın gelecekte çıkarları gereği nasıl bir Türkiye istedikleri hep göz önünde bulundurulmalı. Hesaplar buna göre yapılmalı.

Asla unutulmamalı ki; güçlü, nüfuslu, tam bağımsız bir Türkiye; ne Batı’nın ne de Kuzey’in işine gelir. Asla unutulmamalı  ki, teknikte kendine yeter bir Türkiye, ekonomide kimseye muhtaç olmayan bir Türkiye; ne Batı’nın ne Kuzey’in ve hattâ ne yazık ki ne de komşu ülkelerin işine gelir.

Oysa coğrafyasında muktedir bir Türkiye, coğrafyasında güçlü bir Türkiye, Ortadoğu’da, Yakındoğu’da kuvvetli bir Türkiye; başta komşu ülkeler olmak üzere bütün dünya devletlerinin yararınadır.

Kısaca Büyük Türkiye  -bugün olduğu gibi-  yarınlarda da  -daha iyi şartlarda-  mazlum milletlerin yanında yer alır. Böyle bir Türkiye kimin işine gelir a dostlar?

Öyleyse Batı’nın önümüze koyduğu kriterleri dikkatle incelemeli.

Bunları yerine getirirken, Batı’nın başka neyi murad ettiğini de ayrıca düşünmeliyiz.

Tıpkı Meşrutiyet’in Osmanlıya gelmesini isterken; bundan başka amaçlar güttükleri gibi.

Nakış Gibi Bir Operasyon…

Nakış, bizim geleneğimizde, kadınlarımızın maharetlerini sergilediği, el işlerimizin en güzel örneklerinden biridir. Bir işin, en iyi şekilde yapıldığını göstermek bakımından da “nakış gibi işlenmiş” deyimini kullanırız.

Bugün Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı yapılmış olanlara bakılırsa çok başarılı ve nakış gibi işlenmiş bir operasyonla karşı karşıyayız.

Cumhuriyet Dönemi boyunca, Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetmiş olan Türklerin bugün başımıza gelenlere bakınca bütün öngörülerinin yanlış çıktığını görüyoruz.

Bu süreçte, kendini Türk milletinden görmeyenler, bizzat devleti yöneten Türklerin eliyle beslenmiş ve palazlandırılmış ve de çıkan tablo ile devlet yönetiminde etnisiteleri kazanma uğruna gösterilen hümanizma politikası da günümüz itibarı ile iflas etmiştir.

Artık bağırmanın çağırmanın ve milliyetini açıkla demenin pek bir faydası yoktur. Çünkü adam bugünlere “iğne ile kuyu kazarak” geldiklerini açıkça itiraf etmektedir.

Yargıtay’ın açıkladığı ve asrın davası olarak nitelendirilen “Balyoz”a ilişkin onama kararları bu meyanda değerlendirilmelidir. Onun için, subay yakınlarının üzülmesine ve dövünmesine gerek yoktur. Bu bizlerce bilinen bir malumun ilanı olmuştur.

Günümüz Türkiye’si, Türk olmayan etnisitelerin eline geçmiştir. Ancak bu kendiliğinden değil harika (!) bir operasyon sonucu olmuştur. Ve bunabiz Türklerce mani olunamamıştır.

Bilmeliyiz ki; dünün emperyalist bugünün küresel güçleri “Türkiye’yi Ellerine Geçirme Planı”nı, yerli işbirlikçi taşeronları eliyle uygulayarak başarılı olmuşlardır.

Bu nedenle, Türk Milleti ne pahasına olursa olsun yeniden bir “Kurtuluş Mücadelesi” vermelidir. Ancak böyle bir mücadelenin sonuçları, taraflar tarafından da öncelikle bilinmelidir.

Bu coğrafya bir Türk coğrafyasıdır. Ve ya öyle kalacaktır ya öyle kalacaktır… Türk açısından, başka hiç bir şeyin kabulü mümkün değildir.

Bir ülke düşününüz ki; küresel güçler ve yerli taşeronlar tarafından operasyona uğruyor… Yargısı adaletten, bürokrasi devlete sadakatten, ordusu idealinden, camisi dininden, halkı milliyetinden uzaklaştırılıyor. Bütün bunlar olurken dizginler öyle sıkı tutuluyor ki; bundan dolayı derin bir sessizlik var…

Dünyanın hangi gelişmiş ülkesine giderseniz gidin, böyle bir operasyon yapamazsınız. Hadi yapmayı başardınız büyük bir mukavemet görürsünüz. Böyle bir operasyonun ülkemizde başarı ile uygulanması her açıdan bir türlü gelişemediğimizi ve köşeye sıkışıp gardı düşen boksör gibi, hiç bir şey yapmadan her yumruğa açık olduğumuzu gösteriyor.

Allah için, ülkeyi ve Türk Milletini bu hale getirmede kendi hedefleri açısından “iğne ile kuyu kazanları” başarılı görüyorum.

Türk Milleti ise henüz kendisine karşı yürütülen “nakış gibi işlenmiş operasyon”un farkında değildir.

Hiç bir yargı kararı, demokratik çözülme paketleri, dış ticaret açığı, küresel güçlere bağımlı ekonomi, aşırı borçlanma, işsizlik artışları onu ilgilendirmemektedir. Hatta şehitler gelmiyor ve analar ağlamıyor diye hain Öcalan’ı baş tacı etmeye hazırlananlar vardır.

Gerçekten Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, küresel güçler ve onların yerli taşeronları tarafından yürütülen bu operasyonu başarılı buluyor ve onları kutluyorum! Ancak bu kadar yapılabilirdi…

Yalnız bir nokta var ki; onları biraz üzeceğim. Türk’ün karşılığı da bu sefer misli ileyüksek bir şiddette olacak. Şimdi, sizde ona hazırlanın…

 

 

Başbakan Erdoğan “Türk Milleti” Kavramından Rahatsız

 

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan Cumhuriyet Bayramı’nın 90. Yılına girerken “Türk Milleti” kavramından duyduğu rahatsızlığı bir kere daha ifade etti.

  • Van 100. Yıl Üniversitesi’nde konuşan Erdoğan, millet kavramının içeriğinin bilinmediğini söyleyerek, “İlla başına ‘Türk’ kavramı gelecek. Sen illa oraya onu ‘Türk milleti’ diye dayatırsan, öbürü de diyor ki ‘Hayır, Kürt milleti’, öbürü çıkar ‘Laz milleti’, öbürü ‘Boşnak milleti.’ Niye bunu böyle diyorsun.

Diyor ki ‘Türk milleti hepsini kavrar’. Hayır, Türk milleti hepsini kavramaz, millet hepsini kavrar. Çünkü millet kavramının içinde Türk’ü de Kürt’ü de Laz’ı da Çerkez’i de Gürcü’de var şu da var, bu da var.” (26.10.2013)

Aynı Başbakan’ın yani Tayyip Erdoğan’ın önceki konuşmalarından ikisinde aynı konuda ne söylediğine bakalım:

Ø  Milli Kütüphane’deki Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu’nun düzenlediği törende konuşmasında, Atatürk’ün millet tanımına işaret eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de çok net söylediği gibi millet aynı kavmin mensupları değildir. Geçmişleri ve gelecekleri müşterek olan, yekvücut olarak kader birliği eden bir cemiyettir’ diye konuşmuştu. Başbakan Erdoğan, ‘Türkiye Cumhuriyeti bu millet tanımından yola çıkarak dayanışma temelleri üzerinde yükselmişti’ demişti. (10 Kasım 2011)

Hemen hatırlatalım, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kabul edilen 1924 Anayasası “Madde4- Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır” şeklinde idi.

Yani Türkiye’de millet derken sadece ve sadece TÜRK MİLLETİ anlaşılır. Fransa’da Fransız milleti, Almanya’da Alman, İngiltere’de İngiliz, Japonya’da Japon milleti anlaşıldığı gibi.

Ø  Yeni Anayasa’dan Türk Milleti ifadesinin çıkarılacağı iddiaları için “Uydurma” diyen Başbakan Erdoğan, “Bizim Anayasa önerimiz, çözüm sürecinde yaşanan kafa karışıklığını giderecek nitelikte” diye konuşmuştu. Habertürk’ten Hasan Bozkurt’un haberine göre Erdoğan, “Türk Milleti bir ırkı değil vatandaşlığı tanımlıyor. Türklük, başka etnik kökenleri inkâr eden değil, bütün etnik kökenleri kucaklayan bir kavram olarak bizim Anayasa metnimizde yer alacak” demişti. (16 Nisan 2013)

Anlaşılan Başbakan hala kafa karışıklığı içinde. Ya da 6 ay içinde köprülerin altından sular aktı.

*****

SİYASİ TÜRKÇÜLÜK DE NEREDEN ÇIKTI?

Benim bildiğim kadar Türkiye’de “Türk ırkçılığı” yapan bir hareket olmadığı gibi, bir “siyasi Türkçülük” hareketi ve bu hareketin temsilcisi olan bir parti yok. CHP ve MHP Anayasa’da tanımlanan “Türk/ Atatürk Milliyetçiliği” kavramı kapsamında partiler.

Ama siyasi Kürtçü bir hareket, bunun temsilcisi olduğunu iddia eden bir terör örgütü ve TBMM’de bir siyasi uzantısı vardır.

Peki, Başbakan’ın “Biz siyasi Kürtçülüğe de, siyasi Türkçülüğe de karşıyız” demesinin sizce anlamı ne olabilir?

*****

ANDIMIZ

Malum “demokratikleşme paketi” ile İlk ve Orta Öğretimde her sabah öğrencilerimize okutulan “andımız” kaldırıldı.

Andın içeriği problemliydi ama şekli içeriğinden çok daha problemliydi” diyen Erdoğan, Andımız’ın okutulmasını isteyenleri, öğrencileri “formatlama” niyetinde olmakla itham etti.

Burada formatlama / biçimlendirme yani tek tip insan yetiştirme aracı olarak kullanıldığı iddia edilen “andımız“da tekrar edilen hususların çoğu, dinimizle asla çelişmeyen evrensel ahlak kuralları ve İslam’ın temel kaynakları olan ayet ve hadislerle bildirdiği kurallardan ibaret.

Doğru olmak, çalışkan olmak, büyükleri sayıp küçükleri saymak, yükselmek ve ileri gitmek için yemin etmeye hiçbir Müslüman’ın itiraz edebilmesi mümkün değil. Hele dindar nesil yetiştirmek iddiasında olanların hiç itirazı olmaması gerekir.

Anlaşılan andımızın “mesele” olmasının gerçek sebebi “Türk’üm“, “Büyük Atatürk” ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” kelimeleri. Eğer bu kelimeler olmasa Başbakan Erdoğan’ın da çocukların böyle formatlanmasına itirazı olmazdı sanıyorum.

Çünkü “dindar bir nesil yetiştirmek” hedefi bir formatlama yani biçimlendirme projesi demektir. Bunun için mesela günde 5 defa minarelerimizden ezan okunması ve Müslüman olsun olmasın ülkede yaşayan herkese bunu dinletmek böyle bir amaca da hizmet eder.

Benim gibi, Başbakan da bir Müslüman olarak, “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli/ Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” inancındadır ve haklı olarak ezanları susturmak aklından bile geçmez.

Irkçı olmayan ancak Türk Milletinden olmakla iftihar eden, hem dindar ve hem de milliyetçi bir nesil yetiştirmek için “andımız”ın okutulması olumlu bir biçimlendirme / eğitme metodudur. Kaldırılmaması gerekirdi.

Müslüman olmayanların veya ezan sesi duymak istemeyenlerin isteklerini hiç dikkate almayan muktedir Başbakanımız ve hükümetinin, siyasi Kürtçü hareketin yani PKK/BDP’lilerin andımızdaki Türk kelimesinden rahatsız olmasını hiç kaale almaması icap ederdi.

BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş‘ın “andımızı biz çözdük, AKP pakete koydu” açıklaması AKP’ye bir iftiradan(!) ibaret olmalı.

Başbakan Erdoğan, Demirtaş’ın açıklamasını herhalde duymamıştır. Duysaydı muhakkak ağzını payını verirdi.(!)

*****

Cumhur TÜRK MİLLETİ’dir. Her şeye rağmen bütün kafası karışıklara duyuracak şekilde haykıralım:

TÜRK MİLLETİ Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.