21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 943

Nerede Allah? (- Hakkında Beyin Fırtınası- )

 

Allah’tan “Hiçbir yerde olmadığı hâlde, her yerde hâzır, nâzırdır.” diye söz edilir. Bu söz ediş bana; hepimizin küçüklüğünde bizlere ezberlettirilen şu cümleyi hatırlatır.

Evet büyüklerimiz bize Allah’ı şöyle belletirlerdi: “Allah ne yerdedir ne de gökte. Mekândan münezzehtir (mekân ile uzaktan yakından ilgisi yoktur). Fakat her yerde hâzır ve nâzırdır.” Bu ifade Allah hakkında, elbette doğru ve yerinde bir hüküm.

Ana-Babalarımız bunu bizlere benimsetmekte, yerden göğe haklıdırlar. Fakat bugün çeşitli inkâr fırtınalarının estiği günümüzde, saf zihinlere çelme atan sorularla; bize öğretilen bu hükme şek ve şüphe düşüren durumlarla karşılaşmaktayız!

Nitekim biri dese: “Ey filân sen diyorsun ki: ‘Allah var.’ Sonra ekliyorsun: ‘Var ama gökte değil, yerde değil, mekânla ilgisi yok!’ Sonra da hükme bağlıyorsun:’Bununla beraber Allah her yerde hâzır ve nâzır.’ -Hâşâ-  bu bir çelişki değil mi?”Ve devam etse:”Hem var hem yok diyorsun. Canım şuna açıkça yok desene! Burada mantık nerede?” Dese. Üstelik söylenene zıt bir hükümle sözü bağlasa: “Her yerde diyorsun! Güldürme beni birader, kısaca yok desene şuna!”

Gibi itirazlar, körpe dimağlarda yara açmaz mı? Çocukları şaşkınlık içinde bırakmaz mı? Evet aziz okur! İşte o gün taklidî olarak inandıklarımıza bugün tahkikî bir şekilde inanmamız ve inandırmamız gerekiyor çocuklarımızı. Yâni onlara gerçekleri görürcesine inandırmak, işitircesine benimsetmek, şek ve şüpheye yer kalmayacak tarzda inancını öğretmemiz gerekiyor.

Bizleri güya akıllıca sorular sorarak tökezletmek isteyenlere, hemen gerçek mânada akıllıca sorular yöneltmeli ve meselâ sormalıyız: “Sen canlı mısın?”  Tabii ki, ister istemez: “Evet canlıyım.” diyecek. “O hâlde Cân’ın yâni Rûh’un nerede? Kolunda mı?” Buna: “Evet.” Derse, demeliyiz ki:”Hayır. Çünkü kolsuz da yaşanıyor.” “Rûh’un bacağında mı?” Cevap yine:”Evet.” ise cevabımız: “Ama bacaksız da yaşanıyor.” olmalı. “Rûhun gözünde mi? ” Yine “Evet.”derse, o zaman yanıtımızı:”Fakat gözsüz de yaşanıyor.” şeklinde ifade etmeli.

Peki:”Rûhun, bedenin bir kısmında mı? Yoksa hepsinde birden mi bulunuyor?”diye sorunca meselâ: “Bacağımda.” dese. “Bacağı kesik olanlar, Ruhsuz mu oluyor, Cansız mı kalıyorlar? Pekâlâ yaşıyorlar. Ayaksız olanların, eğer Rûhları oradaysa, ayaksız kalınca Rûhları nereye gidiyor? Oysa ayaksız da pekâlâ yaşanıyor.”

Bu gibi soruları her uzuv ve organ için sorabiliriz. O kişi anlamak zorunda kalır ki, Rûh veya Cân dediğimiz şey; vücud ve bedenin hem her yerinde, hem de hiçbir yerinde. Rûh veya Cân’ın bedenle ilgisi ve alâkası var. Var ne demek, o olmasa canlı olamıyoruz. Ama o Rûh veya Cân’ın beden’le aynı zamanda yerleşme noktasından bir ilgisi yok.

Bedende ve organlarda hattâ hücrelerimizin her birinde âdeta görünüyor, bulunuyor. Onlara can veriyor. Hareketi sağlıyor. Ama oralarda yerleşmiş değil. Oralarda oturuyor değil. Oralarda kalıyor değil.

Öyleyse oralarda hem var hem yok. Demek ki Rûh veya Can bedende tecellî ediyor. Bedende görülüyor. Bedende iş yapıyor. Fakat bedende yerleşmeden, bedene tutunmadan. Nitekim eksilen bir uzvumuz ve organımız Rûh veya Canımıza bir eksiklik getirmiyor. Bedenin canlı olmasını engellemiyor.

Bu da gösteriyor ki, Rûh veya Can dediğimiz cevher  -gerçi onu bir şeyle vasfetmek zor ya, neyse o ayrı bir konu-  bedende değil ama bedende yansıyor, bedende tecellî ediyor.

961

Bedende görünüyor.

Tıpkı Güneş’in doğduğu zaman ve gün boyunca yer yüzünde her şeyde, her yerde, her an, sırasız olarak bir anda görünmesi, bulunması, tecellî etmesi, yansıması ve fonksiyonlarını icra etmesi gibi. Ama Güneş yerde değil. Fakat yerde bulunuyor. Yerde değil lâkin yerde işliyor. Gereken işlerini yapıyor.

Bu durumda Güneş yerde hâzır ve nâzır oluyor. Fakat yerde bulunmuyor. Yerle bir alâkası yok. Yâni Güneş mekândan münezzeh ve uzak oluyor. Bu durumda Güneş için: “Yerin hiçbir yerinde değil. Fakat Güneş, yerin her yerinde hâzır ve nâzırdır.” diyebiliriz.

Böylece Güneş’in yerdeyken, yerle bir ilgisi olmadığını da anlamış bulunuyoruz. Aynen bunun gibi, Cân Güneşi de, bedene doğduğu andan itibaren, bedenin her yerinde hâzır ve nâzır. Bununla beraber bedenle bitişikliği, kaynaştığı, onunla hemhâl olduğu söylenemez.

Çünkü herhangi bir uzuv ve organımız canlılığını yitirebiliyor. Bedenimiz, herhangi bir organdan mahrum kalabiliyor. Fakat sağlığımız ve sağ oluşumuz devam ediyor. Ruh ve Cânımızdan bir şey eksilmiyor, noksanlaşmıyor. Neden?

Çünkü Rûh veya Can, bedende fakat bedenden değil. Güneş gökten geldiği gibi, Can Güneşi de İlahî Sema’dan geliyor. Burada görünüyor. Burada yansıyor. Fakat bedeni mekân tutmuyor. Tıpkı Güneş’in de Dünya’yı mekân tutmadığı gibi.

Demek ki Allah ne yerdedir ne de gökte. Ama her yerde hâzır ve nâzır. Elbette mekândan münezzeh. Mekândan uzak. Mekânla ve yerle ilgisi ve ilişkisi  -mekân ve yer tutmak bakımından-  yok.

Güneş, battığı zaman nereye gidiyorsa, Can Güneşi de battığı zaman, yâni bedeni terkettiği zaman, Güneş gibi aslına dönüyor. Aslına kavuşuyor.

İşte  “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn.” /”Biz Allah içiniz ve sonunda O’na dönüp gideceğiz.” (Bakara: 156) Âyetinin çok hikmetlerinden birini de bu şekilde düşünebiliriz.

Evet bütün binada elektrikler yanarken, bir odanın ışığını söndürmek; elektriği bölmüş, elektriği azaltmış, elektriğe bir noksanlık vermiş olur mu? Peki öyleyse, bu elektrik nereye gitti? Burada mekân tutmamış mıydı? Buraya yerleşmemiş miydi?

Demek ki elektrik burada idi. Ama buradan kaynaklanmıyordu. Varlığı buradan ileri gelmiyordu. Burası, göründüğü bir yerdi sadece. Şimdi ise görünmez oldu. Zaten burada değildi. Geçici olarak göründü. Ona tasarruf eden isteyince de, ait olduğu yere döndü.

Döndü de ne demek? Zaten oradan ayrılmış mıydı ki? Evet sevgili okur! Tefekkür, insanı alıp götürüyor. Tatlı ve haz verici, manevî ufuklarda dolaştırıyor. Var oluşumuzun, şu Dünya’da geçici görünüşümüzün farkına vardırıyor.

Asıl ve ebedî vatanın özlemi için gönüllerimizi tutuşturuyor. Gönüllerimizi yandırıyor. Kaalden hâle yani sözden hâle geçişin, mânevî havasını teneffüs ettiriyor. Havasını sineye çektiriyor. Marifetullah, Allahı bilme ikliminde, bizleri sermest bir hâlde dolaştırıyor.

Toparlarsak, eski büyüklerimizin dedikleri gibi, anladık ki, Allah ne yerde ne de gökte. Mekândan münezzeh. Ama her yerde hâzır ve nâzır.

Dünya-Güneş ilişkisi, Beden-Cân münasebeti birer vâhid-i kıyasî yâni ölçek olarak bu konuya açıklık getiriyor gâliba. Hani derler ya: “Bir dokun bin ah dinle, kâse-i fağfurdan.” Misali  “Hiçbir yerde olmadığı hâlde, her yerde hâzır nâzırdır. Hiçbir şey O’ndan gizlenmediği gibi, hiçbir şey O’na ağır gelmez. Zerre (ve atom)larla yıldızlar, O’nun kudretine nispeten müsavî (ve eşit)tirler.” Hüküm cümlesi bizi bizden alıp götürüyor be dostlar.

Bu hükme  -sanki aklı varmış gibi- karşı çıkanlar; Mevlânâ’nın dediği gibi “yok olsunlar!” Yâni bu mânâların ışığında, o yanlış fikir ve görüşlerini yok etsinler temennîsinde bulunuyoruz.

962

Ve biliyor ve biliyorsunuz ki, ne gördüklerimiz sadece gördüklerimizden, ne de duyduklarımız sırf duyduklarımızdan ibaret. Gördüklerimiz; görmediklerimiz ve göremediklerimizin binde biri bile değil. Duyduklarımız; duymadıklarımız ve duyamadıklarımızın yüzlercesinden yine biri bile değil.

Öyleyse:”Ben yalnız gördüğüme  ve duyduğuma inanırım.”  diyenlerin kulakları çınlasın. Ve söylesinler bakalım:

Akıllarını görüyorlar mı? Yoksa akılsız mıdırlar?

Ruhlarını görüyorlar mı? Yoksa ruhsuz mudurlar?

Acılarını görüyorlar mı? Yoksa acı duymuyorlar mı?

Tadı görüyorlar mı? Yoksa tad almıyorlar mı?

Bilgiyi görüyorlar mı? Yoksa bilgisiz midirler?

Demek ki: “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.” diyen, bu sözü boşuna söylememiş.

Ya görmeyi, görebiliyor muyuz?

Ya düşünmeyi, düşünebiliyor muyuz?

Ya tasavvuru, tasavvur edebiliyor muyuz?

Ya tahayyülü, tahayyül edebiliyor muyuz?

Yani hayâl kurmayı, hayâl etmeyi, hayâl edebiliyor muyuz?

Bu soruyu çok uzatmak mümkün. Ama ârife târif gerekmez. Ârife bu kadarı da yeter.

Evet biz insanoğlu, ne biliyoruz ki aslında aziz okur! İşte bu noktada  “Bilmiyorum.”  demek, ilim oluyor. Söyleyeni gerçek bilgin yapıyor.

Öyleyse ne mutlu gerçek bilgin olanlara.

 

 

 

963- 964

Aydınlar Ocağı 39. Şura Toplantısı

Her altı ayda bir yapılan Aydınlar Ocağımızın 39. şûra toplantısı, bu dönem şehitler diyarı Çanakkale’de gerçekleşmiştir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak katıldığımız şûra’ya, yurdumuzun birçok yerinden kalabalık guruplar halinde iştirak edenler olmuştur.

İlk gün gelen misafirler, hem birbirleriyle tanışmışlar, hem de daha öncelerden tanışanlar,  kucaklaşarak hasret gidermişlerdir. İlk gün öğleden sonra başlayan toplantı, birçok akademisyenin konuşmalarıyla sürmüştür. Konuşmaların büyük bölümü, genellikle Türkiye meseleleri, Türkiye’yi bekleyen tehlikeler ve açılım süreci konusunda olmuştur.

İkinci gün rehberler eşliğinde şehitlikler gezilmiş, Çanakkale savaşları en ince teferruatına kadar öğrenilmeğe çalışılmıştır.

Şu bir gerçek ki bu savaşlar, yazılmakla anlatılacak gibi değil. Bizzat gidip iyi bir rehber eşliğinde savaş alanlarını gezip görmek gerek. Tabi eğer duygusalsanız olayın detayına fazla indiğinizde hislerinizi kontrol etmeniz imkânsız.

Şairin dediği gibi “şûheda fışkıracak toprağı, sıksan şûheda”

 Toprağının her zerresi şehit kanlarıyla sulanmış Çanakkale’nin merkezinde aynı manevi duyguları maalesef yaşamanız imkânsız. Şehir, alabildiğine çirkin çok katlı binalarla doldurulmuş, tabiatın tabii güzelliği yok edilmiş, yaşamış olduğu tarihi doku ile tamamen bir tezat oluşturmuştur.

Hele şehrin içindeki tabelalar tamamen yabancı, zannedersiniz ki başka bir ülkede geziniyorsunuz.  Otel isimleri ise hepten rezalet. Helen otel, Artur otel, Truva otel gibi. Sadece bize tahsis edilen otellerden birisinin ismi Türkçe konulmuş; onun adı da Çanak oteldi.

Son gün, sabah kahvaltısından sonra, dilek ve temenni konuşmalarıyla birlikte, önümüzdeki şûra’nın mayıs ayında Azerbaycan’da yapılması kararlaştırılmış ve Genel başkan Prf. Dr. Mustafa Erkal tarafından güzel ve oldukça duygusal bir konuşmayla şûra sonuç bildirisi okunarak toplantı sona ermiştir.

ŞURA SONUÇ BİLDİRİSİ

39. Şuramız ülke meseleleri üzerinde yapılan tartışma ve değerlendirmeler neticesinde aşağıdaki tespit ve değerlendirmelerin kamuoyu ile paylaşılmasına karar vermiştir:

1. Devletimizin Kuruluş Felsefesinin temelini ve milli kimliğimizi oluşturan Anayasamızın ilk 3 maddesinde ifade edilen hususların değişmezliğini kabul ediyoruz. Türk Milletine ait olan Egemenlik hakkına ortak aranmasını reddediyoruz.

2. Ülkemizde yıllardır uygulanan parlamenter sistemin yerine sonu totaliter rejime götürecek bir başkanlık sisteminin ikame edilmeye çalışılmasını da doğru bulmuyoruz.

3. Cumhurbaşkanlığınca verilen bazı ödüllerin hiç hak etmeyen kişilere verildiğini düşünüyor ve bu ödüllendirmelerin siyasal ayrımcılığı ödüllendirme olarak algılandığını belirtmek istiyoruz.

4. Vatandaşlarımızı birbirine yabancılaştırıcı, ötekileştirici ve ayrıştırıcı açılım maceraları terk edilmeli ve bunun yerine Türk Milletine mensubiyet şuuru geliştirilmelidir. Etnisitelere dayalı azınlık milliyetçiliğini öne çıkaracak uygulamalar, demokrasi ve demokratikleşme ile bağdaşmaz.

5. Sözde dost ve müttefikimiz olan ülkelerin tam desteğini alan demokratikleşme paketi, bu ülkelere kendi ülkelerinde uygulanmak üzere verilmeli, olumlu sonuçlar alındığı taktirde ülkemizde uygulanmalıdır.

6. Finans sektörü ile reel sektör arasındaki denge halen bozuktur. Bunun neticesinde cari açık ülke ekonomisini tehdit eder özelliğini artarak sürdürmektedir. Bunun için acilen tedbirler alınarak uygulanmalıdır.

7. Aradan geçen yıllar içerisinde ülkemiz aleyhine işleyen Avrupa Birliği ile yapılan Gümrük Birliği anlaşması yeniden değerlendirilmeli, bunun yerine karşılıklılık esasına uygun serbest ticaret anlaşmaları yapılmalıdır.

8. Yurtdışında Türk olmayan ve yurt içinde kendini Türk hissetmeyenlerin dayatmaları ile 1933 yılından bu yana okullarımızda okutulmakta olan Andımızın yasaklanması, devletimizin kuruluş felsefesinin yok sayılmasıdır. Bu aynı zamanda bu konuda verilen kesinleşmiş yargı kararlarının yürütme eliyle ortadan kaldırılmasıdır. Bu yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.

9. Hiçbir ciddi devletin tanımadığı, bir devletin egemenliğinin göstergesi olan eğitim diline farklı dil ve lehçelerin ortak edilmesi bölünmeye götüren süreci hızlandıracaktır. Onun için bu yanlıştan, uygulanmadan vazgeçilmelidir.

10. Başta Vali, Yargı, Emniyet ve Diyanet mensupları olmak üzere tüm kamu görevlileri devletin görevlisi gibi davranmalı, siyası tutum, davranış ve söylemlerden kaçınmalıdır.

11.Türk Dünyası ile ilişkiler geliştirilmeli, Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde siyasi etkinliklerini azaltan ve onları bölen partileştirme gayretlerine son verilmelidir.

12. Türkiye’nin Irak ve Suriye politikaları, öncelikle oralarda yaşayan Türkmen varlığının yaşatılmasını ve haklarının korunmasını esas almalıdır.

13. 100. Yılına yaklaştığımız sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili yalan ve iftiralara karşı gerekli tedbirler, bu günden alınmalıdır. Bu yalanları uluslar arası alanda seslendiren Ermeni Diasporasına karşı, başta Azerbaycan olmak üzere, bütün Türk Dünyası ile ortak Türk Diasporası oluşturularak hareket edilmelidir. Bu konuda ilk adım olarak Ermenilerin yaptığı Hocalı Soykırımı TBMM’nce kabul edilmelidir.

Aydınlar Ocağı Dernekleri 39. Şurası olarak; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun ön sözü olan ve verilen mücadele ile “Çanakkale geçilmez” sözünü tüm dünyaya kabul ettiren, Türk Milletinin bağımsızlığını ortadan kaldıran Sevr Paçavrasını yırtıp atarak, bütün mandacı zihniyetleri reddederek Milli Mücadeleyi başlatıp başarı ile sonuçlandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile tüm şehit ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyoruz.

Aydınlar Ocağı Derneği Başkanları

 

Muharrem 1435

Muharrem ayı gelince

Neyi hatırlıyorsunuz?

Yediğiniz aşurenin tadını mı?

Hicreti mi? Hicri yılbaşını mı?

Biraz hicreti konuşalım mı?

Hicret :

Terk etmek,

Sürgüne gitmek ,

Yâda kovulmak,

Güç (hâkimiyet) sizde değilse kaçınılmaz son

Huzur, barış ve adalet için hâkimiyetin sizde olmasını gösteren olay.

Dün birlikte yaşayan

Tasa ve kıvançlarını paylaşan insanların bir kısmı

Neden diğer bir kısmına düşman olmuş

Hayatlarına kast etme noktasına gelmişlerdi.

Bu insanların dilleri, renkleri ve ırkları aynı

Farklı olan sadece dinleri.

İnanç farklı olunca diğerlerinin bir anlamı kalmıyor

Diğerleri teferruat

DNA aynı DNA

Genetik değişmiyor

Ben konuşarak iyi komşuluk ilişkileriyle meseleyi  çözerim diyorsunuz

Ama çözemiyorsunuz.

Çünkü aranızda gen uyuşmazlığı var

Siz ne kadar iyi olursanız olun

Söverler, döverler, kovarlar.

Biter mi?

Bitmez

Gittiğiniz yerde de sizi rahat bırakmazlar.

Güç onlarda olduğu müddetçe size kürei arzda hayat hakkı tanımazlar.

13 sene önce hiçbir sıkıntı yoktu.

Sıkıntının kalkmasını istiyorsanız 13 sene önceki

İnanç ve yaşantıya dönmeniz gerekir.

İşte o zaman sıkıntı ortadan kalkar.

Can ciğer olursunuz

O günden bu güne O kesimin

Zihniyetinde, dünya görüşlerinde

Müslümanlara bakışında

Dost düşman algılarında

Bir değişiklik var mı?

GEN aynı GEN

DNA aynı DNA

Müslümanlarda bu gün dost ve düşman tanımı yaparlarken

Hicreti iyi analiz etmek durumundadırlar.

Aksı takdirde kendi elleriyle

Kendi sonlarını  hazırlamış olurlar.

Hicreti gerçek manada anlayanlardan olmak temennisiyle…

“Millet-i İbrahim”i Açıklıyorum Arkadaşlar

 

1-İsrailoğulları, 2-Araplar, 3-Acemler, 4-Türkler (eşittir) = RABİA. Nasıl, yeterli mi? Yoksa millet kelimesinin etimolojisine mi girelim? Fahreddin Razî’ye sorarsanız “din“, Elmalılı’ya sorarsanız “imlâ“, Zemahşerî’ye sorarsanız “yol“, Şehristanî’ye sorarsanız “şeriat“. Evvel Anayasalara sorarsanız “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” Ahir Anayasalara sorarsanız “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”.

“Nedir millet kavramı? İllâ başına ‘Türk‘ kavramı gelecek veya ‘Türk‘ ifadesi gelecek, diyor. Kardeşim, sen ‘illâ Türk Milleti‘ olarak diye dayatırsan öbürü der ki ‘Hayır, Kürt Milleti‘ der; öbürü çıkar ‘Hayır, Laz Milleti‘, öbürü ‘Boşnak Milleti‘ der. Niye bunu böyle diyorsun? Diyor ki ‘Türk Milleti hepsini kavrar‘. Hayır, Türk Milleti hepsini kavramaz. Millet hepsini kavrar. Çünkü millet kavramının içinde Türk‘ü de var Kürt‘ü de var, Laz‘ı da var, Çerkez‘i de var, şu da var, bu da var. Millet kavramını incelerseniz, “millet-i İbrahim“e dayanır. İşin bir de bu tarafı var.”

Kim bu büyük düşünür acaba? Düşünmeden söyleyeyim; Başbakan. Millet’i etnisite yapmış, Türk Milleti’ni Irk milleti olarak algılamış, Kürt’ten küresel ölçekli millet imalatına destek olsun diye Laz‘dan ve Boşnak‘tan da seri üretime geçmiş, vatandaşın sandıklar dolusu verdiği gazla o da debriyajın Türk’süz bir Millet’i kavradığını test etmiş, bildiği ve bilmediği konularda Kuran‘ı (Bkz: Kitapta yeri var) şahit tuttuğu için İmam Hatip’teki Tefsir derslerinden “millet-i İbrahim” kavramını seçmiş ama vasatî karşılığının ‘ümmet‘ olduğunu diyememiş. Hoş, dese ne fark ederdi? Dahası “Müslümanlar, tek millet” ve “Küfür de tek millet” diyesiydi, diyemedi. De bende Marko Paşa kadar anladım Başbakan müsaade ederse Arap olayım; “Anladım, anladım ama ne?”

Ümmet kelimesiyle 56 devletlik ve 1 milyar 350 milyonluk bir kitleyi kastediyorsanız Türkiye’de ‘anâsır-ı İslâmiye‘ bellidir, ‘gayr-i Müslim ahali‘ bellidir; ne alâkası var. Yok, “ümmetî, ümmetî” diyen bir Peygamberin bazı müfessirlerce beyan edildiği gibi tüm insanları (Ey nas!) kapsama alanına almasına bakarsanız dünyada her renkten ve her ırktan vatandaş var. E öyleyse, yeryüzündeki tüm İslamları ya da insanları bir sayacaksanız Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i bir daha millet diye ne ayırıyorsanız?

Evet, kafa karışıklığımız meşhur; hem de en üsttekinden en alttakine kadar. Hadi, tarih ve sosyoloji bilmiyorsunuz; hadi, Kuran’ın kıraati dışındaki mana ve mesajından bîhabersiniz bari insanları bir asırdır tutan bağ tutmadığında ve yerine anlamlı bir şey konmadığında ne olur, bunu da görmüyor musunuz? Alın “Etnik Cehennem” diye bir kitap (M.Erkal), ikra edin.

Tribün liderlerine, – Meksikalılar hariç – amigolara ve – koyunlar hariç – koçlara sesleniyorum: Kürtspor diye bir kulüp kuruldu, sıcacık para sahipleri başkan oldu, Batı takımlarından iyi transferler yaptı ve Avrupa kupalarında şampiyonluğa oynuyor diye Bank Asya ve Türkiye 2’nci, 3’ncü Futbol Liglerinde oynayan Zazaspor, Lazspor, Gürcüspor, Çerkezspor, Boşnakspor, Romanspor ve sairenin de olmayan parayla astronomik transferler yapması da, kafaya oynaması da nâmümkün. Hele hele kafaları futboldan çok geçim derdi, paralı sağlık, eğitim karmaşası, dış ve iç güvenlikle dopdoluysa..

“Hastayim dedum, dedum; inanmadunuz” bak, son kez söylüyorum: Sizin etnik ve ırksal bir ayrıma tutarak saydıklarınız hepsi Türk’tür. Tarihi tarihçiler bırakmıyorsunuz bari sosyologlara, Türkologlara danışın. Türk’ün Türkmen asıllısı da var, Laz asıllısı da var. Hadi, Türkmenler mercimek tarlasını bekliyorlar. Amma velâkin benim yanımda Lazlarla ilgili ileri geri konuşmayın.

Demadi, dema!

 

 

İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye!

 

Önümde Ali Satan’ın 1920 yılına ait “İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye” isimli kitabı var. Demek ki İngiltere, her yıl Türkiye hakkındaki çalışmalarını böyle derleyip toparlıyor ve ilgililere sunulmak üzere bir rapor haline getiriyor. Buraya kadar her şey normal. Her devletin buna benzer çalışmaları muhakkak vardır ve bu devlet olmanın gereğidir.

Ancak 1920 tarihli bu raporda benim dikkatimi çeken bazı hususlar oldu. Örneğin İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili olan bir bölümde, İngilizler şu tespiti yapmışlar: “Patrikhane, Türk hükümeti ile olan tüm resmi ilişkilerini koparmıştır. Bu erken alınmış ve pek de akılcı olmayan karar açıkça göstermektedir ki, bölgede Türklerden bağımsız bir çeşit Bizans Rum varlığının oluşturulması amaçlanmaktadır. Patrikhane’nin Trakya, İstanbul ve İzmir’in Türk hakimiyetinden çıkarılması yönünde ortaya koyduğu gayretlerin yanı sıra Trabzon ve Samsun bölgelerinde Pontus Rum Devleti’nin teşkiline yönelik tasarıyı da hayata geçirmeye çalıştığı ifade edilebilir.” İngilizlerinresmi belgelerine geçirdiği bu tespitler bugün içinde geçerlimidir? Azınlıklara, niyetleri bilinmesine rağmen karşılıklılık esasına aykırı imtiyazlar tanıyanlar kime hizmet ettiklerini biliyorlar mı? Sokaktaki vatandaş bunların farkında mı?

Aynı raporda devamla “İngiltere için askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemli olan “Kürt Meselesi”nin geleceği İstanbul’dan ziyade Mezopotamya’yı ilgilendirmektedir… Bir yanda Türk Milliyetçileri (bugünde MHP) Kürtler ve Türkler arasında bir ayrımı kabul etmezken, Kürtler; Araplar, Ermeniler ve Rumlar kadar ayrı bir ırk olduklarını iddia etmektedirler” demektedir. Ancak ilginç olan bir nokta, Kürtlerin bu iddiasının ve devlet kurma isteklerinin, 1914 öncesi realiteden uzak olduğuna da vurgu yapılmasıdır. Ne imiş efendim! Kürt meselesi, İngiltere için 1920 yılında askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemliymiş. Bugün için değişen bir şey varmıdır? Türkiye’deki hainler halen İngiltere’yi arkalarına almaktamıdır?

Yine 1920 yılında hazırlanan raporda “Majestelerinin Hükümetince de hem fikir olunduğu üzere, Barış Antlaşmasının imzası beklenmeksizin, Türkiye’de savaştan mustarip olan tüm Hıristiyan nüfusun karşılaştığı haksızlığı gidermek için Müttefikler, üzerlerine düşen her şeyi yapmak gibi ahlaki bir sorumluluk taşımaktadır. Bu sorumluluğun yerine getirlmesi neredeyse tümüyle Türkiye’deki İngiliz otoritesine düşmektedir” denilmektedir. Acaba bu İngiliz otoritesi Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte sureti hak’tan gözüken gizli hıristiyanlara karşı da, 2013 yılına kadar üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş midir ve yerine getirmeye devam etmektemidir?

Bugün 30 Ekim 2013… Türk Milleti için bir idam fermanı olan Mondros Mütarekesi’nin 95. yılı…İngilizler bu rapordan da anlaşılacağı üzere Türk Milleti için “Türkiye’deki olayları değerlendirirken, eski Rusya ve İran sınırına kadar uzanan Kürt bölgesi ve Ermenistan ile birlikte, kabaca İskenderun Körfezi ve onun doğusunda kalan hattın güney sınırını oluşturduğu topraklarında dahil edileceği Anadolu ve Doğu Trakya’dan ibaret bir Türkiye düşünülmelidir” diyorlardı. Gelişmelere bakarsak herhalde yine aynı şeyleri düşünüyorlar. Önemli olan onların ne düşündüğü ve ne yapmak istedikleri değildir. Aksine doğru olan bizim bu gerçekleri bilip karşı stratejileri geliştirebilmemizdir. İngiltere veya diğer devletler hedeflerini yakalayabilmek için, işbirliğine gidecek adamlar ararlar. Onları bulurlarsa etkin olurlar, bulamazlarsa bir Mustafa Kemal çıkar, Serv’i de Mondros’u da tanımaz ve bizim ayakta durmamızı sağlar.Türk halkının yediden yetmişe bunları bilmesi lazım. Yani 1920 ile 2013 arasında Türk Milleti açısından değişen pek bir şey olmadığını! Oyun aynı oyun, sadece oyuncular değişmiştir. Burada Türk tarafındaki görev; eli kalem tutanlara ve ağzı laf yapanlara düşüyor. Öyleyse Türk Milletine kızmadan önce, ona bunları anlatalım…

 

 

Vatandaş Belediye’nin Borçlusunu Sever

MARMARAY’IN MALİYETİ: Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Marmaray “Asrın Projesi” olarak tanıtılan büyük bir yatırım. Türkiye’ye hayırlı olmasını diliyor ve emeği geçen herkese ve her kuruma bir vatandaş olarak teşekkür ediyorum.

Ulaştırma Bakanlığı verilerine göre Marmaray’ın açılışı yapılan kısmı için 5,5 milyar lira harcandı. Eski parayla 5,5 katrilyon TL. Bu büyük paraya değecek bir fayda sağlayacağını ümit ediyorum.

KOCAELİ BÜYÜKŞEHİR’İN BORCU: Diğer taraftan Hazine Müsteşarlığı’nın 30 Haziran itibariyle Belediyelerden alacağının 13,6 milyar lira olduğu açıklandı. Açıklamaya göre Hazineye en borçlu kurum Kocaeli Büyükşehir Belediyesi. KBB’si bu birinciliği 5 milyar 564 milyon lira gibi rekor bir borçla kazandı.(!)

Rakamları böyle yazınca işin boyutu iyi anlaşılmıyor. Şimdi “asrın projesinin” maliyetini bir daha okuyalım: 5,5 milyar TL yani Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin borcu kadar.

Başka bir ifadeyle KOCAELİ BÜYÜKŞEHİR’İN BORCU İLE BİR MARMARAY DAHA YAPILABİLİR.

Belediyelerin kendi bütçeleri olduğunu ve borçlanmadan kendi yağıyla kavrulan belediyelerin de hizmet verebildiğini veya vermesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu durumda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin normal belediye hizmetleri vermesi ve bunun yanında “asrın projesi” Marmaray çapında çok önemli eser veya eserler yapmış olması gerekirdi. Oysa böyle önemli eserler ortada yok.

Elbette Kocaeli’de yapılmış ciddi hizmetler de var. Şehrin bazı konularda geçmiş yıllardan daha iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz. Belediye yatırımları açısından AKP ve İbrahim Karaosmanoğlu’nun ilk dönemi oldukça hareketliydi. Ancak Karaosmanoğlu Başkanlığındaki Büyükşehir Belediyesi son döneminde tam manasıyla rölantide.

Anlaşılan o ki, bu borçla önümüzdeki dönemde kim seçilirse seçilsin büyük iş yapması imkânsız.

*****

YUVACIK BARAJI AÇIKLAMASI ARTIK İNANDIRICI DEĞİL: Eskiden Kocaeli AKP teşkilatı Belediye’nin borçlarını, CHP ve Sefa Sirmen yönetimindeki Belediyenin Yuvacık Barajı’nı fahiş fiyata yaptırması ve bu barajın borçları ile açıklıyordu.

Böyle olsaydı AKP’nin yargıya bu kadar hâkim olduğu bir dönemde Sefa Sirmen hukuk yoluyla kül edilebilirdi. Sirmen hukuki süreçleri atlatıp yeniden İzmit Belediye Başkan adayı olarak AKP’nin rakibi oldu. Bu durumda AKP’nin Yuvacık Barajı açıklaması artık inandırıcı gelmiyor.

Onur Kumbaracıbaşı‘nın 22.12.2006 da Vatan Gazetesinde yazdığına göre, Finansmanla birlikte Yuvacık Barajı’nın 887 milyon dolar olan maliyeti, faizlerle on beş yılda 1.393 milyar olarak geri ödenmektedir. 2007’de kalan borç 355 milyon dolardır.

2007’de 355 milyon dolar olan borcun 2013’de milyarlara nasıl yükseldi? Anlamak mümkün değil.

Bu sene Hazineye borçlu kurumlar arasında açık ara birinciliğe sıçramanın başka açıklaması olmalı.

2004 öncesi AKP’lilerin CHP ve Sirmen için dile getirdiği şaibe iddialarının benzerleri, bu defa rakipleri tarafından AKP ve Karaosmanoğlu üzerine yöneltilmekte.

*****

5,5 MİLYAR NEREDE? Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi. Hoca aldığı bir kilo eti “kedi yedi” diyen eşine inanamaz. Kediyi tartar bir kilo gelir. “Hanım bu kediyse et nerede, bu etse kedi nerede?” dediği gibi bir durum var.

Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu bu seçim kampanyasında 5.5 milyar liranın ne olduğu sorusuna anlaşılır net açıklama yapmak zorunda kalacak.

Eti kim yedi?

Seçim öncesi bunu öğrenmek seçmenlerin en tabii hakkıdır.

Dilerim mantıklı ve makul açıklamalar yapılır.

*****

VATANDAŞ BELEDİYE’NİN BORÇLUSUNU SEVER

Belediye’nin kamuya borçlu olması iki anlama gelir.

Eğer bu borç iktidarda olan partiye mensup bir belediyede ise gün gelir borcun önemli bir kısmı veya faizleri silinir. Bu şekilde o ilin/ ilçenin belediyesince yapılan harcamalar Türkiye vatandaşları üzerine dağıtılır. Yani ülkenin bütün vatandaşları o belediye için çalışmış olur. Diğer illerin hakkı alınmış olur. Mesela bu yılın ağustos ayında Ankara Büyükşehir Belediyesinin 1,2 milyar TL’lik borcunun silinmesi gibi.

Borç silinemiyor ise tahsili konusunda Belediye sıkıştırılmaz. Borçlar birikerek ötelenir. (Galiba Kocaeli Büyükşehir’de yapılan bu.)

Belediye iktidar partisinden değilse böyle büyük borçlanmaya izin verilmez, önceki dönemlerden gelen borçların bile tahsili için merkezi yönetim belediyeyi sıkıştırır. Belediyenin hizmet imkânları sınırlanır.

İktidar partisi belediyeleri bütçelerine ilaveten borçlanarak gösterişli yatırımlar yaparken, muhalefet partilerinden seçilmiş belediye başkanları geçmiş borçları ödemek ve daraltılmış bütçeleri ile hizmet götürmek için adeta cambazlık yaparlar.

Böylece muhalefet partilerinin seçildiği belediye sınırlarında yaşayan halkın hakkı, iktidar partisinden seçilen belediyelere aktarılmaktadır.

Bu şüphesiz adaletsizliktir. Ahlaka ve hakkaniyete aykırıdır.

Ancak özellikle son on senedir sistem böyle işlemektedir. Vatandaş bu numaraları bilemeyeceği için iktidar partisinin belediye başkanlarını başarılı, diğerlerini ise başarısız olarak algılar.

Hatta borçlu belediye sınırları içinde yaşayan vatandaşlar yapılan adaletsizliği fark etse bile bundan hiç rahatsızlık duymaz. Belediye Başkanını “becerikli” bularak destekler.

Muhalif belediye sınırlarındaki vatandaşlar da “acaba biz de iktidar partisinden bir başkan mı seçsek?” diye düşünür.

Bu genel kural bugüne kadar işledi. Fakat AKP’li belediyelerin uzun süredir işbaşında olduğu ve borcun sınırı aştığı belediyelerde duvara dayandılar.

Kocaeli ve Ankara örnekleri bu belediyelerin, başka yörelerin hakkını harcayarak yaşadığı, saadet devrinin sona ermekte olduğunu gösteriyor.

Merkezi idare bu belediyelerin “idare ediverin” taleplerine olumlu cevap verecek durumda değil. Bu sebeple Kocaeli ve Ankara’da son dönemde yatırımlar durma noktasında.

Dolayısıyla buralarda yeni dönemde AKP’li adaylar seçilse bile ciddi yatırımlar yapamayacak gibi görünüyor.

Başörtüsü Sorunu Çözüldü mü?

Son yirmi yıldır Türkiye, kadınların başörtüsünü tartıştı. Eylemler, konuşmalar, başörtüsü yüzünden eğitimin bırakanlar, yuvası yıkılanlar eşini ve işini kaybedenler ve nice mağdurlar… Geriye doğru baktığımda bu konuda neler yaşamışız, neler? Acaba bu geride yaşadıklarımız hiç yaşanmamış olsaydı, isteyen istediği gibi giyinebilse, kadınların giyimi tartışma konusu olmasaydı bugün Türkiye nasıl olurdu? Hangi parti iktidarda olurdu? Daha buna benzer birçok soruyu sorup cevap aramamız gerekiyor.

Biraz daha eskiye baktığımızda son yüzelli yıldır insanların ne giyeceğini tartışmışız. Önce erkeklerin sarık, fes ve şapka takması kavgası verilmiş. Şapka yüzünden bir çok insan idam bile edilmiş. Hatta şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı kitaptan dolayı İskilipli Atıf’ı idam bile etmişiz. Ne kadar acı, ne kadar düşündürücü. Bugün acaba kaç kişi şapka takıyor?  Yasal zorunluluk olduğu halde neden şapka takmıyoruz? 

Yıllarca insanların başına ne takacağını tartışmak yerine “insanları nasıl bilgilendiririz, insanların beynini nasıl aydınlatabilir, insanları nasıl bilgili ve aydın hale getirebiliriz” diye tartışsaydık bugün Türkiye çok farklı noktalarda olurdu. Bugün dünyanın saygın ülkeleri bilgi ve bilişim teknolojileri ile dünyaya hükmederken, bizler insanların başörtüleri ile uğraşıp,  yıllarımızı heba ettik. Bu kayıp yılların hesabını kim soracak ve kimden soracak? Gerçekten yazık hem de çok yazık.

Dün TBMM, tarihi günlerinden birini yaşadı. Dört kadın milletvekili başörtüsü takarak meclise girdi. Onbeş yıl önce de Merve Kavakçı adlı bir Hanım meclise girmişti. O günleri hatırladım. Ne kavgalar, ne mücadeleler? Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in “Bu kadına haddini bildirin” diye meclis kürsüsünden bağırması, muhafazakar insanların oyunu alarak Cumhurbaşkanı olan Demirel’in “provakatör” diye Merve Kavakçı’yı işaret ettiği o günleri hatırladım. Neredeyse Başörtülü Merve Kavakçı yüzünden askeri darbe bile olacaktı.

Aradan 15 yıla yakın bir süre geçti. Dört Milletvekili başörtüsü takarak meclise girdi. İktidar ve muhalefet partileri ateşli konuşmalar yaptılar. CHP sağduyulu davranarak olayı büyütmedi. Başörtülü vekillerin mecliste olması fazla büyütülmedi. Bu durumdan Türkiye ve Türk siyaseti kazançlı çıktı. İsterseniz dün mecliste yaşanan olayın kısa bir özetini sizlerle paylaşalım.

Başörtülü Milletvekilleri nihayet Meclis´te

“AK Parti Konya Milletvekili Gülay Samancı, Kahramanmaraş Milletvekili Sevde Beyazıt Kaçar, Denizli Milletvekili Nurcan Dalbudak ve Mardin Milletvekili Gönül Bekin Şahkulubey, TBMM Genel Kurulu çalışmalarına başörtülü olarak katıldı. Genel Kurul toplanmadan 5 dakika önce salona ilk olarak AK Parti´li Samancı, ardından Kaçar ve Şahkulubey, başörtülü olarak girdi. Salona en son giren başörtülü milletvekili ise AK Parti´li Dalbudak oldu. Bazı AK Parti´li milletvekilleri, başörtülü milletvekillerini tebrik ederek tokalaştı. Bir süre başörtülü milletvekilleriyle sohbet eden AK Parti´li milletvekilleri, hatıra fotoğrafı da çektirdi. Genel Kurul ise TBMM Başkanvekili Meral Akşener´in başkanlığında toplandı. CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, ayağa kalkarak, Akşener´den söz istedi. Genel Kurul´da farklı bir uygulama olduğunu dile getiren İnce, gruplara 10´ar dakika, kıyafet uygulamasının mağduru olarak belirttiği CHP Genel Başkan Yardımcısı Şafak Pavey´e de 10 dakika konuşma süresi verilmesini istedi. Bunun üzerine Akşener, birleşime ara vererek, grup başkanvekillerini toplantıya çağırdı. Bu arada, CHP Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz da üzerindeki ceketi çıkardı. Yılmaz, üzerinde Atatürk resmi ve Türk Bayrağı baskılı tişörtle Genel Kurul´da oturmaya başladı.”

Haber özetle böyle. İnşallah başörtüsü tartışması nihayet son bulur. Bundan sonra bu konu üzerinde siyaset yapılmaz. Siyasete başörtüsü alet olmaz. Meclisteki bu tarihi oturumu benim de çok yakından tanıdığım, aslen İzmitli bir aileye mensup MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener’in yönetmesi anlamlı ve önemliydi. Meral Hanım’ı 25 yıldır tanıyorum. Hanımefendi bir isim. 28 Şubat’ta da çok önemli sorumluluk üstlenen  bir görev adamı. Geçmişte başörtülülerin nasıl mağdur olduğunu, ilahiyat fakültesinde okuyan yeğenlerinin başörtülü olması yüzünden çektiği sıkıntıları çok yakından bilen bir isim. Meral Hanım, başörtüsü ile meclise gelen AK Partili milletvekilleri ile birlikte, Hac farizasını yerine getiren getirmişti. Meclisteki tarihi oturumu yürüterek tarihe not düşmüş oldu.

Evet. Dün başörtülü vekillerin meclise gelmesini Türk siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. İnşallah bundan sonra başörtüsü hiç bir zaman tartışma konusu olmaz. Hele siyaset malzemesi yapılmaz. İnsanların başörtüleri yerine, beyinlerini içindeki bilgi, birikim ve becerileriyle gündeme geleceğine inanıyorum.

‘AB, 2004 Türkiye İlerleme Raporu dikkatle okunup çok iyi anlaşılmalıdır.’

GİRİŞ:

AB, Türkiye ile ilişkilerini son 3,5 yıl içerisinde tamamen dondurmuştu. Son bir yıl içerisinde ise ilişkiler kesilme noktasına gelmişti.

Zaman içerisinde, oluşan olumsuz havanın unutulmuş olacağını düşünen batıcılar ve batıya eklemlenmeyi hedef olarak belirleyen sivil toplum kuruluşlarının teşebbüsleri de konuyu gündeme taşımaya yetmedi.

 

Bu yılın başında Başbakan Recep T. Erdoğan, ‘AB’nin, Türkiye’nin terörle mücâdelesine yeteri kadar destek vermediğini ‘ belirtti ve ‘Çıkarımız nerede ise oraya gideriz.’ Dedi.

 

AB yöneticileri, suçluluk psikolojisi içerisinde, en üst seviyede ve bu güne kadar görülmemiş sertlikte dile getirilen gerçekler karşısında sessiz kaldı.

 

Hilmi Yavuz 10 Şubat 2013 tarihli köşesinde; konu ile ilgilenenlerin dikkatle ve tekrar tekrar, bir ay sonra, altı ay sonra, bir yıl sonra ve de Türkiye-AB ilişkilerinin gündeme geldiği her zaman diliminde yeniden okumaları gereken bir yazı yazdı.

 

22 Ekim 2013 tarihinde AB, 3,5 yıl aradan sonra, 22. Faslı  5 Kasım 2013 tarihinde müzâkereye açacağını açıkladı.

Bu gelişmeleri, Türkiye-AB ilişkilerinin sükûnetle ve akl- selim ile yeniden değerlendirmeye tâbi tutulması için fırsat bilerek konuyu, milletlerarası siyasî ve ekonomik ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Oya Akgönenç Hanımefendi ile derinlemesine bir tahlile tâbi tuttuk.

 

Prof. Akgönenç’in bu röportajda verdiği bilgiler batıcı kişilere ve sivil toplum kuruluşlarına başucu kitapçığı, olmazsa olmaz önemde rehber olacak değerdedir.

Hayırlara vesile olması dileği ile iyi okumalar…

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Efendim, Türkiye- Avrupa Birliği ilişkilerine geçmeden önce, Türkiye’nin genel durumu ile ilgili olarak bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Oya Akgönenç: Birinci Dünya Savaşı sonunda tarih sahnesinden çekileceği düşünülen Türkler, Kurtuluş Savaşı’nı büyük zorluklar ve imkânsızlıklara rağmen başarı ile kazanarak Anavatanı düşman işgalinden kurtarmış ve yeni bir Cumhuriyet kurarak, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti adı altında milletler platformunda yeni yerlerini almışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan, kırk yıl gibi kısa bir zaman sonra, yani 1963’de, henüz o yıllarda kuruluş aşamasında bulunan ve o dönemde Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak anılan Avrupa Birliği’ne katılmak üzere başvurusunu yapmıştır. Böylece; kendisini yenmek ve yıkmak için her türlü hile ve gizli işbirliği yapan Avrupa devletlerine karşı, onlardan uzaklaşmak yerine, birlikte çalışmak alternatifini tercih etmiştir. Bu tercihi ile Türkiye, her ne olursa olsun, bir daha yalnız bırakılmamak ve düzenlenecek gizli oyunların dışında olmamak azim ve kararlılığı ile politikalar geliştirmiş ve dünya politikalarının şekillendiği ortamların tam ortasında olmayı bir millî strateji haline getirmiştir. 1923’ten itibaren de bu yönde çalışmalarını devam ettirmektedir.

1959’da yapılan başvuru ve 1963’te imzalanan Ankara Protokolü ile bu yolda ilk adımlarını atan Türkiye, 1990’lı yıllarda Gümrük Birliği (GB)’ne girmeyi kabul ederek, üye olmadan GB içinde olan ilk ülke olmuştur. Buna rağmen, AB üyeliği için müzakerelere başlama izni kendisine, ancak 2004 yılında verilmiştir. 1959’dan sayılırsa tam 45 yıl sonra ve Ankara Anlaşması’ndan sayılırsa tam 41 yıl sonra nihayet AB’den ‘müzakerelere başlama’ izni çıkmıştır.

Çetinoğlu:Müzakerelere başlama iznine mânâ ifade ediyor?

Akgönenç: Müzakerelerin başlaması ancak 2005 yılında, Müzakere Çerçeve Anlaşması’nın imzalanmasından sonra mümkün olabilmiştir. Aradan geçen altı sene zarfında birçok fasıl müzakereye açılmış, fakat bunlardan 13 tanesi Fransa’nın ve Yunanistan’ın vetoları ile ‘askıya’ alınmıştır. Diğer 6 tanesini askıya aldırtmak için de Kıbrıs Rum Kesimi yoğun bir çalışma yapmaktadır. Şayet onlar da askıya alınırsa 19 madde ‘konuşulmaz-bekler halde’ askıya alınmış olacaktır. Tamamı 35 bölümden oluşan Müzakere Dokümanı’nın böylece % 51’i askıya alınmış bulunmaktadır. Bu görünüş bile, başlı başına çok şey ifade etmekte, tarafların niyeti, gayreti ve gayesi hakkında birçok ipuçları vermektedir.

Çetinoğlu: Müzakerelerlütfenbaşladı… Nasıl devam ediyor?

Akgönenç: Müzakereleri başlatan anahtar rapor, 2004 yılında Türkiye’ye sunulan ‘AB, 2004 Türkiye İlerleme Raporu’dur. Bu raporun dikkatle okunup, çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Zira Türkiye-AB ilişkilerinin yol haritası bu raporda çizilmiş bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Raporda rahatsızlık verici durumlar belirlemiş olmalısınız

Akgönenç: 2004 AB Türkiye İlerleme Raporu’nu anlayabilmek için, onunla beraber Türkiye’ye verilen iki ilave raporu da okumak gerekmektedir: Bunlardan birincisi, Türkiye AB adaylığının İlerleme Raporu ile bağlantılı olarak hazırlanan ve tavsiyeleri ihtiva eden ‘Tavsiyeler Raporu’dur.  (Recommandation of the European Commission on Turkey’s Progress toward Accession): Kullanımda kolaylık için sonraki cümlelerde ‘AB Tavsiyeler Raporu‘ denilecektir.  İkinci rapor ise, Türkiye’nin AB’ye katılımı sonucunda doğabilecek Meseleler ve Etkiler ile ilgili rapordur.  (Issues Arising From Turkey’s Membership Perspective): Kullanımda kolaylık için bu rapor da; ‘AB Meseleler ve Etkiler Raporu’ olarak anılacaktır.

Bütünü 273 sayfa olan bu rapor ve iki eki, 2005’ter itibaren de Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini belirleyip yönlendirecek olan dokümanları meydana getirmektedir. Tamamının tercüme edilerek, TBMM üyelerinin hepsine verilip, verilmediği kesin değildir.

Çetinoğlu: Raporlarda neler var?

Akgönenç: Her iki ek rapor da çok önemlidir. Zira gelecek yıllardaki ilerleme raporlarında eksi görülecek hususlar, birinci belge olan AB Tavsiyeler Raporunda belirtilen sınır ve hedefler içerisinde yorumlanıp, uygulanacaktır.

AB Meseleler ve Etkiler Raporu ise Avrupa devletlerinin kendilerine göre mahzurlu gördükleri, endişe duydukları konuları ve kendi ülkelerinin geleceği açısından, Türkiye’nin AB’ye girişine nasıl baktıklarını açıklayan bir dokümandır. Bu sebeplerle her iki küçük rapor da son derece önemli olup, dikkatle incelenip, doğru yorumlanmalıdır.

Bu iki raporu çok iyi anlamak gerekmektedir. Çünkü Türkiye için uygulanması düşünülen, giriş süreci stratejileri bu iki raporla belirlenmektedir. Arka planda tutularak, pek göze çarpması istenmeyen hususlar, ilerleme raporu içine değil de bu iki raporun içine yerleştirilmiş bulunmaktadır. Bu raporlara serpiştirilen hususlar da temelde çok tehlikeli tuzaklar ve kötü sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

Çetinoğlu: Önemli hususları tek tek belirler misiniz?

Akgönenç: İlerleme Raporu’nda ilk etapta dikkati çeken 4 önemli husus şunlardır:

1- Müzakerelerin önünün açık olması ve herhangi bir bölümünün müzakeresi sırasında, müzakerelerin bir veto müdahalesi ile askıya alınabilmesi durumu söz konusudur.

2- Başlangıçta 31 tane olan, sonra 35’e yükseltilen bütün etap veya bölümlerin tamamlanmasından ve AB normlarına tam uyum sağlanmasından sonra bile, bu tamamlamanın, Türkiye’nin AB üyeliği için bir garanti olmadığı hususunun açıkça belirtilmesidir. Ayrıca bölümler de arttırılabilir denilmektedir.

3- TC Anayasası’nda bulunmayan yeni azınlık kavramlarının, Türkiye’ye dayatılması ve bu isteğin Kanunlarla resmileşmesi talep edilmektedir.

4- Serbest dolaşım maddesinin mutlaka kısıtlanacağının ve Türkiye için serbest dolaşımın ‘kalıcı istisnalar arasında’ olacağının birçok yerde belirtilmiştir.

Bunların yanı-sıra, Türkiye’de son birkaç yıldır yapılan reformlardan ve bazı kesimlere tanınan ayrıcalıklardan da asla rücu edilemeyeceği, bu raporda vurgulanmaktadır. Şartlar bununla da bitmeyip, hazırlanmış olan müzakere çerçevesinin değiştirilemeyeceği ve müzakereler sırasında pazarlığın da yapılamayacağı net olarak belirtilmiştir.

Çetinoğlu: Bu maddelerle ulaşılmak istenilen hedef nedir?

Akgönenç: Dikkatle incelendiğinde, kaidelerin genelinden şu maksat ve gayret ortaya çıkmaktadır: Türkiye mümkün olduğu kadar uzunca bir süre aday olarak, tam üye olabilmek ümidi ile kapıda bekletilmeli ve böylece sürekli olarak Avrupa ekseninde kalması sağlanmalıdır. Bu durumun rapordaki ifadesi ise aynen şöyledir: ‘This is an open-ended process whose out-come cannot be guaranteed before hand. Regardless of the outcome of the negotiations or the subsequent ratifıcation process, the relations between the EU and Turkey must ensure that Turkey remains fully anchored in European structures.’ Türkçesi: ‘Bu, ucu açık süreç olup, sonucunun ne olacağı önceden kestirilemez. AvrupaBirliği ile Türkiye arasındaki müzâkere sonuçları ve bunların ortaya çıkaracağı kesin kabuller ne şekilde biçimlenirse biçimlensin, Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa’nın yapısına sıkıca demirlenmiş (bağlanmış) konumda kalmasını sağlamalıdır.’

Bunların dışında, AB raporunda huzursuzluk ve karışıklık oluşturan bazı hususlar da mevcuttur:

Çetinoğlu: Onlar nelerdir?

Akgönenç: Birincisi süre belirsizliğidir. Üyelik müzakere süreci kesin bir tarihe bağlanmamıştır. Dolayısı ile üyelik tarihi belirsizdir. Avrupalı yetkililer, Türkiye’nin üyeliğe kabulünün daha çok 2020 ile 2025 yılları arasında ve hatta daha da sonra olabileceğini düşünmekte ve bunu da açıkça belirtmektedirler. Önü açık müzakere süreci, üyeliğe giriş tarihinin uzatılabilmesi ve ileriye kaydırılması amacı ile etkin bir mekanizma olarak rapora yerleştirilmiş bulunmaktadır.

Yine, raporda net olarak, ‘bir bölüm tamamlanmadan, diğer bir bölüme geçilemez.’ Denilmektedir. Her bölümün açılması, yani müzakerelerin başlaması ve tamamlanması 27 AB üyesinin hepsinin ‘Evet‘ demesine bağlıdır. Müzakerelerin tamamlanmasından sonra ülkeler bazında referandum kararı verilecektir. Referandum’dan tek bir ‘Hayır‘ bile çıksa, Türkiye’nin AB üyeliği reddedilecektir.

Çetinoğlu: Gerçekçi değerlendirmeler yapıldığında önümüze nasıl bir tablo çıkıyor?

Akgönenç: Şunları söyleyebilirim:

*Avrupa Birliği belli normlar içinde kurulmuştur.

*50 yıllık bir çalışma ile belli bir düzen ve seviyeye ulaşmıştır.

*Birlikte çalışan bu devletler arasında bir anlayış uyum ve seviyesi mevcuttur.

*AB, Avrupa devletlerinin kendi din-kültür ve siyasî tarih deneyimleri içinde uygulamayı doğru buldukları temeller üzerine inşa ettikleri bir organizasyondur.

*Önce bir Ekonomik işbirliği olarak başlamıştır.

*Daha sonra bu birlik, siyasî ve sosyo-kültürel alanlara da taşınmıştır.

*Türkiye ise, 1963’ten itibaren, Ankara Anlaşması ile ‘Bu Birlik’te, biz de olmalıyız.’ diyerek, girişimlerini, anlaşmalara bağlamaya başlamıştır.

Avrupa’da, Sovyetlerin çökmesi ve Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan birçok yeni devlet, davet üzerine son yıllarda AB’ye katılmışlardır. Bunların bir kısmı referandum yaparak kendi halklarına danışmış ve bir kısmı da parlamentolarında olayları uzunca süre tartıştıktan sonra, AB’ye girmeye razı olmuşlardır. Bir kısmı, çok kısa süren hazırlık dönemleri sonunda birliğin üyesi haline gelmişlerdir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin önüne konulan şartlar, AB’ye girmek için bizden sonra başvuran ülkelerin de önüne konuldu mu?

Akgönenç: AB komisyonunun Türkiye’nin önüne koyduğu bazı ön şartlar, daha önce Birliğe alınan bazı Avrupa ülkelerinin önüne konulmamıştır.

Çetinoğlu: Bu birçifte standartdeğil mi?

Akgönenç: Bunun bir ‘Çifte standart olduğunu‘ belirten Türk yetkililerine, AB yetkililerinin verdiği cevap ise aynen, ‘Bugün ulaştığımız seviyede şartlarımız böyledir.’ Demekten öteye geçmemiştir. Avrupalıların kendilerini izah etmek veya haklı göstermek gibi herhangi bir çabaları yoktur. Olma ihtimali de gözükmemektedir. Tam aksine, sıra Türkiye’nin üyeliğine gelince, AB yetkilileri, Türkiye’ye, ‘Sadece resmî makamlarınızın çalışmaları ve yapılan yeni kanunlar veya uyum kanunları kifayet etmez, AB yetkilileri, uygulamalarınızı da görmelidir.’ demektedirler. Ayrıca, AB temsilcileri, ‘Avrupa’nın sizi benimsemesi için, kendinizi, Avrupa halklarına tanıtmak ve kabul ettirmek de sizin görevinizdir. Bu sebeple, Türk Sivil Toplum Kuruluşları da bu konuda Avrupa’da faal olmalıdırlar.’ Demektedirler.

Çetinoğlu: Sözlü olarak mı?

Akgönenç: Hayır, bu ifade Tavsiyeler Raporu’nda yer alıyor.

Çetinoğlu: İstenilen her şeyi yapsak, AB üyeliğimiz garanti mi?

Akgönenç: Hayır değil. Türkiye’nin üyeliğe kabulü, şimdiye kadar hiçbir ülke için uygulanmayan bir yöntemle, yani AB halklarının referandumuna sunulacaktır. Bütün hazırlıklar bu şekildedir.  Bu, bütün müzakereler bittikten sonra uygulanacak olan bir işlemdir. Referandumda, Avrupa halklarının kararı ‘hayır‘ olarak belirirse, Türkiye’nin hiç bir itiraz hakkı veya alternatifi olmayacaktır. Şimdiden kusurun ‘görevini tam yapamamış olan Türkiye’de ve Türk toplumunda olduğunun gerekçeleri‘ böylece hazırlanmıştır.

Çetinoğlu: Sonucun nasıl olacağı konusunda tahmin için başka bilgiye ihtiyaç yok…

Akgönenç: AB Tavsiyeler Rapor’unda Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren son derece kritik konulara da değinilmiştir. Bu kritik meseleler, ekonomik tavsiyeler arasına fazla dikkat çekmeyecek bir şekilde serpiştirilmiştir. (Esasen, enteresan olan husus ve şüpheye yol açan tarz da budur.)

Diğer taraftan, AB Meseleler ve Etkiler Rapor’unda ise, Türkiye’nin AB’ye katılımının, Avrupa devletlerinin düzen ve istikrarı üstündeki olumsuz etkileri sıralanmaktadır.

Meseleler Raporunda, Türkiye’yi hangi şartlar altında kendileri için lüzumlu gördükleri de anlatılmış, Avrupalıların ileriye dönük düşüncelerine de yer verilmiştir. Bütün bu bölümler okunduğunda, Türk ordusu göz önünde tutularak, Türkiye’nin adeta, bir  ‘jandarma’ veya ‘paralı kolluk ve güvenlik elemanı’ olarak görüldüğü ve kullanılmak istendiği de açıkça ortaya çıkmaktadır.

Bu sebeplerle, Türkiye’de ki yetkili ve ilgili makamların, bu raporları çok dikkatli okuması, olayları enine, boyuna ve derinliğine incelemesi ve perde arkasındaki motif ve saikleri dikkatle tahlil etmeleri gerekmektedir.

AB Tavsiyeler raporunda, AB’ye girmeden önce Türkiye’nin bütün komşuları ile ve özellikle de Kafkasya’daki komşuları ile mutlaka ‘barışması ve uzlaşma yapmasının gerekliliğine‘ vurgu yapılmaktadır.

Çetinoğlu: Bu isteğin gerekçesi nedir?

Akgönenç:Avrupa Kültüründe, uzlaşma ve barışma yani reconsiliation esastır.’ Denilmektedir.

Türkiye’nin, Kafkasya’da Azerbaycan ve Gürcistan’la ilişkileri gayet iyi olduğuna göre ortada sadece Ermenistan kalmaktadır. Bu noktada Ermenistan’ın, Türkiye toprakları üstünde, bizzat kendisinin ifade ettiği, saldırgan emellerinin bulunduğu bilinmektedir. Bunları, sözleri ve beyanları ile ifade etmekte, kendi anayasaları içinde belirtmekte ve bayrakları ile de sembolleştirmektedirler.

Ayrıca, Ermenistan’ın, komşusu Azerbaycan’ın topraklarının % 21’ini işgal etmesi üzerine, Türkiye ve Ermenistan arasındaki diplomatik ilişkileri kesilmiş bulunmaktadır. Sınır kapıları da bu sebeple, Ermeni işgali üzerine kapanmıştır. Bunlar net olarak hatırlanmalıdır.

Ermenistan, yıllardan beri Azerbaycan topraklarında işgalci olarak bulunmaktadır ve hâlâ bir milyonun üstünde Azerbaycanlı Türk, kamplarda perişan bir hayat sürdürmektedir. Ermenistan bugün bile Doğu Anadolu toprakları üstündeki emellerinden bahsedebilmektedir. Ermenistan’la olan gerginliğin sebepleri ve olayların oluşum sırası ve çerçevesi iyi bilinmeli ve unutulmamalıdır.

a- Ermenilerden Özür Şartı

Durum yukarıda belirtildiği çerçeve içinde gelişmişken, AB Tavsiyeler Raporu içinde, yukarıdaki konulara hiç değinilmemiştir. Tam aksine 1915-1916 olayları ve ‘sözde Ermeni soykırımı’ rapora yerleştirilmiş bulunmaktadır. Daha önceden bilindiği gibi AB parlamentoları, ‘sözde Ermeni soykırımını’ sanki gerçekmiş gibi kabul etmiş olup, Türkiye’nin de bunu kabul etmesini, özür dilemesini ve gereken tazminatı vermesini beklemektedirler. Bunun adına da ‘tarihinle barışmak‘ demektedirler. İşte bu sebeplerle 2004 raporundaki ifadeler, yaklaşmakta olan baskıların ilk belirtileri olarak bu kısma, yani AB Tavsiyeler Raporu içine yerleştirilmiştir. Türkiye bu konuda son derece titiz ve dikkatli olmak mecburiyetindedir.

b- Örf, Âdet ve İnançlardan Tavizler Konusu

Dikkat çeken diğer bir konu da, AB’ye uyum Çalışmaları sürecinde, Türk milletinin örf ve âdetlerindeki ahlakî değerlerinde ve hatta inancında büyük ölçüde değişmelerin olacağı beklentisidir. AB yetkilileri böylece, yakın bir gelecekte ‘Türk halkının düşünce yapısında’ büyük ölçüde değişmeler olacağını ve bölge içinde, AB ölçülerine uygun ve diğer ülkelere de ‘örnek teşkil edecek bir Türkiye‘nin gelişeceğini umduklarını açıkça ifade etmektedirler.

İşte buradaki en önemli husus, Türkiye’nin ve Türk halkının böylesine bir değişime, âdeta tarihî ve sosyal kişiliğini kaybederek başka bir kişiliğe bürünmeyi kaldırıp, kaldıramayacağı ve bu tip değişimlere tahammül edip, edemeyeceği hususudur.

Çetinoğlu: Enerji kaynaklarımızla ilgili düzenlemeler de düşünülüyor

Akgönenç: Evet! Çok önemli bir konudur. Bu konuya da, ‘AB Meseleleri ve Etkiler Raporu (Issues report) isimli belgede değinilmiştir. Türkiye, gerek Kafkas ve Hazar petrol ve doğal gazına ve gerekse Orta Doğu’da Basra Körfezi’nin zengin petrol ve gaz yataklarına çok yakın olan bir ülkedir. Bu raporda Avrupalıları ilgilendiren konular işlendiğinden, olay şöyle ifade edilmektedir:

1- Bu enerji bölgelerinin istikrar ve güveni açısından Avrupa için önemli ve gerekli olan faktör, Türkiye’nin AB etki alanları içinde kalmasının, sağlanmasıdır.

2- Bu enerji kaynakları, Avrupa’ya en kestirme ve güvenli tarzda yine Türkiye üzerinden taşınabilmektedir. Dolayısıyla Türkiye, lojistik yönden, AB’nin rahatı ve geleceği için çok önemlidir. Avrupa, bu iki faktöre (kaynaklara sahip olma ve kaynakları güvenle aktarma lojistiğine sahip olma) dayanarak kurmuş olduğu üstün hayat standardını devam ettirmeyi istemektedir.

Çetinoğlu: Bir de Avrupa’nın güvenliği için Türkiye’den yararlanma düşünceleri var

Akgönenç: Avrupa devletlerinin güvenliği ile ilgili hususlar incelendiği zaman, ortaya çıkan hususlar şunlardır:

a- Askerî güvenlik açısından:

* Avrupa Güvenlik Konsepti yani kısaca, ‘Avrupa Ordusu’ hazır olmadığı için, Avrupa’nın mevcut başka bir güçlü teşkilata ve güvenceye ihtiyacı vardır. Türk ordusu bu görevi yapabilecek ve muhtemel tehlikelere karşı, bu yükü AB için taşıyabilecek bir güç olarak görülmektedir. Yani, özellikle yaşlanan Avrupa’nın kullanabileceği genç bir orduya ihtiyacı vardır. Bu da Türk Ordusu’dur.

*Türkiye, NATO içinde ABD’den sonraki en etkin askerî güçtür ve AB zaten güvenliğini NATO kanalı ile garantiye alma çabaları içindedir. Dolayısıyla Türkiye AB üyesi yapılmasa dahi, onun hizmetlerinden yararlanmak yolları aranmaktadır.

b- Sosyal güvenlik açısından:

* Diğer bir husus da yaşlanan nüfus ve Avrupa’daki mevcut Sosyal Güvenlik Sistemi ile ilgilidir. Bu sistemin devamı ve finansı için yaşlanan Avrupa nüfusu, yeni ve genç işçilere ihtiyaç duymaktadır. Şayet Türkiye üyeliğe kabul edilecek veya bazı şartlarla Avrupa’da çalışma imkânı elde edecek olursa Avrupa’da hissedilmeye başlayan ‘genç işçi problemi’ de bir çözüme kavuşmuş olacaktır.

*AB Tavsiyeler ve Etkiler Raporu’nda tüm bu ihtiyaç ve sebepler açıkça anlatılmakta ve AB ülkelerinin Türkiye’yi kabulünü sağlayacak gerekçeler olarak sıralanmaktadır.

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Türkiye’nin Gürcü Sorunu!

 

Türkiye’de belli mihraklar insanımıza bir yönlendirme yaparak, algı oluşturmaya çalışıyor. Örneğin “Kürt Meselesi” tanımlaması ile terörü göz ardı ederek yapay bir sorun yaratmak gibi…

Bugün Türkiye’de 1984’ten beri yaşananlara bakacak olursak bir “terör meselesi” vardır. Türk Milletine ve Türk Devletine karşı bu terörü yapmaya Cemil Bayık ve Öcalan gibi baldırı çıplakların gücü ve kudreti yetmez. PKK’lılar bile bilir ki; eğer ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, İsrail ve Yunanistan başta olmak üzere bir çok ülke arkalarında olmasaydı, bu güne kadar bir adım bile atamazlardı.

Onun için Türkiye’deki sorun; kendisini “Kürt” olarak adlandıran ve hepsi benim gibi “Türk Milleti”nin birer ferdi olan kardeşlerimizden değil bu dış güçler ve onun taşeronluğunu üstlenmiş olan PKK’dan kaynaklanmaktadır.

Bu konu ile ilgili diğer bir hususta, Türkiye’deki küçük gruplar halinde yaşayan bazı etnik ırkçıların, Türk Milleti ve Türk Devleti ile ilgili olan hesaplarını, kendilerini gizleyerek PKK ve Kürt kardeşlerimizüzerinden görmeye kalkmış olmalarıdır.

Dün kendini Kürt olarak nitelendiren kardeşlerimiz üzerinde oynanan oyun, bugün başkalarının üzerinde de oynanmakta ve dış güçlerin desteği ile iktidarını sürdüren AKP tarafından da buna çanak tutulmaktadır.

Türkiye’de kendilerini Türk Milletine mensup görmeyen ve millet ile devlet hakkında bir hesapları olanlar, suret-i haktan gözükerek bir takım üstü kapalı işlerin peşindedirler…

Ülkemize tarih boyunca yönelen göçler, kendilerini Türk Milletinin mensubu görenlerce yapılmıştır. Öyleyse şimdi bu göçmenlere;ötekileştirme ve yabancılaştırma politikalarına düşmek ne demek oluyor? diye soruyorum.

Bunlardan biri de Türkiye’de kendisini “Gürcü” olarak tanımlayan ve aslında tamamına yakını “Acara Türkleri” ne mensup olan kardeşlerimiz üzerinde yürütülen çalışmadır. Bilinmelidir ki; Gürcüce bilmek ve konuşmak demek, “Gürcü” olmak demek değildir.

Gürcücülük eksenli çalışmalar yıllardır sol, merkez sağ ve siyasal İslamcılık akımlarının temsil edildiği siyasi partilerde belirgin bir şekilde yürütülmektedir. En yoğun çalışmaların yapıldığı siyasi yapı ise dün Erbakan’ın bugünde Recep Tayyip Erdoğan’nın başında bulunduğu siyasi partilerdir.

Bundan güç alan Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili’de, Sözcü Gazetesi’nin 19 Ekim 2013 tarihli haberine göre, Artvin’in Borçka İlçesine gelerek, Türk Vatandaşlık kanununa uygun bir şekilde mi? diye sorulacak bir çerçevede, T.C vatandaşı olan 9 kişiye vatandaşlık belgesi vermiştir. Yine aynı Saakaşvili, Bursa’nın İnegöl İlçesinde gezdiği köylerde, diplomatik teamüllerin çok dışında ilginç konuşmalar yapmıştır. Bu ilçemizdeki bürokrat atamalarına Gürcistan’dan müdahale edildiği, ilçede konuşulmaktadır. Keza aynı şeyler, Ordu ilimizdeki faaliyetler içinde geçerlidir. Bu yolu denemeye çalışan başka devletlerde vardır. Zamanı geldikçe onlara da değineceğim.

Tabii; ben bu arada Gürcistan’a ve Saakaşvili’ye, Ahıska Türklerine; gayrimenkullerin ve vatandaşlık haklarının iadesi ne durumda? diye sormak istiyorum… Öyle ya! Vatandaşlıklar dağıtılırken onlarda unutulmasın!

Ayrıca Saakaşvili’ye bu serbestiyi kim, kimler ve hangi amaçla tanımaktadır? Bilmemiz gereken bir önemli konuda budur. Ben bunları isimlendirebilirim. Ancak şimdilik bu konuyu “Büyük Türk Milleti”nin de bilmesi için aleniyete kavuşturmak istedim. Yoksa bilmesi gereken herkes, herşeyi biliyor. Onun için, kimse topu PKK, hain Öcalan ve Kürt dediğimiz kardeşlerimize atarak işin içinden sıyrılamaz. Bu nedenle ortaya çıkın ve yiğitçe mücadele edin. Ya da ekmeğini yediğiniz, suyunu içtiğiniz, havasını teneffüs ettiğiniz bu vatana ve sizinle her şeyini paylaşan Türk Milletine gereken bağlılığı ve saygıyı gösterin…

 

 

Yenilenen İnsan

 

İnsanın hem şahsı, hem âlemi yâni hem bedeni hem de manevî âlemi, yâni iç âlemi, aynı zamanda içinde bulunduğu sosyal âlemi, dış dünyası her zaman yenilenmektedir. Bunun için her zaman insan; inancını yenilemeye muhtaçtır.

Çünkü her bir fert ve bireyin mânen çok fertleri var. Ömür seneleri sayısınca başka birer fert sayılır. Ömrün belki günleri sayısınca başka birer fert addedilir. Hattâ hayatın saatleri sayısınca başka birer fert hükmündedir.

Çünkü zaman altına girdiği için, o tek bir fert, bir model hükmüne geçer. Her gün başka bir fert şeklini giyer. Nasıl ki model veya manken olan kimseye elbiselerin biri giydirilir, biri çıkarılır. Her an farklı bir giysi içinde görülür. Âdeta o kimse, her giydiği elbise ile ayrı bir şahsiyete bürünmüş, ayrı bir âleme girmiş olur.

Hem, insanda bu sayısız şekle girme hâli, hem de insanda bu sayısız yenilenme şekli var. Meselâ kalbimizi düşünecek olursak, kalbin mânası değişmektir. Kalbimiz iki türlü değişim ve değişikliğin kaynağı ve sebebidir. Nitekim değiştirilmiş, sahtesi yapılmış paraya kalp para demez miyiz?

Kalbimiz her atışında, bütün vücudumuza yeni ve yeniden kan püskürtmekte. Böylece hücrelerimiz yeni ve taze kanla, her an hayat bulmakta, var oluşları tazelenmekte. Âdeta yenilenmektedir. Her kalb atışı yeniden var oluşun, var olmak isteyişin âdeta top atışları gibidir.

Sanki bu atış, bu dağıtış, bu yayışla yeni bir dünyanın kapısını da çalmış oluyoruz. Maddî varlığımızın var oluş ilânları hükmünde, her kalb atışımız, her kalb atışı; Big Bang’ın yâni Allah’ın kâinatı def’aten yâni birden ve bir kerede fakat zamanla gelişmek ve inkişaf edecek şekilde yaratışının sanki birerkopyası hükmündedir.

Nasıl ki Big Bang’la def’î, âni patlamayla kâinat doğdu ve safha safha genişleyerek bugünlere geldi. Ve âyetle sâbittir ki, her an Allah kâinatı genişletmektedir. Bunun ilmen de farkına varılmıştır. Aynen bunun gibi, her kalb atışımız âdeta bu ilk yaratılış, hayatın yayılış ânının, her insanda, her an tekrarlanmasından başka bir şey değil.

Gerçekten her kalb atışımızda; kanımız halka halka, vücudun en ücra köşelerine kadar ulaşmakta, bedenin her yeri hayat kaynağından nasîbini almakta, var oluşu bu şekilde yenileyip durmakla, hayatın devamı sağlanmış olmaktadır.

Kalbin bu maddî yapımızı ayakta tutan yönü yanında, bir de manevî yapımızı ayakta tutan tarafı var. Kalbimiz Allah’ın manevî tecellîlerinin de arşı, meydanı. Aynı zamanda kendimizi şöyle bir yoklasak, her an kalbimize sağnak sağnak ilhamlar yağdığına şahit olur; kalbimize her an çeşit çeşit ilhamlar geldiğine tanık oluruz.

Nitekim gönlümüzden neler neler geçmekte olduğunu hepimiz bilir, anlarız. Demek ki kalbimiz; bir de bu çeşit değişiklikler içinde durmadan hayat yolunda mânen ilerler.

Bu şekilde kalbimizden her şeye bir pencere açılır. Böylece tefekkür ve düşünce dünyasına dalar, tezekkür ve zikir dilimiz açılır, tasavvur dünyamız görünür. Tahayyül ve hayâl âlemimiz kendini belli eder. Ve bu sahneler her daim değişir.

Velhasıl gönlün dolması muhal ve imkânsız. Fakat hep dolması gereken bitmez tükenmez bir hazinenin merkezi olarak, insana sonsuz hizmetler ifa eder. İşte kalbimiz hep değişmekte, böylece her an yeni ve başka bir pencere hâlini alarak; bize unutulmaz görüntüler, manzaralar sunar da sunar.

957

Bunun gibi, insanın vatan tuttuğu âlem de seyyar ve gezgindir. Yerinde durmuyor. O gider, başkası yerine gelir. Nitekim bildiğiniz gibi, Dünya kendi etrafında dönüyor. Uydusu olan Ay’ı da birlikte sürüklüyor. Aynı zamanda Güneş’in etrafında bir yörüngede dönüyor. Güneş de uyduları olan Gezegenlerle hareket hâlinde.

Demek ki ne Dünya, şu anda bir saniye önceki yerinde, ne de Güneş Gezegenleri ile bir saniye önceki konumunda. Her an  ayrı bir mekâna doğuş var. Böylece mekân bakımından da anlıyor ve görüyoruz ki, “Eski hâl muhâl ve imkânsız. Ya yeni hâl veya izmihlâl yâni yok oluş.” Velhasıl hep hâlden hâle geçiş ve daima yeni bir durum alış var.

İnsan, her gün yeni akımlar, yeni cereyanlar, yeni düşüncelerle karşılaşıyor. İster istemez etkileniyor. Duygulanıyor. Her gün  başka bir âlemin kapısından içeri girdiğini hissediyor âdeta. Her gün kendisine yeni bir kapı açılıyor. Ya da her gün kendisi yeni bir âlemin kapısını aralıyor.

İman ve inanç ise; hem o şahıstaki her ferdin hayat nûru, hem de hayat ışığıdır. Çünkü iman; hem nur, hem kuvvettir. Hem iç âlemimizi, hem de dış dünyamızı aydınlatır. Yâni manevî mes’elelerimizi yerli yerine oturtur. Meçhuliyet ve bilinmezlikten kurtarır. Geleceğimizde neler olacağını bilmemizi sağlar.

Hem de dış dünyamızda karşılaşacağımız her türlü problemi; ne şekilde çözmemiz gerektiğini bize gösterir. Böylece hayata dayanma gücü kazanırız ki bu, iman ve inancın aynı zamanda kuvvet olduğunun da bir göstergesidir.

Hem girdiği âlemin ışığıdır. Çünkü iman, aklın yürümesi gereken yolu aydınlatır. “La ilahe illallah.” Yâni: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” Düstur ve prensibi ise, o nuru açar bir anahtardır.

Büyükler derler ki: Ne bir saniye önceye dal, ne de bir saniye sonrayı düşün. Çünkü bir saniye önce; geçti. Bir saniye sonranın geleceği ise meçhul. Eğer geçmiş ve gelecekle oyalanırsan, elindeki ân da mâzi olacak. Onu değerlendirememiş olacaksın.

Bunun içindir ki, eskiler ibnü’l-vakt yani vaktin oğlu ol derler. Bu ânı, içinde bulunduğun ânı yaşa derler. Hem zâten hayatımız bir sâniyelik anlardan ibaret! Allah bizi her ân yaratmakta. Allah’ın Kıyamı ve Hay ismi bizde her ân tecellî etmekte, görünmekte ve üstümüzde yansımakta.

Biz de böylece hayy  ve diri oluşumuzu farketmiş oluruz. Evet ömrümüz tek tek hep yeniden yaratılan ânlardan ibaret. Ama biz devamlı, kesintisiz ve bir bütün olarak görüyoruz.

Bu şuna benzer aziz okur: Ucunda nokta gibi ateş olan bir çubuğu hızla daire çizecek şekilde çevirirsek; ateşten bir çember görüntüsü elde ederiz. Bir bütün olarak görünen bu ateş çemberi; aslında sayısız ateşten noktaların bir araya gelmesinden oluşan âdeta bir göz yanılgısından ibaret.

O kadar hızlı çeviririz ki, gözümüz birini algılarken, hemen yerine bir başkası gelir. Böylece biz ayrı ayrı ateş parçalarını bir bütün olarak görürüz. Aynen bunun gibi Allah da her an yaratmakta. Yaratılış hızına ayak uyduramayan bizler; ateş ânlarından oluşan hayat çemberini bir bütün olarak görmüş. Hayatımızın kesintisiz ve devamlı oluş sürecini böylece edinmiş oluruz.

Hayatımızın akışı bu şekilde bir devamlılık arz ederken; kalbimize  art  arda gelen ilham yağışları da; bizleri mânen hâlden hâle sokar. Aynı zamanda dışımızdaki manevî çevreden; bin türlü doğru – yanlış fikirlere de hedef oluruz.

Doğrularla yanlışlar, güzellerle çirkinler, iyilerle kötüler iç âlemimizde kıyasıya bir mübarezeye girişirler. Kıyasıya bir münakaşa ve çekişme hâli arz ederler. Şek ve şüphe mızraklarıyla iman ve inanç kalemizi yıkmaya çalışırlar.

958

En azından yıpratırlar, ele geçiremeseler bile, surda gedik açabilirler. İman ve inanç kalemizi müdafaasız ve savunmasız bir hâle getirebilirler.  İşte bu vahim ve tehlikeli durumlarda herhangi bir yara almamak için, imanımızı ve inancımızı yenilemeye, imanımızı hatırlamaya, vahyin ışığıyla küfür karanlıklarını dağıtmaya daima ihtiyaç duyarız.

Manen takviye almaya her zaman muhtaç oluruz. Ki, dayanabilelim. Şeytan’ın tuzaklarına, nefsin aldatmalarına düşmeyelim. Nasıl ki ihtiyaç  tekerrür ettikçe, tekrarlandıkça lezzet ziyadeleşir, artar. Aynen onun gibi bizler de iman ve inanç ışığına her zaman ihtiyaç duyarız.

Nasıl ki karanlıkta ne el tutacak yer bulabilir, ne ayak atacak yer görebilir, ne de göz bir şeye nazar edebilir. Işık, ziya ve nur hükmünde olan iman bakışından mahrum bir bakış, gereği gibi göremez. Uzanan el, sağlam bir şekilde tutamaz. Atılan ayak doğru dürüst yürüyemez.

Çünkü karanlıktadır. Nasıl ki ışıksız göz göremezse, iman ve inanç ışığından yoksun akıl da gereği gibi adım atamaz. Çünkü önünü görememektedir.

İşte iman ve inancın yenilenmesi, yâni hatırlanması, her konuda çizdiği çerçevenin göz önünde tutulması, her sabah üstümüze doğan Güneş misali, bizim her hareketimizi tam yerli yerinde ve daha doğru olarak yapmamızı sağlar.

 

959 – 960