21.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 942

Vazgeçilmez Bir Aydın Sorumluluğu Tarihe Karşı Dürüst Olmak

Tarihlerinde büyük travmalar geçiren  ve gelişmişlik yarışında  geri kalan milletlerin yönetici-aydınlarının bir kısmının değişmez bir hastalığı vardır. Kendi değerlerinden ve geçmişlerden utanma ve galiplere hayranlık diye özetleyebileceğimiz bu hastalık onların yegane yönlendiricisidir. Zihin kodlarını o belirler. Düşüncelerini o yönlendirir.

Bu yönetici-aydın hastalığına yakalananlara göre kendi yerli ve milli değerlerinin savunulacak yanı yoktur. Geçmişte ve bu gün ne kadar iyi ve güzel şey varsa bunların tamamına yakını hayranlık duydukları küresel ve dönemsel egemenlerin kültür ve medeniyetlerinin ürettiği değerlerdir.Kendi geçmişlerinde bile ne kadar olumlu değer varsa bunlar genellikle başkalarının katkısı ile veya bizzat  başkalarınca yapılan işlerdir.

Adına ister Mankurtlaşmış yönetici-aydın tipi deyin, ister aydın ihaneti deyin, ister yabancı hayranlığı deyin kısaca ne derseniz deyin bu hastalık geri kalmış toplumların çoğunluğunda bir çok yönetici- aydının kurtulamadığı  hastalığıdır.İşin ilginç yanı bu tür yönetici- aydınların tamamı bilinçli hain,kötü niyetli,kendi ülkesinin kültürüne ve değerlerine düşman tipler değildir.Beyin kodlarını  kontrol altında tutan o hastalık yüzünden takındıkları tavrın doğru olduğuna samimi olarak inanırlar.

Türk yönetici-aydınlarının bir kısmının son birkaç asırdır içine düştükleri bu hastalığın üzücü sonuçlarını ne yazıktır ki asırlardır görüyor ve bu gün dahi yaşıyoruz.

Anadolu’nun her bir köşesinde tabir caiz ise her bir taşın altında Türklerin bu bölgeye egemen oldukları dönem öncesine ait izler arayan veya Türklerin egemen oldukları dönemde yapılmışlarsa altında mutlaka bir gayrımüslim el arayanları görünce üzülmekle kızgınlık arasında gidip gelmemek elde değil.

Hele Türklüğü, Türk kültürünü ve Türklüğün bu topraklardaki egemenlik haklarını etkisizleştirmeye, ötekileştirmeye yönelik söz ve eylemleri görünce insanın kahrolası geliyor.

Bu tiplerin dillerinden düşürmedikleri  yeni söylemler üç aşağı beş yukarı ortak.

-Türklük,Müslüman-Türklük gibi kavramları mümkün olduğunca kullanmamak.

-Millet değil,milletler,halk değil halklar, kültür değil kültürler gibi tekil değil çoğul kavramları kullanmakta ısrar etmek.

-Anadolu’da her taşın altında Türk egemenliği öncesine veya Rumlar Ermeniler gibi gayrımüslim azınlıklara ait izler aramak.

-Bulunduğu yer itibarıyla dramlar coğrafyası olan bu coğrafyada özellikle gayrımüslim azınlıkların yaşadığı dramları dillendirmek.

-Buna bağlı olarak bu milletin yüzyıllardır bu coğrafyada veya komşu coğrafyalarda yaşadığı dramları görmezden gelmek.

Bu tipler ne yazık ki içine düştükleri bu kısır döngü içinde ekmeğini yedikleri toplumlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmek bir yana egemen kültürlerin ve arkalarındaki egemen güçlerin birer nüfuz casusu gibi ömürlerini tamamlar ve giderler.

Aydın olmanın birinci gereğinin kendi milli değerlerini ve bu değerler üzerine kurulu çıkarlarını korumak olduğunu yani bağımsızlığın en vazgeçilmez aydın sorumluluğu olduğunu unutur giderler.

Bunları neden yazdık.Mübadele ile veya değişik sebeplerle bu toprakları terk etmek durumunda kalan-gerçekten de büyük dram yaşayan-insanlara ilişkin peş peşe öyküler yazan aydınlarımızın Kafkaslar,Kuzey Karadeniz ve Balkanlar’dan Anadolu Coğrafyasına göç etmek daha doğrusu canını kurtarmak için sığınmak zorunda kalan 5 milyondan fazla insanla ve 1820-1920 arası yüz yıllık dönemde aynı coğrafyalarda ölen öldürülen yine 5 milyondan fazla Müslüman (büyük çoğunluğu Türk) ile ilgili birkaç satır dahi karalamadıklarını görünce insan bir tuhaf oluyor.

Hele şu sorunun sorulmadığını  görünce kahroluyor.Bu coğrafyada bin yılı aşkın barış içinde yaşayan bu insanlar neden bu duruma geldiler.Türkler bu insanlara karşı kucaklayıcı,hoşgörülü ve barışçı yaklaşmasaydı bunlar bu coğrafyalarda bin yılı aşkın süre yaşayabilirler miydi?

Müslüman Türklerle bu insanların arasını kim açtı? Etniki Eterya’nın, Hınçakların, Taşnakların arkasındaki güçler kimlerdi? Bu gün aynı oyunu yeniden yaşamıyor muyuz? PKK’nın arkasındaki güçler kimler. Sahi hangi namuslu vatandaşın Kürt kardeşleriyle derdi var? Dün kimin Ermenilerle ve Rumlarla derdi vardı?

Tamam beyler anladık da biraz da kendi geçmişimize saygı ve biraz daha dürüstlük lütfen..

Kocaeli’ye Bu Ayıp Yeter!

Kocaeli’ye Bu Ayıp Yeter!

Yıllardan beri İstanbul Ankara arasında çalışacak Hızlı Trenin son durağının Gebze olması Gebze’den de Gebze Halkalı arasında da Marmaray’ın çalışacak olması hep açıklandı, gündemde tutuldu. Ancak ne olduysa oldu İstanbul Dükalığı ağır bastı. Ulaştırma bakanlığına baskı yaptı, bir oldu bitti ile Hızlı Tren İstasyon unun son durağını Pendik’e götürmeyi başardı. Artık son durak Gebze değil. Gebze’ye yapılan bütün yapılan son durak olarak tanzim edilen bölgeler kamulaştırılan alanlar yok sayıldı. Belki yakın bir gelecekte. Hızlı tren Gebze’de hiç  durmayacak ya İzmit’ten veya Pendik’ten hızlı trene bineceğiz.

Hızlı Trenin Pendik’e gitmesi çok vahim bir duru daha ortaya çıkardı. Marmaray artık Pendik Halkalı arasında çalışacak. Marmaray Gebze için hayal oldu. 10 binlerce Gebzeli eskisi gibi başının çaresine bakacaklar. İstanbul belediyesi bütün külfetini Gebze’ye yıkarken, Gebze’yi arka bahçe görürken, hiçbir nimetini Gebze’ye getirmedi. Ne hızlı tranvay, ne toplu taşıma, ne deniz otobüsü nede metro… hep Gebze dışlandı, yok sayıldı.

Evet, İstanbul dukalığı Gebze’yi çöplüğü gördü. Arka bahçesi gördü. İzmit Lobisi de Gebze’yi yok saydı, Gebze’nin siyasi ve ekonomik rantından çıkar sağladı. Şimdi İzmit lobisi hem de Gebze’ye duyarsız kalan siyasiler, STK’lar, milletvekilleri, Belediye başkanları ve tüm yetkililer Gebze’ye yapılan bu haksızlık karşısında harekete geçmeli. Tavır ve tepkilerini ortaya koymalı. Eğer koyamıyorlarsa Gebze ve Kocaeli’ne bu ayıp yeter ve artar. Dün konuyu geniş bir şekilde dile getirmiştik. Şimdi bu haber ve vatandaşlardan gelen yorumları sizlerle baş başa bırakıyorum.

GEBZE KAYBETTİYE BÜYÜK TEPKİ

İzmit lobisi kısır çekişmeler içerisine girip Gebze ile uğraşırken, Ulaştırma Bakanlığı YHT´nin son durağını Gebze´den Pendik´e kaydırdı. Gebze-Halkalı Marmaray seferlerinin de aynı şekilde Pendik-Halkalı olması için çalışılıyor.

Daha önce son durağı Gebze olacağı açıklanan Yüksek Hızlı Tren sessiz sedasız Pendik’e kaydırıldı. Devlet yatırımlarının en önemli ayaklarından olan Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren’in son durağı projenin başladığı ilk yıllardan itibaren Gebze olacak şekilde kamuoyuna anlatılıyordu. Ancak, Ulaştırma Bakanlığı sessiz sedasız değişiklik yaparak YHT’nin son durağının Pendik olduğunu açıkladı. Böylelikle Ankara’dan YHT’ye binen vatandaşlar Pendik’e kadar yolculuk yaptıktan sonra banliyö hatlarıyla Haydarpaşa’ya yönlendirilecek.

KISIR ÇEKİŞMELERİN BEDELİ AĞIR OLDU

Yapılan yeni çalışmayla Gebze istasyonu YHT’nin sadece ara duraklarından biri olacak. Gebze’nin sahipsizliği bir kez daha gözler önüne serilerek, İzmit lobisi kısır çekişmelerle ve Gebze ile uğraşırken, YHT’de böylelikle elimizden gitmiş oldu. 7 tanesi iktidar olmak üzere 11 milletvekili bulunan ve bir de Bakan’a sahip olan Gebze yetkililerin ilgisizliği nedeniyle büyük bir nimeti daha elinden kaçırdı. Kocaeli’ye ödediği vergilerle sırtlayan Gebze bu dönem devletten hakkını istiyor.

MARMARAY’DA TEHLİKEDE

Gebze’yi bekleyen bir başka tehlike ise Marmaray. Üsküdar-Kazlıçeşme ayağı açılan Marmaray Projesi, Gebze-Halkalı arasında yapılacaktı. Gebze ile Halkalı arasını 105 dakikaya düşürecek projenin de sadece Pendik-Halkalı arasında yapılacağı öğrenildi. Gebze’nin Marmaray’dan çıkarılması yönünde çalışmalar olduğu öğrenilirken, sessiz sedasız yapılan bu değişikliğe karşı Baştan Bilim, Sanayi ve Teknoloji bakanı Nihat Ergün olmak üzere vali Ercan Topaca, Büyükşehir belediye başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ve tüm yetkilileri göreve çağırıyoruz. Gebze’ye yapılan bu haksızlığa karşı sizleri tarihi bir görev bekliyor.

 

 

Müslüman Roman

0

Anglikan Kilisesine cevap yazanlar kalmadı.

Ya tam teslim olduk.

Ya sorular anlamsızdı.

Vücudu şehir gören bir medeniyet algısından şehirleri bedenden ibaret göre bir savruluşa gidiyoruz

Bir sonraki Papa Amerika’nın Kuzeyinden olacak gibi.

Ya Halife?

Cemalettin Afgani’ye Ernest Renan’ın sorduğu soru demek ki geçerli!

Sabah akşam inancımızla kavgalı bir halimiz var.

Mısır’ı kaptırdık belli…

Ya Suriye!

Soğuklar geliyor, yağmurla çisil çisil.

Ve Muhsin Başkan hâlâ üşüyor karlar altında.

Dağlar eridi, onun üstündeki karlar erimedi.

Sisli havaları kendine cibinlik yapmak da var, uyumak öylesine!

Ancak uyanışın daha güzele olacaktır, ihtimal.

Demokrasideki temsil konusu dini temsil ile karıştırılmamalı.

Hayata filmin koptuğu yerden başlarız. Başlangıçta son, sonda başlangıç olur…

Aslında filmin kopması da senaryonun parçasıdır.

Medya ile medyum arasında bir ilişki var, ama çözemedim

“Umurumda değil zaman!” deyince, yaşıyorsunuz demektir.

Örgü iyidir; örgüt kötüdür.

Örgütsel dökümanlar asıl tehlikedir.

Her Türk asker doğar; bir kısmı vergi mükellefi olur!

AK’lanınca Suriye, geleceğe daha umutla bakacaktır.

AK’şam yine AK’şam yine AK’şam

Gelin Can’lar bir olalım.

Birliğin farkına varalım…

Türkiye ile Galatasaray arasında kuvvetli bir bağ var..

Ya başa güreşiyor ya da tepetaklak.

Bizim yaptığımız her maç Yedi Düvele karşıdır; aşağısı kurtarmaz.

Kimimiz ak çadırda, kimiziz kızıl, kimimiz kara.

Ancak Gök Otağdır hepimize.

Soy soylamak boy boylamak lazım…

Katılarak güldüğünüz demokrasiye katılımcı demokrasi denir.

Bir gruptan diğerine katılmak işine katılımcılık olur…

Demokrasi kime katılır?

Demokrasi buharlaşırsa aldığımız nefese kadar katılır, iyi olur.

Demokrasimiz Güneş Otel’de konakladı beri, Otel demokrasisi olarak devam ediyor.

Taksim edilişimiz de ondan.

Yeni kutlama günleri ihdas etmeliyiz.

İlk McDonalds açıldığı zamanı da milli günlere ilave etmek lazım…

Şimdi çocuklara “yalan söyleme” diye öğretiriz de sonra roman okur, filmleri izler, dizilerde sıra sıra diziliriz.

Yalan ve gerçek ne ki?

Mitoloji yazanları anlamak mümkün, ama roman yazanlar neden yazar, okuyanlar neden okurlar?

Siyaset tarih olur, tarih hafıza olur, hafıza geçmişi karartır, kimlik olur.

Aslında edebiyat dediğimiz, Sokrat’ın dediği gibi yalandan ibaretse, Sokrat’ın dediği gibi yazar şairleri sürgün etmek mi lazım?

Roman ile Müslüman Roman arasında nasıl bir fark olabilir, mesela!

Atatürk 21. Yüzyıl Meydan Muharebesini de Kazanacaktır

0

 

20. Yüzyıl; bir liderler, ideolojiler, Dünya Harpleri ve ulus devletlerin yüzyılı olmuştur. Lenin, Stalin, Mao, Hitler, Mussolini, Franco, Gandi, Churchill, De Gaulle, Roosevelt ve Atatürk gibi liderler; komünizm, faşizm, Nazizm ve rasizm gibi ideolojiler; I. ve II. Dünya Harpleri ile imparatorlukların ve kolonizmin çöküşüyle oluşan Türkiye Cumhuriyeti gibi birçok ulus devlet,  20. Yüzyıla damgasını vurmuştur. Bu ideolojiler ve liderler, 20. Yüzyılın belli dönemlerinde başarılı olmuşlar, fakat yüzyıl tamamlanmadan ömürlerini tamamlayarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. 20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla fikirleri ve eserleriyle intikal eden tek lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bunu ABD Devlet Başkanı Bill Clinton 2000’li yıllara girerken yaptığı Milenyum Konuşmasında “20. Yüzyılın tek lideri vardır, o da Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür” diyerek tescil etmiştir.

Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen İstiklâl Harbi’nde bu yurdun düşmandan kurtuluşunu, doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi ile tüm Türk milleti  sağlamış,  Türkiye Cumhuriyeti’ni  bu millet birlikte kurmuştur. Bu gerçeklerden hareket eden Atatürk, Türk milletini, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka, Türk milletidenir” diyerek etnik değil, vatandaşlık ekseninde tanımlamıştır. O, milleti ve milliyetçiliği etnik kavramlar olarak değil, kültürel ve sosyolojik kavramlar olarak benimsemiştir. Bu nedenle Atatürk’ün ilkelerine, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünde ifadesini bulan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışına sahip çıkmak zorundayız.

Atatürkçü olmak; onu putlaştırmak, tabu haline getirmek, büstle, rozetle, çelenkle yaşatmak, bir ilkesi veya devrimiyle tanımlamak demek değildir. Atatürkçü olmak; onun ilkelerini, eserlerini ve düşüncelerini iyi tanımak ve bilmekten geçer. Atatürk’le ilgili bütün tartışmalar, onu tek yönlü veya istediğimiz gibi tanımaktan ve tanıtmaktan meydana gelmektedir. Bunun için Büyük Önder Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha gözden geçirmemiz, değerlendirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir.

O’nu tek yönüyle değil, bütün yönleriyle anlayıp kavrayıp tanıtabildiğimizde göreceğiz ki, bizi 21. yüzyılda güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye haline getirecek yol, Atatürk’ün açtığı, çağdaşlığın aydınlık ve ışıklı yoludur. Bu yol, bizi, “Bilgi Toplumu”nun ve uygar dünyanın saygın bir üyesi haline getirecek tek yoldur. Yüce Önder Atatürk’ün düşünce sistemi; demokratik, laik, millî, manevî, çağdaş ve evrensel değerlerden oluşan dokusu, birleştirici ve bütünleştirici yapısı ve bilimsel doğruları esas alan anlayışıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak en büyük güçtür.

Atatürk; ne sadece savaş meydanlarının kahramanı “Gazi”dir, ne dayısının çiftliğinde kargaları kovalayan “Mustafa”dır, ne Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran “Kemal”dir, ne de milletine uygar dünyanın yolunu açan “Atatürk”tür. O, bunların hepsidir, o Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Fani varlığının aramızdan ayrılışının 75. Yıldönümünde kendisini rahmet, minnet ve şükranla yadediyoruz.

Kimsenin şüphesi olmasın, 20. Yüzyılda Başkumandanlık Meydan Muharebesini kazanan Mustafa Kemal Atatürk, Türk olmayanların ve kendini Türk hissetmeyenlerin Türk milletinin ve Türk vatanının varlığına, Türkiye Cumhuriyetine ve kendisine karşı sürdürdüğü  21. Yüzyıl Meydan Muharebesinin de  galibi olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Çanakkale Seyahati ( 1 )

0

Aydınlar Ocakları’nın Kosova’da yapılan 38. Şurasında alınan karar gereğince, 2013 Kasım ayındaki,  39. Şuranın  şehitler diyarı Çanakkale’de yapılmasına karar  verilmişti.

Alınan bu karar gereğince  1 – 3  Kasım  2013 tarihleri arasında yapılacak olan şuraya iştirak edeceklerin tespit edilmesi maksadıyla aylar öncesinden ocak mensuplarına  duyuru yapılarak katılma şartları ve uygulanacak olan program hakkında bilgi verilmişti . Verilen bilgiye göre 01 Kasım 2013 Cuma günü sabah saat  06.45 de Perşembe Pazarından hareket edilecek, 03 Kasım 2013 Pazar günü  akşam da dönülecekti.  Bu seyahate,
-Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve eşi  Dr. Ayşe Gülden Sönmez,
-İlim İstişare Kurulu Başkan Vekili  Mali Müşavir Ahsen Okyar,
-Ocak Sekreteri  Ziraat Mühendisi Hasan Uzunhasanoğlu,
-Harita Mühendisi  Ali Kahraman ve eşi Asuman   Kahraman,
-İSKİ Eski Yönetim Kuru Üyesi Musa Ordu ve Refikası Reyhan Ordu,
-Yeminli tercüman Cemal Barış ve eşi  Harita Müh. Hatice Nur Barış, Çocukları Hasan Buğrahan Barış, Hayrettin Gürsoy Barış, Cihan Fatih Barış,
-SEKA eski Daire Başkanlarından İlhan Özsoy,
-Yalova Ünv. Öğretim Görevlisi  Bilgisayar Öğretmeni Yunus Özen
Makine Mühendisi İsmail Kaya
-Tekniker İdris Türkten
-Kim.Yük Müh. Mustafa Görgün,
-Çevre Müh. Burak Elbay  iştirak etmişlerdir.

Ayrıca Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd.Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve       eşi Emel Cerrahoğlu,
-İş Adamı İnşaat Mühendisi Cengiz Arslan ve eşi Perihan Arslan,
-Sakarya Ünv. Elekt. Fak Öğretim Üyes Yrd. Doç. Dr. Türker Fedai Çavuş  ekibimize dahil olmuşlardır.
Yapılan program gereğince Cuma günü saat 06.45 de Çanakkale’ye müteveccihen hareket etmemiz icap ediyordu. Fakat, arabanın biraz  gecikmesi sebebiyle ancak saat 08.15’te hareket edebildik. Bunun haricinde programda kayda değer herhangi bir gecikme olmadı. Seyahat boyunca bütün arkadaşlar verilen saatlere  azami derecede riayet etmişlerdir ki, bu takdire şayan bir durumdur.
Cuma Sabahı Perşembe pazarından hareket ettikten sonra, Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ayağa kalkarak, arkadaşlar her seyahatte olduğu gibi bu seyahatte de  önce  aramızdan birisini  kafile başkanı  seçmemiz lazım dedi. Başkanın bu teklifi bu  güne kadar yapılan tatbikata uygun olması itibariyle yerinde görüldü. Yapılan kısa bir istişareden sonra  Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu  oy birliği ile kafile başkanı olarak seçildi. Mustafa Bey, kendisine gösterilen  teveccühten dolayı ekibe teşekkür ettikten sonra, birinci icraat olarak yolculuğumuzun kazasız belasız geçmesi ve hayırlara vesile olması maksadıyla, aramızda bulunan El Ezher mezunu Cemal Barış  arkadaşımızdan bir Aşr’i  Şerif okumasını rica etti. Cemal Bey  o  güzel sesiyle  her Sabah ve Akşam Namazlarının arkasından okunan HAŞR  Suresinin son üç ayeti olan 22 – 23  – 24. Ayetlerini okudu. Kendisine teşekkür edildi.
Bu arada, bugüne kadar yapılan bütün seyahatlere  eşi  Nursel Hanım ile birlikte iştirak eden ve bütün arkadaşları  bu nevi seyahatlere eşleri ile birlikte katılmaya teşvik eden Ahsen Beyin bu defa yalnız olduğu, eşinin yanında bulunmadığı hemen fark edildiğinden  arabada bulunan arkadaşlar bu hususun izah edilmesi için kafile Başkanından  Ahsen Beye söz verilmesini istediler. Başkan Mustafa Bey de hakikaten ortada izaha muhtaç bir durum var,   bizim bildiğimiz Ahsen Bey pek öyle kolay kolay yalnız gelmez, bu hususun açıklığa kavuşturulması lazım diyerek Ahsen Beye söz verdi. Ahsen Beyde yapmış olduğu açıklamada, eşinin bu seyahate katılmayı çok arzu ettiğini fakat, çok yakınlarından birinin önümüzdeki günlerde yapılacak olan düğünü için yapmakta olduğu hazırlıklar sebebiyle  bu seyahate iştirak edemediğini ifade etti. Ahsen Bey’in vermiş olduğu bu  izahat dikkate alınarak    mazereti makul karşılandı.

Peşin olarak şu hususu ifade edeyim ki,  Mustafa Bey gezi boyunca yapmış olduğu kafile başkanlığı esnasında çok tarafsız  hareket etti.  Hatta o kadar tarafsız hareket etti ki,  Sakarya  Aydınlar Ocağında en yakın çalışma arkadaşı olan Cengiz Arslan’a dahi bazı hallerde söz vermedi, söz verdiği zamanda  çok uzun konuştuğu gerekçesiyle  konuşmasını fazla uzatmaması için  ikazda  bile bulundu. Kimsenin gözünün yaşına bakmadı. Kısaca ifade etmek gerekirse bana göre, Mustafa Kemal Cerrahoğlu kimseyi kırmadan, gücendirmeden mükemmel bir kafile başkanlığı yaptı.

Yol boyuca başta Cengiz Arslan Bey olmak üzere bazı arkadaşlar, muhtelif konular hakkında bilgi verdi. Cengiz Bey bizim bilmediğimiz çok güzel şiirler okudu ve bilhassa Çanakkale  Muharebeleri ile alakalı olarak bazı bilgiler verdi. Bu  bakımdan kendisinden çok istifade ettiğimizi ifade etmek isterim .

Yolculuğumuz bu minval üzere devam ederken, günlerden Cuma olduğu için münasip bir Cami bulup Cuma Namazı kılmamız icap ediyordu. Her ne kadar seferi olduğumuz için Cuma Namazını kılmama ruhsatı olduğu halde, vaktimiz müsait olduğu için kılınmasının daha uygun olacağı düşüncesiyle yol kenarındaki yerleşim yerlerinden birisinde Cami gözetlemeye başladık. O cami mi olsun bu cami mi olsun derken Bandırma’ya kadar gittik. Bu arada saat   12.oo ye yaklaşıyordu . Bandırma’nın çıkışında Büyük bir cami gözümüze ilişti. Bu camiye  gitmemiz münasip görüldü. Camiye vardığımızda buranın bir sanayi çarşısı camii olduğunu gördük. Bu bakımdan cemaat bir hayli kalabalık idi. Fakat cami oldukça büyük olduğu için yer   bulmak hususunda herhangi bir sıkıntımız olmadı. Allah’ın izniyle burada Cuma Namazını kıldıktan sonra dışarı çıktık. Çıkışta camiden çıkan cemaate hamur kızartma ikram edildiğini gördük. Kokusu da çok güzel geliyordu. Bizde alalım mı almayalım mı derken , benim hanım yanıma gelip siz almayın, biz Emel Hanım ile birlikte sıraya girip arabada bulunanların hepsine yetecek kadar aldık dedi. Bunun üzerine arabalarımıza binerek hamur kızartmalarını yiyerek yolumuza devam ettik. Doğrusu  pekte makbule geçti. Bu arada hamur kızartmasının bir hikayesi olduğunu öğrendik. Onu da kısaca anlatmak istiyorum. Bandırma da kim olduğu bilinmeyen hayırsever bir vatandaş yıllardan beri her ayın ilk Cuma günü bu hayır işini yaparmış. Biz de  bu hayır işinden o gün nasibimizi almış olduk. Allah kabul etsin.         Yolumuza devam ederek saat 15.30 sıralarında Çanakkale’ye vasıl olduk. Bizim kalacağımız yer  Otel Artur  imiş. Kısa zamanda eşyalarımızı yerleştirdikten sonra  hemen Şuranın yapılmakta olduğu karşımızda bulunan Çanak Otel’e  geçtik. Salona vardığımızda toplantı başlamıştı. Salonda Azerbaycan ve Kosova’dan da Ocak temsilcilerinin de olduğunu öğrendik. Salona her iki ülkenin bayrakları da asılmıştı. Bazı Ocak temsilcilerinin konuşmasından sonra, Kosova Aydınlar Ocağı Başkanı  Ferhat Derviş, Azerbaycan Temsilcileri Başkan Vugar Kadirov ve Başkan Yardımcısı Emin Hasanli de söz alarak birer konuşma yaptılar. Bilhassa Azerbaycan temsilcileri Azeri Türkçesi ile çok güzel ve duygulu bir konuşma yaptılar. Bu konuşmaları dinleyince iki  devlet, tek millet ifadesinin ne kadar doğru olduğunu anladık. Azeri kardeşlerimiz konuşmalarının sonunda da Gelecek yıl Mayıs Ayında yapılacak ola Şuranın Azerbaycan da yapılmasını teklif ettiler. Bu samimi ve içten gelen teklifleri  uygun görülerek kabul edildi. Bu bakımdan Allah nasip ederse 2014 Mayıs Ayında yapılacak olan Aydınlar Ocaklarının  40. Şurası Azerbaycan’ın Başşehri Bakü’de yapılacak. Gitmek isteyen arkadaşlarımız şimdiden hazırlıklarını yapmaya başlayabilir.

Cuma günkü konuşmalar akşam üzeri saat 18.oo e doğru tamamlandı. Konuşmaların arkasından Şura Sonuç Bildirisinin hazırlanması için  bir komisyonun kurulması gerektiği ifade edildi. Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın  talebi üzerine Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı  Av.Ruhittin Sönmez de bu komisyonda yer aldı. Böylece Şuranın birinci gün çalışmaları tamamlanmış oldu.

Bunun üzerine bizde istirahat etmek ve akşam yemeği için kaldığımız otele geçtik.

DEVAM EDECEK  

39. Şura’nın Ardından

Aydınlar Ocaklarını bir araya getiren, aileleri tanıştıran ve kaynaştıran, dünya ve ülke sorunlarını görüşme, tartışma, çevreyi tanıma ve sosyal bağları geliştirme imkanları sağlayan Şuraların 39.su 1-3 Kasım 2013 tarihlerinde Çanakkale Ocağımızın ev sahipliğinde yapıldı.  Saygı duruşu ve İstiklal Marşının ardından Ocak Başkanı Abdullah Sarıca açış konuşması yaptılar. Ardından biz de gündemi değerlendiren bir konuşma yaptık.

Protokol konuşmalarında Kosova Türk Aydınları Ocağı heyeti adına Ferhat Derviş’e ve Azerbaycan Aydınlar Ocağı heyeti adına Vugar Kadirov’a söz verildi.

Çanakkale tanıtım belgeselinin gösterilmesinden sonra, Çanakkale Savaşları konusunda Em.Ögr.Gör. Kenan Çelik, Piri Reis ve dünya haritasının 500. yılı üzerine de Yrd.Doç.Dr. Hayri Çamurcu tebliğ verdiler.  Ocaklara geniş istişare imkanı tanındı.  Çanakkale Savaş alanları gezildi ve şehitlerimiz rahmet ile anıldı.

Dönüşte Bolayır’da bulunan Rumeli’ye ilk geçen Süleyman Paşa ve Namık Kemal’in kabirleri ziyaret edildi; Fatihalar okundu. 

Çevredeki kültürel yabancılaşmanın otel isimlerinden yer ve değişik örneklere kadar yansımış olması üzüntü verici ve oldukça düşündürücü idi.  Aslında bizim dışımızda hiçbir ciddi devlet turizm adına kendini bu ölçüde inkar edip açık arttırmaya çıkarmaz.  Çanakkale geçilmez deyip vatan için hayatlarını seve seve genç yaşta feda eden o asil Türk çocuklarının manevi dünyası, bugün yaşayanların önemli bir bölümünden çok farklıdır.  Acaba otellere Çanakkale kahramanlarının isimleri verilemez miydi? Bir ara ülkeyi yönetenlerimiz savaş alanlarında yabancılara yönetecekleri özerk bölgeleri teklif edebilmişlerdir.  Yabancılarla bazı şeyleri paylaşmayı nedense çok seviyoruz; vatanımızın topraklarını da…Türkiye gibi gelenek ve tecrübesi derin olan bir ülkeye magazin yöneticiler ve karton aydınlar hiç yakışmıyor. 

Şehitlerimiz kabirlerinden doğrulup kalksalar, biz yanlış bir iş mi yaptık, bizden sonraki nesiller bu ölçüde milli hassasiyetlerini kaybettiklerine göre, acaba düşmanı Çanakkale sahillerinde çiçekle mi karşılasaydık diye düşünmezler miydi?

Aydınlar Ocağı soydaşlarımızın bulunduğu coğrafyaya açılarak uluslararası hale gelmektedir. Böylece Türk Dünyası ile resmi kanal dışı ilişkiler geliştirilecektir. Şurada teklifler arasında geniş bir kurultay düzenlenmesi fikride vardı. Ocak olarak iki ayrı Milliyetçiler Kurultayı düzenlemiştik; ama o dönemde iktidarda bulunanlar Türklük, Cumhuriyet, Milli Devlet ile bugünkü gibi kavgalı değillerdi.  Maddi ve manevi destek görmüştük.  Bugünkü durum dünün maalesef tamamen tersidir. Bugün Aydınlar Ocağı’na düşen görev 1970’lerde olduğu gibi, yamalı bohça haline gelen ve çok farklılaşan sağı birleştirmek değil; Milli kimlikten, Milli Devlet ve üniter yapıdan kısaca Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerden yana olanları birleştirmek ve bu alanda anahtar rolü oynayabilmektir. 

Şura sonunda sonuç bildirisi hazırlanarak kamuoyuna sunuldu.  İnternet sitemizde bu bildiri yeralmaktadır.

39. Şuranın gerçekleştirilmesinde emek ve gayretleri olan Başkan Abdullah Sarıca, Faik Şen ve yönetim kurulundaki değerli arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilir ve çalışmalarında başarılar dilerim.

“Ruhtan Düşmek”

Bu hafta sonu Aydınlar Ocakları’nın “39. Büyük Şurası” için Çanakkale’ye gittim. İyi ki de; gitmişim. Orada eski dostlarla kucaklaştık, yenileri ile de tanıştık.

Hele Azerbaycan’dan gelen dostlar vardıki; görmeye ve tanımaya değerdiler. Onlardan biri olan “Ordunun Dostları Matbuat Kulübü”nün kurucusu Emin Hasanlı öyle bir laf etti ki; benim uzun zamandır Türk Milletinin durumunu formülüze eden arayışıma nihayet verdi…

Ona göre ve bana göre de, Türk Milleti çok güzel bir deyimle “Ruhtan Düşmüş”tür… Evet, Türk Milleti; ideallerini, hedeflerini, benliğini, örfünü, töresi vs. diğer tüm özelliklerini neredeyse yitirmiştir. Bu aslında gerçek manada bir “Ruhtan Düşüş”tür. Bunları söylemek zordur ama içinde bulunduğumuz durum, başka türlü tasvir edilemez diye düşünüyorum.

Nerededir; Oğuz Atam, Mete Han, Atilla, Cengiz Han, Alparslan, Ertuğrul ve Osman Gaziler, Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler, Mustafa Kemaller ve niceleri nerededir?

Onları felsefesi, mantığı, ahlakı, edebi, hissiyatı vs. nerededir?

Çanakkale’ye gidince şehitler diyarına ayak basmadan, onlarla helalleşmek çabasında olmadan geri dönmek olur mu?

General Hamilton’un dediği gibi adeta “üzerimize koşmuyor uçuyorlardı” dediği yiğitlerle hasbihal etmeden hiç Çanakkale’ye gitmiş sayılırmıyız?

Ne oldu da bize, her bir şeyimizle ruhtan düştük?

Fatih değil miydi 21 yaşında İstanbul’u feth eden? Ya Mustafa Kemal 38’inde değil miydi Samsun’a ayak bastığı zaman? Ne oldu bize de yaşlısı genci ile bu ruhtan düştük?

Erdem Holding ve Genpa’nın Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erdem, Çorlu’da Trakya Aktif Genç İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmada “Meclisimizin yarısı Kürt, biz hala Türk – Kürt kavgası yapıyoruz… Ben Mardinliyim. Ben Kürtüm ama Türk’ten daha fazla Türkçüyüm” diyor. Aman Allah’ım Türkçülük, Zeynel Abidin Erdem’e kalmış!

Oradan görüyoruz ki; şarkıcı Ferhat Göçer’in de “kürt” olduğu yeni aklına gelmiş. Sırada ünlü gürcüler, çerkezler, araplar, ermeniler, arnavutlar, boşnaklar, süryaniler, çingeneler var ama bir türlü Türküm diyene denk gelmiyoruz.

Eh Türk “Ruhtan Düşmüş”… Abandone olmuş. Hiç bir şeyin farkında değilde ondan!

Seyit Onbaşı’nın yüzlerce kiloluk mermiyi nasıl kaldırdığını ve bir daha dene dediklerinde yapamadığını ve cevaben “o an kendimde değildim” dediğini tarihi belgeler yazıyor.

İşte Seyit Onbaşı’nın bombayı ikinci kez kaldıramamasının sebebi, o ruhtan düşmüş olmasıdır. Eğer o ruha sahip olmaya devam etse idi değil yüzlerce kiloluk mermiyi kaldırmayı, tonlarca ağırlıktaki Krupp toplarını kaldırıp düşmanı bir kez daha anasından doğduğuna pişman ederdi.

Bu sebeple Türk ruhtaki düşüşünü yeniden telafi etmek zorundadır. Türk ruhu, Azerbaycanlı Emin Hasanlı’nın dediği gibi düştüğü yerden ayağa kalkmalıdır. Yeni hedefler, buna uygun idealler ve yaşamı ona göre tanzim etme hali, Türkler tarafından bir an önce belirlenmelidir. Yoksa bu ruhtan düşme hali devam ettikçe, Türklerin ülkesi Türkiye’de hiç Türk’ün kalmadığını göreceğiz!..

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

Muharrem ayı, hicrî takvimin ilk ayıdır. Muharrem ayı, gerek İslam dininde gerekse İslam’dan önceki semavî dinlerde değerli bir zaman dilimi olarak kabul edilmiştir. Çünkü Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek pek çok önemli olayın meydana geldiği bir aydır.

Muharrem ayı; “Eşhuru’l-Hurum” diye ifade edilen hürmetli aylardan biridir. Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin…” (Tevbe, 9/36) buyrularak, kavga ve savaşların yasaklandığı dört hürmetli ayın olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)  ayet-i kerimede sözü edilen haram ayların Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb olduğunu açıklamıştır. (Buharî, Tesîru Sure, 9, 8; Müslim, Kasâme, 29)

Muharrem ayının bu sayılan haram aylar içinde müstesna bir yeri vardır. Muharrem ayı, adından da anlaşılacağı üzere saygıdeğer ve hürmete layık bir aydır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Muharrem ayının değerini ifade etmek için ondan “Allah’ın ayı” diye bahsetmiş ve bu ayın ibadet ve taatle değerlendirilmesini tavsiye etmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en faziletlisi, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyâm, 202)

Muharrem ayını özel ve farklı kılan özelliklerinden birisi de en faziletli günlerden olan Aşûre gününün bu ayda bulunmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Aşûre gününe büyük önem vermiş, o gün kendisi oruç tutmuş ve tutulmasını da tavsiye etmiştir. (Buharî, Savm, 69)

Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret ettiğinde, Yahudilerin Aşûre günü oruç tuttuklarını gördü ve bunun sebebini sordu. Yahudiler, bugün Allah’ın İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de oruç tuttuklarını söylediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), “Biz, Musa’ya Yahudilerden daha yakınız” buyurdu ve ashabına Aşure gününde oruç tutmalarını tavsiye etti. (Buharî, Tefsir, 2) Müslümanlar Ramazan ayı orucu farz kılınıncaya kadar Aşûre günü oruç tutmaya devam ettiler. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra ise, Aşure orucu isteğe bağlı hale geldi.

Aşûre günü orucu en faziletli nafile oruçlardandır. Peygamberimiz (s.a.s.)  Aşûre gününde oruç tutmanın faziletinin sorulması üzerine şöyle buyurdu: “Geçmiş bir senenin günahlarına kefaret olur.” (Müslim, Sıyam, 197) Resûlullah (s.a.s.) Aşûre günü oruç tutunca kendisine; bu günün, Yahudilerin ve Hıristiyanların hürmet gösterdikleri bir gün olduğu söylendi. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s.), “Gelecek yıl inşallah Muharrem’in dokuzuncu gününde de oruç tutarım” buyurdular. Ancak Allah Resûlü (s.a.s.) ertesi yıla ulaşamadan vefat etti. (Müslim, Sıyâm, 134) Buradan anlaşıldığına göre; sünnete uygun olan uygulama Aşûre orucunun Muharrem’in dokuzuncu ve onuncu günlerinde tutulmasıdır.

Muharrem ayının onuncu günü olan Aşûre gününün fazileti tarih boyunca yaşanan birçok önemli olayın bu günde meydana gelmiş olmasından dolayıdır. İslam öncesi dönemde meydana geldiği rivayet edilen bu önemli olayları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1. Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edilmesi,
2. Hz. Nuh’un gemisinin Allah’ın izniyle tufandan kurtulması,
3. Hz. İbrahim’in, Nemrut’un ateşinden kurtulması,
4. Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’a kavuşması,
5. Hz. Musa ve İsrailoğullarının Kızıldeniz’i geçerek Firavun’un zulmünden kurtulmaları,

Aşûre günü İslam tarihi açısından da önemli bir gündür. Birçok peygamberin hayatında olumlu olayların gerçekleştiği bu gün, ne yazık ki, Müslümanlar için büyük üzüntü sebebi olan elim bir olay meydana gelmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in, “Cennet gençlerinin efendileri” diye övdüğü (Buharî, Menakıb, 22)  sevgili torunlarından Hz. Hüseyin ve birçok yakını hicrî 61. yılda Kerbela’da şehit edilmiştir.

Bugün bizlere düşen bütün Müslümanları derin bir üzüntüye sevkeden bu ve benzeri acı olaylardan ders çıkarmak; her türlü fitne, fesat ve yıkıcı hadiseler karşısında daima sağduyulu davranarak, kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi korumaya çalışmaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle başta Hz. Hüseyin olmak üzere tüm Kerbela şehitlerine Cenâb-ı Hak’tan rahmet diliyor; bu mübarek ayın aziz milletimizin, İslam âlemi ve tüm insanlığın huzur ve barışına vesile olmasını Yüce Mevlamızdan niyaz ediyorum.

Zindandaki Metin ve Bizim Arkadaşlarımız

Metin Turan, Gümüşhane İmam Hatip Okulu’nu bitirdikten sonra dini yüksek eğitim için El Ezher’e Kahire’ye gitti. Daha öğrenci iken gazetecilik mesleğiyle tanıştı. Bazı gazete, dergi ve haber ajanslarının Mısır Temsilcisi oldu. Ben kendisini Kahire’de tanığımda (2006) Doğan Haber Ajansı Mısır temsilcisiydi. Daha sonra TRT’ye girdi. Canlı yayınla Filistin’e erzak iletilen tünellere giren ilk Türk gazeteci oldu. Başarı ödülleri aldı. Mehmet Akif Ersoy’un Kahire Hilvan’daki evini bulup, birinci sahifelerden anonsla verilen ve Zaman’ın kültür sahifesinde manşete çekilen haber de Metin Turan’ındır. Çok sayıda canlı yayın gerçekleştirdi Kahire Üniversitesi’nden.

İbrahim Şahin yönetimindeki TRT daha sonra işine son verdi. Mahkeme kararıyla yeniden TRT’ye döndü. Nasuhi Güngör’ün himmetiyle karşılaştı. Muhabir olarak 3 Temmuz 2012 General Sisi Darbesi’nde Mısır’daki olayları izlerken yaralandı, 4-5 aydır falan da zindan zindan geziyor. Önce 15 gün gözaltında kaldı Kahire Dora Cezaevi’nde. Sonra gözaltı günleri daha da uzatıldı ve İskenderiye Burc El Arab Cezaevi’ne nakledildiğini söylediler. Şimdi nerede bilmiyorum. Henüz bir bilene de rastlamadım bu fikir emekçimizin durumu ile alakalı olarak. Metin Turan evli, üç çocuklu ve Kahire’de yaşayan bir gazeteciydi. Şimdi Kahire’deki ailesi de sanırım maddi ve manevi sıkıntı ve sorun yaşıyor.

BİR SİVİL GİRİŞİM

Bu sıkıntıları yaşamak için tutuklu gazeteci veya yazar olmak gerek. Mesela Necip Fazıl, Eşref Edip, Şule Yüksel, Mehmet Şevket Eygi bilir, Milli Gazeteden Abdülkadir Özkan bilir, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünürü yazar ve gazeteci Sadık Albayrak da bilir. Cezaevindeki yazarlarımız için Bugün, Sabah, İttihat ve Sebil gazeteleri maddi-manevi kampanya başlatmış, siyasiler TBMM’ne önerge vermişlerdi. Mahkum olan gazeteci SE’e bir ev alınacak kadar yardım toplanmış, gazete yayınını mahkeme durdurmuştu. Ben de çok iyi biliyorum gözaltını. 27 Mayıs 1960 askeri darbesini 20 gün kadar bir grup arkadaşımla birlikte karakolda gözetim altında geçirmiştim. Yaşadım çünkü, daha yaşım 15 idi.

Metin Turan için sivil bir girişime “bismillah” dedim. Önce gazetecilik meslek kuruluşlarına gittim. “Bizim üyemiz değil” diyerek duruşlarını ortaya koydular! Sonra bizim gazetecilerimizin kurduğu diye bilinen Medya Derneği’nden bir yöneticisine söyledim. “Biz Türkiye’nin tanıtımını yapıyor ve batılı gazetecilerin ülkemiz aleyhindeki görüşlerini silmeye çalışıyoruz” dedi. “Bu işi Basın Yayın Genel Müdürlüğü yapıyor ya!” desem de, kulak arkası etti.

Diğerlerine gelince konuyla alakalı olarak kurulmuş falan dernek veya vakıf temsilcilerine gittim. “Biri başı çeksin biz destek oluruz” deyiverdiler. “Eyvallah” dedim ister istemez. Bazı gazetelerimize bizzat ziyaret ederek belirttim. “Olur, vah vah, çok üzülüyoruz, Ankara mutlaka ilgileniyor, Dışişleri peşindedir, sen merak etme!” dediler arkası gelmedi.

VAR MISINIZ OBAMA VE PUTİN’DEN DEMEÇ ALMAYA?

Metin Turan fakir bir ailenin çocuğu ve sabit gelirli bir gazeteci, fikir emekçisi idi. Günümüz gazetecileri fevkalade varlıklı olmuşlar. Fakir fukara düşün adamlarına ayıracak vakitleri de yok, kaynakları da. Bakıyorum televizyon televizyon geziyor ve çoğundan ücret alıyorlar. Her ay mütevazı bir daire alacak kadar gelir girdileri olmuş bazılarının. İstanbul’un en pahalı semtlerinde oturuyor, mekanlarının aylık gideri bile bir fikir emekçisinin maaşı gibi. Hak ediyorsa helali hoş olsun. Ancak bunlardan hiç biri mesela eski Kara Kuvvetleri Komutanı’ndan ya da Genelkurmay Başkanı’nın dan bir demeç falan aldığını gördünüz mü Allah aşkına? Hepsinin ayağı ABD’de. Obama ile onca gazeteci görüşüyor bunlar acep neden ulaşamazlar?. Putin için de, yabancı diplomatlar için de öyle. Milliyet bunu pekala başardı.

Ankara’da görüştüğüm önemli bir isim “Onca gazetemiz ve televizyonumuz oldu ama bir Fikret Bila’mız çıkmadı, bir Taha Akyol’umuz olmadı. Her kesimin; yorumuna, haberine, röportajına saygı gösterdiği bir gazetecimiz yok!” demişti. Aynı şeye DSP, MHP ve ANAP Koalisyonu sırasında bir başbakan yardımcısı da dikkat çekmişti benim de bulunduğum bir toplantıda.

Peyami Safa hem gazeteci, hem de fikir adamı bir mütefekkirdi. Sağcı, milliyetçi, toplumcu, muhafazakar görüşe sahip bir edipti. Romanları da ses getirdi, gazete yazıları da. Sola “devrimbaz”, bunların gazetelerine ve gazetecilerine “mahutlar” derdi. Bu tuttu da. Bizimkilerin bir kıpırdanması yok üretmek için. Ankara ne diyorsa tekrar ediyorlar. Kolaycı keratalar!

ÇİFTLİKTE ELEKTRİK KAÇAĞI

Bir konferans için gittiğimde Başkent’te görüştüğüm bir sayın üst yöneticimiz “Mehmet Bey Allah aşkına Ankara’ya proje üretin, yönetimi yalnız bırakmayın” dedi. ” Onlarca gazete ve bir o kadar da televizyon bu dediklerinizi yapmıyor mu? Sonra burada çalışanların birçoğu aynı zamanda üst yöneticilere danışmanlık da yapıyor? Görevleri fikir ve proje üretmek değil mi?” dedim, tebessüm etti. “İşte Anayasa değişikliği sırasında bu arkadaşlarımızın tümünü gördünüz.” biçiminde cevapladı. Galiba bu arkadaşların mesajları olmadığı gibi yüzlerinin eskidiğinin de farkında değiller. Ama bu gazeteci arkadaşlarımız bakanlarla hiç bir geziyi kaçırmazlar. Gençlerin önünü tıkamada bir beis görmezler. Öyle bir hava verirler ki ayrıca; o unvanda kendileri olmazsa devlet batacak, millet bitecek!

Gazeteciler Cemiyeti’nin aylık akşam yemeğinde muhalif gazetecilerin masasına düştüm. Sol bir gazetenin yazarı isim isim sayarak bana “Biz sizin gazeteci-yazar arkadaşlarınızla her hafta Karaköy’de yemek yer, birbirimizi bilgilendirir, fikir alış verişi yaparız. Nargile içen nargile, puro içen puro, pipo içen pipo içer” demez mi? Üstelik beni de davet etti, gününü söyledi.

Bir TRT çalışanı Mustafa Aşçı’nın “Çiftlikteki Elektrik Kaçağı TRT Türkiye Rant Televizyonu” adlı henüz yayınlanmış kitabını okudum. Yüzüm kızardı. “Bunları bizim arkadaşlarımız mı yapıyor?” diye.

Gazete ve televizyonlarımızın idarehanelerine gittiğimde bir zamanlar bize okkalı küfür edenler, muhbirlerimiz olanlar baş köşede, dev posterleri var asılı. Keşke onlar bir şey üretseler de bizi mahcup etse, onlar da tekrardan öte bir şey yapamıyorlar. Ankara ne derse, “en doğru o” diye geçiştiriyorlar.

FİKİR ÜRETENLERİN SAYISI NE KADARDIR?

Ne kadar muhalif ideolojik politika hedefleyen “devrimbaz” gazete varsa tümüne yakını o günün, haftanın kültür, sanat ve medeniyet, sivil toplum kuruluşlarının program ve etkinliklerine yer verirler. Bizimkilerin böyle bir meselesi yok. Ancak dostane ilişkilerle bu yapılabiliyor. Programları takip bile etmezler, değil ki bilgi vermek. Fakat Açık Hava Tiyatrosu etkinliklerinin tümüne sponsor olabiliyor bizim bir gazetemiz!.

Bir gazetemiz atılım yaptı.  Başka bir gazeteden ayrılanları kendi görüşünde olmasa bile sinesinde topladı, kendi insanına güle güle dedi. Hatta verdikleri kokteyle bile 20 yıldır hizmet verenleri çağırmadılar. Makas değiştiriyorlar. Oysa bir Tercüman tecrübesi var, bir Bulvar denemesi var artık ders çıkartılacak. Nazlı Ilıcak ve oğlu Mehmet Ali’nin düştüğü tuzaklara yeniden düşmeye gerek var mı? Nerede idealizm? Önce sizi bu noktaya getiren gönüldaşlarınıza olan borcunuzu ödeyin bakiym. Üstelik batan gazetenin parası Kemal Ilıcak’ın cebinden çıkmıştı. Kemal Bey epeyi işsiz gazeteciye de maaş verirdi. Siz ise işsizleri artırıyorsunuz.

Maalesef hiç bir patron gazetecilikten gelmiyor. Medya; holdingin lokomotifi, katarlarında her sektör var. Particilik, cemaatçilik, kulüpçülük, hemşericilik gazetecilik sayılıyor, maaşlar ve itibar buna göre ayarlanıyor.

İşsiz fikir emekçilerinin sayısı artarken, Bakanların basın açıklamalarına bakın hemen yanında bizim gazetecilerimiz var! Çoğu kamuya basın müşaviri olmuş. Olamayan kamu televizyonunda veya ajansında alıyor soluğu. İçlerinde üreten, ortaya yeni şeyler çıkartan, ufuk gösteren kaç kişi var sayıya bile gelmez.

Daha önceki yıllarda yayınlanan gazeteler veya dergiler birini sağcı veya solcu yapabilirdi. Yeni İstanbul, Sabah, Bugün, İttihat, Sebil, Milli Gazete, Yeni Devir vs okuyan bir genç bu gazetenin görüşüne sahip çıkardı. Artık görüş kuvvetliyi desteklemek ve para kazanmak, lüks bir hayat yaşamak oldu. İdealizm için değil. Dolayısıyla medyamızda bir tane Peyami Safa yok! O mirası yiyenler mevcut. Metin Turan birkaç gönüllünün umurunda.

ETİK GRUBU OLUŞTURMAK VEYA OMBUDSMANLIK

Doğan Medya’nın bir etik grubu var. Bu grubun yöneticileri zaman zaman biraya gelerek durum tespiti yaparlar. Aralarında her görüşten insan da vardır bu etik grubun: milliyetçisi de, muhafazakarı da, liberali de. Ancak bu kişinin saygınlığı önemlidir. Özür dilemesini de biliyorlar. Çünkü bazı gazeteler ombudsman kurumunu da işletiyorlar aynı zamanda.

Tarık Buğra “Dağ ne kadar yüce olursa olsun yol onun üzerinden geçer” diye anons ettiği Yön’e karşı yayınladığı YOL’da; “Cumhuriyet’in açtığı yarışmada dereceye girmiş, ödül kazanmıştım. Çok da gençtim. Paraya da acil ihtiyacım vardı. Ama Cumhuriyet’e gidip o bin lirayı almadım, içime sindiremedim çünkü. Ne de olsa ayrı dünyaların insanlarıydık.” Artık fikir emekçisi, düşün adamı yok, gazeteci var galiba idealizmi ve vicdanı tartışılabilecek. Metin Turan kim ola ki?

Geçenlerde Taksim Point Otel’de bir bakana verilen yemekli sohbet toplantısı vardı. Bizim gazetelerden birinin muhabiri ile yan yana oturduk. İlk defa görüyorum. Kirada, evli ve iki çocuğu varmış. Başbakanın “üç çocuk” olayını hatırlatıyorum şaka ile. Daha tanışmadık bile, adını da bilmiyorum “maaşınızı alıyor musunuz?” diye sordum. “Üç taksitte” diye cevap verdi. Birkaç gün sonra yazı işleri müdürü ile karşılaştık, anlattım, güldü ; “Ben üç aydır tek kuruş almadım!” demez mi? Peki nasıl geçiniyor bu insanlar? Bir yanda recidancelerde, villalarda oturan gazetecilerimiz, öte yandan kirasını, elektrik, su ve doğalgaz parasını ödemekte sıkıntı çeken fikir emekçilerimiz!? Metin Turan’ı kimse görmez.

MEDYANIN AKŞEMSETTİN’İ VE MOLLA GÜRANİ’Sİ OLMALI MI?

TMSF de, satacağı medya grubuna genelde bizim gazetecilerimizi atayıveriyor. Şart ileri sürse fikir üretmek biçiminde olmaz mı?. Şimdi sırada yine satılacak medya var. Alacakların sadece parası mevcut, sektörle bir alakaları genelde yok. Keşke fikir emekçilerine verilse uzun vade borç ile.

Cezaevi’nde Gazeteci Metin Turan ne yaparsa yapsın? Ailesi nasıl geçinirse geçinsin. Madem imam hatipli nasıl olsa şükretmesini biliyor, orası bir medrese-i yusufiyedir. Yeter ki bizim medyamızın sayısı artsın, yönetimin gözüne girmiş bizim gazetecilerimizin yeni malikanelerine imkan aralansın, Boğazı gören gökdelenlerden birinde de ofis ayarlansın!. Metin Turan kimin umurunda?!

İhanet Ödülü

Adam aklı saralı, Türk’e düşmanlık yapmış,
Türkü şarkı söyleyip,Türk’e ihanet etmiş.
Halimize bak hele, hain baştaçı olmuş,
Türk’ün baş düşmanına bu ödülü kim vermiş?

İnanın ki şehitler şimdi ağlıyor beyler!
Adam tüm varlığını örgüt için harcamış.
İşi gücü bu yurdu bölüp parçalamakmış,
Bu ödül bu haine nasıl layık görülmüş?

Nihal Atsız çilede,Arif Nihat duada,
Mehmet Akif aç susuz, vatan için ağlamış.
Türkiyem Türküsünü YILDIZDOĞAN söylerken,
Bu ödüle bu hain,nasıl yakıştırılmış?

Bu duruma bu millet birşey demeyecek mi?
Demek ki Türk milleti,artık kendinden geçmiş.
Yarın Apo’da alır altın BARIŞ ödülü,
Türk’ün temel taşları,çoktan yerinden göçmüş!

Neredesin eyy akıl,neredesin eyy izan?
Tepelerde olsan da,insan yanılıyormuş.
Sayenizde hainler,gülüp sırıtıyormuş,
Vatanda Türk diyenler,şimdi bak ağlıyormuş.

Bir MehmediMehmedim omuzlamış diyenler,
Mehmet düşerken yere,dayan, yettim diyormuş,
Vatan için,din için,bayrak ve devlet için,
Kalk ayağa Türk oğlu,yeter yattın diyormuş…

Türk’ün şu kara bahtı,bak yine tazelendi,
Muhtaçlık pençesinde,insanlar hep körleşmiş.
Ey ecdat yadigarı, diklen, fitneyle savaş,
Bu ödül, bu millete çok zulümdür arkadaş.