25.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 941

İntihar

 

Yüce Allah tarafından insana bahşedilen en büyük nimetlerden birisi de yaşama hakkıdır. Hiç kimse, ne başkasının ne de kendisinin hayatına son verme hakkına sahip değildir. Allah’ın verdiği canı ancak yineAllah alır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de haksız yere cana kıymanın cezasının cehennem olduğu bildirilmiştir. (Nisâ, 4/93)Kendisine emanet olarak verilen canını/hayatını ömrünün sonuna kadar korumakve Allah’ın istediği şekilde kullanmak her insanın en önemli görevidir.Bundan dolayı, kişinin kendi hür iradesiyle bilerek ve isteyerek kendisini öldürmesi demek olan intihar dinimizde büyük günahlardan sayılmıştır.

İslam’da dinin temel amaçlarının başında gelen nefsin korunması ilkesinin bir sonucu olarak kişinin haksız yere başkasını öldürmesi gibi  (İsrâ, 17/33) kendi canına kıyması da kesin olarak yasaklanmıştır. Kur’an’da geçen ve öldürmeyi yasaklayan ayetler her iki durum için de söz konusudur. Hatta intiharın başkasını öldürmekten daha büyük bir suç olduğunu ileri sürenler de vardır. (MahmûdŞeltût, s. 419-421) İntihara dair doğrudan bir ayete rastlanmazsa da Kur’an’a bir bütün olarak bakıldığında intiharın İslam’ın ruhuna aykırı olduğu açıkça görülür. Nisa süresindeki ayette yer alan, “… kendinizi öldürmeyiniz…”(4/29) ifadesi müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmakla birlikte intihar yasağının delillerinden biri olarak da görülmüştür. (…) Ayrıca, “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız” mealindeki ayet de   (Bakara, 2/195) dikkate alınarak kişinin kendi ölümüne yol açacak davranışlara girişmemesi gerektiği belirtilmiştir. (Kurtubî, V, 1 56; İbnKesîr, I, 480; Elmalılı, II, 1343-1344) [TDV. İslam Ansiklopedisi]

Hz. Peygamber (s.a.s.), intihar eden kimsenin cehenneme gireceğini haber vererek mü’minleri intihar etmekten sakındırmıştır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:  “Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar.”(Buharî, Tıbb 56)

İslam âlimlerinin çoğunluğuna göre intihar eden kimse büyük günah işlemiş olmakla birlikte dinden çıkmış sayılmaz. Bu sebeple, intihar edenin cenazesi, diğer Müslümanlar gibi yıkanıp kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve Müslüman kabristanlığına defnedilir.

İnsan, dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Bu imtihanın bir gereği olarak, çeşitli dert ve sıkıntılara maruz kalması, bela ve musibetlerle karşılaşması muhtemeldir. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele”(Bakara, 2/155) ayetinde buyrulduğu gibi insanın başına gelen bütün sıkıntılar ilahî imtihanın birer parçasıdır. Allah’a güveni tam olan bir mü’mine yakışan, bu tür zorluklar karşısında sabır ve metanetini muhafaza etmektir.

İnsan, başına bu tür musibetlerin gelmesine mani olamasa da bu sıkıntılara sabrettiği takdirdeçoğu kez olumsuz şartları lehine çevirebilir. Sabır acıdır, ama meyvesi tatlıdır. Nitekim Allah’ın takdirine rıza göstererek, bela ve musibetlere sabredenlerden Kur’an-ı Kerim’de övgüyle bahsedilmiştir: “Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara, 2/153)“Allah sabredenleri sever.”(Âl-i İmrân, 3/146)“Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!”(Ra’d, 13/24)

İntihar, insanın çaresizlik anında ümitsizliğe düşmesinin, güven duygusunu yitirmesinin bir sonucudur. Hayata küsen, ümidini yitiren insanın ne zaman ne yapacağı belli olmaz. HalbukiAllah’a güvenip dayanan bir Müslüman,şartlar ne olursa olsun asla karamsarlığa ve ümitsizliğe düşmez. O, sonsuz güç ve kudret sahibi yüce Allah’a güvenip dayanır. Zira Allah, tüm çaresiz ve kimsesizlerin yegâne sığınağıdır. Allah’a güvenip, bütün varlığıyla O’na sığınan insan istenmeyen olaylar karşısında sabretmesini bilir, en önemlisi de ölümü asla bir çare olarak düşünmez.

İman yönünden kuvvetli bir insanın intihar etmesi düşünülemez. Bilimsel araştırmalar dinî inançlarına bağlı kimselerde intihar oranının çok düşük olduğunu, buna bağlı olarakİslam ülkeleri ile diğer ülkelerdeki intihar olayları oranında dağlar kadar fark bulunduğunu göstermektedir.

Son zamanlarda ülkemizde de maalesef intihar olaylarına daha sık rastlamaktayız. Devlet-millet elbirliği içinde toplumun bu sosyal problemine çözüm bulmak, insanlarımızın boşu boşuna hayattan kopmalarının önünü almak zorundayız.İntihar olaylarının psikolojik, ekonomik, ailevî birçok nedeni olmakla beraber en önemli faktörün inanç boşluğu olduğu bir gerçektir. Bu nedenle üzerinde en fazla durulması gereken çözüm yollarının başında din eğitimine ağırlık verilmesi gelmektedir.

Hulasa: Müslüman sıkıntılı zamanlarında ve bir musibete uğradığında, Allah’tan ümidini kesmemeli ve hayatına son vermeyi asla düşünmemelidir. Unutulmamalıdır ki; her sıkıntıdan sonra bir ferahlık ve zorlukla beraber bir kolaylık vardır. (İnşirâh, 94/5-6)

 

 

Mahşer

 

Gümrüksüz bir mırıltı ağzımın kenarında,
Yüzüm arza değiyor kanatsız kuş misali.
Bakışlarım firarda arzuyla yanan benim.
Kalbimi kemiren var tutamadım kendimi.

Göğsümün aleviyle yaksam sönmez lambalar. 
Sükûnet tevekkül mü beni uyutan ayna?
İki elim yanıyor, kafam kıyametimdir.
İçimdeki rüyadır dışımdaki kaynaşma.

Kederim yüreğime ateşten dil oluyor.
Bir bakır işlemedir bakışın değdiği yer.
Kapımda kıyamet var uyumak ele kalsın.
Söz şiire dökülsün kurulsun büyük mahşer.

 

 

 

İstikrar, demokrasi, petrokrasi

0

 

İstikrar aramadıkça her söz ve eylem kendi içinde doğrudur.

Bu kural siyaset için de geçerli, basın için de, bilim dünyası için de.

İstikrar farklı zaman ve mekân içinde omurgayı kıkırdak yapmamaktır.

İstikrar yanlışta kararlı olmak değil, şartlar değişse de doğru bakışı, tavra göre davranmaktır.

“Her canlı ölümü tadacaktır!”

Amenna!

Hayatı tadan ne kadar canlı var, ona da bakmak lazım.

Hasımlar ve hısımlarınız aynı saftaysa bir yanlışlık var demektir.

Her daim sıladayız; doğuştan ölene dek.

Her Sezar’ın bir Brütüs’ü var; her İsa’nın bir İskariot’u.

Dostun uzakta dursun; düşmanı al yanına!

“İnsan sermayesi” ifadesi, insanı sermaye olarak gören bir vahşi kapitalizm ifadesidir.

Abdülhamit İngilizi dinler, tersini yapardı Ruslar da yakın zamana kadar öyle yapıyordu.

Merkez Bankalarını milli sanıyoruz; ama onlar genelde “Merkeze” bağlılar.

Tarihi gerçekten tartışabilseydik, “tarihsel” filmleri sadece izlerdik.

Berlin Duvarının yıkılması karşılığında Gazze duvarını yaptılar.

Duvar, duvar, duvar…

Ortadoğu, Fransız aksanıyla ile Arapça; İbrani aksanıyla İngiliz’ce konuşulan yerdir.

Belki de iktidar aslında teslim olunca gelendir.

“Çin’in ipeği ve yumuşak sözleri”  her zaman olmuştur.

“Gezi’ci kütüphane” ler devrede yine.

Evin farklı odaları, varlık alanlarımızı anlatır.

Bizde kadın “anne” olunca kadın olacaktır.

Gerisinde ya melek ya şeytan!

“Hatun” kadın oldu; sonrasında baylaştık, bayanlaştık.

Bayağılaşma baylarımızda daha fazladır.

Kaldırımları yine anlamadık, zahir!

Mühendisler genelde erkektir.

O nedenle toplum mühendisiği evvela kadınlar üzerinden işliyor.

Neden hep “Cumhuriyet kadınları” var da “Cumhuriyet erkekleri” yok?

Cumhuriyet onları yetiştirmedi mi?   ,

Kendi yapmadıkları saçmalıklara sırf kabilesine, kışlasında aitlikten dolayı sahip çıkan ülke insanımız! Gerçek belki dışardadır!  ,

“Kışlalar doldu bugün, doldu boşaldı bugün!”

Laiklik tanımıyla uğraştık olmadı, hadi biraz da din nedir onu konuşalım!

Olmaz mı?

Bize ait olmayan zırhları çekince geriye ne kalırsa, biz oyuz!

Türkiye’de hemşehricilik bir tür ırkçılık boyutundadır.

Nasıl da masum görünür!

“Mutfak!” deyince doğrudan kendi cephesinde savaş yapmak demektir.

“Benim adım Kemal!” deyince, kemâl peşinde olduğu anlamına gelmez.

İçerdeki husumetler dışarda ittifaka dönüştürmek istiyorlar  ,

Sırrı sökünce aynadan, camdan sadece ötesini görmeye başlarız.

Esrarlı bir uyku olur sonrası.

İç siyasette Mehmet Akif iyi gidiyor da, dışarda Machiavelli hakimiyeti var.

Kutsallarımız ile ile put’sallarımız arasında ne güzel de nefret ederiz!

“Demokrasiden” uzaklaştıkça daha rahat düşünmek, belki daha hür düşünmek mümkündür.

Hikmetlerimiz de olmasa bir şeyden anlamaz olacağız.

Anlam veremediğimiz her şeyde bir hikmet vardır.

Cameron’un ikna edemediği İngiliz vekilleri petrol şirketleri ikna etti.

Demokrasi işareti değil bu olanlar, petrokrasidir bu!

 

 

‘Bir ülkenin bağımsızlığı ve egemenliği, o ülkenin var oluş sebebidir. Asla vazgeçilemez.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Serbest dolaşım hakkı?

Prof. Dr. Oya Akgönenç: ‘Kalıcı İstisnalar Prensibi’ başlığı altında kısıtlama getiriliyor.

Raporlarda dikkatle işlenen diğer bir konu da sermaye, mal ve kişilerin serbest dolaşımı konusudur. AB ülkelerinden mal, hizmet ve kişilerin Türkiye’ye gelmeleri tavsiye edilirken, aynı serbestîden Türkiye’nin de yararlanmasında kısıtlamaların olacağı tekrar, tekrar vurgulanmaktadır. Türk İşçilerinin serbest dolaşımı ötelenmiş olup, diğer Avrupalı işçilerinki gibi olamayacağı da belirtilmiştir. Kısacası, sadece Türk işçilerinin serbest dolaşımı değil, Türk işverenlerinin ve Türk kapitalinin de dolaşımı kısıtlanmıştır. Bu yasaklar ve kısıtlamalar, ‘daimî istisnalar‘ olarak nitelendirilmektedir.

Çetinoğlu: Malî yardım konusunda ne tür düzenlemeler yapıyorlar?

Akgönenç: Serbest dolaşım kısıtlamasının yanı sıra, AB fonlarından geçiş dönemi yardımları olarak verilen malî yardımların da 2013 yılı sonuna kadar yapılmayacağı açıkça ifade edilmiştir. Diğer aday ülkelerin, AB giriş süreçlerinde, fon yardımlarında böyle bir sınırlama olmadığından daha önce AB’ye giren adayların, mevcut AB fonlarından en geniş şekilde yararlanmış oldukları bilinmektedir.

Şu andaki kaynaklar kısıtlanmıştır. Yani, artık AB’de malî sıkıntı yaşanmaya başlanmıştır. Kaynaklar eskisi kadar bol değildir ve tabiatıyla de bolca dağıtılamayacaktır.

O zaman, bu aşamada şöyle bir analiz yapmak gerekmektedir: ‘Ülkeler bir ekonomik birliğe, bazı ekonomik çıkarlar elde etmek ve kendi ekonomilerinin ve insanlarının faydalanmasını sağlamak amacıyla, daha iyi bir hayata erişmek için girmek isterler. Üyelik için gerçekçi ve makul olan temeller de bunlardır. ‘Eğer, beklenilen veya ümit edilen malî ve ekonomik yararlar gerçekleşemeyecekse, o zaman üyeliğin getirisi nedir?’ Diye düşünmek gerekmektedir.

İlerleme Raporlarına bakıldığında şu hususlar özellikle dikkatle irdelenmelidir. Rapor’da ifade edilen hususlar özetle şöyledir:

a- Türk işçilerinin serbest dolaşımının kısıtlanacağı ve bu hakkın öteleneceği,

b- Geçiş yardım fonlarının 2014 yılından itibaren verilebileceği o zamana kadar fonların aktarılamayacağı belirtilmektedir. 2014 yılında da o zamanki imkânlara ve mevcut ihtiyaçlara göre bir pay tâyin edileceği de ilave söylemler arasındadır.

Çetinoğlu: Tarım sektörünün sübvansiyonu konusunda dayatmaları var…

Akgönenç: Evet! Dünya Ticaret Teşkilatı (DTT) kararlarına göre 2014 yılından itibaren tarım destek fonlarının çok büyük ölçüde azaltılacağı ve hatta tedricen kaldırılacağı karar altına alınmış bulunmaktadır. Yani 2014 yılı geldiğinde, Türkiye’nin, AB’den fon desteği alma hakkı doğsa bile, DTT kararları icabı AB yardım veremeyecektir. Bu hususlar tam olarak Türk halkına anlatılmamıştır. Millî çıkarların ne kadar zedeleneceği hususu dikkatle hesaplanmalıdır.

Çetinoğlu: Mevcut şartlar ve raporlar değerlendirildiğinde, insanın aklınaacaba, yeni ve gizli adı konmamış bir kapitülasyon dönemine mi giriyoruz?’ sorusu geliyor.

Akgönenç: Haklısınız! Eğer ‘AB Türkiye’ye belli ekonomik kazançlar sağlamıyorsa ve Türk insanının hayatında bir iyileşme olmayacaksa, o zaman böyle bir birliğe girmenin ne anlamı kalmıştır?’ sorusu iyi cevaplandırılmalı ve bu cevapta, AB’ye üye olma isteği ile millî çıkarlar dengesi doğru tutturulmalıdır.

Çetinoğlu: Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) raporda yer alıyor mu?

Akgönenç: Alıyor. AB İlerleme Raporu kapsamında bulunan en tehlikeli maddelerden birisi de, AB Meseleler ve Etkiler Raporu içinde, ekonomi paketlerinin arasına sıkıştırılmış (veya saklanmış olan) bir maddedir. Bu konu, nedense henüz layıkıyla basında tartışılmamıştır.

Çetinoğlu: Konuyu açar mısınız Efendim?

Akgöneç: Konu şudur: Türkiye’nin AB adaylığı ve daha sonra da üyeliği ile birlikte, GAP bölgesinde bulunan 22 adet barajın ve çok zengin su kaynakları olan Dicle ve Fırat nehirlerinin ve su havzalarının, milletlerarası bir idare altına alınması konusunun da gündeme geleceğinin dile getirilmesi hususudur.

Raporda, suyun en az petrol kadar değerli bir meta durumuna gelmekte olduğu belirtilerek, ileriki yıllarda bu zengin kaynaklardan, su bölüşümünde İsrail ve komşularının eşitlik içinde yararlanmasının da adı geçen ‘milletlerarası idare’ tarafından gerçekleştirilmesinin isabetli olacağı tavsiye edilmekte ve bunun AB için önemli bir husus olduğu vurgulanmaktadır.

Türkçesini aktardığım bu tavsiyeyi içeren bölümün İngilizcesi aynen şöyledir: ‘Water in the Middle East will increasingly become a strategic issue in the years to come, and with Turkey’s accesion one could expect international management of water resources and infrastructures (damns and irrigation schemes in the Euphrates and Tigris river basins, cross-border vvater cooperation betvveen İsrael and its neighbou-ring countries) to become a majör issue for the EU.’

İngilizce metni, kendi yorumlarını yapmak isteyenler için, her iki dilde ki paragrafı vermeyi gerekli görüyorum.

AB’ye girme heyecan ve telaşı içinde hangi millî çıkarların elden çıkmakta olduğu sorusu burada birkaç defa sorulmalıdır. Kısacası, Türkiye’de ki duruma bakıldığında adeta ‘Halk habersiz, siyasîler tepkisiz‘ demek icap etmektedir. Zira muhtemel zarar ve zaaflarına rağmen, bu rapor TBMM’de özellikle tehlikeli maddelerin üstünde durularak tartışmaya açılmamıştır.

Fırat ve Dicle nehirlerinin suyu konusu bölgemiz için son derece kritik ve önemlidir. Türkiye, zengin Dicle ve Fırat nehirlerinin suyu ve kendi gayretinin ürünü olan GAP bölgesi projeleri ile dışarıdan birçok gurubun dikkatini ve hasedini üstüne çekmektedir.

Bunun yanı sıra, AB Türkiye İlerleme Raporu’nda her nedense ‘İsrail ve etrafındaki komşularının su bölüşümü konusu‘ dile getirilmiş olup, Türk suları ve barajları hedef gösterilmiştir. Bu konularda, aydınlarımızın ve siyasîlerimizin Türkiye çapında, büyük ve ciddî fikir tartışmaları olmalıdır. Hâlbuki henüz hiçbir platformda bu konu gerektiği gibi tartışılmamaktadır.

En büyük endişe konusu da bu ‘tepki yokluğu’ dur. Zira bu konu, AB devletlerinin ileriye dönük düşünce ve niyetlerinin önemli bir ön belirtisidir. Gözden kaçmamalıdır.

GAP ve su konuları ve onlara ilaveten, özellikle AB İlerleme ve AB Meseleler Raporlarında ısrarla vurgulanan ‘azınlıklar konusu’, birlikte ele alındığı zaman, Türkiye için ne kadar kritik bir durumun ortaya çıkmakta olduğu görülebilmektedir.

Çetinoğlu: Efendim, sonuç olarak da bir genel değerlendirme istirham etmeden önce, Avrupa’daki ekonomik kriz ve ‘Arap Baharı’ olarak anılan gelişmeler hakkındaki yorumlarınızı alabilir miyim?

Akgönenç: Dünya Arap Baharı ve onun getirdiği dalgalanmalarla meşgulken, onun etrafındaki coğrafî bölgelerde oluşan stratejik değişiklikleri yeterince analiz edemedi. Halbuki aynı dönemlerde ve hatta az öncesinden itibaren, Avrupa devletlerinin ekonomik ve sosyal yapısında tehlikeli gelişimler başlamış olup, Avrupa devletlerinin dış stratejileri de bunlara paralel olarak değişmeye başlamıştı.

 Libya’daki halk hareketlerinin garip bir şekilde aniden Bingazi’de başlayıp, gelişmesi ile Fransa, İngiltere ve İtalya’nın Libya’ya karşı uyguladıkları saldırgan tutum ve bu ülkeye silahlı müdahaleleri, nedense milletlerarası toplumda yeterince sorgulanmadı. Böylece Avrupa devletlerinin dış politika ve stratejilerindeki tehlikeli değişimler gözden kaçmış oldu.

Çetinoğlu:Arap Baharı‘ olarak adlandırılan gelişmelerle Avrupa’daki kriz arasında ilinti olduğunu söylüyorsunuz…

Akgönenç: Avrupa devletleri son aylarda kritik bir ekonomik dönem içinden geçmektedirler. Özellikle, AB ülkeleri arasında Kuzey ve Güney farkı ortaya çıkmış olup, Avro, merkez ve çevre ülkeler arasında farklı uygulamalar sebebi ile dalgalanmalar ve sarsıntılara maruz kalmıştır.

Avrupa ülkelerinin hayal ettiği üstün hayat seviyesi adeta hızla kademe kaybetmiş ve AB ülkeleri arasında adı konmayan sınıflar ve hayat farkları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Görünüşe göre şu anda 3 gruptan bahsetmek mümkündür. 

Çetinoğlu: Hangileri Efendim?

Akgönenç: Birincisi sağlam Avro kullanımlı ekonomileri ile güçlü, merkez devletler (Almanya, Hollanda, Belçika, Danimarka, Avusturya, İsveç, Finlandiya gibi. Bunlar 7 ülkedir.

Çetinoğlu: Fransa yok mu

Akgönenç: Fransa birinci grupta olması gerekirken, burada olması gerekirken, özellikle bankacılık sektöründe sıkıntı yaşamaktadır. Bu sebeple O’na birinci grupta yer veremiyorum.

İkinci gruptaki devletler Avro kullanımında zorlanan, ekonomik disiplinleri zayıf çevre ülkelerdir:

Yunanistan, İtalya, İrlanda, İspanya, Portekiz gibi… Bu grupta 10 ülke var.

Üçüncü grupta özellikle son genişlemede AB’ye katılan eski Sovyet devletleri ile Güney Kıbrıs ne olacağı belli olmayan bir durum içinde bulunmakta ve ikinci grubun civarında kabul edilmektedir. Bu grupta da 10 kadar ülke vardır.

Bu gelişmeler, Türkiye içinde, AB’ye üye olmayı adeta bir ‘medeniyet projesi‘ olarak kabul edenler veya ‘Biz ancak onların baskısı ile kendimize çeki düzen verebiliriz.’  Diyenler için hayli büyük bir hayal kırıklığına sebep olmaktadır. Ne var ki gerçek bu yönde şekillenmektedir.

Çetinoğlu: En kritik durumda olan YunanistanSıkıntıları nereden kaynaklanıyor?

Akgönenç: Yunanistan tam bir iflas durumunda olduğu halde, halkının büyük çoğunluğu hükümetin ‘kemer sıkma’ politikalarına karşı ayaklanmış ve sokaklara protesto için dökülmüş, greve gitmiştir. Bu tutumlarda her şeyden önce ‘alışılmış olan hayat tarzı ve alışkanlıklar etken olmuştur‘ denebilir. AB fonlarından gelen bol kaynaklar rahatça kullanılarak ve az çalışıp, çok keyif ederek yaşanan bir hayatın getirdiği alışkanlıkları bozmak pek de kolay olmamaktadır. Sonunda Yunanistan,  çaresiz kalıp, AB merkez bankasından deneyimli bir iktisatçıya hükümeti teslim ederek kurtuluş yolu aramıştır.  Alacaklı durumda olan birçok Avrupa devleti, Yunan borçlarının büyük bir kısmını silmeye razı olmuşlardır.

Çetinoğlu: Acaba başka devletler Yunanistan’ın durumuna düşselerdi, benzer bir tolerans gösterilir miydi?

Akgönenç: Zannetmiyorum. Yunanistan Rönasans ve Reform dönemlerinden kalma bir kültürel hayranlık mirasının getirilerinden hâlâ yararlanmaktadır.

Çetinoğlu: Kıbrıs Rum Kesimi’nin durumu nedir?

Akgönenç: Kıbrıs Rum Kesimi de akılcı bir strateji kullanarak, Rusya Federasyonu’ndan yardım kredisi elde etmeyi başarmıştır. 8 milyar Avroluk kredi onaylanmıştır. Nasıl ödeneceğini görmek enteresan olacaktır.

Çetinoğlu: Kıbrıs etrafındaki petrol ve doğal gaz aramaları konusunda kopartılan fırtınanın, bu borçlanma ile bağlantısı olabilir mi?

Akgönenç:Evet‘e yakın ihtimaldir. 

Çetinoğlu: Bir de İtalya’nın durumu var

Akgönenç: Güçlü sanayi temeline rağmen, finans kurumlarını iyi kontrol edememesi ve yine hayat tarzının verdiği dikkatsiz tutumlar içinde yönettiği ekonomisi çökecek duruma gelmiştir. Neticede, İtalya’da hükümeti de AB merkez bankasından, tahviller ve bankacılık kontrolü ve gümrük işlemleri üzerinde uzman olan bir kimseyi iş başına getirerek, kaderini ona teslim etmiştir.

Kısacası hem Yunanistan’da ve hem de İtalya’da siyasîler gitmiş, teknokratlar iş başına gelmişlerdir.

Çetinoğlu: Fransa’daki gelişmeler hakkında neler söylenebilir?

Akgönenç: Tehlike çanları çalmakta ve İngiltere başbakanı, bu Avrupa krizinin kendilerini de çok etkiliyeceği endişesini izhar etmektedir.  Fransa, İtalya ve İngiltere’nin neden Libya’ya saldırdıkları böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Kaddafi ölmeden, O’nu devirenlerle, bu ülkelerin büyük petrol ve doğalgaz anlaşmaları imzalamış olmaları da esas maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Avrupa yeni bir sömürgecilik dönemine girmiş bulunmaktadır. Bu durum önümüzdeki aylarda daha da net görülecek ve daha da tehlikeli sonuçlar oluşacaktır.

Çetinoğlu: Kriz domino etkisi oluşturabilir mi?

Akgönenç: Gidişat üstünde uzman görüşleri farklıdır.  Birçok uzman Avrupa’nın durumunun sonunda ABD’yi ve Çin’i etkileyeceği görüşündedir.  Diğer bir grup ise yeni bir Finans grubunun oluşacağını ve bunun içinde Brezilya ve petrol zengini genç Arap ülkelerin olacağını iddia etmektedirler. Onların da isteği dünya ekonomisinde ve finans kurumlarının işleyişinde daha çok söz sahibi olmak ve saygınlık kazanmaktır. Buna ‘eski güçlerin’ razı olup, olmayacağı veya hangi şartlarda bir uzlaşma noktası bulunacağı yakın bir zamanda ortaya çıkacaktır. Dünya ekonomisi ve ona bağlı olarak siyaseti büyük bir değişim içine girmiş bulunmaktadır.

Kemal Derviş gibi tecrübeli uzmanlar ise, Avrupa krizinin kontrol altına alınabileceğini savunmaktadırlar. Ama verdikleri izahta çok önemli bir husus dikkatlerden kaçmamalıdır. O da Avrupa’daki krizin aşılabilmesi için ülkelerin arasında daha büyük bir bütünleşmenin olması gerektiği hususudur. Derviş’in sözleri ile: ‘Bu çok politik bir soru, teknik ve ekonomik sorunun çok ötesinde asıl soru Avrupa’nın ne ölçüde birleşmek istediği sorusudur… Ortak bir para birimine sahip olunca, ortak bir maliye politikası ve bölgeyi tümüyle koruyan bir Merkez Bankası ve para politikasına ihtiyaç vardır. Ve tabii ki ortak para olunca egemenlik de ortak oluyor. Kısacası, Avro Bölgesinin ortak parayı bir şekilde ortak egemenliğe çevirmesi gerekiyor.’ İşte dikkat edilecek en önemli nokta budur.

Kısacası, Avrupa Birliği içinde birey ülkelerin millî egemenliklerinin ortadan kalkacağı kesinleşmiş gibi görünmektedir.   Avrupa’nın yeni stratejileri işte bu nokta etrafında birleşmeye mahkûmdur. Ya bu kademeden öteye bir birleşme sağlayacaklar veya daha derin ekonomik sıkıntılara gömülecekler. Ya birleşecekler veya gittikçe gevşeyen bir konfederasyon haline gelip, yavaşça dağılacaklar. Dolayısı ile uygulanacak stratejiler dikkatle izlenmelidir.

Çetinoğlu: Türkiye açısından bu stratejilerden hangisi doğrudur?

Akgönenç: Bu sorunun cevabı, bir başka sorunun içindedir: ‘Millî egemenliğimizi ne kadar kaybetmeye hazırız?’

Çetinoğlu: Herhangi bir ekonomik kazanç, bir milletin millî egemenliğinden vazgeçmesine değer mi?

Akgönenç: Bu soruları ve ayrıca; ‘Kaybedilen bağımsızlık tekrar ve nasıl elde edilebilir?’ diye kendi kendilerine sorabilen yöneticiler, gereken stratejiyi belirleyebilirler.

Sonuç: Bir ülkenin bağımsızlığı ve egemenliği, o ülkenin var oluş sebebidir. Asla vazgeçilemez.

Çetinoğlu: Bunlar çok önemli konular. Durumu çok açık ve net olarak ortaya koydunuz. Teşekkür ederim. İzniniz olursa mülakatımızı, başladığımız konu hakkında lütfedeceğiniz genel değerlendirme sona erdirebilir miyiz?

Angönenç; Avrupa Birliği’nin Türkiye’den istekleri alt alta konunca, ortaya çıkan durum gayet vahimdir ve ciddî bir durumdur. Âcil müdahale ve tedbir alınmasını gerektirmektedir. Liderlerin düşünce önderlerinin, yazarların, aydınların ve sivil toplum kuruluşlarının, ilgili tüm kurum ve kişilerin, toplumu ve hükümeti yaklaşan tehlikelere karşı uyarmaları gerekmektedir.

Türkiye’nin bütünlüğü ve geleceği için bir Acil Eylem Planı’nın yapılması mecburî hale gelmiş bulunmaktadır. Unutulmamalıdır ki, ülkenin ve milletin bütünlüğünü ihlal eden konuların müzakere edilmesi dahi kabul edilemez. Bu ilkelere aykırı hususlar Rapor ve ekleri içinden çıkartılıncaya kadar, Türkiye’ye müzakere tarihi verilse dahi, hükümet tarafından reddedilmesi veya en azından askıya alınıp, bekletilmesi gerekmektedir. Çünkü AB teklifleri bütünü ile uygulandığı takdirde Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü tehdit altına girmektedir.

Türkiye’nin AB’ye girme gayretleri ile millî çıkarlarının korunması arasındaki dengenin mutlaka doğru kurulması şarttır.

Çetinoğlu: Efendim, çok teşekkür ederim.

Akgönenç: Teşekkürlerimle. Hayırlı güzel çalışmalar.

 

   

    Prof. Dr. OYA AKGÖNENÇ MUĞİSUDDİN

                              

İzmir’de doğmuştur. Orta ve lise tahsilini İzmir Amerikan Kız Koleji’nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden diploma almıştır.

Kısa bir süre Ege Üniversitesi Uluslararası Ekonomik İlişkiler Enstitüsünde uzman olarak görev alan Akgönenç daha sonra Ankara’da Türkiye Prodüktivite Merkezi’nde de uzman olarak çalışmış ve o dönem içinde imtihanla kazandığı Amerikan Fulbright Bursu ile lisansüstü çalışmalarını yapmak üzere 1967 yılında ABD’ye gitmiş ve burada doktorasını tamamlamıştır.

Akgönenç; bir süre Dünya Bankası’nda çalıştıktan sonra Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde akademik kariyerine başladı. 1998 yılında Fazilet Partisi’nden Ankara milletvekili seçilerek TBMM 21. dönem çalışmalarına katıldı, Fazilet Partisi’nin Genel İdare Kurulu üyeliğinde bulundu. Daha sonra kurulan Saadet Partisi’nin kurucu üyesidir ve Genel İdare Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır.

Halen Ankara Ufuk Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanı olarak çalışmaktadır.

İngilizce ve Fransızca bilen Oya Akgönenç’in akademisyen olarak birçok kitabı, Türkçe ve birçok yabancı dilde yayınlanmış ilmî çalışmaları bulunmaktadır. Son kitabı, ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği Stratejisi‘ 2009 yılında basılmıştır. Ayrıca Balkanlar ve Ortadoğu üzerinde de çalışmaları bulunmaktadır. Şu anda Ortadoğu ve İslamafobya konularında hazırlamakta olduğu kitap çalışmaları mevcuttur. Milletlerarası konularda ve Türk dış politikası alanlarında gazetelerde ve dergilerde haftalık ve aylık siyasî yorum yazılar yazmakta televizyon ve radyolarda haftalık programlar yapmaktadır.

Prof. Dr. Oya Akgönenç, Pakistan doğumlu, T.C. vatandaşı Prof. Dr. Mohammed Muğisuddin ile evlidir, iki çocuk annesidir.       

 

                                          

Diyalog Meselesi

0

Dinler arası diyalog fikri ortaya çıkalı, İslamiyet’in yeniden sorgulanması tartışmaları yaşanmaktadır.Aciz, ne yaptığını bilmeyen, elin gavuruna ama öyle, ama böyle hizmet eden birileri İslam dini ile oynamaktadırlar. Yüce Rabbim ayetinde Ey müminler Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin diyor. Bakar mısınız; bunlar dostu bırak ta birileri ile basbayağı kardeş olmuşlar, kiliselerde kardinallerde papaz resimlerinin altında utanmadan, sıkılmadan resimler bile çektiriyorlar. Kiliselere para yardımı bile yapabiliyorlar. 
ALLAH BÜTÜN PEYGAMBERLER İLE İSLAMI GÖNDERDİ… SADECE İSLAMI…. SON PEYGAMBER İLE TAMAMLADI… ALLAH İNDİNDE İLK VE SON VE TEK DİN İSLAMDIR… 
Müslümanlık muhafazakarlık yerine kullanılıyor, bu resmen Müslümanlığın rayından çıkarılmasıdır. Müslümanlık inananlar için her şeydir, onun yerine hiç birşey konamaz. Ayetle sabit, son kitap Kuran-ı Kerim, son peygamber Hz. Muhammet (sav), son hak din İslam’dır. Şimdi birilerinin moda olarak ortaya attığı dinler arası diyalog savsatası beyinleri karıştırmaktadır. Zaten bilinçsiz olan İslam dünyası bu karmaşalardan kurtulamamaktadır. 
Sormak lazım dinler arası diyalog olacaksa eğer; son din İslam, son Peygamber Hz. Muhammed, son kitap Kuran-ı Kerim diye gelen ayeti kerime nereye konulması lazım? Haşa bu adamlar ne yapmak istiyor? Bunca genç beyin de bu hususta işlenmiş vaziyettedir. Yurt dışında Türkçe öğretimi gibi çalışmaları,Türkiye’nin tanıtımını takdir ederiz. Ancak ülke pkk istekleri ile bölünmenin eşiğine gelmişken, bu diyalogculardan ses soluk yok.Yada ülkemiz bölünmesin babından hiç bir ses ve karşı duruş yok. Olan sadece Müslümanların cepleri ile ilgilenmektir.
Allah katında tek ve hak din İslam’dır. Hz. Peygamberimizin peygamberliği ve yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in inmesi ile birlikte İslam’dan önceki din ve kitapların hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Yüce kitabımız inkârcılarla ilişki kurmayı aşağıdaki şartlara bağlar:
“Allah, sizi din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarından da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten onlara adil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah adil davrananları sever.” (Mümtahine Suresi/8)
“ALLAH, sizi ancak din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost ve arkadaş edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtahine Suresi/9)
İbni Ömer küfürle dostluk ve onlara benzemek konusunda Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
“Bir kimse müşriklerin arzına ev bina edip, onların bayramlarına katılmak suretiyle onlara benzerse, o kimse kıyamet günü onlarla beraber haşrolunur.” (Beyhâki, es-Sünenü’l-Kübrâ; Feyzü’l-Kadir,104)
İki dini birden tasdik etmek, Allah’ın zalimdirler dediği topluluklara rahmet nazarı ile bakmak ve din adına diyalog yapmak İslam’da yoktur.
İmâm-ı Rabbâni Hazretleri buyururlar ki:
“İki dini tasdik eden dahi şirk ehlinden sayılır. İslâm hükümleri ile küfrü bir araya getirmeye teşebbüs eden dahi müşriktir. Hâlbuki küfürden teberi etmek (uzaklaşmak) İslâm’ın şartıdır. Şirk şaibesinden sakınmak tevhiddir…”
Ancak dinlerarası diyalogcular bu ülkede sadece kendi keselerini doldurmakla sürekli meşgul oldular. Ülkemiz 1980 öncesi komünist işgal altına girdiği zaman bu diyalogculardan bir kişinin burnu dahi kanamamıştır. Üniversitelerde Milliyetçi mukaddesatçı öğrencilerin okumasına hayat hakkı verilmezken, bu diyalogcular Muhammed’in piçleri giremez pankartlarının altından kafalarını eğerek geçip, hiç kimseyle kapışmadan yiyip, içip okumuşlardır. 
Komünizm ve dinsizlikle, vatansızlıkla mücadele edenler o pankartları yırtarak ya okula girmişler, ya da orada şehit edilmişlerdir. Şimdi bu adamlar hangi iktidar gelmişse o iktidarı içten fethetmişler, Okyanus ötesinden de ülkeyi ABD planları doğrultusunda yönetilmesine katkı sağlamışlardır. Gençlerimiz, açılan normal ve ev kiliselerinde kandırılırken, bu adamlar Kiliseler birliği ile diyaloglarına devam etmektedirler.

Türk Milleti, İslam Alemi, dinimizi Emperyalist oyunlarına alet edenleri iyi tespit etmelidir. Genç dimağların fikri bulanıklığa düşmemesi için siyonist hareketlere dikkat çekilmeli, yabancı ideolojilerden nesil uzak tutulmalıdır.
Allah Türk Milletini ve İslam Alemini Korusun. Amin…

Model Kadın Hz. Hatice (R.anha) – 1

0

Tahire: Cahiliye devrinin cehaleti üzerine sinmemiş ter temiz bir kadın.

Model eş. Model anne

Sevgi dolu, şiddetten uzak

Ömür boyu mutlu bir yuva

Modellik şurada başlıyor..

Zamanının zengin soylu ve güzel iş kadını,

Birçok zengin anlı şanlı makam mevki sahibi insanlardan evlilik teklifi alıyor.

Günümüzde babalar kızlarını verirken sorarlar ya,

Evi var mı?

Arabası var mı?

Maaşı dolgun mu?

Bunlar evet ise gerisinin pek önemi yok.

Hatice bunların hiç birine itibar etmiyor.

Günümüz genç kız ve kadınlarının peşinden koştuğu hususları,

Değerlendirmeye bile tabi tutmuyor.

Onun aradığı dürüst güvenilir.

Evine, eşine ve işine sahip çıkacak,

Varlıkla beraber sıkıntıyı da paylaşabileceği birinin olması idi.

Niyetiniz halis olursa,

Allah(cc) aradığınızı karşınıza çıkarır.

Ve çıkardı da,

Kabile liderlerinin kendisine evlilik teklifi yağdırdığı zaman,

O dürüstlüğünden başka hiçbir şeyi olmayan,

İş ortağı Hz Muhammed’e evlilik teklifi yaptı.

Model olmanın birinci şartı evleneceğiniz kişiyi doğru tespit etmektir.

Sizde huzuru istiyorsanız,

Eş seçimini doğru yapın,

Nihayet evlilik gerçekleşir.

Bu evlilik aşkı da içerisinde bulunduran,

Sevgiye dayalı bir evlilikti.

Bu evlilik varlığın yanında yokluğu da paylaşmayı esas alan bir anlayıştı.

Hayat devam ediyor,

Nihayet takvimler 610 tarihini gösterdiğinde,

Eşi Hz Muhammed(sav)

Âdeti üzere sürekli gittiği Hira mağarasında,

Alışık olmadığı bir durumla karşılaşır,

( ilk vahiy gelmiştir)

Korku panik ve endişe ile eve gelir,

Evde eşine üzerimi ört yatacağım der,

Modelliğin ikinci özelliği burada kendini gösterir.

Üzerini örter ve uyumasını sağlar.

Günümüz kadınları olsa,

Noldu? Noldu?

İnsanı çatlatma,

Anlatsana diye adamın boğazına akar,

İstisnaları tenzih ederim.

Hz Muhammed (sav) uyandıktan sonra durumu eşi Hatice’ye anlatır.

Hatice dikkatlice beyini dinler ve eşini rahatlatacak bir tespit yapar.

Model olmanın üçüncü özelliği burada kendini gösterir.

Korkma! Allah seni cezalandırmaz.

Çünkü sen hiç kimseye kötülük yapmadın.

Elinden geldiği kadar herkese iyilik yaptın.

Ama işin mahiyetini tam olarak öğrenmek için

Amcamın oğlu Varaka’nın yanına gidelim durumu ona anlatalım.

O zamanımızın bilginidir.

Sana ne olduğunu izah eder.

Dikkat ederseniz önce teselli ediyor,

Sonra doğru yönlendirme yapıyor.

Günümüz kadınları olsa (istisnalar müstesna ),

Amaniiin komşular yetişin bizin bey kafayı yemiş

Diye ortalığı vaveylaya verirler.

Nihayet Varaka olayı çözer.

DEVAM EDECEK

 

Anadolu Bir Aşure Kazanıdır…

 

Hicri takvimin ilk ayı olan, kutsal Muharrem ayı içindeyiz.

Bu ay, savaşın yasaklandığı, bolluk ve bereketin arttığı bir aydır.

İslami inanca göre; Muharrem ayının onuncu günü, Nuh Peygamber, Büyük Tufan’dan sonra karaya ayak bastığında, elinde kalan son malzemelerle bu tatlıyı yapmış.

Bu yıl, Muharrem ayı 4 Kasım’da başladı. 13 Kasım Çarşamba günü de Aşure günüdür.

Savaşın olmadığı, insanların “İNSAN” gibi kardeşçe yaşadığı bir dünya, en büyük özlemimiz ve çabamız olmalı. Peygamberler dışında kimse kimseyi “adam etmek” ya da “Cennet’e götürmek” ile görevlendirilmedi! Doğduğumuz gibi, bir gün bedensel yaşamımız son bulacak. O halde, dalaşarak, savaşarak yaşamak niye?

Muharrem ayının “bolluk, bereket” ayı olması da çok doğal değil mi? Çünkü, savaş yok! Savaş olmayınca, insan emeği öldürmeye değil, yaşamaya harcanıyor…

“Aşure” denince, aklıma gelen bir anıyı paylaşmak istiyorum.

Bir ay kadar önce, değerli arkadaşım ve ağabeyim Şerif Ünan’ı ziyarete gittim. Bu vesileyle de yeni kurduğu fabrikayı gördüm. Şerif Ünan, modern bir fabrika kurmuş. Özellikle de çalışanlarının iş güvenliği ve iş huzurunu ön plana almış. Çünkü Şerif, idealist bir insan. Bir Sosyal demokrat ve Atatürk’ün kültürel izlerini süren bir aydın insan örneği.

Fabrikasının “İdari Bölümü” büyük boy resimlerle donatılmış. Sanki bir sanat galerisinde gibi hissediyorsunuz. Ama beni en çok etkileyen şey, Şerif Ünan’ın odasına geçerken, ortada bulunan büyük bir masa üzerindeki bir kazan ve yanındaki yazı oldu. O yazıda şunlar yazıyor;

“AŞURE KAZANI. Aşure pişirmeye yarayan kazandır; Anadolu’yu tanımlamak için de kullanılır. Nuh tufanından beri bilir onu Anadolu insanı. Kimileri, Anadolu’yu mozaik’e benzetse de, bu çok doğru değildir. Çünkü, mozaikte parçalar yan yana gelir ama etkilemez, etkilenmez, etkileşmez, öyle durur, soğuk biçimde. Anadolu bir aşure kazanıdır. İçindeki insanlar da tüm güzellikleriyle aşure.

Aşure o denli güzel bir aştır ki, kimileri tatlı der; öyle ki, yediğimizde aşurenin içindeki her şeyin tadını ayrı ayrı hissederiz, hiç biri öbürüne baskın çıkmaz, diğerini ezmez, ötekileştirmez ama bu tek tek güzel tatların yanında aynı zamanda aşurenin kendi başına ayrı bir lezzeti vardır. Hem herkesten, her şeyden biraz almıştır hem de artık kendi olmuştur.”

Tüm “İNSAN” renkleriyle Anadolu bir aşure değilse nedir? Bu aşure kazanına “emperyalist kepçeler” girmesin! Barış içinde “kardeşçe” ve aşurenin bereketiyle yaşayalım.

Muharrem ayınız bereket dolu olsun…

Aydınlar Ocağı

Aydınlar Ocakları Genel Merkez ve şubelerinin katılımı ile 1-3 Kasım 2013 tarihinde Şehitler Diyarı Çanakkale’de 39. Şura gerçekleştirildi. Çanakkale Şubesi’nin çok güzel ev sahipliğini yaptığı Şura’nın açış ve kapanış konuşmasını yapan Genel Başkan ve günümüz Türkiye’sinin sayılı sosyologlarından Prof. Dr. Mustafa Erkal Bey, ülkemizin ve Türk Milleti’nin bugün içerisine düştüğü/düşürülmek istendiği konuları çok güzel açıkladı. Sayın Genel Başkan’ın özellikle anketlerden yararlanarak verdiği rakamlar, günümüz olayları ile ilgili olarak son derece aydınlatıcı idi. Bu nedenle, Mustafa Erkal Bey, internetten bu anket şirketlerinin takip edilmesi tavsiyesinde bulundu.

İstişare Toplantısını yöneten ülkemizin tanınmış beyin cerrahlarından Prof. Dr. Ahmet Çolak Bey’in, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi ile ilgili olarak ortaya koyduğu tespitler, gerçekten son derece önemli idi. Özellikle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş beyannamesinin son Meclis-i Mebusan’da ilan edildiği ve devletin Türk Milleti üzerine kurulduğu olarak özetleyeceğimiz tespitler, günümüz Türkiye’si için oldukça dikkat çekici idi.

Türkiye’nin önemli araştırmacılarından ve günümüzün dikkat çeken seyyahlarından olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Ahmet YESEV’İ Hazretlerinin bu dönemdeki en önemli takipçilerinden olan Sayın Erdoğan Aslıyüce Bey, Ahmet YESEVÎ samimiyetinde olunması gerektiğini vurguladı.

Adlarını burada maalesef tek tek anamayacağım, kendi şube ve illerinde önemli görevler üstlenmiş olan diğer konuşmacılar, Türk Aydını sorumluluğunun nasıl olması gerektiğini çok güzel göstermiş oldular.

Balkanlar’da gerçekleşen Şura ile birlikte başlayan Türk Dünyası Aydınlar Ocağı hareketi, Çanakkale’de Azerbaycan Aydınlar Ocağı’nın katılımı ile yükselişini sürdürdü. Bu konuda Prof. Dr. İbrahim Öztek Bey’e özel bir teşekkür şarttır.Zaten, bundan sonraki Şura’nın da Azerbaycan’da yapılması kararlaştırıldı. Azerbaycan Şurası’ndan sonra da Adana Aydınlar Ocağı Başkanı’nın önerisi ve talebi üzerine Adana’da yapılması kararlaştırıldı. Daha önce Faruk Maden Başkanlığındaki yönetimin yaptığı Adana Şurası hâlâ konuşulmaktadır. Yeni Başkan Av. Muhsin Özkale ve yöneticilerinin de aynı başarıyı göstereceğine emin olarak şimdiden başarılar diliyorum.

Her Şura sonrasında olduğu gibi, bu Şura sonrasında da seçilen komisyonun önerilerden de yararlanarak hazırladığı Sonuç Bildirgesi aşağıya alınmıştır.

Şuramız, Türkiye Cumhuriyeti devletinin gerek içte, gerekse dışta milli varlığını, milli kimliğini, birlik ve bütünlüğünü tehdit eden birçok tehlikenin gündemde olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir. Devletimizin kuruluş felsefesi ve üniter yapıda milli bir devlet olma özelliği yok edilmek istenmektedir. Yüzyıllardır Türk Milletini tarih sahnesinden silmek ve Türk vatanını bölerek çeşitli etnisitelere peşkeş çekmek isteyen devletlerin de desteklediği etnik bölücü terör örgütleri, akil adamların tavsiyesi ile oluşturulan “Demokratikleşme Paketi”nde verilen tavizlerle adeta ödüllendirilmektedir.

“T.C.” ibaresinin resmi kurum ve kuruluşlardan kaldırılmak istenmesi, mahalli dil ve lehçelerde savunma ve siyaset yapma hakkının tanınması, mahalli dillerin seçmeli ders olarak okutulmasından sonra bu dillerin özel eğitim kurumlarında eğitim dili olarak okutulmasına izin verilmesi, yerleşim birimlerinin adlarının eski adlarına dönülmesi, “Andımız’ın” okunmasının yasaklanması, milli alfabemizde bulunmayan bazı harflerin kullanılmasının serbest bırakılması, mili bayramlara gereken önemin verilmemesi, Devletimizin egemenlik haklarını ihlal etmektedir. “Sıfır sorun” söylemi ile başlatılan dış politika, en yakın komşu ve dostumuz olan Irak, Iran, Suriye ve Mısır gibi ülkelerle bile bizi karşı karşıya getirerek uluslar arası alanda yalnızlığa itmiştir. Bu durum bizi ekonomik ve siyasi yönden uzun dönemde olumsuz yönde etkileyecektir.

1.Devletimizin Kuruluş Felsefesinin temelini ve milli kimliğimizi oluşturan Anayasamızın ilk 3 maddesinde ifade edilen hususların değişmezliğini kabul ediyoruz.  Türk Milletine ait olan Egemenlik hakkına ortak aranmasını reddediyoruz.

2. Ülkemizde yıllardır uygulanan parlamenter sistemin yerine sonu totaliter rejime götürecek bir başkanlık sisteminin ikame edilmeye çalışılmasını da doğru bulmuyoruz.

3. Cumhurbaşkanlığınca verilen bazı ödüllerin hiç hak etmeyen kişilere verildiğini düşünüyor ve bu ödüllendirmelerin siyasal ayrımcılığı ödüllendirme olarak algılandığını belirtmek istiyoruz.

4. Vatandaşlarımızı birbirine yabancılaştırıcı, ötekileştirici ve ayrıştırıcı açılım maceraları terk edilmeli ve bunun yerine Türk Milletine mensubiyet şuuru geliştirilmelidir.  Etnisitelere dayalı azınlık milliyetçiliğini öne çıkaracak uygulamalar, demokrasi ve demokratikleşme ile bağdaşmaz.

5. Sözde dost ve müttefikimiz olan ülkelerin tam desteğini alan demokratikleşme paketi, bu ülkelere  kendi ülkelerinde uygulanmak üzere verilmeli, olumlu sonuçlar alındığı taktirde ülkemizde uygulanmalıdır.

6.  Finans sektörü ile reel sektör arasındaki denge halen bozuktur. Bunun neticesinde cari açık ülke ekonomisini tehdit eder özelliğini artarak sürdürmektedir. Bunun için  acilen tedbirler alınarak uygulanmalıdır.

7. Aradan geçen yıllar içerisinde ülkemiz aleyhine işleyen Avrupa Birliği ile yapılan Gümrük Birliği anlaşması yeniden değerlendirilmeli, bunun yerine karşılıklılık esasına uygun serbest ticaret anlaşmaları yapılmalıdır.

8. Yurtdışında Türk olmayan ve yurt içinde kendini Türk hissetmeyenlerin dayatmaları ile 1933 yılından bu yana okullarımızda okutulmakta olan Andımızın yasaklanması, devletimizin kuruluş felsefesinin yok sayılmasıdır. Bu aynı zamanda bu konuda verilen kesinleşmiş yargı kararlarının yürütme eliyle ortadan kaldırılmasıdır. Bu yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.

9. Hiçbir ciddi devletin tanımadığı, bir devletin egemenliğinin göstergesi olan eğitim diline farklı dil ve lehçelerin ortak edilmesi  bölünmeye götüren süreci  hızlandıracaktır. Onun için bu yanlıştan, uygulanmadan vazgeçilmelidir.

10. Başta Vali, Yargı,  Emniyet ve Diyanet mensupları olmak üzere tüm kamu görevlileri  devletin  görevlisi gibi davranmalı, siyası tutum, davranış ve söylemlerden kaçınmalıdır.

11.Türk Dünyası ile ilişkiler geliştirilmeli, Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde siyasi etkinliklerini azaltan ve onları bölen partileştirme gayretlerine son verilmelidir.

12. Türkiye’nin Irak ve Suriye politikaları, öncelikle oralarda yaşayan Türkmen varlığının yaşatılmasını ve haklarının korunmasını esas almalıdır.

13. 100. Yılına yaklaştığımız sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili yalan ve iftiralara karşı gerekli tedbirler, bu günden alınmalıdır. Bu yalanları uluslar arası alanda seslendiren Ermeni Diasporasına karşı, başta Azerbaycan olmak üzere, bütün Türk Dünyası ile ortak Türk Diasporası oluşturularak hareket edilmelidir.  Bu konuda ilk adım olarak Ermenilerin yaptığı Hocalı Soykırımı TBMM’nce kabul edilmelidir.”

Bu sonuç bildirgesi ülkemizde her yere gönderilecektir. Herkesin bu bildirgeyi okuması ve başkalarına aktarması günümüz şartlarında oldukça önemlidir.

Vatan Bizden Razı Olacak mı?

Hepimizin bildiği Çanakkale Türküsü “Çanakkale içinde vurdular beni / Ölmeden mezara koydular beni” sözleri ve diğer mısraları ile tam bir ağıttır.

Çanakkale savaşlarından yıllar sonra şehit erlerden birinin cebinden çıkan bir kâğıtta yazılı olan “Vatan bugün bizden razı olacak/ Nefer şehit, Ordu gazi olacak!” sözlerini öğrenen Ozan Arif bu sözlere uygun muhteşem bir şiir yazar. Esat Kabaklı bu şiiri besteleyerek seslendirir.

Ortaya ilk Çanakkale Türküsü kadar güzel, fakat sadece ağıt özelliğinde olmayan, Türk askerinin kahramanlığı, fedakârlığı ve yüksek inancını çok güzel yansıtan; yaratılan destanın şanına uygun bir “Yeni Çanakkale Türküsü” ortaya çıkar. Allah bu iki sanatkârdan razı olsun.

Geçen hafta sonu Çanakkale Boğazı’nda ve şehitliklerde gezerken, içimden her iki “Çanakkale Türküsü”nün sözleri ve müziği ile “Cihana karşı durduğumuz” bu muazzam başarının sırrını özetleyen “zabiti neferi karar vermiştik/ Vatan bugün bizden razı olacak” sözleri beynimden hiç çıkmadı.

*****

AYDINLAR OCAKLARI’NIN 39. ŞURASI:

1-3 Kasım 2013 tarihlerinde Aydınlar Ocakları’nın 39. Şurası için Çanakkale’de idik. Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak 18 kişilik grubumuza ilaveten, Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı ve arkadaşlarıyla birlikte seyahat ederek iştirak ettiğimiz Şura, şehitler diyarı Çanakkale’de yapılması ile ayrı bir anlam ve değer kazandı.

Aydınlar Ocakları olarak her altı ayda bir başka bir şehirde, oranın Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Şura adını verdiğimiz bu toplantıları yapmaktayız. Şuralarda hem Ocakları temsilen gelenler ailecek görüşme ve kaynaşma imkânını bulurken, hem de ülkemizin ve milletimizin önemli meseleleri tartışılır. Yapılan toplantılarda mutabık kalınan konuları yansıtan bir “sonuç bildirisi” hazırlanarak kamuoyu ile paylaşılır.

Çanakkale Şurasında hazırlanan “Şura Sonuç Bildirisi” katılanların tasvibinden sonra kamuoyu ile paylaşıldı. 

Bu bildiride özellikle, Devletimizin Kuruluş Felsefesinin temelini ve milli kimliğimizi oluşturan Anayasamızın ilk üç maddesinde ifade edilen hususların değişmezliğine sahip çıkılarak, Türk Milletine ait olan egemenlik hakkına ortak aranmasına karşı çıkıldı.

Ülkemizde yıllardır uygulanan parlamenter sistemin yerine sonu totaliter rejime götürecek bir başkanlık sisteminin ikame edilmeye çalışılmasının da doğru olmadığı açıklandı. Açılım ve demokratikleşme paketlerinin azınlık milliyetçiliğini beslediği, bu politikalara destek veren ülkelerde benzeri uygulamaların olmadığı anlatıldı.

Yurtdışında Türk olmayan ve yurt içinde kendini Türk hissetmeyenlerin dayatmaları ile okullarımızda Andımızın yasaklanmasına, devletimizin kuruluş felsefesinin yok sayılması ve bu konuda verilen kesinleşmiş yargı kararlarının yürütme eliyle ortadan kaldırılması olduğu için karşı çıkıldı.

Cumhurbaşkanlığınca verilen bazı ödüllerin hiç hak etmeyen kişilere verildiği ve bu ödüllendirmelerin siyasal ayrımcılığı ödüllendirme olarak algılandığı belirtildi.

Bu bildiride yer alan diğer hususlar da bunlar kadar önemli. Tamamını Aydınlar Ocakları internet sitelerinden okuyabilirsiniz.

*****

YURTDIŞINDA AÇILAN OCAKLAR

Aydınlar Ocakları uluslararası bir organizasyon haline gelmeye başladı. Bu şuraya Kosova Türk Aydınları Ocağı Başkanı Ferhat Derviş ve Azerbaycan Aydınlar Ocağı Başkanı Vugar Kadirov ile Başkan Yardımcısı Emin Hasanlı ve diğer yöneticileri katıldılar. Bu dostlarımız yaptıkları konuşmaları ile Türkiye dışındaki Türklerin vatan ve millet şuurunun ne kadar kuvvetli olduğunu bir kere daha gösterdi.

“Ruhtan düşmüş” ve rotasını dış tesirlere göre belirleyen Türkiye’deki bir kısım sözde aydınlarla mukayese edince, vatan kaybetme tecrübesini yaşayan aydınların farkını müşahede ettik.

Kosova Türk Aydınlar Ocağı’nın davetiyle Haziran ayında Türkiye’deki Aydınlar Ocaklarından 180 kişilik Kosova ziyaretinin verimliliği ve oradaki soydaşlarımızdaki yarattığı enerjiyi gördüğümüz için, ilkbaharda Bakü’de buluşmaya karar verdik.

*****

TÜRKİYE YENİ BİR TAARRUZ ALTINDA

Çanakkale’de zamanın en güçlü devleti olan İngiltere başkanlığındaki itilaf devletleriyle savaştık. Dünyanın en büyük ordu ve donanmalarıyla, hem sayıca ve hem de teknoloji olarak düşmandan geride idik. “Düşmanda imkân vardı, Mehmet’te iman.”

Bugün de Türkiye adı konulmamış, niteliği ve uygulaması çok farklı bir taarruzun altında. Boğaz Harbinin dünyada eşi yoktu, fakat bugün ki taarruzun benzerlerini yaşayan ülkeler ya işgal altında veya iç harbi yaşıyor.

Hemen güney sınırımızda Suriye ve Irak‘ta yaşananlar Türkiye’nin her zamandan daha fazla bir savaşa hazır olmasını ve caydırıcılık gücünün en yüksek noktada olması gerektiğini göstermekte.

Diğer taraftan ülkemizin bir bölümünün koparılarak yeni bir devlet kurulması çabaları devam ediyor. Terör örgütü marifetiyle “öğrenilmiş çaresizlik” içine itilen hükümet, bu örgütün liderleriyle müzakere etmekte ve terör örgütünün bir meşru devlet yapılanmasına girmesine yol açacak paketleri uygulamaya koymakta.

Çıkarılan kanunlar ve yapılan özelleştirmelerle de en önemli ekonomik varlıklarımız yabancıların kontrolüne terk edilmekte.

Bütün bunlar olurken Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetim kademesinde yargı eliyle çok büyük bir tasfiye gerçekleşmesi tesadüf olmasa gerek.

İşte “bu ahval ve şerait altında” Türkiye’nin beka meselesi olan uygulamalara karşı koymanın, bu konuda kamuoyunu aydınlatma görevini yapmanın, Seyit Onbaşı’nın taşıdığı 230 kiloluk top mermisi kadar ağır bir yük oluşturduğu görülmekte.

Bu ağır imtihanı yaşayan vatanseverlerin, “binbir başlı kartalı taşıyan kanaryaların” başarması için inancımızı kaybetmememiz lazım.

İnanıyorum ki, Çanakkale’de olduğu gibi “dünya yine görecek el mi, bey midir yaman” ve mutlaka “son söz Türk’ün sözü olacak.”

Bugünden çok daha zor şartlarda dünyaya bu dediklerimin örneğini gösteren Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ü 75. Vefat yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyorum.

 

 

Bize Düşen Veraset

0

Osmanlı’da zafer, İslâm’ın sayılıyor. Her İslâm ülkesine duyuruluyor. Her ülke halkı da bunu, kendisi kazanmış gibi seviniyor, kıvanç duyuyor, gururlanıyordu. Ve tabii, hemen Hilâfet Makamı’ndan tahsinler / aferinler, takdirler, beğeniler geliyor. Yüksek pâye ve unvanlar veriliyor. Daha bir heyecanla yeni hedefler tespit ediliyordu.

Böylece İslâm Fütuhatı tarih sayfalarına fiilen yazılıyordu. Her zafer paylaşılıyor, her zaferin sevincine ortak olunuyordu.

Tabii ki bu sonuca varmak için öncelikle, mümkün mertebe savaşmamayı, kan dökmemeyi, Tavaif-i Mülûk yani bölük pörçük Beylikler hâlinde kalıp parçalanmamayı; merkezî bir birlik hâlinde toplanmaları gerektiğini Beylikler içinde en iyi Osmanlı Beyliği anlamıştı.

Çünkü tek tek Bizans’a yem olmamanın yolu birlik, dirlik ve beraberlikten geçiyordu. Osmanlı ise bunu bir an evvel gerçekleştirmek istiyor. Bunun için her türlü meşru yolu deniyor. Bu uğurda büyük çaba sarfediyordu. Yâni Muhtariyet, Yerinden Yönetim, Özerk ve Tavaif-i Mülûk gibi yani küçük küçük, başına buyruk devletçikler oluşmasına asla fırsat vermiyordu.

Bu güzel sonuç için birbirleriyle uğraşmayı, birbirleriyle çekişmeyi yeğlemediler. Birbirinin kuyusunu kazmayla uğraşmadılar. Beylikler arası münasebetlerini, mecbur olmadıkça kılıçla çözmeye kalkışmadılar.

Başlarını hep ileriye diktiler. Hedeflerini ulvî gaye olan İlâ-yı Kelimetullah olarak seçtiler. Bu yüce davayı yani Allah’ın ismini yüceltmeyi, Allah’ın adını her yere götürmeyi, Hakkı Hukuku yaymayı, mazlumun yanında yer almayı, zâlimin başına topuz gibi inmeyi, kendilerine Allah tarafından tevdî edilmiş / verilmiş bir vazîfe, bir görev bildiler.

“Ya Allah!” dediler. Gaye “İllallah.” / “Ancak Allah var.” dediler. Hedef “İlâllah” / “Allah’a doğru” dediler. “Haydi Bismillah.” dediler. Dün kılıçla yürüdüler. Bugün kalemle. Dün maddî cihat yaptılar. Bugün manevî cihadın içindeler. Dün de Allah yolunda. Bugün de onun uğrunda Fîsebîlillah dur durak bilmediler. Bilmeyecekler de. Çünkü varlık sebebimiz bu.

Velhâsıl dâvayı en âlâ bildiler. Nefsi en edna, en süflî, en aşağı saydılar. Kendileri için değil; hep başkaları için at oynattılar, kılıç salladılar. Adalet dağıttılar. İnsan oldular. İnsanlık öğrettiler.

Medeniyet-i Kübra yani büyük medeniyet olan İslâmiyet için, önce Medeniyet-i Suğra yani küçük medeniyet, öncü medeniyet olan maddî medeniyetin temellerini attılar. Her yere imaretler açtılar, her köşeye câmiler yaptılar. Her alana medreseler diktiler.

Yoksulu yedirdiler. Fakiri giydirdiler. Zengini hoşnut ettiler. Velhasıl Selçukludan sonra Âlem-i İnsaniyete büyük bir çığır açtılar. Hem maddeten hem mânen yeni bir ruhla, yeni bir heyecanla milleti galeyana getirdiler. Halkı şaha kaldırdılar.

Diğer Türkleşen yani müslüman olan halkı da saflarına aldılar. Liyakatı, ehliyeti, kabiliyeti olanı istediği yere getirdiler. Baş tâcı ettiler. Onları kalben kazandılar. Manevî zincirlerle kendilerine bağladılar.

Böylece 600 küsur yıllık bir cihan devletinin doğmasını sağladılar. Asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını, önderliğini, akıncılığını üstlendiler. Zaten buna lâyıktılar. Zaten bunun için seçilmiştiler. Zaten bunun için yetiştirilmiştiler. Zaten bunun için; için için hazırlanmıştılar. Daha doğrusu hazırlattırılmış idiler.

1022

Böylece “İlâ-yı Kelimetullah maddî terakkîye vabestedir.” diyen Asrın Âlimi’nin de belirttiği çığırda dört nala düştüler yola. Evet dâvasını yürütecek olan, dâvasını kabul ettirecek olan; o dâvasının önce kendisini maddeten yükselttiğini, geliştirdiğini, dünya âleme göstermeliydi. Göstermeliydi ki, başkaları da peşinden gelsin. Başkalarına da, bu uğurda yol görünsün.

Çünkü kalbini kazandığın insanların malını, mülkünü de kazanmış olursun. Yani inandırdığın dava için onlar, her şeylerini bu yolda seve seve feda ederler. Nitekim Hz. Ebu Bekir müslüman olunca, bir bakıma kalben fethedilince, bütün malını İslâm için harcamaktan çekinmedi.

Bunun gibi Hz. Ömerler, Hz. Osmanlar aynı şekilde kalben, rûhen, imanen bağlandıkları İslâm Yolu’nda maldan da geçtiler, mülkten de. Baştan da geçtiler, candan da. Çünkü anladılar ki asıl varlık bu verişten geçiyor. Zira anladılar ki asıl diriliş, bu candan oluştan geçiyor. Böylece vermekle almayı bildiler. Böyle olmakla yücelmeyi gördüler.

Çünkü mâna, madde olarak tecellî ediyor, görünüyor. Zaten mâna olmasaydı, madde ortaya çıkmayacaktı.

Osmanlı Devleti o zamana kadar kurulmuş Türk Devletleri’nden oluşan tecrübelerden istifade ederek kurulmuştur. Özellikle birlik beraberliğin ne kadar önemli olduğunu. Bölünüp parçalanmanın, merkezden ayrılmanın, merkezden ayrı düşmenin; nasıl bir felaket getireceğinin, dâima bilincine varmışlar. Birlik ve dirlik rûhunu ayakta tutmanın hep gayreti içinde olmuşlardır.

Bir ecdadın şuuruna bakınız; bir de bizim gafletimize. Nerede o şuur? Derken tarih şuuruna olan ihtiyacımız, ne kadar da kendini gösteriyor değil mi aziz okur?

İşte, başlangıçta, maddeten küçük; fakat mânen büyük, Osmanlı Beyliği de; yarınlara, görünüşte çok küçük; fakat mânaca pek büyük adımlar atarak başlamıştı.

O hâlde bizlere düşen; maddeten küçük de olsa, mânen büyük o adımlara vâris olduğumuzu hatırlamak ve bir an evvel bu şuurun takipçisi olmaktır.