25.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 940

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Çanakkale Seyahati / 3

0

 

Bundan önceki yazımızda 39.Şuranın ikinci gün çalışmalarının da tamamlandığını ve akşamüzeri saat 22.oo sıralarında otelimize gittiğimizden bahsetmiştim.

Şuranın 3. Günü programı saat 9.30 da başlayacaktı. Bunun için sabah 9.oo sıralarında kaldığımız ARTUR Oteli de kahvaltılarımızı yaptıktan sonra tam zamanında Şuranın yapılacağı salonda yerlerimizi aldık. Şuranın bugünkü toplantısında,  ilk günkü toplantıda kurulan Sonuç Bildirisi Hazırlama Komisyonunun hazırlamış olduğu 39. Şura Sonuç Bildirisinin okunması icap ediyordu. Nitekim toplantı başlayınca salonda bulunan üyelere, komisyon tarafından Sonuç bildirisinin hazırlanmış olduğu ifade edilerek, bildirinin hazırlanmasında emeği geçenlere teşekkür edildi. Arkasından da 13 madden ibaret olan üç sahifelik bildiri okundu.  Okuma işlemi tamamlandıktan sonra bazı üyeler söz alarak, bildiri ile alakalı düşünce ve kanaatlerini açıkladılar. Konuşanların tamamı bildirinin iyi hazırlanmış olduğunu, günümüz meselelerinin vukufiyetle dile getirilmiş olduğunu ifade ederek, onlarda bildiriyi hazırlayanlara ayrı ayrı teşekkür ettiler. Yapılan bu değerlendirme konuşmalarından son 2014 Yılı Mayıs Ayındaki 40. Şuranın Azerbaycan’da yapılacağı üyelere bir defa daha duyuruldu. 40. Şuranın Can Azerbaycan da yapılacak olması salonda bulunanlar tarafından memnuniyetle karşılandı.

Son olarak, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal tarafından bir değerlendirme konuşması yapıldı. Genel Başkanın yapmış olduğu bu değerlendirme ve kapanış konuşmasından sonra üç gündür devam etmekte olan 39. Şura çalışmaları tamamlanmış oldu.  Bunun üzerine orada bulunan üyeler birbirleriyle vedalaşmak suretiyle salondan ayrıldılar

Çanakkale’den öğle saatine doğru ayrılmamız icap ediyordu. Bu durumda iki saate yakın bir zamanımız vardı Bu sebeple kalan bu süreyi değerlendirmek için bir grup arkadaş alışveriş yapmak için çarşıya, bir grup ta sahilde bulunan Nusret Mayın Gemisi ile hemen yanında bulunan Çimen Kaleyi ziyaret etmek için gitti. Ben gemiyi gezmeye gidenler arasında yer aldım. Bu bakımdan ben gezinin bu kısmını anlatacağım. Herhalde çarşı Pazar kısmını da başka bir arkadaş anlatır.

Ziyaret edeceğimiz Nusret Mayın Gemisi kaldığımız otelin çok yakının da bulunuyordu.  Bu sebeple, fazla bir zaman kaybetmeden hemen gemiye intikal ettik.  Müzelere giriş 60 yaşın üzerinde olanlar için ücretsizmiş. Bu bakımdan yaşı altmışın üzerinde olanlar giriş ücreti ödemeden girdi.  Demek ki bazen yaşlı olmanın da faydası oluyormuş.

Bilindiği üzere, Nusret Mayın Gemisi’nin Çanakkale savaşları içerisinde çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu itibarla, biraz bu gemiden bahsetmenin faydalı olacağı kanaatinde bulunmaktayım.

Almanya’ da 1911 yılında inşa edilen Nusret Mayın Gemisinin Çanakkale Savaşlarındaki hizmetleri  o kadar  çok anlatılmıştır ki, bir takım, destansı  özellikler de ilave  edilmiş  olduğundan  menkıbe kitaplarında önemli bir yer işgal etmiş bulunmaktadır. Geminin boyu  40 m., eni  7 m., derinliği  3 ,4 m., sürati  15 mil olup, mayın kapasitesi  40, mürettebat sayısı  61, gemi  Komutanı da   meşhur Tophaneli  Yüzbaşı  Hakkı Beydir.

Çanakkale Savaşları amansız bir şekilde devam ederken 7 -8 Mart 1915 günü gece yarısı sisli bir havada Çanakkale’den ayrılan Nusret Mayın Gemisi bütün ışıklarını söndürmek  suretiyle daha önceden döşenmiş olan mayınların arasından, Yüzbaşı Hafız Nazmi Beyin kılavuzluğunda geçerek Karanlık Limana doğru sessiz bir şekilde ilerlemeyi sürdürmüştür. Kıyıya paralel olarak yüzer metre aralıklarla suyun 4,5 m. altında olmak üzere, 26 adet mayın büyük bir maharetle döşenmiştir. Görev tamamlandıktan sonra yine ayni sessizlik içerisinde geriye dönen Nusret Mayın Gemisi yapmış olduğu bu hizmetle bir Cihan Savaşının kaderini değiştirmiştir. Her ne kadar İngilizler tarafından, mayının döşendiğinin ertesi günü keşif uçuşları ve mayın taraması yapılmış ise de, her nasıl olduysa döşenen mayınların yeri tespit edilememiş ve temiz raporu verilmiştir.  Karanlık Koyda mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz pilot, gemilerin mayınlara çarpmasından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.

1955 Yılında hizmet dışı bırakılan Nusret Mayın Gemisi, 1962 Yılında satılmış ve şekli değiştirilerek, muhtelif nakliyat şirketlerinde kuru yük gemisi olarak kullanılmıştır. Daha sonra ekonomik ömrünü tamamladığı gerekçesi ile terk edilmiş ve kısa bir süre sonra da 1990 Yılında Mersin Limanında batmıştır. 1999 Yılında gönüllü şahıslar tarafından yüzdürülmüştür.  Yüzdürenler tarafından müze olarak kullanılması için kampanya başlatılmış ise de ilgi gösteren olmadığı için nerede ise jilet yapılmak üzere satılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak 2003 Yılında Tarsus Belediyesi’nin gayreti ve himmeti ile Tarsus ta ki Çanakkale Parkın da müze olarak sergilenmeye başlamıştır. Halen de müze olarak hizmet vermeye devam etmektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Nusret Mayın  Gemisi’nin orijinali halen Mersin’ de bulunmaktadır. Çanakkale Limanın da müze olarak gezdiğimiz gemi ise Samsun da bulunan Bandırma Gemisinde olduğu gibi aslına sadık kalınarak 2011 Yılında evet yanlış okumadınız 2011 Yılında yeniden yapılmış.

Nusret Mayın Gemisini gezdikten sonra hemen yanında bulunan Çimen Kale’ye geçtik. Çimen Kale çok muhkem olarak yapılmış bir kale. Şu kadarını söyleyeyim ki, taştan yapılmış olan duvarlarının kalınlığı yedi metre olup, yine kalenin çatısı üzerinde bulunan toprakların da yüksekliği  7 metre imiş. Kalenin çevresinde 1903 ve 1905 yıllarında Alman ve İngilizler tarafından yapılmış muhtelif çapta toplar bulunmaktadır. Şu hususu ifade edeyim ki, buraları böyle bir iki cümle ile anlatmak mümkün değil.  Bundan önceki yazımda da ifade ettiğim üzere, buralara bizzat gelerek, gezip görmek lazım.

Çimen kaleden otele dönüşümüz esnasından çarşının içinden geçerken Çanakkale’nin meşhur olarak bilinen peynir tatlısından alma imkanımız oldu. Yalnız almadan önce Ali Kahraman arkadaşımız yerinde kalite kontrolü yaptı. Eski bir Belediye Reisi olarak vermiş olduğu uygunluk raporu üzerine peynir tatlılarını gönül rahatlığı ile aldık diyebilirim.

Otelin önüne geldiğimizde saat 12.oo olmuş, araba da hazır vaziyette bekliyor ve gelenlerin valizleri bagajlara yerleştiriliyordu. Bizim de valizlerimiz hazır olduğu için hemen getirip arabaya koyduk. Zira, 12.15 de karşıya araba vapuru varmış. Onun için acele etmemiz lazımmış. Nitekim bütün arkadaşların göstermiş olduğu hassasiyet sebebiyle 12.15 te kalkan araba vapuruna son yolcu olarak yetiştik. Dönüş yolculuğumuz Tekirdağ – İstanbul güzergahından yapılacağı için karşı sahile geçtik. Çünkü Kafile Başkanı Mustafa Cerrahoğlu böyle tensip etmiş.  Bizde uyduk.. Meğer Mustafa Beyin bir bildiği varmış. Bunun sebebini Keşan yakınlarında bulunan Yeni Muhacir Beldesine geldiğimiz zaman öğrenecektik.

DEVAM EDECEK

 

 

Hatıralar

Ömür fark ettirmeden geçerken yavaş yavaş 
Alır bizi geçmişe götürür hatıralar
Bazen tatlı tebessüm bazen buruk bir acı
Geçmişte kalanları getirir hatıralar

Çoğu kez özlenilen geçmişin hatırına 
Gelip de baş köşeye oturur hatıralar
Buluşturur bir anda mazi ile bu günü 
Onca derin hasreti bitirir hatıralar 

Mümkün olsaydı eğer geçen yıllara inat 
Geri sardırmak ömrü ve durdurmak zamanı
Ah keşke demez idik azalırdı ah vahlar
Bunu ancak ve ancak kotarır hatıralar

Başarı Yolu

0

 

Büyük zâtlar gaye ve hedeften, durup dururken bahsetmiyorlar. Yerli yersiz gaye ve hedefi söz konusu etmiyorlar. Ama gaye ve hedefe doğru durmadan yürüyorlar. Gaye ve hedef için hep çalışıyorlar. Gaye elde edilir veya edilmez ona kafa yormuyorlar.

Hedefe varılır veya varılmaz, onları fazla ilgilendirmiyor. Çünkü onlar kendilerine düşeni yapmakla ancak görevli olduklarının bilinci içindeler. Sonucu mes’ele etmiyorlar. Onu gündemde tutmuyorlar. Ama daima yolda olmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar. Yine biliyorlar ki yolcu yolunda gerek.

Çünkü cüz’î / azıcık iradelerinin küllî  / her şeyi kuşatıcı iradeye uygun olup olmadığını bilemiyeceklerini biliyorlar. Yani kendi istekleri; İlâhî istekle örtüşüp örtüşmediğine akıl erdiremiyeceklerinin şuur ve bilinciyle hareket ediyorlar.

Kısaca demek lâzımsa, temennî ediyorlar, gerekeni yapıyorlar fakat gerçek mânada, küllî anlamda irade edemiyorlar. Onun için gerekeni yapıp; olup olmıyacağına, gerçekleşip gerçekleşmiyeceğine karışmıyorlar. Çünkü neyin haklarında hayır veya şer olacağını kestiremiyorlar.

Bunun için istiyorlar, fakat ısrarcı olmuyorlar. “İlle de olmalı.” demiyorlar. “Muhakkak gerçekleşmeli.” diye gereğinden fazla hırs göstermiyorlar. Ama bu davranışlarıyla aslında onlar en sağlam, en zararsız bir şekilde gayeye doğru hep yürümüş oluyorlar. Hedefe doğru biraz daha yaklaşmış bulunuyorlar.Hem de kavgasız gürültüsüz en güzel şekilde.

Bizler ise bunun tam aksini yapıyoruz. Zaten kıyamet de işte bundan kopuyor. Bununla beraber kimileri daima hep hedeften, gayeden  bahsediyor. Bu yüzden mes’eleye karşı bilgisiz olanların, yersiz fakat ne yazık ki realite olan karşı çıkışlarıyla karşılaşıyor. Yâni fincancı katırlarını ürkütüyorlar.

Nitekim sıkıntı böyle başlayıp böyle sürüp gidiyor. Bir kördövüş yüzünden bir bardak suda fırtınalar kopuyor. Mesela İslâm’da Mekke Dönemi’ni hatırlıyalım: Önce akıllar, fikirler, dimağlar hazırlandı. Zemin kazıldı, temel atıldı. Sonra da Medine Dönemi’ne geçildi. İşte ancak o zaman yükseliş başladı. Önce mâna benimsendi sonra maddî zuhûr gerçekleşti.

Büyük zatların yaptıklarının aksine, bugünkü insanların yaptıklarında çoğu kez dâvalar hak olduğu halde, metodlar hak değil. Yani dâva hak. Fakat ona götürecek yol yordam, o haktan alınmamıştır. Bu yüzden çalışma yapmak yerine çatışmalara sebep olacak yersiz çekişmeler olmakta.

Demek ki dâva hak olduğu gibi, metot da hak olmalı. Oysa Türkiyemizde sırf haklı oluştan hareketle direnilen durumlar var. Oysa bu yetmiyor. Çünkü bu hâle katlanamıyan bir resmiyet mevcut! Yine de bu davranışlar, bu tepkiler, bu anlayışlar sürdürülmek isteniyor.

Türkiye’de bu çeşitten birçok mes’ele ve proplem diz boyu. Bütün bunlar aslında Türkiye’nin realite  vegerçekleri. Öyleyse eğri oturup doğru konuşmalı.

Evet ortada  bir kör dövüş söz konusu. Ortada olumsuz metodlar yüzünden bilmedikleri gerçeklere cephe alan bir resmiyet var! Ortada menfî metotlara cephe alan resmiyetin, işin asıllarına da düşman olduğunu sanan gruplar var.

İki taraf da, yarısı doğru olan doğrularla karşı karşıya. İşte bu durum, kör dövüşten başka bir şey değil.

Kısaca resmiyet sorunu bilmiyor. Haklı olan da: Resmiyetin işin aslına değil, yanlış metoda karşı olduğunu anlamıyor. Aslında iki taraf da kendi açılarından haklı.

951

“Peki öyle ise ne yapmalı?” derseniz: “Büyük zâtların yaptığını yapmalı.” derim. “Kimseyle inatlaşmadan, kimseyle sürtüşmeden, kimseyle karşı karşıya gelmeden fikrimizi, bakış ve inancımızı ortaya koymalı. Bizleri benimseyip destekliyecek, hiç olmazsa tarafsız kalacak yığınların oluşması için çalışmalı.” derim. “İnsanımızı kazanmanın yoluna bakmalı.” derim.

” ‘Haklıyım öyle ise hakkımı, söke söke alırım!’ zihniyeti evde, büyük bir ev sayılan yurtta geçerli bir yöntem, doğru bir düşünce değil.” derim. “Kendi dünyamızda itaatsizliğe ‘evet’  diyebilir. Pasif bir direniş gösterebilir.Fakat bu direnişi isyan olarak, aktif bir şekilde ortaya koymaya  hakkımız yok.” derim.

Bu durumda başarıya götüren yol: “Men sabere zafere.” hükmünden geçer. Yani sabreden kazanır. Yani sonuç alana kadar müsbet / olumlu harekete devam asıldır.

Evet sabreden menzili maksuda erişir. Müsbet hareketle yapılması gereken olumlu davranışla, bu sonuç müyesser ve nasip olur. Bu sonuç kolayca alınır. Yoksa yersiz ve zamansız çıkışlar, kendimize zarar verir ancak.

Oysa inanç seviyemizi bugüne getirenler, sadece kendilerine düşeni yaparak bu güne ulaştılar. Başkalarını kendileriyle uğraştıracak tüm davranışlardan kaçındılar. Salt tebliğ ve duyuru yaptılar. Tenkit  etmediler. Kimseyi eleştirmediler. Böylece tenkidin değil, tebliğin asıl olduğunu bildiler.

Kimsenin: “Ayranım ekşidir.” demiyeceğini gördüler. Sadece kendilerini kabul edenlere kucak açtılar. Sırf onları yetiştirmeye çalıştılar. Onlar da kendileri gibi bir başkalarını. Onlar da kendileri gibi diğerlerini. Derken inanç halkası genişledikçe genişledi.

Tıpkı suya atılan taş misali. Nasıl ki taşın düştüğü yer bir noktadır. Ama dalgaları ta kıyılara kadar erişir. Etki alanı halkalar halinde ta kıyılara dek ulaşır.

İşte başarı yolu budur.

 

952- 953

 

 

Çevre Felaketi Yaşanmadan

 

Vali sayın Ercan Topaca’nın basın toplantısında gazetecilerin büyük bir çoğunluğu çevre konusundaki endişelerini dile getirdiler. Hemen hemen söz alıp soru soran bütün gazeteciler bölgemizde yaşanan çevre sorunları ve çevrenin korunmasıyla ilgili alınması gereken önlemler üzerinde durdular.

Gerçektende Gebze ve Kocaeli bölgesinde büyük bir çevre sorunu yaşanıyor. Hava, deniz ve diğer kirlilikler tüm önlemlere rağmen sorunların önüne geçilemiyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kocaeli Valiliği ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesi çevre konusunda çok ciddi çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmalara rağmen sorunlar çözülemiyor.

Gebze bölgesinin en büyük sorunu çevre kirliliği. Sahillerin işgali, Kömürcülerin çıkardığı tozlar, bacalardan çıkan hava gazları, otoyoldan geçen araçların egzoz gazları, bilinçsizce yapılan çalışmalar, Taş Ocakları ve daha buna benzer sebeplerden dolayı yaşanan çevre katliamları.

Büyük bir orman ve yeşil alan katliamı yaşanıyor. Gebze’nin 35 yılına canlı şahitlik yapan bir gazeteci ve belgeselci olarak 30 yıl önceki Gebze ile bugünkü Gebze bölgesi arasında büyük farklılıklar var. Elbette sanayileşme olacak. Sanayileşme, çarpık yerleşim ve nüfus yoğunluğunu da meydana getirecektir. Ancak, önlemler alınması gerekirdi.

Bugün Türkiye’nin in çok OSB’si bölgemizde. Ancak, bu OSB’ler organizeden çok çarpık bir şekilde sanayileşmeler meydana getiriyor, üretimden çok arsa ve arazi rantı ön palan çıkarılıyor, deyim yerindeyse vatandaştan ve devletten ucuza kapatılan arsalar üzerinde milyonlarca lira rantlar elde ediliyor.

Para hırsı yüzünden Gebze’deki çarpık sanayileşme ve nüfus artışı Gebze’yi bugünlere getirdi. Yakın bir gelecekte bugünleri de arayacağız. Çevre kirliliği yüzünden büyük cezalar yazılıyor. Hatta Vali bey, 1 Milyon lira ceza yazdıklarını açıkladı. Eski parayla 1 Trilyon lira çevreyi kirlettiği için ismi açıklanmayan bir kuruluşa ceza yazılmış.

Ceza yazmak sorunu çözmüyor. Çevre konusunda herkesin üzerine düşecek büyük görev var. Gebze bölgesi, adeta İstanbul’un hafriyat çöplüğüne döndü. Sanayi atıkları bile ormanlık alanlara bırakılıyor. İstanbul’un çöp ve hafriyatı kaçak olarak Gebze bölgesine dökülüyor. Vali sayın Topaca bu çevre katliamını önlemek için halen Kirazpınar girişine seyyar Polis karakolu kurduklarını açıkladı.

Evet vali beyin basın toplantısında hemen hemen tüm gazeteciler çevreyle ilgili sorular sordular. Gerçekten bölgemizin temel sorunlarının başında çevre geliyor. Birbirimizi suçlayarak sorunlar çözülemez. Komple çevre bilinci kampanyası başlatılarak çevreye sahip çıkmalıyız. Çevre atalarımızdan miras değil, gelecek nesilden emanet aldığımız en değerli varlık. Çevre yok olursa insanlıkta medeniyette yok olacaktır. Çevreye sahip çıkmak insanlık görevidir.

 

 

Suriye’nin Geleceğini Konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Sorulardan önce, her zaman olduğu gibi konumuzla ilgili genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Barış Doster: Türkiye, güney sınırlarının, daha geniş anlamda Güneydoğu Anadolu bölgesinin daha problemli ve istikrarsız hâle gelmesinden endişe etmektedir. O sebeple de ABD, İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerini sık sık ‘Siz Suriye ile sınır komşusu değilsiniz, bu ülkedeki gelişmelerden doğrudan ve hemen etkilenmiyorsunuz‘ diyerek uyarma gereğini duymaktadır. Rusya’nın Suriye’ye kararlılıkla sahip çıkmayı sürdürmesi de, enerjide Rusya’ya bağımlı olan Türkiye’nin Suriye politikasını gözden geçirmesine sebep olan unsurlardan biridir.

Arap Birliği Suriye’nin üyeliğini askıya alırken, Suriye’ye yaptırım kararını onaylarken, kendi yaptırım paketini açıklayan, ‘Suriye bizim iç işimizdir‘ diyen Türkiye, zamanla daha soğukkanlı açıklamalar yapmaya başlamıştır.

Suriye’deki rejimin direncinin yanında, İran ve Irak merkezi hükümetiyle yaşanan anlaşmazlık da, Türkiye’nin Suriye politikasını gözden geçirmesinin sebepleri arasındadır. Zira Tahran, Şam ve Bağdat’a göre; Türkiye’nin Ortadoğu’ya, Arap dünyasına ve İslam âlemine yönelik politikası, ABD’nin talepleriyle örtüşmektedir. Her üç başkent de, füze kalkanı radarına topraklarını açan, patriot füzelerini kabul eden Türkiye’nin, bölgede batının çıkarlarını temsil ettiğini düşünmektedir.

Türkiye’nin bu süreçte Rusya ile gerginleşen ilişkileri de, onların bu düşüncesini ve algısını güçlendirmektedir. Türkiye ile İran arasındaki tarihî ve jeopolitik rekabet de böyle düşünmelerinin bir diğer sebebidir. Bölgede İran Rusya’ya, Türkiye ise ABD’ye yakın politikalar tâkip ettiğinden, bu algı kolayca zemin bulmaktadır.

Dahası, Türkiye’nin Müslüman komşularının nüfusu Sünni değil Şii ağırlıklıdır ki, Tahran Ankara’yı Şii İran’a karşı Sünni bloğun liderliğine oynamakla itham ettiği zaman, rahatlıkla Suriye ve Irak’ı ikna edebilmektedir. O sebeple Türkiye, sadece Suriye konusunda değil, bölgedeki diğer diplomatik adımlarında da, özellikle Kuzey Irak Mahallî Yönetimi’yle olan ilişkilerinde de İran’ın tavrını önemsemektedir.

Türkiye’nin Kuzey Irak Mahallî Yönetimi’yle ilişkilerinin seyrinde, sadece ABD’nin bölgedeki hesapları değil, Türkiye’nin Irak hükümetiyle olan ilişkileri, Erbil’in Bağdat’la olan ilişkileri, Bağdat’ın Tahran’la olan ilişkileri ve Türkiye’nin İran’la olan ilişkileri belirleyici olmaktadır.

Çetinoğlu: Beşar Esad’ın gücü, büyük ölçüde Rusya’nın desteğinden kaynaklanıyor. Rusya-Suriye ilişkilerini değerlendirir misiniz?

Doster: Rusya’nın Suriye politikası başından bu yana kendi içinde tutarlı bir seyir izlemektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Çin’le birlikte Suriye karşıtı karar önerilerine kararlılıkla karşı koyan Rusya, Suriye’ye savaş gemisi yollayarak ve silah satarak da sâhip çıkmaktadır. Rusya’nın Suriye’de Tartus Limanı gibi stratejik bir üsse sahip olmasının yanında, İran’la olan yakın ilişkileri ve Irak merkezî hükümetiyle geliştirdiği ilişkiler de Suriye’ye sâhip çıkmasını gerektirmektedir. ABD’nin önceliğini Ortadoğu’dan Asya Pasifik’e yönelttiğini gören Rusya, Ortadoğu’da ağırlığını artırmaya yönelirken, mahallî politikalarla da bu adımlarını desteklemektedir. Bu bağlamda enerji kartını başarılı bir diplomatik silah olarak devreye sokmakta, yumuşak güç unsurlarını seferber etmektedir.

Rusya ayrıca, SSCB döneminden farklı olarak jeopolitiğe daha fazla önem vermekte, diplomasisinde jeopolitik temelli hareket etmekte, jeopolitik güvenliğini öne çıkarmaktadır. Rusya’nın Çin’le gelişen ilişkileri, Şanghay İşbirliği Teşkilatı (ŞİT) ve BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan yükselen ekonomiler) içindeki konumu ve bu yapının sağlam bir yapıya kavuşturulması çabaları da, Suriye’yi desteklemesini adeta mecburî kılmaktadır. Çünkü ABD’nin sadece ekonomik açıdan değil, siyasî ve askerî açıdan da eski gücünü yitirmesi, Çin ve Rusya’nın artan ağırlığı, AB’nin yaşadığı bunalımın iktisadî buhranın da etkisiyle yapı ile ilgili konuma dönüşmesi, Ortadoğu’daki rekabeti öne çıkarmıştır. Moskova ile Ankara arasındaki iktisadî ilişkilerin yakınlığına rağmen, Ortadoğu konusunda, Suriye ve İran meselelerinde, dünya pazarlarına enerji ulaştırılmasında keskin bir rekabet vardır. Ayrıca iki ülkenin Karadeniz’deki rekabete ilişkin yaklaşımları da farklıdır. ABD’nin Türkiye üzerinden Karadeniz’de bayrak gösterme hesaplarının yanında Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyeliği de, Rusya’yı bu konuda daha kuşkucu kılmaktadır.

Nitekim Rusya, son dönemde Karadeniz’de yaptığı tatbikatların sayısını artırmıştır. Rusya ayrıca, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yakınlaşmasına, Azerbaycan ile ilişkilerini geliştirmesine paralel olarak, yıllardır güçlü siyasî ve iktisadî ilişkilere sâhip olduğu Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’yle ilişkilerini de kuvvetlendirmeye çalışmaktadır.

Çetinoğlu: Rusya’nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’yle ilişkisi nispeten yeni ve ilgi çekici değil mi?

Doster: Rusyanın Güney Kıbrıs Yönetimi’nde sadece ekonomik gücüyle, bankalardaki parasıyla değil, Doğu Akdeniz’in tabii kaynakları üzerinde söz sahibi olarak ve güneyde bir deniz üssü kurarak da etkili olmak istemektedir. Rusya’dan bu ülkeye 30 milyar doları bulan bir para akışının olduğu ifade edilmektedir ki, ülkenin toplam mal ve hizmet üretiminin 23 milyar dolar olduğu dikkate alınırsa, Rusya’nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerindeki etkisi ve neden bu ülkeye ‘Rusya’nın Hong Kong’u‘ denildiği daha

iyi anlaşılır. Zira ülkedeki bankalarda bulunan mevduatın yarısı doğrudan veya dolaylı olarak Ruslara aittir ve Rusya’dan yasa dışı yollarla çıkarılan paranın büyük bölümü Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde bulunmaktadır.

Rusya’nın mahallî çapta attığı adımlar ve ABD’ye verdiği mesajlar kapsamında Rusya Devlet Başkanı Putin’in, orduya Rus birliklerinin Rusya dışında görevlendirilmesiyle ilgili harekât emri vermesi de dikkat çekicidir. Çünkü Rus birliklerinin görev yapacağı ülkelerden biri de Suriye’dir. Bu konuda planın ayrıntıları hem Kolektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatı hem de Şanghay İşbirliği Teşkilatı (ŞİT) ile görüşülmektedir.

Çetinoğlu: Rusya-Çin ilişkileri de dikkat çekiyor

Doster: Enerji üretiminde dünyanın en büyük güçlerinden biri olan, ileri teknoloji üretebilen, eskiyen sanayi altyapısını ve üretim teknolojisini yenilemeye çalışan Rusya’nın, Çin’le olan yakınlığı, aralarındaki ilişkiyi ‘kapsamlı stratejik işbirliği ve ortaklık‘ olarak tanımlaması, ‘yeni bir devletlerarası ilişki örneği‘ olarak nitelemesi de, iki ülkenin Suriye konusundaki ortak tutumlarını beslemektedir.

Çetinoğlu: ABD’nin Suriye politikasında belli-belirsiz bir gevşeme gözlemleniyor. Sebepleri biliniyor mu?

Doster: Çin’in Avrasya coğrafyasında artan etkisi ve büyük ekonomik gücünün yanında AB ile arasında artan ticaret hacmi de, Çin’le birlikte Rusya’nın elini güçlendirmekte ve de ABD’nin Suriye politikasında daha atak davranmasını engellemektedir. Şöyle ki Avrupa’da, özellikle de İngiltere, Almanya ve Hollanda’da giderek artan sayıda şirket Çin’le yaptıkları ticarette Çin para birimi yuan kullanmayı tercih etmektedirler. Çin, ekonomik gücünün yanında, yumuşak gücünü de devreye sokmuştur.

Çetinoğlu: Yumuşak güç?

Doster: Çin dışında her gün 2 milyar dolar değerinde ticaret yuan ile yapılmaktadır. Bu hacim son 15 ayda 2 katına çıkmıştır. Bu durum, Çin’e gizli bir güç kazandırmaktadır.

Çetinoğlu: Orta Doğu’nun önemli ülkeleri Irak, İran ve Mısır’ın Suriye politikalarını da değerlendirir misiniz?

Doster: Suriye’deki iç savaşın uzaması ve rejimin direnci, Irak siyasetindeki saflaşmada da dikkat çekici unsurlardan biridir. Çünkü 2003’te gerçekleşen ve 2011’de sona eren ABD işgali sonrasında istikrarı bir türlü yakalayamayan Irak, Suriye’deki gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir.

İran’a yakın politikalar izleyen Başbakan Maliki Suriye’de rejime destek verirken, ABD’ye yakın bir siyasî çizgi benimseyen ve Türkiye’yle iyi ilişkileri olan Kuzey Irak Mahallî Kürt Yönetimi ise Suriyeli muhalifleri desteklemektedir. Dinî, etnik, mezheplere dayalı ayrımların, aşiret ilişkilerinin güçlü olduğu Irak’taki istikrarsız siyasî yapı, sâdece Suriye’deki gelişmelere değil, Türkiye ve İran’daki gelişmelere karşı da fazlasıyla duyarlıdır. Irak başbakanı Maliki’nin İran’ın güçlü desteğine sâhip olması, mahallî seçimlerden başarıyla çıkması, ülkenin birliğini savunan politikalarda belli Sünni kesimlerin de desteğini alması, Suriye konusunda da elini güçlendirmektedir. Irak siyasetinde Maliki şu anda çok güçlüdür ve ona karşı güçlü bir politik seçenek yoktur. O kadar ki ABD bile O’nu doğrudan karşısına alamamakta ve işgal ettiği Irak’ın bütünlüğünden yana olduğunu açıklamak durumunda kalmaktadır. Barzani’yi kastederek ‘Bağdat’ın onayı olmadan Irak’ın herhangi bir kesiminden petrol ihracatını desteklemiyoruz‘ diye açıklama yapması da bunun delilidir.

İran, Suriye politikasında başından beri aynı çizgiyi korumaktadır. Bu konuda keskin bir görüş ayrılığı içinde olduğu Türkiye’nin, sadece Suriye meselesinde değil, Afganistan, Irak ve Libya konularında da ABD ile aynı hatta ortak olduğunu belirtmekte, İsrail’in Mavi Marmara baskını sebebiyle dilediği özrü de, Suriye meselesinde Türkiye’nin öne çıkmasıyla açıklamaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Suriye politikasında da kısmî bir yumuşama gözlemleniyor…

Doster: Suriye’deki rejime karşı Türkiye’nin sâdece ABD ve batılı güçlerle veya Suudi Arabistan ve Katar’la değil, aynı zamanda İsrail ve terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile de aynı safta olduğunu vurgulanmaktadır. ABD’nin Türkiye ile İsrail’in barışmasını sağladıktan sonra, Suriye üzerindeki baskıların daha da yoğunlaştığını söylenmektedir.

İran, batının Suriye’deki rejimi değiştirme çabalarını büyük jeopolitik oyunun parçası olarak görmektedir. Asıl büyük hedefin kendisi olduğunun farkındadır. Tahran’a göre; bu oyunun içinde ABD, NATO, AB ülkelerinin bâzıları, bâzı Arap ülkeleri, İsrail ve Türkiye vardır. Suriye’deki Özgür Suriye Ordusu’nun, terör örgütü PKK ve onun İran uzantısı olan PJAK ile temasını bilen İran’a göre; Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve ABD, Suriye’ye yönelik bir dış müdahalenin zeminini oluşturmak için bu ülkedeki şiddet olaylarının tırmanmasına çalışmaktadırlar. İran, Irak’ın kuzeyindeki mahallî yönetimin hızla bağımsızlık yönünde adım atmasından ve Türkiye’nin de buna hem diplomatik hem de ekonomik katkı vermesinden de rahatsızdır. Tahran, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Mahallî Kürt Yönetimi’ne fiilen devlet muamelesi yaptığını, Irak merkezî hükümetini devre dışı bırakarak, ikili anlaşmalar imzaladığını sık sık dillendirmektedir. İran, Irak’taki Şii-Sünni anlaşmazlığında Türkiye’yi Sünnilerden yana taraf olmakla suçlarken, bölgede İsrail’i düşman, Türkiye’yi ise rakip olarak gördüğünü hiç saklamamaktadır.

Çetinoğlu: Mursi döneminde Mısır-Suriye ilişkileri farklı bir boyut kazanmıştı

Doster: Geçmişte Suriye ile kısa süreli bir Birleşik Arap Cumhuriyeti deneyimi yaşayan Mısır’ın dış politikasında Afrika, Körfez ülkeleri, Rusya, Çin ve İran ile dengeli ilişkiler kurmaya çalıştığı görüldü.

Müslüman Kardeşler’in adayı olarak cumhurbaşkanı seçilen Mursi, her ne kadar ABD ve İsrail’e Mısır’ın dış siyasetinde büyük değişiklikler olmayacağı yönünde teminat vermişse de, seçildikten sonra Çin ve İran’ı ziyaret etmiştir. Suriye konusunda da Mısır, Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın yani hepsi Müslüman olan dört bölge ülkesinin bir araya gelerek ortak bir plan geliştirmesi için öneride bulunmuştur.

Mısır İran’ı, özellikle Suriye konusundaki etkinliği sebebiyle dâvet etmiştir. Mursi’nin, seçimleri kazandıktan sonra İran’la ilişkilere yönelik sıcak açıklamalar yapması, Tahran’a stratejik işbirliği önermesi ve Süveyş Kanalı’nı İran gemilerine açması önemli adımlar olarak değerlendirilmiştir. 1979’dan beri ilişkileri hem İran İslam Devrimi hem de Mısır ile İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması sebebiyle kopuk olan İslam âleminin bu iki büyük ülkesinin yakınlaşması İsrail’in ilk aşamada tepkisine sebep olmuştur.

Mısır’ın, birkaç yıl önce Hamas’a operasyon yapıp, Gazze’ye gidecek füze ve cephanelere el koyan politikasından memnun olan İsrail, Mursi iktidarıyla birlikte Mısır dış siyasetinde görülen yönelimi sert sözlerle eleştirmiştir. Mursi görevden uzaklaştırıldıktan sonra Mısır’ın, Suriye politikalarını, ABD ile paralel hâle getireceği söylenmektedir.

Çetinoğlu: Yakın ve uzak gelecek için tahminlerinizi lütfeder misiniz?

Doster: Suriye’de gelinen aşamada bundan sonra olabilecekleri kestirmek güçtür, öngörüde bulunmak kolay değildir. Ancak Esad rejiminin olayların başladığı güne oranla daha güçlü bir konumda olduğu, askerî açıdan önemli başarılar elde ettiği, diplomatik düzlemde de elini güçlendirdiği görülmektedir. ABD’nin Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı yönündeki iddiaları bir türlü ispatlayamaması, dolayısıyla da Suriye’ye yönelik bir askerî müdahalede bulunmak için gereken kamuoyu desteği ve psikolojik iklim bir türlü sağlanamamıştır. ABD’nin yanı sıra İngiltere, Fransa, İsrail ve Türkiye de bu durumun farkındadır. Bunların yanında Rusya, Çin ve İran’ın Suriye’ye verdiği güçlü destek ve bölge dengelerinin değişmesi de Esad’ın elini güçlendirmiştir.

Esad sonrasının bir türlü kestirilememesi, yerine kimin geleceğinin öngörülememesi ve Suriye’de İslamcı bir rejimin iktidara gelme ihtimali de, batıdaki Esad karşıtlarının manevra sahasını daraltmaktadır. Nitekim ABD’nin ısrarla Rusya’nın ikna edilmesini dillendirmesi bunun delilidir.

Suriye konusunun ele alınacağı 2. Cenevre Konferansı’nın toplanması yönünde yapılan çağrılar ve İran’ın konferans için sözlü davet aldığını açıklaması da, Suriye’deki mevcut rejimin lehine olan gelişmelerdir.

Şunu da kabul etmek gerekir ki, Suriye’de yaşananlar sadece bu ülkenin içişlerinden kaynaklanmamaktadır.

Mahallî olmaktan da çıkıp milletlerarası bir nitelik almıştır. Adeta büyük güçler arasında vekâleten yürütülen bir savaş söz konusudur. Suriye ekseninde görülen saflaşmada bir yanda Rusya, Çin ve İran’ın varlığı, diğer yanda ise ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın varlığı dikkat çekmektedir.

Olayların başladığı günden bu yana, Esad rejimi tahminlerin ötesinde bir direniş göstermiş, muhalifler umulan ölçüde bir güce, itibara, yaygınlığa ve saygınlığa ulaşamamışlardır. Batı bloğunun politikalarını gözden geçirmesi, hatta kısmen değiştirmek mecburiyetinde kalması, dahası kendi arasında bir bütünlüğün söz konusu olmaması, Esad rejiminin ve onu destekleyen güçlerin elini kuvvetlendirmiştir.

Doç. Dr. BARIŞ DOSTER

Siyaset Bilimci – Yazar Barış Doster 1973 yılında Kars’ta doğdu. Kars Gazi İlkokulu’nu 1983 yılında, Kadıköy Anadolu Lisesi’ni 1990 yılında, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü 1994 yılında bitirdi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Türk siyasî hayatı üzerine yazdığı tezle yüksek lisans, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda tâkip ettiği dış politikayı incelediği çalışmayla doktora yaptı. 2011’de siyasi tarih alanında doçent oldu.

Üniversitede okurken gazeteciliğe başladı. Devinim ve Nokta dergilerinde, Cumhuriyet Gazetesi’nde 15 yıl gazetecilik yaptı. Türk siyasî hayatını, Türk dış politikası, milletlerarası ilişkiler konularında çok sayıda haber, söyleşi, yazı dizisi hazırladı. Çeşitli dergi ve kitaplarda makaleleri yayınlandı, konferans ve seminerler verdi. Üniversitelerde, askerliğini yaptığı Kara Harp Okulu’nda, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde (SAREN) Milletlerarası İlişkiler, Türk Devrim Tarihi, Türk Dış Politikası, Siyaset Bilimi, Güvenlik Stratejileri, Mahallî Bazlı Devletler Analizi, Kamuoyu Oluşturma Teknikleri, Habercilik, İhtisas Gazeteciliği dersleri verdi. Halen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir.

Yayınlanmış eserleri: Atatürk, *Türk Dünyası ve Mazlum Milletler: (2004), *Kuşatma Altındaki Türkiye: (2007), *Türkiye ve Karanlık Savaş: (2008), *Orhan Koloğlu Kitabı / Bilimselden Medyatik’e Tarih: (2009), *Müfid Ekdal Kitabı / Tanıdığım İnsanlar, Yaşadığım Olaylar: (2009), *Soros, CFR ve Arap Ayaklanması: (Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller ve Haluk Hepkon’la birlikte, 2011).

 

 

Ortadoğu Eş Başkanlığı El mi Değiştiriyor?

 

Bir rivayete göre sayın başbakan Erdoğan’a gezi olayları arifesinde, ABD ye yaptığı son ziyarette yetkililerin, yüzüne karşı eş başkanlık görevinin kendisinden alındığı söylenir.

Eskiden fırsat buldukça “Biz orta doğunun eş başkanıyız” sözünü gururla söylemekten çekinmeyen Erdoğan’ın ağzından, o gün bu gündür bir daha böyle bir kelâm duymadık.

Aynı gülerin takibinde ise ne tesadüf ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ortadoğu ülkelerine seri olarak gezi ve ziyaretleri başlar. Daha önceleri ısrarla ABD ziyareti için yetkililere haber üzerine haber gönderip kabul görmeyen Kılıçdaroğluna,  Ortadoğu ülkeleri ziyaretlerinden sonra olumlu cevaplar verilir.

Türk siyasetinin ve devlet geleneğinin aksine ABD büyük elçisi Ricciardone, Kılıçdaroğlu’nu otelde görüşmeğe davet eder. Hem de tercüman hariç tek başına. Ne konuşulur ne söz verilir bilinmez ama kendi partisinden dahi görüşmeğe yalnız gittiği için tepkiler alır.

Olay bununla da kalmaz, Erdoğan’ın gezi olaylarından şikâyetçi olduğu faiz lobisi, rantiyeciler ve ABD’nin destekleriyle Mustafa Sarıgül CHP ye monte edilir.

Bu noktaya geliş sebepleri ise Erdoğan hükümetinin, ABD ye vermiş olduğu taahhütleri yerine getirmemesi ve dış politikada raydan çıkmış olması. Öyle ya AKP kurulurken parti tüzüğünü dahi ABD den alan bir partiye, Suriye, Mısır, Irak politikalarında kendilerince yanlış yollar seçen bir hükümete desteğini neden devam ettirsin? Üstelik Füze ihalesini Çinli bir firmaya vermişken.

Bütün bu olup bitenlere karşılık, Erdoğan da oturup akıbetini bekleyecek değil’ya; o da kendince önlemini, tedbirini alacak. Önümüzde üç tane seçim var. Yerel seçimler, genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri.

Önce komşulardan başlanıldı, İran’dan heyetler geldi, uzun zamandır iki ülke arasında köprülerin atıldığı Merkezi Irak, dışişleri bakanı nezdinde ziyaret edildi. Küstürülen iki devlet bir millet dediğimiz Azerbaycan devlet başkanı Aliyev’in zannediyorum bir nebze olsun gönlü alındı.

Geldik en önemli son finale. Hafta sonu Diyarbakır da buluşacak olan Erdoğan ve Barzani birlikteliği bakalım içeride ve dışarıda ne gibi yankılar uyandıracak?

“Türkiye ye değil bir PKK lı, kedi bile vermem” , “Türkiye Kerkük’e karışırsa bizde Diyarbakır’a müdahale ederiz” gibi çeşitli defalarda söylemlerde bulunan Barzani’ye; Bizim devletlû büyüklerimiz bakalım onlar ne söyledi:

Tayyip Erdoğan: “Bu sözlerinin altında kalır; tarih, bizim kim olduğumuzu bilir, kendisi zaten benim muhatabım değil”.

Abdullah Gül: “ABD ye: Susturun şu adamı, yoksa biz susturmasını biliriz”.

Bülent Arınç: “Bizim verdiğimiz pasaportla canını zor kurtardı, verdiğimiz ekmek daha kursağında duruyor sonu çok kötü olur” gibi laflar edildi.

Ama bu gün; Şivan Perver, İbrahim Tatlıses eşliğinde düet ler okunacak, türküler söylenip zılgıtlar çekilecek ve birlikte toplu nikâhlar kıyılacak. Ne diyelim onlar ersin muradına, biz geçelim kerevetine diyeceğim ama gelin görün ki kazın ayağı hiçte öyle değil.

Memleketimin kaderi; Başkent Ankara da, bakanlar, bürokratlar eşliğinde değil’ Diyarbakır da iki kişinin dudaklarının arasında tayin ediliyor. Sanki yıllar öncesi seyrettiğim “Bir kavuk devrildi” tiyatrosunda olduğu.

 

 

Siyasi Şike

 

Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’da birçok siyasetçi Cumhuriyete ve milli değerlere saygılı olmayı hatırladılar. Türkiye’de Türk Milleti gerçeğinin var olduğunu fark eder oldular. Milli kimliği, T.C.’yi dışlayanlar, “Ne Mutlu Türküm diyene” özdeyişini silmeyi marifet sayanlar,Devlet nişanından Atatürk’ün siluetini ve T.C.’yi kaldıranlar tam ters bir davranışla Atatürk’ü anar oldular.

Ancak ne yazık ki bu siyasi şike 24 saati geçmedi. Ne gariptir ki, Barzani’ye başkent Ankara’da değil; Diyarbakır’da randevu verildi. Böylece sözde jest yapılmış oldu. Diyarbakır’da Ne Mutlu Türküm diyene özdeyişinin bulunduğu takın törenle yıkılması, her halde bu jeste dâhildi. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Vatan caddesindeki binasının tepesinde yer alan aynı özdeyişe acaba ne oldu? Bunlar yapanlara sorarsanız barış ve demokratikleşme için gerçekleştirildi.

Diyarbakır’da Barzani’ye randevu verilmesinin savunulacak hiçbir gerekçesi olamaz. Anlaşılan ülkeyi Ankara’dan ne ölçüde yönetebiliyorsak; yabancı misafirleri de o ölçüde Ankara’da kabul edebiliyoruz. Diyarbakır’daki görüşmenin bir seçim yatırımı olmadığı söylenemez. Ancak siyasi amaçlar için devletin itibarı ve uygulaması gereken politika ayaklar altına alınamaz.

Yemek ve yedirtmemek… Bu kelimeler bir devlet adamının sözlüğünde bulunmaması gerekenlerdir. Uygun olmayan kelime ve kavramların kullanılması, sadece kullananları değil; o kişilerin temsil ettikleri makamları da yıpratır ve aklı başında olan herkesi üzer. Soyadına uygun olarak coştukça coşan Adana Valimiz, yarın inadına İç İşleri Bakanlığına getirilirse, kimse şaşırmasın ve tabii ki kusura bakmasın!

İçeride bu ve benzeri olaylar cereyan ederken dışarıda ortaya çıkan bazı gelişmeler bizi daha çok düşündürtmelidir. Sadece düşündürtmemeli; ama birlik ve beraberliğe neden ihtiyaç duyduğumuzu hissettirmelidir.

10 Kasım töreni dolayısıyla Sağlık Bakanı Sayın Müezzinoğlu Batı Trakya’ya ve Selanik’e trenle gittiler. Bu seyahat sırasında Yunanlıların törenleri baltalamak için treni birkaç yerde bekleterek yaptıkları saygısızlık gözden kaçırılmamalıdır. Bu sadece Bakana değil; Türkiye’ye karşı yapılmış bir saygısızlık ve diplomatik bir yanlıştır. Yunanlıların alışık olduğumuz bu türlü muameleleri karşısında herhangi bir tepki görmedik.

Diğer taraftan, Ermeni komandoları Türk ve Azerbaycan bayraklarını taşıyan kiremitleri kırıp geçtiler. Sözde komik Ermeni açılımı yapanlardan da bir tepki duymadık.

Yabancılara ve bilhassa Yunanlılara satılan bankalarımızda müşterilere çıkarılan zorluklar ve yapılan saygısızlıklar sık sık basında yer alıyor. Yunanistan’da bulunan bankalardan bazılarını biz alabildik mi bilemiyorum. Ancak Yunanlılara geçen bazı bankalardan şikâyetler artmaktadır. Bu bankalar neredeyse Yunan bayrağı asacaklar ve bankayı tel örgü ile çevirip Yunan toprağı ilan edecekler. İçeride kolay kahramanlık örnekleri verenler; yabancılar söz konusu olduğu zaman seslerini bile çıkartamıyorlar.

 

 

Merhaba

Dostluktan ötesi yok bu alemde
Dostluğa uzanan eller merhaba
Tatlı dil ilaçtır bin türlü derde
Tatlı söz söyleyen diller merhaba

Huzurdur hayatın mutlak gayesi
Huzura götüren yollar merhaba
Sevgidir dünyanın merkez kuvveti
Sevgiyle açılan kollar merhaba 

Aşkına ötüşür bülbüller gülün
Dost bağında açan güller merhaba
Bir sazın nağmesi açtı gözümü
Saza hayat veren teller merhaba

Karanlığı kovar seher yelleri
Sabah oldu diyen yeller merhaba
İnadına birleştirip elleri
Biz kardeşiz diyen diller merhaba

Çerkez Ethem Hain miydi?

 

Aslında bugün bunları konuşma zamanı değil. Bunu biliyorum. Ancak, Türk Milletine karşı öyle bir düşmanlık almış başını yürümüş ki; hafızaları tazelemek bakımından bazı şeyleri Türk Milleti’nin önüne getirmekte fayda görüyorum.

Bazıları, beni; sevgisiz, hoşgörüsüz ve kucaklayan olmaktan uzak görebilir. Ama ben bu sıfatları taşıyacak kadar hiç bir zaman alçalmadım. Aksine Türk olsun veya olmasın, mensup olduğum millet ve milliyet anlayışı ile bu topraklar üzerinde yaşayan her kardeşimi sahiplenmeye çalıştım ve çalışıyorum.

Bütün bunlara rağmen, unutulmaması gereken şeyler var. Tarih içinde ve de özellikle yakın tarihimizde, herkese kucak açmış ve ekmeğini paylaşmış olan Türk Milletinin,sırtından hançerlenişine ve nedenlerine, kendimi bir kez daha bakmak zorunda hissediyorum.

Amacım şahıslar üzerinden bir topluluğu küçümsemek, aşağılamak ve ihaneti yüzlerine vurmak değil. Sadece gerçeği Türk Milletine bir kez daha hatırlatmak için yazıyorum. Çünkü “Ne Mutlu Türküm Diyene” tabelaları, bürokrasinin ve yargının kararları ile ülkemde aşağıya indirilirken bunlardan başka konuşulabilecek ne olur ki?

Bakınız, Çerkez Ethem, İkinci İnönü Savaşı’nda Türklere şöyle sesleniyor(Tahidiromos Gazetesi): “Kardeşlerim! Vatanımıza karşı yapılan cinayet hitam bulmak üzeredir. Ankara hükümetini idare edenlerin gurur ve azameti, milleti uçurumun kenarına sürüklüyor. Üst perdeden atıp tutmaları, basiretlerini bağladı. Köylülerin vatan ve yurtseverlik duygularına beyhude hitap etmişlerdir. Köylülerden para toplayan bu adamlar, onların hayvanlarını ve buğdaylarını gasbediyor, cebren çocuklarını askere alıyor. Bütün bu sebeplerden, ahlaksızlıklardan, haksızlıklardan dolayı, binlerce defa üstün bulunan Yunan Ordusu tarafından mağlup olacakları şek ve şüpheden varestedir. Bu şöhret hırsı taşıyan adamların değil, fakat yalnız Cenab-ı Hak’kın kulu olunuz.

Kardeşlerim! Yunanlıları pek iyi tanırım. Dinimizi, namusumuzu, hürriyetimizi, malımızı müdafaa etmekte bulunmuşlardır. Onlar Türk Milletine karşı değil, asıl Mustafa Kemal Paşa ile uşaklarına karşı harp ediyorlar.

Yunan Ordusu ilerlediği bu dakikada, köylerinizde, şehirlerinizde kalınız. Kaçmaya kalkışmayınız. İşleriniz ve güçleriniz ile meşgul olunuz. Yunan Ordusu, şehirlerimizi ve köylerimizi işgal ettiği zaman korkmayınız. Zira bugün işgal edilmiş yerlerde hüküm süren intizam, asayiş ve hürriyetten sizde yararlanacaksınız.

Eğer, Ankara’nın pençesinden vatanınızı ve hürriyetinizi kurtarmak istiyorsanız bu nasihatımı dinleyiniz. Eğer onlarda beni dinlemiş olsaydılar şimdi vatan tehlikede bulunmayacak idi. Son nasihatım, iyice kayd ediniz sevgili dindaşlarım, şehirlerinizden uzaklaşmayınız. Sabık Kuvvayı Seyyare Kumandanı Çerkez Ethem, Peyamı Sabah Gazetesi, 2 Nisan 1921″.

Diğer yaptıklarına girmeden bile sadece bu belge, Çerkez Ethem’in ihanetini göstermeye yeterde artar…

Çerkez Ethem’in, İkinci İnönü Savaşı sebebi ile sureti haktan yani Türkten yana gözükerek ama Türk’ü bir batağa çekmek için söylediklerini, satır satır tefekkür ederek, günümüzdeki olaylarla birlikte bir değerlendirme ve mukayese yapmak gerekir.

Çerkez Ethem’in söylemleri ve vurgularında belirttiği hususlar ile günümüzün söylem ve vurguları arasında büyük benzerlik vardır.

Türk Milletine düşman olanların ortak hedefi, dün de Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Ordusu’dur bugünde… Çünkü onlar yıkılmadıkça Türk Milleti ve Türk Devleti yok edilemeyecektir.

Yine bu bildiride millet mensubiyetinden ziyade, Cenab-ı Hak’kın kulu olmak teşvik edilerek, müslüman Türk Milletinin Allah’a, Resul’üne ve Kuran’a olan bağlılığı istismar edilmeye ve bu yolla düşmana teslimiyete yol açılmaya çalışılmaktadır. Bugünde öyle değil midir?

Dün Çerkez Ethem tarafından Yunanlılara karşı oluşturulmaya çalışılan muhabbet, günümüzün Çerkez Ethemleri tarafından ABD, AB ve İsrail’e karşı oluşturulmak istenmemekte midir?

Hangi Yunan; dinimizi, namusumuzu, hürriyetimizi ve malımızı muhafaza etmiştir ve edebilir? Mora Başpiskoposu Germanos’ta, Çerkez Ethem’in söylediklerini söylüyordu. Ama bir Paskalya bayramında teslim olan Türklerden, bir teki bile sağ bırakılmadı. Çerkez Ethem’in Germanos’tan ne farkı var? Bugünde dinimizi koruyacak ve yaşatacak diye ABD ve İngiltere gibi ülkelere yakınlık hisseden tesettürlü kızlarımız, insanlarımız yok mudur? Ne yazık ki; bunların arkasında yeni Çerkez Ethemler bulunmaktadır.

Çerkez Ethem’in bidirisinin son satırı, yine Müslüman Türkleri “dindaşlarım” diyerek İslam ile aldatmaya yöneliktir. Bugün Türkle,kin ve nefretle uğraştığını bizzat gördüklerimiz, Türk’ü Allah ile aldatmamakta mıdır?

Onun için Türk Milleti, tarihteki etnik ihaneti mutlaka hatırlamalı ve kendisine bugün yapılmak istenenlerin bu etnik ihanetle ilişkisini bilmelidir. İşte o zaman, milli şuurla zincirler kırılacak ve “Büyük Türk Milleti” yurdunun hükümranı olarak, kutlu yürüyüşüne devam edecektir.

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Çanakkale Seyahati (2 )

 

Bundan önceki yazımızda 39. Şuranın birinci günü çalışmalarının tamamlandığını ve akşamüzeri dinlenmek üzere kaldığımız Otel ARTUR’a gittiğimizden bahsetmiştim.

Ertesi günü sabahleyin saat 5.30 da kalkıp yakınımızda bulunan bir camiye Sabah Namazını kılmak üzere giderken yolda 25 – 30 kişilik bir grubun hızlı hızlı yürümekte olduğunu gördüm. Birisine yaklaşarak hayrola sabah sabah böyle nereye gidiyorsunuz diye sordum. Amca, biz Sabah Namazına gidiyoruz diye cevap verdi. Peki siz böyle grup halinde nerden geliyorsunuz, kimsiniz? diye sorduğum da ise, Biz 1915 Ruhu Gençliğiyiz, biz böyle her sabah muhtelif camileri gezeriz dedi. Tabii ki bu durum çok hoşuma gitti.Biraz ileride bizim Kocaeli Ekibinden Cemal Barış ile karşılaştık. Yanında 7 yaşındaki oğlu Hasan Buğrahan Barış da vardı. Hep beraber camiye vardık. Allah’ın izniyle Sabah Namazını kıldıktan sonra İmam Efendiden cami hakkında bilgi aldık.Caminin ismi Yalı Cami olup,yapılış tarihiçok eski imiş. Cami çıkışında Cemal Bey gençlerin fotoğrafını çekti. Ayrılırken gençler bizi kahvaltıya davet etti. Fakat Biz kendilerine teşekkür ederek otelimize döndük.

Şuranın ikinci günkü çalışmaları, saat 9.30 da başlayacaktı Bu bakımdan sabah 8,3o sıralarında kahvaltı yaptıktan sonra Çanakkale’yi biraz olsun tanıyabilmek için çevreyi dolaştık, deniz kenarında gezdik. Deniz kenarı biraz İzmir’in Kordon boyuna benziyor. Ancak. Burada yollar ve yaya kaldırımları biraz daha geniş. Çanakkale de birçok yüksek binalar yapılmış. Dikkatimizi çeken bir diğer hususta otel isimlerinin tamamına yakınının yabancı isimli olmasıydı. Mesela ARTUR OTEL, TRUVA OTEL, HELEN OTEL, ANZAK OTEL vb. Bu arada şu hususu ifade eydim ki, otellere ve işyerlerine yabancı isim verme meselesi sadece Çanakkale’ye mahsus bir hastalık değildir. Hepinizin bildiği üzere bilhassa büyük şehirlerimizde hemen hemen Türkçe isimli işyeri görmek pek mümkün değildir. Bu husus maalesef kanayan bir yaramız olarak devam etmektedir.

Saat 9.30’a doğru şuranın yapılacağı otele geldiğimizde toplantı salonu hemen hemen dolmuştu. Bizde, salondaki yerimizi aldık.  İstanbul Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çolak’ın oturum başkanlığında çalışmalar başladı. Programın bu kısmında diğer illerden gelen Ocak Başkanları ile bazı üyeler söz alarak muhtelif meseleler hakkında düşünce ve kanaatlerini ifade ettiler. Çok istifade etiğimiz konuşmalar yapıldı. Bu arada Kosova Aydınlar Ocağı Başkanı  Ferhat Derviş 3 Kasım’da Kosova da yapılacak olan Genel ve Mahalli seçimler sebebiyle Şuradan ayrılmak mecburiyetinde olduğunu söyleyerek bir veda konuşması yaptı. Bizde hep birlikte kendisine hayırlı yolculuklar temennisinde bulunduk.

2 Kasım Cumartesi günü öğleden sonraki programa göre Çanakkale Şehitliklerini ziyaret etmemiz icap ediyordu. Bu ziyareti yapmak üzere öğle yemeğinden sonra saat 12.45 te 6 otobüs halinde araba vapuru ile karşıda bulunan Kilitbahir’e geçtik. Araba vapuru ile yolculuğumuz 10 dakika bile sürmedi. Karşıya geçince sahilde Dur Yolcu Abidesi’nin bütün haşmetiyle karşımızda durduğunu gördük.

Arabaların her birine, konusunda uzman ve meseleleri çok iyi bilen birer rehber vermişler. Bizim bindiğimiz arabanın rehberi Çanakkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim  Görevlisi Hasan Özdemir idi. Kendisinden çok istifade ettiğimizi söyleyebilirim.

Geziye geçmeden önce şu hususu ifade edeyim ki, Birinci Dünya Savaşı içerisinde yer alan ve tarihin en kanlı savaşı olarak bilinen Çanakkale muharebelerinde tarihin kaydettiği rakamlara göre 253.000  (dile kolay) Vatan evladını şehit vermişiz.. Bunun içindir ki, Merhum Mehmet Akif Ersoy yazmış olduğu Çanakkale destanın bir mısraında “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” ifadesini terennüm etmiştir. Vatan uğruna gözünü kırpmadan şehit olan bu kınalı kuzuların ruhları şad olsun, mekanları Cennet olsun.

Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, her karışı şehit kanıyla sulanmış bu toprakları ziyaret etmek, insana bir hayli heyecan veriyor. Daha önce bu topraklara dört defa gelmiş olmama rağmen bu defa yine ilk gelişimdeki ayni heyecanı tekrar yaşadığımı söyleyebilirim. Bu bakımdan derim ki, bu toprakları her bir Türk vatandaşının mutlaka ziyaret etmesi lazım. Zira,Çanakkale’yi sadece kitaplardan okuyarak anlamak mümkün değildir. Çanakkale’yi anlamak için bizzat gezip görmek ve o havayı yerinde teneffüs etmek gerektiği kanaatinde bulunmaktayım.

Bu duygular içinde rehberimiz eşliğinde Çanakkale Muharebelerinin yapıldığı toprakları gezmeye başladık. Geziye başlarken rehberimiz, şehitliğin tamamını görebilmek için en azından Sabah Ezanı vaktinde başlayıp, Akşam ezanı vaktine kadar dolaşmamız gerektiğini, zaman azlığı sebebiyle ancak 4- 5 saat içerisinde sadece önemli olan yerleri gezdirebileceğini söyledi.  Rehberimizin bu teklifini mecburen kabul ettik. Çünkü zaten bizimde fazla zamanımız yoktu. Buna rağmen yinede rehberimizin gayreti ile kısa bir zaman içerinde birçok yeri görme imkanımız oldu. Kısaca anlatmak  icap ederse  başta Çanakkale Abidesi ve çevresinde bulunan şehitlikler olmak üzere,  240 Kg. ağırlığındaki bir mermiyi tek başına kaldırıp topun ağzına süren Seyit Onbaşının tabyasını,savaşlarda sıkça ismi geçen Yahya Çavuşun şehit olduğu yeri, Anafartalar ve Conkbayırı Savaşlarının yapıldığı yeri, Subayları dahil, birlikte bulunan bütün askerleri şehit olan 57. Alayın bulunduğu yeri, Anafartalar Savaşı’nın Komutanı Mustafa Kemal’in göğsünden vurulduğu yeri görme imkanımız oldu. Bu kadarını bile gezerken güneş batıp hava kararmaya başladığı için arabalara binerek yine araba vapuru ile Çanakkale’ye döndük. Bu sırada saat de 17.30 a gelmişti.

Kaldığımız otele gelip akşam yemeğini yedikten sonra, Ahsen Bey saat 19.30 da Çanak Otel’de Kocaeli Aydınlar Ocağı Sitesinde yazıları yayımlanan arkadaşlarla bir toplantı yapılacağını haber verdi. Söylenen saatte Çanak Otele gittiğimizde birde baktık ki, masalar hazırlanmış üzerine de gayet güzel süslenmiş bir pasta konulmuş. Meğer o gün Ocak İnternet Sitesinin 8. kuruluş yıldönümü imiş. Ocak Başkanı Av. Ruhittin Bey ayağa kalkarak internet sitesinin  8. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle toplandığımızı ifade ederek, site hakkında bilgi vermek üzere Yunus Özen Beye söz verdi.Yunus Özen beyin verdiği bilgiye göre sitede yazıları yayımlanan yazar sayısı iki yüze yaklaşmış. Her gün en azından yüzün üzerinde Ülkeden siteye giriş yapıldığını,ayrıca yine her gün ortalama bin kişinin de sitede yayımlanan  yazı ve haberleri takip ettiğini anlattı. Tabii ki anlatılan bu hususlar memnuniyet verici bir durum idi. Daha sonra Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal bir konuşma yaparak, Kocaeli Aydınlar Ocağı Yöneticilerini yapmış oldukları bu başarılı çalışmalarından dolayı tebrik etti. Masa üzerinde bulunan pasta Genel Başkan ve Ocak Başkanı tarafından temsili olarak kesildi. Bilahare de orada hazır bulunanlara servis edilip afiyetle yenildi

Böylece, ikinci günün programı da sona ermiş bulunuyordu..Bunun üzerine bizde saat 22.oo sıralarında  kalmakta olduğumuz  OTEL  ARTUR’ a döndük.

DEVAM EDECEK.