25.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 939

Bosna-Hersek’teki Türk Üniversitesi: IUS

0

 

Bosna’da bölgenin akademik güneşi olmaya aday bir Türk üniversitesi var.  Karakterini ve ruhunu Osmanlı’dan alan başkent Saraybosna’da. Uluslar arası nitelikte bir üniversite.  Bu nedenle adı da Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS). En az iki asırdır gerileyen bir mirasın “artık yeter!” çığlığını yansıtıyor. Büyüyen Türkiye’nin ideallerini yaşatmak istiyor.

IUS Endülüs’te, Taşkent’te, Buhara’da, Mısır’da, Basra’da, Şam’da, İstanbul’da ve daha nice İslam coğrafyasında olduğu gibi, “İlim Çin’de olsa gidiniz!” buyruğunu, Saraybosna’ya taşıyan bir harika yerleşke içinde.  IUS Bosna’daki en güzel ve şirin yerleşke içinde, sırtını bir yanda milli parka, bir yanda nehre dayamış; öte yandan, vaktiyle Sırpların katliamda kullandıkları tepelerdeki yeşilliklere gözlerini dayamış ve “bir daha asla olmayacak; ben onun için buradayım!” dercesine heybetli bir yerleşke içinde eğitim veriyor. Eğitim için, sevgi için, Bosna ve Türkiye için kurulmuş bir Üniversite IUS. Mostar Köprüsü nasıl iki yakasını getirirse şehrin, IUS Bosna ve Türkiye arasında ondan daha önemli bir köprü görevi yapıyor.

Uluslararası Saraybosna Üniversitesi yaklaşık bin dört yüz öğrenciye sahip. Yaklaşık üçte ikisi Türk öğrencilerden oluşuyor. Üçte biri ise, Boşnak öğrencilerden ve yirmi kadar diğer milletten oluşan bir eğitim kurumu burası. Rahmetli Aliya İzzetbegoviç vefatından önce bir vesile Başbakan Erdoğan’a Bosna’ya yatırım önerisinde bulunuyor ve Bosna’nın eğitimini bir bakıma Erdoğan’ın omuzlarına kutsal bir emanet olarak bırakıyor. Eğitim gibi bir yükün taşınması zor. Başbakan Erdoğan hem eğitim hem de bölge ekonomisine, stratejilerine katkı olması için Uluslararası Saraybosna Üniversitesinin kurulması talimatını veriyor.

Türkiye’den, Rumeli’den “vatanımız buradan ibaret değildir” diye düşünen eğitimin önemini bilen, vatanını, milletini seven ve ufku geniş tutmak isteyen, Türkiye’nin beynelmilel alanda bir atılıma öncülük etmesini arzulayan insanlar, hem sevgilerini ve gayretlerini hem kaynaklarını üniversitenin kurulması için kullanıyorlar. Öte yandan, savaş ve katliam ya da ekonomik nedenlerden dolayı Bosna’dan ayrılan öğretim üyelerini yeniden ülkelerine kazandırmak çabasında…

Daha önceleri Saraybosna’daki geçici yerleşkesinde hizmet veren üniversite üç yıldır kendine ait yerleşkesinde, fakülte binaları, araştırma laboratuarı, 4 yıldızlı otel konforundaki kız ve erkek öğrenci yurtları, minyatür Osmanlı mescidi, harika bir futbol sahası, tenis, voleybol, basketbol sahaları ile hizmet vermeye başlıyor.

Bununla da yetinmiyor üniversite, Türkiye’de farklı nedenlerle YÖK mağduru olan öğrencilere kapılarını açıyor. Hem de Türkiye standartlarının üzerinde akıllı derslikler ve ofislerde yapıyor.

Dahası, Uluslar arası Saraybosna Üniversitesi yurt dışında olup da YÖK tarafından tanınan ve ÖSYM kılavuzunda yer alan tek üniversite unvanına sahip. YÖK nezdinde denkliği olan diplomalarını alan öğrencilerin bir kısmı şu an Amerika ve Türkiye dâhil birçok ülkede Yüksek lisans programlarından kabul almış durumdalar.  IUS bünyesinde açılan yüksek lisans ve doktora programlarında hem Türkiye’den hem de başka ülkelerden olup ABD, İngiltere ve diğer AB üyesi ülkelerden almış, ufka nazarlarını dikmiş, kimliklerine sımsıkı sahip insanlar ders veriyorlar.

Demokratik bir ortamda ve özgürce fikirlerin beyan edilebildiği IUS’ta öğrenciler, hocaların, bölüm başkanları, dekanlar ve rektörle beraber yemek yiyerek sohbet ediyor ve hatta bazen onlardan “Euro bozabilir misiniz?” “Hocam, baş ağrısı hapı var mı?” diye sorabildiği bir mekândan bahsediyorum. İşte öyle bir yer IUS. Yani Uluslar arası Saraybosna Üniversitesi.

IUS’ta öğrenciler kabul aldıktan sonra isterlerse fakülte, isterlerse iki yıl içinde-hiçbir zaman kaybı olmadan-değiştirebiliyor. Sabancı Üniversitesi’nin de uyguladığı bu sistem aslında yeni üniversite konseptini temsil ediyor. Böylece, öğrenciler farklı nedenlerden istemeden girdikleri fakülte ya da bölümlerini bir dilekçe ile değiştirmek suretiyle ilerde kendileriyle en az 30 yıl beraber olacak mesleklerini daha kararlı ve bilinçli şekilde seçebiliyorlar.

Eğitimin İngilizce olarak verildiği IUS’ta, Boşnakça ve Türkçe dersleri de öğretiliyor. Sonuç olarak, Türkçe, Boşnakça (takriben)  500 milyon insanla iletişim imkânı sağlarken, kaliteli hazırlık programı da öğrencileri 1,5 milyarlık bir İngilizce bilen iş dünyasının kapılarını açıyor. Onları tek bir ülkeye mahkûm etmeyen eğitim ve dil eğitimi, giderek rekabetin arttığı iş pazarında onları öne çıkarıyor.

Ülkelerinden gelerek Bosna’da eğitim alan öğrencilerin bir avantajı da AB’ye girmesi kuvvetle muhtemel olan Bosna-Hersek’te mezuniyet sonrasında iş alanlarını tanımış olarak bizzat AB adayı bir ülkede yatırım yapmayı mümkün kılması. Netice olarak, halen IUS öğrencilerinden Saraybosna’da hizmet ve imalat sektörünün çeşitli alanlarında hizmet veren, yatırım yapanlar var. Ve onlar IUS’ un gururu olarak hayatın her alanında var olacaklar.

Zaten kar amacı olmayan IUS’ta, girişte başarı puanlarına göre uygulanan büyük orandaki burslar yanında, öğrenciler başarıları oranında burslarını eğitim alırken artırabiliyorlar.

Ben mi kimim? Ataları Saraybosna’dan Türkiye vaktiyle göç etmiş ve şu an Yavru vatan dediği ülkede eğitimle uğraşan birisi. IUS’ da ve Saraybosna’da ben de öğrenciliğimi yeniden yaşıyor ve öğrendiklerimi yeniden gözden geçiriyorum. Saraybosna’da yapılacak çok şey var. IUS, TİKA, Yunus Emre Türk Kültür Merkezi, Ziraat Bankası, Butmir’de görev yapan Türk askerleri, Türk işletmeleri ile beraber daha çok başarılara imza atacak. Atılan hem imza Tuğra olacaktır. O halde, IUS’un kaybedecek zamanı yok, hep ileriye hep ileriye demekten başka hedefi de yok.

Ha bir şey daha!

Hocalarım duymasın, ama benim zamanında IUS olsaydı, farklı bir bölümde okurdum!

Bir dilekçe yeterdi!

www.ius.edu.ba adresimiz.

Gezmek ya da eğitim için bekleriz…

 

 

Dilimiz Kimliğimizdir (Deneme Yarışmasında Derece Alan Yazılar)

 

Dil ve Edebiyat Derneği; toplumda dil bilincinin yerleşmesi ve gelişmesini sağlayacak faaliyetlerde bulunmak ve bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek maksadıyla, İstanbul’da 22 Mayıs 2008 tarihinde kuruldu,

Dernek, Ocak 2009’da Dil ve Edebiyat Dergisi’ni, Kış 2010 döneminde Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisini yayınlamaya başladı. Bu kadarla yetinmeyip, Türkçemize hizmetlerini farklı alanlarda devam ettiriyor. Bu cümleden olarak İstanbul’daki liseler arasında yarışmalar düzenliyor. Düzenlenen yarışmada finale kalan yazıları çok şık kitaplar hâlinde yayınlıyor. Kitapların birincisi, ‘Dilimiz Kimliğimizdir / Denemeler‘ adı ile Haziran 2010’da çıktı.

Birinci hamur kâğıda basılı, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 272 sayfalık kitapta, ‘Güzel Türkçemiz‘ konulu deneme yarışmasında finale kalan 98 adet deneme yer alıyor. Her biri; geleceğim Peyami Safa’sı, Sâmiha Ayverdi’si olabilecek gençlerimizin yazdıkları denemeler çok başarılı.

Konu ‘Türkçe‘ olunca ve ‘Türkçenin doğru ve güzel kullanılmasına katkıda bulunmak‘ iddiasıyla harekete geçildiğinde, maksada hizmet edecek çalışmaların son derece titiz bir elemeye tâbi tutulması kaçınılmazdır. Her biri konusunda uzman olan; Genel Yayın Yönetmenliği, Editörlük ve Tashih işlerinin sorumluluğunu üstlenen kişilerin, kitapta yer alan yazılar üzerindeki müdâhale hakkını daha etkili kullanmaları, maksada hizmet yolunda daha olumlu adımlar olarak değerlendirilebilir.  Çünkü kitabın hedefi, kalem denemelerinin sâhiplerini yazmaya teşvik etmek olduğu kadar, ilerideki yıllarda çok okunan ve etkili bir yazar konumuna gelecek olan gençlerimize, yararlı olacak, yol gösterecek örnekler sunmaktır.

Şüphesiz, kitaba giren yazılar; Türkçemizin karşı karşıya bulunduğu belli-başlı problemlerden arındırılmıştır. Yayından önceki metinlere ulaşmak mümkün olmadığından bu konu hakkında bir şey söylemek mümkün değildir. Fakat kitapta yer alan yazılar dikkate alınırsa, müdâhale kapsamının biraz daha genişletilebileceği düşüncesi kendisini hissettiriyor. Suçlama olarak kabul edilmemesi arzu edilen bu ifâdeyi örneklendirmek gerekirse, ‘devrik cümle‘ kullanımından söz edilebilir. Türkçemizde ‘devrik cümle‘ vardır. Fakat kullanım alanları son derece sınırlıdır. Roman ve hikâye türünde; heyecan ve telaş gibi beşerî haller anlatılırken devrik cümle kullanılabilirse de, mesela atasözlerimizde devrik cümle yoktur. Deneme yazılarında da bulunmamalı. Gençlerimizin arasından ileride yeni Sevinç Çokum’lar, Emine Işınsu’lar, Gürbüz Azak’lar, Yavuz Bülent Bâkiler yetişmesini istiyorsak onları incitmeden, nezâketle ve zarâfetle devrik cümle kullanma alışkanlığından kurtarmalıyız.

Her konuda olduğu gibi Türk dili konusunda da ‘bilmek‘ maalesef yeterli olmuyor. ‘Şuur sâhibi olmak‘, ‘hassasiyet göstermek‘ de gerekiyor. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Atatürk, Yahya Kemal Beyatlı’ya; ‘Senin evhamın onların ilmini yendi‘ demişti. Günümüzde birilerinin; ‘Türk dili üzerine hassasiyet, dil uzmanlarının ilmi kadar önemli…’ diyebileceği bir ortama sâhip olma şansımız yok. ‘Türk Dili Akademisi‘ kuruluncaya kadar, ‘Türkçe hassasiyeti‘ olanlara kulak vermekle fayda sağlanabilir.

‘Dilimiz Kimliğimizdir / Denemeler‘ isimli son derece faydalı kitabın arka kapağında Millî Eğitim eski Bakanımız Sayın Nimet Çubukçu’nun, güzel ve doğru Türkçeye ulaşma yolunda rehberlik edecek cümleleri var. ‘Dili güzel ve özenli kullanmak polisiye tedbirlerle, yasaklarla, yaptırımlarla sağlanamaz.’ Diyor. Doğru söylüyor. Fakat endişe edilir ki, bu doğru sözü, ‘Dildeki gelişmeleri başıboş bırakalım!’ şeklinde yorumlamamak gerekir. İtiraf edelim ki böyle yorumlayanların sayısı hiç de az değildir.

Dil ve Edebiyat Derneği, ‘Dilimiz Kimliğimizdir‘ genel başlığı altındaki kitaplarına; ‘Denemeler‘den sonra ‘Hikâyeler‘ ve ‘Şiirler‘ alt isimlerle devam etmiştir. Dilimizi, doğru ve güzel kullanma yolunda önemli başarılara ulaşabilecek ciddî ve değerli adımlar atılmıştır. Sayın (eski) Bakanımızın deyimiyle daha ‘özenli‘ bir şekilde devam etmesinde büyük faydalar vardır.

DİL VE EDEBİYAT DERGİSİ  YAYINLARI:

Yönetim Merkezi: Dil ve Edebiyat Derneği. Feshane Caddesi Nu: 3 Eyüp 34050 İstanbul. Telefon: 0.212-581 69 12

Belgegeçer: 0.212-581 12 54  www.ded.org.tr e-posta: bilgi@ded.org.tr

DİL VE EDEBİYAT DERNEĞİ:

İstanbul’da 22 Mayıs 2008 tarihinde kuruldu. Ocak 2009’da Dil ve Edebiyat Dergisi’ni yayınladı.

Dernek Başkanı Ekrem Erdem, Dil ve Edebiyat Dergisi’nin ilk sayısında, dernek ile ilgili olarak şu bilgileri veriyor:

Dil, milleti meydana getiren unsurların başında gelir. Dil, millet fertleri arasındaki anlaşmayı sağlayan, millî birliğin esasını ve özünü teşkil eden bir araçtır. Toplumlar millet olmayı bir dile sâhip olmakla elde eder ve millî varlıklarını da kendi dilleriyle koruyabilirler. Dilini geliştirip zenginleştiremeyen, yabancı dillerin istilalarından koruyamayan milletler, ne millî bir kültür oluşturabilir, ne de oluşmuş kültürlerini koruyabilirler. Yozlaşma ve yabancılaşma dille sınırlı kalmayarak, zamanla bütün değerlerin yok olmasına ve millî birliğin telafisi imkânsız zararlar görmesine sebep olur. Dili yozlaşan, yabancı dillere karşı; gerek toplum hayatında, gerekse bilim ve eğitimde geri planda kalan bir milletin geleceği ciddî şekilde tehlikeye düşer.

Bugün dilimiz iyi konuşulup yazılamamaktadır. Türkçemiz her gün biraz daha bozulmakta ve cümle bozukluklarına hemen herkesin konuşmasında rastlanılmaktadır. Dilimize karşı kayıtsızlık ve özenti, maalesef iş adamlarımızı ve esnafımızı da etkilediğinden üretilen mal ve ürünlerin isimlerinde, ticarî unvan ve adlarda yabancılaşma süratle artmaktadır.

Şehirlerimizin cadde ve meydanlarında dolaşıldığı zaman, mağaza ve işletmelerin isimlerinde nasıl bir dil kirliliği yaşadığımız rahatlıkla görülebilmektedir.

Güzel bir Türkçenin yeni nesillere aktarılarak varlığını sürdürebilmesi için, şahıslar ve toplumla ilgili duyarlılık kaçınılmazdır. Bu konuda birey ve toplum olarak hepimiz dil bilincine sahip olmak ve bilinçli çabalar göstermek mecburiyetindeyiz. Dilimizin bozulmasını önlemek ve yabancılaşmasının önüne geçmek için Türkçenin doğru kullanımıyla ilgili bilincin oluşturulmasına, öncelikle aileden başlanmalıdır. Çünkü çocuklarımız Türkçeyi önce ailelerinden öğrenmektedir. Okul öncesi eğitimden başlayarak yüksek öğretime kadar dil eğitimiyle ilgili gerekli tedbirler alınmalı ve bir takım düzenlemeler yapılmalıdır. Bu çerçevede dil eğitimi ciddî olarak gözden geçirilmeli ve öğrencilerimize iyi bir dil bilinci verilmelidir.

En doğru eğitim, ülkenin kendi diliyle yapılan eğitimdir. Dil bilimcilere göre insan en iyi biçimde kendi dilinde düşünebildiği gibi, verimliliğini ve yaratıcılığını da kendi dilinde gösterir. Türk dilinin bozulma ve yabancılaşmasının önemli sebeplerinden birisi olan yabancı dille eğitime son verilmelidir. Ayrıca, Üniversitelerimizde Türkçenin eğitim dili olması ve bütün tezlerin Türkçe yapılmasının sağlanması, Türkçenin bilim dili olarak gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır. Yeryüzünde bazı eski sömürgeler dışında, yabancı dille eğitim yapan bağımsız bir ülke yoktur.

Dernek, dil bilincinin toplumda yerleşmesi ve gelişmesini sağlayacak faaliyetlerde bulunmak ve bu konuda çalışmalar yapan kişi ve kuruluşlara destek vermek maksadıyla kurulmuştur.

NESİR – DÜZ YAZI TÜRLERİNDEN

DENEME

Yazarın; herhangi bir konuyu, kendi kendisi ile konuşuyormuş gibi rahat ve akıcı bir üslupla yazdığı, şahsî görüşlerini, tecrübelerini ve olaylara bakış açısını yansıttığı, orta uzunluktaki yazılar, ‘deneme‘ olarak isimlendirilmektedir. Dünya edebiyatında, deneme türündeki yazıların ilk uygulayıcısı Michel de Montaigne’dir.

Deneme yazılarının, üslup olarak; mektup, makale, fıkra ve hatta sohbet gibi pek çok nesir türleri ile yakınlıkları vardır. Bu sebeple yazılması zor olan yazı türlerdendir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kullanıldığından sohbete, okuyucuyu düşünmeye yönlendirdiğinden fıkraya, yazar; görüşlerini ortaya koyarken yazdığı yazı, tenkide benzeyebilir.

Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: ‘Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey ispat etme iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi veya yargılamanızı istemiyorum.’ Buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insanın iddiasız düşüncelerini anlatan yazılardır.

Deneme türündeki yazılar; Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde Türk edebiyatında görülmeye başladı, asıl gelişmesi Cumhuriyet döneminde oldu.. Günümüzde deneme, yazarlar tarafından sıkça kullanılan türlerden biridir.

Denemenin türündeki yazıların belli-başlı özellikleri şöylece belirtilebilir:

1- Makale gibi fikrî plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.

2- Yazar anlattıklarını ispat etmek mecburiyetinde değildir. İlmî çok şahsî görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme endişesi yoktur.

3- Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.

1609-1657 yılları arasında yaşayan Kâtip Çelebi, Türk yazı hayatında ilk deneme yazarı olarak gösterilebilir. Edebiyatımızda deneme türündeki yazılar, gazete ve dergi gibi yayın organının yayımlanmaya başlamasıyla görülür olmuştur.

Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında Ahmet Haşim’in, 1928 yılanda yayınladığı ‘Bize Göre‘ ve ‘Gurebahâne-i Laklakan‘,  Refik Halit Karay’ın 1939’da yayınladığı ‘Bir Avuç Saçma‘ Falih Rıfkı Atay’ın 1933’te yayınladığı ‘Eski Saat‘, 19566’da ‘Pazar Konuşmaları‘ Günümüz yazarlarından Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığı; ‘Derkenar‘, ‘Altın Kapı‘, ‘Altı Çizili Satırlar‘, ‘Yaza Yaza Yaşamak‘, ‘Siretler ve Suretler‘ örnek olarak gösterilebilir. Elbette daha pek çok örnekler vardır. Burada okunması, incelenmesi, örnek alınması tavsiye edilebilecek olanlar, Türk millî ve mânevî kültürüne ters düşmeyen düşünceleri ihtiva eden eserlerdir.

Suut Kemal Yetkin, Mehmet Kaplan, Nurettin Topçu, Cemil Meriç gibi isimler de deneme yazarı olarak anılmaktadır.

(*)Montaigne:  Tam adı Mıchel De Montaıgne’dir.  28 Şubat 1533 tarihinde Fransa’da Bordeaux şehrinde doğdu. 13 Eylül 1592 tarihinde aynı şehirde, 59 yaşında öldü.

Ailesi çok varlıklıydı. ‘Bordeaux Şatosu’ adı ile anılan mâlikânede yaşıyorlardı. Babası, oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağladı. Eğitim süresince Yunan ve Latin edebiyatını öğrendi. Bir süre, bulunduğu bölgede Belediye Başkanlığı görevini üstlendi. Ailesinden kalan geniş malikânede günlerini kitaplarıyla ve yazılarıyla geçirdi. Bu çalışmaların sonucu olarak çok bilinen ‘Denemeler‘ adlı kitabı oluştu. Montaigne (*), Denemelerinde başta insan sevgisi olmak üzere iyimserlik, dayanışma, hürriyet ve okuma alışkanlığı üzerine, ilk defa dile getirilen düşünceleri içeren yazılar kaleme aldı. Bu yazıları herkesin anlayabileceği sâde bir anlatımla okura ulaştırdı.

 

 

Meğerse

 

Güneşi de küstürdük, kırgın bakmakta bize,

Hayata zehir kattık, kalplere kin doldurduk.

Duyguları yok ettik, merhamet geldi dize,

Çiçekleri unuttuk, sevmeyerek soldurduk.

Şimdi güneş kadardık, yarışsaydık meğerse,

Mutluluğu tadardık, barışsaydık meğerse.

 

Çalışmaktan hoşlanmam, hazır gelsin isterim,

Soğan ekmek yiyene, hor bakarak geçerim.

Kalbim çok kirli görmem, el âleme pis derim,

Hoşgörüyü unuttum, zengin fakir seçerim.

Taştan katı yüreğim, kapkaraymış meğerse,

Şaklabanlık taslayan, maskaraymış meğerse.

 

Evren bir hoş ahenkmiş, bakmadım nazar ile,

Öfke bendim hep taştı, ya sabır çekemedim.

Tebessüm etmek varken, kalp kırdım azar ile,

Bir tek kendimi sevdim, dünyaya ekemedim.

Affedene ne mutlu, insan buymuş meğerse,

Kıskançlıkla bencillik, çirkin huymuş meğerse.

 

Bayat ekmek dağıtır, sevap yaptım sayarım,

Kul hakkına aldırmam, pek kârdayım sanırım.

Sözümü hiç tutamam, aldatmazsam cayarım,

Çıkarım her şeyimdir, doymaz nefsim tanırım.
Kandırdığım kendimmiş, el değilmiş meğerse,

Dik durmayan bedende, bel eğilmiş meğerse.

Sakın bana değmeyin, yanarsa yansın alem,

Bir pireye kızdım mı, birkaç yorgan yakarım.

Menfaatim olmazsa, asla oynatmam kalem,

Fakir garip boş sözler, ben keyfime bakarım.

Paylaşarak artıran, huyum yokmuş meğerse,

Kendisi muhtaç iken, veren tokmuş meğerse.

 

Ar damarı çatlarsa, yüzde utanma kalmaz,

Dedikodu bir yumak, dokundukça sökülür.

Mazlum ahı alırsan, çıkar sonraya kalmaz,

Kalpler kırmaya gelmez, kristaldir dökülür,

Gönlümüze kin değil, sabır emmiş meğerse,

Öfkelenen  bedene, sabır gemmiş meğerse.

 

 

Türküm Doğruyum Çalışkanım Hangisi??????

0

 

Son günlerde Türk milliyetçilerinin merak ettiği konu bu..! Okullardan andımız neden kaldırıldı?

Her sabah okullarda milyonlarca öğrencinin “Varlığım Türk varlığına armağan olsun”demesi zorlarına gidiyormuş…

Korkuyorsunuz değil mi?

Sözde demokratikleşme diye bir paket ortaya attınız.

Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik bir ülkeyken bu paket zırvasının arkasındaki hain planlar ile ne yapmak istediğiniz apaçık ortada.

-Türklük bitirilecek

-Bayrağımız, dilimiz, marşımız ile oynayıp ülkemiz bölünecek

-Sahte gündemlerle halkımızın kafası karıştırılacak

-Halkımız geçim sıkıntısıyla oyalanacak

-Türkiye ekonomisi çökertilecek

– Okullarımızdan andımız kaldırılacak

– Alfabemizde bulunmayan “g,x,w” harflerinin kullanılması sağlanarak yerleşim yerlerinin isimleri değiştirilecek

– T.C ibaresi kaldırılacak.

Biz bunların hepsini, hain planlarınızı biliyoruz.

Türk milliyetçilerinin kim olduğunu siz daha kavrayamamışsınız

Tarihimizde bir Mete Han’ımız vardı. Çin ordusunun karşısına bir avuç orduyla çıkan ve vezirinin ne düşünüyorsunuz efendim? sorusuna “bu kadar Çinliyi ben nereye gömeceğim”diyen

Metehan gibi düşünüyorum; Siz bizi bitirmek için çabalarken biz sizi nereye gömeceğimizi düşünüyoruz….

Korkmakta çok haklısınız..!

 

 

Model Kadın Hz. Hatice (R.anha) – 2

0

 

Varaka

Gelenin Vahiy meleği Cebrail,

O’nun da beklenen son peygamber olduğunu söyler.

Mesele çözülmüş, sıkıntı bitmiştir.

Model olmanın dördüncü vasfı

Hatice eşine ilk inanan ve destek veren insan olmuştur.

Amcamda bunamış peygamberlik kim sen kim

Diye eşini küçümseyerek hafife almamıştı

Çünkü Araplar arasından bir peygamber gelecek beklentisi yoktu

Bu hiç hesapta olmayan bir durum idi.

Ve nihayet tebliğ döneminin başlamasıyla

Sıkıntılarda artmaya başladı.

Hz Hatice bütün varlığı ve benliği ile beraber eşine destek oldu.

Her türlü sıkıntıda eşinin yanında idi.

Nedir senin yüzünden çektiğimiz bu sıkıntı diye sızlanmıyordu.

Müşriklerin gemiyi azıya aldıkları

Üç yıl süren ekonomik boykot döneminde

Bütün mal varlığını Müslümanlarla paylaştı.

Bundan sonrada eşiyle beraber yoksulluğu paylaştı.

Ayrıca varlıklı bir hanımdı.

Yoksulluğa alışmamıştı

O peygamber hanımı deyip kolaya kaçmayınız.

Cahiliye döneminde de Hatice aynı Hatice idi.

Nihayet O’da her canlı gibi günü gelince ölümü tattı

Bu evlilik 15 senesi cahiliye dönemi

10 senesi peygamberlik dönemi olmak üzere 25 yıl devan etmiştir

Peygamberimiz(sav) eşi Hz Hatice’ye olan sevgi ve bağlılıktan dolayı

O’nun vefatından sonra üç yıl evlenmedi.

Peygamberimizin çok eşliliği Medine döneminde başlamıştır.

İşte böyle Hatice (ANA) dan

Fatma gibi kız dünyaya gelir.

O kız da Ali gibi bir delikanlı ile evlenir.

Onların evliliğinden de Hasan ve Hüseyin gibi nesil yetişir.

Ya günümüzde

Anneler Hz Hatice’yi tanıyorlar mı?

Tanıyorlarsa ne kadar tanıyorlar?

Günümüzün Müslüman anneleri

Hangi kadın yâda kadınları model alıyorlar

Peki ya genç kızlar ve delikanlılar Hz Fatma ile Hz Ali’yi

Tanıyorlar mı?

Onlar kim yada kimileri model alıyorlar

Laik, dindar, fakir, zengin hemen hemen herkesimin evinde

Boyutları farklı olmakla beraber ailevi huzursuzluklar var

Kılavuzu dizi yıldızı olanın akıbeti

Ya ayrılık olur

Ya şiddet olur

Ya mezar yada hapishane olur

Ailede şiddetin son bulması

Toplumun huzurlu ve mutlu olması isteniyorsa

Anneler Hz Hatice’yi

Kızlar Hz Fatma’yı

Delikanlılar Hz Ali’yi iyi tanımalı ve model almalıdırlar,

İnsanlar tanımadıklarını sevemez.

Sevmediklerini model alamazlar

Fatma ve Ali gibi evlilikler yapıp

Hasan ve Hüseyin gibi nesiller yetiştirmek temennisiyle…

Eviniz huzurlu

Kazancınız bol ve bereketli olsun.

 

 

Ermenistan ve Yunanistan’dan Sonra Kürdistan da Seninle Gurur Duyuyor

 

Sınırı araladınız, kaçak Ermeni işçiler 100 bini geçti. Bursa’da maç oynattınız, ay-yıldızlı Azerbaycan bayraklarını polis eşliğinde çöpe attırdınız. “Ermenilerden Özür Diliyoruz” kampanyasında rol alanları Akil Adam yaptınız ve İlham Aliyev‘i gitgide Rusya‘ya yanaştırdınız. Sayenizde Ermenistan Ordusu, Türk bayraklarını tuğla yapıp kırıyor, ne kadar (d)övünsek azdır.

Yunanistan’ın Batı Trakya Türklüğünü yok sayması bu ülkede de Türklüğün hor görülmesinden dolayı acayip normalleşti. 152 kiliseyi ihya ettik ama hala Atina’da bir camimiz yok. Kriz geçiren Yunanistan’a Ege Denizi’ndeki 16 adayı bir şekilde hediye ettik. Yunanlılar karasularını 6 milden 12 mile çoktan çıkardı, bizim bu hususu “savaş sebebi“‘ olmaktan çıkarmamız bekleniyor. Sağolasınız, Kıbrıs’ta millî çıkarları savunduğu için Rumlarca ‘uzlaşmaz‘ olarak nitelenen Türk tarafını Güney’le çözüme zorladınız. Dahası Rumların Akdeniz’de petrol aramalarına bile göz yumdunuz.

Kendimizi Kürdistan‘ın kurulmasına adadık. Irak’ın kuzeyini imar ve ihya etmemiz yetmedi, Suriye’nin kuzeyinde bile Kürdistan kurulmasına rıza gösterildi. Eli kanlı terör ve koluna kadar uyuşturucu örgütü PeKeKe‘nin canibaşı liderine haftalık heyetlerle öpücükler gönderildi. Diyarbakır Meydanı‘ndaki yüzbinlere “Atatürk’ün Hitabesi” yerine “Apo’nun Hitabesi“ni okuttunuz. Yetmedi, devlet kayıtlarımızda ‘postal yalayıcısı‘ olarak namlanan 3 kuşaktır Müslüman Türk’e ve Arap’a ihanet içinde olan Barzanîlerden Mesut‘u mevkidaşın gibi karşılayarak bahtiyar ettin.

Aslında Türkiye’de ve Acaristan’da misyoner hareketi örgütleyen Gürcistan Kilisesi‘nin arkasındaki Mihail Şaakaşvili de seninle gurur duyuyor. Açıktan ilan etmese de İsrail‘in, AB’nin, ABD’nin ve kısmen Rusya’nın da – Çeçen mücahitleri de müteahhit yaptığın için – seninle gururlandığı gözlerinden pardon sözlerinden belli. Çin bile Doğu Türkistan işine karışmadığın için müteşekkir.

Biz de sana bunun için oy vermiştik. Yüzde 50’nin hakkını verdin. Dinimizin mensuplarını bir hayli sevindirdin. Bu arada 5 bin yıllık Diyarbakır tarihine geçtin. İlk 3 bin yılı Hurri, Akad, Hitit, Asur, Urartu, Part (Arsak) ve İskender (Selevik) dönemleridir ki bunların yarısı Türkik topluluklar kabul edilmektedir. Milattan sonraki 2 bin yılın ilk bin yılı Roma, Sasanî (Fars) ve Arap (4 Halife, Emevî, Abbasî, Hamdanî, Mervanî) devirleridir. Son bin yılı ise katışıksız Türk dönemidir. Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Irak Selçuklu, Artuklu, İlhanlı, Mardin Artuklu, Timurlu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî ve Osmanlı. Bir de Türkiye Cumhuriyeti (1923-2013)..

Gittiysen Hz. Ömer zamanından kalma Ulucami, Selçuklu-Artuklu-Osmanlı takviyesiyle bugünlere gelmiştir. Geçtiysen Roma’nın temelini attığı surlar Selçuklu-Artuklu-Osmanlı himmetiyle burç burç yaşatılmıştır. Zinciriye ve Mesudiye Medresesi Artuklulardan; Peygamber ve Şeyhmuattar Camisi Akkoyunlulardan; Fatihpaşa, Hüsrevpaşa, İskenderpaşa, Behrampaşa, Melekahmetpaşa, Nasuhpaşa, Hadımalipaşa, Şafiler ve Safa Camileri Osmanlılardan kalmadır. O Barzanî, Şiwan, İbo dörtlüsüyle çifte kavrulmuş düet yaptığınız meydan da Cumhuriyet Meydanı‘dır.

Biji serok Apo / Barzanî” sloganlarının atıldığı, x-w-q harfli tabelaların bolca kullanıldığı ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” levhasının devlet töreniyle indirildiği Diyarbakır bir Türkmen şehridir oysa. Bırakın şehrin yerlisinin çoğunluğunun Türkmen kökenli oluşunu, sadece Karacadağ ve Doğu Toroslardaki konar-göçerler bile sizin o meydana yığdığınızdan daha fazladır. 1935‘te bile % 86’sının anadili Türkçe, % 10’unun Kürtçe, % 2,5’uğunun Arapça ve % 1’inin de Ermenicedir. Silvanlı bir hemşehriniz olarak şahsen derim ki siz % 99’luk orana değil % 1’lik orana dikkat kesilin. Dahası “Türkçülüğün Esasları” Diyarbakır’da yazılmıştır. İmza; Ziya Gökalp.

 

 

Kaliteli Yaşam Polyannacılıktan Çok Farklıdır…

 

Kaliteli yaşam, insanın hayatı boyunca sağlıklı, mutlu, huzurlu, keyifli ve sevgi yüklü olmasıyla birlikte; okuyan, öğrenen, çalışan, danışan, modelleyen, paylaşan, üreten, odaklanan, katkı sunan, destek veren ve değişimlere stratejik bir esneklikle uyum sağlayabilen olmasını işaret eder.

Polyannacılık ise, hayatın en büyük zorluklarını dahi pembe gözlük takarak tii ye almaktır. Bardağın boş tarafından ziyade, dolu tarafını görerek, mevcut durumdan hoşnut olmak ve hep iyi tarafına bakarak keyifli olmaya çalışmaktır.

Gelmiş ve gelecek olan sorunların ve tehlikelerin sebeplerini ve doğuracağı olumsuz sonuçların analizi ve tedbir alınması yerine; polyannacılıkta harekete geçmeden mevcut durumun iyi yönlerine odaklanarak avunmak vardır.

Halbuki, kaliteli yaşamın sahibine yüklediği muazzam sorumluluklar ve yükümlülükler söz konusudur. Kaliteli yaşamın bedeli ağırdır. Sadece pembe gözlükler takarak, hayatı ciddiye almadan mutlu olmaya çalışmak, polyannacılık olsa da, kısa süre sonra kaliteyi darmadağın edeceği için, kaliteli yaşamın ilkelerinin dışında kalır.

Kaliteli yaşamda okuyarak, öğrenerek, danışarak, araştırarak, geliştirerek, paylaşarak, sinerji ve enerji üreterek, pozitif emek ve ter akıtılarak; geçmişten dersler alarak, geleceği planlayarak günü en iyi, verimli ve etkin bir şekilde yaşamak varadır. Hatta akıtılan her ter de mübarek değildir. Hırsızlar da çok nitelikli terler akıtırlar ama, kalite ölçek değerleri sıfırdır.

Polyannacılıkta, zamanında harekete geçmemekten, gerekli tedbir ve önlemleri almamaktan ve ihmalkarlıktan kaynaklanan bir çok problemin çözümü yerine; pembe gözlükleri takarak, “inşallah bunda da vardır bir hayır”, “sabreden derviş muradına erermiş”, “kaderin vardır bir bildiği” gibi, durağanlığı ve sorunlardan kaçmayı işaret eden bir eylemsizlik mevcuttur. Pislikler halının altına süpürülme ile, temizlik oldu sayılmaz. Var olan problemin aslında çıkarılmaması gerekirken, çıktıktan sonra alternatiflerle çözümüne odaklanmak yerine, onu yok sayarak keyifleri bozmamaya çalışmak, asla bir hüner değildir.

Hayatımızda karşılaştığımız problemlerden birçoğu, kalitesiz davranış ve eylemlerimizden kaynaklanan, kendi ellerimizle ürettiğimiz sorunlardır. Tembellik, ihmalkarlık, sebepsiz geciktirme, duyarsız kalma, önemsememe, atalet, kötümserlik, ümitsizlik gibi kaliteli yaşam hırsızları, kalitemizi elimizden çalmak için sürekli pusuda bekliyorlar. Bu hırsızların panzehirleri, çalışmak, okumak, öğrenmek, zamanında yapmak, harekete geçmek, önemsemek, iyimser yaklaşmak, ümitvar olmak gibi kaliteli yaşam unsurlarıdır.

Kaliteli yaşamda 50 yıl sonrasında gelmesi muhtemel bir sevimsiz hastalık için, bugünden tedbirler almak, gerekli hassasiyeti göstermek, koruyucu ve önleyici yaşam ilkeleri ile kucaklaşmak ve onlarla kucak kucağa yaşamak vardır.

Keyifli, mutlu, huzurlu ve eğlenceli yaşamak da, kaliteli insan olmanın ihtiyaç duyduğu olmazsa olmaz ilkelerdendir. Ancak bu ilkelerin yerinin zamanının, dengesinin ve ölçüsünün çok iyi ayarlanması gerekir. Hafta sonu tatilini bir eğlence ve işten uzaklaşma fırsatı olarak değerlendirip kantarın topuzunu kaçırarak, pazartesi gibi güzel bir güne “sendrom” adını yüklemek, kaliteli yaşama göre cinayettir. Bunun sebebi eğlence, keyif, dinlenme lehine ölçü ve dengeyi kaçırıp, farkında olarak veya olmayarak, kaliteli yaşamın ilkelerinden kaçmaktır. Pazartesi günü tekrar kalite ile yüzleşmeye geldiğimizde, kaliteli yaşam bize çoktan küsmüş olmaktadır.

Kaliteli yaşamda ölçü ve dengeyi kaçırmamak şartıyla, çalışma ve dinamizme verilen kaliteli aralar ve dinlenmeler amacına uygun bir şekilde kullanıldığı zaman, kaliteli yaşamın birer önemli unsurlarıdır. Ne zaman eğlence ve dinlenmeden geri dönmeyi unuttuğumuz zaman veya canımız polyannacılık adına öyle istediği zaman, kaliteli yaşam tırtıklanmaya başladı demektir.

Kaliteli yaşamda sorunları tii ye almak yerine, onların ortaya çıkmamaları için gerekli tedbir ve çalışmaları zamanında yapmak, kendi ellerimizle suni problemler üretilmesini engellemek, bizim dışımızda üretilen problemlere ise, çözüm odaklı yaklaşarak alternatifler üretmek vardır.

Kaliteli yaşamın sorunlara yaklaşımı şöyledir:

-Hayat bir mücadele ve sorun çözme sürecidir. Sorunlar bilerek veya bilmeyerek sürekli üretilecektir. Onlar kaliteli yaşam tarafından rasyonel ve etkin bir şekilde çözülerek, bilgelik yolunun merdiven basamaklarında ilerlememiz için birer sebeptir.

-Problemler asla stres üreterek bizleri depresyona sürüklememelidir. Problemleri kendimiz dikkatsizliğimiz ve eylemsizliğimizden dolayı üretmez isek, hayatın getirdiği problemleri rasyonel bir şekilde çözümlemek, kaliteli yaşamın olmazsa olmazlarındandır.

-Problemleri hem üretmek, hem onlardan kaçmak ve saklanmak, görmezden gelmek, umursamazlık göstermek, onların iyi yanlarını çoğaltmaya çalışmak, yüksek kaliteli! bahanelere ve mazeretler üretmek, pollyannacılığın konusunu teşkil etse de, kaliteli yaşamda asla yerleri yoktur.

-Önemli işlerin zamanında önemsenmeyerek gereğinin yapılmaması, (zira tembellik, atalet, cahillik, ego, kibir, bilmişlik taslama, bahane üretme, gereksiz erteleme, bunların en yakın arkadaşlarıdır) halinde ortaya çıkacak çok önemli problemlerin acı intikamını polyannacılık oyunu asla ortadan kaldıramaz.

-Sevdiğimiz bir arkadaşımıza veya özlediğimiz bir eyleme kavuşmak gibi beklediğimiz dış etken sorunlarını çözmek amacıyla, probleme iyi tarafından bakmak, ümitvar olmak, pozitif düşünmek, enerji toplamak, sinerji üretmek, danışmak, paylaşmak gibi pozitif içerikli eylemler, polyannacılık gibi görünse de, aslında kaliteli yaşamın dinamizm ve esnekliğine işaret etmektedir.

-Kaliteli yaşamda eğlenerek, dinlenerek, egzersiz yaparak, müzikle ve sanatla uğraşarak, “baltayı bileyleme” yani kendini ve ruhunu yenileyerek, daha aktif ve anlamlı eylemlere girişebilme yakıtı olarak kullanmak vardır.

-Baltayı bileyleme çok uzun sürmemelidir. Aşırı bileyleme baltayı keskinlikten körlüğe götüreceği gibi, kantarın topuzunun kaçırıldığı eğlenme, dinlenme ve lay lay lomun vereceği zararları, polyannacılık dahi asla kurtaramaz.

-Dinlenme ve eğlenme, işkolikliği dengeleme, durağanlığı ortadan kaldırma, vücuda endorfin hormonları ürettirme, rollerimiz arasındaki dengeleri koruma amacını gütmelidir.

-Zamanında görmemezlikten gelerek, önemsemeyerek, yok sayarak, korkarak, ciddiye almayarak, sebepsiz erteleyerek, bahane ve mazeretler üreterek, suçlu arayarak, kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz problemlerin çözümü imkansıza yaklaştığı gibi, yüksek kaliteli yaşamımızı da tarumar ettiği bir gerçektir.

Kaliteli yaşam kolay değildir. Yüksek kaliteli bir bedeli vardır. Özü dinamizm, öğrenme ve çalışmaya dayalıdır. Elbette eğlenme, dinlenme ve keyife de ihtiyaç duyar. Bunları polyannacılık oynamak için değil, kaliteli yaşamın çimentosu olarak kullanır. Asla lay lay lomda çakılıp kalmaz. Gerekli enerji ve yenilenmeyi sağladıktan sonra, en kısa zamanda asli görevi ve vizyonu olan “kaliteli yaşam”a geri döner.

Rahatına düşkün olup, tembelliği ve durağanlığı alışkanlık haline getirenlerin, zamanla kaliteli yaşamın hırsızlarına esir olduklarının farkında olmalıdırlar. Polyannacı yaklaşım, kaliteli bir insanın en büyük zorluklarda dahi ümidini kaybetmemesi, yılmaması, korkmaması, geri çekilmemesi, başarısızlığı beslememesi gibi kutsal eylemlerine ancak katık olabilir. Bu katığın ölçüsü kaçarsa, katkı vermekten çıkar ve problem olmaya başlar ki, ahmaklıktan ve polyannacı yaklaşımdan kaynaklanan sorunlar kaliteli yaşamın konusuna girmemelidir.

Selam, sevgi ve dualarımla,

Allah’a emanet olunuz…

 

 

Korkunç Şüphe ve Vahim Gelişmeler

 

CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar‘ın Yüksek Seçim Kurulu‘ndan (YSK’den) aldığı bilgilere göre, 2007 yılından beri Türkiye nüfusunun yaklaşık 5 milyon, seçmen sayısının ise 12 milyon arttığı ortaya çıktı.

Buna dair haberi sosyal medyada “NÜFUS 5 MİLYON ARTARKEN, SEÇMEN SAYISI 12 MİLYON ARTAR MI?” başlığıyla paylaştım. Bu paylaşıma Kosova’dan dostumuz Cengiz Curciali,”bizde Kosova’da nüfus sayısı 1 milyon 800 bin, seçmen sayısı 1.779.357. Bu nasıl olur bilmiyorum ama oluyor bi çeşit” diyerek yorum yapmış.

Hadise o kadar önemli ve o kadar dramatik ki, ağırlığını hafifletmek için mizahi bir yaklaşımla şöyle düşündüm:

Kosova’da doğan her bebek seçmen olacak akıl ve iradeye sahip olarak doğuyor olmalı. Hani “büyümüş de küçülmüş” derler ya galiba öyle.

Bu durumda Türkiyeli bebeklerin Kosovalı bebeklerden geri kalmaması için, birilerinin atağa kalktıkları ve açığı kapatmak için yapılan yoğun çalışmalarla hızla olgunlaştırılarak seçmen yapıldıkları sonucunu çıkarttım.

Her beş senede (18 yaşını yeni dolduranların dışında) yedi milyon bebeğimiz/ çocuğumuz seçmen olacak olgunluğa erişirse, bu hızla yaklaşık 15 senede Kosova’nın durumuna erişiriz. (Seçmen olmayan nüfusumuz yaklaşık 20,5 milyon olduğuna göre her beş senede 7 milyonunu seçmen yaparız ve 15 yıllık dönemde bu açığı kapatırız.)

Böylece alimallah 15 sene sonra, nüfusumuz ile seçmen sayımız -Kosova’daki gibi- birbirine eşitlenir.

*****

SEÇİMLERİN MEŞRUİYETİ

“Nüfus 5 milyon artarken nüfusun içindeki seçmenlerin sayısının 12 milyon artmasının mümkün olmadığını” belirten CHP Milletvekili Gürkut Acar, “Açık ve kesin olan şey, seçim hilesi olduğudur” diye “münafıkça” açıklamalar yapmış.

YSK‘nin Acar’a verdiği bilgiye göre, 2002 yılı genel seçiminde toplam seçmen sayısı 41 milyon 407 bin, 2007 yılında 42 milyon 799 binken, 2011 yılında 52 milyon 806 bine yükseldi.

YSK, 24 Ekim 2013 itibarıyla toplam seçmen sayısının ise 54 milyon 971 bin olduğunu açıkladı.

Demek ki 2002-2007 arası beş senede 1,3 milyon artan seçmen sayısı, 2007-2013 arası her sene 2 milyon artmış.

Yani seçmen sayısı artışı yıllık 278 binden, 2 milyona (7 katına) çıkmış.

Acar haklı olarak 2007-2012 dönemindeki bu artışın “somut şekilde açıklanması gereken bir rakam” olduğunu söylüyor.

Gürkut Acar’ın iddiası şöyle: “Açık ve kesin olan şey, seçim hilesi olduğudur. Mezardakilere bile oy kullandırarak seçim kazanmaktadırlar. AKP, hukuku ihlal eden uygulamaların ve hilelerinin hesabını mutlaka verecektir.”

Bu iddialara ilgililerin cevabını merak ediyoruz.

*****

DİYARBAKIR’DA OLANLAR

AKP ve Hükümet, Gürkut Acar’ın suçlamalarını haklı kılacak böylesine hukuk dışı ve yanlış işleri yapar mı? Dileyelim ve ümit edelim ki makul ve mantıklı açıklamalar yaparlar da bu şüpheden kurtuluruz.

Fakat bu hafta sonu yaşadıklarımızı düşününce ümidim kalmıyor.

AKP ve Başbakan, özellikle son zamanlarda yürüttüğü açılım, demokratikleşme paketi gibi, bir bölgemizin Türkiye’den kopmasına zemin hazırlayan politikalarına bu hafta sonu Diyarbakır’da tüy dikti.

PKK terör örgütünü kendi sınırları içinde barındıran, lojistik ve siyasi destek veren Peşmergebaşı Mesut Barzani ile Türkiye ve Türk düşmanı sözde sanatçı Şivan Perver, Başbakan Erdoğan’ın davetiyle Diyarbakır’a geldi. “Yaşasın Kürdistan” sloganlarıyla karşılanarak törenlere katıldı. Hem de Başbakan Erdoğan, Bakanları ve milletvekillerinin büyük saygı ifadeleriyle taltif edildiler.

Başbakan Erdoğan, Türkiye’ye “şerefsizler ülkesi” diyen, “Apo’nun hasreti” ile ölen ve üç hafta önce “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” verilen Ahmet Kaya‘yı da anarak “keşke O da burada olsaydı” diye romantik özlem dolu konuşma yaptı.

Adeta “Büyük Kürdistan” hayalinin Türkiye ayağını hayata geçirmenin bayramını kutladılar. Bütün ayrılıkçı kesimler oradaydı ve hepsinin mutluluktan gözleri ışıldıyordu. Hatta mutluluk gözyaşları dökenler de vardı.

Onlara göre “Barzani vatanına gelmişti, ev sahibiydi. Başbakan Erdoğan misafirdi.” Zaten Kürtçe konuşmalar ve türküler büyük alkışlar almaktaydı.

Benim anlayamadığım hükümet temsilcilerinin de ayrılıkçılarla aynı duygudaşlık içinde olmaları, hatta kendisinin bir özgül ağırlığı olduğunu söyleyen Arınç‘ın ve Emine Hanım‘ın sevinç gözyaşlarını tutamayışları oldu.

Başbakan’ın, daha önce  “postal yalayıcısı” dediğimiz Barzani’yle ve “Hastir” çekmesiyle ünlü Belediye Başkanıyla göz göze, el ele pozlarla taçlanan muhabbetlerini de benim “dar kafam” anlayamadı.

Bu yapılanları, Türk Milletinin kahir ekseriyeti endişeden de öte nefret ve öfke ile izlemekte.

*****

OY İÇİN BUNLARI YAPARLAR MI?

Medyada “Başbakan Erdoğan ve AKP’nin Güneydoğu bölgemizde BDP’ye kaptırmakta olduğu oyları Barzani aracılığıyla geri kazanmaya çalıştığı” dile getirilmekte.

Barzani gibi askerlerimizin şehit edilmelerinde ciddi katkısı olan, eli kanlı bir adamın iç işlerimize “oy kaygısıyla” müdahil olmasının mahzurlarını bilmek için ilim sahibi olmaya lüzum yok.

Anadolu’nun en cahil ama irfan sahibi bir vatandaşının bile bu olayı tanımlaması en hafifinden “İngiliz kaşığıyla Fransız dışkısı yemek” şeklinde olur. Yani ne yapılan iş doğru, ne de usulü.

Seçmen kazanmak için Barzani ile işbirliği iddiası mı vahim? CHP milletvekili Gürkut Acar’ın seçim kazanmak için AKP’nin seçmen yarattığı iddiası mı? Her iki iddia da korkunç.

Eğer Tayyip Erdoğan ve partisi oy hesabı uğruna Diyarbakır’da yaşananları yapabiliyorsa, seçmen sayısındaki anormal artışın yarattığı şüphe ve endişeleri gidermesi zor olur.

Bu şüpheler yaygınlaştığı zaman “kamuoyu bizi destekliyor”, “Türkiye’de her iki vatandaştan birinin oyunu alan partinin aldığı kararların meşruiyeti tartışılamaz” gibi argümanlar yerle bir olur.

 

 

Kürdistan Tangosunda Son Sahne: Diyarbakır

0

 

16 Kasım 2013 tarihi, Türk olanlar ve kendini Türk hissedenler için  tarihimizin en karanlık sayfalarından biridir. Belki Türklüğü önemsemeyen, kendini Türk hissetmeyenler veya Türk olmayanlar için bu tarih bir bayram günü kabul edilebilir. Çünkü bu tarihte Diyarbakır’da sahneye konulan oyun, 1920’de imzalanan Sevr Anlaşmasının “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir Kürdistan kurulması” perdesinin, 93 yıl sonra BOP Projesi kapsamında sahneye konulma girişimidir.

Aslında bu sahnenin en başarılı aktörü, Habur’dan Şiwan Perver’le konvoy halinde bir kahraman edasıyla Türkiye’ye konvoyla giren Kuzey Irak Peşmergebaşı Barzani’dir. Oyunun, Kürt ırkçılarının “Amed” dediği ve bölücülerin “Kuzey Kürdistan’ın başkenti” kabul ettiği Diyarbakır’da yapılması, gaflet değilse, büyük bir dalalettir. Ayrıca bütün şehrin Kürtçe afişlerle ve pankartlarla, KDP, BDP, PKK bayraklarıyla donatılması, Kürtçe konuşmalar ve türkülerin gırla gitmesi, PKK’nın yıllarca yaptığı mücadelenin bir zafer nişanesi olmuştur. Hükümetin Başı’nın tarihte ilk defa “Kürdistan” ifadesini kullanması birilerinin tarihine altın harflerle geçmiştir. Ama Türklerin tarihine değil. Yakında çıkarılacak bir afla militanların  dağlardan ineceklerini, hapislerdeki PKK ve KCK’lıların serbest kalacaklarını açıklaması ise, bölücülerin kazandıkları zaferin tescili olmuştur.

Millî şuurdan, vatan-millet-bayrak sevgisinden nasibini almamış, vatanın bölünmesinden,bir parçası üzerinde ayrı bir devlet kurulmasından rahatsız olmayanların savundukları tek nokta “bir yıldır şehit verilmemesi” dir. Bu yüzden, neredeyse zil takıp oynayacaklar. Onlar ya şu gerçeği görmüyorlar, ya da görmek işlerine gelmiyor. Devlet bir yıldır, bir çok askeri karakolu boşalttı, askeri, polisi, özel harekatçıyı geri çekti, meydan peşmergeye kaldı. PKK ve KCK bazı yerleşme birimlerinde kendi özel polis teşkilatlarını kurdular. Bu durumda peşmerge kimle çatışacak. Bu gelişmelerden rahatsız olmayanlar, sadece canını, malını, rahatını düşünenlerdir. Mütareke döneminde de canlarını ve rahatlarını düşünen bazı mütegallibe ve aydınlar ciddi ciddi İngiliz ve Amerikan Mandasını savunmuşlar, bu yüzden düşman yerine Kuvva-yı Milliyecilerle mücadele etmişlerdir.

KDP ve Barzani, Kuzey Irak’ta otonom bir bölge halinde Irak Kürdistan’ını kurmuştur. PYD ve  Salih Müslim, Esad-El Nusra çatışması sırasında meydana gelen boşluktan yararlanarak Rojawa’da Suriye Kürdistanı özerk bölgesini oluşturmak üzeredir. Türkiye ile arası açık olduğu için Esad da bu oluşumu desteklemektedir. Bu oluşumu Amerika da desteklemektedir. Türkiye Suriye’deki kavgada taraf olarak bu oluşumu bilerek veya bilmeyerek desteklemiştir. Amerika son günlerde İran’la da ilişkilerini iyileştirme sürecini başlatmıştır. Oslo’da iki yıl önce başlatılan, bugün İmralı-Kandil arasında sürdürülen ve “Akil adamlar”ın da desteklediği “Barış süreci”, adı konulmamış bir “Kürdistan oluşumu” emareleri taşımaktadır.

Yazılı ve görsel basının çoğu ya susturulmuş, ya da yandaşlaştırılmıştır. Yandaş olmayan muhalif yazarların hemen hemen tamamının işine son verilmiştir. Bu durumda kamuoyu tek taraflı oluşmaktadır. Milletin büyük bir kısmı tek yanlı haberlerle uyutulmakta, durumun vahametini algılayamamakta ve kavrayamamaktadır. Kısacası millet “şehitler gelmiyor” avuntusuyla kandırılmakta, bölünme süreci gözlerden gizlenmektedir. Vatan-millet-bayrak sevgisini yüreğinde taşıyan, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunanlar uyanık olmak ve uyuyanları uyandırmak zorundadırlar. Millî Şairimiz Âkif’in dediği gibi; Sahipsiz olan memleketin batması haktır. Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

 

 

Rakamlar ve İnsanlar

 

Başlangıcını bilmediğimiz bir tarihten bu yana, rakamlarla birlikte yaşamaktayız. Rakamların binlerce yıllık  serüveninin  ilginç  olaylara neden olarak, günümüze kadar ulaştığını gözlemlemekteyiz.

Çin, Hint, Mezopotamya, Arap, Maya, Aztek, Mısır, Roma ve Grek kültürlerinin rakamlarla ilgili önemli etkileri,  halen de ilgiyle izlenmektedir.

İlkel çağlardan beri insanlar dini inançlar, doğa olayları, mitler, efsaneler, masallar, özlü sözler gibi konu ve deyişlerle rakamlar ve sayılarla yoğun bir şekilde içiçe olmuşlardır

Sosyologların, tarihçilerin, filozofların, teologların, temel bilimcilerin  kısaca hemen tüm bilim insanlarının  çalışmaları, evrenin ve içindeki hiç bir olgunun rastlantıyla meydana gelmediğini göstermektedir.

Her şeyin Allah’ın yarattığı eksiksiz, müthiş bir sayısal sistemin ve düzenin sonucu olarak devam ettiği anlaşılmaktadır. Her bilimsel çalışma ve alınan sonuçlar bu savı destekleyip pekiştirmektedir.

Uzmanlara göre, ilkel insanlar yaşadıkları dönemlerden günümüze semboller aracılığıyla bilgi ve ipuçları vermişlerdir.

Mağara duvarlarına çizdikleri resimlerin yanı sıra, noktalar ve çizgilerden oluşan sembollerle, ilk rakamları belirlemişlerdir.

İlkçağda yaşayan insanların mağara duvarlarına çizdikleri hayvan resimlerinin altlarına koydukları noktalarla ya da çizgilerle, sahip oldukları hayvanların sayılarını  belirledikleri  anlaşılmıştır.

Daha sonra Maya medeniyetinde buna benzer sembollerin rakam olarak kullanılması bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.

Örneğin;

.      ..       …       ….       –         =       ≡

1      2        3         4        5        10    15     gibi.

Roma medeniyeti, rakam ve sayılarda alfabenin büyük harflerini kullanmıştır. Günümüze kadar ulaşan bu rakamlar halen çok yaygın olmasa da kullanılmaktadır.

I      II      III      IV       V      X      L       C       D         M

1      2      3       4        5    10    50    100     500    1000

Günümüzde yaygın kullanılan Avrupa klasik onluk bölüm rakamlarının yanı sıra Arap rakamları da kullanılmaya devam edilmektedir.

http://grafiport.com/logolar/2010/12/20/jpg/arapca-rakamlar_4xe11.jpg

(kaynak: http://grafiport.com erişim tarihi; 12.11.2013 saat 17:00)

 

Evrendeki matematiksel düzenin varlığı, pek çok örneklerle güçlenmektedir.

Ayrıca tartışılan bir diğer konu da, numeroloji uzmanlarının bütün insanların belli bir rakama kodlu olduğunu söylemeleri ve değerlendirmeleridir.

Bu görüşlere ve uygulamalara yer veren yazımı bilahare sizlere sunacağım.