25.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 938

Barzani ile Perşembe’nin Gelişinin İlişkisi !

 

Türk halkının içinde bulunduğu ruhsal ve psikolojik hali anlamak için, sahada çok bulunmak ve tespitler yapmak gereklidir. Çeşitli toplum katmanlarının ve sosyal grupların içinde bulunmadan, halkın reflekslerini anlamak mümkün değildir. Bu nedenle değişik vesilelerle gittiğim yerlerde empati yaparak halkı anlamaya ve onların özlem ile beklentilerini kavramaya çalışıyorum.

Her bir ferdin ayrı bir dünya olduğunu kabul edersek, herkesin yaşamdan anladığı ile hedeflerinin büyük değişkenlikler gösterdiğini görürüz.

Kimimiz için plazma bir televizyon almak çok önemlidir. Ya da küçük bir konut veya dört teker üzerinde dönen bir araba… Bunlara evlilik yapmak, çocukları üniversitede okutmak, yazlık almak, uçağa binmek, hac’ca ve umre’ye gitmek, yurt dışına çıkmak, hayal ettiğin yerleri örneğin Çanakkale Şehitliği, Anıtkabir, İstanbul, Edirne ve Bursa camileri, Uludağ, Abant’a gitmek gibi şeylerde eklenebilir.

Eğer fert; bunlardan birini veya yazmadığımız ama ferdin beklentisi içinde olan herhangi bir şeyi gerçekleştiriyorsa mutluluğu yakalamış olmaktadır.Bu açıdan bakılınca Türkiye’de yaşayan insanların özellikle; son 11 yıllık AKP iktidarı döneminde, bireysel mutluluğu yakaladıklarını gözlemliyoruz. Böyle olunca da, onları, kendilerini mutlu eden hadiseler dışındaki gelişmeler, pek ilgilendirmiyor.

Bu son 11 yıllık dönem, kanaatime göre halkımızın en az % 70’ni, beklentiler açısından tatmin ederek mutlu etmiştir. Tabii burada hemen hangi tavizler ve ihanet uğruna diyede eklemek isterim. AKP’nin seçimlerde yükselen oy grafiğinin, öncelikle bu nedenle olduğunu düşünüyorum.

Bütün hayali,Hac’ca ve Umre’ye gitmek olan bir vatandaşımız bunu gerçekleştirebilmişse ondan mutlu olanı yoktur. Anadolu’da bu durumda olan çok insanımız vardır. Hatırlarmısınız uçağa binmek, lüks ve pahalı bir işti. Şimdi ise sıradan, kaliteli ve ucuz bir hizmet haline geldi. Ya da bir ev sahibi olmak kimilerimiz için hayaldi. Bu da TOKİ sayesinde hal oldu. Sosyal yardımlar ve engelliye; Cumhuriyet tarihinde görülmemiş destekler, hep bu döneme rast geldi. Duble yollar, barajlar, şehircilikte gelişim, vakıf eserlerinde restarasyonlar bir çoğumuzun gönlünü okşadı. Küçük ve orta ölçekteki işletmelere verilen krediler, emeklinin ağzına çalınan bir parmak bal, küresel güçlerin izni ile ihracatın artması, okul kitaplarının bedava dağıtılması ve şimdide öğrencilere tablet bilgisayar dağıtılacak olması, bunları yapmak isteyip te yapamayan tüm vatandaşlarımızı memnun etti.

Hatta 2010 Anayasa Referandumu’na halkı öyle mutlu edecek değişiklikler yerleştirdiler ki; halkın gönlünden, tuzaklarıda görmesine rağmen, bu değişikliklere “hayır” diyesi gelmedi. Milli olduğunu zannettiğimiz insanlar bile “Yetmez Ama Evet” çığlıkları attılar. Bunlara susuz ve elektriksiz köylere dağıtılan çamaşır ve bulaşık makinaları ile buzdolapları da eklemek lazım diye düşünüyorum.“Analar ağlamasın” diye yürütülen sözde “demokratik çözüm” çalışmaları da, halkı memnun etme çabalarının zirvesini oluşturmaktadır.

Peki ne oldu da bu son 11 yıldır, dünya; önemli ekonomik krizler ve finansal piyasa çöküntüleri yaşarken biz bunları hissetmedik ve Türk halkını mutlu edecek gelişmeleri nasıl yakaladık?

Bunu anlamak için Türk Milletinin, menfaatlerinin  temini yolu ile mutlu edilerek çekildiği sessizliğe bakmak gerekir. Türk Milleti, başbakanın ağzı ile 36 etnik parçaya indirgenmiş ve Türk bu 36 parçadan biri olarak gösterilmiştir. “Ne Mutlu Türküm Diyene” tabelaları gözönünden kaldırılmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine büyük bir operasyon yapılmıştır. Türk ekonomisi ve finans sektörü, küresel şirketlerin işgaline uğramıştır.Türkiye Cumhuriyeti’nin milli kazanımları tek tek ve adeta cımbızla sökülmektedir. “Yeni Anayasa” çalışmaları ile Türk Milletinin hükümranlık hakkına son verilmek istenmektedir. Suriyeli mültecilerin ülkeye kabulü ile demografik ve kültürel değişiklikler hedeflenmektedir. Türk’e ait değerler iktidar sahipleri tarafından yerle bir edilmektedir.

Türk halkı bunları görmektedir. Ancak bireysel tatmin sebebiyle aynı zamanda mutludur. O yüzden kafası karışıktır. Bireysel mutluluk mu sürdürülsün yoksa toplumsal menfaatler mi korunsun ikilemi içinde kalmıştır. Bunların, kendisine karşı bir tuzak olduğu maalesef anlatılamamıştır.  Anlatılmaya kalkıldığında da, o; karşılık olarak“hiç bir zaman yakalayamadığı tatmini bu dönemde yakaladığını”cevaben anlatmıştır.

Barzani’nin gelişi aslında, çarşambanın gelişinden perşembenin gelişi anlaşıldığı gibi bize herşeyi anlatmaktadır. Ancak ağzına damlatılan bir damla bal ile mutluluk sarhoşu olan Türk halkı, bunu görse bile nefsi yüzünden karşılık vermemektedir.

Barzani’nin ne halt olduğu, Türk Milletine karşı beslediği husumet ve Türkiye Cumhuriyeti’ne duyduğu düşmanlık izahtan varestedir. Hele onun Diyarbakır’da, Başbakan düzeyinde karşılanışı, Türk milleti ve devleti açısından asla kabul  edilebilecek bir şey değildir. Ama bütün bunlara karşı Türk halkı sessizdir. Halbuki Türk Milletine karşı  açık hakaret olan bu hadise, çok büyük bir şekilde protesto edilebilmeliydi. Ne yazık ki; Türk halkının derdi ev almak, tatile çıkmak, yut dışına gitmek, güzel bir yerde yemek yemek ve “beleş olursa canlı olarak mezara girmek” anlayışını bizatihi yaşamaktır.

Onun için kendisine karşı yapılan ve buna karşı kendisininde kendisine yaptığı kötülüklerin farkında değildir. Zaten onun bu zaafiyeti, düşmanlarınca keşfedildiğinden suni bir mutluluk ortamı yaratılıp, yurduna el konulmak ve esaret altına alınmak istenmektedir. Barzani’nin gelişi perşembeyi çok iyi anlatıyor ama anlayacak halk nerede? Hoşgeldin Barzani! Geç bile kaldın, biz seni bekliyeli çok oldu…

 

 

Yıl 1981…

 

Ekim ayının sonları, bir Cumartesi günüydü. Ben de, okuldan yeni mezun olmuş ve Namık Kemal Lisesi’nde bir yıllık öğretmendim.

Köyde annem ve kardeşlerim olduğu için, genellikle her hafta sonu köye giderdim.

Köye gidiş yolu güzergahımız, çoğunlukla Kandıra yolu üzerinden olurdu. İzmit’ten Kandıra arabasına biner, Kayıplar Köyünde inerdik.

Kandıra arabasından indikten sonra da Ocaklar, Erikli, Ahmethacılar sapağı, Kumarlar Köyü(Gölköy) derken köyümüz olan Güvercinliğe ulaşırdık.

Bu yolculuk yaya olarak hemen hemen iki buçuk saat sürerdi. O zamanlar bu kadar araç da yok, hatta traktörler bile azdı.

Yine böyle bir yolculuk için, İzmit’ten Kandıra otobüsüne bindim, Kayıplar – Ocaklar sapağında köyüme gitmek üzere indim.

Yolda giderken bir gence rastladım. Tahminen henüz 13-14 yaşlarındaydı.

Çocuğa selam verdikten sonra, sohbete başladık. Nerelisin, hangi köydensin, diye sorunca “Abi Elmacık Deresi’ndenim” dedi.

Elmacık Deresi; Ocaklar, Şeyh Köyü ve Bitikler Köyü civarının genel adıdır.

Adının Ramazan olduğunu da öğrendiğim bu çocukla yol boyunca sohbeti koyulaştırdık, sordum;

– Okula gidiyor musun?

– Ağabey, İlkokulu bitirdim şimdi okumuyorum.

– Peki, niye okula devam etmedin? Yarından sonra diploma lazım. Ortaokulu, liseyi bitirmelisin. Böylece İzmit’te bir işe girmenin yolu açılmış olur. Daha sonra da evlenirsin. Artık köydeki gençlere kız da vermiyorlar biliyorsun, köylerde evlenmek zorlaştı.”

Ramazan rahat bir tavırla, biraz da kendine güvenen bir beden diliyle.

– Abi bu dediklerinin hepsinin kolayını bulduk.

– Ramazan, nasıl buldunuz?

– Abi; iş konusunda dere kanarındaki  ve düzdeki tarlalara kavak ektik. Ben askerden gelinceye kadar onlar yetişecek. Yetişen bu kavakları satınca da babam bana bir traktör alıvaracak, ben de onunla hem tarlaları sürecem hem de akşamları, Goruklara gaviye gidecem Koruklar; Kandıra yolu üzerinde kahvelerin de olduğu bir köy)

– Vay anassını, demek iş konusunu çözdünüz Ramazan.

– He, ağabey iş konusunu bubamla böylecenek çözdük.

Peki dedim;

– Nasıl evleneceksin, köy yerinde?

– Ağabey köylerde onun da kolayını buldular.

– Nasıl buldular?

– Evlenecek insanlara artık Ordu’dan, Giresun’dan kız buluveriyola. Bubam da bana Ordu’dan getiriverecek.

Bu cevaptan sonra benim ne soracak, ne de söyleyecek bir şeyim kalmamıştı. Biraz da konuşkan bir çocuk olan Ramazan, babasıyla kendine göre her şeyi çözmüştü.

Ama, bir şey dikkatimi çok çekmişti. Ramazan’ın en büyük hedefi; “Traktör alınınca her akşam Koruklar kahvelerine gitmek”. Bu sözleri söylerken gözlerinin içi gülüyordu, yüzündeki mutluluğu bir görmeliydiniz.

BÜYÜK HEDEF! Traktörle akşamları Koruklar kahvelerine gitmek..

Ramazanla bu konuşmalarımızdan bir hafta sonraydı. İzmit’te mahallemizde oturan Artvin’li bir ailenin bir cemiyeti dolayısıyla evlerinde bulunuyorduk.

Karşılıklı; nasılsınız iyi misiniz, ne var ne yok hal hatır sormalarından sonra salonun bir köşesine oturdum, kalabalığı gelen gideni tanımaya çalışıyordum. Bu arada kalabalık da kendi arasında sohbete dalmıştı. Ben de yanımdakilerle sohbet ederken, baktım sol yanımda ortaokul çağlarında bir çocuk oturuyor.

Elimi çocuğun omzuna koydum. Bayram atmosferinde biz de bu çocukla sohbete başladık. Adını söyledi, ortaokul son sınıfta olduğunu öğrendik, derken sıra geldi can alıcı soruya.

Biraz da öğretmenliğin etkisiyle olsa gerek; “İleride ne olmak istiyorsun” dedim.

Çocuk önce yüzüme biraz daha dikkatli baktı, sandalyedeki oturuşunu düzeltti, benim de öğretmen olduğumu bildiği için; “Hocam deniz subayı olacağım” dedi.

“Niçin subay olmayı istiyorsun?” diye sorduğumda;

“Hocam bu salondaki insanlara bakıyorum, geldiğimden beri hep onları izliyorum. Önceleri öğretmen olacağım diyordum ama bu salonda ormancı amcalar var polis amcalar var polisler öğretmenler ve doktorlar var. Ama beni en çok şu köşede oturan beyaz elbiseli subay amca etkiledi. Kıyafetini, duruşunu çok beğendim. İnsanlar da ona daha çok itibar ediyor. Hem de ona “Komutanım” diyorlar. Dolayısı ile ben de kararımı değiştirdim, artık Komutan (Subay) olmak istiyorum.

Artvin-Şavşatlı bir çocuğumuz, gördüklerinden dolayı “subay” olmak istiyor. Kandıra-Elmacık deresinden Ramazan da traktörle koruklular kahvesine gitmeyi hedefliyor.

Kim model olarak neyi görürse ona doğru gider onu hedefler. Eğitimde buna güdüleme, tetikleme denir.

Küçük yaşta içine sindirme, beynine hedefi yerleştirme; ufuk meselesi…

Demek ki ufuk önemli. Ufku açma da önemli, sadece çocuklarımız için değil büyüklerimiz için de UFUK ÇOK ÖNEMLİ.

Oysa, Elmacıkdereli Ramazan’ın ataları o geniş ufkuyla Orta Asya’dan kalktılar; Yusufeli, Oltu, Ahlat, Kerkük ve Musul üzerinden Anadolu’ya yerleştiler. O da yetmedi Bizansın burnunun dibine stratejik önemi olan KOCAELİ’ye geldiler. Yerleştiler ve yurt edindiler.

Gocaanalar, gocababalar ve çocuklar hayvan sürülerinin başında veya bir şekilde yanında hayat mücadelesi  verirken;  analar babalar ve gençler at sırtında gece-gündüz  Bizansla, Rum ve Ermenilerle mücadele ettiler. Kocaeli’yi Müslüman-Türk topraklarının bir parçası yaptılar. Kendi aralarında da yöresel isimler vererek bugünlere kadar geldiler. Gaymas, Gocagaymas, Taşköprü, Yalı bölgesi, Ağaçlı, Ovalı ve Karşıyaka gibi…

Bu ufku geniş insanlar bununla da kalmadılar, bir kısmı Kocaeli’de kalırken, diğerleri arkadan da gelen Türkmen ve diğer Türk boylarıyla beraber, Balıkesir (Karasi) üzerinden 1339’da Çimpi Kalesi’ni fethederek Balkanlar geçtiler.

Avrupa yakasına geçen ecdadımız Gelibolu, Hayrabolu ve Trakya kısmına yerleştiler. Buradan da arkadan gelenlerle birlikte Balkan Coğrafyasına taa Adriyatik kıyılarına hatta Viyana önlerine kadar gittiler.

Osmanlının son zamanlarının ve Cumhuriyet döneminin, insanımıza vermiş olduğu ufukla da; Koruklar Kahvelerine sonradan da nihayet İzmit’e kadar gelindi.

Bugün, Kandıra yöresi insanımız ağırlıklı olarak; Tavşantepe, Elmalık (28 Haziran Mah), Yeşilova, Tepeköy, Yenişehir, Eski İstanbul Yolu civarı, Kuruçeşme, Tütünçiftlik, Yarımca bölgelerinde yaşıyor. Bunun yanında az da olsa çok şükür Kocaeli sınırlarını da aşan gençlerimiz ve insanlarımız var.

Osmanlının son zamanları ve Cumhuriyet döneminde Anadolu’nun bu saf temiz insanlarına ufuk ve hedef verilmediyse veya verilemediyse de bizim insanımız da maalesef almasını, istemesini bilmedi veya bilemedi.

 

 

Milli Eğitim Bakanı’na Açık Mektup

 

Türkiye’de 2 bakanlık, Milli kelimesiyle başlar. Milli Eğitim ve Milli Savunma Bakanlıkları, Türkiye’nin varlık sebebidir. Biri, görünür düşmanlar, diğeri de cahilli düşmanıyla Mücadele eder. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türkiye’nin kalkınıp gelişmesinde çok büyük sorumluluğu vardır. Hem bugün ve hem de geçmişte Milli Eğitim Bakanlığı hep tartışma konusu olmuştur. AK Parti döneminde Milli Eğitim Bakanlığı sürekli el değiştirmiş, deyim yerindeyse Milli Eğitim Bakanlığı yaz-boz tahtasına dönmüştür.

YURT VE DERSHANE SORUNU

Nabi Avcı döneminin iki önemli tartışma konusu Türkiye kamuoyunda iz bıraktı. Ev yurtlarının denetimi ve dershanelerin kapatılma konusu. Bu iki konu Milli Eğitim’in bel kemiğini oluşturmakta. Yurt deyince eğitime başladığım ilk yıllar gözümün önüne gelir. Yurtlarda geçirdiğim o güzel günler, benim için ayrı bir anlamı vardır. Yurtlar bana eğitim kurumları kadar bilgi ve katkı sundu. Yurttaki arkadaşlar, yurtlara maddi ve manevi katkı sunan insanlar ve yurt yöneticilerimiz onları minnet, şükran ve hayırla yad ediyorum. Keşke, o gün yurtlara verilen önem bugün de verilebilse.

Dershaneler ise ayrı bir öneme sahiptir. İyi ki dershaneler var. Dershaneler sadece takviye derslerin verildiği yer değil, gençlerimizin sosyalleştiği, arkadaşlıkların kurulduğu, her bakımdan geleceğe hazırlandığı önemli kurumlar. Dershaneler bugün eğitim sistemindeki eksikliklerden meydana gelmekte. Kocaeli, Türkiye’nin en zengin illerinin başında geliyor. Eğitimde ise adeta dökülüyor. Bunun sebebi okullarda kaliteli eğitimin verilememesi. Devletin bütün imkanlarına rağmen Vali beyin ifadesiyle 1200 öğretmen ücretli olarak hizmet vermekte. Milli Eğitim Bakanlığı Kocaeli’de eğitimin sorunlarını çözemezken dershaneleri kapatarak nasıl çözecektir. Öncelikle eğitim kurumları kaliteli seviyeye çıkartılmalı ve cazibe merkezi haline getirilerek dershanelere ihtiyaç o zaman ortadan kalkacaktır. Bu noktada başta MEB olmak üzere hükümete büyük görev düşmekte.

MİLLİ EĞİTİM BAKANI’NA SORUNLARI BİLDİRDİK

Bu düşüncelerimizi ve Gebze bölgesindeki eğitimin sorunlarını geniş bir yazı haline getirerek Milli Eğitim Bakanı sayın Nabi Avcı’ya mail yoluyla bildirdik. Bakan Avcı’nın Gebze programı son anda iptal edildi. Edilmeseydi eğer, eğitim açısından Gebze için önemli adımlar atılabilecekti. Eğitim sorunlarıyla ilgili artık Bakan Avcı’nın Gebze’ye bir dahaki gelişinde kapsamlı bir çalışma olmasını umut ediyoruz.

 

İnsan Hakları Açısından Irak Türkleri’nin Durumu

 

Oğuz Çetinoğlu: Irak Türkleri hakkında yapacağınız genel bir değerlendirme ile röportajımıza başlayabilir miyiz?

İzzettin Kerkük: Bir zamanlar, özellikle 1950’li yıllarda, dış Türkler arasında sosyal, kültürel ve ekonomik bakımlardan en ileri durumda iken Irak Türkleri, günümüzde maalesef dünya Türkleri arasında en güçsüz ve fakir olanı durumuna düşmüşlerdir. Körfez savaşının da etkisi ile ekonomik güçleri adeta sıfırlanmıştır. Baas rejiminin (1) Irak Türklerine karşı uyguladığı ırkçı ve şovenist (2) politika ile hak ve hukuk tanımayan icraatı neticesinde Türkmenler perişan hâle gelmişlerdir. Maalesef Irak yönetiminin soydaşlarımız hakkındaki gayri insanî tutumu, her geçen gün dozunu daha da artırarak devam etmektedir. Dünyada hiçbir caydırıcı güç de bunun önüne geçememektedir. Soydaşlarımızın feryatları, bir yankı uyandırmadan kaybolup gitmektedir. Reyting uğruna, tamamen boş konularla uğraşan medya kuruluşlarımızın büyük bir bölümü, Irak Türklerinin dertleri ile hiç mi hiç ilgilenmemektedirler. Dünya kamuoyu da adeta Türkmenlerin dışında kalan diğer etnik grupların haklarını savunacak şekilde şartlandırılmış durumdadır.

Saddam rejiminin mecburî göç uygulamalarını protesto amacıyla Ekim 1995’de Kerkük’te, üzerine benzin dökmek suretiyle kendini yakan Zehra Bektaş adındaki Türkmen kızı, Türk değil de başka bir millete mensup olsa idi, herhalde dünyada kıyametler koparılırdı. Belki de bizim medya bu olayı günlerce ekrana getirir, çiğnenen insan haklarından uzun uzun söz ederdi. Zehra olayı Türkiye’de sadece bir gazete ve bir dergide yer aldı.

Duyduğumuza göre, her şeyleri ellerinden alınarak Erbil’e göç ettirilen Zehra Bektaş’ın zavallı annesi de, bölgeye göçe zorlanan Türkmen ailelerinin içinde bulundukları sefalete fazla dayanamayarak bir süre önce hayatını kaybetmiştir. Babasının akıbeti ise bilinmemektedir.

Çetinoğlu: Irak yönetiminin Türkmenlere karşı kindar davranılmasının ve husumet gösterilmesinin sebebi nedir?

Kerkük: Irak rejimi Türkmenlere karşı kaba ve zalimce davranıyor. Onları dışlayarak adeta ikinci ve hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi yapıyor.

Türk olmaktan başka bir günahları olmayan (şayet bu bir günahsa) son derece medenî, kanunlara itaatli ve barıştan yana olan bu insanlara karşı duyulan düşmanlığın kaynağı bilinmemektedir.

Doğrusunu isterseniz, uzun yıllardır Irak Türklerinin meseleleriyle yakından ilgilenen bir kimse olarak ben, bu soruların cevabını tam anlamıyla bulmuş değilim. Şurası bir vakıadır ki, Irak’ta iktidara gelen bütün hükümetler, resmî ağızlardan Türkiye’ye karşı dostluktan söz ettikleri halde, Türkmenlere daima şüpheli gözle bakmışlar ve onları potansiyel birer tehlike olarak görmüşlerdir. Acaba, bu durum emperyalist devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında, petrol zenginlikleri sebebiyle Irak’ı ele geçirmek için bu topraklara Türkiye aleyhinde ekmiş oldukları düşmanlık tohumlarının, müsait bir zemin bularak zamanla yeşerip bütün Arap âlemini kapsamasının bir sonucu mudur?

Yoksa Türk düşmanlığı esası üzerine kurulan Baas Partisi (3) ideolojisinden mi kaynaklanmaktaydı?

Başka sebepler de olabilir.

Çetinoğlu: Ne gibi?

Kerkük: Bilindiği üzere, Baas rejimine (1) göre, Arap soyundan gelen bir Hıristiyan (Maruni (4) vs. olabilir) Arap soyundan olmayan bir Müslüman’dan daha üstündür (Yani Türk, İranlı ve Pakistanlıdan üstün olduğu kabul ediliyor). Bu kimseler Irak vatandaşı olsalar bile, Irak yönetiminin kendileri hakkındaki bakış açısı değişmezdi.

Çetinoğlu: Sebebi?

Kerkük: Arap ırkının üstünlüğü fikriyatına dayanan Baas Partisi (3) 1940’lı yıllarda Suriye de bir Arap Maruni (4) Hıristiyanı olan Mişel Aflak tarafından kurulmuş, 1963 yılında Suriye’de 1968 yılında da Irakta silahlı darbe ile iktidara gelmiştir.

Çetinoğlu: Bir benzetme ile şöyle diyebilir miyiz? Lenin bütün dünyada yayılmasını istediği Komünist Partisi’ni, Mişel Aflak da Arap dünyasına yayılmasını istediği Baas Partisi’ni (3) kurdu…

Kerkük: Olabilir. Teşbihte hata olmaz.

Irak’taki Türk düşmanlığının gerçek sebepleri arasında az önce sözü edilen faktörlerin de rolü olmuştur. Buna, uzun yıllar Türk hâkimiyeti altında kalmanın oluşturduğu aşağılık duygusunu da eklersek, Türk düşmanlığının gerçek sebebi iyice anlatılmış olur. Fanatizm derecesine varan bu düşmanlığın başını Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin çekmekteydi.

Çetinoğlu: Irak Devleti kurulurken, İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi’ni uygulayacağını beyan ve taahhüt etmemiş miydi?

Kerkük: Irak Devleti yöneticilerinin hiçbiri söz konusu beyannamede yer alan prensiplerin hiçbirine uymamıştır. Bu cümleden olarak, Irak yönetimince varlıkları tanınmayan Türkmenlerin özellikle dil, eğitim, kültür, mülkiyet, çalışma ve seyahat hürriyeti alanlarındaki haklarına pek çok kısıtlama ve yasaklar getirilmiştir.

Çetinoğlu: Fikir ve düşünce hürriyeti açısından durum nedir?

Kerkük: Fikir ve düşünce hürriyeti, esasen bütün Irak vatandaşları için yasaktır. Türkmenler hakkında, Baas yönetimince çıkarılan kanunlara veya Saddam’ın imzasıyla yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine dayanılarak getirilen kısıtlama ve yasaklar konusunda çoğu zaman aşırı ve ölçüsüz uygulamalara tevessül edildiği görülmüştür. Öyle ki, insan haklarının en önde gelen ve insanoğlunun en mukaddes ve tabii hakkı sayılan yaşama hakkından bile Irak Türklerinin mahrum bırakıldığı bilinmektedir. Bunun en kanlı örneği, 1991 yılında Körfez Savaşı’nın akabinde Altınkoprü ve Tuzhurmatu ilçelerinde yaşanmıştır.

Çetinoğlu: Neler olmuştu Efendim, bu ilçelerde?

Kerkük: Irak kuvvetlerinin anılan bölgelerde Türk Ahaliye karşı yaptıkları katliamlar vahşet derecesine varmıştır. Yüzlerce mâsum Türkmen çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayırımı yapılmaksızın şehir meydanında kurşuna dizildikten sonra toplu mezarlara gömülmüşlerdir.

Ayrıca, 1996 yılı Ağustos ayında, Irak kuvvetlerinin Talabani peşmergelerini bölgeden atmak için Barzani güçlerinin yardımı ile Erbil’e girdiler. Şehirde Türkmenler tarafından yönetilen radyo, televizyon, gazete ve diğer kuruluşlara bazı mahallî güçlerin hedef göstermesi neticesinde baskınlar düzenlendi. Bu kuruluşların teçhizatı tahrip edildikten başka, Türkmenlerin ileri gelenlerinden 50 kişi tutuklanıp Saddam yönetimindeki bölgeye götürülmüştür. Tutuklanan Türkmenlerin çoğu, Irak Kuvvetleri tarafından hemen kurşuna dizilmiş, geri kalanları hakkında ise bu güne kadar bir haber alınamamıştır. Bu arada, Saddam kuvvetleri tarafından Erbil’de tutuklanan Irak Millî Türkmen Partisi yöneticilerinden Aydın Iraklı’nın Bağdat’ta idam edildiği. Irak Türkmen Cephesi Ankara Temsilciliği’nce açıklanmıştır.

Irak yönetiminin insan hakları sicili kapkaradır. Irak’ın yaptığı insan hakları ihlâlleri Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT) İnsan Hakları Komisyonu’nun raporlarında defalarca yer almıştır.

Çetinoğlu: Türkmenlerin Eğitim problemlerine değinebilir miyiz?

Kerkük: Vaktiyle Kerkük ve çevresinde açılan 150 kadar Türkçe eğitim yapan ilkokul, açıldıktan kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

Çetinoğlu: Irak Türklerinin mülk edinme hakları konusunda durum nasıldı?

Kerkük: Türklerin özellikle Kerkük bölgesinde taşınmaz mal satın almaları yasaklanmıştır. Türkmenlerin sadece ellerindeki taşınmazları bir Arap’a satmalarına izin verilirdi. Hiçbir Türk, bir başka Türk’e evini-dükkânını arsasını-tarlasını satamazdı.  Bu uygulamanın maksadı, Türklerin nüfus çoğunluğuna sâhip olarak yaşadıkları Kerkük şehrini Araplaştırmaktı. Nitekim Devlet, Araplara Türklerin ellerindeki malları satın almaları için büyük malî destek sağlamaktaydı. Ayrıca, Kerkük’te Türklere ait binalar, yol açma bahanesi ile düşük bedellerle istimlak edilip mal sahipleri şehri terk etmeye mecbur tutulmuştur. Evi istimlak edilen Türklerin yaşadıkları şehirde ev kiralayabilmeleri için, Baas Partisi (3) bürosundan izin belgesi almaları gerekiyordu. O izin de verilmiyordu. Bu hak, yalnızca Araplara tanınmıştı. Tarım arazileri de Türkmenlerden alınıp güneyden getirilen ve tarımdan anlamayan bedevi Araplara dağıtılmaktaydı. Asıl toprak sahibi olan Türkmen köylüleri çoğu kere çok gaddar olan yeni sahiplerin emri altında ağır şartlarda çalışmaya mecbur bırakılmışlardır. Bölgede harap hâle gelen Türkmenlere ait binaların tamiri, Türkmenlerin iş kurmaları keza Baas Partisi’nin (3) iznine tâbiydi.

Çetinoğlu: Türkmenler, devlet dairelerinde çalışabiliyorlar mıydı?

Kerkük: Türkmenlerin devlet memuriyetine alınmaları ise adeta imkân dışıydı. Çünkü Devlet memuriyetine girmek için, Baas Partisi’ne (3) üye olmak mecburiyeti vardı.

Çetinoğlu: Türkmenler Baas Partisi’ne (3) üye olabiliyorlar mıydı?

Kerkük: Kullanılması çok zor da olsa, bu imkân vardı. Fakat kimse üye olmuyordu.

Çetinoğlu: Neden?

Kerkük: Baas Partisi (3), eski Sovyetler Birliğindeki polis sistemine göre örgütlenmişti.  Baas Partisi (3) üyelerinin bulundukları yerlerdeki insanlar hakkında parti idaresine muntazam rapor verme mecburiyetleri vardı. Yâni; üye gerekirse, babası, kardeşleri ve yakınları hakkında istihbarat yapacaktı. Bu görevi layıkıyla yapmadıkları anlaşılan üyeler partiden atılacakları gibi hapsi de boylarlar.

Bu şartlar altında bütün Iraklıların olduğu gibi Türkmenlerin de siyasî haklarından söz etmek mümkün değil. Seçimler göstermelik olup Baas Partisi’nden (3) başka bir partinin seçime katılması imkânsızdı.

Çetinoğlu: Türkiye’de yönetim, Irak Türklerine nasıl bakıyor?

Kerkük: Bilindiği üzere, Türkiye’de mevzuat vs. mülâhazalarıyla Türkmenlerin gelmelerine sıcak bakılmamaktadır. Çeşitli yollarla Türkiye’ye girenler de yakalandıklarında sınır dışı edilmektedirler. Neticede; çaresiz kalan birçok aile, umut tâcirlerinin eline düşerek, büyük meblağlar karşılığında Yunanistan üzerinden Avrupa ülkelerine götürülme vaadiyle kandırılıp ölüm yolculuğuna çıkarılmıştır. Bu ailelerin büyük bir kısmı, göz göre göre Ege Denizi’nin karanlık sularında boğularak hayatını kaybetmiştir. Bu trajik olayda, daha önce batı ülkelerine sığınmayı başaran Türkmen ailelerinin geride kalan yakınlarını yanlarına çekebilmek için onlara vâki teşvikkâr davetleri de büyük rol oynamaktadır. Giderek insanlık dramı hâline gelen bu tür faciaların önüne geçilmesi gerekir. Türkiye de bazı tedbirler alınması gerektiğini hatırlamalıdır.

Çetinoğlu: Irak Türklerinin isteklerini topluca bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Kerkük: Tek amaçları insanca yaşamak olan Irak Türkmenlerinin başlıca isteklerini şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Yaşadıkları topraklarda, can ve mal güvenliklerinin sağlanması,

2- Irak’ın toprak bütünlüğü korunarak, demokratik, çoğulcu ve insan haklarına saygılı bir rejimin kurulması;

3- Türkmenlerin yaşadıkları bölgelerde Türkçe eğitim ve öğretim, basın-yayın özgürlüğünün sağlanması;

4- Türkçe radyo ve televizyon yayınları gibi kültürel hakların tanınması, bu arada 1970 yılında yürürlüğe konulan kararnâme ile uygulamaya konulan ancak daha sonra yozlaştırılan kültürel hakların tekrar hayata geçirilmesi;

5- Türkmenlerin devlet üniversitelerinden âdil şekilde yararlanmalarının sağlanması ve mezunlarının devlet memuriyetine alınmalarını engelleyen uygulamalara son verilmesi;

6- Irak parlamentosunda Türkmenlerin nüfus oranlarına göre temsil edilmesi; Türkmen bölgelerinde vali, belediye başkanı ve diğer kamu yönetimlerinde Türkmen kökenli yöneticilerin göreve tâyin edilmesi ve Türkmenleri temsil eden partilerin tanınması gibi siyasî hakların verilmesi;

7- Türkmen bölgelerinin, ülkenin gelir dağılımından âdil biçimde yararlandırılması:

8- Türkmen bölgelerinin tespiti için. BMT’nın gözetiminde Irak’ta etnik dağılımı belirleyen tarafsız bir nüfus sayımın yapılması;

9- Irak’taki dikta rejiminin baskıları yüzünden idam edilenlerin itibarlarının iade edilmesi ve ayrıca ailelerine, Irak ordusunun bombardımanı altında hayatlarını yitirmiş olan ve İran ile Türkiye’ye sığınanlara, ülkedeki terör yüzünden Irak’ın dışına göç etmek zorunda kalanlara, maddî ve manevî birçok zarara uğrayanlara tazminat ödenmesi;

10- Irak’ta vatandaşların insan hakları ihlalleri iddiaları inceleyip karara bağlayacak BMT bünyesinde bir mahkeme kurulması.

AÇIKLAMALAR

(1) Baas rejimi:Baas‘ kelimesi Arapçada ‘yeniden diriliş‘ anlamına gelmektedir. Baas rejimi, amaç olarak Ortadoğu’da tek bir Arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı birlik, özgürlük ve sosyalizm idi. Rejim, Parti birliğine ve dış baskılara karşı durmaya dayanıyordu. Rejimin uygulandığı ülkelerde; Arap ırkından gelenlere öncelik veriliyor, din ve inanç nazar-ı itibara alınmıyordu. Rejimin uygulaması Irak’ta, 1968 yılında Saddam Hüseyin’in de dâhil olduğu Hasan el-Bekr grubunun darbe yaparak iktidarı ele geçirmesiyle başladı, Saddam’ın Hasan el-Bekr’i devirip yönetime hâkim olmasıyla ağırlaşarak devam etti ve 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesi sonucunda Saddam’ın devrilmesiyle son buldu.

(2) şovenist: Sebepli veya sebephsiz olarak herhangi bir düşünceye, kavrama veya olguya olan aşırı bağlılıktır. Karşı düşünceye veya gruba olan nefret ve kötü niyet duygularını da beraberinde getirir. Özellikle kendi ırkından olmayanlardan nefret eden ve onları yok etme arzularını gerçekleştirmeye çalışan kişilere verilen sıfattır.

Bu kavramın isim babası Nicolas Chauvin’dir. Napoleon’un ordusunda asker olan bu Fransız, 17 defa yaralandı ve yine de Fransa için savaşmaya devam etti. Kendisini ülkesi uğruna feda etmekten kaçınmayan Napoleon’un askeri Chauvin’i model alan saldırgan vatanseverlik için ‘şovenizm‘ denilmeye başlandı.

(3) Baas Partisi: Arap milletinin tek bir sosyalist devlette birleşmesini amaçlayan sosyalist görüşlü siyasî parti. Baas Partisi, aşırı baskıcı bir yöntemle Arap dünyasında birlik, özgürlük ve sosyalizmi gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

1953’te Suriye vatandaşı Hıristiyan Mişel Eflak’ın kurduğu Arap Diriliş Partisi ile hangi dine mensup olduğu bilinmeyen Ekrem Havrani’nin kurduğu Arap Sosyalist Partisi’nin birleşmeleriyle kurulan ve ‘Arap Sosyalist Diriliş Partisi’ olarak da anılan siyasî partidir. Ekrem Havrani, 1910 yılında Suriye’nin Hama şehrinde doğdu, 1997’da, Ürdün’ün başşehri Amman’da öldü. Arap Komünizmi olarak adlandırdığı bir ideolojinin teorisyeni idi.

 

Baas Partisi 1968’de Irak’ta, 1970’te Suriye’de silahlı darbelerle iktidarı ele geçirmişlerdir. Baas Partisi, Suriye’de Hafız Esad’ın ölümünden sonra da iktidarını koruduysa da Irak’taki Baas iktidarı 2003 yılındaki ABD işgaliyle son buldu.

(4) Maruni: Bizans döneminde Katoliklikten Ortodoks’luğa geçen Hıristiyan Orta Doğu halklarındandır. Bizans’ın sindirme politikaları üzerine tekrar Katolik olmuşlardır. İslam devletinde varlıklarını koruyup geliştirdilerler. 1517 yılında başlayan Osmanlı egemenliği ile ek haklar kazandılar. 1800’lü yıllara doğru Çarlık Rusya’sının sürekli olarak Osmanlılara karşı kullanacağı bir koz oldular. 19. yüzyıl boyunca birçok isyan çıkardılar.

Osmanlı hâkimiyetinden sonra 20 yıl kadar Fransa yönetiminde kalan Lübnan ve Suriye’de eski haklarından mahrum bırakıldılar. Fransa çekildikten sonra yönetim Müslümanlara kalınca saldırganlıkları arttı. Silahlı gruplar oluşturdular. Yer yer şehir içinde çatışmalar çıktı ve iç savaş başladı.  Maruniler Filistin’den gelen Müslüman Araplarla çatıştılar. Bundan 7 yıl sonraİsrail Lübnan’ı işgal edince, Maruniler İsrail tarafında yer aldılar. Ülkedeki Filistinlilerin çoğunu öldürdüler. Sağ kalanlar ülkenin kuzey ve güneyindeki mülteci kamplarına sevkedildi. Bugün Lübnan nüfusunun % 32’si Marunilerden oluşmaktadır.

1940 yılına kadar genellikle dağlarda yaşayan Maruniler bu zamandan sonra Lübnan’ın başşehri Beyrut’a yerleştiler. Bir kısmı ise ABD’ ye göç etti. Suriye’de kalanları da bulunmaktadır. Azınlıkta olmalarına rağmen siyasette etkili olmuşlardır.

(5) Turancılık: Mecazî bir kavramdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, yaşamakta olan Türklerin kendi devletlerinin çatısı altında bağımsız yaşamalarını benimseyen idealin adıdır. Türklerin tek yurtta, tek devlet çatısı altında bir araya gelmeleri’ şeklindeki târif, hiçbir ideolog tarafından yazılmamış, seslendirilmemiştir. Bu şekilde tanımlamalar kötü niyetlilerin hedef saptırmasıdır, yanlış bilgilendirmesidir. Türkleri bağımsız ve hür yaşamasını isteyenleri, dünyayı kan gölüne çevirmek isteyen câniler olarak göstermek suretiyle aşağılama maksadına yöneliktir.

İZZETTİN KERKÜK

1929 yılında Kerkük’ün Musalla semtinde doğdu. 1936’da Kale İlkokulu’nda başladığı ilk eğitimini, 1938’de Korya’da Gazi İlkokulu’nda sürdürdü. 1943 yılında 14 yaşında iken babasını kaybedince velayetini dayısı üstlendi. Kerkük İdadisi (Lisesi)’nden 1949′ da mezun oldu. 1949-1950 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne yazıldı. Aynı yıl geçirdiği hastalık yüzünden öğrenimine ara vermek mecburiyetinde kaldı ve 6 ay süreyle hastanede tedavi gördü.

Gazetecilik Enstitüsü’ne devam ederken Türk Haberler Ajansı’nda çalıştı. 1951 -1953 yılları arasında Kerkük Takvimi’ni çıkararak, Irak Türkleri arasında takvim yayımlama geleneğini başlattı. 1955 yılında ‘Irak Türklüğü Hakkında Düşünceler‘ adlı broşür ile 1956 yılında ‘Türk-Irak Dostluğunun Işığında Irak Türkleri‘ başlıklı kitabı hazırlayarak yayımladı ve Türk kamuoyunun dikkatini bu noktaya çekti. Bu çalışmaları sebebiyle Irak Hükümeti’nin baskılarına mâruz kalınca, 1957 yılında Türk vatandaşlığına geçti. Bunun üzerine Irak vatandaşlığından çıkartıldı.

1957 yılında Fuzûlî Dergisi’ni yayınladı. 1956 -1960 yıllan arasında Beyrut’ta yayımlanan Türkiye taraftarı el-Belağ Gazetesi’nin Türkiye muhabirliğini yaptı. 1959 yılında Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Kurucu Üyesi ve Genel Sekreterliği görevinde bulundu. Günümüzde Halk Eğitim Merkezi, bir dönemde de Millî Türk Talebe Birliği olarak kullanılan binada, Kerkük Gecesi düzenledi.

Kerkük ile ilgili mücadelesi yüzünden zaman zaman aksattığı öğrenimini 1960 yılında tamamladı ve  İktisat Fakültesi Siyasî İlimler ve Maliye Bölümünden mezun oldu. 1961 ‘de Dışişleri Bakanlığı Merkez Teşkilatı Dış Türkler Dairesi’nde, Arapça mütercim olarak çalışmaya başladı. Bu tarihten sonra yazılarında ‘Sönmez Ateş’ takma adını kullandı.

1964 yılında Dışişleri Bakanlığı Dış Teşkilat imtihanını kazanarak, idarî kadroya geçti. T. C. Şam Büyükelçiliğinde 6 yıl Ataşe olarak çalıştı. Başarılarından dolayı kendisine takdirnâme verildi. Türkiye-Irak Hudut Komisyonu’nda ve çeşitli milletlerarası görüşmelerde Türk Heyeti üyesi ve tercüman olarak vazife yaptı. 1974-1977 yılları arasında Paris Büyükelçiliği’nde, 1979-1983 yıllarında Abu Dhabi Büyükelçiliği’nde, 1985-1990 yıllarında da Riyad Büyükelçiliği’nde İdarî Ataşe olarak olarak görev yaptıktan sonra 1990 yılında Dışişlerindeki 30 yıllık hizmetini tamamlayarak 1. dereceden uzman unvanı ve kendi arzusu ile emekliye ayrıldı ve İstanbul’a yerleşti.

1997 yılında Kerkük Vakfi’nın kurucuları arasında yer aldı ve Vakfın Başkanı oldu. Hâlen başkanlık görevini yürütmektedir.

YAYINLANMIŞ ESERLERİ:

Kerkük Halk Türküleri ve Hoyratları: Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Cemiyeti Yayınları. İstanbul, 1961

Kerkük Üzerine Söylenmiş Şiirler: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1963. (Derleme)

Irak Türklüğü Hakkında Düşünceler: İstanbul, 1955. (Derleme)

Türk-Irak Dostluğunun Işığında Irak Türkleri: İstanbul, 1956. (Derleme)

Haşim Nahit Erbil ve Irak Türkleri, Kerkük Vakfı, İstanbul, 2004.

Irak Türkleri Bibliyografyası (Henüz basılmamıştır).

Bunların dışında, Sönmez Ateş takma adı ile yayınlanmış 17, İzzettin Kerkük adı ile yayınladığı, derin araştırma ürünü 65 adet makalesi vardır.

 

 

Üniversitemize Kazandırılacak Bir Güzel Eser: Semahat Aracı Tıbbi Destekli Yaşlı Yaşam Merkezi

 

Halkımızın ve hekimlerimizin karşılaştığı önemli bir çaresizlik de hastahane desteği ihtiyacı giderilmiş  fakat çeşitli yönleriyle tıbbi destek ihtiyacı olan yaşlılarımıza bu hizmeti verebilecek yer ve imkanı bulamamaktır. Alzheimer, bunama, kronik hastalıklar sebebiyle muhtelif komplikasyonları oluşmuş fakat hastahanelik olmayan insanlarımızın ihtiyaç duyduğu tıbbi desteği verebilecek yerlerin olmayışı önemli bir eksikliğimizdir.

Bu tür vakalara bakmak durumunda kalan vatandaşlarımızın, yaşlı bakım pratiği eğitimini alabileceği kurumlarında  olması ayrı bir ihtiyaçtır. Bunun ne kadar önemli olduğunu ancak yaşayan bilir. Yaşlı Anne-Babasına bir ilacın nasıl verilebileceğini, ne yapıp da onu üzmeden, yormadan ilacını kullandırabileceğini, kişisel bakım ihtiyacına yardımcı olmayı bilemeyen insanın çaresizliği, basit-kısa eğitimlerle giderilebilir.

Bakım ihtiyaçlı yaşlısı olan ve bu yaşlısına kendisinden başka bakanı olmayan bir insanın, bu yaşlısını 3 -5 günlük kısa zaman dilimleri için emanet edebileceği bir yaşlı bakım merkezinin varlığı da, geleneksel aile yapısından çekirdek aile yapısına dönüşen toplumumuzda, ihtiyaç duyulan kurumlardandır. Günümüzde çocuklarımız için kreş ne kadar önemli ise bakıma muhtaç yaşlılarımıza  hizmet veren yerlerimizin de olması ve çoğalması  o kadar önemlidir.

Tıbbi Destekli Yaşlı Bakım Evi işte bu gibi  ihtiyaçlara cevap verebilmek için düşünülmüştür. Böyle bir ihtiyacı danışmanlığını yaptığım Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu ile paylaştığımda önemini ve gereğini kabul etmiş ve bir çalışma yapmamı istemişti. Konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları ile değerlendirmeler yapıldı. Bunlardan biri de Alzheimer derneğidir. Dernek yönetimindeki Dr. Ayten Gül ve Prof.Dr. Hüsnü Efendi böyle bir kurumun lüzumluluğunu en iyi bilen ve yapılabilirse yerinde bir hizmet olacağını paylaşanlardandır. İzmit Yaşlılar Derneği Başkanı Sn.Sevcan Tamer, Huzurevi Derneği Başkanı Sn. Olcay Ilıcalı değerlendirmelerini aldığım, konu hakkında danıştığım kişilerdir.

Büyükşehir Belediye Başkanımızın kanaati ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının fikri, böyle bir kurumun tıp fakültesi bünyesinde kurulup çalıştırılmasının daha yerinde ve doğru olacağı  şeklindeydi. Bu sebeple rektörümüz Prof. Dr. Sezer Komsuoğlu ile görüşülmesi kararlaştırıldı. Yapılan görüşmede Sezer hocamız böyle bir kurumun  şehrimiz ve üniversitemize prestij katacağı, hem de ülkemiz de örnek bir kurum olacağı, bunun çok yerinde bir düşünce olduğunu belirtiler. Nöroloji hocalarımızdan Prof. Dr. Pervin Kutluay İşeri Hanımı görevlendirerek bu tür kurumların gelişmiş ülkelerdeki durumu hakkında bir çalışma yapmasını ve bu çalışma ışığında projelendirme yapılmasını istediler. Böylece Sezer hocamızın yapıcı gayreti sayesinde hem proje ortaya çıkmış hem de üniversitemizde böyle bir kurum için yer tahsisi gerçekleşmiştir.

Böyle bir projenin hayata geçilebilmesi için ilgililer tarafından kaynak araştırılırken, Aracı ailesinin anneleri Semahat Aracı adına kalıcı bir hayır işi yapma istekleri düşüncesini bilmem sebebiyle konuyu kendileri ile paylaştım. Babaları Şükrü Aracı adına Derince de yaptırdıkları ilköğretim okulu Aracı ailesi için bir mutluluk kaynağı olmuştu. Anneleri Semahat Aracı’nın adını yaşatacak olan böyle bir eserin yapılmasını ve şehrimize böylesine önemli bir sosyal proje ile katkı vermenin kendileri için de mutluluk verici olacağı kararı ile projeye evet dediler. Tıbbi hizmetlerinde bulunmam sebebiyle tanıdığım Şükrü Amca ve Semahat teyze birbirlerine gösterdikleri sevgi, şefkat ve hizmet yönleriyle örnek alınacak insanlardı (Allah rahmet etsin ve mekanları cennet olsun). Oğulları olan İbrahim-Kemal Beyler; kızları Zümran ve Ayşe Hanım efendiler böyle bir projeye de sahiplenmekle Anne ve Babalarına ne kadar layık olduklarını göstermişlerdir. Başarılı iş adamlıkları yanında imkanlarını bu tür sosyal projelerle zenginleştirdikleri için kendilerine tebrik, takdir ve teşekkürlerimi sunarım.

Koruma grubu, 16 Kasım 2013 tarihinde Hatay Kırıkhan’daki fabrika açılışında, oradaki misafirleriyle  Semahat Aracı Tıbbi destekli yaşlı yaşam merkezinin yapım sözünü  paylaştılar. Orada projenin dış cephe çizimleri gösterildi. Böyle bir konuya sahip çıkan rektörümüz Sn.Sezer Komsuoğlu ve yapımını üstlenen Aracı ailesi, konuya her türlü destek olma sözü veren Büyük Şehir Belediye Başkanımız Sn.Karaosmanoğlu takdirle anılacaktır.  Önümüzdeki ay temeli atılacak ve bir sene içinde de bitirilecek olan bu eserin hayırlı olmasını dilerim.

 

 

 

 

“Yeni Türkiye” Tuzağı

 

Gazetemiz Yeniçağ’ın güzel bir hizmeti de günün tarihi başlığı ile tanınmış şahsiyetlerin ölüm tarihlerini okuyucuya hatırlatmasıdır. Resimleri ve isimleri gördükçe bu şahsiyetleri tekrar rahmetle andım. Bunlardan çok sevgi ve saygı duyduğum değerli sanatçı Yıldırım Gürses‘i, silahlı saldırı sonucu şehit edilen gazeteci-yazar İlhan Darendelioğlu‘nu, geçenlerde vefat eden kıymetli araştırmacı yazar Aytunç Altındal‘ı rahmetle anıyorum.

Nasıl bir anayasa hazırlanacağı ve bunun “Yeni Türkiye” adı altında ülkenin tanınmaz hale getirilip nasıl dönüştürüleceğini Oslo gizli toplantılarında I. veII. Habur rezaletlerinde ve Diyarbakır’daki gösterilerde daha iyi anladık.

1. Habur rezaleti devleti küçük düşürücü, terörü teşvik edici, hukuk devletini yıpratıcı, hukuku çadıra indirip terör örgütü mensuplarına tanınan imtiyazlar unutulmamışken; bu defa 16 Kasım Cumartesi günü barış, kardeşlik ve demokratik açılım örtüsü altında Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerin üzerine gidilmiş, insanlarımız arasında düşmanlık tohumları ekilmiştir. Vatandaşları birbirine soğutan, birbirine zorla resmi kanaldan ötekileştiren bir süreç demokrasiye hizmet etmez ki kardeşliğe hizmet etsin. Etnik ırkçılığın demokratikleşme diye takdim edildiği bir ülkede iyi niyetten bahsedilemez.

Türk’ün ve Türkiye’nin herşeyine düşman Barzani ailesinin son temsilcisi olan Mesud Barzani’nin hiç bir şey olmamış gibi Diyarbakır’da ağırlanması etnik bölücülük tarihinde önemli bir merhaledir. Kardeşlik, egemenlik haklarının paylaştırılmasını gerektirmez. Hiçbir ciddi devlet egemenlik hakkına ortak aramaz. Diyarbakır meydanında egemenliğe ortak ilan edilmiştir. Sayın Başbakan’ın ağzından dökülen Kürdistan ifadesi büyük bir siyasi gaftır. Herkes bunu söylüyor biz niye söylemeyelim ki, şeklindeki bir yaklaşım ciddi devlet adamlığı ile bağdaşmaz. Türkiye Ortadoğu’daki politikalarını uygularken ABD piyonu Barzani’ye veya başkalarına sırtını dayama ihtiyacı duymamalıdır. PKK ve Öcalan ile Barzani arasındaki soğukluk geçerli bir akçe değildir.

Kürtçü ırkçılar arasında liberal, komünist ve İslamcı kanatlar vardır. Bunların hedefi bir olduğuna göre, ne değişir ki? Baba Barzani (Mustafa Barzani) Irak Türkmenlerine yaptıkları unutulmamıştır. Osmanlı’ya karşı bir asır önce başlayan ihanetleri bugün oğlu tarafından sürdürülmektedir. Dede Sait Barzani Osmanlı’ya karşı en çok ayaklanan mahalli aşiret reisi idi. Bölgede aşiretler arası çatışmalarda, adam kaçırmalarda, kaçakçılık gibi her türlü olayların arkasında Molla Mustafa Barzani vardı. Sayın Kenan Akın’ında belirttiği gibi, ABD’de tedavi olur. Genelkurmay arşivlerinde Baba Barzani’nin Rusların desteği ile Ermeni çetelerini Türklere karşı kışkırttığı dikkat çekmektedir. Sonunda Molla Barzani Amerika’ya sığınır ve orada ölür. Böyle bir ailenin aynı çizgiyi izleyen bir aşiret reisine Ankara’da ülke çıkarlarını hiçe sayarak, çok önemli bir şey yapıyormuş gibi devlet başkanlığı muamelesi yapmak akıl ve mantıktan uzak olmaktır.

Yabancı basında da yer aldığı gibi Kürdistan bizzat Türkiye’ye kurdurulmaktadır. Terör örgütünün ve diğer Kürtçü ırkçı grupların hedefi ne ileri demokrasidir, ne kardeşlik, ne de barıştır. Dört ülkeden parçalar birleştirilerek sonuçta Kürdistan’ı kurmak için bölgesel özerkliği temin etmektir. Yeni Türkiye dedikleri, bugün Kürtçü ırkçılara, yarın Ermenistan’a bol keseden ABD’nin hakemliğinde imtiyazlar dağıtılmasıdır. Buna toprak, tanıma da dâhildir.

Bizler Kürt-Türk demeden binlerce insanın katili bir terör örgütünü bağrınıza basarken; terörle mücadele eden kahramanlara savaş açtık. Bu kahramanlar ve aziz şehitlerimiz en yüksek rütbeden erine kadar Türk milletinin kalbinde yaşayacaktır. Yanlış uygulamalar hukuk devletine olan güveni sarsmıştır. Nedense Türkiye aleyhine çalışanlar, iktidara küfredenler Diyarbakır’da makamlarında ziyaret edilmiştir. Hakaret edenler, toprak talebinde bulunanlar ödüllendirilerek caydırılacakları zannedilmektedir. Türk düşmanları köşke bile çıkarılmaktadır. Ahmet Kaya isimli bir türkücü sadece saz çaldığı için suçlu görüldüğü şeklindeki bir değerlendirme hukuk devletine ve ülkenin itibarına bir darbedir.

Barzani Ankara’da ağırlanırken PKK Suriye’de devlet kuruyor. Barzani bölgesindeki terör örgütü kamplarını kaldırdı mı? Kerkük’te konsolosluk ve hastane açabildik mi? Gerçekler dışlanarak politika oluşturulamaz. Türkiye’ye yaptırılan yanlışlar; 10-15 sene sonra Türk Cumhuriyetlerinin önüne yeni dayatmalar olarak getirilecektir. Graham Fuller’in“Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabına ve diğerlerine uymaya mecbur musunuz?

 

 

Samimiyetsizlerin Atatürk’ü Anması

 

Bu gün, bir nebze de olsa; rahat, huzurlu, güvenli ve mutlu bir hayat sürüyorsak, bunu Atatürk  ve silah arkadaşlarının yaptığı “İstiklal Mücadelesi”ne ve devrimlere borçluyuz. Bundan sonra bizim yapacaklarımızın da çocuklarımızın ve torunlarımızın hayatını şekillendireceği gibi…

Atatürk, önce silahlı ondan sonra da siyasal bir mücadele vermeseydi, ne durumda olurduk? Bunu anlamak çok basittir. Kaybettiğimiz topraklarda Türkler, 2013 yılında nasıl yaşıyorlarsa, o halde olurduk.

Bunu öğrenmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Yunanistan’da, Batı Trakya Türklerinin 2013 yılında çektiği zulüme, Bulgaristan Türklerinin çilesine, Makedonya – Kosova ve Romanya Türklerinin feryadlarına, Türk gibi görülen Boşnakların uğradığı soykırıma, Musul ve Kerkük’le andığımız Irak Türklerinin göz yaşlarına, Kıbrıs Türklerinin nasıl topyekün imha aşamasına getirildiğine, Rodos ve İstanköy’deki Türklerin ne durumda olduğuna, Suriye ve Lübnan’daki Türklerin gözlerindeki endişeye, Ermenilerin Karabağ’da yaptıklarına ve Güney Azerbaycan’ın esaretine bakmak yeterde artar bile! Çok uzaklara da gitmedik. Hemen yanıbaşımızdakileri örnekledik.

Biz yani Türkiye topraklarında adına “Türk Milleti” dediğimiz insan topluluğu, saydığımız çevredeki insanların 100 senedir çektiklerinin hiç birini,Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde yaşamadık.

Sorunlarımız yok mu? Elbette var. Ancak bu sorunların varlığına rağmen  Atatürk, bizim, onurlu ve gururlu yaşamamızı temin etti.

Bugünkü Türkiye’nin toprakları, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal edildi. Bu işgal, 06 Ekim 1922’ye kadar sürdü. Yani dört yılı aşkın bir süre… Yüzbinlerce kadınımıza tecavüz edildi, yüzbinlerce insanımız çoluk çocuk, yaşlı, kadın, genç demeden katledildi, gayrimenkullerimize ve mallarımıza el konuldu, el konulamayanlar ise yakılıp yıkıldı.

Ben her zaman söylüyorum, Atatürk’ün sevgisini Türk Milleti’nin içinden söküp atamazsınız. Çünkü o hiç bir şey yapmadı ise bile, bizim için “namus”umuzu kurtarması yeterde artar. Bir tek bunun için bile, Atatürk sevgisi ve ona bağlılık ölmez…

Tabii ülkenin vatansever ve milliyetsever insanları olduğu kadar, azınlıkta olsalar, gafil ve hainleride hep vardı. Bunlar Atatürk’ü tanımayan ve onun, ne yaptığını bilmeyen nesiller yetiştirdiler. İşte Atatürk’e ve aslında Türk Milletine düşmanlık derecesinde muhalif olan bu zihniyet, takkiye yaparak  zaman zaman Türkiye’de ipleri de eline geçirmiştir. Ancak bunların iktidar olması, Türk Milleti’nin Atatürk’le bağını koparmasına yetmemiştir. En azından bu,10 Kasım 2013’debir kez daha,herkes tarafından görülmüştür.

Şimdi “sinekten yağ çıkarma” misali Atatürk’e muhalif ve düşman olanlar, uyduruk vesile ve toplantılarla Atatürk’ü anmaya çalışarak, Türk Milletini bir kez daha aldatırmıyım çabasındadırlar.

“Ne Mutlu Türküm Diyene”tabelalarını söküp indirenler, Türklükle mücadele içinde olanlar, Atatürk’ün adını ağzına almayanların; 10 Kasım’da Atatürk’ü anması ne kadar gariptir. Hele mevlidler tertip etmeleri, kadın milletvekilleri ve belediye başkanlarının ağlamaklı ifadeleri! Beyler, hanımlar siz kimi kandırıyorsunuz? Önemli olan Atatürk’ü öldüğü gün anmak değil Atatürk gibi yaşamaktır.

Atatürk gibi düşünüp ve yaşamayanların hakim olduğu bir 10 Kasım gününde İstanbul’un ortasında bir AVM’de, marka bir kafeteryada, tesettürlü ve başı açık bayanların bir arada oturduğu masanın yanındaki masaya oturtulmamak ve nedenini sorduğumda, “nedeni yok” denilmesi, içinde bulunduğumuz samimiyetsizliğin bir göstergesidir. Hukuki mücadele başlattığım için şimdilik bunların ismini vermiyorum. Siz buna muhafazakar ve demokrat dönemin, insan hakları ihlali mi? özgürlüklerin kısıtlanması mı?  laikliğin zedelenmesi mi? mahalle baskısı mı? ne derseniz deyiniz. Ama ülkemin içinde olduğu durum bu…

Ey Büyük Önder Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin ülküde zerrece bir kırılma göstermeden, izini takip ederek yürüyeceğiz. Hem sahte ve çakma Atatürkçülere hem de arkandan timsahın gözyaşları gibi yaş dökenlere rağmen…

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Çanakkale Seyahati / 4

0

 

Bundan önceki yazımızda araba vapuru ile Çanakkale’den karşı sahile geçtiğimizden bahsetmiştim.

Karşı sahile geçince, hayırlısı ile İzmit’e dönüş yolculuğumuz başlamış oldu. İzmit’ten hareketimizde olduğu   gibi  yine  Kafile Başkanı  Mustafa Bey yolculuğumuzun hayırlara vesile  olması  ve kazasız belasız bir yolculuk yapabilmemiz için El Ezher  Mezunu  Cemal  Barış Bey kardeşimizden  bir Aşrı  Şerif  okumasını rica etti.. Cemal Beydebu defa her Yatsı Namazından sonra okunan ve halk arasında Amenerrasülü olarak bilinen BAKARA Suresinin son iki ayeti olan 285 ve 286 Ayetlerini o güzel sesiyle okudu. Kendisine teşekkür edildi.

Keşan istikametine doğru yolumuz devam ederken yeni sürprizlerle ile karşılaştık. Şöyle ki, araç komutanı Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve arkadaşları kafilenin “EN”lerini seçmek için kendi aralarında gezi boyunca bir çalışma yapmışlar. Mustafa Bey bir ara mikrofona gelip, arkadaşlar size bir sürprizimiz var deyince tabi ki herkes merak etti. Nedir diye sorduğumuzda  Mustafa  Bey,  gezi boyunca bir çalışma yaptıklarını ve çalışmanın neticesinde de kafilenin  “EN”lerini tespit ettiklerini söyledi..Yerimiz dar olduğu ve ekip de kalabalık olduğu için açıklanan isimlerin hepsini buraya yazmama imkanı olmadığı için örnek olması bakımından sadece birkaç kişinin isminden bahsedeceğim. Bu bakımdan buraya ismini yazmadıklarım sakın alınmasınlar.

Av. Ruhittin Sönmez ve Ailesine Jüri özel ödülü,

-Ahsen Okyar’a, Hanımından her an telefon bekleyen Adam ödülü,

Cemal Barış’a en kalabalık aile ödülü,

-Ali Kahraman ve eşine en uyumlu çift ödülü

-Cengiz Arslan’a bilge Adam ödülü

İdris Türkten’e de Başkanına en çok sahip çıkan Adam ödülü verildiği açıklandı. Arkasından da“EN” seçilenlerin her birine küçük birer hediye verildi. Tabi ki bu da ekip arasında hoş bir durum meydana getirdi.

Bu arada arabamız da Keşan sathı mailine girmişti. Araç Komutanı Mustafa Bey yakınlarda yolumuzun üzerinde Yenimuhacir diye Belde var oraya sapacağız dedi. Sebebini sorduğumuzda ise, burada beş yıldızlı ÖZ – EN Satır Et lokantası var, öğle yemeğini orada yiyeceğiz dedi. Biz önce böyle küçük bir kasaba da beş yıldızlı lokantanın ne işi var diye düşündük. Zira,Yenimuhacir Beldesi tam bir köy manzarasını andırıyordu. Fakat lokantaya varıp içini görünce,hele birde içerisinin müşteri ile dolu olduğunu görünce bir hayli şaşırdık. Mustafa Bey burayı biliyormuş. Belediye Başkanı da arkadaşı imiş ve onunda soyadı Ordu imiş. Belediye Başkanı başka bir yerde olduğu için görüşme imkanımız olmadı. Şayet görüşebilseydik  Musa Ordu’yu tanıyıp tanımadığını soracaktım. Mustafa Bey önceden buraya telefon edip yerlerimizi ayırtmış ve yiyeceğimiz yemeklerin siparişini dahi vermiş. Üstelik yemeğin pazarlığını yapıp indirim bile yaptırmış.

Esasen öğle vakti bir hayli geçtiği için karnımız acıkmıştı. Ellerimizi yıkayıp hemen masalara oturduk. Kısa bir süre içerisinde Sıcak sıcak satır et köfteleri geldi. Köfteleri yemeye başlayınca gözümüz gönlümüz açılmaya başladı. Hakikaten köfteler harikaydı. İkram edilen yoğurt, turşu ve tatlılar da çok güzeldi.  Dr. Gülden Hanım turşuyu o kadar çok beğendi ki, bir kilo da eve götürmek için aldı. Yediğimiz yemeklere göre fiyatı da çok uygundu Meğer oralarda satır et köftesi çok meşhur imiş. Bu sebeple Kasabasının girişinde oldukça büyük olarak ” Satır Et Diyarı Yenimuhacire hoş geldiniz” tabelası asılmıştı.Geçtiğimiz yol güzergahında da sıkça satır et lokantalarını reklamlarını gördük,

Yemek sonunda burada benim ile alakalı çok hoş bir sürpriz ile karşılaştım. Benim nüfus cüzdanımdaki tarihe göre üç Kasım doğum günüm idi. Bunu bilen arkadaşlar önceden lokantaya telefon edip doğum günü pastası hazırlatmışlar. Pasta mumlarıyla beraber masaya gelince benim Hanımla birlikte pastayı kestik. Fakat pastayı keserken acemi olduğumuz her halimizden belli oluyordu Zira, ömrü hayatımda ilk defa doğum pastası kesiyordum. Öğrendiğime göre doğum günü pastasının siparişini veren  Ali Kahraman imiş. Bunun için hem Ali Beye, hemde diğer arkadaşlara teşekkür ederek yemek faslını tamamladık. Buradaki cami de İkindi Namazını da kıldıktan sonra yolumuza devam ettik.

Malkara civarında kaliteli yöresel Şarküteri maddeleri satan bir yer olduğu söylendi. Orada durduk. Buradan bir hayli alışveriş yaptıktan sonra yolumuza devam ederek Allah’ın izniyle akşam saat 21.oo sıralarında İzmit’e avdet ettik.

Böylece, Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının 39. Şura münasebetiyle tertip etmiş olduğu Çanakkale gezisi hayırlısı ile sona ermiş oldu. Öyle tahmin ediyorum ki, geziye iştirak eden arkadaşlar ziyadesiyle memnun kaldılar. Zira,bu kadar uzun bir yoldan gelmiş olmamıza rağmen, hiç birisinin yüzünde yorgunluk alameti görünmüyordu.

Bu vesile ile geziyi tertip eden ve gezi boyunca her türlü kahrımızı çeken başta Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’e, Ocak Sekreteri Hasan Uzunhasanoğlu’na, tarafsız bir şekilde kafile başkanlığı yapan Mustafa Kemal Cerrahoğlu’na Yolculuk esnasında okuduğu güzel şiirler ile hoş bir vakit geçirmemize vesile olan Cengiz Arslan’a, bizim bulgur meselesini tatlı üslubuyla çok güzel takdim eden Yunus Özen’e, Çanakkale de bizi ağırlayan Ocak Başkanı Abdullah Sarıca’ya, bizimle beraber yolculuk eden bütün arkadaşlara ve bizi kazasız belasız götürüp getiren araç kaptanı Yunus Emre’ye ayrı ayrı hasseten teşekkür ederim.

 

 

İslam’da Öğretmenin Değeri

 

Yüce dinimiz İslam, ilme, ilim öğrenme ve öğretmeye büyük önem vermiştir. Zira ilim, sadece sahibine değil, insanlara ve tüm canlılara sayısız faydaları bulunan eşsiz bir hazinedir. Bundan dolayıdır ki, ilim sahipleri Kur’an-ı Kerim’de, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) buyrularak övülmüştür.

İnsanın kendisine lazım olacak doğru, iyi ve güzel olan şeyleri, kendisine zarar verecek şeyleri bilmesi, bir iş ve meslek sahibi olması ve böylece dünyada huzurlu ve mutlu olabilmesi ilim öğrenmesiyle mümkündür. Yine insanın Allah’ı tanıyabilmesi, O’na hakkıyla kul olabilmesi ve ahiret hayatını kazanabilmesi de ilim öğrenmesine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’de, insanlar içinde Allah’a karşı derin saygı duyan ve O’ndan gereği gibi korkanların âlimler yani bilgi sahibi kimseler olduğu bildirilmiştir. (Fâtır, 35/28) İlim öğrenmek ve öğretmekle meşgul olan kimseler Allah katında üstün bir yere sahiptirler. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin.” (Mücâdele, 58/11) Hz. Peygamber (s.a.s.) de öğrendiği ilimle amel eden ve onu başkalarına öğretenlerin gıpta edilmeye layık kimseler olduğunu bildirmiştir. (Buharî, İlim, 15)

İnsanın bildiklerini başkalarına öğretmesi dinimizde en büyük iyilik ve infak olarak kabul edilmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bilmeyenlere ilim öğretmek sadakadır. Sadakanın en faziletlisi de bir Müslüman’ın ilim öğrenmesi ve başkalarına öğretmesidir.” (İbni Mâce, Mukaddime, 16)  Bu öğrenci yetiştirmek şeklinde olabileceği gibi kitap yazmak, vaaz ve konferans vb. yollarla da mümkündür. Bu gibi ilmî faaliyetler kişinin öldükten sonra bile amel defterinin kapanmamasına ve sevap kazanmasına vesile olan bir sadaka-i cariyedir. (Müslim, Vasiyyet, 14)

İlim ancak okumakla, eğitim ve öğretimle elde edilir. Bunun için de bir öğretmene ihtiyaç vardır. İnsanoğluna bilmediği her şeyi öğreten Yüce Allah’tır. (Alak, 96/5) Bunun içindir ki, öğretmenlik kutsal bir görevdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir öğretmendi. Efendimiz (s.a.s.) bunu bizzat kendisi şöyle ifade buyurmuştur: “Ben, ancak bir muallim olarak gönderildim.” (İbn Mâce, Mukaddime, 17) Allah Resûlü’nün en belirgin özelliklerinden biri tebliğ yani eğitimciliğidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Allah’tan aldığı mesajları aynen insanlara ulaştırmış, dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmaları için onlara rehberlik etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah’tan aldığı tebliğ görevini, tamamen bir eğitim-öğretim faaliyeti olarak yerine getirmiştir. Kur’an’da, “Nitekim kendi aranızdan, size ayetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bakara, 2/151) buyrularak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in eğitici ve öğreticilik yönüne vurgu yapılmıştır.

Yüce Allah’ın ahlâkını övdüğü (Kalem, 68/4) ve “en güzel örnek” (Ahzâb, 33/21) olarak insanlığa takdim ettiği Hz. Peygamber (s.a.s.)’in öğreticilik özelliğinden başta anne-babalar olmak üzere her kademedeki eğitim gönüllülerinin örnek almaları ve O’nu rehber edinmeleri gerekmektedir. Zira O (s.a.s.), içinde bulunduğu son derece zor şartlara rağmen cahiliye devrinin medeniyetten uzak insanlarını eğitmiş, onları bilgiyle, güzel ahlak ve medeniyetle buluşturmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) uyguladığı eğitim-öğretim usulleriyle çok kısa bir sürede insanların gönüllerini fethetmiş, getirdiği din dalga dalga dünyaya yayılmıştır.

Her milletin hedefi hem maddî, hem de manevî bakımdan iyi nesiller yetiştirmektir. Geleceğe güvenle bakmanın tek çıkar yolu budur. Yarınlarımızı emanet edeceğimiz sevgili yavrularımızın eğitimini üstlenen öğretmenlerimiz bu manada kutsal bir görevi yerine getirmektedirler.

İslam dininin eğitim-öğretime verdiği önemden dolayı, tarih boyunca Müslümanlar ilim adamlarına ve öğretmelere büyük değer vermişler, onlara son derece saygı ve hürmet göstermişlerdir. Bilgi sahibi olmalarında emeği olan bu saygıdeğer insanlara minnet ve şükran duygularını her fırsatta dile getirmişlerdir. Hz. Ali (r.a.), “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözüyle bunu en güzel şekilde ifade etmiştir.

Bu vesileyle; başta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretenlerinizdir” (Buharî, Fezâilü’l-Kur’an, 21) iltifatına mazhar olan değerli Kur’an Kursu Öğretmenlerimiz olmak üzere, eğitim camiamızın tüm fedakâr öğretmenlerinin “24 Kasım Öğretmenler Günü”nü kutluyor; aramızdan ayrılarak ahirete göçenlere de Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

 

 

Açılım Paketi

0

 

  • Andımızın Kaldırılması
    Okullarımızda 80 yıldır okutulan Andımız 1933 yılında Atatürk’ün bilgisi dahilinde kaleme alınmıştır.
  • Demokratikleşme, açılım süreci çerçevesinde Sn. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti tarafından Andımızın ilköğretim okullarımızda okutulması kaldırılmıştır.
  • Andımızın okutulmaması için 2011 yılında Danıştay’a dava açılmıştır. Bu dava ile ilgili Danıştay savcısının görüşlerini sizlere arz etmek istiyorum:

1) Öğrencilerin yüce değerlerle donatılmasında insan haklarına, Anayasa’ya, Milli Eğitim Temel Kanunu’na, İlköğretim ve EğitimKanunu’na aykırı bir durum yoktur.

2) Dünyadaki tüm medeni uluslar kendi vatandaşlarına, insanlık değerlerini, vatan ve ulus sevgisini öğretmektedir. Bu çerçevede Öğrenci Andı’nın hergün Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan bütün İlköğretim Okullarında, yabancı uyruklu öğrenciler kapsam dışında tutularak, okutulmasının Türk İlköğretim sisteminin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekir.

3) Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türkiye sınırları içinde yaşayan halka Türk Milleti denir. Türk ve Türk Milleti ifadeleri belli bir ırkı tanımlamaz.

4)Davacının ırk esasına dayanan bu hatalı söylemi, insanlık değerleri dikkate alındığında ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının Kanun Önünde Eşitlik başlıklı 10. Maddesindeki herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğuna ilişkin ilkeler çerçevesinde kabul edilemez niteliktedir.

5)Davanın reddi gerektiği düşünülmektedir.

DANIŞTAY’IN KARARI:

Danıştay 8. dairesi, “Türk Milleti” adına Andımızla ilgili 18 ŞUBAT 2011′ de 982 nolu şu kararı verdi:

  • Anayasa’nın 66. Maddesinde, Türk Milleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür, hükmüne yer verilmiştir.
  • Türkkelimesibir ırk değildir.
  • Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların biraraya gelerek oluşturdukları ve herkesi kapsayan ve kuçaklayan milletin ortak adıdır.
  • Aksi yöndeki davacı iddialarına itibar edilmemiştir.
  • Nitekim anayasamızda bu hususun uygulaması bakımından, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin bir ayırıma tabi tutulmaksızın TÜRK olduğu belirtilmiştir. Açıklanan nedenlerden dolayı davanın reddine karar verilmiştir.

Değerli arkadaşlar; Danıştay 8. Dairesinin bu kararını, Anayasa’daki düzenlemeleri yok sayarak Sn. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti tarafından Andımız kaldırılmıştır.

Neyi dikkate almıştır? Davacının talebini, PKK’nın taleplerini, yaratığın (Bebek Katilinin) isteklerini.

Sn. Başbakan Van’daki konuşmalarında eleştirilere karşı “Ellerinden gelse üniversitelerde de bu ve buna benzer uygulamalar yapacaklar, insanları formatlıyorlar” diyor.

Değerli arkadaşlar; Bu kürsüden Sn. Başbakan’a ve hükümetine soruyorum?

ü  Bayramlarda, Tarihi günlerde, tatil öncesi ve tatil sonrası Okullarda İstiklal Marşı söylenmektedir. Bayrak selamlanmaktadır. Bu durumda toplumu, öğrencileri formatlamak mıdır?

ü  Okullarımızda Atatürk’ün Gençliğe Hitabı var. Ey Türk Gençliği diye başlıyor. Gençliği bu formatlamadan ne zaman kurtaracaksınız. Bunuda kaldırmayı düşünüyor musunuz?

ü  Milli Eğitim Temel Kanunu Birinci Kısım Türk Milli Eğitim Sistemini Düzenleyen Genel Esaslar, Birinci Bölüm Türk Milli Eğitiminin Amaçları, İkinci Bölüm Türk Milli Eğitiminin Temel İlkelerindeki Türk kelimesini kaldırmak için çalışmalar başlattınızmı?

ü  BOB Eş Başkanı olarak, Dünya Lideri olarak, her ülkede yapılan zulme, demokrasi dışı uygulamalara karşı çıkıyorsunuz, temaslarda bulunuyorsunuz. Amerika Birleşik Devletlerinde de öğrencilere okutulan Andın kaldırılması için, Başkan Obama ile görüşecek misiniz?

ü  1945 Yılında ABD ile yapılan eğitim anlaşmasına göre; Türkiye’de Milli Eğitimi programlamak üzere 8 kişilik eğitim kurulu oluşturuluyor. Bu kurulun 4 üyesi Amerikalılardan 4 üyeside Türklerden oluşmaktadır. Kurul Başkanı Amerikalı ve iki oy hakkına sahiptir. Bu kurulu değiştirmeyi gerçekleştirecekmisiniz? Amerikalıların yerine AKİL ADAMLARA görev verilmesi açılıma büyük katkı sağlar ne dersiniz?

 

A) ANA DİLDE EĞİTİM, YAYIN, SİYASİ PROPGANDA YAPILMASI.

Malumlarınız olduğu üzere İleri Demokrasinin gereği olarak açılım paketinde; Özel Okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitim yapılması. Belirli harflerin kullanılması, farklı dil ve lehçelerde propaganda yapılması, yayın yapılması yer aldı.

1) Anadolu Aydınlar Ocağı olarak çıkarmış olduğumuz İlim Fikir ve Sanat Dergisinin Nisan 2006 1. Sayısında Avrupa Birliği Müzakere Çerçeve Belgesinin 4. Maddesinin BOMBALI PAKET olduğunu ifade etmişiz. Kısaca bu maddeye değinerek yapılan düzenlemelere gelmek istiyorum.

2) 4.Madde; Özgürlük, Demokrasi, Hukukun üstünlüğü ve insan haklarına, temel hak ve özgürlüklere saygı ilkelerini geliştirme…ifade ve inanç özgürlüğü…azınlık haklarına ilişkin hükümlerin uygulaması şartını kapsamaktadır. Değerli arkadaşlar bu madde ile ilgili 50′ ye yakın siyasi şartın önümüze konulduğuna o gün işaret etmiştik. Bugün konumuzu ilgilendirenlere burada yer vereceğim:

a) Lozan’ın yeniden yorumlanması,

b) Kopenhag kriterleri temelinde yeni anayasa,

c) Güvenlik ve dış politikanın tespiti ve uygulamasında sivil otoritenin söz sahibi olması.(Sn. Başbakan her konuşmasında bu hususa yer vermektedir)

d) MGK Kanunun ulusal güvenliği tarif eden maddesinin değiştirilmesi,

e) Askerlik hizmetinde, vicdani red hakkının verilmesi,

f) Azınlık Çerçeve Sözleşmesi ile Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri sözleşmesinin imzalanması,

g) Ana dillerde bölgesel yayın ve eğitim yapılması,

h) Ana dillerde yayınların devletin bölünmez bütünlüğüne saygı gibi prensiplere bağlı olmaması,

ı) Seçimlerde %10 barajının kaldırılması,

i) Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri,

k) Güneydoğu sorununa siyasi çözüm getirilmesi,

l) Silahlarını bırakan Kürt gerilla (Militan) güçleri ile uzlaşılması,

m) Teröristlere ayırımsız genel af ve terörist başının (yaratığın) yeniden yargılanması.

Ø  Özel okullarda farklı lehçelerde eğitim yapılmasına ilişkin düzenleme, Güneydoğuda özel okul sahiplerini PKK militanları ile karşı karşıya getirecektir. Otorite boşluğu bu kurum sahiplerinin ve yöneticilerinin militanların isteklerine boyun eğmelerine yol açacaktır.

Ø  Bu uygulama gençlerin kamplaşmalarına sebep olacaktır. A okulu Türkçe eğitim B Okulu Kürtçe eğitim yapması halinde bu okulların öğrencileri hatta bir kısım öğretmenleri ve yöneticileri devlet eliyle kamplaştırılmış olacaktır. Uzun vadede bu kamplaşma ülkemizi içerisinden çıkılması çok zor bir iç karışıklığa götürecektir. Geçmişte de bu ülke buna benzer olaylarla karşılaşmış ve bedelini ağrı ödemiştir. Kısaca sosyal barış bozulacaktır.

Ø  Bu düzenleme ilk adımdır. Bunu resmi okullar takip edecektir. Bunu anlamama, görmemek için ahmak olmak gerekir.

Ø  Dil üzerindeki bu açılım, değişim en az 8 asırlık bir tarih şuurunun oluşumundan sonra eriştiğimiz bugünkü milletin birliğini ve bu birliğin dayandığı milli şuuru yani müşterek görüş, anlayış ve ideal varlığımızı sarsacaktır.

Ø  Dil işi bir hükümeti, parti ve politika işi değildir. Dile müdahale ve dilde tasarruf,ilim, ihtisas ve kalem sahibi insanların işidir.

Ø  Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. DiliTürkçedir. Anayasanın 3.maddesi ayaklar altına alınmıştır.

Ø  Bir ülkenin müşterek dili yalnız milli birliğin bir unsuru değil, hem de bir hak mevzuu, tarihi bir zaruret, duyulan bir ihtiyaç ve istikbale ait bir dayanaktır.

Ø  Dil, Milletin atmosfer gibi başlıca hayat unsuru canlılık amilidir. Bu fonksiyonunu cemiyet halindeki insan grupları üzerinde ifade ederek onları millet olarak sınıflamaya mecbur eder. Bu bariz ve mühim vasfı itibarı ile lisan milletleri bölmeye sevk eder. Milletleri birbirinden ayırır.

Dünyanın en gelişmiş ülkesi müttefikimiz, stratejik ortağımız ABD’nin 330 milyonluk nüfus dağılımına göz atalım.

IRK

NÜFUS ( Milyon )

IRK

NÜFUS ( Milyon )

Alman

50

Hintli

3

İrlanda

39

Galli

2

İngiliz

30

Danimarkalı

2

Meksika

27

Çek

2

İskoç

25

Yunanlı

2

ABD’li tanımlanan

22

Koreli

1,5

İtalyan

18

Macar

1,5

Polonya

10

Portekiz

1,5

Fransız

10

Vietnamlı

1,5

Hollandalı

6-8

Arap

1,5

Norveçli

5

Japon

500 bin

Çinli

4

Ermeni

500 bin

İsveçli

4

Farslı

400 bin

Filipinli

5

Türk

300 bin

Yahudi

3

Kızılderili

100 bin

Rus

3

Bu nüfusun içinde kesit olarak 110 milyon ana dili İspanyolca-Portekizce olan insan bulunuyor. Bir başka deyişle ABD’nin nüfusunun 1/3’ü yani nüfusun %33″ü İspanyolca-Portekizce konuşmaktadır. Şimdi bu açılımı yapanlara, alkışlayanlara soruyorum? ABD’nin resmi dili neden İngilizce? Orası Kızılderililerin vatanı değil miydi?

110 milyon İspanyolca konuşan insan 2007’de geçirilen Dil kanunu nedeniyle “ana dilde eğitim” neden talebinde bulunamıyor?

Biri çıkıp da Anayasa’dan Amerikan kelimesini çıkarın, İngilizce neden hala resmi dil demez/diyemez. Ya da resmi dilin dışında devlet dairesine bir dilekçe verebilir mi dersiniz? Savunmamı ana dilde yapacağım diyebilir mi?

Asla… Derhal kapının önüne korlar.

Bu açıklamalardan sonra, Kürtler ve Kürtçe dayatması hakkında ne düşündüğünüzü sormuyorum. Yakın gelecekte ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin Türkiye’deki ileri demokrasi düzenlemelerini esas alacağını ve onlarında Dünya liderinin peşine takılacaklarını düşünüyorum.

Ziya Gökalp şöyle diyor:

TÜRK’LÜĞÜN VİCDANI BİR OLMAK İÇİN LİSANININ BİR OLMASI ŞARTTIR.

Değerli arkadaşlar:

Ø  Dilin benliğinden bir parçadır. Benliğinin şerefine saygı gösterilmesini istemek hakkındır.

Ø  Hakkını müdafaa et.

Ø  Unutma ki hak ve hürriyet bu nimetleri canı gibi seven ve cesaretle müdafaa etmeyi göze alan insanların nasibidir.

Bugün bu konudaki sessizlik:

v  Anayasa’mızdan tüm Türk kelimesinin çıkarılmasına,

v  Ne Mutlu Türk’üm sözünün dağlardan, taşlardan, kışlalardan, okullardan silinmesine, kaldırılmasına,

v  Bazı Kurumların başından TC’nin tamamen kaldırılmasına,

v  Tüm Okullarda gelecekte anadilde eğitim yapılmasına,

v  “Bende olsam dağa çıkardım.” Diyenlerin sayısının artmasına,

v  Rojava’nın kabulüne,

v  Yaratığın uluslar arası bir model, önder olmasına, serbest bırakılmasına,

v  Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin PKK terör örgütü tarafından zaman zaman açıkça tehdit edilmesine,

v  PKK’nın gelecekte siyasi bir parti olmasına,

v  Güneydoğunun kontrolünün PKK’lı militanlarca yapılmasına,

Geçit verecektir, vermiştir. İLERİ DEMOKRASİ DEDİKLERİ İŞTE BU.

Martin Luther King diyor ki: ” Ölmeye değer gayesi olmayan insanların, yaşamaya değer bir gayeleri de olamaz”.

Büyük davalar Büyük adamlar ister. Büyük fetihler, Sultan Fatih’ler ister. Büyük değişimler Mustafa Kemal’ler ister.

Fransız General Arthur diyor ki : “Yıllar cildi buruşturur fakat idealsizlik ruhu öldürür.”

Ünlü filozof Eflatun ” Gövdeyi öldürenden çok ruhu öldürenden korkun. Ölümlerin en korkuncu ruhun ölümüdür.” diyor.

İstiklal Marşımızın yazarı şair Mehmet Akif Ersoy’da şöyle diyor:

“Kendi sağlam, hissi ölmüş, ruhu ölmüş milletin,

İşte en korkuncu hüsranın, felaketin, heybetin.”

SONUÇ: Bu iktidar kara yollarındaki tüm trafik işaretlerini hazmettire hazmettire kaldırmayı planlamaktadır. Bu işin sonu hüsrandır. Ülkemiz bu badireden de çıkar. Ancak bedeli çok ağır olur.