22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 937

İnsan Haklarına Saygı (1)

 

İnsan, Yüce Yaratıcısına karşı kulluk görevlerini yerine getirmekle mükellef olduğu gibi diğer insanların hatta tüm canlıların haklarını gözetmekle de sorumludur. Çünkü toplum halinde yaşamak, fertlerin birbirlerine karşılıklı olarak hak ve sorumluluklarını da beraberinde getirmektedir.

İnsanın Allah’a kulluktan sonra hakkını gözetmesi gerekenlerin başında ise anne-babası gelmektedir. Zira anne-babalar, insanın dünyaya gelmesine vesile olan, her türlü saygı ve hürmete layık varlıklardır. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, kendisine kulluktan sonra anne-babaya iyilik edilmesini emretmektedir. (İsrâ, 17/23)

İnsan, ayrıca ailesiyle, akraba ve komşularıyla, dost ve arkadaşlarıyla kısaca çevresindeki insanlarla iyi ilişkiler içinde olmalı ve herkesin hak-hukukuna riayet etmelidir. Dinimiz, huzurlu ve mutlu bir toplum oluşturmayı hedeflemiştir. Bunun için de kardeşliği, birlik ve beraberliği, iyilik, yardımlaşma ve dayanışmayı emretmiş; kötülüğü, zulüm ve haksızlığı, kin ve düşmanlığı, fitne ve bozgunculuğu da yasaklamıştır.

Dinimiz İslam, insanlar arasında ırk, renk, dil, soy-sop zengin-fakir vb. hiçbir ayrım olmadığını, bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ilan etmiş, her insanın doğuştan gelen haklarının olduğunu bildirmiştir. Bu hakların başında insanın hayat/yaşama hakkı gelmektedir. Bu nedenle dinimizde insan hayatına büyük önem verilmiş, haksız yere adam öldürmek büyük günahlar arasında sayılmıştır. Hatta bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanları öldürmek, bir insanın hayatını kurtarmak da bütün insanları kurtarmak gibi kabul edilmiştir. (Mâide, 5/32) Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) veda hutbesinde; her insanın canının, malının ve namusunun mukaddes olduğunu, her türlü tecavüzden korunduğunu bütün insanlığa ilan etmiştir.

İslam’da insanların canına, şeref ve haysiyetine, namusuna zarar vermek kesin olarak yasaklandığı gibi en önemli insan haklarından olan din ve vicdan hürriyetine dokunulması da yasaklanmıştır. Bir insanın zorla bir şeye inandırılması veya inandığı şeyden vazgeçirilmesi insan haysiyetiyle bağdaşan bir davranış değildir. Bir kimsenin bir dine girmesi için zorlanması kabul edilemez olduğu gibi bir insanın inancını ifade etmesinin, inandığı gibi yaşamasının engellenmesi de en büyük insan hakları ihlalidir.

“Dinde zorlama yoktur”(Bakara, 2/256) ayetinde ifade edildiği üzere kimseye bir dine inanma konusunda baskı yapılamayacağı bildirilmiştir. Ayrıca “müjdeleyici ve uyarıcı” (İsrâ, 17/105) olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.s.)’in görevinin sadece dini tebliğ olduğu, kimseyi dine girme konusunda zorlamaması gerektiği belirtilmiştir. (Bkz. Yûnus, 10/99; Ğaşiye, 88/21-22; Kâf, 50/45 )

İnsanın dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen İslam Dini, Müslümanların güzel ahlâk sahibi olmalarına büyük önem vermiştir. İslam, aynı zamanda karşılıklı anlayışa, hoşgörüye, sevgi ve kardeşlik esasına dayalı bir toplum oluşturmayı hedeflemiştir. Bu nedenle; insan haklarının ihlali olan zulüm, haksızlık, aldatmak, hile yapmak, haset, yalan, yalancı şahitlik, gıybet/dedi-kodu, çirkin söz söylemek,  iftira, cana kıymak, dövmek, sövmek, bencillik, kin, fitne ve fesat çıkarma, bozgunculuk gibi kötü davranışlar kul hakkı kapsamında değerlendirilmiş ve bunlardan sakınılması emredilmiştir.

İslam, bu tür haklara o kadar ehemmiyet vermiştir ki, Yüce Rabbimiz kendisine karşı işlenen hata ve günahları affettiği halde kul hakkını bunun haricinde tutmuştur. Kul hakkını, zulme uğrayan kulunun iradesine bırakmıştır. Dolayısıyla, herhangi bir kul hakkı sebebiyle tevbe edecek olan kişinin, evvela hakkını yediği kimseden helallik alması şart koşulmuştur. Böyle davranılmadığı takdirde o günah affedilmez ve ahirete bırakılır. Ahiret ise çok çetin bir gündür. O gün, boynuzsuz koyun bile, kendisine zarar veren boynuzlu koyundan hakkını alacak ve kimsenin hakkı kimsede kalmayacaktır. (Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2) [Dr. Murat Kaya, Ebedî Yol Haritası İslam, Erkam Yay. Sh. 411-412]

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Mü’min, insanlarla iyi geçinen, kendisiyle de iyi geçinilen insandır. Başkalarıyla iyi geçinmeyen ve kendisiyle de iyi geçinilemeyen kimsede hayır yoktur” buyurarak, Müslümanın çevresiyle güzel münasebetler kurabilen insan olduğuna dikkat çekmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 400)İnsanlara haksızlık yapan,onlara kötülük eden, maddî-manevî zarar veren birisinin iyibir Müslüman olduğu elbette düşünülemez. Zira olgun imanın belirtilerinden biri de insanların haklarına saygı duymak, onlara zarar verecek her türlü söz ve davranıştan sakınmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Müslüman, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir”(Buharî, İman, 4-5; Müslim, İman, 65) buyurmuştur.

(Haftaya devam edecek)

 

 

Dudaktan Kalbe…

0

 

“Dudaktan kable giden yol” ifadesi çoğunuza tanıdık gelir.

Ne kadar doğru bir ifade…

Zira hakikaten dudaktan kalbe giden ve insanın hem zihin hem de gönül dünyasını şekillendiren bir yol var…

Bu ifadeyi hatırlamamın sebebi eskilerin deyimiyle “zamane gençleri”.

Uzunca bir müddettir yeni neslin kendi aralarında geliştirdikleri “dilin” niteliği dikkatimi celbediyor.

Öyle ki bu dil hem gramer hem de üslup bakımından hayli bozuk.

Üstelik insanın duyduğunda sert bir tepki vermeden geçemeyeceği sözleri birbirlerine “şaka” ve “samimiyet” ifadesi olarak kullandıkları da görülüyor…

Bazıları bunu ciddiye alınacak bir problem olarak görmeyebilir.

Nihayetinde “bu ifadeler “kötü niyetle” olmayıp aksine “samimiyet” göstergesi olarak kullanılıyor” denilebilir.

Ancak dilin ve kullanılan kelimelerin insanın zihnini ve gönlünü şekillendirmedeki etkisi yabana atılabilir mi?

Daha açık belirtmek gerekirse; hitap şekli her şeyden önce hem kendinize hem de karşınızdakine gösterdiğiniz değeri vurgular.

Yani siz mana olarak ağza alınmayacak kelimeleri sevgi ifadesi şeklinde arkadaşlarınıza yakıştırabiliyor, kendinize kullanıldığında da rahatsız olmuyorsanız, “kendine ve başkasına” duyduğunuz saygının manası nedir?

Bunun yanında, eğer bu biçimde konuşma şekli samimiyetin göstergesi ise, kabalık ve nezaket arasındaki ayrımın farkına nasıl varılacak?

Başka bir ifadeyle, dudaktan kalbe giden yol insanın iç dünyasını kabalığa yönlendiriyorsa, hem kendine hem de çevresine “duyarlı” insanların yetişmesi söz konusu olabilir mi?

Kelimelerin insan hayatına en büyük tesirlerinden biri yüreğe dokunmalarıdır.

Aksi halde, meseleye din eğitimi açısından bakıldığında, Kur’an-ı Kerim’in “hikmet ve öğütle çağırmaya” dair prensibinin manası kalır mı?

Ya da Hz. Peygamber’in (S.A.V.) şaka yaparken dahi yalan söylenmemesine dair ikazının bir anlamı olur mu?

Veya lakab takmanın ve kötü söz söylemenin Kur’an’da yasaklanmasının değeri anlaşılabilir mi?

Zira tüm bu ilkeler de esasında söylediğimiz ve duyduğumuz kelimelerin iç dünyamıza tesirini ortaya koymaktadır.

Bu minvalde ne güzel demiş atalarımız: “Bir kişiye 40 gün deli dersen sonunda deli olur!”

Kullanılan bu dil neticesinde öyle bir an gelir ki söylenen kötü sözler hakaret anlamını taşısa da alınmamaya başlarsınız.

Çünkü yadırgamazsınız.

Bu ise artık kendinize duyduğunuz ve dolayısıyla başkasından da beklediğiniz “saygıyı” ve korunması önemli olan “haysiyetinizi” zedelemek ve zedeletmek anlamına gelir.

Haysiyeti zedelenmiş insanların da ne kendilerine ne çevrelerine hayrının dokunması beklenir.

Nitekim bazı televizyon programlarında “espri” diyerek yapılan “hakaretlere” insanımızın gülmesi veya kendilerine yapılan “aleni” hakaretlere gereken tepkinin verilmemesi, hatta bunu yapanların taltif edilmesi, bu durumun adeta somutlaşmış hali değil midir?!

“Yüzüne tükürsen ‘Yarabbi şükür!’ diyen” insanlar yetiştirmek hedefinde olamayacağımıza göre, hem dilimizin hem de kulağımızın söylenenlerden ve işitilenlerden mesul olduğu bilincini canlı tutmanın, her dem yokluğundan yakındığımız “duyarlılığın”  şahsiyete sirayet etmesine vesile olacağını hatırdan çıkarmamak önemlidir…

Aksi halde dudaktan kalbe giden o yol, birbirini incitmeyi birbirini sevmek zanneden bir sürü “duyarsız” insan yetiştirecektir…

 

 

 

 

Gümüşsuyu

 

Kaybolan Bir Dünyada Geçen Çocukluğumuz Yaşananlar Rüya mıydı?

Yaşadığı olaylar insanları olgunluğa, asâlete ve ‘iyi insan-güzel insan’ olmaya yönlendirir. Fakat herkes kendisini kemâle ulaştıracak olayları yaşamak imkânı bulamayabilir. O zaman yapılacak iş; asil, olgun, nezih ve saygın insanların hayatını-hâtıralarını okumaktır. Okurken yazarını anlamaya çalışmak, duygularını tahlil etmek ve empati yapmak; iyiye-güzele/doğruya ulaşmak isteyenlere kapılar açar.

Sanayi Eski Bakanlarımızdan mütefekkir yazar, seçkin siyâset ve devlet adamı Rahmetli Mehmet Turgut’un muhtereme eşleri Türkân Turgut Hanımefendi’nin ‘Gümüşsuya – Kaybolan Bir Dünyada Geçen Çocukluğumuz / Yaşananlar Rüya mıydı?’ isimli eseri hiç şüphe yok ki bu maksatla yazılmış ‘kişisel gelişim’, ‘nasihatnâme’ veya ‘didaktik’ bir kitap değil. Hiçbir öğüt vermiyor, Hiçbir yönlendirmede bulunmuyor. Görünürde, iddiasız, yalın bir hâtıra kitabı. Fakat okumasını bilenlere, gönül gözü açık olanlara, örnek şahsiyetleri ustalıkla anlatarak derin hikmetler sunuyor.

Yazar; kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar duygularını anlatmıyor, âdetâ resmediyor. Sayfalardaki duyguların derinliğini, asâletini, samimiyetini ifâde etmeye kelimeler yetmez. Ebru sanatkârının ürünündeki renk cümbüşü, şekil zenginliği söz veya yazıyla nasıl anlatılamazsa ‘Gümüşsuyu’nda, kelimelerin oluşturduğu tablo da anlatılamaz. Görmek, okumak gerek. Okumak, gönülde hissetmek ve hâfızaya nakşetmek…

Koca Râgıb Paşa; ‘Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kâfidir.’ Demiş. 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 189 sayfalık eserin, denilebilir ki her satırı mısra-ı berceste… Yalnızca annesi ile babasının evlenmesini anlattığı bölüm başlı-başına bir şâheser…  Okuyana; ‘Ya Rabbi, bizim ne güzel insanlarımız varmış…’ Dedirtiyor.

Kitapta tarih var, kültür var, sosyoloji, falsefe, pedgoji, insanlık, zezâket, nezâhet, incelik, zarâfet insana ve çevreye, Yaradan’dan ötürü yaratılan her şeye saygı, sevgi, fedâkarlık, ferâgat, hoş görü…  insanı insan yapan ve yücelten her şey var. İslamî değerler, insanî değerler, millî değerler; metrekarelerce bal peteğinin kutucuklarına yerleştirilmiş gibi.

Kitapta anlatılan Gümüşsuyu, Taksim’deki Gümüşsuyu değildir. Eskiden bağlık-bahçelik bir yerleşim alanı olan Topkapı’daki Maltepe’nin bir bölümüdür. Şimdi oralarda demir talaşı ile karışık kömür kokuları, makine yağı dökülmüş sokak ve duvarları, kirli havası ile itici, soğuk ve sevimsiz küçük fabrikalar, irice atölyeler mahşeridir.

Okuyucunun gözleri bir satırdan bir satıra geçerken, muhayyilesi Eyüpsultan’da Eminönü’nde, Beyazıd’da, Laleli’de, Kapalıçarşı’da, Eski İstanbul’un o dönemdeki gözde semtlerinde dolaşıyor.

Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer.’ O cihanı, anlatım gücü yüksek bir kalemin ürünü olarak ‘Gümüşsuyu‘ isimli kitapta, İstanbul’un yok oluşunun hazin hikâyesi ile İstanbul sevgisinin doyumsuz hazzını bir arada yaşamak mümkün.

Eski İstanbul’u bilmeyenler için günümüz İstanbul’u, bütün bozulmalara rağmen hâlâ güzeldir. 40-50 sene sonra bugünkü güzellikleri görmek isteyenler, mutlaka Gümüşsuyu’nda 40-50 sene önceki İstanbul’un nasıl yok edildiğini okumalılar. Özellikle İstanbul’u yönetenler…

Türkân Turgut’u okurken, kaybolan değerimizin yalnızca İstanbul’dan ibâret olmadığını anlıyoruz. Aile yapımız, insan sevgimiz, beşerî ilişkilerimizdeki samimiyet, merhamet, hayırlı evlat yetiştirmekteki gayret ve hassasiyetimiz… eski İstanbul ile birlikte yok oldu. Hepsi bu kadar mı? Çalışkanlığımız, üretkenliğimiz, kanaatkârlığımız, ince zevklerimiz ve de yeni nesillerin ismini bile duymadıkları nice güzelliklerimiz… Filbahriler, ılgın ağaçları, kına çiçekleri, çarkıfelekler, kukumav kuşları, oğul otları ve daha niceleri…

Sevgili İstanbul gençleri!

Siz hiç saksağan sesi duydunuz mu? Sabahları bülbül sesiyle uyandınız mı? Ağacından dut yediniz mi? Hayatınızda bir defa olsun imeceye katıldınız mı? Soğuk kış gecelerinde anneniz, ateşte ısıttığı tuğlayı, havlulara sararak yatağınızda, karnınıza çektiğiniz ayaklarınızın arasına koydu mu? Kuyuda soğutulmuş karpuz yediniz mi veya kuyudan su çekip içtiniz mi?

Türkân Turgut Hanımefendi, bütün bunların ve güzelim Gümüşsuyu’ndaki çiftlik evinde her gün bir yenisi ile karşılaşılan sürprizli olayların insan hayatını nasıl renklendirdiğini, zenginleştirdiğini, mutlu ve huzurlu kıldığını muhteşem bir üslupla anlatıyor. Sevgi ile yoğrularak sağlamlığı pekiştirilen aile bağlarının mutlu atmosferinde yetişen; gözlemci, duygulu ve hâfızası güçlü bir kalem erbabı olarak saadeti resmediyor.

Günümüzde insanları mutlu edecek milyonlarca imkândan hiçbiri kitapta anlatılan dönemde yoktu. Fakat o dönemdeki karşılıklı sevgi-saygı, küçük olaylardan mutluluklar üreten, paylaşıp çoğaltan beceri de günümüz insanının pek azında var. ‘Kanaatkârlık‘ gibi, insanı yücelten haslete de hasretiz.

Doyumsuz, görgüsüz acımasız, bulunduğu çevrenin yalnızca kendisine ait olduğunu zanneden megaloman, tatminsiz tiplerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Bu ortamdan bunalanlar için ‘Gümüşsuyu‘ tam bir huzur sığınağı. Duygulu olanların o sığınakta yalnızca bir mendile ihtiyacı olacaktır.

Kasım 2013’te kültür hayatımıza kazandırılan ‘Gümüşsuyu‘nu okuyunuz. Yazarı Türkân Turgut Hanımefendi’ye ve tavsiye eden fakir-i pür taksir kişiye teşekkür ve/veya dua edeceksiniz.  Okumakla yetinmeyiniz. Okutunuz. Yazarının mutluluklarını paylaşınız. Mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

TÜRKÂN (YÖRÜKÂN) TURGUT:

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1951-1952 döneminde mezun oldu. Bir müddet liselerde İngilizce öğretmenliği yaptıktı. Daha sonra yaygınlaşmaya başlayan sağ-sol kavgaları sebebiyle görevinden ayrıldı ve evinde özel dersler verdi. Zamanının büyük kısmını İngilizceden Türkçeye kitaplar çevirmekte kullandı.

Türkçeye çevirdiği kitaplar:

1- Krizantem ve Kılıç: (Ruth Benedict) (The Chrysanthemum and the Sword) Dördüncü baskısı 2011 yılında olmak üzere, bütün baskıları Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapılmıştır.

2- Susam ve Zambaklar: (John Ruskin ) (Sesames and Lilies) İlk baskıları TC. Kültür Bakanlığı ve Tur Yayınları tarafından, dördüncü baskısı ise 2006 yılında Babil Yayınları tarafından yapılmıştır.

3- İyi ve Uzun Bir Hayata Doğru: (Morton Puner) (To the Long Life) İlk baskısı, 1988 yılında Ankara, Bilgi Yayınevi tarafından yapılmıştır.

4-Meçhul Asker ve Karısı: (Peter Ustinov) (The Unknown Soldier and His Wife). 1973 yılında Yeni Londra Tiyatrosu’nun açılışı şerefine sahnelenmiş olan bu oyun, Peter Ustunov’un kendisinin başrolünü oynadığı bir eseridir.

Ayrıca Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın; 4 Ciltlik İslam Dini Tarihi isimli eserinin birinci cildini notlarla yayına hazırlamış ve yayınlamıştır.

İstanbul ve Ankara üniversiteleri İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden, bir dönem de Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Merhum Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kızı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi Öğretim Üyelerinden Merhume Beyhan Karamağaralı’nın ve Sosyolog Dr. Turhan Yörükân’ın ablalarıdır.

 

 

 

Cumhuriyet’i Anlamak

Cumhuriyetimizin ilan edilişinin 90. Yıl dönümünü kutladık. Bu vesile ile Türk Cumhuriyeti’nin ilelebet devam etmesini yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Tarihe bakıldığında görülecektir ki alınan önemli kararların ardında daima o kararı oluşturan birikimler mevcuttur.

90 yıl önce ilan edilen Cumhuriyet’in ardında da yaklaşık 250 senelik Türk Modernleşmesi yatmaktadır.

1689 Viyana bozgunu ile başlayan Modernleşme tarihinin en son geldiği nokta Cumhuriyettir. Kanaatimce Cumhuriyet’i anlamının temel noktası buradadır.

Zira Viyana bozgunu ile oluşan “yenilebilirlik psikolojisi” ve akabinde Batı’nın teknik olarak bizlerden ileri olduğunun anlaşılması, modernleşme hareketlerinin başlangıcını da beraberinde getirmiştir.

Önce askeri alanda başlayan modernleşme süreci daha sonra eğitime ve sosyal hayata kadar inen bir seyir izlemiştir.

Nitekim 1881 yılında dönemin partisi İttihat ve Terakki’nin parti programının, Cumhuriyetle birlikte uygulanma alanı bulan harf inkılabı, şapka inkılabı, kadınların seçme hakkı, saltanatın kaldırılması gibi hususları içinde barındırdığı görülmektedir.

Buradan da anlaşılmaktır ki Cumhuriyet daha ilanından çok önce şekillenen, ancak uygulanabilirliği Atatürk ve silah arkadaşlarıyla gerçekleştirilen bir projedir.

Ve bu proje, Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan fakat başarıya ulaşamamış birçok fikir hareketinin neticesinde, kurtuluşa yönelik bir tercih olarak şekillenmiştir.

Bu tercihin sebep olan modernleşme hareketlerinin altında yatan temel unsurun ise Türklerin bulunduğu topraklarda varlığının devamlılığını sağlamak olduğu görülmektedir.

Nitekim tarihsel silsileye bakıldığında milletimizin yaşadığı topraklarda varlığını devam ettirme mücadelesinin ismi olan İstiklal Savaşının akabinde Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Yani 1923 yılına kadar yaklaşık 250 yıllık birikimin sonucunda ilan edilen Cumhuriyet ve onun getirdiği yenilikler, eksiğiyle fazlasıyla,  Türk milletinin varlığını devam ettirme mücadelesinin eseridir.

Cumhuriyeti bu yönüyle ele aldığımızda Cumhuriyet ile problemi olanların aslında Türk milletinin bu topraklardaki varlığıyla ilgili de problemi olduğunu düşünmekte haklılık payı yok mudur?

Saygılarımla…

“Muhammed – i Arabi”

0

 

Batılılar asırlarca İslâm adına hareket eden Türkleri hep karşılarında gördüler. Selçuklular ve sonra Osmanlılar eliyle hep Hakk’ın sillesini yediler.

Osmanlı Devleti, Vahşî Batı’ya hak ve hukuku getirmek için az uğraşmadı. Batı’ya insanlığı tanıtmak için az koşturmadı. Zaman oldu oradaki insanların yardımına koştu. Zaman oldu, oradaki insanları, Türkiye’de en güzel yerlere taşıdı.

Velhasıl asırlarca Osmanlı’nın üzengisini öpmeye hasret kaldı Garb’ın elçileri!

Avrupa’nın bugünlere gelişinin temelini atan bir çok etkenler vardır. Bunlar arasında Endülüs, Sicilya Müslümanları  ve  Haçlı Seferleri başta gelir. Ayrıca Vahşî Batı insanîleşme ve medenîleşmede Osmanlı Devleti’ni de örnek almıştı.

Bu bakımdan Batı’nın gerçek mânada Batı olmasında Osmanlı Devleti’nin de büyük katkısı vardır. Meselâ Martin Luther (1483 – 1546) Almanya’da Hristiyanlık hakkında reformlara girişmişti. Şüphesiz bu şekil harekete geçmesinde bir çok sebepler yanında, etkisinde kaldığı Osmanlı İdaresi’nin de rolü büyüktür.

Çünkü Osmanlı Devleti’nin; idaresi altındaki Avrupalı insanda, derin izler bırakan müspet uygulamaları vardı. Bunların başında da insanlara bahşeylediği gerçek mânada din ve vicdan hürriyeti geliyordu.

Bütün bunlara rağmen Batı’nın Osmanlı Devleti düşmanlığı azalacağı yerde hep çoğala gelmişti. Çünkü sömürgeleştirme yolunun üstünde en büyük engel Büyük Osmanlı Devleti idi.

Ne yapıp yapmalı, bu devleti; lideri olduğu Âlem-i İslâm’da küçük düşürmeliydi. Ayrıca Âlem-i İslâm’ın Türklerden sonra, ikinci büyük milleti olan Araplarla arasını mutlaka açmalıydı. Çünkü Arap ve Türk; İslâm’ın iki büyük milletiydi.

Üstelik birbirine halef – selef olmuşlardı. İslâmı omuzlamada öncelik – sonralık mevkiindeydiler.

Başta İngilizler olmak üzere Batı, ne yapıp yaptı, yazık ki Arab’ı Türk’e, Türk’ü Arab’a düşman etmeyi başardı. -Hemen belirteyim ki top geri tepti. Türkler ve Araplar eskisi gibi bir elmanın iki yarısı olduklarını anlamıya başladılar. Yine eskisi gibi el ele verecekler. İnşallah gittikçe daha da birbirlerine kenetlenecekler.-

Bu soğukluktan beklenen sonuç ise şuydu: Türkleri, Arapların içinden çıkmış bulunan Sevgili Peygamberleri Hz. Muhammed’den uzaklaştırmak. Hesap bu idi. Türklerle Arapların arası açılınca, dolayısiyle bir Arap olan Hz. Peygamber’den de Türk Milleti’ni  -akıllarınca-  soğutmuş olacaklardı.

Elbette evdeki hesap çarşıya uymadı. Türkiye’de estirilmek istenen hava bu idi. Ama beklenen uğursuz netice çıkmadı. Fakat yine de ekilen menfî tohumların orada burada, tek tük de olsa bitmesi kaçınılmazdı.

İşte bundan ötürü Bediüzzaman Said Nursî de bu duruma kayıtsız kalmamış. Risale-i Nur adlı külliyatının çeşitli yerlerinde Peygamberimizi zikrederken dikkati çeken bir ifade kullanmıştır. Hz. Muhammedi zikretmesi gereken bâzı yerlerde  “Muhammed -i Arabî” tâbirini kullanmıştır. Ki böyle bir tâbiri İslâm Âlimleri çok nâdir olarak dile getirmişlerdir.

İşte bu ender kullanışlardan birini de Bediüzzaman Said Nursî yapmıştır. Böylece sinsi bir oyunu esasından bozmuştur. Nitekim  “Muhammed-i Arabî”  tâbirinden, Arabın içinden çıkmış, Arap olan ve bu yüzden  -kendi içlerinden çıkmadığı için-  Yahudilerce reddedilmiş bulunan Hz. Peygamberi anlıyoruz.

BediüzzamanHazretleri’nin  “Muhammed-i Arabî”  diye Hz. Peygamber’in Arap olduğunu belirtmesi şunun içindir: Bizler de kendi aramızdan çıkmadı diye sakın sakın Hz.Muhammed’e

954

karşı bir tavır almamalıyız. Yoksa Yahudilerin durumuna düşer. Her iki dünyada da bedbaht

oluruz.

Allah Peygamberini dilediği milletin içinden çıkarır. Bu, O’nun bileceği bir iş. Bize ancak kabul ve tasdik düşer. Kaldı ki Allah’ın bu tercihi de bizler için bir sınav. Bakalım Allah’ın tercihini seçecek miyiz? Yoksa mes’eleyi sen ben ortamına mı sürükleyeceğiz?

İşte bizler Hz. Peygamber’in aynı zamanda Arapların içinden çıkmasını da, bundan dolayı Arap olduğunu da kabul etmekle mükellef ve yükümlüyüz. Yoksa böyle bir durumda Şeytan’ın durumuna düşeriz.

Çünkü Şeytan bile bile, sırf Allah’ın tercihine karşı çıktığı, “niye ben değil de o” dediği, benlik davası güttüğü için ebedî bir hayattan oldu. İşte Bediüzzaman, bu inceliği nazara vermek için “Muhammed-i Arabî” ifadesini kullanıyor.

Bunda ince bir nokta daha var ki, o da şudur: Madem Hz. Peygamber Arapların içinden çıkmış, Arap sayılmış. Öyle ise bir göz hatırı için çok gözler sevilir. Hz. Peygamber’in hatırı için Hulefa-yı Râşidîne yâni Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye olan sevgi ve saygımız, Sahâbe’nin yâni Peygamberimizi görenlerin, Tabiîn’in yâni Peygamberimizi gören Sahâbeleri görenlerin ve Tebe-i Tabiîn’in yâni Sahâbeleri görenleri görenlerin erişilmez mânevî mevkilerine olan saygımız sonsuzdur.

Çünkü onlar İslâm’a büyük hizmetler etmişler. Bütün dünyaya Üstad-ı Küll, her alanda üstadlık yapmışlar. “Essebebü ke’l-fâil.” / “Sebep olan yapan gibidir.” Hükmünce onları başta Hz. Peygamber olmak üzere sırasıyla sevmek, saymak yollarından gitmek; her birimizin üzerlerine düşen birer görev  ve  vecibedir.

Çünkü onlar maddî-manevî sahalarda aşılamıyacak hizmetlerde bulunmuşlar. İşte bu zatların torunları olan şimdiki Arapları da sevmemiz, onlara kardeşçe yaklaşmamız gerekir. Kaldı ki “İnneme’l-mü’minîneihvetün.” / “Ancak mü’minler, inananlar kardeştir.” diyen bir dîninmensuplarıyız.

Muhakkak ki tarihte, özellikle yakın geçmişte hatalar yapılmıştır. Onları tekrar etmemeye, düşmanların sözlerine artık kanmamaya çalışmalıyız. O Zat-ı Muhterem’in yâni Hz. Muhammed’in hatırı için birbirimizi sevmeli, saymalı, bütün dünyanın karşısına sıkılmış bir yumruk gibi, tek bir kitle hâlinde çıkmanın yollarını aramalıyız.

Yapılanlarla yetinmeyip, münasebetlerimizi daha sıkı ve sağlam bir hâle getirmeliyiz. Geçmişte olduğu gibi yine Türkiye’nin bayraktarlığında, önderliğinde bütün İslâm Âlemi bir ordu gibi hareket etmelidir.

Zaten gözler Türkiye’nin üzerine çevrilmiştir. Ne olacaksa yine Türkiye’nin önderliğinde olabileceğinden kimsenin şüphesi yok. Aramızda sisler var. Sisler dağıldığında bu gerçek güneş gibi ortaya çıkacak inşallah. Ümitliyiz, bekliyoruz. Şafak sökecek. Çünkü gecemiz çok karanlık. Kararan gecenin sabahı ise çok yakındır.

İşte bu gerçeği tam olarak anlıyan ve kavrıyan Osmanlı Devleti kendini övmemiş. Fakat Arab’a, içinden Sevgili Peygamberimiz İki Cihan Güneşi Hz. Muhammed çıktığı için “Kavm-i Necîb” / “Asîl Kavim” demiştir. Nakîbü’l-Eşraflık kurarak O’nun soyundan gelen Seyyid ve Şerifleri el üstünde tutmuş. Onları aziz etmiş, aziz kılmıştır.

Dahası 1918’e kadar Sürre Alayları tertip ederek cömertliğini, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’den eksik etmemiş. Çünkü Osmanlı biliyordu, bizler de bilmeliyiz ki, Camiü’s-Sagir’de şu hadis yer alıyor. Hz. Muhammed buyuruyor ki:

“Üç şey için Arabı seviniz. Bir: Ben Araptanım. İki: Kur’an Arapçadır. Üç: Cennet lisanı Arapçadır.”

Başka söze ne hâcet, aziz okur.

955- 956

 

 

Eğitimci Gözüyle Dershaneler?

0

 

1982-83 eğitim öğretim yılı

İmam hatip lisesi son sınıf öğrencisiyim.

Üniversite sınavlarını kazanmayı çok istiyorum.

Bayburt’ta dershane olmadığı için

Naklimi Erzincan İmam Hatip’e aldırdım.

Erzincan’daki dershanenin ismi zannedersem

Doğu dershanesiydi.

Sayısal derslerimizden alt yapı yetersiz olduğu için

Dershaneye kayıt yaptırdım.

Üç beş ay devam ettik.

Beklediğim faydayı göremedim.

İki basamaklı üniversite sınavının

ilk basamağını sınırda bir puanla kazandım.

İkinci basamak sınavı için

Üç beş arkadaş kalktık İzmir’de Akyazılı dershanesine gittik.

Çünkü reklamı bol yapılıyordu.

Mersinlide bir evde kaldık.

İki aya yakında o dershaneye gittim.

Nihayet sınava girdim.

Sonuç yok.

Kazanamadım.

Diğer sene İzmit’te vilayetin yakınlarında

Merkez dershanesi vardı.

Oraya kaydoldum bir sene boyu devam ettim.

Bende gayretli bir öğrenciydim.

Nihayet sınava girdim.

Yine sonuç yok.

Artık bu işin dershaneyle olmayacağına karar verdim.

Üçüncü sene kendi kendime hazırlandım.

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazandım.

Yani dershane hevesi bana iki seneye mal oldu.

Nihayet evlendik çocuklar büyüdü.

Büyük oğlumu üç sene cemaatin dershanesine gönderdim.

Diğer oğlumu da üç seneye yakın başka bir dershaneye gönderdim.

Onlarda doğru dürüst bir fayda görmedi.

Kızım dershaneye iki ay gitti baba bura bana göre değil dedi bıraktı.

Sınava ilk girişte istediği yeri kazandı.

Neden

Dershaneler zaten süper zekâ çocuklardan ücret almadıkları gibi

Onlara burs vererek dershaneye kaydedip onlarla reklamlarını yapıyorlar.

Diğer zeki öğrencileri de derece sınıflarına alarak onlarla ilgileniyor onları yönlendiriyorlar.

Geri kalan diğer normal öğrenciler gitsin gelsin dershaneye para yatırsınlar.

Bu sene olmadı bir dahaki sene

Bu para nasıl kazanılıyor. Nasıl ödeniyor

O kimin umurunda.

Yeter ki para gelsin.

Dershaneler yüz üzerinden 20 lik yâda 30 luk bir öğrenciyi alıp

Yetmiş yâda seksene çıkartıyorlar mı?

Yâda çıkarabiliyorlar mı?

Yüksek puan alan çocuklar dershaneye de gitmese o puanı alabilecek kapasitede öğrenciler

Dershaneler onlara üniversite kazandırmıyor

Onlarla reklamlarını yapıyorlar

Okullardaki öğretmenlerin emeği üzerinden saltanat sürüp köşe dönerken iyide

Özel okula dönüşte kendi başarınla kendi emeğinle para kazan denilince niye cayırtı koparılıyor.

Siz zaten başarılıysanız eğitiminiz kaliteli ise öğrenci devlet okulunu değil de sizi tercih edecektir.

Böylece sınıflardaki öğrenci sayısı azalacak

Okullardaki eğitimin kalitesi de yükselecek

Böylece hayırlı bir işe sebep olacaksınız

Amaç buysa

Bu kadar gürültüyü ve bu üslubu

Ahlakı da bulmuyorum

Şık da bulmuyorum

Haklıda bulmuyorum.

İnsanların dünyalığına birazcık dokununca ne kardeşlik kalıyor

Nede hoş görü?

Yani hükümet size dokunacak diye eğitimi dönüştürmesin mi?

Sağlık dönüşüyor

Kentler dönüşüyor

Medya dönüşüyor.

Ama eğitim dönüşemiyor.

Neden ve niçin ?

 

 

Dershaneleri Yetmez Okulları da Kapatın

 

Hem eğitimi onlarsız güzel güzel idare edersiniz hem de millî mevzuların tamamını Fatih Terim‘e bağlayarak geleneğinizi korursunuz.

Başbakan‘ın ve şimdi Bakanlar Kurulu‘nu oluşturan ekibinin belediyecilikten geldiğini söyleyenler halt eylemiş. Bence full aksesuar eğitimci bunlar..

Zira belediyecilikte yeni bir numara göremedik. Çiçek-böcek, park-bahçe, makarna-kömür, duble yol, iftar çadırı, üst geçit, şuyulandırma; ha bir de kentsel dönüşüm. Yıkalım, yeniden yapalım edebiyatı.. Benden duymuş olmayın ama bu iş de cami dernekçiliği töresinden miras.

Marmaray‘sa bunlardan önce, Göktürk-2‘yse bunlardan habersiz, savunma helikopteri ve nükleer santrallerse bunların dışında.. Kurumlarını açıklayamıyoruz çünkü can güvenlikleri maalesef Beyrut ayarında.

Meğer ne eğitim canavarıymış bu arkadaşlar. En çok Bakanı bu işte istihdam ettiler. En çok birbirine zıt projeyi gözlerini bile kırpmadan bu alanda uyguladılar. Tabi, eğitimin en küçük ayrıntısını bile çok iyi bildikleri için kimseye sorma ihtiyacı hissetmediler. Ne de olsa “Eğitim, eğitimcilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iş“ti.

Diğer yollardaki trafik keşmekeşi de helbet önemli ama saat ‘iyi saatte olsunlar’ saati olduğu için kameralarımız Boğaz Köprülerine çeviriyoruz sayın seyirciler.

Bu köprüleri kapatıyoruz ey halkım! Artık gişelerde vatandaşımızın soyulmasına son! İsteyen köprünün halk oyunları ekibi kurmasına da müsaade edeceğiz. İsteyen gişe görevlileri de folklorcülüğe giriş yapabilir ve hatta köprüde çekilecek kliplerde oynayabilir.

Şimdi diyeceksiniz ki; “Siz komünist idare misiniz yoksa kapitalist idare mi? Serbest piyasaya niye müdahale ediyorsunuz?”, “Bütün işler bitti de sıra köprüye mi geldi?”, “Hani alfabe değişikliğiyle bir gecede cahil bırakılmıştık?”, “Hani kuşlar-ağaçlar, binbir renkli çiçekler…?” Bu sonuncusu aklıma Kayıkçı Kul Mustafa‘yı getirdi. Rahmetli, iyi ozandı.

Eğitimin siyasallaşmasına döneminiz itibariyle alışmışken bir de ne görelim; eğitim çeyiz pardon seçim sandığı yapılıyor. Bana verirsen adamlarını kırk yaş – mırk yaş, KaPeSe – MaPeSe dinlemem, kadroya alırım. Bana vermezsen köküne kibrit suyu..

Keşke Olmasaydı” programı bir yana dershaneler bir vakıadır ve doğal seleksiyonla eğitimin tamamlayıcı unsuru haline gelmiştir. Osmanlı matbaayı geç almış ki onbinlerce hattat işsiz kalmasın. Bu alanda boşa çıkacak insan sayısı yüzbinden az mı? Çöpe atılacak yatırım giderleri kriz öncesi millî ekonomiye zarar değil mi?

Yoksa bir yandan düz lise bırakmayarak ve diğer yandan dershane operasyonu yaparak PARALI LİSE eğitimine geçmek mi hedef? Hemi isteyen farklı dil ve lehçelerde eğitim yapar, teşvik alır. Biz de seçimleri kaybetmemek için Washington Manken Ajansı‘yla anlaşmayı yenilerik.

“One taş & a lot of kuş”.
Sandık is golden vuruş.

 

 

Bu da mı Değil

 

Geçtiğimiz Cumartesi-Pazar günleri yaşananlar, uyuyan insanların uyanmasına yetmez mi?

Bu yapılanlar, aslında, bizim yıllardan beri söylediklerimizin,  ifşası, ispatı ve bizi haklı çıkaran son noktalardan biri.

Son noktalardan biri diyorum, çünkü, son nokta daha konmadı.

Bu memlekette, 12 Eylül ihtilâli sonrasında sürgünde yaşayan, hem de yıllarca sürgünde yaşayan, genç, yaşlı o kadar çok insan var ki, Şivan Perver mi neciye sıra bile gelmez.

Bu memlekette, müzik, kültür ve sanat dalında o kadar cevherler var ki, Ahmet Kaya’ya fark atacak, o, onların eline su dökemez.

Ama, gelin görün ki, Recep Tayyip Erdoğan, bunların dostuymuş ve bunların çilesine çok üzülüyormuş.

Siz, bu üzüntüyü gerçek mi sanıyorsunuz. Tamamen, ucuz hesap ve alınan emirlerin ve gelecek seçimlerde emir alınan yerlere şirin görünmenin sonucu böyle konuşuluyor.

Yoksa, Erdoğan’ın birilerine üzüleceğini, onların çektiklerine yanacağını sanan varsa çok aldanır. Recep Tayyip Erdoğan’ın bir tek derdi vardır. KOLTUKTA KALMAK VE ŞİMDİ DE CUMHURBAŞKANI OLMAK. Başka hiçbir derdi yoktur.

Var, bir derdi daha var. Ama, o dert, küçüklüğünden beri içine işlemiş bir dert. Bu derdi, hiçbir şekilde unutamaz ve bu derdine çare bulamaz.

Nedir o dert?

TÜRK DÜŞMANLIĞI!!!

Recep Tayyip Erdoğan’ın bu derdi bütün dertlerinin üstünde ve çaresi bulunamaz bir derttir.

Bakın, yaptığı ve kendisinden beklentileri olan bütün yalaka takımının yaptığı tek iş, Türk düşmanlığı yapmak ve Türk kimliğine hakaret etmek.

Maalesef, çok ilginç bir şekilde, beklenmedik bir takım zevatları da aynı kefeye, yalaka takımı kefesine koymak zorundayız ki, bu beklenmedik kişilerin, yapılan bu Türk düşmanlığına sesiz kalmalarını anlamak mümkün değil.

O kadar çok ve açık bir Türk düşmanlığı yapılıyor ki, meydan da boş, vurun abalıya.

Bu Türk Milleti, nasıl bir milletmiş ki, kendisine düşmanlık edeni baş tacı ediyor. Dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde bir millet kendi kafasına bu kadar rahat sıkmaz.

Din istismarına, din yutturmacasına kanarak bu kadar rahat bir şekilde kimliğine düşman edilen kaç millet bulabiliriz acaba…

Tabii ki, Türk Milletinin tamamı için değil bu söz.

Gazetelerden, radyolardan, televizyonlardan bu kadar ağır sözleri duyduğu halde, hâlâ uyanma zorluğu çekenlerden bahsediyoruz.

Elbette, biliyoruz. Karşımızda, dünya egemen güçlerinin ağır saldırısı var, toplum mühendisliği dünyada en çok Türkiye’de uygulanıyor, günlük konular her şeyin üstünde,ama, aynısını ve daha da ağırını bu millet, I.Dünya Savaşı sonunda da yaşamıştı ve o zamanki olağanüstü sıkıntıları aşmasını bilmişti.Umarım ki, yine aşacaktır ve Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler, Kambur İzzet’ler yine tarihin 150’likler listesinde yerlerini alacaklardır.

Son söz:

Diyor ki, Recep Tayyip Erdoğan; Ahmet Kaya’ya saldıranları çok iyi biliyoruz, ulan şimdi saklıyorlar diyor.

Bakın o laf söyledikleri kimlermiş:

Adnan Şenses, İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan, Kadir İnanır, Serdar Ortaç, Mustafa Topaloğlu, Özcan Deniz(kaynak: Hürriyet Gazetesi).

Bunların arasında, şu andaki sisteme ters kim var?

Peki, Recep Tayyip Erdoğan ne söylüyor, kime söylüyor, kimi kolluyor, kimi seviyor, kimi dinliyor, kime mesaj gönderiyor, kime düşman?

Bu soruların cevabını araştırın ve düşünün bakalım.

 

 

Yeni Anayasa Çalışması İyi ki Rafa Kalktı

 

Yeni Anayasa” ile “Anayasa değişikliği” birbirinden çok farklı iki kavram.

Anayasa değişikliğinde binanın karkas yapısı korunarak, bölümlendirme ve iç tasarımında değişiklik yapılması söz konusu iken, Yeni Anayasa’da binanın komple yıkılıp yeniden inşa edilmesi var.

1982 Anayasası da diğer Cumhuriyet dönemi Anayasalarımız gibi aynı temel üzerine yapılandırılmıştır. Bu Anayasa’yı “darbeci Kenan Evren ve arkadaşlarının” yaptırmış olması bu gerçeği değiştirmez.

“Cumhuriyeti kuran kurucu iradenin yansıması” olan temel ilkeler 1982 Anayasasının başlangıç kısmı ve ilk üç maddesinde dile getirilmiş.

Bu üç madde haricinde “demokrasi ve özgürlükleri” kısıtlayan ne kadar madde varsa değiştirilebilir ve zaten bu konuda partiler arasında görünürde bir görüş farkı yoktur. Bugüne kadar da Anayasanın yaklaşık yüzde yetmişi değiştirilmiştir.

Geride kalan maddelerin çoğu bütün dünya anayasalarında olan genel kabul görmüş maddeler olup, üzerinde çok fazla oynama şansı da, lüzumu da yoktur.

Lafı eğip bükmeye lüzum yok. Her şey çok açık.

İlk üç madde değişmeden devletin yapısını değiştirmek, milli- üniter devlet yapısından federasyon tarzı bir devlet yapılanmasına geçmek, bir “Kürt Federe Devleti” kurmak mümkün değil.

“Yeni Anayasa” isteyenler esasen devletin mevcut üniter, milli yapısını ve parlamenter sistemi değiştirmek isteyenlerden ibaret.

Bunlar iki farklı kanat da olsa, ilk üç maddenin değiştirilmesi hedefinde buluşuyor.

Bir taraftan, önce Türkiye‘de Irak’taki Barzani Devleti tarzı bir federe devlet kurarak palazlanmak ve daha sonra benzer yapılanmaları Suriye ve İran‘da oluşturularak, dört Kürt Federe Devletinin birleştirilmesiyle “Büyük Kürdistan” kurma hayali peşinde olanlar.

Diğer tarafta “Yeni Osmanlıcılık” hayali ile “BOP eşbaşkanlığı görevi” arasında gidip gelenler.

Buna karşılık, CHP ve MHP’nin “Yeni Anayasa” talebi aslında “Anayasa değişikliği” yapmaktan ibaret. Ama bir yazım bütünlüğü sağlamak için ilk 3 madde haricinde bütün maddelerin yeniden yazımını sağlamayı düşündükleri için anayasa değişikliği yerine “yeni anayasa yazımından” bahsediyorlar.

Ben Türkiye Cumhuriyeti devlet yapısının “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olması ve “milli- üniter yapı ile parlamenter sistemin” korunması gerektiğine inanıyorum.

Bu bakımdan iyi ki ‘yeni anayasa’ çalışması rafa kalktı diyorum.

*****

HAŞİM KILIÇ’IN AÇIKLAMALARI VE AÇIKLAMADIKLARI:

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç‘ın “Yeni Anayasa” yapımı konusundaki eleştirileri dikkat çekici.

Haşim Kılıç’ın söylediklerinde iki temel vurgu var:

MEVCUT MECLİS’İN ANAYASA YAPMASI DOĞRU DEĞİL:

1-    “Doğrudan halkın temsilcilerinin katıldığı, onların hür iradesiyle hazırlanan bir anayasa yapılması gerek.”

Ancak “bugün parlamentoyu oluşturan 4 siyasi partimizin, başkanlarının iradeleriyle oluşmuş milletvekillerinin oluşturduğu bir meclis var ortada.”

Anayasa Mahkemesi Başkanına göre, mevcut Meclis’in Kenan Evren ve 4 arkadaşının seçtiği Meclis’in teşekkül tarzı birbirine benzemekte. Dolayısıyla bu Meclis’in yapacağı yeni Anayasa da, Kenan Evren’in yazdırdığı mevcut Anayasanın yapılış şeklinden farklı değil.

Bunun için öncelikleSiyasi Partiler Kanunu” ile “Seçim Kanunu‘nu” değiştirmek ve Meclis’in gerçekten halkın iradesini yansıtmasını sağlamak gerekli.

Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu uyarıyı neden bugüne kadar yapmadığını ve Uzlaşma Komisyonu dağıldıktan sonra bu sözleri söylemesinin manasını anlamış değilim.

2-    Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç‘ın vurguladığı diğer husus: “İlk 60 maddede anlaştılar. Anlaştık dedikleri maddeler zaten anlaşılmayacak maddeler değil ki. Kenan Evren’i de getirseniz aynı maddeleri yazacaktı ve yazdı da zaten. Bunlar zaten katalog haklar.

3-    Haşim Kılıç’ın yukarıdaki tespitlerine katılıyorum. Ancak mevcut Anayasa’nın hangi maddelerinin “demokratik” olmadığını, hangilerinin “hak ve özgürlükleri kısıtladığını” açıklamadığı gibi, ilk üç madde konusundaki görüşünü de açıklamamış. Ana konu bu olduğuna göre, Anayasa Mahkemesi Başkanının asıl yapması gereken açıklaması için herhalde biraz daha beklememiz gerekecek.

*****

AKP İLK ÜÇ MADDEYİ NEDEN DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR?

AKP Genel Başkan Yardımcısı M. Ali Şahin’in, Haşim Kılıç‘ın açıklamalarına cevabı sert oldu: “Anayasa yapmak çelik çomak oynamaya benzemez.

Üsluptaki kabalığı şimdilik bir yana bırakalım. Şahin, AKP’nin ilk üç maddede yapılmasını istediği değişikliklere örnek verdi:

“Üçüncü maddenin ‘Türkiye devleti ülkesiyle, milletiyle bölünmez bir bütündür’ dediğini vurgulayan Şahin, bizim önerimiz Türkiye devleti, ülke ve millet olarak bir bütündür” dedi. Böylece güya devlet, milletin devleti olacakmış.

Allah aşkına bu değişikliği yapınca hangi uygulama değişecek?

Yine M. Ali Şahin, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet egemenlik hakkını yetkisini seçtiği organlar eliyle kullanır’ diyor bu darbe ürünü 1982 Anayasası. Kim bu organlar? TBMM bunlardan biri, YÖK bunlardan biri, yargı bunlardan biri, diğer kamu kurum ve kuruluşları bunlardan biri. Hepsi de millet adına egemenlik yetkisini kullanıyor. Darbeciler Meclise ortaklar getirdiler. Kendileri de bu ortaklardan biriydi. Silahlı kuvvetler de, YÖK de bu ortaklardan biriydi. Hem de eşit ortaktılar.”

Görüleceği gibi mevcut maddelerle, uygulamalar farklı olabiliyormuş. Yani egemenlik haklarına ortak oldukları söylenen kurumlar yine var, Anayasa’da aynı maddeler geçerli. Buna rağmen AKP’ye göre bu kurumların egemenliğe ortak olması artık sona ermiş durumda. Hatta kamuoyunda Meclis’in değil, tek adamın egemenliğine gidildiğine dair yaygın bir kanaat var.

Mademki bu maddeler egemenliğe ortak olmanın sebebi değil. O halde neden değiştirme arzusu var?

AKP’nin bu teklifleri, ilk üç maddenin değiştirilebilirliğini kabul ettirme bahaneleri. Bunlar kabul edilirse “heybedeki büyük turp” ortaya çıkarılacaktı da ondan.

Seçimler yaklaştığı için bu niyetlerini açığa çıkaramadılar ve “uzlaşma komisyonu görevini yapamadı” diyerek masadan kalktılar.

 

 

Sevgi Eğitimi-20

 

Her yaşta çevreden gelen mesajlara/geribildirimlere ihtiyacımız vardır. Bu mesajlar olumlu veya olumsuz olabilir. Hepsi davranışlarımıza yön verir; toplumda, doğada yapılması ve yapılmaması gerekenler konusunda bu mesajları ölçüt alırız. Kısacası çevremizden gelen olumlu mesajlar da olumsuz mesajlar da işe yarar, bizi geliştirir.

Ancak olumlu mesajların bir işlevi daha vardır: Olumlu mesajlar, olumlu eleştiriler bizi geliştirmenin yanı sıra mutlu eder, yüreklendirir, motivasyonumuzu artırır. Olumlu eleştiriler, bizde marifet geliştirir. Olumlu eleştirilerin az olması, insanların marifet/beceri geliştirmelerini zorlaştırır.

Çünkü ceza/eleştiri, daha çok, belirli bir davranışı yapmamayı öğretir. Üstelik ceza, mevcut olduğunda etkilidir; ceza ortadan kalktığında, bastırdığı davranışın görülme ihtimali artar. Ceza/eleştiri, bir davranışı yapmamayı öğretebilir. Ancak karmaşık bir davranışı, hele hele bir bakış tarzını ceza ile öğretmek mümkün değildir.

Bir insana ufak şoklar vererek, bağırıp çağırarak, belirli bir araca dokunmamayı öğretebilirsiniz. Fakat aynı yöntemle matematiği, dürüst olmayı veya mutlu olmayı öğretemezsiniz.

Bunları öğretebilmek için o kişiye geribildirimler vermelisiniz, iltifat etmelisiniz, gerektiğinde davranışlarınızla model olmalısınız. Marifet iltifata tabidir; ceza faydasız, övgü keyif halidir(Dökmen,2004,s.129-130).

Cemil, öğretmenine hep sen derdi. Öğretmeni uyardığında siz derdi, sonra unutup sen derdi. Öğretmeni, bir gün bir ceza verdi:

Herkes evine gitti, Cemil kaldı. 50 kere KENDİMDEN BÜYÜKLERE SİZ DEMELİYİM. diye yazacaktı. 10 dakika sonra, öğretmen gelip bitirdin mi dedi. Evet dedi Cemil. Hem de 100 kere yazdım. Öğretmeni neden dediğinde ise, şu cevabı verdi:

Seni memnun etmek için. Disiplin, çocuğa istenilen davranış ve alışkanlıkları öğretmek, kendi kendini denetleme ya da iç denetim olan ahlak gelişimini sağlamaktır. Bu da dıştan gelen bir zorlamayla olmaz.

Önemli olan içselleşmiş bir sorumluluk duygusunun oluşturulmasıdır. Disiplin, bir anlamda, çocuğun sahip olduğu sorumluluklarıyla, yaşantısındaki hareketlerinin doğal ve sosyal sonuçlarını kabul etmesidir.

Sevginin eksikliği kadar aşırısı da tehlikelidir. Çocuklarına aşırı sevgi gösteren, onlara toz kondurmayan, her türlü aşırı davranışlarına göz yuman ailelere çevremizde sıkça rastlamaktayız. Bu aileler böyle davranmakla çocuklarına zarar verdiklerinin farkında değildirler. Davranışlarının yanlışlığını anladıklarında artık iş işten geçmiştir.

Weatjen, “okulda öğrenme ve ruh sağlığı” üzerine yaptığı açıklamalarda, okulda eğitimin her şeyin üstünde tutması gereken en önemli hedefin insanlara “bireysel bağımsızlık” kazandırma olduğunu;

Bu bağımsızlığın anlamının insanların dış dünyanın nesnel gerçekleriyle uyum içinde yaşamasının kendisi olduğunu, eğitimin öğrencilerin bağımsız düşünmelerini ve kendi yaşantılarına güven sağlamalarını engelleyici olduğu takdirde, fayda yerine zarar verdiğini savunmaktadır(Türk, 2010).

Sevgi temeline dayanmayan bir disiplin gerçekleşemez. Disiplin, sorumluluğu öğretmektedir (Aydoğmuş ve arkadaşları, 1999). Aile içinde oluşturulmuş koşulsuz sevgi, güven ve açık iletişim sayesinde her zaman, her durum yeniden yapılandırılabilir. Disiplinin 3 temel amacı vardır.

Bunlar:

1- Sevgi ve güven ilişkisini geliştirmek,

2- Benlik değerinin temelini atmak,

3- Başkalarını anlayarak ve onların kişiliklerine saygı göstererek model görevini gerçekleştirmektir. Geleneksel eğitim anlayışında disiplinden anlaşılan; ceza, ilgiden anlaşılan şımartmayken; çağdaş eğitim anlayışında disiplin; sorumluluk kazandırma, ilgi ise takdir etme, destek verme, rehber olma anlamındadır.

Çağdaş eğitim anlayışında disiplin ile ilgi arasında bir uçurum değil, bir bütünlük vardır. Çocuk, belli davranışlarına hâkim olmayı, ceza ile değil sevgi, ilgi ve hoşgörü ile disiplinli bir şekilde öğrenir(Ayrancı).

Çocuğa gösterilen sevgi, bağımsızlık çabalarını engellemeyecek bir biçimde olmalıdır(Dodurgalı).