22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 936

Ilımlı Müslümanlar…

0

 

Hatırlayacaksınız beş – altı sene evvel çok sık kullandığımız, kimilerinin eleştirdiği kimilerinin övdüğü bir kavramdı “Ilımlı İslam”.

Ben de eleştirenlerdenim.

“İslam’ın ılımlısı ılımsızı” olmaz diyenlerdenim.

Evet, İslam’ın ılımlısı olmaz ama bir müddettir düşünüyorum; müslümanın oluyormuş.

Daha doğrusu ılımlı müslümanlar oluşturulabiliyormuş.

Hatta dindarlar da.

Fakat ne hikmetse bu ılımlılık belli konularda tezahür ediyor.

Mesela etnik bölücülükten kültürel bölücülüğe kadar “farklılıkların vurgulanmasına” çok büyük bir ılımlılıkla yaklaşmaya başlayan bazı müslümanların, iş “düşünce” farklılıklarını vurgulamaya geldiğinde kendi içlerinden çıkan farklı seslere tahammül edemediklerini görüyorsunuz.

Farklı dinlerle “diyaloğa” girerek “ılımlılık” örnekleri sergilemeye çalışan İslam alemi, aynı din içerisinde ortaya çıkan yorum farklılıkları sebebiyle meydana gelen mezhepler üzerinden birbirine düşmekte, hatta birbirini öldürmekte tereddüt göstermeyebiliyor.

Üstelik İslam müslümanlara “parçalanıp bölünmeyi” yasaklamasına (Al-i İmran, 103) rağmen müslümanlar en büyük parçalanmayı “din” üzerinden gerçekleştirebiliyor.

Hem de bir taraftan, sözüm ona, dünyayı “kucaklarken”.

Ne tuhaf değil mi?

Mesele bu kadar da değil. Özelleştirebileceğimiz örnekler de mevcut.

Mesela israf gibi hatları belli bir prensibi de epey ılımlı bir hale getirerek kapitalizmin tüketim kültürüne yol açabilen bazı müslümanlar, “zekat mı vergi mi” sorusunu ciddi biçimde tartışma konusu yapmakta bir sakınca görmeyebiliyor.

Kısacası nasıl bir “ılımlılık” sürecine girdiysek, müslümanlar İslam’dan olmayana gösterdikleri ılımlılığı İslam’dan olana göstermeme hususunda epey kararlı!

Bir başka ifadeyle ılımlılık daha ziyade İslam’ın kırmızı çizgilerini yeşile çevirmede ortaya çıkıyor.

Ve bu tablo neticesinde öyle bir hale geldik ki tabiri caizse aynı sepetin içine konulmuş yengeçler gibi adeta birbirimizi yiyoruz.

İşin içinde çıkamadığımız zaman da hemen bir “günah keçisi” belirliyoruz.

Ama nafile.

Kimi suçlarsak suçlayalım başımıza gelenler öncelikle “kendi elimizle yaptıklarımız” yüzünden. (Şura, 30)

“Nerede hata yapıyoruz?” sorusunu ciddi biçimde sorup tedbiri almadıkça da sepetin dışına karşı ılımlı ama içine karşı şiddet yüklü olup birbirimizi yemeye devam edeceğimizden de kuşkunuz olmasın…

 

 

 

Ahiliğin Tanımı, Kuruluşu ve Fonksiyonu

Ahi örgütlerine Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, 13. Yüzyılda Anadolu, Balkanlar,Türkistan ve İran Türkleri arasında rastlanmaktadır. Bu örgütlerin Kaşgarlı Mahmut’un Divanında Türkçe “cömert,eli açık, yiğit” anlamına gelen Akı kelimesinden meydana geldiği belirtilmektedir.(1) Ahi kelimesi Arapça olarak da “kardeş” anlamına geliyor. “Ahi” sözcüğünün Türkçe mi yoksa Arapça mı olduğu tam olarak ortaya konmuş değildir. Bir kısım düşünürler bu sözcüğün Arapçadan geldiğini düşünmektedirler. Fuat Köprülü ise; Türkçe olan “Akı” kelimesinin zamanla değişerek “Ahi” şekline gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.(2)Fransız Türkolog J.Denny de aynı düşüncededir. Akla yatkın olanı da budur.Çünkü; ahilik Türklerin meydana getirdiği bir kuruluştur ve kökü Türk töresine dayanmaktadır.

Ahiliğin ilk belirtilerini ortaya çıkarabilmek için, bu örgütlerin tarikatlar gibi, belirli bir ideolojiye bağlıolarak faaliyet gösterdikleri gerçeği ortadadır. Söz konusu olan bu örgütlerin toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline geldiğini öne sürmek mümkündür.(3)

Osmanlı Devleti’nde de esnaf ve sanatkârlar birlikte hareket etmek ve aralarındaki dayanışmayı sağlamak için kendi iş alanlarında teşkilatlanmışlardı. İlk başta, Ahilikte dini ve milli bir düzen vardı. Yamak, çırak, kalfa, usta ve pir ilişkileri buna göre organize olmuştu.

Ahilik, ekonomik ve sosyal bir zorunluluk karşısında Anadolu’da köylere kadar örgütlenmiştir. Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri için, ancak aralarında bir örgüt kurmaları gerekiyordu. Böylelikle aralarında bir dayanışma hasıl olacak, ucuz ve kaliteli mal yapıp satmaları ile yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olabilecekti.(4) İşte bu zorunluluk ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur.

Ortaçağ’da Anadolu’daki Türk esnafları “Ahi” teşkilatı şeklinde kurulmuştur.(5) Ahi teşkilatlarının ilk kuruluşlarını göz önüne getirecek olursak; yüksek ahlaklı, zengin, güçlü, yaşça büyük ve hürmete layık bir lider etrafında toplanmış, esnaf, sanatkâr, işçi v.b. halk guruplarının oluşturduğu birlikler şeklinde düşünülebilir.(6)

Zamanımıza kadar ulaşan yazılı belgelerden anladığımız kadarıyla, ahi lideri seçilen (ahi baba) kimse, hemen bir zaviye tesis eder, burasını düzgün bir şekilde dayayıp döşeyerek meslek erbaplarının toplanmalarını temin ederdi. Mithat Günata’nın tespitlerine göre: “Ahi zaviyelerinde öğretmen, profesör, hâkim, vaiz, silah talimcisi, hattat, şair gibi görgülü ve bilgili kimseler de bulunurdu.” (7)

Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla ortaya çıkmış olan ahilik, yerleşik hayatın şekillendirdiği bir sivil toplum kuruluşudur. 13.Yüzyılda rastladığımız ahilik, Türk toplum yapısının ekonomik ve sosyal açıdan örgütlenmesinin de kaynağı haline gelmiştir. Ahi örgütlerinin iç dinamiklerini ele alacak olursak; ekonomik ve ticari hedefleri olduğu ve hatta ahlâki ve manevi yönleriyle de bir bütünleşme gösterdiğini görmek mümkündür. Ahilik sisteminde işçi ve işveren münasebetleri,  tarafların çıkarları açısından birbirlerini tamamlamaktadır. Bu sistemde hem işçi olacak, hem de işveren olacak. Bir başına işçi veya işveren ahiliğin varlığını devam ettiremez. Kesinlikle günümüzdeki işçi işveren ilişkileri gibi kısır çekişmeler içine girilmemiş ve şahsi çıkarların hüküm sürdüğü yerler olmaktan uzak durulmuştur. Başka bir ifade ile ahilik, dayanışmayı esas kabul eden, bu yüzden de bölünmeye, parçalanmaya imkân vermeyen, aralarında sosyal bütünleşmenin sağlandığı bir kuruluştur.

Ahi kuralları, ahinin mutlaka bir işi olmalıdır esasına dayanmaktadır. Bu cümleden hareketle, ahilik işsizliğe de karşıdır. Ahilik aynı zamanda dayanışmayı öne çıkarmakta ve herhangi bir ahinin, kazandığı paradan geçimini sağladıktan sonra, arta kalan kısmını yoksullara, garibanlara, fakirlere, kimsesizlere ve işsizlere ayırması gerekmektedir.

Ahilik teşkilatında toplumun tamamını ilgilendiren bir kalkınma stratejisi vardı. Hatta, devletin yapması gereken birtakım vazifeleri dahi üzerlerine almışlardı. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe ve yoksulluğa karşı da büyük bir mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma yoluna girmiş, yoksulluğunbir alın yazısı olmadığını, bunun çok çalışarak giderilebileceğini ortaya koymuştur.

Günümüzde de böylesinefedakarca çalışanmuntazam teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bakımdan; içinde bulunduğumuz zamanda sanatkâr ve meslek teşekküllerinin ahi örgütleri gibi teşkilatlanmaları zaruretine her zaman büyük önem arzetmektedir.

DİP NOTLAR:

(1)    Kaşgarlı Mahmut,  Divan-ı Lügat-üt-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları,  Cilt 1, s.90

(2)    Sabahaddin Güllülü, Ahi Birlikleri, s.18, İstanbul 1977

(3)    Sabahaddin Güllülü, Aynı Eser, s.20

(4)    Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56

(5)    Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s.19

(6)    Sabahaddin  Güllülü, a.g.e., s.78

(7)    Mithat Günata, Unutulan Adetlerimiz ve Loncalar, s.77, 1975 Ankara

 

 

Sıcak Yuva… Mutlu Aile… Hayırlı Evlat…

 

İnsanlık erke ve dişi olmak üzere çift yaratılmıştır. Sadece insanlık bütün canlılar alemi  böyledir. Gerçekten dünyada her şey bir nizam dahilinde hayatlarını idame ettirmekte. Her şeyde bir denge var. Dengeler o kadar hassa teraziler üzerine kurulmuş ki ilahi bir kanunun ne kadar güzel işlediğini gösteriyor.

Bizde sıcak yuva mutlu aileyi anlatan bir belgesel hazırladık. Bu belgeseli oğlum Emre’nin Pazar günü yapacağımız düğün ve nikah töreninde bir bölümünü davetlilerle paylaşarak belgeselin bir anlamda galasını da yapmak arzu ediyorum. Amacımız bizler için çok anlamlı olan düğün ve nikah törenimizi belgeselle ebedileştirmek. Ayrıca bu belgeselin DVD’sini nikah şekeri yerine davetlilere hediye ederek belgeselini yayınlamasını sağlamaktır.

“DÜĞÜN GELENEĞİ VE KUTSAL NİKAH” BELGESEL SENARYOSU

Bilgi ve bilişim  çağında insanlık huzur, mutluluk ve hayırlı evlada hasret… Para, şöhret ve makam

saadet getirmiyor… Eşler ve evlatlar sıcak yuva istiyor… Sıcak yuva ve mutlu aile  kutsal nikah ve düğün  töreni ile başlıyor… Nikah bütün insanlığın ortak kutsal değeri… Hz. Adem’den günümüze insanlık

tarihinde evlilik ve nikaha çok büyük önem verilmiştir.

Hz. Adem ve Havva’nın mirası

Ortak noktada buluşanların umudu

Gönülden sevenlerin mutluluğu

Muhammed-i Muhabbetin ürünüdür evlilik…

İslam medeniyetinde nesillerin sağlıklı sürmesi için aile ve nikah kutsal değer olmuştur. İnsanlığın ortak kutsal değeri  aile ve nikaha verilen önemi Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet’in ışığı altında incelenmeli…

Ey insanlar biz, sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi kabile ve halklara ayırdık. (Hucurat-13)

Nefislerinizden sizin için kendileriyle sükunete eresiniz diye eşler yaratıp aranızda merhamet ve sevgi yaratmış olması onun ayetlerindendir. (Rum 21)

Peygamber Efendimiz (sav) in yarın bizden gurur duyacağı bu haslet sebebiyle övüneceği, peygamber çehresinde tebessüme vesile olacak en güzel hadisedir evlilik.

Aynı lafzı heceleyerek şiir olmak / Şiirleri birlikte yaşayarak tek lafzı bulmak / Tek lafzın ışığında hayata bakmak / Peygamber’in sünneti Allah’ın emridir sünnet…

Dört şey Peygamber sünnetlerindendir.

1. Haya

2. Güzel koku sürmek

3. Misvak kullanmak

4. Evlenmek..

Allahın varlığının işaretlerinden biri de size kendinizden olan eşler yaratmasıdır. Siz onlara ısınır onlarla huzura kavuşursunuz.Allahın verdiği duygular sayesinde birbirinizi sever ve korursunuz.. Bunda düşünen insanlar için ibretler vardır… (Rum süresi 21)

Evlilik ayeti kerime de anlatıldığı üzere Allahu Teala’nın kadın ve erkeğe verdiği bu arzu ve isteğin tabî neticesidir.

Evlilikle neslin devamı sağlanacak bunun neticesinde de Allah’a hakkıyla kul olan salih ve saliha müminler yetişecektir. Nitekim peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur.

Evleniniz çoğalınız. Zira ben kıyamet gününde ümmetimin  çokluğuyla övüneceğim.

EVLİLİK EN BÜYÜK NİMET..

Bir müslüman için dünya hayatı ahiretteki ebedi mutluluğu kazanma yeridir. Dünya hayatında bir erkek için en büyük nimetlerden birisi dindar ve hayırlı bir kadınla evlenmektir. Sultanlar sultanı peygamberimiz bir hadisi şerifte şöyle buyurur. “Siz şükreden bir kalbe zikreden bir dile ve mümin bir hanıma sahip olmaya bakın. Böyle bir hanım ahireti kazanmanıza yardımcı olur.” O halde eş seçiminde en dikkat edilecek nokta dini ve ahlaki olgunluktur. Bu hususu efendimizin tavsiyelerinde de görmekteyiz…

Peygamber Efendimiz evlenecek kimselerin şöyle dua etmesini tavsiye etmiştir.

“Allahım senden kadının hayırlı merhametli ve iyi ahlaklı olanını nasib etmeni dilerim.”

AİLE HAYATINI CENNETE ÇEVİREBİLMEK İÇİN

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri aile hayatı için şunları söylemektedir.. Müslümanın aile hayatı cennet köşelerinden bir köşedir. Orada her şey helal her şey tatlı ve her şey hoştur. Şu söz  güzel söz  babadan  kız evlada ata sözü  tavsiyedir.

” Kızım! Evimizden çıkıp başka bir eve ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun. Sen kocana yar ol ki o sana gök olsun. Sen ona hizmetçi ol ki o sana köle olsun.

Kocana yumuşak davran! Öfkeli hallerinde sessizce yanından kayboluver. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme…

Ağzını ve kulağını muhafaza et.Kocan sana fenâ söylerse söylediklerini duyma sakın mukabelede

bulunma.

Ona karşı gelme! Daima senden güzel söz işitsin güleryüz görsün. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.”

Ne kadar güzel bir tavsiye ve  baba vasiyeti.. Kızlarımızın kulağına küpe olmalı… *Evlilik “ELHAMDÜLİLLAH” diyebilmektir.

Aile müessesi eşler arasında bolca dua, çokça empati, sabır ve güzel hasletlere şükür sergilemeyi gerektirir.Eşler birbirine baktığında dua nazarıyla bakmalı ki o yuva saadet asrını andırsın.

Kur’an’ın diliyle “Ey Rabbimiz! Bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olacak salih insanlar ihsan et…”

Bizi takva sahiplerine rehber kıl (Furkan suresi 77) diye bakabilmektir evlilik.

“Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl! Neslimizden sana itaat eden bir ümmet çıkar” diye dilden kalbe gönülden hayata akseden tepeden tırnağa güzellik kokan bir meclistir aile…

KUTSAL AİLE TEMELİ DÜĞÜN VE NİKAH TÖRENİ İLE ATILIR.

Aile kurmak, evlenmek bizim hem dîni hem örfi vecibelerimizdendir.Evlenene düğün yapılır sevenleri onlara destek olur, yardım eder, dua eder, sevincini paylaşır. paylaşır ki çoğalsın, ziyadeleşsin…

Hani derler ya göz görür gönül sever. Oysa bazen kaderine yazılan ne memleketinden olur ne yaşadığın topraklardan olur ne de o civardan. Bazen topraklarımızdan bir genç gider adını bile çok duymadığımız bir memlekette bir çift göz görür. Bir gönle vurulur. Sonra bir araya gelirler kalp kalbe verirler ve yuva kurarlar. Şimdi kameralarımızı çok uzaklara çeviriyor ve Belgesel Yayıncılık tarafından hazırlanan Türk vatandaşlarımızla yabancı milletlerden çeşitli insanların düğün meclisi görüntülerini sizlerle paylaşıyoruz…

Bugün savaş, terör ve fakirliğe rağmen  Somali Halkı’nın mutlu aile  yuvası  kurmalarının  sırrı  sabır. Anlayış, güler yüz ve akrabalık  bağı’nın kuvvetli ve en önemlisi  çok iyi dine bilgiye sahip olmalarından   kaynaklanmakta.

PARA İLE SAADET OLMAZ… İKİ GÖNÜL BİRLEŞİNCE SAMANLIK SEYYRAN OLUR.

Bugün  dünyanın en gelişmiş ülkelerinde  her türlü lüks, konfor ve imkanın olduğu yerlerde evlilik kurumları yıkılıp, kutsal aile yuvası çökerken, birçok fakir ülkede kutsal aile kurumu sağlıklı olarak varlığını sürdürmekte.  Bugün Türkiye’de rezidanslar, akıllı siteler, lüks köşkler ve villalar ailelere mutluluk getirmemekte. Para ile saadetin olmadığını göstermekte. Buna karşılık birçok Müslüman fakir ülkede evlilik kutsiyetini devam ettirmekte ve çadır ortamında bile hayırlı evlatlar yetiştirilmekte. Bunun en güzel örneğini  Somali’de  belgeselleştirdik. Savaş ve fakirliğin kol gezdiği bu ülkede AIDS hastalığı ve fuhuş yok denecek kadar az. Gelenek ve göreneklerine bağlı Somali halkı küçük çadırlarda bile mutlu ve sıcak yuvalar  kurup, dinini bilen hayırlı evlatlar yetiştirmekte. Her  ailede en az bir hafız  yetişmesi kutsal bir gelenek haline gelmiştir.

Evlenmedeki murad, mutlu ve sıcak yuva kurmak, bilgili ve hayırlı nesiller yetiştirmektir. Bugün sözüm ona gelişmiş devletler nüfus planlaması adı altında çocuk yapmayı önledikleri için yaşlı nüfus artmakta, çalışan genç nüfus azalmakta ve gelecekte bu ülkeler yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Devlet ve milletlerin en büyük zenginliği genç ve bilgili bir nüfusa sahip olmaktır. Ülkemizde özellikle sayın Başbakan’ın ailelere en az 3 çocuk  tavsiyesi ülkemizin geleceği için çok önemlidir.

DÜNYANIN CENNETİ SICAK YUVA…

Diyanet İşleri  Başkanı  Prof. Dr. Mehmet Görmez de  evlilik ve nikahın  önemi hakkında yaptığı

açıklama  ile  sıcak  yuva,  mutlu aile hayatı  ve  hayırlı  evlat  yetiştirmenin önemine  dikkat çekmekte.

Evlilik hayatına  adım atacak  gençlerimiz  Diyanet İşleri Başkanımıza kulak vermelidir.  Sayın Görmez   sıcak yuva ve mutlu  aile  kurumu  için   şunları söylemekte; .. ” Aile sadece nicel bir birliktelik değil, nitelikli birlikteliğin adıdır. Milletimizi tarih sahnesinde sürekli kılacak müessese ailedir. Bizim inancımız, kültürümüz ve medeniyetimize göre aile bizim dünyadaki cennetimizdir. Öyleyse dünyada yalnızlık cehennemine sürüklenmiş her  çocuğumuzla biz bu cennetimizi ne kadar paylaşırsak hayatımızda o kadar ebedi olur…”

Nereden bakacak olursak olalım kutsal evlilik, sıcak yuva, mutlu aile ve hayırlı evlat yetiştirmek bizim dini inancımız  ve gerekse kültürümüzde çok önemli yer tutan olmazsa olmazımız ve varlık sebebimizdir. Kutsal aile kurumu türkülere konu olmuş , üzerinde  bilimsel çalışma yapılan panellere ve köşe yazılarına konu olmuş bazen de şairler tarafından şiirler yazılmış. Sözün tam da burasında şair Adnan Büyüksoy

“Sıcak Yuva ve Mutlu Aile”yi şu şekilde dile getirmiştir.

SICAK YUVA VE MUTLU AİLE’NİN SIRRI

Eskiden eğitimin temeliydi aile

Evlenen erkek çocuk,yaşardı maaile

Yeni doğan büyürdü iki nesille birlik

Bu birlikle olurdu o ailede dirlik.

 

Evin reisi idi babaanne yahut dede

Onlar çare bulurdu olabilecek derde

Yapılacak işleri her birey paylaşırdı

Küçük fertler işlere evlerde alışırdı.

Kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak üzere dünyanın 70’den fazla ülkesini gezerek, Devr-i Alem belgesel TV programlarını çekip telif ücreti almadan kültür hizmeti ve toplumsal sorumluluk amacıyla TV

kanallarında yayınlanmasına izin veren  araştırmacı – gazeteci ve belgesel yönetmeni İsmail Kahraman, Sıcak Yuva Vakfı ve Kutsal Aile başlıklı yazısında  şu satırlara yer vermekte.

” Millet ve devletlerin en önemli kutsallarından birisi aile ve kutsal evlilik kurumudur. Gezdiğim ülkelerde en çok ilgimi çeken aile kurumları ve kutsal evlilik gelenekleri oluyor.

Göktürk devletinin kurulduğu  Orhon Irmağı ve Ötüken bölgesindeki  Tuva ve Hakas Türklerinin

yaşadığı Yenisey Vadisi ve Sayan dağlarındaki Türklerin düğün törenlerini de belgeselleştirme imkânı buldum. Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki, Tuva ve Hakas Türkleri de tıpkı Anadolu’daki düğün gelenekleri gibi düğünlerini yapmakta ve kutsal aile yuvası oluşturmaktalar.

Kutsal aile yuvası sıcak yuva ortamında yetişen bireylerle başarıya ulaşmakta. Ana kucağı, baba ocağı, yurt, yuva kurmak milli ve manevi geleneklere bağlı olarak yetişen nesillerle daha başarılı olmakta. Bugün sanal dünyada en çok sıcak yuva ortamı ve kutsal aile darbe yemekte. Kutsal aileyi korumak için devlet ciddi önlemler almakta, bizzat Sayın Başbakan’ın “En az üç çocuk” kampanyası ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamını sağlamak, mevcut nüfusu devam ettirmek için önemlidir.

Osmanlı Devletinde  devam ettiği  623 yıl  içinde toplam 20 bin çift boşanmış, bugün Türkiye’de her yıl  on binlerce çiftin boşanmasını  dikkate alırsak, kutsal aile yuvasının nasıl erozyona uğradığını net olarak görmüş oluruz. Türkiye İstatistik Kurumu  verilerine göre Kocaeli genelinde 2012 yılının ilk 6 ayında boşanma oranlarıyla ilgili veriler kutsal aile kurumunun içinde bulunduğu tehlikeyi ortaya koymakta: Boşanmalar erkeklerde en çok 30-34 yaş aralığında,  kadınlarda ise boşanma en çok 25-29 yaş aralığında meydana geldiği görüldü.

NİKAH’DA KERAMET VARDIR

Dini ve milli kültürümüzde evlilik ve nikâh kutsaldır. Aile yuvası kurmak, çoluk çocuğa karışmak, dünyanın en güzel nimetidir.  Nikah’ da keramet vardır… Düğün yapana Allah’da yardım eder.

Sıcak yuva kurmak… Mutlu aile   oluşturmak ve hayırlı evlat yetiştirmek üzere yola çıkıp  düğün ve nikah merasimine katıldığımız  gençlerimiz arasında ;  Adem babamız ile Havva anamız , Hz. Ali Efendimizle Fatıma anamız  ve Efendimiz (sav.) ile Hatice anamız arasındaki sevgi, muhabbet ve huzurun nasip olması için duva ve niyaz ediyoruz. Sıcak yuvalar ve kutsal aile kurumları herkesin özlediği ve aradığı değerler. Ancak her geçen gün bu değerlerden uzaklaşılmakta. Kutsal aile parçalanmaktadır. Başbakan Sayın Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde bir grup işadamı ve akademisyenle “Sıcak Yuva Vakfı’nı kurmuştu. Bugün bu vakfın başkanı  değerli dostum dünya coğrafyasını birlikte gezip araştırdığımız  Prof. Dr. Sefa Saygılı Bey.  Sayın Saygılı, Vakfın  düzenlediği konferanslardan birine bizi de davet etti. Gerçekten bu tür vakıflar önemli hizmetler yapmakta. Vakfın kuruluş amacını yıllar önce “Sıcak Yuva Vakfı Kurucu Başkanı olarak Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu satırlarla kaleme  almıştı. “Sokaklarda yaşayan veya sokağa düşme riski taşıyan; kimsesiz çocuklar, yaşlılar, bağımlı aile bireyleri, yardım ve bakıma muhtaç kişiler, toplumumuzun ahlaki değerleri ve bireylerin ruh sağlığı açısından elverişsiz koşullarda bulunanlara; barınma, korunma, sağlık, eğitim, tedavi, maddi ve manevi her konuda yardımcı olmak” amacını gerçekleştirmeye yönelik etkin ve kuşatıcı faaliyetlerde bulunmak üzere  başta SICAK YUVA vakfını kurup yaşatanlar olmak üzere kutsal nikah ve mutlu aile kurumunu yaşatanlara teşekkür ederken yeni aile kurumu kuranlara mutlu, huzurlu bir ömür  ile hayırlı evlatlara sahip olmalarını yüce Allah’tan niyaz ediyoruz.

Rahman ve rahim  olan yüce Allah’ın ezelden ebede insanoğluna vermiş olduğu koca bir ömrün en mukaddes ve en hayırlı nimetlerinin başında evlilik gelmekte. Evlilik kutsal yolculuk hicret gibidir. Tertemiz ve dipdiri yeni bir başlangıcın gönül kapısıdır. Ruh ile beden sağlıkta ve hastalıkta, neşe ile kederde, doğum ile ölümde bu kutsal yolculukta bir vücut gibi arzı endam eder.

UNUTMAYALIM Kİ;  HAYIRLI EVLAT VE SAĞLIKLI NESİL, SICAK YUVA VE  MUTLU AİLEORTAMINDA YETİŞİR.

Şair Adnan Büyüksoy’un aile şiiri ile sizleri baş başa bırakıyoruz.

AİLE

Eskiden eğitimin temeliydi aile

Evlenen erkek çocuk,yaşardı maaile

Yeni doğan büyürdü iki nesille birlik

Bu birlikle olurdu o ailede dirlik.

 

Evin reisi idi babanne yahut dede

Onlar çare bulurdu olabilecek derde

Yapılacak işleri her birey paylaşırdı

Küçük fertler işlere evlerde alışırdı.

 

Çocuklar öğrenirdi hayatı, büyüklerden

Bu yüzden çekinmezdi çekeceği yüklerden

Bir hayat okuluydu perderşahi aile

Yaşlılara düşerdi ailede gaile

 

Dede evde bilgeydi,hocaydı,öğretmendi,

Babanne yeni nesle tatbiki eğitmendi.

Batı örnek alınıp bu aile küçüldü,

Neticesini gördük,çok yerde kalan,küldü.

 

Fazla söze ne hacet,herkes görüyor sonu

Gün geçmiyor medyada patlıyor bir çok konu

Nerdeyse övülecek,meşum fiil,ihanet!

Artık kanıksanıyor vahşet ve de cinayet.

“YÜCE ALLAH BİZLERE SICAK, MUTLU YUVALAR VE HAYIRLI EVLATLAR NASİP EYLESİN”

 

 

Türkiye Yönetilmiyor

 

Ülkemize, biraz dikkatlice baktığınızda, yönetilmediğini çok rahat görürsünüz.

Yolsuzluğa bulaşmış bir sistem, kimsenin iş yapmayı, gönülden iş yapmayı istemediği ve hatta karar almaktan kaçındığı bir anlayış hakim olmuş.

Ekonomi konularında karar verici makamların bir dediği ötekini tutmuyor.

Sağlık konusunda, hastaneye yolu düşenler çektikleri çileleri çok iyi bilir. Hasta ve yakını, sağlık personeline, sağlık personeli, hasta ve yakınına devlet eliyle kötü baktırılır hale gelmiş.

Eğitim çökmüş. Öğretmen ve okul yönetimi, öğrencinin oyun alanı haline gelmiş ve eğitmen, öğretici, eğitmek ve öğretmek duygusundan neredeyse vazgeçer hale gelmiş.

Silahlı kuvvetler, silahlarına rağmen, silahsız kuvvetlerden daha aciz duruma düşürülmüş.

Cumhuriyet tarihinin en kötü dışişleri ilişkileri yaşanmakta, dünya liderliği palavrası atılırken, şerefli yalnızlık ucuzluğuna gelinmiş.

Terörist başından medet umarak, söyledikleri emir telakki edilir hale gelinmiş ve bunun adı da analar ağlamasın yutturmacasına indirilmiş.

Muhatap bile alınmayan Barzani, elimizle kurduğumuz Kürdistan(!!!!) devletinin başı olarak ve gözümüzün içine baka baka ağırlanmış, kepazece, rezilce.

Dalga geçerek, ülkeye yer aranır hale düşülmüş.

Daha neler, neler…

Bu gerçekleri dile getirmesi gereken ve beşinci kuvvet olduğu iddia edilen basın-yayının çok büyük bir kısmı, ya sus-pus, ya yandaş, ya da satılmış bir konuma gelmiş.

Her gün yeni bir hainlikle karşılaşılıp ümitler yok edilmek istenmekte.

Koskoca bir millet, Türk Milleti, adı bile anılamaz hale gelmiş ve sürekli aşağılanmakta, hakarete uğramakta ve yok sayılmak istenmektedir.

Devleti kanları, canları pahasına kuran ve bu rejimi kurarken ağır bedel ödeyenler, kurdukları devletin basın yayın organlarında ve diğer kurumlarında aşağılanmakta, hor görülmekte ve hakarete uğramaktadırlar.

Bütün bunlar yaşanırken, bir de dershane meselesi gibi suni, yapmacık ve aslında altında başka büyük olayların yattığı kayıkçı kavgaları ile oyalanmakta ülke, toplum.

Devleti kuran irade, dünyaya meydan okuyan irade, bu iradenin sahibi Türk Milleti, kendi kurduğu devlette, yenilmiş psikolojisi içerisine düşürülmüş. Tıpkı, I. Dünya Savaşı sonunda düşülen duruma düşürülmüş. Kimliğinden korkar, utanır hale getirmek için, kendi seçtiği yöneticilerinin gayret sarf ettiği bir acz içerisine düşürülmüş.

Ama olsun, devleti yönettiğini söyleyenler, toplumu idare ettiğini söyleyenler, iyi yönetiyoruz diyorlar ya bu yeter, hepimize. Gerisini görmeyelim, duymayalım, duysak,görsek de gizleyelim.

Yani, bütün bu gerçekleri anlatmayalım, yazmayalım ve biz de sus-pus olalım, ÖYLE Mİ?

Beyler, bayanlar, bütün bu anlattıklarımdan daha da vahimi;

ÜLKE ÇOK AĞIR KAMPLAŞTIRILMIŞ VE BEYİNLERDE BÖLÜNMÜŞTÜR:

Bu şartlar altında, ülke yönetilmiyor dersek haksızlık mı etmiş oluruz?

Dershane kavgası dahil bütün yaşananların açıklamasını aşağıda bir soru ile açıklarsam çok açık olur, zannederim…

2014’de Cumhurbaşkanlığı seçimi ile egemen güçler ilgilenmiyorlar mı? Cevap, ilgilenmiyorlar ise, çok komik olur. Cevap, ilgileniyorlar ise, nasıl ilgileniyorlar ve ne yapıyorlar diye sorarım ve cevabını da bulun derim.

Devleti yönettiğini söyleyenlerin ve egemen güçlerin, Cumhurbaşkanlığı koltuğu dışında hiç bir dertleri yoktur.

 

 

Ebedî âleme doğuşunun Birinci Yıldönümünde Türk Dünyası Âşığı, Türk Birliği Mefkuresinin Mücahidi Prof. Dr. Turan Yazgan

 

O’nun üstün vasıfları ve adı ile özdeşleşmiş fikirleri başlıklara da makalelere de sığmaz. Gücü bedenine, düşünceleri ve zekâsı beynine sığmadığı gibi…

Turan Yazgan Hocamızın vasıflarının birkaçına sâhip olabilenler bile; günümüz toplumunda çok saygın insan olarak kabul görürler.

O, mayası bizden olmakla birlikte, sanki başka türlü yoğrulmuş, kendini gerçekleştirmiş farklı ve üstün bir şahsiyet âbidesi idi.

Turan Yazgan, eşine ender rastlanabilen bir fikir adamı, mücâdeleden yılmayan bir mücâhit, en olumsuz ve ümitsiz şartlarda bile çıkış yolu bulabilen zekâ hazinesi, gönül dostu, iman gücü ile mücâdele azminin ideal karışımı olan bir alperen, yeri zor doldurulabilir müstesna ve katıksız bir Türk’tü.

Bu özellikleri sebebiyle sevildi ve görev yaptığı üniversitede, başkanı bulunduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nda yapılan törenlere çok sayıda insan katıldı. Vakıf merkezinin önünde konulduğu cenâze arabasının ardından, Itrî’nin muhteşem Tekbir’ini okuyarak yürüyen binlerce insan tarafından Fatih Camii’ne götürüldü. Daha büyük kalabalıklar tarafından namazı kılınıp aziz naşı, Kozlu Mezarlığı’nda çok sevdiği vatan toprağına, duaları bereketlendiren gözyaşlarıyla tevdi edildi.

Sevenlerinin oluşturduğu insan seli arasında; TBMM Başkanı ve eski başkanlardan 2’si, dördü önceki dönemlerde olmak üzere siyasî parti genel başkanlarından 7 kişi, milletvekilleri, hâlen görevde bulunan bakanlarla geçmiş dönemin bakanları, İstanbul Valisi ve yardımcıları, Türk cumhuriyetlerinden gelen temsilciler, gözbebeği gençler, sanatkârlar, gazeteciler, ülküdaşları, gönül dostları, yakın çevresinde olanların bile tanımadığı pek çok insan bulunuyordu.. Bu insanlar arasında, birbirleriyle irtibat kuramayanlar vardı. Fakat O, gönül mimarı olarak hepsiyle aralarında köprüler oluşturabilmişti. Gözlem yapabilenler farkındaydı: Törenlere katılanların hepsi kendi aralarında bir kısmı da Turan Yazgan’la her konuda mutâbık değildi. Fakat Yazgan Hocamız hepsiyle barışıktı, hepsinin sevgisini-saygısını kazanmıştı. Öylesine birleştirici-kaynaştırıcı özelliği vardı.

*                                                                                                                                                                                Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı; ‘Devlet çapında işler yapıyorsunuz!’ şeklindeki iltifatı karşısında bile tevâzudan ayrılmadı. Yeri ve zamanı geldiğinde; ‘Bâzı işler vardır ki hiç kimse o işleri tek başına yapamaz. Devletlerin bile tek başlarına altından kalkamayacağı hizmetler vardır. Yaptıklarımız, el birliğinin, gönül birliğinin, dâvâya inanmış idealistlerin çalışmaları neticesidir.’ Diyerek gerekli mesajı vermişti.

Türk Devleti elbette büyüktür, güçlüdür. Devlet eliyle Türk Dünyası için Türk birliği için önemli hizmetler gerekleştirilmiştir. Bunda kimsenin şüphesi yoktur. Fakat bir gerçek, devâsa bir kaya gibi karşımızdadır: Büyük devletimiz-güçlü devletimiz, Turan Yazgan’ın kurduğu ve alın teriyle, sulayarak, üretken zekâsının bulduğu çârelerle besleyip geliştirdiği Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı kadar uzun süreli ve istikrarlı hizmet edememiştir. Hem de Hocamızın maddî sıkıntılar içerisinde kıvranmasına, devletin namütenâhi denilebilecek imkânlarına rağmen…

Çünkü O; gönül verdiği Türk Dünyası’nın mümtaz edibi, seçkin devlet adamı Ali Şîr Nevâî’nin; ‘İş yapmak isteyen imkân bulur. İstemeyenler ise bahâne ararlar…’  sözünü kendisine düstur edinmişti. Sağlığı dâhil binlerce problemle boğuştuğu halde hiçbir bahânenin ardına sığınmadı. İmkânsızlık ölçüsündeki zorluklardan yılmadı. Devlet dâhil hiçbir kuruluştan ve kişiden yardım talebinde bulunmadan, çizdiği yolda, göğsüne madalya olarak yüreğini takmış, eline ‘akıl’ pusulasını almış olarak ömrünün sonuna kadar hiç durmadan ilerledi. Engelli maraton koşucusu olmak O’nu hiç yormuyordu. Koştukça, ilerledikte dinleniyordu.

Ekonomistti.

İnsanı ilgilendiren her şey ekonomi ilminin de ilgi alanındadır.’ Özdeyişinin çok ilerisindeydi. Dünya tarihini, özellikle Türk tarihini, tarihçilerden iyi bilirdi. Mükemmel bir eğitimciydi. Türk coğrafyası, Türk insanının örfü-âdeti ve gelenekleri, sosyolojik yapısı, inanç kültürü… Türk insanı ile ilgili, insanla ilgili bütün ilimlerde uzman ölçüsüne bilgi sâhibi idi. Millî değerlerle insanî değerleri, moral değerler potasında dengelemek suretiyle oluşturduğu reçete ile insanlığa hizmet etmek için yaratılmış bir âlimdi.

O’nun en büyük eseri, şüphesiz Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’dır.

Vakıf aracılığıyla gerçekleştirdiği hizmetler, sayfalara sığmayacak kadar çoktur. En önemli hizmeti de 18 yıl boyunca Türk Dünyası’ndan misâfir ettiği binlerce öğrenci ile düzenlediği ‘Türk Dünyası Çocuk Şölenleri’dir. Merak ve heyecanla Türkiye’ye gelen çocuklar ve berâberindekiler, Türkiye’den tam bir Türk dostu olarak ayrılıyorlardı. Onların hepsi ve Vakfın açıp işlettiği eğitim kurumlarından mezun olanlar,  kendi ülkelerinde Türkiye’nin gönüllü elçileri olarak görev başındalar. Yazgan Hoca’mızın oluşturulmasında büyük emeği geçen Türk Birliği’ni onlar geliştirecekler.

Kitap ve dergi yayınları, bütün hizmetlerinin başındaki altın taç gibidir.

O’nun, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nda, vefakâr-cefakâr ve önderlerine inanmış az sayıda yardımcısı ile gerekleştirdiği hizmetler, yüksek bir idealin ürünüdür. O ideali sâdece mesai arkadaşlarına değil, Kosova’dan, Urumçi’ye, Tuva’dan Kerkük’e kadar uzanan 22.000.000 kilometrekarelik Türk dünyasında, kendisini az da olsa tanıma fırsatı bulan bütün Türklere aşılamıştı. Bütün bu işleri; sarsılmaz azmi ve yapıcı karakteri ile yürüttü.

Aydın muhalif olur…’ târifindeki derinliksiz muhaliflerden değildi. Ancak aklın ve mantığın süzgecinden geçmeyen işlere ve bu işleri yapanlara, ölçülü muhalefet ederdi. Onunki, itici değil, birleştirici muhalefetti. Entellerin ‘pozitif enerji‘ olarak adlandırdıkları veya fizikte ‘kinetik enerji‘ denilen güç , bu olsa gerek.

Evet! O, ‘farklı’ bir insandı. İster binlerce, ister 5-10 kişi olsun, topluluğa hitap etmek için kürsüye çıkarken cebinde-elinde kâğıt bulundurmaz, dâima irticalen konuşurdu. Konuşmasının ilk 3-5 dakikasında, kendisini tanımayanlar; sıradan kırık-dökük, dağınık bir konuşma dinleyeceklerini düşünürlerdi. Fakat sonraki dakikalarda; fikir yönü ağır basan, gerçekleri çivi gibi beyinlere çakan, heyecan dozu vasatın biraz üzerinde ve fakat kalabalıkları sarıp-sarmalayan, beyinlerde şimşekler çaktıran, ufuklar açan müthiş bir hitâbet ustası ile karşı karşıya olduklarını anlarlar, O’nun nasıl bir ‘değer’ olduğunu öğrenirlerdi.

Kendini sâdece Türkiye’deki Türklere mi sevdirmiş, kabul ettirmişti?

Hayır!

Hizmetlerini götürebildiği yerlerde değil, adının duyulduğu her yerde sevgi ve saygı ile anılıyordu. Türk cumhuriyetlerinin bâzılarında zaman zaman çıkan karışıklıklarda, Türk iş adamları ve tesislerinin zarar gördüğü oluyordu. Hocamızın oradaki eğitim yuvalarını, yine o ülkenin insanları muhâfaza çemberine alıyor ve canları pahasına provokatörlere karşı koruyorlardı.

*   *   *

İnsanlar, toprağa verildiklerinde değil, isimleri unutulduğu zaman ölürler. Prof. Dr. Turan Yazgan, hizmetleriyle, bıraktığı eserleriyle, açtığı eğitim kurumlarında yetişen öğrencilerle, özellikle içindeki ışıkla yaktığı meş’alelerle, dünya durdukça; bilgi, sevgi, cesâret ve mücâdele sembolü olarak yaşamaya devam edecektir.

Cenab-ı Allah, Yüce Kitabımız’da buyuruyor: ‘Siz şehitleri ölü sanmayın. Onlar diridirler.’

Turan Yazgan Hoca’mızı tanıyanlar, yakınında bulunanlar bilirler: Özellikle son birkaç yıl içerisinde sıradan insanların dayanamayacağı çilelere katlandı. İlerlediği yollara atılan ve ayağına batan dikenlerin hesabını hiçbir zaman hiç kimseden sormadı. Yalnızca ve sessizce ‘Rabb’im ıslah etsin…’ niyazı ile Allah’a havâle etti.  O, ebedî âleme doğarken, çektiği çileler sebebiyle şehitlik makamına erişmiş olmalı.

Allah Zülcelal Hazretleri’nin; şanlı tarihimizden, destanlar diyârından günümüz Türklüğüne armağan ettiği; ideal, çalışkanlık, hizmet, dürüstlük, samimiyet ve fedakârlık timsâli Aziz şehidimiz! Pahâ biçilmez emânetlerin, güvenilir ellerdedir. Nurlar içinde huzurla yat. Makamın cennet olsun, kabrin nurla dolsun.

Prof. Dr. TURAN YAZGAN DİYOR Kİ…

‘Atatürk, Kerkük için tam 7 defa çizme giydi. Her çizme giydiği tarihte sandıklar dolusu altın karşılığında aşiret reisleri isyan çıkardılar ve bunlar devam ediyor. Baktılar ki Anadolu’daki maşa yapılabilen topluluklarla bu iş halledilemiyor. Türk ordusu çok güçlü ve bir karış vatan parçasından dahi vazgeçmesi mümkün değil, hatta vazgeçse dahi Türk milletinin hiçbir şeyden vazgeçmeyeceği kesin olarak ortaya çıktı. İşte o zaman Kuzey Irak’ta oynamaya başladılar. Kuzey Irak’ta bir devlet kuruluşunu gerçekleştirip gerçek Türk toprağı hem de iki çizgi arasına aldığımız gök renkli Türk Bayrağı ile gerçek bir misak-ı Millî’ye dâhil vatan parçası olan Kürkük’ü ve Musul’u işgal ettiler.

Orada 3,5 milyon Türk vardır. 3,5 milyon Türk’ün özellikle kızlarının çeyizlerinde sakladıkları en değerli hediye, Türk bayrağıdır. Bugün de bekledikleri Türk bayrağıdır.

28 Mayıs 2003

*

Doğu Türkistan Türk medeniyet tarihinin önemli bir beşiğidir. İnsanlığa hediye ettiğimiz pek çok gelişme ilk önce Doğu Türkistan’da gerçekleştirilmiştir.

Bütün dünyanın Doğu Türkistan’da yaşayan 30.000.000’u aşkın topluluğa önce insan olarak, milletlerarası standartlar ve insan hakları açısından bakmasını sağlamak lazımdır.

Hiçbir zaman ‘Doğu Türkistan’da ne yazık ki iş işten geçmiştir’ dememeliyiz.

11 Temmuz 2009

 

 

1920 ve 1923 Ruhları…

 

Son yıllarda Türkiye’de çıkarılan yasalar, yargılamalar ve TSK dahil bazı kurumların içinin boşaltılması ve etkisiz hale getirilmesi, dıştan kumandalı açılımlar ve sözde yeni Türkiye için yeni anayasa arayışları tesadüfi değildir ve birbiriyle bağlantılıdır.

Türkiye’yi sözde müttefik ve Batıya göre şekillendirmeye çalışanlar, önlerine çıkan her engeli kaldırmakta ve adeta bir yol temizliği yapılır gibi rejim tanınmaz hale getirmekte ve dönüştürmektedirler. Bu dönüştürme işleminde 1923 Türkiyesi yerine 1920’lere dönülmek istenmektedir. 1920 felsefesi diye ortada dolaşanların, Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyetle kavgalı oldukları anlaşılmaktadır. 1920’de din birliği ve Osmanlı dolayısıyla bir araya gelindiğini ileri sürüp daha sonra bu çizgiden ayrıldığımızı iddia edenler hangi Osmanlı’nın 1920’de ayakta kalabildiğini düşünebiliyorlar? Acaba İstanbul’da esir düşmüş Padişah ve Saray, Osmanlı’nın hükümranlık haklarını savunabilecek durumda mıydı? Hükümranlık haklarını bırakın savunmayı, Osmanlı’yı paylaşmak isteyenlerle işbirliği yapan Damat Ferit’ler iktidarlarını sürdürebilmek için her türlü tavizi vermiyorlar mıydı? Osmanlı’yı bitirenler ve paylaşanlarla çirkin işbirliği yapılsaydı sonunda bazılarının iddia ettiği gibi totaliter cumhuriyet yerine demokratik bir cumhuriyete mi geçilecekti?

Milli Mücadeleyi Cumhuriyet ile taçlandıranlar, kendilerini Türk olarak hisseden büyük çoğunluktur. Böyle bir milli iradeye sahip olmasalardı; Osmanlı’dan Milli Devlete ve üniter yapıya geçemezdik. Milli Mücadele ve Cumhuriyet Anadolu’da iki-üç devlet ve millet yaratmak için yapılmadı. Cumhuriyetin ilanı kararı da bir gecede masa başında alınmadı. II. Meşrutiyetten beri yoğunlaşan Cumhuriyete geçme fikri tartışılıyordu. Kimse Atatürk’ü işi oldu bittiye getirdi diye suçlayamaz. Anadolu’da Türk’ün milli iradesiyle bedel ödeyerek devlet kuruldu. Türk adına hayali toplum yaratıldı diyenler asıl hayal görenlerdir. Türk kimliğinin Anadolu’da egemen kimlik ve kültür oluşu ne 1923 Türkiye’siyledir; ne de 1982 Anayasasının bir gereğidir.

Kürdistan ve Lazistan’dan bahsedilmesi bazılarının zihinlerine yerleştiği gibi etnik ırkçılığın bir sonucu değil, coğrafi bir isimlendirmedir. Aksi olsaydı Atatürk’ün davetine icabet edilmezdi. İnsanların kendi kendilerini yönetecekleri demek bugünkü manada özerklik değil; muhtar ve belediye başkanı gibi yönetici kademelerini bizzat Ankara’nın tayin etmemesi demektir. Eğer herkesi özerk kılma düşünülseydi; Milli Mücadeleye gerek kalmazdı.

Bugünkü uygulamalar, hangisini ele alırsanız alın; şehitlerin kemiklerini sızlatmaktadır. I. ve II. Habur rezaletleri, Diyarbakır meydanında Devlete meydan okuyanlar ile kucaklaşma, Kürdistan isimlemesi, Devlet nişanından Atatürk siluetinin ve T.C. ifadesinin kaldırılması, milli kimliksiz bir anayasa çabaları, terör örgütüne verilen imtiyazlar şehitlerin kemiklerini sızlatmadı mı? Garip ve komik Ermeni açılımı ile Doğu Anadolu’da toplu mezarlarda yatan şehitlerin kemikleri sızlamadı mı?

Yanlış hesaplara giren bazıları Milli Bağımsızlığın, Çanakkale Zaferinin, vatan için şehitliğin, Sakarya ve Kocatepe’de direnmenin, Büyük Taarruzu gerçekleştirmenin, İzmir’i kurtarmanın piyasa fiyatının olmadığını anlamalıdırlar. Terörle mücadelede taviz verenler, dışarıya teslim olanlar aslında terörle mücadelede sorunlara sorunlar katmışlardır. Terörle mücadeleyi yapmasaydık; şimdi her bir vatandaşın evi, arabası, villası ve fabrikası mı olurdu? İzmir’i ve Anadolu’yu kurtarmayıp Yunanlılarla paylaşsaydık, Ege’nin iki yakasını barışta birleştirseydik! hiçbir zaman kardeşliği düşünmemiş Yunanla kardeş olsaydık işten kârlı mı çıkacaktık? Mustafa Kemaller, Nene Hatunlar, Şahin Beyler, Hasan Tahsinler mi işi bozdu? 1920 ruhunu şimdi daha iyi anlıyoruz.

 

 

Onların Öğretmenler Günü Hiç Olmadı

0

 

İl Milli Eğitim Müdürlüğünde idareci arkadaşımı ziyarete gittim; odaya, manevi yorgunluğu tüm fiziğine aksetmiş, hayattan umudunu kesmiş, yılların günahı olmasa da kömür karası saçları erken ağarmış 36-38 yaşlarında bir bey girdi. Yorgun bir ifadeyle elindeki kararnameyi uzattı. Arkadaşım kararnameyi imzaladı ve: “Ücretli öğretmen olarak tarih mi okutacaksın, hayırlı olsun,” uzamış sakallarını kastederek, “böyle derse girmezsin değil mi” diyerek kelam-ı kibar bir dille ikaz edince öğretmen; hastamız vardı,  hastaneden geliyorum tekrar hastaneye gideceğim, tabi ki derse böyle girmeyeceğim dedi ve ayrıldı.

Merak ettim ve araştırdım; 31 yaşında olduğunu, 9 senedir sınavlara girdiğini yeterli puanı almasına rağmen kadrosuzluktan atanamadığını, iş bulursa çalıştığını ve evlenmeyi aklından bile geçiremediğini, yaşlı anne babasıyla köyde yaşadığını öğrendim.

Onun gibi umut yorgunu olup “Öğretmenim” nidasına ve “Öğretmenler Günü’ne hasret” 250-300 bin öğretmen geçti gözlerimin önünden… Atanamayan öğretmenleri yazmayı düşünürken bir arkadaşımın gönderdiği “Neşe Öğretmenin Hikâyesini” okuyunca, yazmaktan vaz geçtim ve paylaşmayı istedim. Çünkü öğretmen olup öğretmenler gününü kutlayamayan daha başka masumlar vardı. Yazı bir alıntı, nereden alıntılandığına ulaşamadım fakat hikâye gerçek.

“NEŞE ÖĞRETMEN, Tekirdağ Şarköy’de, 1972 yılında, Alten ailesinin en küçük kızı olarak dünyaya gelmişti. Öğretmen olmak istiyordu. Eğitim Fakültesi’nden 1993 yılında mezun oldu. Ataması Diyarbakır’ın Bismil ilçesine yapıldı. Bölücü örgüt, öğretmenleri “Türk asimilasyonunun” en önemli parçası sayarak, eylem yapma kararı almıştı. Emri,  bu günlerde devletin geleceğini görüştüğümüz Apo vermişti. Neşe henüz 22 yaşındaydı. Çıtı pıtı, çocuk görünümlü bir kızcağızdı. “Bayrağımızın dalgalandığı her yere giderim” diyor, başka bir şey demiyordu. Nokta tayininin çıktığı teröre müzahir bölge olan Çavuşlu Köyü’ne ulaşır ulaşmaz, görev yapacağı okula gitti. Hali içler acısıydı. Köy muhtarı ve köyün ileri gelenleriyle konuşup, eksikleri gidermek için yardım istedi. Köylüler isteksizdi. Ancak “Parasını ben vereyim” deyince onarımı başlatabildi. İlk maaşının büyük bölümünü ustalara verdi, gerisini de borçlandı.

1993 yılının 26 Ekim’i… Neşe yorgun argın okuldan eve geldi. Program defterine ertesi günün derslerini yazdı. Biraz dinlendikten sonra babasına “Tamirat işleri yüzünden açıldık. Evde sivri biberimiz var istersen onları kızartalım ekmek ve yoğurtla yeriz” dedi. Henüz bir ocakları yoktu. Biberleri hazırladı, tavayı mavi piknik tüpüne koydu. Ekmek ve yoğurdu masaya bıraktı. Hava iyice kararmış, köydeki köpekler sürekli havlıyor; onun ötesinde uluyordu. Köpek ve rüzgâr sesinden, önce kapının vurulduğunu duymadılar. Sertçe çalmaya devam edince, babası “Kim o” diye seslendi. “Açın, hoca hanımla bir şey görüşeceğiz” dedi kapıyı çalanlar. Açtılar. Karşılarında silahlı iki militan. “Dışarı çıkın” diye bağırdılar. Türkçeyi düzgün konuşanı, “Biz faşist T.C.’nin hiçbir öğretmenini Kürdistan’a sokmayacağız, biletlerini iptal etsinler” demedik mi diyerek, Neşe’nin yaşlı babasını tokatlayarak yere yuvarladı. Neşe, köylülerden yardım gelir umuduyla bağırmaya başladı.  Avazı çıktığı kadar haykırdı ama köyden “yardıma gelen kimse” çıkmadı. Doğrulan babası “Yapmayın” diye yalvarıyordu. Militanlardan biri silahın namlusunu Neşe’nin babasının kafasına dayadı ve tetiğe bastı. Neşe donup kaldı. Tekrar bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Kendini olduğu gibi yere bıraktı.

Neşe’yi saçından tutup tekme ve dipçik darbeleriyle köyün çıkışındaki tepeye kadar sürüklediler. Genç kızın üstündeki elbise paramparça oldu. Bedeni sefil yaratıkların gözleri önündeydi. Bu arada yarasaların sayısı beş olmuştu. Neşe gözleri açık ve donuk, ölüme hazır bir huri gibi bakıyordu. Biri kalaşnikofunu seriye aldı ve Neşe’nin sağ göğsünün üstüne dayayıp tetiği çekti. Beş mermi Neşe’nin göğsünü parçalamaya yetmişti. Yarasalar tatmin olmadı. Diğer göğsünün de hakkını verelim dediler gülerek. Aynı işlemi cansız bedeninin diğer göğsünde de tekrarladı biri. Ailesinin üzerine titreyip kıyamadığı Neşe’nin elbiseleriyle birlikte vücudu da lime lime oldu…”

“Neşenin ölümü insan hakları için mücadele ettiğini iddia eden hiçbir dernek tarafından kınanmadı. AB komiserleri kimseye “ne yapıyorsunuz” demedi. Sokak köpekleri için kıyameti koparanların sesi çıkmadı. Azıcık nasırına basılsa bağıranlardan tek bir açıklama gelmedi. Aydınlardan “bunu umursuyorum” diyen olmadı. Neşe öğretmen ve babasının arkasından on binler yürümedi, devlet büyükleri onun adını bile anmadı.”

*** Not: Olay tamamen gerçek olup, sınıf öğretmeni olan Neşe ALTEN, Diyarbakır İli Bismil İlçesi Çavuşlu Köyü İlkokulu’ndaki görevine 30.09.1993 tarihinde başlamış, yirmi beş günlük öğretmen iken, 26.10.1993 tarihinde şehit edilmiştir

PKK bu güne kadar 157 öğretmenimizi şehit etti. ME Bakanlığının sitesinde 124’ünün ismi var, 33’ünün adı yok. Birkaçının ismi okullara verildi, diğerlerini acılı ailelerinden başka kimse anmıyor.

Ahmet Kaya’yı ölümünün 13. yılında anan devlet büyüklerimiz, bu öğretmenler gününde bakalım şehit öğretmenlerimizi nasıl anacaklar???

Şehit öğretmenlerimiz için Fatiha okumayın! Okumamıza ihtiyaçları yok. Allah, mükâfatlarını fazlasıyla verecektir. Bu vurdumduymazlığımız için Allah’tan af dilesek, bilirim affetmeyecek. Çünkü kul hakkıyla gelmeyin diyor. Bu gidişle Şehit öğretmenler de haklarını bize asla helal etmeyecek. Ruhları şad olsun.

 

 

Türkler Şimdi Ne Yapacak?

 

“Türkiye’de yaşayan herkes rahatlıkla “ben, Kürdüm, Çerkezim, Çeçenim, Rumum ya da Ermeniyim, Süryaniyim, Keldaniyim, Romenim”diyebilir. (Ben buna Arnavutum, Boşnakım, Pomakım, Arabım, Lazım ve benzerlerini de eklemek istiyorum.) Bu tabii ve doğru kimlik belirleyiştir. Ama asla ve asla Türk’üm diyemez.

Hangi etnik gruptan olursan ol, onunla övünmek ve bunu “kültür mozaiği” söylemleriyle dayatmak, müstakbel oluşumlara filiz açmak haktır, doğrudur ve ilericilik addedilir. Ancak tek bir grup bundan istisnadır. Türk’ten, Türklükten bahsedersen anında “çağdışı”  damgasını yersin, paranoyak ve şovenist olarak vasıflandırılırsın. Nedir insanımızı böyle düşündüren? Kimler bu söylemleri bıkıp, usanmadan, dillendirip zihinlere kazıyor? Her şey bir tarafa da; insanımızın öz benliğini, Türklük bilincini keşfetmesi neden faşizm oluyor?” diyor  geçen ay yayınlanmış olan “Osmanlı Türk müydü?” kitabının araştırmacı yazarı Necati Gültepe…

Necati Gültepe’nin yaptığı bu tespitler ve cevap aradığı sorular; Türk Milleti açısından tarihe kara bir gün olarak geçen, R.T Erdoğan, Barzani ve Şivan Perver ‘in 16 Kasım’da Diyarbakır’da bir araya gelişleri ile yaşananlar ve konuşmalar sonucu daha da bir önem kazanmıştır.

Türk Milleti, 16 Kasım’da yaşananlar ve konuşulanlardan sonra artık geri dönülmez bir yola girmiştir. Belki Türk Milleti arasında o güne kadar, hala aptallık düzeyinde bir iyimserlik içinde olmuş olanlar olabilir. Ancak bundan sonra, hala aynı durumda olanlar varsa, onların başına her şeyin gelmesi  müstehaktır.

Siz hangi millete veya etnisiteye bağlı olursanız olun; eğer varlığınızı ve egemenliğinizi korumak için mücadele vermiyorsanız, maddi ve manevi ölüm ve de yok oluş kaçınılmazdır.

Türkiye’deki gelişmelere bakarsak, Türk Milleti; Atatürk’ün öldürülmesinden sonra maddi ve manevi olarak bir var oluş mücadelesi vermemiştir. Bu coğraya da şuursuzluk ve hedefsizlik içeren birgevşeklikte yaşamak mümkün değildir. Türk  Milleti, bu gerçeğe rağmen büyük tuzaklarla bir gaflet batağına düşürülmüştür… Yaşadığımız şeyler, bize bunu göstermektedir.

Almanlar, bir ara kendileri için Türkiye’nin sosyolojik röntgenini çektirmişlerdi. Bu çalışmaya göre, nüfusumuzun %86’sı ırken Türk oğlu Türktür. Geri kalan %14’ün yarısı yani %7’imiz Türk olmasa bile Türklüğü özümsemiştir. Kalan %7 ise asla Türklüğü kabul etmemektedir. Yani %93’ümüz , kendini Türklüğün içinde kabul eder ve buna uygun yaşar. Şimdi ne oldu da bu Türk’ün sesi çıkmaz, konuşmaz ve yumruğunu masaya vurmaz oldu? İşte burada Necati Gültepe’nin tespitlerine dönmeli ve sorduğu sorulara cevap vermeliyiz diye düşünüyorum.

Türk Milleti, iç ve dış düşmanlarca yoğun bir psikolojik saldırı altındadır. Devlet bürokrasisi kontrol altına alınmış, ordusuna diz çöktürülmüş, istihbaratı işgal edilmiş, medyası ele geçirilmiş ve en kötüsü Türk halkı, korku ve ümitsizlik içeren bir ruh haline sokulmuş vaziyettedir… Bunlara rağmen asla ümitsiz olunmamalıdır. Bir de Türk Milleti’nin bütün mensuplarınca “korkunun ecele bir faydası yoktur” anlayışı, doğru anlayış olarak kabul edilmelidir.

Bahsettiğimiz psikolojik saldırı sebebi ile; Türk Milleti, ya gerçekleri görmemekte ya gerçekleri kabullenmek istememekte ya da doğruların yapılmaması için bol bol bahane ve mazeret üretilmektedir. Böyle davranıldığı ve yaşanıldığı takdirde Türklerin, bu coğrafyada yok oluşu kaçınılmazdır.

Türk Milleti, artık bu acı gerçekle karşı karşıyayadır. Kimse kimseyi kandırmasın. Sadece Kürtlerin değil bir çok etnisitenin ve gayri müslümlerin,  Türk Milleti’ne karşı birlikte yürüttükleri büyük bir mücadeleye muhatap durumdayız. Görülüyor ki; güç ve hükümranlık Türk Milleti’nin elinden kaydıkça, kuzu postuna bürünmüş çakallar bir bir ortaya çıkmaktadır. Bunu tarihte daha önce yaşadık. Balkanlar, Girit, Musul ve Kerkük çok yeni örnekler olarak önümüzde duruyor. Geçmişteki gafletimizi ve ihanete ses çıkarmayışımızın bedelini, can ve toprak kaybı ile ödedik.

Artık Türk Milleti’nin aklını başına alma zamanıdır. Birlik ve beraberlik içinde, ihaneti ve gafleti yok etmeliyiz. Bir tuzaktan kurtulurken diğerine düşmemeliyiz. Önümüzde sandık vardır. Demokrasi, halen sorunları çözüm aracı iken, bu fırsat Türk Milleti’nce çok iyi değerlendirilmelidir. Size öyle veya böyle yapın demiyorum. Sadece Türk Milleti’ni ve dolayısıyla kendi varlığınızı koruyun, diyorum. Yoksa kan emiciler kapının önünde bekliyor . Gören göz ve akıl, kılavuz istemiyor!

Cahit Tanyol, Türkler için “Canların toprağa ten eyleyip… Köklerin yere öyle saldılar… Bir oğul arısı gibi kovandan… Taşra varıp dağıldılar.” diyor. Haydi  bir oğul arısı gibi kovandan yine dağılalım “Türk Yurdu”nun dört bir yanına!

 

 

Efkâr ve Herzeler

0

 

Biz Lâ demeyi henüz öğrenirken, onca ilâh çıktı ortaya!

Kimileri “idol” diyor öyle tapıyor.

Kimileri “biz” diye bir tanrı yapıyor.

Kimilerinde bir “ben” tanrısı şaha kalkıyor.

Kimileri moda tasarımcılarında, pop şarkılarındatanrı buluyor.

Tanrı’dan kaçanlarda daha bir yoğun hissediliyor tasarım tanrıcılığına rağbet.

Ve geleneksel aidiyetler ortadan kalktıkça artan bir marka mensubiyeti var.

Aynı markadan oldukça mutlu olan, onunla kendini tanımlamayı maharet sayan kitleler.

Ve dünyanın başka yerlerinde aynı markayı tüketenler arasında oluşan adeta dinsel bir rabıta.

Onların markasını tükettikçe orada yaşar gibi davranan modern zaman külkedileri.

Örnek aldıklarımızla mı ortaya çıksak yoksa kendimiz olarak mı?

Örneklerimiz bize zırh mı rehber mi acaba?

Kaybolan kimlikleri tükettiklerinde aramak tüketim kimliğine ediyor sonunda.

Tükeniyoruz…

 

Ayrıntı dediğimiz şey Çin’de yaşayan herkesi aynı görmemek gibi bir şey aslında.

Hep Şeytanı ayrıntılarda arayanlar; aslında Allah’ın da ayrıntılarda olduğunu unutmuyorlar mı?

Liberallerin Brüksel sorunu yok, ama Suudlar Hac konusunda acayip kota uyguluyor.

Hani, Osmanlı’nın zımmilere reva görmediği şeyleri farklı Müslümanlara müstehak gören bir algının İslami olması düşünülemez.

Geldiğimiz nokta da bizim kabileden, bizim kitleden ötesini, aslında “küfür” kategorisine koyduğumuz aşikârdır.

Komşulara kadar uzanan bir ruh hali bu.

Üç dinde de komşunun büyük hatırı vardır.

Ve hiç birinde komşunun aynı dinden olması gereği yokken, o da değişmiştir.

Aslında Yahudilikte de faiz haramdır.

Onu, Yahudi olmayandan almak şeklinde değiştirip helalleştirdiler.

Yahudiler kitaplarını ihtiyaçlarına binaen değiştirdiler.

Müslümanların kitapları sağlam kaldı.

Ancak tevil, metni yorumlayarak yeniden yazar.

İnancın siyasetle dansı, haramları helal, helalleri haram kılarak bizzat inanca zarar verecektir.

Tefsir te’vile dönüşerek haramı yine yazar!

İnancın siyasetle ilişkisi, dinin haram-helallerini de siyasi kazanım için tahrifata yol açmaktadır. “Gıybet” mesela dini kavram ve yasak olmaktan çıkar, siyasi olur!

Siyaseti uçmak, dini de tartışılmaz mahfillere kaçmak için kullanırsak, zaten hem siyaset hem de din adına zulüm olacaktır.

Siyasetin dinden, dinin siyasetten uzak olması İkisini de daha temiz, daha şeffaf, daha samimi kılacaktır.

Ya da inananlarını!

 

Oysa bir dershane bütün işleri halledebilirdi diye düşünmek abestir.

Şam Risalesine yeniden mi bakmak lazım acaba?

Akşam, Sabah hükümette; Hürriyet, Milliyet, Vatan Doğan’da.

Yeni Şafak ne zaman doğacak? Star ne Zaman parlayacak?

Brütüs Sezar’ı babası kadar severdi; o nedenle son darbe ondan geldi.

 

 

Kaliteli Yaşam ve Çocukluğumuza Özlem

 

Ne kadar gariplik ve zorluklar içerisinde olursa olsun, yaşadığımız çocukluğumuzun, olgunluk çağımızda bizler için çok önemli bir yeri vardır. Ne zaman ki, birileri çocukluğumuza ait bir anekdot anlatsa, içimiz ürperir, iç geçirir ve “hey gidi günler heyyy” deriz. Üstüne üstlük duygulanırız ve modumuz ağlamaklı bir şekle bürünür, çoğu zaman da  ağlarız.

Zira çocukluğumuz her ne şekilde yaşanırsa yaşansın, kaliteli hayatımıza etkisi çok büyüktür. Binbir güçlüklerle geçirmiş olduğumuz çocukluğumuzda çektiğimiz çilelerin, zorlukların ve sıkıntıların çokluğu, neden bizleri olgun yaşlarımızda iken, mutluluğumuza ve kalitemize katkı verir? Her nedense herkesin yaşadığı çocukluğu kendisine güzel ve zevkli gelir. Artık çekilen zorluk ve sıkıntılar geride kalmıştır. Anlatılanlar güzel bir anı olarak hafızalarda tazelendikçe ve hatırlandıkça, kaliteli yaşamımıza daha güzel bir çimento olurlar.

Her şeye rağmen yine de çok mutluyduk. Elektrik olmadığı için hiçbir elektrikle çalışan ve çalışmayan oyuncağımız yoktu. Eğer babamız büyükçe bir karpuz aldıysa, (ancak 15 günde bir alınabilirdi) kabuklarını ipe dizerek yaptığımız devecikler en önemli oyuncaklarımızdan biriydi. İçlerine kum veya toprak doldurarak arka arkaya onları sürüklemek bizim için en eğlenceli zamanlardı.

İpleri bitmiş ağaç makaraların ortasından kesilerek yaptığımız şebekleri ellerimizle ustalıkla döndürüp yarıştırdığımız zaman, kiminki daha uzun süre dönerse kazandığını görmek en büyük mutluluklarımızdandı.

Dağlardan davarın arkasından Bucak’a gelirken, en güzelinden bir kayrak taş bulup binlik oynamak için ilçeye getirmek ve getirdiğim kayrak taşlarını ederi kadar binlikte takas etmek, çoban olmanın üstün yönleri idi.

Çoban olarak elimizde iyi kötü bir çakı olurdu. Hem kendimizi korumak, hem de değnek düzmek veya birşeyler kesmek için…  Gözlerim sürekli çalılık, isseler  ve kesmelerin arasından veya su başlarındaki söğütlerin dallarından yapabileceğim en güzel ve düzgün değnek olabilecek dallar arardı. Burkumlu burkumlu değnekler yapar, ilçeye gelince heveslileriyle birşeyler karşılığı takaslardık.

Rahmetli anam, sabah ezanları okunurken beni uyandırır ve oğlak ağılını açmak ve annelerinin sağılma zamanına kadar gütmek için dağa gönderirdi. Giderken tömbüldeğin başında Adem Güner’in babası merhum Mustafa amcamızın dükkanından 50 kuruşluk büsküvi alırdım. O zamanlar henüz fırın ekmeği ile tanışmamıştık. Onlar benim sabah kahvaltılarım idi. Gelin görün ki, dağda içecek su olmadığı için, bisküvilerden sonraki yüreğimin yangınlığı hala sürmektedir.

Aynı anda da okulumuza devam ederdik. Yardımcı araç ve gereçlere ulaşmam çok zor olurdu. Arkadaşlarımın kütüphaneye gitme zamanlarında babalarına ve büyüklerine derslerini danışma ve yardım alma sürelerinde ben dağda davar güdüyor olurdum. Okula geldiğim zaman birçok konuda arkadaşlarıma göre Fransız kalırdım.

Emsallerimin hepsi bu günkü yaz kurslarının olduğu gibi hocalara namazlık öğrenmeye giderlerdi. Ben ise bu imkandan mahrumdum. Rahmetli anamın gayretleriyle bir namaz hocası edindim. Türkçesinden namaz surelerini ezberlemeye gayret ettim. Tek başıma becerebildiğim kadar…

Haftada bir gün (Perşembe) pazar kurulurdu. Küçücük bir de kitapçı sergisi olurdu yerde. Gidebildiğim zamanlar iyice tetkik edip incelerdim. Hemşehrimiz Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü”, “Irazcanın dirliği”, Talip Apaydın’ın “Emmioğlu” gibi kitapları tam benim yaşantıma benzediği için çok büyük bir zevkle okumuştum.

Bir gün ağacın altında Yaşar Kemal’in “İnce Memet”ini okuyordum. Sazak’tan eşeği ile Perşembe pazarına ürünlerini satmak için giden yaşlı bir kadıncağız elimdeki kalın kitabı görünce, Oğlum Kur’an mı okuyorsun? Dediğinde üzüntüyle, duygusallaşma ile, imkansızlıklar ile karmakarışık bir duygular seline kapıldığımı hala dün gibi hatırlıyorum.

Rahmetli abim dağdan çam ağaçları keserdi. Tomrukların eşekle ilçeye getirilmesi gerekirdi. Ormancıya yakalanmamak imkansız sayılırdı. Ben 7-8 yaşlarındayım. Ormancılara karşı en iyi savunma silahı olarak beni kullanırlardı. Yakalandığın zaman asla bir kelime dahi konuşmayacaksın, dediklerini anlamıyor numarası yapacaksın, yani sen sağır ve dilsiz olacaksın derlerdi. Ben de aynısını uygulardım. Ormancılar yakaladıkları zaman adın ne? kimin oğlusun? bunları kim yükledi? Nereye götürüyorsun? vb. sorulara tembihten mi yoksa korkudan mı hala bilmiyorum, asla cevap vermezdim. Küçücük bir çocuk. Ne yapsın ormancılar. Galiba bu çocuk özürlü deyip beni salarlardı.

Bir gün eşeğimizin yükü çok ağır geldi. Belli ki tomruklar çok büyüktü. Sazaktan Alaaddin mahallesine gelince Köle mezarlığını geçince eşek yatıverdi. Tomrukların ipini çözdüm ki, yatmasına rağmen eşeğe yük binmesin diye. Bütün cesaretimi topladım ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Kendi başıma yapabileceğim hiçbir şey yok. Eşeği ve tomrukları da bırakıp gidemiyorum. Kaç zaman geçti bilemiyorum, tomrukların üzerinde mahzun mahzun otururken rahmetli abimin en yakın arkadaşlarından Gökmenlerin Şeref çıktı geldi. Şeref abi durumu anladı. Üzülme koçum gerekeni yaparız dedi ve birlikte tomrukları eşeğimize yükledik ve başarı ile evimize götürdüm. Hala Şeref abimi görünce o hatıram hemen aklıma gelir. Teşekkürler Şeref abi…

Çamlık yoluna dönünce Sazak ovasına varmadan solda dere kenarında Gök Osman’ın tarlasına tütün ekmiştik. Küçük bir de davar evimiz vardı mevsimlik. Evimizin en kenarına kap kacak koymak için seren yapılmıştı. Yer darlığından rahmetli anacığım beni serenin altına yatırırdı. Her gün sabah kalktığımda kafamı serenin tahtasına vururdum ve ağlardım. Büyükler her sabah tarlaya tütün kırmaya erkenden giderlerdi. Benim ise başka bir serüvenim vardı. Yan tarafta kocaman bir kaya vardı. Beni o kayanın başına çıkarırlar ve elime de bir teneke ve tokmak verirlerdi. Onlar işlerini bitirip gelinceye kadar ben o kayanın başında teneke çalardım. Zevkten mi, korkudan mı, öfkeden mi hala bilemiyorum. Ev ahalisi gelince beni indirirlerdi. Çünkü kendim inemeyeceğim kadar kaya büyüktü.

İlk okul ikinci sınıftayım. Okula Sazaktaki tütün tarlasından gelip gidiyorum. Ailemizin yarı kısmı da Bucaktaki evimizde. Tütün tarlasında yalnızım, okul önlüğümü giydim ve okula gitmek için yollara koyuldum. Yaklaşık 6 km. yi yürüyüp Alaaddin mahallesine geldiğimde çocuklar benimle alay etmeye başladı. Gülüp eğleniyorlar, benimle dalga geçiyorlardı. Sebebini eve gelince anlayacağım. Eve geldiğimde babam üzerimde önlükle beni Bucakta görünce şaşkına döndü.

– Oğlum niye geldin?

– Okula geldim baba.

– Bugün Pazar bilmiyor musun?

Bırakalım dağı, köyde ve ilçede bile takvim yok. Nerden bileyim cumartesini – pazarı… Rahmetli babam bir hışımla bana kızarak eve dahi çıkartmadan izimin üzerine geriye tütün tarlasına gönderdi.

6 artı 6 eşittir 12 km. 7 yaşındaki bir çocuğu hadi bugün iki km.lik bir dağ yoluna gönderin bakalım gönderebilecek misiniz?

HEY GİDİ GÜNLER HEYYYYY. Şuna bütün kalbimle inanıyorum ki; “İNSANIN YAŞAMINDA ÇEKTİĞİ ÇİLELER İLE BAŞARILARI DOĞRU ORANTILIDIR”

Elektrik, su, tüp, koltuk, halı, kilim, otomobil, mobilet, bisiklet, tv. Radyo, fırın ekmeği, kara lastikten ve naylondan başka ayakkabı YOK… YOK… YOK….

Ama sevgi var, yürek var, mücadele azmi var, hareket ve dinamizm var, başarma sevinci var, coşku var, işbirliği var, sinerji ve enerji üretimi var… DI….

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz…