22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 935

Kayıp Türkler ve Hezareler

Türkistan’dan göç amacıyla çıkan Türkler içerisinde, Hindistan ve Afganistan’a yerleşenler, Anadolu’muza gelebilenlerden çok daha fazladır. Orta Doğu, Mısır ve Afrika, o tarihlerde Türk sellerine yurt olmuştu. Mısır, bütünü ile Türk Yurdu idi. Onlardan günümüze iz ve eser kalmadı. Batı Hunlarını, Avarları ve Uzlarla Kumanları, yalnızca isim olarak biliyoruz. Çin topraklarında on milyonlarca soydaşımız eridi, kültürel açıdan yok oldu.

Hezâreler, Kuşhanların, Ak Hunların ve Eftalitlerin torunlarıdır. O halde ırk olarak Türk olmalarına rağmen çeşitli sebeplerle Türklüklerini kaybetmiş soydaşlarımızdır.

İranlılar, Azerî Türkler için “Onlar, dillerine iğne batırılarak Türkçe konuşmaya mecbur edilen Farslardır.”  Diyorlar. Biz de Farsça konuşan Türkler için aynı şeyleri söylemek hakkına sahibiz.

Hezârelerin Türklüğü konusundaki tartışmaları sona erdirmek için; sosyologların, antropologların  Afganistan’da ciddî incelemeler yapması gerekir. Böyle bir inceleme  yapılmadan Hezâreleri Türk saymamak yanlış olur.

Türkler hakkındaki iddialara bakacak olursak çok karanlık bir tablo ortaya çıkar: Türkler, bir avuç müstevlidir. Anadolu’ya geldiler, Rum çoğunluğa  karıştılar. Türk kültürü; kırma bir kültürdür. Türk ırkı da öyle…”  Bunlar, ispatlanmamış iddialardır.  İspatlanmamış iddialarla hüküm verilmez.

Afganistan Türkmenleri ile Hezâreler arasındaki anlaşmazlıklar; mezhep ayrılığının  ve İran’ın yönlendirmesinin sonucudur. Türklük âleminin tez zamanda  çözülmesi gereken bir problemidir.

Günümüzde, insanların etnik kimliklerini belirlemek için etnik köken yeterli bir kıstas olarak kabul edilmemektedir. Antropolojik yapı, konuşulan dil ve benimsenen – yaşanan kültür etnik kimliğin belirlenmesinde çok önemli etkenlerdir. Bilindiği gibi Bulgarlar ve Macarlar Türk kökenlidir. Türkistan’dan göçüp bu günkü ülkelerine yerleşmişlerdir. Mensubu bulundukları etnik grubun dilini bırakıp kültürlerini unuttuklarından dolayı, artık onların Türklüklerinden söz edilemez. Hele Bulgarların  yakın geçmişte Türk’lere yaptıkları hatırlanırsa…

Sonuç olarak Hezâreler, Türk olduklarını iddia ediyorlarsa, itirazımız değil, şartlarımız olur. Bu şartlar şöylece sıralanabilir:1- Türkçe konuşmalısınız. 2- Türk Kültürü’nü benimsemeniz gerekir. Bunları yapamıyorsanız, hiç değilse, Türk’le dost olmalısınız. Onu da yapamıyorsanız, Türklere düşmanlık etmemelisiniz. 

Bunları yaparsanız, Afganistan Türkmenleri ve dünya Türklüğü, sizleri bağrına basmaya  hazırdır.

Mağduriyetin Adı: Kadın!

 

Ülke gündeminde yer alan başörtüsü sorunu, “kızlı-erkekli” tartışması ve kadına yapılan şiddet gibi konuların merkezinde hep tek bir figür var: Kadın.

Gerçi bu durum şaşırtıcı değil. Zira gerek Doğu gerekse Batı toplumlarına bakıldığında hayatın akışı içerisinde mağdur edilen tarafın genellikle kadınlar olduğu görülmektedir.

Ülkemiz açısından kadının sosyal konumunu tarihsel bir süzgeçle ele aldığımızda, özellikle 19. yüzyıldan itibaren açılan kız okulları ve Batıdaki kadın hareketlerinin etkisiyle kadınların yavaş yavaş sosyal hayatta kendilerine yer edinmeye başladıkları görülür.

Cumhuriyetle birlikte ise seçme ve seçilme hakkını da elde eden kadınlar, devletin desteğiyle sosyal hayatın her kademesine girmeye başlamışlardır.

Bu süreçte Atatürk ve arkadaşlarının Türk toplumunun temel problemleri arasında “cehaleti” görmeleri de etkilidir. Zira sorgulama dürtüsü fazla gelişmemiş olan cahil insan şuursuzca yönetilmeye en müsait insan tipidir.

Bu noktadan hareketle Atatürk ve arkadaşlarının inşa etmeye çalıştıkları “yeni Türkiye”de cehaletle savaş birinci öncelik olarak ortaya çıkmıştır.

Toplumun yarısını oluşturan kadınların eğitimine de bu doğrultuda büyük önem verilmiştir. Çünkü onlara göre gelecek nesilleri yetiştiren kadınlardır ve kadının eğitilmesi uzun vadede cehaletin de ortadan kaldırılması demektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren özellikle şehirde yaşayan kadınlar eğitimle beraber sosyal hayatın her kademesinde yer almaya başlamıştır. Kırsal alandaki kadının eğitimine önem verilmesi ise 1960’lı yıllarda hız kazanan kentlere göç ile başlamıştır diyebiliriz.

Kent kültürü ile köy kültürünün bir araya gelmesi, gündelik hayatta eğitimin ne kadar önemli olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Çünkü kırsaldan gelen görmüştür ki eğitimli olanlar hayata karşı daha rahat mücadele edip daha rahat yaşıyor…

Neticede öncelikle erkeklerin okutulması ile başlayan süreç 80’li yıllardan itibaren kızların da okutulduğu yoğun bir döneme girmiştir.

Ne yazık ki ülkemizde hangi siyasi görüşte olursa olsun temelinde kadını sosyal hayattan uzaklaştırmayı amaç edinen zihniyetin hala devam ettiğini de bu süreçte görüyoruz. Kızların okumasının önüne ket vurmak amacıyla uygulanan başörtüsü yasağı bu duruma dair en güzel örneği teşkil eder. Zira uygulandığı dönemde görünen/gösterilen sebep irtica olsa da ardındaki neden kanaatimce kadınların sosyal hayattaki aktivitelerinin kısıtlanmasıdır.

Nitekim başörtüsü yasağı ile bir çok genç kız okulunu bırakarak evlerine dönmüş, sosyal hayattan uzaklaşmışlardır.

Son haftalarda “kızlı-erkekli yaşayarak okuma” adı altında yapılan söylem ve düzenlemelerin de varacağı nokta kanaatimce, özellikle kırsal bölgelerden ve küçük yerlerden gelen kızların okumasının önünün kesilmesi olacaktır.  Çünkü bu söylemlerle oluşan imaj okul okuyan gençliğin ahlaksız bir yaşam sürdüğü şeklindedir. Böyle olunca  buralardan gelen kızlar için okula gitmek çevresindekilerce “kızlı-erkekli yaşama başlamak” şeklinde algılanacağından, bu kızların eğitimlerinin yaygınlaşması da sekteye uğrayacaktır.

Değerli okuyucular, 90 yıl önce Cumhuriyeti kuranlar “yeni Türkiye” meydana getirmek için ilk önce mevcut cehaleti önlemek amacıyla kadınlara çeşitli sosyal haklar sağlamışken, günümüz Cumhuriyet’inde “yeni Türkiye” iddiasında olanların kadınların eğitimlerini ileride sekteye uğratabilecek söylemlerde bulunmalarını nasıl anlayacağız?

Üstelik geçmişte ve gelecekte toplumu şekillendiren kadın olduğuna göre kadınları mağdur etmenin toplumların akıbeti için ne gibi bir yararı olabilir?!

Saygılarımla…

 

 

Alkışlarla

0

 

Bilindiği üzere Mardin Valisi Cahit Kıraç’ın emriyle karayolu üzerinde bulunan “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” yazılı pano alkışlarla kaldırıldı. Vali beyin gerekçesi herkesi güldürecek, düşündürecek nitelikteydi. Panonun saclarının paslanmış olması sebebiyle bu işlemin yapıldığı ifade edildi.

Vali Bey; bu milletin zekasından şüphe ediyorki böyle bir açıklamada bulundu. Milletin beklentisi ise Vali Beyin söktürdüğü panonun yerine yenisini koymasıydı. Bu beklenti Türk milletinin en tabii hakkıydı. O zaman gerekçe inandırıcı olacaktı.Kaldırılan panonun yerine yenisi alkışlarla konulsaydı Türkiye Cumhuriyetinin Valisi milletin gönlünde hak ettiği yeri alacaktı. Sayın Cahit Kıraç şunu iyi bilmelidir; koltuk, makam, gelip geçicidir. Bugün iktidarda bulunanlar yarın milletin iradesiyle sandıkta gereken dersi alacaklardır. O zaman bu ve buna benzer uygulama yapan atanmışlara hak ettikleri yerler alkışlarla gösterilecektir.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” yedi düvele karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonunda ŞEHİT kanlarıyla yazılmıştır. Bunu bilmeyen valilerimiz öğrensinler. Sokaklardaki reklam panoları gibi algılayan zihniyeti bu millet unutmayacaktır. Söz Valilerden açılmışken evlere şenlik bir Adana Valimiz varki,onu hatırlamamak olmaz. Bazı Makam sahipleri her ne hikmetse pohpohlanmaktan hoşlanıyorlar. Yaşa, varol, Allah size başımızdan eksik etmesin, siz babamızsınız, yaşa, yiğit adam halk adamı… Bu tezahüratlara bazıları dayanamaz makam aracını durdurur, aşağı iner, göğsünü geregere vatandaşı selamlar, bilgi dağarcığında iktidarın hoşuna gidecek bir şeyler varsa iki çift söz eder, tebessümle tekrar makam araçlarına binerek olay yerinden ayrılırlar. Genelde vatandaştan esirgedikleri tebessümü pohpohlandıkları zaman hiç tereddüt etmeden yaparlar.

Ancak protesto ile karşılaştıklarında; devletin, makamın, unvanın gücünü arkasına alan bazı atanmışlar ve siyasiler ARSLAN kesilirler. Kükrerler,yeri göğü inletirler,kaplarına sığmazlar. Bu manzara karşısında;korumalar kraldan daha kral olurlar. Yakaladıklarını işkence teknikleri ile anasından doğduğuna pişman ederler. Manzara aşiret mantığının da ötesinde bir durum alır. Bu sayınlar tepki yerine dinleme lütfunda bulunsalar buzlar eriyecek. Çapulcuyu dinlemek olurmu?. Düz bir mantıkla olaya bakarlar. “ATIN ŞUNLARI DIŞARI”, “YAKALAYIN ŞUNLARI”, “ANANIDA ALDA GEL”, yada Vali COŞ’un kendine yakışan uslubu ile “GAVATI YAKALAYIN” gibi…On araçla Hatay’da saltanat süren Vali’mizinde hakkını teslim edelim.

Hani millet efendi siz köle idiniz? Milletin bir adı daha varmış bilmiyormuşuz biz. Sn. Başbakan söylediği sözü önce inkar eden valinin bu davranışını doğru bulmadığını, ancak Vali’yide yedirmeyeceğini ifade ediyor. Bütün bunların üzerine halk tabiriyle tuz biber ekiyor. Ayrıca bu milletin yamyam olduğunuda böylece öğrenmiş oluyoruz.

Vali Bey hızını alamamış olacak ki, Adana’da oynanan milli maça üzerlerinde Türk Bayrağı bulunan gençleri güvenlik güçlerine emir vererek stad içerisine aldırmıyor. Gençler bayraklı tişörtlerini çıkarıp tekrar geliyorlar, yine Vali Beyin yasakçı zihniyeti karşılarına dikiliyor. Kemal Sunal’ın kulakları çınlasın, Allah Rahmet etsin. Filmlerini izlerken hep güldük, ancak bugün o filimler bizi düşündürüyor. MEVZUAT, YASSAK, HÜKÜMET, bu kelimeler boş yere kullanılmamış. Adam kral, astığı astık,kestiği kestik. Yassak dedimi bitti. İçeri giremezsin,karşında devlet var. İleri Demokrasi ne oldu? İlerisi gerisi yok. Zülfiyare dokundun mu devletin demir yumruğu ile karşılaşırsın. Devletin gücünü, makam ve unvanı arkasına alan bazı atanmışlara diyorumki; TÜRK kelimesinin peşini bırakın aşağıda belirtilen görev kapsamınıza giren hususlara çözüm bulmaya çalışın ki millet sizleri başına taç yapsın.

  • Güneydoğuda kaçakçılık artmış mıdır?
  • Elektriğin % kaçı kaçak olarak kullanılıyor mu?
  • Sigara, akaryakıt,telefon kaçakçılığı hangi boyutlardadır?
  • Akaryakıt istasyonlarının denetimi titizlikle yapılıyor mu?
  • Açılım süreci ile bunların bir ilişkisi var mı?

Elimizdeki tokmağı davulun bir yüzüne vurursak haksızlık etmiş oluruz. Davulun birde siyasi yüzü varki, oradaki manzara dudak uçuklatan cinsten. Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da ikinci HaburRezaletine tanık olduk. Bütün basın yayın kuruluşları tarafından bu manzara TÜRK milletine izlettirildi. Açık oturumlar düzenlendi, ağıtlar yakıldı, herkesin elinde mendil gözyaşları sel oldu. Gün, bugün. Özlemini duyduğumuz kardeşlik işte bu. Acılar geride kaldı, artık analar ağlamayacak, şehit cenazeleri gelmeyecek, meşe ağacının dalları birilerine batırılmayacak, kuzu sarması gibi lezzetli kardeş olacağız.

Diyarbakır semalarında Türk Bayrağının dalgalanmış olması bile övünç kaynağımız oldu.Sn. Başbakanın konuşmalarından sonra ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz. Bizde kendimizi yüksek tahsil yapmış, mürekkep yalamış, topluma bir şeyler verebilecek nitelikte biri olarak düşünüyorduk. Önümüzden birAhmet Kaya gelmiş geçmiş farkında bile olmamışız. Çok yazık kaybolan yıllarımıza. Başbakanın yere göğe sığdıramadığı Ahmet Kaya ile ilgili Başbakan Yardımcısı Sn. Bülent Arınç’ın methiyeleri, TRT’deki özel programı da izleyince bu tarihi şahsiyeti tanımamış olmanın üzüntüsü ile yandım kavruldum. Yeri gelmişken Sn. Bülent Arınç’ın şehit ailelerinin acılarını dindiren bir söylemine yer verelim ki zihniyetini ve Ahmet Kaya’yı daha iyi tanımış olursunuz. Ne demişti Sn. Arınç?

“BENDE OLSAYDIM DAĞA ÇIKARDIM”. Yatak odamızda baş ucumuzda bulunması gerekenbir cümle.

Sn. Emine ERDOĞAN’ın yanında oturan 37 yıl yasaklı Şivan Perver’in PKK’nın dağ kadrosunun kıyafetiyle vakur duruşu işte AÇILIM bu. Anlamayanlar anlasınlar dedirtecek kadar netti. Bir ara mendiller çıktı gözyaşları silindi. İleri Demokrasi, Açılım bu.

Sn. Başbakan’ın sahnede ŞivanPerver ile Mesut Barzani’nin ellerini tutarak kaldırması Diyarbakır kalesine Türk Bayrağının çekilmesi gibiydi. YENİ TÜRKİYE DEDİKLERİ İŞTE BU! Kalpleri mühürlü olanlar bu manzarayı okuyamazlar. Nerden nereye geldik. ŞivanPerver’le İbrahim Tatlıses’in KÜRTÇE DÜETİ Fırat ile Dicle’nin sularını coşturdu.

Ancak bu muhteşem tabloda Ahmet Kaya’nın bulunmayışı bütün Türk milletini üzüntüye gark etti. Hizmet ve Eserleriyle Türk Kültür ve sanat hayatına önemli katkılarda bulunan, ülkemiz kültür ve sanatının yücelmesine çalışan Türk vatandaşı ve yabancı uyruklu kişi veya kurumları, Devlet adına onurlandırmak ve özendirmek amacıyla Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün Ahmet Kaya’ya verilmiş olması yüreklerimizi ferahlatmıştı.

Sn. Başbakan İleri Demokrasi diyor, Açılım diyor, özel okullarda farklı lehçelerde eğitim diyor, ilköğretim okullarından andımızı kaldırıyor, çırpınıyor yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır diyor. Diyarbakır Belediye Başkanı Kuzey Kürdistan diyor. Mesut Barzani’de Kürdistan diyor. Kuzey Irak’ta Kürt kurultayı yapacağından bahsediyor. Diyarbakır’a AMED diyor. Ağzını açan BDP’li milletvekilleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ettikleri yemine sadık kalarak ROJAVA diyorlar. Adamlar ülkemizde açıkça bölücülük yapıyorlar, anayasal suç işliyorlar adli makamların kılı bile kıpırdamıyor. Acaba açılım süreci yara almasın diye mi? Sn. Başbakan’ımızda açıklamaları şık bulmadığını söylüyor. Defile yarışması mı yapıyoruz? Bu ne biçim yaklaşım, adamlar hançerleri gövdemize batırıyorlar, başımızdakiler kendilerini defile salonlarında hissediyorlar.

Ahmet Kaya olayını İstanbul’da düzenlenen bir programda yaşananlara indirgeyen zihniyeti anlamak mümkün değildir. Ne olmuş? Kürtçe klip yaptıracağını söylemiş. Ayrıca sahnede Kürtçe türkü söylemiş. Katılımcıların hışmına uğramış,linç edilmiş, dışlanmış, aşağılanmış, çareyi yurt dışına kaçışta bulmuş. Vah, vah mesele ne kadardabasitmiş. El insaf. Bu adam Almanya’da APO’nun posterleri önünde, PKK’lılara konserler vermedi mi? PKK’nın dağ kadrosuna moral, motivasyon desteği vermedi mi? PKK’lı olmak elinde silah dağlarda olmayı gerektirmiyor. Şunu bu millet çok iyi biliyor. PKK’nın dağda bulunanlarından daha tehlikelileri ilçelerde, şehirlerde, Belediye Başkanlığı koltuklarında,TBMM’de bulunmaktadırlar. Dağdakiler cahilleridir. 1999 Yılında, Ahmet Kaya Almaya Münih’te verdiği konserde; “KÜRDÜZ, SONUNA  KADAR KÜRDÜZ, VALLAHİ SONUNU KADAR KÜRDÜZ, VALLAHİ SONUNA  KADAR AbDULLAH ÖCALANI ÖZLEDİK”  diyen adam değimliydi? Naklen yayın yapan kanallar, TRT’de anısına özel program yapanlar, Sn.Arınç bu görüntülerede yer verseydiniz daha inandırıcı olurdunuz. Her gittiğiniz yerde alkışlanırdınız. Bu ödüllü sanatçının yurt dışındaki tüm konserlerinde Türk Bayrağı göremezsiniz. Ama PKK bayrakları ve APO posterleri ile her tarafın doldurulduğunu görürsünüz. Yüzünüzdeki peçeyi indirin gerçeklerle yüzleşin, millete doğruları anlatın.

Sn.Arınç TRT’de anısına program yapılan Ahmet Kaya işte bu!Ölenlerin arkasından konuşmayı, yazı yazmayı doğru bulmuyorum ancak bu millete,ülkeme, aziz şehitlerimize ve ailelerine karşı sorumluluğum bunu gerektirdi.

Eli havaya kaldırılan Mesut Barzani’ye gelince: Vur kaç taktiği ile askerlerimizi, vatandaşlarımızı şehit eden PKK’lılara sahip çıkan bu adam değilmiydi? Bu adamın PKK BİR TERÖR ÖRGÜTÜDÜR dediğine şahit olan var mı? “TÜRKİYE KERKÜK’E MÜDAHALE EDERSE, BİZDE DİYARBAKIR’A MÜDAHALE EDERİZ” diyen kimdi? O halde bu el Esad’ınki kadar kirli değil mi?PKK‘lıların teslim edilmesini isteyen yöneticilerimize“TÜRKİYE’YE DEĞİL BİR KÜRDÜ, KEDİMİ BİLE TESLİM ETMEM” diyen bu kirli el değil miydi?Diyarbakır’da havaya kalkan el bu. En azından günde beş vakit yıkanan ellere yakıştıramadım. O eller yad ellerde Türk’lük sevdası ile yanıp tutuşan OZAN ARİF’in elleri tutmalıydı. Söz buraya gelmişken diyorum ki;TRT Ozan Arif’le Ahmet Kaya’nın Yurt Dışındaki konserlerindenbirer adet seçerek yayınlasın da, bu millet el mi yaman, bey mi yaman görsün. Böyle bir karşılaştırma için Ozan Arif kardeşimden özür dilerim.

Bu millete soruyorum; bu vatan, millet uğruna 40.000 şehit vermedik mi? Ekonomimize terörün maliyetinin 263 milyar 800 milyon TL olduğunu AK partili Sn. Numan Kurtuluş daha yeni açıklamadı mı? Teröristlerin Kampları Kuzey Irak’ta değil mi? Ülkemize, milletimize korkunç boyutlarda zarar veren bu zat Sn. Başbakan’ın nasıl kardeşi oluyor? Kuzey Irak’ta bulunan kamplardaki teröristler hava ile su ile herhalde beslenmiyorlar. Bu adamları bugün ki iktidar Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimiyle ticari faaliyetlerini canlı tutarak kendi eliyle beslemektedir. Çoban köpeği kendini besleyeni ısırmaz, ona sadık olur. Bu adamlar çoban köpeğinden daha kötü yapıya sahip oldukları halde bugünkü iktidar bunu anlamamakta ısrar etmektedir. Ne uğruna? Ticaret ve para. İş adamlarımız yatırım yapıyorlar ki gelecekte daha güçlü olarak bu milletin karşısına çıksınlar. Halbuki aklın yolu bir. Kuzey Irak’a verilen elektiriği keseceksin, Habur Sınır Kapısını kapatacaksın,ticari ilişkileri askıya alacaksın, petrol akışını durduracaksın ümüğünü sıkacaksın ki yola gelsinler.

Sn. Başbakan’ım PKK’lılar zeytin dalından anlamazlar. Zamanını boşa harcama. Ziya Paşa’nın güzel bir sözü var. “NUSH İLE YOLA GELMEYENİ ETMELİ TEKDİR, TEKDİR İLE USLANMAYANIN HAKKI KÖTEKTİR”. Ana dil diye tutturanların anladıkları dil işte bu. Bu millet kimseyi asimile etmemiştir, kimseye de üvey evlat muamelesi yapmamıştır. Bu ülke topraklarında yaşayan herkes seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Dışlandıklarını söyleyenler; Milletvekili, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Vali, Kaymakam, Yönetici, Öğretmen, Hakim, Savcı, Avukat, Belediye Başkanı, Doktor, Ticaret Erbabı, Sanatçı, İş adamı oluyor mu? Oluyor. İbrahim Tatlıses; Diyarbakır’da sahneye çıkan Türkülerini zevkle dinlediğim bir sanatçı. Neyi eksik? Bu ülkenin nimetlerinden bizlerden daha çok yararlanmıştır. Kendisinin de aksi yönde bir beyanatına rastlamadım. Özel hayatı öncelikle kendisini ilgilendirir. Ancak sanatçı kimliği sebebiyle milletin gözünün üzerinde olduğunu da unutmaması gerekir.

Nankörlük yapmayalım. Söz konusu bölgenin iki önemli sorunu var; AĞALIK VE AŞİRET BASKISI, TOPRAK REFORMU. Bu temel sorunlarla uğraşmak kimsenin işine gelmemektedir. Bölgeden meclise gelenler bu kimlikleri taşımaktadırlar. Bindikleri dalı kesmelerini onlardan beklemek saflık olur. Siyasi Parti liderlerine gelince; onlar için varsa yoksa önce koltuk, sonra partinin mecliste sayısal çoğunluğa sahip olması.

Otuz yedi yıl yasaklı Şivan Perver’e gelince; yurt dışında ” ABDULLAH ÖCALAN TERÖRİST

DEĞİLDİR, TERÖRİST TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİDİR” diyen bir yaratıktır. İnsan biraz düşünür 37 yıl yasaklı biri. Devletin kurumlarında devamlılık esastır. İn midir, cin midir, kim bu? Gelmiş geçmiş iktidarlar, yöneticiler,devletin istihbarat birimleri, emniyet teşkilatı ŞivanPerver’in kardeşlik duygularını, vatanperverliğini görememişler; mevcut iktidar üçüncü döneminin sonuna doğru bunun farkına varmış, yukarıdaki sözlerin sahibinin ellerini havaya kaldırmıştır.

Sözün özüne gelirsek: Sn. Başbakan, Namazın sünnetini kılıp, farzı kılmamak olmaz. Siz sünneti, farzı çok iyi bilen birisiniz. O yönünüzü de taktir ettiğimi ifade etmek istiyorum. Ahmet Kaya yurt dışında öldü, mezarı da yurt dışında. Ahmet Kaya’nın naaşının PKK şehitliğine(onların tabiri) naklinin devlet töreni ile yapılması, PKK’lılar tarafında çok sevilen Şivan Perver’e Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün verilmesi farz olmuştur.

AK Parti İktidarı bunu başarırsa, tarihin altın sayfalarında, milletin gönlünde, hak ettiği yeri almış olacaktır. Geriye namazın son sünneti kalıyor. Ortam müsait olduğu zaman onu da yaparsınız. Sn. Başbakan “benim ağzımdan genel af diye bir şey çıkmamıştır”. Doğru söylüyor. Başbakanımızın genel af ile ilgili bir beyanatını bende duymadım. Diyorum ki AÇILIM ÇORBASINDA benimde bir tuzum olsun. KISMİ AF. Nasıl? Devlete Karşı işlenen suçları af kapsamına alırsınız, bu genel af olmamış olur. Kul hakkına da girmemiş olursunuz. Nasıl?

Tereyağından kıl çeker gibi APO’yu (bebek katilini), PKK’lıları, KCK’lıları bir çırpıda serbest bırakarak AÇILIMIN SON SÜNNETİNİDE yerine getirmiş olursunuz. Yarım asırlık kardeş kavgasını da böylece bitirmiş olursunuz. Bu arada Balyoz, Ergenekon tutukluları da bundan yararlanmış olurlar. Bunu da affın zekatı olarak kabul ederiz.İçinde bulunduğumuz bu buhranlı günleri kısa ve öz anlatan güzel sözlere yer vererek; sizleri düşünmeye, değerlendirmeye, öz eleştiri yapmaya, yorumlarınızla katkı da bulunmaya çağırıyorum.

  • Yüksek makamlar, yüksek tepeler gibidir; koşarak çıkanlar nefes darlığı hissederler.
  • Bilen kişiyle dost ol, çünkü seni aydınlatır; bilgisiz kişiyle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden uzaklaş, çünkü onlar aptaldır; senide aptallaştırırlar.
  • Doruklara tırmanırken karşılaştığınız herkese selam verin; çünkü inerken yine onlarla karşılaşacaksınız.
  • Bir devletin sürekliliği, ancak adaletle mümkündür.
  • Söz ilaç gibidir;azı yaşatır, çoğu öldürür.
  • Bir gün adaletle hükmetmek, altmış senelik ibadetten eftaldir.
  • Dört şey gelmez; söylenen söz, atılan ok, geçen zaman ve kaçırılan fırsat.
  • Söğüt gibi her rüzgarla sallanma, güneş ve ay gibi kararlı ol.
  • Hayvan ölür,semeri kalır; insan ölür eseri kalır.
  • Eşeğe giydirsen nakışlı bir çul; At olmaz.
  • Katır, sahibi için her zaman yedekte bir çifte saklar.
  • Her taşın altına elini sokma, ya yılan çıkar, yada çıyan.
  • Bir ihmal yüzünden, bir çivi kaybolur,

Bir çivi yüzünden bir nal kaybolur,

Bir not yüzünden bir bacak kaybolur,

Bir bacak yüzünden bir at kaybolur,

Bir savaş yüzünden bir memleket kaybolur

  • Bana yol gösteren benden olmalı;

Olamaz Türk’e baş TÜRKÜM demeyen.

 

 

Kaliteli Yaşamın Engelli Vatandaşlarımıza Bakış Açısı

 

Yılda bir hafta engelliler haftası olarak kutlanıyor. En meşhur slogan da, “hepimiz birer engelli adayıyız”. Engellileri anlamak, onlara değer vermek ve topluma kazandırmak için, adeta Cehennem müjdecisi gibi sağlamlara engelli olabileceğini defa defa hatırlatmakla elimize ne geçecek? Evvel emirde sağlam iken engelli olmamak için zamanında hangi önlem ve tedbirleri alacağımız, hayatımızı savsaklamamak için nelere dikkat edeceğimiz konularına daha fazla eğilmemiz gerekmez mi?

Hiç kimse engelli olmayı istemez. Ancak hayatın her zaman adaletli olmaması, devenin üzerinde böönün sokması, ihmalkarlıklar, ertelemeler, dikkatsizlikler, öfkeler, acemilikler, aşırı hırslar, kavgalar, kin ve intikam eylemleri, trafikteki yoğunluklar, kibirler, ben bilirimci yaklaşımlar, terör belası, kan davaları, doğum hataları, gebelikteki ve öncesindeki kalitesi düşük eylem ve yaklaşımlar vb. sayısız olumsuz faktör, insanları engelli hale getirebilmektedir, MAALESEF…

Engelli olmak ölümle sonuçlanacak bir negatif olayın yanında belki de şanslı olmak demektir. Gazi engellilerimizin birçok yakın arkadaşı şehit oldular. Onlar bu dünyayı terk etmekle birlikte, manevi anlamda çok yüksek mertebelere kavuştular inşallah.

Engelli olmanın çeşitli şekilleri vardır.  Bazıları bizden bağımsız, aniden ve beklenmedik bir anda kişinin başına gelebilecek olan olumsuz olaylardır. Deprem, yangın, trafik kazası, iş kazası vb. gibi olayların sonucunda karşılaşılan engeller bu gruba girer.

Bazı engeller kişinin tamamen ölçüsüzlüğünden, dikkatsizliğinden, öfkesinden, kininden kaynaklanır. Aşırı alkol veya madde tüketimi, trafikte kuralsızlık yapma, intikam alma, kavgalaşma ve iş hayatındaki alet ve cihazların kullanımındaki dikkatsizlik sonucu oluşan engeller bu türdendir.

Bazı engeller kişinin yanlış ve olumsuz davranışları seçip sürekli uygulamasından kaynaklanır. Bu tür engellerin oluşumu çok uzun yıllara dayanır. Hareketsiz yaşam, sağlıksız ve dengesiz beslenme, alkol ve madde bağımlılığı, hijyene dikkat etmeme, kimyasal ve çevresel kirliliklere maruz kalma vb. eylemler bu türdendir. Kişinin damarlarını tıkatarak sten takılması veya by-pas olması, şekeri iyi yönetemeyip uzuvlarını kaybetmesi, aşırı madde kullanımına bağlı zihin ve akıl sorunlarına maruz kalması gibi…

Bir de fiziki değil de, ruhsal, psikolojik, sosyal ve toplumsal engelliler vardır ki, bunların durumları kaliteli yaşam açısından içler acısıdır.

ŞÖYLE Kİ:

– Cahil olup da cahilliğinin farkında olmadan bilgiçlik taslayanlar.

– Minnacık akılları ile her türlü soruna çare bulabileceğini zanneden akıldaneler.

– Nasıl olsa ölünecek, ha öyle ha böyle, rakı içen öldü de su içen ölmedi mi, gibi akıl noksanı düşüncede olanlar.

– İlmi ile amel etmeyip, uygulamadan kaçarak, bilgisini kibirle harmanlayarak kendilerini bulunmaz hint kumaşı zannedenler.

–  Özürlüye değer verip topluma kazandırmak için ter akıtması gerekirken, ah vah, zavallı diyerek özürünü unutmaya çalışan engelliyi yeniden özürlü sepetine sokanlar.

– Çevreye, meşverete, işbirliğine, paylaşıma, anlamaya, dinlemeye, sinerji üretimine, dinamizme ve esnekliğe kapalı olup da, burnunun dikine gidenler.

– Kan davası güdenler, kin ve intikam duygularının ateşini sürekli besleyenler.

Her an ya kendileri ya da muhatapları birer engelli adayıdırlar.

Kaliteli yaşamda, kaliteli insan olmayı sağlayan en önemli faktörlerden olan, ölçülü ve dengeli yaşama, zamanında özen, tedbir ve dikkatli olma gibi, kaliteli eylemlerin hakkıyla hayata geçirilmesi vardır. Evlerin ve yaşam alanlarının depreme dayanıklı yapılma zorunluluğu vardır. Her çeşit insana karşı sevgi, saygı ve özen gösterme, yardımlaşma ve paylaşma vardır.

Kaliteli yaşamanın gereklerini uygulamamıza rağmen Allah korusun bilerek veya bilmeyerek engelli durumuna düşersek eğer;

– Soruna değil çözüme odaklanarak, olan olumsuzluğa sürekli ağlamak yerine, metanetli, sabırlı, tevekküllü olarak bundan sonraki hayatın kalitesini yükseltmeyi düşünmek gereklidir.

– Asla hayattan vazgeçmemek, ümitsizliğe kapılmamak, coşku ve cesaretimizi kaybetmemek oldukça önemlidir.

– Yaratıcımız tarafından, bir özrü olan bireyin başka bazı özelliklerinin birtakım  üstünlüklerle donatıldığını hepimiz biliriz.

– Nick Vujijic gibi bacakları ve kolları kökünden olmadan doğmasına rağmen dünya çapında güçlü olmak ve başarmak konferansları vererek, hayata nasıl bağlandığı gözden uzak tutmamak gereklidir.

Engelli olmayan ve engellisi olan aile fertlerine düşen görevler ise şöyle olmalıdır:

– Sağlam bir bireye gösterilen ilginin aynısı engelliye de gösterilmelidir. Ne ilgisiz bırakılmalı, ne de aşırı ilgilenilerek, sürekli engelinin hatırlanması sağlanmamalıdır.

–  Bir engelli ile karşılaşıldığı zaman, ah – vah edip üzüntülü bir atmosfere bürünülerek, engellinin keyfi kaçırılmamalıdır.

– Her zeminde ve fırsatta engelli hayatın içinde tutulmalı, geri kalan güç ve yeteneklerinin daha da artırılmasına çalışılmalı, yetkin olduğu profesyonelliklerde daha da ileriye gitmesi için, her türlü destek sağlanmalıdır.

– Dış çevreye çıkamayacak kadar engelli olanlar belirli sürelerde ziyaret edilerek, coşku, neşe, yaşama sevinci ve hayatın içinde olma desteği verilmeli, gönül güçleri yüksek tutulmalıdır.

– Devlet onların çalışma imkanlarını yüzdelik dilimlerle sınırlandırmamalı, her bir engelliyi kendi şartlarında isteklerine göre, istihdam etme imkanlarını hazırlamalıdır.

– Engelli sahipleri, kurban rolü oynayarak, “nerede hata yaptık? “neden başımıza bu iş geldi? “Hangi suçumuzun cezasını çekiyoruz? kabilinden suçlamalarda ve suçlu arama eylemlerinde bulunmamalı, mevcut enerjiyi de tüketmek yerine, çözüme odaklanarak yeni enerji ve sinerjiler yaratma yoluna gitmelidirler.

– Önüne birtakım engeller çıkan kör bir engelliye sevgiyle yardım etmek ve yol göstermek yerine; uzaktan “sağ yap, sol yap” gibi sevimsiz talimatlarla yönetmeye kalkarak, engelliyi rencide edici davranışlarda asla bulunmamak gerekir.

– “Sen yapamazsın”, “senin işin değil”,  diyerek engellinin melekeleri ve gönül gücü asla geriye götürülmemeli ve gönül gücü incitilmemelidir.

– Engellinin geri kalan yeteneklerinin ortaya koyabileceği üstünlüklere sahip olabilmesi için her türlü desteğin verilmesi gerekir.

– Görsün, görmesin, hissetsin hissetmesin, duysun duymasın, onlara göstermek, tarif etmek, hissettirmek, zevk aldırmak, hayata katmak, hayata tutundurmak, yaşam sevinci aşılamak, sağlam bireylerin ve toplumun asli görevleri arasında olmalıdır.

– İmkan verildiği ve desteklendiği zaman, engellilerin de çok büyük işler başarabileceğinin bir çok örneği vardır. Bu örnekler engellilere uygun bir şekilde aktarılarak onların da başarma ve güçlü olma yetenekleri yüceltilmelidir.

– Engellilerle birlikte de kaliteli yaşanılabileceği asla gözden uzak tutulmamalıdır.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

 

 

Bedava Tarih Çalıştayı

 

Ne demiş Cemil Meriç: “Kendi milliyetinin kültürünü, medeniyetini, marifetini inkâr ve ihtikâr eden milliyetinden sakıt olur. Onun adına konuşma hakkını kaybeder.”

Millî Görüş gömleğini çıkarsa da milliyet özründen çıkamamış İktidarımız içinde “Türk” geçtiği için Andımız‘ı, Atatürk‘ü ve ‘Ne Mutlu‘ özdeyişini kaldırma idmanlarına doymamış ve rekor denemesi için halter barına Türk Milleti ve Türk ırkı ağırlıklarını koymuştur.

Duymuşlar duymamışlara duyursunlar, üstü açık uyumuşlar bedava tarih dersine buyursunlar. Az sonra!

Neymiş; “Türk Milleti sentez“miş, Neymar; sentetik tez. Ne yumurtlamış; “Türk ırkı yok” yumurtası, kim ki o (Kimkio); akademisyen hurdası. Amma velâkin tarih affetmez. Ahanda…

TÜRK MİLLETİ = Öyle bir şeydir ki Türkiye Cumhuriyeti‘ni kuran Türkiye

halkına denir. Bu paydaşların bir kısmı köken itibariyle, bazısı kültür itibariyle, bazılarıysa her ikisidir. Yalnız Türkmen, Tatar, Yörük, Manav, Macır (Muhacir), Terekeme, Azeri, Karapapak, Kazak, Özbek, Uygur değil Zaza, Kırmançlar da çifte kavrulmuş kısımdandır. Kafkas asıllı Çerkez, Abaza, Laz, Gürcü, Çeçen, Ubıh, Oset, Acar, Adige, Nogay, Kumuk, Avar, Dargin, Lezgi, İnguş ve sairesi de aynı fasıldandır. Balkan dağlı Arnavut, Boşnak, Makedon, Torbeş, Goran, Pomak ve diğerleri de bu bağdandır. Arada karışıp gelen Sırp, Hırvat, Roman, Ruslar ile burada kalan Arap, Fars, Afroman unsurlarla kültürdeşiz; Musevî, Gregoryen, Süryanî, Rum unsurlarla da kısmen kökendeşiz. Tamamı 78 milyon (Bkz: world fatcbook, joshua project).

TÜRK IRKI = 157 milyon 850 bini Bağımsız Türk Cumhuriyetlerinde, 52 milyon

600 bini Muhtar Türk Cumhuriyetlerinde, 84 milyon 612 bini Türk Toplulukları olarak ve 6 milyon 800 bini Türk yerleşimlerinde yaşayan 301 milyon 862 binlik devasa bir kitledir (Bkz: Yeni Türkiye Dergisi, sayı 53-54). Yok artık diyenlere ayrıntı çok: Türkiye 77 milyon, İran 40 milyon, Azerbaycan 10,5 milyon, Irak 4 milyon, Suriye 3,5 milyon, Afganistan 12 milyon, Türkmenistan 9 milyon, Özbekistan 45 milyon, Kazakistan 18 milyon, Kırgızistan 7 milyon, Tacikistan 1,5 milyon, Doğu Türkistan 38 milyon, Sibirya Türkleri 2,5 milyon, Çuvaşistan 2 milyon, Başkurdistan 2 milyon, Tataristan 5 milyon, Karaçay -Balkar 1 milyon, Kırım 800 bin, Kumuk 600 bin, Nogay 500 bin, Ahıska 700 bin, Rusya 10 milyon, Çin 2 milyon, Moğolistan 100 bin, Gürcistan 600 bin, Gagavuzya 300 bin, Romanya 150 bin, Bulgaristan 2 milyon, Yunanistan 450 bin, Makedonya 350 bin, Arnavutluk 5 milyon, Kosova 60 bin, Macaristan 600 bin, Avrupa 4,5 milyon, Kıbrıs 350 bin, Lübnan 50 bin, S.Arabistan 150 bin, Yemen 200 bin, Mısır 150 bin, Kuzey Afrika 100 bin, Güney Amerika 50 bin, ABD 500 bin, Kanada 50 bin, Avustralya 300 bin.. Bazıları size fazla gelebilir, ben Hasan Celal Güzel‘in yalancısıyım. Hatta eksiklerinin de tamamlayıcısı olayım; Polonya Tatarları, Belarus Karayları, Ukrayna Rumeyleri ve Kırımçakları, Pakistan Mevatileri, Eskimolar, Aynular, İnuikler, Yupikler, Meluncanlar, Aymaralar, Sami ve Taterler.. Kosova 60 bin değil 2 milyon, Lübnan 50 bin değil 500 bin, Mısır 150 bin değil 15 milyon, Moğolistan 100 bin değil 1 milyon, Kuzey Afrika 100 bin değil 1 milyon ve Bosna 2,5 milyon..

Bu İktidara kadar ırk-etnisite kavramları bu kadar moda değildi. Hatta İstiklal Marşı‘ndaki o mısralar bile bu modda değerlendirilmezdi. Nasıldı, neydi:

“Ebediyyen sana yok, ırkıma yok Yasin Aktay”

 

 

“Müslüman Türk…”

 

“Müslüman Türk; bu bir karışım, bu bir birleşim, bu bir sentez değildir.. Bu bir eriyik’tir.. Hiç bir kimyanın sökemeyeceği bir eriyik.. Bir aşk eriyiği… Türk, İslamın içinde erimiştir. Çözülmez, bozulmaz, bereketi bitmez bir “eriyik”.

Bunu en çok Hıristiyan alemi gördü ve anladı. Onun için bütün gücünü bu eriyiği çözmeye sarfetti.. İnsanlık tarihinin en büyük ihanet teşebbüsüdür bu..  Haçlı seferlerinden, kültür emperyalizminin en son safhası olan Marksizm’e kadar hep bu gayeye yönelmiş ihanet dalgalarıdır.

Müslüman Türk, İslam yayının Avrupa’nın kalbine sapladığı ok.. Müslüman Türk eriyiği bütün ihanet oklarına, mızraklarına da göğsünü siper etmesini bilmiştir.

Türk, İslam aşkı ile erimiştir. Dünya medeniyet tarihi, bu aşkın kahramanlık, fedakarlık, şiir ve zafer dolu destanıdır.. Türk, bu aşk ile kendi adını bile unutmuştur. O kadar sevgilisi olmuştur ki, “Mevla denecek mahalde, Leyla der idi” diye anlatılan Mecnun gibi, kendi ismini bir an söylememiş, hep sevgilisinin ismi ile tanıtmıştır kendini: İslam, İslam… Sevgilisine kendini kurban adamıştır. Çocuklarını asırlarca “Bismillah, ya şehit, ya gazi” diyen ebeler doğurtmuştur.. Aşkın iki ucu şehadet ve gazilik.. Bu iki uç arasında, kanını o kadar feda etmiştir ki, muhafaza edebilseydi, belki Akdeniz de Karadeniz de, bir Kızıldeniz haline gelebilirdi.

Bu aşk ve fedakarlık duygusu içinde erime, dağ adamı Türk’ü birdenbire secde adamı, dava adamı, san’at adamı, ilim adamı, gönül adamı yaptı. Ahmet Yesevi’den, yani Hazret-i Türkistan’dan başlayan bu yürüyüşte, o merhale merhale Mimar Sinan oldu, Itri oldu, Karahisari oldu, bir ruh ve madde medeniyeti kurdu, sahib-i devlet oldu.. Atilla, batıyı sadece korkutmuş ve geçmişti.. Müslüman Türk, batıyı şaşırttı ve hala korkutuyor.

Aşk fedakarlıktır, fedakarlık nefsinden olur.. Müslüman Türk, o kadar fedakarlık ve aşk içinde eridi ki, bir velisinin gönlünden “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, hakka veli olsa bile hakikatta asidir” dedi.. Peygamber’inin adına kendini adadı, amma o ad’a ayrı bir hürmet kaftanı biçti: Mehmetçik oldu.. Mehmetçik, veliler ordusu, alimler alayı, arifler, şairler, mimarlar, san’atkarlar, hadisle müjdelenmiş padişahlar dolu bir tarihin başka hiç bir millete nasip olmayacak kadar belagatli sembolü oldu. Hilal kadar ulvi ve ebedi sembol.. Mehmetçik, Bedr’i, Malazgirt’te, Kosova’da, Varna’da, Bizans’ta, Mohaç’ta tekrarlamak saadetine erdi; Hendek’i de Viyana’da, Çanakkale’de..

Müslüman Türk, “Biz son gelen ilkler” gibi bir sırra sanki nail oldu.

Müslüman Türk, son cemaat mahallinde, ilk cematın takdirine mazhar olmak saadetine ermiştir.

Müslüman Türk, kendisini o kadar sevgilisinin ismiyle tanıttı ki, bir ters tedai ile Batı onun sevgilisini onun ismiyle andı..Asırlarca Müslüman olan Hıristiyanlara “Türk oldu” dedi..

Müslüman Türk, bu aşk, ruh, mana, fazilet, fedakarlık eriyiği… İnsanlık mayası… Bütün insanlığa açık… Amma, şer kuvvetlerin de tek hedefi. Daha taharetlenmesini bilmeyen bir kaba tip ile, Müslümanlığı sadece istibra ve istincadan ibaret sayan bir başka kaba tip, iki ucundan bu kudsi eriyiği çözmeye çalışıyorlar. Boşuna gayret… Cahilane gayret… Onlar, sadece kendilerini kendi köklerinden çözmüş oldular.

Pakistan’ın büyük şairi İkbal, İslamın büyük Peygamberine “Huzuruna öyle bir hediye ile geliyorum ki, herşeye değer, bu şişede Trablusgarp şehidlerinin kanı var” diyordu..Bu eriyikte daha nice nice şehidlerin kanı, alimlerin mürekkebi var.. Bedir’den esen ebedi fetih manası ile..”

Rahmetli Ergun Göze bu yazıyı yazalı otuz yılı aşmış. 2013 yılının Kasım ayında, Müslüman Türk’le uğraşanlara yine bunlardan başka bir şey söylenebilir mi?

Keşke R.T. Erdoğan ve Türk’e karşı anlamsız ve acımasız bir siyaset izleyen başta AKP’liler olmak herkes bunu okusa ve “Türk” ne demek anlasa!

Hem bugün 25 Kasım… Müslüman Türk’ün 20.yüzyıldaki Yolbaşçısı ve Başbuğu Alparslan Türkeş’in 97. doğum günü. Türk’ün ebediyen yaşaması için yola taş döşeyen her bir alperen dervişi rahmetle anıyor ve aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

 

 

İmza Vakaları

 

“İMZALADIK AMA GEREĞİNİ YAPMADIK” VAKASI: Taraf Gazetesi, 2004 yılında düzenlenen MGK toplantısında alınan kararları “Fethullah Gülen’i Bitirme Planı” başlığıyla gündeme getirdi.

İktidar kanadından gelen açıklamalara göre de, haberde yer alan 25 Ağustos 2004 tarihli MGK kararının altında, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer‘in yanında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül‘ün yanı sıra, beş ayrı bakanın imzalarının olduğu kabul edildi.

Başbakan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ınAKP hükümetleri bu planı uygulamadı, dolayısıyla bu MGK Kararı yok hükmündedir” açıklaması da; Vecdi Gönül‘ün “Hükümet, o günkü şartlara göre basiret ve itidalle davranmıştır. Daha başka problemlere, daha büyük gerilim ve sıkıntılara yol açacak gelişmeleri de böylece önlemiştir” sözleri de olayı izah edemedi.

Çünkü Başbakanımız “dik durmadan diklenmesini” bilirdi. Çünkü Başbakanımız bugüne kadar kimsenin laf etmeye cesaret edemediği İsrail’in Başbakanına bile “one minute” diye kükreyebilen biriydi.

Yani askerin ve zamanın Cumhurbaşkanı Sezer’in isteğiyle/ baskısıyla “irtica ile eylem planına” imza atacak bir lider değildi.

Ayrıca bizim başbakanımız delikanlı adamdı. Attığı imzanın gereğini yerine getirirdi. Yani hem imza atacak ve hem de uygulamadım diye sorumluluktan kaçacaktı. Galiba bu yardımcıları, Başbakanlarını hala tanıyamamışlar.

Hem bakarsınız kendi imzasını keenlemyekün yani yok hükmünde sayanlara kızıverir. Yarın çıkar yardımcısını ve danışmanını mahcup edecek şekilde “evet ben imzamı attım ve gereğini de yaptım” diyerek hadlerini bildiriverir.

Böylece Başbakan’ı korumak için O’nun sözlerini ve eylemlerini tevil etmeye kalkanlar “özgül ağırlıklarının” ne kadar olduğunu görüverirler. Bunun nasıl bir duygu yaratacağını Bülent Arınç‘a sorsalar bilecekler.

Ama Başbakanımıza yönelik akınları önlemek için “gövdesini siper edenlerin” bunun bir bedeli olduğunu biliyor olması gerek.

Ben Taraf’ın yeni belgelerle “F.Gülen’i bitirme planını” nasıl uyguladıklarına dair belgelerin gerisini yayımlamadan, Başbakan Erdoğan’ın “delikanlı” bir çıkışla “yaptımsa ben yaptım” gibi bir açıklama yapmasını bekliyorum.

*****

AÇIKLANAN MGK KARARI BAZI DAVALARI ETKİLEYECEK

Taraf‘ın  “AK Parti’yi ve Gülen’i Bitirme Planı” başlığıyla yayımladığı, Albay Dursun Çiçek imzalı “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” adlı belgeye dayanarak yargılanan Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ dâhil (Dursun Çiçek,  İbrahim Fırtına, Şener Eruygur, Özden Örnek ve diğerleri) yüzlerce subay müebbede varan çok ağır cezalara mahkûm edildiler.

Şimdi galiba “Silahlı Kuvvetler’e sızmış yasa dışı bir terör örgütü var. Bunlar iktidarı devirmek için darbe ortamı yaratacaklar” gerekçesiyle mahkûm edilenlerin, Taraf’ın yeni açıkladığı ve inkâr edilmeyen MGK kararını uygulamak için plan yaptığı ortaya çıkıyor.

(Hatta Dursun Çiçek’in kızına göre 1997’den 2011’e kadar aynı türde MGK kararları, direktifler, genelgeler ile tehdit sayılan irticai faaliyetler /cemaatler ile ilgili olarak kararlar alınmış. Başbakan dâhil olmak üzere herkes bu kararları onaylamış.)

MGK Kararı ile mahkûmiyetine karar verilenlerin eylemleri bağlantılı ise bunun neticeleri çok ağır olabilir. Şöyle ki, söz konusu eylem suç ise bu MGK Kararı da suç teşkil eder, imzalayanlar da sorumlu olur. Uygulamamış olmak sorumluluktan kurtarmaz. Çünkü Mahkeme İlker Başbuğ, Dursun Çiçek ve diğerlerini eylemi gerçekleştirmedikleri halde mahkûm etti.

Eğer MGK Kararı suç teşkil etmiyorsa yüzlerce subaya verilen mahkûmiyet kararlarının hepsinin geri alınması gerekecek demektir.

Esas muamma olan konu ise bu yargılamalar devam ederken MGK Kararında imzası olan siyasiler ve generaller neden bu kararın varlığından bahsetmedi?

*****

“İMZALAMADIK” VAKASI:

Bu beklentimin gerçekleşeceğine dair inancımı sarsan yeni bir haber okudum. Hürriyet’te yer alan habere göre “Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında Kürt petrolünün satış ve transferi konusunda bir anlaşmanın imzalandığı ortaya çıktı.”

Erdoğan ile Barzani arasında ilk gösterimi Diyarbakır’da yapılan düet ve Beçirvan Barzani ile yapılan görüşmeler yapılmıştı. Ancak, Kuzey Irak’ta çıkarılan petrolün satış ve nakline dair bir anlaşma yapılmadığı açıklanmıştı.

Sebebi de Merkezi Irak hükümetinin tepkileri ile ABD’nin “Irak federal hükümetinin onayı olmadan Irak’ın herhangi bir kesiminden petrol ihracını desteklemiyoruz” demesiydi.

Meğerse Türkiye ile Barzani Devleti arasında anlaşmalar yapılmış, imzalar atılmış. Ancak bahsettiğim tepkiler sebebiyle “Bağdat ve Washington ile görüşüldükten ve Bağdat ikna edilip onayı alındıktan sonra imzalanacak” haberi sızdırılmış.

Bu durum ortaya çıkınca, Ankara ile Bağdat arasındaki ipler yeniden gerildi. Irak hava sahasını ‘Türkiye’ye kayıtlı uçaklara’ kapattı.

Dahası Irak’ta toplantıya gitmek hazırlığı yapan Enerji Bakanı Taner Yıldız‘a, Büyükelçimiz vasıtasıyla “Irak’a gelmesin” haberi gönderilmişti. Neyse ki yapılan görüşmelerle bu durum aşıldı ve Taner Yıldız Bağdat’a gitti.

Cengiz Çandar imzalanmış anlaşmayı gizlemeyi “yalan söylenerek izlenen bir dış politika” olarak nitelendirmekte ve vakayı şu cümlelerle değerlendirmekte:

Yalan söylemeyi bile beceremeyen bir dış politika söz konusu. 48 saat içinde ortaya çıkan ve faturası aylar ve yıllarca ödenecek yalan’ üzerinden izlenmek istenene bir dış politika denebilir mi?”

İlk vakada “attığımız imzanın gereğini yerine getirmedik” diyenler ile ikinci vakada attıkları imzayı inkâr ederek “imzalamadık” diyenler aynı kişiler: Başbakan Erdoğan ve ekibi.

Bu imza vakalarının Erdoğan ve ekibin güvenilirliğini aşındırmaması mümkün değil.

Politikada güven kazanmak zordur, kaybetmek ise çok kolay.

“Dünya lideri” imajı ve binbir emekle yaratılan “karizma” bu imza vakalarından sonra ciddi darbe aldı.

 

 

2. İnebahtı ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin Çökertilişi

 

Amerikan iç savaşı’nda savaşmış Albay Humphreys, 1784 tarihinde yazmış olduğu kitabında Amerikalı denizcilerin milli hislerini kamçılama amacıyla şöyle seslenmektedir: “İlahi plana uyun ve Amerikan gemilerinin nereye giderlerse gitsinler serbestçe (vergi ödemeksizin) ticaret yapma hakları konusunda gerekirse kuvvet kullanın, ısrarcı olun ve böylece de dünyayı doğru yola sokun… Akdeniz’i Müslümanlardan kurtarma görevini Tanrı, Amerika’lılara vermiştir. Bu nedenle müzakere bile söz konusu olamaz; ya dediğimiz gibi yaparlar ya da ölürler.

Amerikan Yale Üniversitesi’nde başlatılan ve Time Dergisi’nde yayınlanan “Avalon Projesi” Türk Amerikan deniz kuvvetlerinin ilk karşılaşmalarını ve yapılan anlaşmayı dile getiriyor.

ABD’yi Dize Getiren İlk Büyük Kuvvet ve Amerika’nın Osmanlı’ya ödediği vergi ve haraçlar: Albay Humphreys’in, 1784 yılında yazdığı kitabında Amerikan Denizcilerinin Akdeniz’deki serüverlerinden haberdar olduğu ortada. Çünkü 25 Temmuz 1785’te, ABD bandıralı ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı denizcilerince ele geçirildi. Bu gemi, Boston Limanı’na bağlı Kaptan Isaac Stevens’in idaresindeki Maria idi Daha sonra Philadelphia Limanı’na bağlı Kaptan O’Brien idaresindeki Dauphin de Osmanlı denizcileri tarafından yakalandı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında ise tam 11 ABD gemisi Osmanlılar’ın eline geçti. Bu arada pek çok deniz ve kara savaşı, gemi batırmalar ve karşılıklı esir alma gibi durumlar yaşandı. Sonuçta  Amerikan gemileri Akdenizde hareket edemez oldular ve yaptıkları ticari girişimler de sekteye uğruyordu. Bunun üzerine Osmanlı devleti ile anlaşma yapmak zorunda kaldılar.

Osmanlı Devleti, Amerikanın haraç ve vergi verdiği tek devlettir: Amerikan gemileri Akdeniz’de kolayca güven içinde dolaşabilmek ve rahatça ticaret yapabilmek için Osmanlı devleti ile 22 maddelik bir anlaşma imzaladı. Padişah III. Selim anlaşmanın Türkçe yapılmasını ve Amerika başkanı Corc Vaşington tarafından imzalanacak anlaşmanın, Osmanlı adına muhatap olarak Cezayirli Hasan (Dayı) paşa tarafından imzalanmasını buyurdu. 1795 yılında imzalanan anlaşma, 1824 yılına  kadar devam etti. Buna göre Amerika, Osmanlı devletine yılda 12000 Cezayir Altını karşılığı 21600 dolar “Vergi” verecekti. Ayrıca Cezayir’de bulunan esirlerin bırakılması için de 642500 dolar “Haraç” ödedi. Anlaşma 7 Mart 1796’da Amerikan Kongresi’nce de onaylandı. Amerika’nın, tarihinde tek vergi ve haraç ödediği ülke Osmanlı devletidir. Yine bu anlaşma Amerika’nın bir başka dilde yaptığı tek anlaşmadır. Aynı tarihlerde Fransa, Akdeniz’deki ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamak için Osmanlı’ya yıllık 200000 İspanyol doları vergi ödemekteydi. Bu miktar İngiltere için de yıllık 280000 İspanyol doları olarak belirlenmişti.

İnebahtı Yenilgisi: İspanyol devlet adamı Juan Latino, 16 yüzyılın ortasında Osmanlı Donanmasının Akdeniz’de hakimiyeti karşısında  şöyle haykırıyordu: “Tanrım, Türk’lerin uğursuz gemilerini yok etmemize yardım et. Onları cesaretimiz ve kehanet ile yenelim. İspanya senin aziz adına savaşıyor.” Hıristiyan Latino’nun arzusu, Kıbrıs’ın kaybı sonrası gerçekleşti. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethinden sonra Venedik, İspanya, Cenova, Papalık ve Malta birleşik haçlı güçleri 7 Ekim 1571 günü tuzağa düşürdükleri Osmanlı donanmasını İyon Denizinde İnebahtı’da dört saat içinde tarihin en kanlı deniz çatışması ile yok etti ve 30.000 Türk denizcisi şehit oldu. Bugün Venedik şehrinin San Marco Meydanındaki kalede “Büyük Zafer” yazan bir plaket asılıdır. Büyük Zafer İnebahtı’dır.

İnebahtı yenilgisiyle Türk deniz gücünün yenilmezlik efsanesi son bulmuştu. Yeni ne kadar donanma oluşturduysa da, Türk deniz gücü artık Akdeniz’de eski etkinliğine  kavuşamadı. İnebahtı’da asıl kaybedilen nitelikli denizcilerimizdi. Osmanlı’nın en yetenekli deniz subayları ve amiralleri yok olmuştu. İnsan gücü kaybolmuştu. Denizlerdeki üstünlüğün yetişmiş insan gücüne bağlı olduğunu düşünen Venedikliler ve haçlı amiraller, deniz savaşlarında “ne yapıp yapıp, kumanda kademesinde olan yetenekli Türk denizcileri öldürün” emrini  verdiler.

Yetişmiş nitelikli insan gücünün önemi: İnebahtı yenilgisinden sonra Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, her ne kadar siz bu savaşta bizim sakalımızı kestiniz, biz ise Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik dediyse ve yeni 150 kadırga inşa ettirdiyse de kaybettiğimiz yetişmiş nitelikli insan gücünü yerine koyamadık. Bu durum gösteriyorki, donanma kurabilirsiniz ama onu yönetecek bir subay 15, amiran ise 25 yılda yetiştiğinden kurulan bu donanma işe yaramayacaktır. Bir komuta kademesinin yetişmesi, öncekilerin kendinden sonra gelenlere bilgi, görgü ve tecrübelerinin aktarımı ile olmaktadır. Tarihte daima donanma sahibi devletler, donanmadan çok bilgili mahir denizcilere önem vermişlerdir. Deniz kuvvetleri donanmadır. Donanım yani onu donatacak olan ise, yetişmiş nitelikli insan gücüdür. Bu gücü yetiştirmek için birkaç nesil geçmesi gerekir.

Denizlerin ve denizciliğin Dünyadaki önemi Osmanlı dönemine rastlar ve Osmanlı devletinin rakibi daima tüm haçlı donanmaları olmuştur. Giderek Portekiz, İngiliz ve İspanyol donanmaları öne çıkmış, Daha sonra zırhlı İngiliz ve Fransız donanmaları denizlere hakim olmaya başlamışlardır. Abdülhamit zamanında (1876-1909) Türk donanması Dünyada İngiliz’lerin ardından ikinci sırada yer almasına karşın, bu donanma haliçte çürütülmüştür.

Bugün Türk deniz kuvvetleri, uluslar arası  sularda dünya barışına katkıda bulunan güçlü bir donanmaya sahiptir. Bu donanma her ne kadar Türk teknolojisinin eseri değilse de “Yetişmiş nitelikli Türk insan gücü” ile yönetilmektedir.

Bir barış denizi olan Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan donanmaları barındırmakta ve bu ülkeler burada ortak tatbikatlar yapmaktadırlar. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında olduğu gibi her bahaneyi değerlendirmeye çalışan Amerikan Akdeniz donanması Karadeniz’e çıkabilmenin ısrarını sürdürmektedir. Boğazlar anlaşması ve Karadeniz’de yabancı deniz kuvvetlerinin ancak belirli bir süre içinde kalabileceğine yönelik anlaşmalar gereği, bu barış denizinin dengesini bozmamaya kararlı Türk deniz kuvvetleri, Amerika’nın bu isteğini engellemektedir.

Son yıllarda İzmir’de NATO adı altında Amerikan deniz ve hava üsleri de Türk askerini rahatsız etmeye başlamıştır. Askerin taraftar olmadığı siyasi çıkarları da kapsayan bazı sözleşme ve anlaşmalar, diğer yandan egemenlik haklarımızı ziyana uğratmaktadır.

2. İnebahtı ve Türk Deniz Kuvvetlerinin Çökertilişi: Stratejik ortağımız Amerika’nın Büyük Otadoğu, veya Büyük Amerikan Projesi kapsamında, ortağı Türkiye devletinin haritaları ile oynayarak, Türkiye Cumhuriyeti devleti üzerinde Kürdistan/Ermenistan oyunları oynadığını bilmeyen kalmamıştır. Bu ortak, Kıbrıs’ta soydaşları soykırıma uğrarken Türkiye’nin önünü defalarca kesmiş, Amerika başkanı Johnson 5 haziran 1964 tarihinde İnönü’ye bu konuyla ilgili   ağır bir mektup göndermiştir. Bu stratejik ortak birlikte tatbikat yaptığı Türk Muvavenet zırhlısını 2 ekim 1992 günü bombalamıştır. Yine bu ortak Irak’ta 4 temmuz 2003 tarihinde Türk askerinin başına çuval geçirmiştir. Bu ortak başından beri Türkiye’ye bela olmuş terör örgütüne açık veya kapalı destek vermiştir. Bu nasıl dostluk, stratejik ortaklık veya eşbaşkanlıktır ?

Son yıllarda Türk ordusu, aynı paktlar içinde bulunduğu Amerika tarafından son derece tedirgin edilmektedir. Türk ordusunun prestijini sarsmaya yönelik hareketler ve birkaç yıldır askere uygulanan sorgulama ve yargılamada Amerika uzantılı etkenler ve tertiplerin  rolü büyüktür.

ABD’nin 1800’lerden itibaren Müslümanlara, kuruluşundan sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne bakışı hep düşmanca olmuştur. Kurtuluş savaşı günlerinde, Doğu Anadolu’da Ermeni’lere devlet kurmaya çalışan da yine görevli Amerikan generali Harbord’dan başkası değildir. Ayrıca M. K. Atatürk’ün kurduğu Türkiye’nin güçlü ve bağımsız bir ulus devlet olması ABD’nin çıkarlarına aykırı gelmiştir.

Bugün, ABD’nin Ortadoğu’daki hedefleri; Türkiye’yi, (fiilen üçe bölünmüş) Irak’ı, İran’ı ve Suriye’yi parçalayarak küçük devletler yaratmak, Kürdistan ve Ermenistan’ı müttefik yaparak bölgenin petrol ve gaz yataklarına sahip olmaktır. ABD bu hedeflerini, Başbakanın defalarca eşbaşkanı olduğunu söylediği Büyük Ortadoğu Projesi ile gerçekleştirmeye devam etmektedir. Sevr’in şartlarından bir kısmını içeren Demokratikleşme Paketi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye için planlanmış tertiplerinden biridir.

Bu tertipler çerçevesinde; 2010 yılında  başlayıp, 2013 ekim ayında sonuçlanan balyoz davası sonunda  33’ü Amiral 134 denizciye ağır hapis cezası verildi. Bu davada en büyük hasar denizcilerindi. Sorumlu tutulan 1’inci Ordu seminerine denizcilerin hiçbiri katılmamıştı. 41 havacı, 37 karacı ve 25 jandarma general ve subayına karşın, darbe yapması en son akla gelecek olan denizcilerin 134 kişi ile rekor kırması, tecrübeli denizcileri yok etmeye yöneliktir. Bir gemi komutanı 15 yılda, bir amiral 25 yılda yetişir. Bunun dışında Ergenekon, kafes, Poyraz, Askeri casusluk gibi konularla da 300’e yakın denizci tutsak edilmiştir. Böylece Türk Deniz Kuvvetleri yok edilmiştir. Bu tertip, Haçlıların büyük başarı elde ettiği 2. İnebahtı‘dan başka bir şey değildir. Ayrıca çok daha başarılı bir harekattır.

 

 

 III. Selim

III. Selim

 İnebahtı Deniz Savaşı

İnebahtı Deniz Savaşı

Cezayirli Hasan Paşa

Cezayirli Hasan Paşa

div style=”background:#F6F6F6; border:1px solid #DDDDDD; margin:10px 0; padding:5px; text-align:left;”>  George Washington

George Washington

Kimliğime Kibrit Suyu Sıkan Okullar!

0

 

Bir varmış bir yokmuş diye başlar çoğu masallar. Kaf dağının ardından gelip yurt tuttuğumuz bu topraklar ne hibedir ne de paşa dedemizden yadigâr. Öldük öldük dirildik, yay olduk gerildik. Düşman savaş meydanında çıkamayınca başa, Ali Cengiz oyunlarıyla bizi tuttu topa taşa.

Özellikle Fransız ihtilalinin ardından yabancı misyonerlerin beşiği olmuş Osmanlı “uyusunda küçülsün ” ninnileriyle pışpışlanırken bir o yana bir bu yana tıngır mıngır sallanmıştır. Kapitülasyonlardan nemalananlar bu aldıkları kapitülasyonlarla Osmanlının yorgun kalbine son hançeri indirecek okullar açarak gelecekte isyanların elebaşısı olacak akillerini yetiştirmeye başlamışlardır. Çoğu din temelli olan okulların tek ortak noktası Türk düşmanlığıdır. İtalyan, Fransız, İngiliz, Amerikan, Ermeni ve Rum! Denetimden uzak yapılanma devletin başkenti İstanbul’la sınırlı kalmayıp kor olup düşer Anadolu’mun en stratejik noktalarına. Benim liselerim yıllarca mezun vermezken yabancılar pek de kolay kavuşur hülyalarına. Masal bu ya Osmanlı’nın başına üç elma düşer gökten. En sadıka dediklerimiz bağını koparır göbekten.

Haramiler yedi başlı dev olup üşüşür toprağımıza. Pasta büyük hak küçük kim razı ola. İsyanlar, katliamlar, arkadan vurmalar Türkümün kederi. Dedem Korkut’un ad verdiği bir yiğit kanla yazar son kaderi. Sana göz koyanlar belalarını bulsun, bundan böyle adın Türkiye Cumhuriyeti Devleti olsun!

Sıra gelmiştir kötü yürekli vezire ders vermeye. Yüz yıllardır anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirenlerin defterini dürmeye. Lozan’da çatılır kaşlar, çuvalın ağzı varken dibini delen farelerle hesaplaşma başlar.

“Bundan geri yabancı okullarda Türk Dili ve Türk Tarihi derslerini Türk öğretmenler verecektir. Türk aleyhinde ne varsa kaldırılacak, okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacak, Türk müfettişler tarafından denetlenecektir…..”

Ya bu gün! Ölü doğan Sevr’in etrafı oksijen tüpleriyle dolduruldu. Tek çizgiye düşmüşken nefes grafiğindeki çizgiler kuzeyden güneye zikzak la can buldu. Lozan mı? Ah Lozan! Saat on ikiyi vurduğunda İnkılâp Tarihiyle Din Kültürü tuzla buz oldu.Yabancı okullar istedi diye pişmiş aşıma su kondu. Sevinç narası atanlar! Cam ayakkabı bendedir biline! Kimin ayağına uyarsa bu topraklarda ancak o hüküm süre……

 

 

Türkiyesiz Olmuyor!

0

 

Malûm geçmişte:

ABD Irak’ı istilâ ve işgal etmek istiyordu.

ABD Irak’ı parçalamak istiyordu.

Zaten Irak’ı bölmüş durumda idi.

Buna son noktayı koymak istiyordu.

ABD Türk’ü, Arab’ı, Kürd’ü birbirine kırdırmak istiyordu.

Üç Müslüman milleti birbiriyle kapıştırmak istiyordu.

Türk’ü, Arab’ı, Kürd’ü birbirine düşürmek istiyordu.

ABD bir taşla üç kuş vurmak istiyordu.

ABD Orta Doğu’da onulmaz, kapanmaz yaralar açmak istiyordu.

ABD İsrail’e rahat nefes aldırmak için Orta Doğu’yu kana bulamak istiyordu.

Menfaat ve çıkarını Müslümanların cesetleri üstüne kurmak  istiyordu.

ABD; kukla devletlerle yeni, sun’î, yapay Filistin’ler üretmek istiyordu.

X

Velhasıl:

ABD; AB’ye fırsat vermemek için Orta Doğu’yu kan gölüne çeviriyor!

ABD; Avrupa’nın, Rusya’nın Orta Doğu’ya uzanan ve uzanacak ellerini kırmak istiyor!

ABD; çok yakın bir gelecekte kendine gelecek bir Türkiye’nin şimdiden, geç kalmadan önünü kesmek istiyor!

ABD; çok yakın gelecekte Basra Körfezinde daha çok hâkimiyet kuracak bir İran’ın önünü kesmek istiyor!

ABD; çok yakın bir gelecekte toparlanacak Irak vb. gibi Arap devletlerinin önünü kesmek istiyor!

Fakat ABD’nin asıl maksadı, çok acıdır ki en sâdık müttefiki olan Türkiye’yi bölmek!

ABD’nin gerçek gayesi Türkiye’yi bölük pörçük etmek!

ABD’nin asıl amacı Güneydoğu Anadolu petrol rezervlerine, petrol kaynaklarına el koymak; bunun için kukla devletler kurmaktır!

ABD’nin hedeflerinden biri de Kafkasları, Hazar havzasını, Afganistanı ve Orta Asya’yı daimî bir gözetim altında tutmaktır!

Böylece Rusya’nın, Çin’in ve Hindistan’ın olası bir müdahalesine set çekmektir!

Bu devletlerin Orta Asya emellerine imkân vermemektir!

Kısaca ABD’nin gerçek ereği Dünya hâkimiyeti.

Bunun yolu ise Eski Dünya’ya hâkim olmaktan geçiyor.

Çünkü Orta Doğu; insanlık tarihinin odak noktası.

Hemen hemen bütün büyük savaşlar, bütün büyük didişmeler, hep bu merkezî dairede olmuş, hep bu yörede cereyan etmiştir.

Orta Doğu bütün imparatorlukların âdeta yumuşak karnı.

ABD de burayı kendi yumuşak karnı olarak görüyor.

Burada hâkimiyet kuramadığı takdirde, küresel egemenliğini kuramıyacağını çok iyi biliyor.

Fakat bilmediği, hesaba katmadığı bir husus var:

ABD’nin de yumuşak karnı olan Orta Doğu; aynı zamanda ABD’nin kuvvet ve kudretinin

zaafa uğrayacağı yer.

1081

Nitekim bunu zaman gösterecek.

Çünkü zaman en iyi müfessir, en güzel yorumcu.

Dikkat edersek ABD’nin bütün bu gayeleri gerçekleştirmesi ancak bir şekilde mümkün:

Türkiye’nin yardım ve desteği sayesinde.

Aksi takdirde bu büyük, o kadar da haksız, o derece zalimce, o nispette hayasızca aşkınlığı hezimetle son bulacak.

Bu kadar aşırı taşkınlığı hüsranla bitecek.

Bu kerte fitne fesat çıkarması sonun başlangıcı olacak.

Bunca yaptığı bozgunculuk, kendi fecî bozgununa müncer olacak.

Kendi bozgunluğuyla sonuçlanacak.

X

Bunları da geçelim, ne demiştik:

ABD’nin başarısı Türkiye’nin onun yanında tam mânasıyla yer almasına bağlı.

Ama bunun her zaman böyle olmadığı; – gerektiğinde-  ABD yetkililerinden birinin gidip diğerinin gelmesinden belli.

Hani  ABD tek başına her işi başaracaktı?

Yapsa ya? Yapamaz. Nitekim yapamıyor!

Zaten ABD’nin Irak’a müdahaleyi bu kadar geciktirmesi de, Türkiye’yi yanında görmek istediği halde, bir türlü görememesinden dolayı idi.

İşte ABD yetkili adamlarından birinin gidip diğerinin peşpeşe gelmesi, bu direnişi kırmak için idi.

Tek başına bu işin üstesinden gelemeyeceği endişesinden ötürü idi.

X

İşte Türkiye; Dünya’da bu kadar önemli bir devlet.

İşte Türkiye, Orta Doğu’da bu derece kilit bir ülke.

ABD’nin son derece haksız, yersiz, lüzumsuz ve despotça isteklerine Türkiye hep karşı çıktı.

ABD’nin yardım ve destek isteğine Türkiye hep soğuk baktı.

Irak’a müdahale için ABD’nce istenen yardım ve desteklere Türkiye hep uzak durdu.

Hâlâ da uzak durmaya devam ediyordu. Etmekte de kararlı idi.

X

Fakat Türkiye öyle bir konumda ki aziz okur!

Irak’a müdahale için değil ama, Kuzey Irak’taki kukla devlet oluşumlarına engel olmak zorunda.

Türkiye Musul-Kerkük Türkleri’ni olası bir kıyımdan korumak mecburiyetinde.

Çünkü her fırsatta Kerkük Türkleri kıyıma uğramakta.

Böyle bir kaos ve karışıklık durumunda yine kıyıma uğrama ihtimali var.

İşte bu yüzden Türkiye istemediği halde kendisini bir ateş çemberi içinde bulabilir.

Bu vaziyette bile Türkiye; kendisinden beklenen her zamanki âlicenaplığıyla insanî vasıflarından hiçbir şey kaybetmeden hareket eder.

Üstüne düşen görevi en güzel şekilde yapar.

Bunu gerçekleştirecek üstün kabiliyet ve kudreti  ise var.

Hâdiselerin kırık gönlümdeki yansımalarını; şiirimsi ifadelerle dile getirmek istiyorum:

Türkiyesiz olmuyor!

Asla yeri dolmuyor.

Türkiyenin devri bitmiyor.

Asla kıymeti gitmiyor.

1082

Türkiyesiz olmuyor!

Asla yeri dolmuyor.

Bir şey yerine konmuyor.

Bir şey yerine oturmuyor.

Taşlar yerinden oynamıyor.

Türkiyesiz olmuyor!

Asla yeri dolmuyor.

Türkiyem Türkiyem devletim.

İnsanlığın muhtaç olduğu savletim.

İnsanlığa her zaman budur davetim.

Türkiyesiz dinmez barış hasretim.

Türkiyesiz olmuyor!

Asla yeri dolmuyor.

Türkiyesiz gelmez Orta Doğu’ya barış,

Türkiyesiz oluşmaz Orta Doğu’da barış.

Ey Dünya öyle ise,

Alış bu gerçeğe.

Ne suretle olursa olsun.

Çalış Türkiyesiz olmazlığa.

Velhâsıl:

Türkiyesiz olmuyor!

Asla yeri dolmuyor.

Türkiyem Türkiyem devletim,

İnsanlığın muhtaç olduğu savletim.