17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 934

Zamanımızı İyi Değerlendiriyor muyuz?

 

Dünya’nın dört bir tarafını gezip belgeseller çekerken Gebze ve Türkiye’deki etkinlikleri de ihmal etmiyorum. Değim yerindeyse zamanla yarışarak zamanı değerlendirmeye çalışıyorum.  Zaman en değerli varlık. Allah’ın yarattığı en büyük değer. Çünkü her şey zaman içerisinde olup bitiyor. Her gün zamanımızı nasıl değerlendirebiliyoruz.  Zamanı dolu dolu yaşayıp, günü verimli ve başarılı bitirebiliyor muyuz?

Acı ama gerçek. Zamanı en kötü kullanan, sözlü kültürlerinde “Zaman öldürme” değimi olan bir gelenekten geliyoruz.  Zaman öldürmek için en çok kahvehane, eğlence yerleri bizim toplumumuzda. Sadece Gebze bölgesinde binlerce kahvehane var. 40 yaşında emekli olmuş, hayatının en verimli günlerini kahvehanede boş geçiren insanlara gerçekten üzülüyorum.

Zamanı birde boş işlerle, dedikoduyla, verimsiz olarak geçirenler… insanlara ve topluma zarar vermek için çalışanlar.  Daha buna benzer bir çok şey görürüz. Siyaset arenasının yoğun olduğu bir dönemde siyasi kulisler, rakibini yıpratma savaşları, düne kadar dost olan ve bugün bir birini yok etmeye çalışanları gördükçe hem siyaset hem de insanımız adına üzülürüm.

Buradan tüm okurlarıma bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Siz siz olun Allah’ın yarattığı en büyük varlık, en değerli şey olan zamanı çok iyi değerlendirelim. Her sabah bugünkü zamanımı nasıl değerlendireceğim planını yaparak dolu dolu yaşamaya çalışın. Ve kendi kendinize de her akşam bugün millet, memleket, insanlık, kendim, ailem ve Allah için ne yaptım? Sorusunu kendi kendinize sorun. Aldığınız cevap karşısında vicdanen rahatsanız ne mutlu. Şahsen ben her akşam bu soruları kendime sorup kendimi çek etmeye çalışıyorum.

MİLLET DERNEĞİNDE TARİH KONFERANSI

Bir çok resmi ve özel kurum ve kuruluş tarafından seminer, toplantı, konferans ve belgesel gösterimlerine davet ediliyorum. İmkanım olduğu sürece bu davetleri kaçırmadan değerlendirmeye çalışıyorum. Bu konferanslardan biri de merkezi İstanbul’da bulunan Millet derneğimde gerçekleşti. ” Horasan’dan Endülüs’e” başlıklı belgesel sunumu ve sinevizyon gösterisi sonrası yaptığım konuşmada Horasan ve Endülüs medeniyetinin İslam dünyası ve insanlık tarihine katkılarını anlatmaya çalıştım.  Konferans verdiğim Millet Derneği yetkilileri tarafından kaleme alınan bir yazıyı sizlerle paylaşıyorum.

MİLLET DERNEĞİ’NİN

Millet Derneği İstanbul Şubesinin Kasım ayı konuğu araştırmacı-gazeteci ve belgesel yapımcısı-yönetmeni İsmail Kahraman idi. 30 Kasım 2013 tarihinde, Dernek Merkezinde, Büşra Sofu’nun sunumunun ardından kürsüye gelen Kahraman, öncelikle kendisine davette bulunan Dernek yönetimine teşekkür ederek, hizmet insanları ile bir arada olmanın mutluluğunu yaşadığını belirtmiştir.

İsmail Kahraman’ ın “Horasan’ dan Endülüs’ e İslam Medeniyeti” konuşmasından notlar:

TARİH BİLİNCİNE SAHİP DEĞİLİZ!

Devletimiz fazla güçlü olamadığı ve başka yerlere çok paralar harcadığı için, tarih akademisyenlerine imkân tanıyarak tarihi mekânları araştırmalarına fırsat vermediği için bugün tarih dersi en sevilmeyen derslerden biri statüsünde. Bugün öğrencilerimiz, öğretenlerimiz tarih bilincine sahip olmayınca çok önemli bir ilim dalı olan tarih, çekilmez bir ders halini alıyor…

ENDÜLÜS′Ü DE HORASAN′I DA BİLMİYORUZ

İslam medeniyeti çok kısa sürede, Allah Resulü ve Hulefa-i Raşidin döneminde muazzam bir yayılma gösteriyor sonra Emeviler ve Abbasiler dönemiyle bu yayılma sürüyor. Ancak iki önemli dönem var ki bunlar maalesef biraz göz ardı edilmiş. Bunlardan biri Horasan medeniyeti coğrafyası, diğeri de Endülüs medeniyeti. Endülüs’ü de Horasan’ı da bilmiyoruz…

Rahmetli Burhaneddin Rabbani’ yle sohbetimizde şöyle demişti: “Siz diyorsunuz ki 400 çadırla Osmanlı çıktı ve Bizans hudutlarında büyük bir devlet kurdu. Bu doğru değil. Osmanlı, Horasan’dan, Horasan medeniyeti gibi bir coğrafyadan, Anadolu’ya gitti ve Anadolu’da, devlet geleneği olan Horasan medeniyetine mensup olduğu için muazzam bir devlet kurabildi.”

HORASAN NE DEMEK?

Peki Horasan ne demek? Horasan, güneşin batıdan doğduğu yer anlamına gelen ve İslam medeniyetiyle şereflendikten sonra da Ulu Türkistan’a İslam medeniyetini dağıtan, hatta Ulu Türkistan’dan Anadolu, Balkanlar, Kafkaslar’a İslam medeniyetini götüren bir medeniyetin adı. Ve Horasan, İsfahan’dan Akra’ya, Semerkant’tan Pakistan’a kadar birçok ülkeyi içine alan büyük bir medeniyetin adı. Hz. Osman döneminde İslam medeniyetiyle şereflendikten sonra bu ismi aldı. Dört başkenti var: İran’da Meşhed, Herat, Türkmenistan’da Merv ve Belh şehri. 800-900 yıl İslam’a hizmet etmiş muhteşem bir medeniyettir. Ve bu coğrafyayı İngilizler böldüler, parçaladılar, yıktılar ve onlar gitti o coğrafyalardan. Sonra Ruslar geldi. Şimdi de Amerikalılar ordalar. Rahmetli Rabbani’ den aktarıyorum: “Horasan medeniyeti coğrafyası öyle mübarek bir coğrafya ki hiç kimseyi burada kabullenmedi ve oraya saldıranları hep perişan etti. İngilizler, ne zaman ki İslam medeniyetinin kalbi olan Afganistan’a saldırdı o zaman ilk yenilgiyi Horasan’da tattı ve Horasan’da kaybettikten sonra üzerinden güneş batmayan imparatorluk yavaş yavaş yıkılmaya başladı. Sonra Ruslar geldi, darmadağın oldular. Şu anda Amerika bizimle uğraşıyor. İlk yenilgiyi onlar burada tadacaklar ve Amerikan İmparatorluğu da çöküp gidecek.”

Türkiye’de Horasan üzerine araştırma yapan üniversitemiz, merkezimiz yok. Horasan’a İranlılar sahip çıkıyor. Horasan’ı anlayabilirsek, Anadolu’yu, Türk-İslam medeniyetini anlarız…

İslam medeniyeti, Rönesans, ilim, medeniyet, kültür dediğimiz dönem Horasan ve Endülüs’tür. Ama ne Horasan ne Endülüs yeteri kadar bilinmemektedir…

Tarih, tarihin yazıldığı yerde araştırılmalı. Tarih, tarihin yaşandığı yerde özümsenmeli. Bunun için seyahat edilmeli. Ama maalesef en az seyahat yapan ülkeyiz…

ENDÜLÜS′ÜN DOĞUŞUNDAKİ HİKMETLER..

Horasan’ dan Endülüs’ e doğru uzanacak olursak; Allahu Teala bazı şerlere hayırlı sonuçlar bağlamıştır. Ehl-i Beyt ile Emeviler’in çarpışmaları bir şer ama Allah-u Teala oradan bir hayır murad etmiş ki, Hz. Hasan Efendimizin torunu I. İdris, canını kurtarmak için bugünkü Fas’a, Mağrip’e geliyor ve Fas’ta I. İdrisiler Devleti’ni kuruyor. İslam güneşini daha 6. asrın sonlarında Fas’a getiriyor. Ardından o devlet orada şekillendikten sonra kendisi Berberi olan Tarık b. Ziyad, Fas’ın karşısına geçiyor ve Endülüs medeniyetini kuruyor…

Endülüs, öyle muazzam bir medeniyet ki, yıkıldıktan sonra bir daha o parlak devrine ulaşamadı. Kurtuba, Saragossa, Sevilla (İşbiliye) gibi şehirler kültür ve bilim merkezi olmaları sebebiyle İslâm hakimiyeti devrinde bütün dünyaca tanınan şehirlerdi. Bugün ise, Müslümanların bıraktığı sanat ve kültür eserleri sayesinde birer turistik ve tarihî şehirler olmaktan öteye geçemediler…

ENDÜLÜS GÜNEŞİ

Endülüs’ün yıkılışı çok acı ama Endülüs güneşi Batılılar üzerinde öyle bir durmuş ki birçok şeyin Batı’ya Endülüs’ten gittiğini söylüyor bizzat Batılı müsteşrikler. Üniversite mezuniyetlerinde kep atma törenler bile tamamen Endülüs’ten alınmadır. Daha da önemlisi, İngiltere’nin yazılı bir anayasası yok, hukuki gelenekler üzerine kurulu deniyor ama İngiltere hukuk sisteminin tamamen Endülüs hukuk sisteminden kopya olduğu ilmi delillerle ispat edilmiştir. ..

MEDENİYET FİKRİ

Medeniyet nedir? Medeniyet, tamir-i bilad, terfih-i ibad. Beldeleri imar etmek ve halkı müreffeh yaşatmak anlamına gelen ifadedir. İslam dünyası Horasan’ da ve Endülüs’ te medeniyeti zirvelerde yaşamıştır. Bugüne kadar dünyada çoğu İslam ülkesi 75 ülkeyi gezdim. Ne yazık ki, İslam dünyası bugün o mutlu, refah ve medeni günlerinden çok uzaktadır. İslam dünyasının en büyük sorunları: Cehalet ve fakirliktir. Afgan mücahitler zamanında savaşa önem verdiler, bu sayede düşmanlarını yurtlarından kovdular ama keşke eğitime de önem verselerdi. O zaman zaferleri anlamlı olur, düşmanlarını yutan kovduktan sonra ülkelerini yönetip mamur edebilirlerdi. Oysa şimdi kabile, kabile ayrılmış durumdalar…

 

 

 

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK halen 2020 olimpiyat oyunlarına adayız dedi.

 

Olimpian Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK son derece ilginç bir açıklamada bulundu ve halen 2020 olimpiyat oyunlarına adayız dedi.

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK son derece ilginç bir açıklamada bulundu ve halen 2020 olimpiyat oyunlarına adayız dedi. Öztek; Fukuşima’da halen radyasyon kaçağı mevcut, ayrıca bölge her an yeni bir felakete uğrayabilir. Böyle bir şey hiçbir zaman temenni edilmez ama, Türkiye hazırlıklı olmalıdır dedi.

Olimpian derneği aşağıdaki konularda görüşlerini dile getirdi.

2020 OLİMPİYAT OYUNLARINA HALEN ADAYIZ

2020 Olimpiyat adaylık seçimlerini 7 eylül 2013 günü Buenos Aires’te yapılan oylamada kaybettik. Bu şansı Japonya yakaladı. Türkiye çok gayret sarfetmiş ve adaylığa hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Bu yüzden üzüntümüz büyük oldu.

Kayıp nedenlerimizin başında gezi olaylarının yankıları, sporcularımızın doping rekorları, İstanbul’un trafiği ve ulaşım sorunları, spor dışı kişi ve siyasilerin TMOK’nin önünde yer almaları, terör olayları veya Türkiye’nin Ortadoğu politikasını benimsemeyen Arap delegelerin hiç birinden oy alınamaması gibi bahaneler ileri sürülmekle beraber işin aslı; Uluslar arası Olimpiyat Çalışma Grubu’nun 2011 yılında aday üç şehir için yaptığı değerlendirme sonuçlarıdır. Bu sonuçlara göre, yapılan tüm hazırlıklar gözden geçirilmiş ve İstanbul’un 14 ayrı konudan 12’sinden sınıfta kaldığı belirlenmiştir. İstanbul için en düşük puanlar ‘Ulaşım’, ‘Konaklama’, ‘Olimpiyat Köyleri’, ‘Tıbbi Hizmetler ve Doping Kontrolü’ konularında verilmiştir.

Şimdi bir başka gerçek gözden kaçırılmaktadır. Fukuşima halen radyoaktif sızıntısı içindedir. Tokyo da bu sızıntının etkisi altında bulunmaktadır. Sızıntı her an sağlığı yüksek seviyede etkileyecek boyutlara varabilir. Böyle olmasına rağmen İOK, Japonya’ya ikinci kez olimpiyat bahşetmiştir.  Deprem bölgesi olan Japonya’da her an yeni Fukuşima’lar söz konusudur. Allah göstermesin, böyle bir felaketi temenni etmek mümkün değildir. Fakat böyle bir durumda Tokyo’nun yedeği olarak İstanbul, 2020 olimpiyat oyunlarını yapacakmış gibi hazırlıklarını sürdürmelidir. Yapılacak ek hazırlıklar  2024 için de büyük avantaj sağlayacaktır.

DOPİNG

Doping, sporcuya hiç yakışmayan haksız derece elde etmeye yönelik hiyledir.  Doping, haksızlık ve ahlaksızlıktır. 2013 yılında 114 sporcumuzda doping tesbit edilmiştir. Akdeniz Oyunları’nda 30 sporcumuzda doping tesbiti ve bu durumun olimpiyat oyunları adaylık çalışmaları öncesi alel acele açıklanması Türkiye’yi çok zor durumda bırakmış, hatta olimpiyat oyunlarını alamayışımızın en etkili nedeni olarak görülmüştür.

Bugün yetkililer doping yapılmasını engelleme yerine, dopingli avına çıkmışlardır. Bir sporcunun doping yapmasında antrenöründen federasyon başkanına kadar herkes sorumludur. Engellenmesi konusunda da her kademede özel eğitim şarttır. Sorumlular suçlunun cezasını da paylaşmak zorundadır. Doping yaptığı tesbit edilen sporcuların cezalandırılması konusunda da ortalığı ayağa kaldırmadan, işin reklamını yapmadan, WADA’ya fırsat vermeden ve onurumuz lekelenmeden kendi sistemlerimiz içinde problem çözülmelidir.

Hacettepe Doping Merkezi yeniden açılıyor

2010 yılında bir sporcunun doping tespitindeki yanlışlık yüzünden akreditasyonu iptal edilen Hacettepe Doping Kontrol Merkezinin eksikleri tamamlanmış olup, kan ve idrar tetkikleri yapabilecek duruma getirilmiştir. WADA’nın izni ile yakında yeniden çalışmalarına başlayacaktır. Merkezin başında Prof. Dr. Ahmet Başaran bulunmaktadır.

TÜRK SPORUNU KALKINDIRMA PROJELERİ

I. SİSTEMİN TESİSİ

Türk spor teşkilatı yeniden organize ve tesis edilmelidir. Yeni tesiste devlet yalnız destekçi olmalı, siyasiler kesinlikle sporun içinde bulunmamalıdır.

YENİ SİSTEM: TÜRK SPOR KONSEYİ’dir.

Türk Spor Konseyinin Kurumları;

1. TÜRKİYE MİLLİ OLİMPİYAT KOMİTESİ, Seçilmiş 4 üye (yaptırım gücünü artırma amacıyla federasyonlarla daha çok iç içe çalışmalıdır).

2. Resmi Spor Federasyonları, Seçilmiş 4 üye, FEDERASYONLAR KONSEYİ

3. Özel Spor Federasyonları, Seçilmiş 4 üye, ÖZEL SPOR KONSEYİ.

4. Spor Kulüpleri, Seçilmiş 4 üye, KULÜPLER KONSEYİ

5. Üniversite sportif öğretim üyeleri, Seçilmiş 4 üye, BİLİM VE EĞİTİM KONSEYİ

Sonuç kararları ise, her konseyin 2 üyesi tarafından alınmalıdır.

II. TÜRK SPORUNDA ÇAĞDAŞ YAPILANMA, VERİMLİLİK VE KALKINMANIN TESİSİ

Çalışmaların temelini dört esas konu teşkil etmelidir.

I.  Sporu, yani tüm spor dallarını iyi tanıtma ve yaygınlaştırma

II. Kitle sporunun geliştirilmesi ve geniş taban oluşturma

III.Çağdaş sportif eğitim ve öğretim

IV. Güçlü müsabık yetiştirme.

 

III. SPORCU TESİSİ

Türk sporunu kalkındırmak amacı ile; milletçe sporun önemini anlamak gerekmektedir. Bunun için de Spor kültürü ve spor bilinci geliştirilmelidir.

Çocuklar için temel spor dallarından atletizm, jimnastik ve yüzme spor dallarından biri mecburiyet haline getirilmeli, mücadele sporlarına yatkınlığımız göz önünde bulundurularak, bu dallara özellikle önem verilmelidir.

Daha sonra müsabıklık, milli sporculuk ve elit sporculuk müessesesi geliştirilmelidir.

  • Ülkede kitlesel spor oluşturulamıyorsa,
  • Çocuklarımız anaokulundan itibaren spora yönlendirilemiyorsa,
  • Öğrenciler ilkokuldan itibaren çarpık eğitim sistemi içinde anlamsız bir yarışa sokuluyor, hem okul hem dersane arasında koşturuluyorsa,
  • Anne veya babaya çocuklarını spor sahalarına götürme fırsatı verilmiyorsa,
  • Okul spor kulüpleri istenen düzeye çıkartılamıyorsa,
  • Özellikle yaz aylarında Okul spor salonlarının kapılarına kilit vuruluyor ve bu salonlardan gençler yararlanamıyorsa.
  • Kulüplere gereken önem ve destek sağlanmıyorsa,
  • Semt spor tesisleri oluşturulamıyorsa,
  • Üniversiteye giren veya askere giden genç, spordan kopuyorsa,

sporun gelişmesi beklenemez.

 

 

Devlet ve Hukuk

0

 

El adlü esasü’l-mülk.” Kuşkusuz adalet mülkün temelidir. Adalet olmayan yerde huzur olmaz. Güven bulunmaz. Orası yaşanılan yer olmaktan çıkar. Zayıflar ezilir. Haklılar haksız duruma düşer.

Kuvvetsiz fakat haklı olan kimse, adaletli devlet katında hem kuvvetli hem de haklı sayılırken; kuvvetli fakat haksız olan kimse, adaletsiz devlet yanında kuvvetli ve haklı kabul edilir.

Bu durumda kuvvet hakda olması gerekirken, hak kuvvette olur. Yani insan haklı olduğu için kuvvetli sayılması gerekirken, haksızken sırf kuvvetli olduğu için haklı sayılır. İnsan haklı olduğu  için değil, kuvvetli olduğu için haklı sayılmış olur. “Güçlüyüm, o halde haklıyım.” Anlayışı öne çıkar.

Oysa Hz. Ebu Bekir’in dediği gibi: “Haklı fakat zayıf olanınız, hakkı alınana kadar nazarımda en kuvvetliniz. Haksız ama güçlü olanınız, hak yerini bulana kadar, gözümde en kuvvetsiz olanınızdır..” hükmü geçerli olmalı.

Elbette hukuk her şeyin üstündedir. Ve hak deyince, akan sular durur. Şeriatin kestiği parmak acımaz. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz.

Şüphesiz, böyle olmalı ki, orası yaşanılır bir yer olsun. Kimsenin burnu kanamasın. Kimsenin yakasına  -haksız yere-  yapışılmasın. İşte bütün bunlar hukukun gereği. Hukuk devletinin yapması, uyması gereken hususlar.

Kısaca haklı fakat zayıf kimse devlet yanında en güçlü sayılmalı. Haksız ama kuvvetli kimse de devlet katında en zayıf kimse kabul edilmeli. Böylece vatandaşın hukuku, hukukla korunmalı. Ki zaten bu şekilde korunur.

Durum bu merkezde olmakla beraber, sıra dışı olaylar da vardır aziz okur. İçten dıştan devleti çökertmek isteyen sinsi güçler de vardır sevgili dost. Bunlar gizli faaliyet ve etkinlikler içindedir. Fakat bunları kanun çerçevesinde kalarak, sureti haktan görünerek yaparlar. Argo tâbirle kitabına uydururlar.

Bam teline dokunduğunuz zaman da feryadı basarlar. Devlet olarak yakalarına yapıştığınız an, bas bas bağırırlar. Nerede hak hukuk? Nerede hukuk devleti? Nerede hukukun üstünlüğü? Nerede insan hakları? Nerede bu devlet? Diyerek sözde temel hakların savunucusu kesilirler!

Kanunların koruyucu zırhına bürünerek mangalda kül bırakmaz! Devlete demediklerini komaz. Dünyayı ayağa kaldırır. Şimdilerde olduğu gibi  -sırtlarını AB’ye dayayarak-  şirretlendikçe şirretlenir. Azdıkça azar. Tepemize çıktıkça çıkarlar.

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, allem eder kallem eder, içte dışta devleti güç durumda bırakırlar. Aslında dedikleri doğru. Dış görünüş bakımından sanki suçsuzdurlar. Güya masumdurlar. Yersiz olarak mağdur. Haksız yere itham edilmişlerdir.

Aslında devletin istihbarat / haber alma ve toplama birimleri herşeyin farkındadır. Görünüşte  hukuk yönünden haklılık ve kanun çerçevesinde hareket eden bu gibilerin, tam bir ihanet içinde olduklarını bilirler.

Fakat hukuken devletin bunlara karşı eli kolu bağlıdır. Yazık ki, devlet bazan hukukunu hukukla koruyamaz bir durum arzeder. Çünkü bunlar minareyi çalan kılıfını hazırlar misali yasal çerçeve içindedirler. Evet devletin bunlara karşı eli kolu bağlıdır.

Zira devlet kalbe değil, ele bakar. Yani devlet bilkuvve suçlu olanın değil, bilfiil suçlu olanın yakasına yapışır. Yani devlet; yapmayı düşünenin değil, düşündüğünü yapanın yakasına yapışır. Potansiyel suçlunun değil, bunu kinetiğe dönüştürmüş olanın eline bakar.

910

Ve bakmalı.

Hem zaten doğrusu da budur. Nitekim genelde böyledir. Hem zaten böyle olması da gerekir. Fakat müstesna / istisnaî / sıra dışı / sözde kanunî, özde kanunsuz etkinlik ve faaliyetler de var.

İşte burada devlet çok dikkatli olmalı. Hem oluyor da. Fakat  görünüşte hukuksuz gibi görünen; devletin, devleti koruma gayretleri; hemen şer kuvvetlerce yaylım ateşine tutulur. Güvenlik güçlerini yıpratma, korkutma ve sindirme hareketi başlar.

Onların şahsında devlet hedef alınır. Yetkililere gevşeklik ve çekince getirilmek istenir. Bu dışa da sirayet edip, bulaşır. Bu vesileyle, dış basın ve belli mihrak noktaları insancıl endişeler taşıdıklarını söyleyip dururlar.

İşte bu şekilde polis ve yetkili merci ve makamların elleri kolları bağlanmak istenir. Bu vaziyetten yararlanan hainler; zehiri altın kupayla sunmak misali; yıkıcılık ve bölücüklerini en saf ve en insancıl bir kılıf içinde sunmaya çalışır. Dış mihraklar gibi, âdeta herkesi kör, âlemi sersem sanırlar.

Bu durumda karda yürüyüp iz bırakmayanların üstesinden ve hakkından nasıl gelinecek? İşte bütün sorun burada düğümlenip odaklanıyor sevgili okur. Dikkat edersek devlet ve milletin var olma hakkı; hukuken, hukuk dairesinde yani örtülü ve dolaylı biçimde hareket edenlerce baltalanmış olur.

Devlet hukuken kendini savunamaz. Devlet hukuken  kendini koruyamaz hâle düşer. Devletin sureti haktan görünerek kuyusu kazılır. Devlet hukuken seyirci kalmak zorunda bırakılır.

İşte devlet, vatan ve milletin hukuku; hukuka dayanılarak çiğnenmiş olur. Bu durumda vatan, millet ve devletin hak ve hukuku nasıl korunacak dersen aziz dost? Hukukumuzu hukukla çiğneyenlerin karşısına yâni sözde hukuka sarılanlara karşı sözde hukuka değil, özde hukuka sarılarak karşı çıkmak lâzım. Çünkü burada nefis müdafaası söz konusu.

Zaten her devletin; sırasında yapmak zorunda kaldığı da budur. Başka türlü hiçbir devlet hayatta kalamaz. Başka türlü hiçbir devlet ayakta duramaz. İçimizde dış devletlerin sinsi ve gizli ajanları cirit atmıyor mu? Aramızda hiç fark edemiyeceğimiz şekilde dolaşıp durmuyorlar mı?

Bunlar bazan gençlerimizin içine karışarak, bazan insanlarımızın arasında dolaşarak; onlardan biri gibi görünmüyorlar mı? Kışkırtıcılıkta bulunmuyorlar mı? Ortalığı karıştırmıyorlar mı? Devletle halkı karşı karşıya getirip sırra kadem basmıyorlar mı?

Kimisi bazı gazetelerin köşe başlarında çöreklenip,halka karşı zehirlerini gıdım gıdım kusmuyorlar mı? Çaktırmadan yazılarına her gün bir damla zehirli söz katmıyorlar mı? Zamanla halkın yanlış düşünmesini sağlamıyorlar mı? Dolaylı bir üslûp ve stil kullanmıyorlar mı? İstedikleri doğrultuda düşünebilecek ve sırasında harekete geçirebilecekleri bir kamu oyu oluşturmuyorlar mı?

Bu gizli, sinsi ve hain emelleri uğrunda yazıp çizmiyorlar mı? Bu sinsilik ve gizlilik resmiyetin her kademesine az veya çok sızmamış mıdır? Bu sureti haktan görünüşleriyle hareket edenler parti içlerinde bile yer almamışlar mıdır?

Bütün bu hâl ve şartlar altında nasıl bir tavır alınacak? Nasıl bir tavır takınılacak? Devlet, vatan ve milletin; var olma ve kendilerini devamlı kılma hak ve hukukları nasıl sağlanacak? Millet ve devletin var olma hakkı en meşru, en haklı bir dava değil mi? Varlığını sürdürmek istemesi en hukuksal hakkı sayılması gerekmez mi?

Öyle ise bunlarla devlet; hem hukukla, hem de hukuksuz hukukla, yani görünürde hukuksuzluk sanılan; aslında vatan savunmasının gerektirdiği hukukla savaşacaktır.

911

Unutmayalım ki, bunun normal vatandaşın hak ve hukukuyla bir ilgisi yok.

Zaten bu, halk için halka belli etmeden, halka rahatsızlık vermeden yapılan bir etkinlik. Tıpkı bedenimizdeki yıkıcı mikroplarla, akyuvarların bize belli etmeden onlarla yaptıkları savaş gibi. Nitekim vücudumuzda haberimiz olmadan bizler için nasıl bir mücadele yapıldığını ve bu sayede ayakta nasıl kaldığımızı hepimiz çok iyi biliriz.

Eğer akyuvarların bu koruma ve kollama görevleri olmasaydı. Bizler tarla, tezgâh ve masalarımızda rahat çalışamaz, işlerimizle uğraşamazdık. Akyuvarların zararlı mikroplara karşı amansız mücadelesi olmasaydı; bizler hayatımızı devam ettiremezdik. Aynen bunun gibi akyuvarlar hükmünde olan ve onlar gibi cansiperane mücadele eden kahraman polis ve askerlerimiz ve özellikle bu amaç için var olan gizli servislerimiz olmasaydı; işimizle gücümüzle böyle rahat bir şekilde meşgul olamazdık.

Evlerimizde huzur içinde kalamaz, geceleri mışıl mışıl uyuyamazdık. Bu etkinlikleri; şeklî mevcut hukukla yapmak mümkün mü? Önce de söylediğimiz gibi, harp hileden ibarettir. Düşmanın silahına aynı silahla karşılık vermeden, düşman etkisiz hâle getirilemez.

İşte devlet, bu gibilere karşı onların anladığı dilden harekete geçmekle kendisini yükümlü bilir. Ve bunu halkı rahatsız etmeden yapar. Halk için fakat onun farkında bile olmadan gerekeni yerine getirir. Gerektiğinde bazı hayatî tedbir ve çarelere başvurur.

Çünkü bu da bir savaş. Hem de ne savaş. Varlık yokluk savaşı. Asıl ölüm kalım savaşı. Çünkü düşman mert değil. Namert mi namert. Sinsi mi sinsi. Gizli mi gizli. Geliyorum demeyen bir düşman. Kendini tehlike olarak saydırmayan bir düşman. Şeytanın en büyük hilesi kendini; musallat olacağı insana önce inkâr ettirmesidir. Aynen bunun gibi, bölücü, yıkıcı ve parçalayıcı düşman ve / veya düşmanların her şeyden önce yerleştirmek istedikleri husus, kendilerini devlete ve halka inkâr ettirmektir. Böyle düşünenleri paranoyaklıkla suçlamalarıdır. Tıpkı bazı bitki veya hayvanların saldırdıkları avlarını önce vücuduna zerk  ettikleri uyuşturucu bir maddeyle, onları etkisiz ve zarar veremiyecek duruma getirmeleri gibi.

Evet bu savaş devlet ve milletin var olma savaşı. Savaş ise hiledir. Düşmanın oyununu bozmak neyi gerektiriyorsa, onu yapmak ve yaptırmaktır. Bunun normal  vatandaşla, işiyle gücüyle meşgul olan halkla bir ilgisi yok. Bunun sıradan vatandaşın hukukuna tecavüzle bir alâkası yok. Bunun, normal vatandaş için var olan hukuku, geçersiz kılmak gibi bir gayesi yok. Bu; normal hukuksal hayatı yok saymak gibi bir anlayışsanılmasın. Bu, hukuku yok zannettiren bir bakış tarzı olarak görülmesin.

Çünkü bu savaş, bu mücadele; hukuk paravanası altında hukuksuz iş yapanlara karşı uygulanır. Çünkü bu savaş, yer altı örgütlerine karşı aynı paralelde hareket etmek zorunluluğundan doğar. Çünkü bu savaş, en doğal bir nefis savunmasıdır. Bu, bir devletin var olma mücadelesidir. Yer altındakilerle yer altında, amansızca bir savaş. Onlarla, onların anladığı dilden kıyasıya bir savaş.

Çünkü kimi zaman devletler; milletin temel hukukunu, hukuken savunamaz bir durumla karşılaşırlar. Bazan devlet; milletin hukukunu hukukla koruyamaz duruma düşer. Hukuk derken hukukunu kaybeder.

Bu ender hâllerde hukukunu, yâni haklarını hukukla korumak mümkün olmaz. Aslında bu da bir hukuk yolu. Varlığını koruma, kollama ve sürdürme ana hukukunun, hukuk  yöntemidir. Sırasında şartların ve koşulların gerektirdiği bir hareket.

Lâkin görünüşte hukuksuzluk sanılır. Bu gerçeği şu özlü söz en güzel biçimde özetler: “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder.” Görünüşte zulüm olur ama hakikatte adalet tecellî eder, güzel yüzünü gösterir.

912- 914

 

 

‘Yavuz Sultan Selim Han 40.000 Aleviyi Kesti mi?’

 

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul Boğazı üzerinde yapılacak üçüncü köprüye,Yavuz Sultan Selimadının verileceği açıklandıktan sonra gündemden düşmeyen bir tartışma hâline gelen konu hakkında konuşalım istiyorum. Yavuz Sultan Selim Han’ın, 40.000 Alevi’yi katlettiği iddia ediliyor. Bu iddia nereden kaynaklanıyor?

Prof. Dr. Tufan Gündüz: Bütün tartışma İdris-i Bitlisî’nin ‘Selimşahnâme‘ adlı eserindeki şu sözlerle başladı:

‘Padişah yöneticilerine: ‘Hiç beklemeden Kızılbaş taifesinden kim varsa, nerede bulunuyorsa üç atasına dek bu Safeviyye şeyhlerinin üç tabakasına inanan müridlerinden iseler her halükârda ‘İmanı inkâra değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur’ âyeti gereğince köklerinin kazınmasını ve tebdil ile cezalandırılmayı hak etmişlerdir. Rum beldelerinde oturan ve yürüyen bu taifeden yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve yüce divanın naiplerine arz etsinler’ diye hüküm gönderdi. Yazıcılar isimleri defterlere kaydettiler, yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtlıların sayısı 40.000 oldu. Ulaklar bu defterleri her yörenin hâkimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıçlar adım adım yazılanlara yöneldi. Bu öldürülenlerin sayısı 40.000 aştı.’

Tabii İdris-i Bitlisi bu satırları yazarken verdiği bilgilerin günün birinde büyük politik tartışmalara yol açacağını düşünemezdi. Çünkü O’nun devrinde abartılı rakamlar kullanmak yazarların efendilerini övmesi için bir fırsat sayılırdı. Ayrıca önemli bir başarıyı, zaferi veya üstünlüğü ilahî bir destek; bir belayı veya fenalığı da feleğin sillesi gibi göstermek devrin âdetlerindendi.

İnanca göre her büyük olayda muhakkak ya bir kuyrukluyıldız peyda olur, ya güneş tutulur veya havanın kıpkızıl olması gibi gökyüzünde beklenmedik bir değişim meydana gelirdi. Geleneksel olarak birbirlerinin eserlerinden geniş alıntılar yapan tarihçiler de nakledilen bilgiyi alırken eleştiri süzgecinden çok az geçirirlerdi. Öyle ki, bazen hiç olmayan bir isim veya olay tekrarlana tekrarlana gerçeğin yerini alırdı. Daha da vahimi, modern araştırmacıların bu tür bilgileri mutlak doğru kabul edip eleştirmeden olduğu gibi nakletmeleridir.

Çetinoğlu: Mâkul bir yorum. Fakat günümüzdeki iddia sâhiplerini tatmin etmeyecektir. Daha inandırıcı bilgi ve belgelere sâhip olduğunuzu düşünüyorum. Kaynaklar ne diyor?

Gündüz: Anadolu’da 40.000 Kızılbaşın öldürüldüğüne dair ilk bilgi İdris-i Bitlisî’de geçiyor. Hoca Sadeddin Efendi ve İbn Kemal bu bilgiyi Ondan aynen naklediyorlar. Öte yandan, sarayın içinde olup pek çok belgeyi görme ve dedikoduyu duyma imkânı bulunan Celalzâde Mustafa’nın ‘Selimnâme‘ adlı eserinde bu hadiseye hiç dikkat çekmiyor oluşu ilginçtir. Hatta şu kadarını söyleyelim; İdris-i Bitlisî’nin eserini kaynak olarak kullanmayan tarihçiler ve özellikle Selimnâme yazarları Kızılbaş katliamından hiç söz etmiyorlar.

Çetinoğlu: O dönemde Alevi veya Kızılbaş tarihçiler de vardı herhalde. Onlar ne diyorlar?

Gündüz: Safevîlerin halifeler yoluyla neredeyse bütün Anadolu’yu gözetleme imkânı buldukları bir dönemde iddia edilen katliamdan hiçbir şekilde haberdar olmamaları hiç akla yatkın değil. Çünkü Safevî ordusunun hızla eridiği ve Anadolu’dan gelecek yetişkin erkeklere ihtiyaç duyulduğu bir ortamda müritlerine, yani Kızılbaş Türkmenlere yönelik böylesine geniş çaplı bir katliamın en azından saraya haber olarak ulaşması beklenirdi. Bu da savaşmakta isteksiz davranan Şah İsmail açısından hiç olmazsa Çaldıran Savaşı için kuvvetli bir sebep oluştururdu. Ama garip bir şekilde ‘İran-zeminde’ 40.000 kişinin katliyle ilgili hiçbir habere rastlanmıyor. İran kaynaklarındaki bu suskunluk hakikaten şaşırtıcıdır.

Çetinoğlu: Çarpık iddianın sâhiplerine mükemmel bir meydan okuyuş… ‘Hodri meydan… Belgelerinizi getirin bakalım.’ Diyorsunuz.

Osmanlı’da arşiv çalışmaları, çağdaşı diğer ülkelerde emsaline rastlanmayacak ölçüde çok mükemmeldi. Nüfus kayıtları da öyle… Meseleye bir de o yönden bakabilir miyiz?

Gündüz: 40.000 yetişkin erkek o devirde büyük bir ordu demekti. Metindeki gibi ‘yediden yetmişe’ şeklinde düşünürsek bu da en az (bir haneyi 4-5 kişi olarak hesaplarsak) 8-10.000 hanelik bir nüfus yapar.

Çetinoğlu: Bu rakam o devir için hangi anlama gelmektedir?

Gündüz: Elimizdeki nüfus verilerini göz önünde bulundurarak bazı karşılaştırmalar yapalım:

1540’ta sayımı yapılan Bozulus Türkmenleri yaklaşık 8.000 haneydiler ve 3.000.000’dan fazla koyuna sahiptiler. Öte yandan 1512’de bütün Aydın vilayeti sadece  24.000 nüfusa sahipti. 1522’deyse Aksaray kazasında toplam 7.826 hane yaşıyordu. Bunlardan sadece 893 hanesi şehir merkezinde bulunuyordu.

Devam edelim: 1518 yılında Mardin’deki hane sayısı 8.462 idi. 1516’da Erzincan’da 701, Kemah’da 299 hane yaşarken, 1512’de büyük bir yerleşim sayılan Kütahya’da 1.192 hane vardı. 10 yıl sonra Anadolu’nun kalabalık şehirlerinden Kayseri merkezinde 2.364 hane yaşadığını biliyoruz.

Bunlara ilaveten, 16. yüzyılda ortalama köy nüfusunun 5 ilâ 60 hane arasında değiştiğini ama genel olarak 30-40 haneli köylerin büyük köy statüsünde sayılabileceğini göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Çetinoğlu: Bu bilgiler, inanıyorum ki belgelere dayanıyordur. Bu durumda 40.000 kişilik veya başka bir deyişle 8-10.000 hanelik bir nüfusun öldürülerek ortadan kaldırılması ne anlama geliyor?

Gündüz: Duruma göre birkaç şehrin veya binden fazla köyün ortadan kalkması, yerle bir olması, haritadan silinmesi, koyunu, kuzusu, malı, menalı neye sâhiplerse oraya buraya savrulması, talan edilmesi demektir bu.

Çetinoğlu: Peki binlerce insanın gafil avlanması, kuşatılması, yediden yetmişe kılıçtan geçirilmesi, cenazelerin defnedilmesi, taşınır ve taşınmaz mallarının yağma edilmesi ve bunlardan kimsenin haberdar olmaması mümkün müdür?

Gündüz: Değil tabii ki…Şimdi gelin, yine meseleye başka bir açıdan bakmayı deneyelim:

Osmanlı tarihi üzerine arşiv çalışması yapanlar pekâlâ bilirler ki, Tahrir Defterleri mahiyet itibariyle vergi defterleridir ve oradaki kayıtlar aynı zamanda vergi ünitelerini ve gelirlerin paylaşılmasını gösterir. Daha açık söylemek gerekirse, Osmanlı Devleti’nde her gelir kaynağının bir de sahibi vardır. Özellikle Anadolu’da yaygın şekilde uygulanan tımar sisteminde hangi sipahinin hangi köyün vergisini alacağı bellidir.

Bir köyün yerini değiştirmesi, köylülerin arazisini bırakıp başka yere göç etmesi veya köyün gelirlerinin artması veya azalması sipahinin kazancını doğrudan etkileyeceğinden bu durum kayıtlara hemen yansır. Şu halde 8-10.000 hanelik o tarihler için muazzam sayılabilecek bir nüfus kaybının yaratacağı vergi problemlerinin on yıllar boyu şikâyet konusu olacağı ve kayıtlara geçeceği muhakkaktır.

Çetinoğlu: Elimizde böyle kayıtlar var mı?

Gündüz: Yok. Gerçi bazı Tahrir Defterlerinde ‘Kızılbaş fetretinde’  köyün ahaliden boşaldığına dair kayıtlar bulunmaktadır. Ancak bunların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Üstelik bunların Kızılbaş köyleri mi, Sünni köyleri mi oldukları da belirsizdir. Yani kimin kimden kaçtığı açık değildir.

Çetinoğlu: Devlet bu tür şikâyetlerin kayıtlarını yok etmiş olabilir mi?

Gündüz: Hayır. Çünkü Osmanlı Devleti ‘kâğıtla’ yönetilen bir devlettir ve her ne olursa olsun hiçbir vesikasını bilerek ve isteyerek yok etmez.

Osmanlı Arşivi’nde küçücük kâğıt parçalarının bile nasıl özenle muhafaza edildiği erbabının malumudur.

Öte yandan Kızılbaşların takip ve katledildiğine dair birkaç tarihsiz belge vardır. Mesela bunlardan birinde nerede olduğu belli olmamakla beraber bozgunculuk yaptığı gerekçesiyle öldürülenlerin isimleri yazılıdır ve bunlar sadece 17 (on yedi) kişidir. Diğeriyse takibatla ilgili bir istihbarat raporudur, buradaki sayı ise kabaca 70 kişidir (üstelik bir kısmı Kızılbaşlıkla ilgili değildir.)

Çetinoğlu: Anadolu’da o dönemdeki Kızılbaş nüfusu biliniyor mu?

Gündüz: Bir rakam vermek zor. Ama olayların gelişmesinden az çok bir fikir sahibi olmak mümkün.

Safeviye tarikatının etki alanı Toroslarda Varsaklar, Dulkadirli Türkmenleri, Samsun çevresinde Çepniler, Antalya havalisinde Tekelilere uzanıyordu. Tokat’tan güneye doğru olan sahada ‘Rumlu’ tabir edilen Türkmenler yaşıyordu. Ancak kesin bir dille söylemek gerekir ki, bu sahada yaşayanların hepsi Safevî tarikatına bağlı değildi. Rumlular ve Tekeliler daha Şah İsmail zuhur etmeden Erdebil’e gitmişlerdi. Dulkadirli, Varsak ve Çepniler ise O’nun zuhuruyla birlikte İran’a gittiler.

Şah İsmail Akkoyunlulara karşı 1501 yılında ilk büyük zaferini kazandığında yaklaşık 7.000 askere sahipti. 1502’deki ikinci zaferinde bu sayı 10.000′ çıkmıştı. Bu askerler Doğu Anadolu, Azerbaycan ve İran’dan derlenen Türkmenlerden ibaretti. Mesela bölgedeki Kürtler ve Farslar başlangıçta Safevîleri hiç desteklememişlerdi.

Bu yüzden Şah İsmail elindeki kısıtlı ve hızla eriyen kuvvetlerle geniş bir alana hâkim olmak durumundaydı. Bunun için etrafa sürekli haberler göndererek müritlerinin toplanması çağrısında bulunuyordu.

Bu çağrıya ikinci defa uyan Teke Türkmenleri 1511’de Şah Kulu’nun idaresinde İran’a yöneldiler. Yolculukları esnasında etrafa zarar verdiler. Bu arada kendilerini takip eden Osmanlı kuvvetlerini iki defa yenilgiye uğrattılar ve sonunda İran’a ulaşmayı başardılar. Bunların sayıları kabaca 5.000 kişiydi. Muhtemeldir ki, aileleriyle beraber sayıları 15.000’e ulaşıyordu (yani Osmanlılar sadece 5.000 savaşçıyla bile baş edememişlerdi).

Şah İsmail’in bir diğer hamlesiyse Nur Ali Halife’yi Anadolu’ya göndererek kendisine katılmak isteyen Kızılbaş Türkmenleri toplamak olmuştu. Nur Ali Halife 1512’de Osmanlı sınırına gelmiş ve etrafa çağrıda bulunmuştu. Çağrıya uyanların sayısını Safevî kaynakları 3-4.000 civarında tespit ediyor. Osmanlı kaynakları, özellikle İdris-i Bitlisi ise sayının 20.000 olduğunu söylüyor.

Fark edilebileceği gibi İdris-i Bitlisî’deki sayı yine abartılı. Halbuki Şah İsmail’in en kudretli zamanında bile bu kadar yoğun bir katılım olmamıştı.

Şah İsmail’in çıkış hareketi başladığında takvimler 1498 yılını gösteriyordu. Bu sıralarda Osmanlı tahtında Sultan İkinci Bayezid Han oturuyordu.

Çetinoğlu: Sultan İkinci Bayezid Han, Şah İsmail ile iyi geçinmeye çalışıyordu

Gündüz: Öyle söyleniyorsa da, gerçek böyle değildi.

Sultan İkinci Bayezid Han Anadolu’daki Şah İsmail taraftarlarının İran’a gitmelerine kesinlikle izin vermiyordu. Ne var ki, sıkı tembihlere rağmen yakalananlar rüşvet veya iltimasla kurtulup yollarına devam ediyor, Şah’a kavuşuyorlardı.

Çetinoğlu: Bütün bunları değerlendirdiğimizde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Gündüz: Şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz:

Osmanlılar ne yaparsa yapsın Anadolu’da sınır ve yol güvenliği diye bir şey kalmamıştı. Yavuz Sultan Selim Han tahta geçtiğinde de durum çok fazla değişmemişti. Üstelik taşradan Yavuz Sultan Selim Han’a gönderilen mektuplardan anlaşıldığına göre devlet düzeni hercümerç olmuş, rüşvet ve iltimas her tarafı sarmıştı.

Bu durumda Yavuz Sultan Selim Han’ın bütün Anadolu’ya mutlak hâkim olması ve ahalinin bir kısmını ‘fişleyerek’ bu kadar geniş kapsamlı bir soruşturma ve katliama girişmesi zor görünüyor.

Çetinoğlu: İddialarda ileri sürülen 40.000 rakamı, savaşta ölenler olabilir mi?

Gündüz: Yavuz Sultan Selim Han’ın 100.000 kişiden fazla olduğu muhakkak olan ordusunun karşısına Şah İsmail yaklaşık 40.000 kişiyle çıkabilmişti. Aslında Şah İsmail’in en kalabalık gücüne Çaldıran vesilesiyle ulaştığı da söylenebilir. Fakat bu; yorgun, bıkkın ve erimekte olan bir orduydu. En son Özbeklere karşı yapılan savaşta çok ciddi kayıplar vermişti. Buna rağmen Çaldıran’da kıyasıya savaşmışlar, hatta yer yer de üstünlük kurmuşlardı. Ne var ki Osmanlıların yüksek ateş gücü ve askerî disiplini savaşın sonucunu belirlemişti.

Venedik kaynakları bu çetin savaşta 30.000 Osmanlı askerin öldüğünü kaydediyor. Öte yandan, Osmanlı kaynakları herhangi bir sayı vermiyor. Safevî ordusunun kılıçtan geçirildiğini söylemekle yetiniyor.

Safevi kaynakları ise 5.000 kişinin öldüğünü, bunlardan 3.000’in Osmanlı askeri olduğunu yazıyor.  Arada 10 kat fark var. Ölen Osmanlı askerinin sayısı 30.000 mi, yoksa 3.000 mi?

Bütün parçaları bir araya getirdiğimizde şunu görüyoruz ki, tarih kaynakları ciddi şekilde incelenmeden hüküm verilmemelidir. Bir kişinin bile haksız yere burnunun kanaması insanî niteliklerini kaybetmemiş olan herkesi rahatsız eder, etmelidir. Bir kişi ile haksız yere idam edildiyse bu sayı gerçekten ‘çok’tur. Bir ile 40.000 arasında da insaf ölçüsünün dışında bir sayı bulunmaktadır.

Tarih, siyaset üretmek için vardır elbette. Ancak siyasete uygun bilgileri tarihte mutlak doğru kabul etmek de doğru değildir.

Tarih, kan davası veya bir intikam sahası olmamalıdır.

Çetinoğlu: İnsanî ve İslamî bir yaklaşım. Efendim, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

CEVAP BEKLEYEN BİR SORU?

Safevî Kaynakları Sözde Katliama Niye Suskun Kaldı?

Yavuz Sultan Selim 40.000 Aleviyi öldürttüyse, Anadolu’daki gelişmeleri sıkı sıkıya takip eden Safevîlerin böyle bir katliam karşısında duyarsız kalması beklenebilir mi?

Mesela Sultan İkinci Bayezid Han döneminde İran’a gitmek isteyen Kızılbaşların engellenmesi üzerine Şah İsmail Osmanlı Sultanına önce mektup gönderip izin istemiş, daha sonra üstü kapalı olarak tehdit etmişti.

Keza Şah Kulu ayaklanması da Safevî tarihçileri tarafından yakından takip edilmişti.

Buna rağmen ‘40.000 kişinin katli’ meselesinde Safevî Sarayı bütünüyle duyarsız, Safevî kaynakları ise tamamen habersiz görünmektedir.

Açıkçası hiçbir Safevî kaynağı Osmanlıların Alevi katliamı yaptıklarına dair bilgi vermez.

Prof. Dr. TUFAN GÜNDÜZ

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tufan Gündüz,  Yüksek Lisansını 1991 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘165 Numaralı Kayseri Şeriyye Sicili’ isimli tezi ile tamamladı. 1996 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Bozulus Türkmenleri 1540-1640’ başlıklı tezi ile ‘Dr.’ unvanına sâhip oldu.  1998-2000 yıllarında Atatürk İlkeleri ve İnkılap tarihi Okutmanı olarak görev yaptı.

2000 Yılında Yeni Çağ Tarihi dalında Yardımcı Doçent, 2006 yılında Doçent, 2011 yılında profesör oldu.

Prof. Dr. Tufan Gündüz, İngilizce ve Farsça bilmektedir.

 

 

Taşlanan Devlet ve Milli Güvenlik

 

Milli kimlik ve Devlete hakarette, saldırmada yasal engeller demokratikleşme adına bir bir kaldırıldı. Bazıları çekinmeden hakarette ben de varım diyebiliyor. Bir başka önemli kilometre taşı da vatana ihanetin (hıyanet-i vataniye) suç olmaktan çıkarılmasıdır. Bunlar hep ülkenin demokratikleşmesi için yapıldı!

Son yıllarda akademik unvanlar; Milli Devlet, Cumhuriyet ve Türklük ile sorunları olanlara, yandaşlara bol kepçe dağıtıldı. Bu dağıtımda garip ve düşündürücü örneklerle karşılaştık. Dünya düzdür gibi bir iddiaya benzer şekilde Türklük yoktur hükmünü verenler var. Aslında bunları şahıs olarak ciddiye alıp konu yapmak uygun olmayabilir. Ancak mensup oldukları yer iktidar partisinin Merkez Karar Yönetim Kurulu ise durum değişir. Marjinal ve sapma görüşlere sahip bazıları iktidar partisince siyasete davet edilmiş ve ödüllendirilmişlerdir. Bir kısmı da akiller heyeti adıyla Türkiye’yi dönüştürecek yeni anayasa için vatandaşın aklını çelmeye memur kılınmışlardı. Aynen Damat Ferit’in Heyet-i Nasiha’sı gibi…

“Bugün kaçımızın atası, dedesi Orta Asya’dan gelmiş” diyen birisiyle Kızılay’da gezerek kemik şekillerine göre Türk arayıp da bulamayan Mümtaz Bey’in yaklaşımları farklı değildir. Türk dediğin bir sentez ise; bu Müslüman öğretim üyesi tez ve antitez ile de meşgul müdür? Aklındaki sentezi neden geri çevirerek, sentezdeki unsurları tek tek ayırma ve tesbihi dağıtma ihtiyacı duyar? Herkesi kucaklayan ve ayırmayan Türk Kimliği yerine etnik taassuba neden ihtiyaç duyarlar? Araştırmalarda milli kimlik olarak Türküm diyen, kendini Türk hisseden ve %90’ları aşan Türk Milleti hayaletler ile mi uğraşıyor?

Terör örgütünün istekleri doğrultusunda TBMM’de kurdurulan çözüm komisyonunun başkanı Naci Bostancı’nın da açıklamaları doğrusu enteresan…  Devletin milletinden, milletin devletine geçiliyormuş. Devlet, milletin teşkilâtlanmış şekli değil mi? Milletleşemeyen, ortak mutabakatları oluşmayan topluluklar zaten devlete geçemiyor. Devletim dese de devlet olamıyor. Etnik ve mezhep ağırlıklı çatışmaları aşamadıklarından milli seviyede politikalar oluşturamıyor. Milli menfaatlere sahip çıkamıyor. Türkiye’de milletleşmeden geriye döndürülmek istenen, etnik gurup ve mezhebe göre şekillendirilmeye çalışılan bir millet var. Millet ile devlet arasında bir sorun yok. Sorunun özü, seçimle veya darbelerle devleti yönetenlerle milletin değerleri arasındaki yabancılaşmadır. Bunu ortadan kaldırmanın yolu, tarihi bir gelenek, siyasi bağımsızlığın ve egemenliğin kaynağı olan devleti taşlayıp yeni bir anayasa ile yeni bir devlet kurma macerasına girmek değildir. Kaldı ki, bu tip projelerin sahibi de yerli değildir. Ayrıca, devlet mi milletten; millet mi devletten üstündür tartışmaları abes ile iştigaldir. Devlet ve millet birbirine rakip futbol takımları değildir. Liberal ve küresel rüzgarlarla devletsiz ve Cumhuriyetsiz yeni bir millet inşası büyük bir ütopyadır. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçen aynı devlet ve millettir. Rejim ve devletin şekli değişse de… Tarih süreklilik gerektirir. Milli tarihte kurulmuş olan devletler birbirinden kopuk tren vagonları değildir.

Anti Türk mayını gibi ortada dolaşan sözde bazı siyasetçiler var. Bunlar yakalarında ay yıldızlı rozet taşırlar; konuştukları kürsünün yanında itina ile hazırlanmış bayrak asılıdır; ama Türk’ü ve Türk Milletini reddederler. Türk Milletinden hayali milletler üretmekle uğraşırlar.

Ülkede demokrasi ve milli güvenlik yıpratılmaktadır. Milli güvenliğin tehdit altında olması, demokrasi için de geçerlidir. Ülkedeki sorun, iktidar partisinin Türkiye partisi ve kitle partisi olmaktan uzaklaşma sorunudur.

 

 

Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’a Mevlana Hazretlerinin Mektubu

 

II. Gıyaseddin Keyhüsrev öldüğünde İzzeddin Keykavus, Rükneddin Kılıç Arslan ve Alaeddin Keykubat adlarında küçük yaşlarda üç oğul bırakmıştı. Sultan II. Gıyaseddin daha sağlığında Alaeddin Keykubat’ı veliaht tayin etmişse de devletin ileri gelenleri, eski Türk töresine uyarak büyük oğul İzzeddin Keykavus’u tahta çıkardılar. 1246 yılında Moğol tahtına Güyük Hanın çıkması nedeniyle yapılacak törene Moğolistan’a davet edilen İzzeddin Keykavus, ülke dışına çıktığında iç ve dış huzursuzluk çıkar kaygısıyla kardeşi Rükneddin Kılıç Arslan’ı gönderdi. Sultan II. İzzeddin vezirleri ile devletin işlerini nizama koymaya çalıştı. Ancak devlet adamları arasında ihtiras, rekabet yüzünden yetki çatışması yaşanmaya başladı. Bu arada törene gitmiş olan Rükneddin Kılıç Arslan Moğol Hanı tarafından Türkiye Selçuklu Sultanlığına getirildi. 1249 yılında Sivas’a gelen Rükneddin Kılıç Arslan’a, Sultan olarak biat edildi. Bu karışık ve huzursuzluğun çıkması üzerine Vezir Celaleddin Karatay üçlü ortak bir saltanatta tahta geçmelerini, adlarının yaşça büyüklük durumuna göre hutbe, sikke ve kitabelerde okunup yazılmasını önerdi. Teklif ilk önce reddedildi, ancak daha sonra kabul edildi. (1249-1254) ülkede bir müddet sükun sağlandı. Ancak devlet adamlarının kişisel ihtiras ve çıkarları yüzünden otorite ve huzur yeniden bozuldu.

Moğol Hanının, II. İzzeddin Keykavus’u Moğolistan’a ısrarlı davet etmesi üzerine Sultan bu sefer yola çıktı. Fakat, Vezir Celaleddin Karatay’ın ölümü üzerine geri döndü ve yerine kardeşi Alaeddin Keykubat’ı gönderdi. Ancak onun da Sultan olarak dönmesi düşünülerek Erzurum’da zehirletilerek öldürüldü. Üç kardeş saltanatı bozuldu ve saltanat iki kardeşe kaldı. Her ikisi arasındaki ilişkiler olumsuz gelişmeye başladı ve Ahmethisar yöresinde iki kardeş arasındaki savaşta (1254) Ruknettin Kılıç Arslan yenildi ve Burgulu Kalesine hapsedildi. Selçuklu tahtına II. İzzeddin Keykavus tek başına geçmiş oldu. Kısa bir süre ülkede huzur ve sükun sağlanmış ise de ancak Moğol baskısı ve Moğol kumandanlarının sonu gelmeyen istekleri karşısında sultan II. İzzeddin Keykavus Anadolu’ya gelen Moğol ordusu ile Aksaray yakınlarında savaştı ve yenildi. (1256) Ailesi ve adamlarıyla birlikte Aliyye (Alanya) kalesine çekildi. Sultanın Moğollar tarafından davet edilmesi üzerine gitmeyip Bizans’a sığındı. Bunun üzerine Moğol Baycu Noyan’ın emriyle Rukneddin Kılıç Arslan hapisten çıkartılarak Konya’da Selçuklu tahtına oturtuldu. (Mart 1257) IV. Kılıç Arslan’ın tek başına saltanatı fazla sürmedi. Moğol ordusunun Bağdat tarafına gitmesini fırsat gören II. İzzeddin Keykavus Bizans İmparatoru II. Thedoros Laskaris’ten yardım alarak Mayıs 1257’de Selçuklu tahtına tekrar geçti. IV. Kılıç Arslan adamlarıyla birlikte Tokat’a çekildi.

Moğol hanı Mengü’nün kardeşi Hülagü, İran ve batıdaki ülkeleri idare ediyordu. Sultan II. İzzeddin Keykavus elçi gönderip sultanlığa devam etmek istediğini bildirdi. Ancak Hülagü buna razı olmadı ve Mengü Hanın isteği doğrultusunda Selçuklu ülkesini iki kardeş arasında paylaştırdı. Ancak Selçuklu idaresi bu şekilde yürürken, II. İzzeddin Keykavus Moğollara vermesi gereken vergiyi vermediği gibi 1260 yılında Moğolları bozguna uğratan Memluklu hükümdarı Baybars’la ilişkiye geçip tek başına sultanlığa kalkıştı. Bunun üzerine Moğollar da ona karşı baskılarını artırdılar. Zor durum da kalan II. İzzeddin Keykavus, 1262 yılında Antalya’dan bir gemiye binerek aile ve yakın emirlerini de alıp, Bizans’a sığındı. Ancak Bizans İmparatoru Michail Sultan II. İzzeddin Keykavus’u hapse attırdı ve insanlık dışı davranışlarda bulundu. Altınordu Hükümdarı Bereke Han, II. İzzeddin Keykavus’u hapisten kurtardı ve Kırım’daki Sudak ve Solhat şehirleri dirliğinin başına verdi. 1279-1280 yıllarından ölümüne kadar burada yaşadı. Selçuklu Sultanlığı tek başına IV. Rükneddin Kılıç Arslan’a kaldı.

Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus, gerek tek başına gerekse kardeşleriyle ortak saltanat döneminde (1246-1249, 1249-1254, 1257-1259, 1259-1260) gönül, sohbet adamı Mevlana Celaleddin Rumi de  Konya’da yaşıyordu. Sultan II. İzzeddin Keykavus Mevlana’ya son derece hürmet gösterir, onun bilgi ve görgüsünden istifade etmeye çalışırdı. Mevlana’yı ziyaret eder, sohbetlerine katılırdı.

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında Belh şehrinde dünyaya geldi. Mevlana’nın adı Muhammed’dir. Mevlana’nın babası Bahaddin Veled, Belh şehrinde alim ve ariflerin yetiştiği meşhur bir ailedendi. Büyük bir alimdi, ünü bölgeye yayılmıştı. Baba tarafının Hz. Ebubekir’e dayandığı belirtilmektedir. Moğol tehlikesi baş gösterince baba Bahaddin Veled ailesiyle birlikte Belh’ten ayrıldı. Belh’te siyasi istikrar bozulmuş, huzur kalmamıştı. Mevlana Belh şehrinden ayrıldığında 5 yaşında idi. Baba Bahaddin Veled aile ve yanındakilerle birlikte Nişabur’dan Bağdat’a, daha sonra Kufe yolu ile hac vazifelerini yerine getirmek için Kabe’ye gittiler. (1212-1213) Dönüşte Şam’a, sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman’a geldiler. Burada yedi yıl kaldılar. Mevlana, kendileri ile birlikte bu yolculukta gelen Şerafettin Lala’nın kızı Gevher Hatunla evlendi. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alaaddin adlı çocukları oldu.

Sultan Alaaddin Keykubat, Bahaddin Veled ve oğlu Mevlana’nın Karaman’da olduğunu öğrenince Konya’ya davet etmişti. Bu davet üzerine Mevlana ve ailesi Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya’ya geldi. Mevlana bu sırada 24 yaşında idi. Baba Bahaddin Veled 1231 yılında Konya’da vefat etti.

Mevlana ilim ve tahsil için bir süre Şam ve Halep’te bulundu. Ciddi tahsil gördü. Halep Haleviye Medresesinde hocası Kemaleddin Bin Adim’den önemli ilim ve terbiye aldı. Lügat, arabiyat, fıkıh, tevsir, hadis, ma’kulat (akıl ile bilinen) ve menkulat (nakledilen) gibi ilimlerde eğitim aldı ve üstün başarı gösterdi. Medreselerde dersler verdi. Selçuklu Sultanı vezirleri tarafından takip edildi. 1273 yılında Konya’da hayatını kaybetti.

Mevlana lakabı efendi, sahip, malik anlamında Arapça sıfat olan “Mevla” kelimesi ile biz anlamındaki Arapça bitişik şahıs zamiri “na” oluşmakta ve “Efendimiz” anlamına gelmektedir. (1)

Mevlana devlet adamlarına, ilim sahibi kişilere mektuplar yazarak nasihatte bulunmuş, onları övmüş, yermiş veya ricalarda bulunmuştur. Ayrıca davet, taziye, tavsiye, şefaat, teselli, iyadet (hatır sorma) tebrik gibi yazılmış mektupları da vardır.

Mevlana Hazretleri kendisine büyük hürmet gösteren Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’a da birçok nasihat, övgü dolu mektup göndermiştir. Nasihat dolu bu mektuplarında Sultana duyduğu sevgiyi, bağlılığı sunar, ona babaca öğütler verirdi. Sultan’a yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu:

“Kutluluk, devlet, o alemin tek eri, Davut soyunun övüncü, dünyanın ter-temiz özü, hacetler kıblesi, mazlumların imdadına erişen, yoksulları kurtaran, padişahların övündükleri yücelikler denizi, Tanrıya tapan, elinin altındakileri okşayan, lütuf ve ihsanları yayıp döşeyen kişinin günlerine, ömrüne eş-dost olsun. Allah onların yüceliklerini daimi etsin; düşmanlarını mahvetsin; kötülüklerden korusun onları, gözcü-bekçi olsun onlara; boyuna hayırlara kavuşsunlar. Ululandıkça ululansın, Tanrı, bütün hallerinde, sözlerinde, işlerinde onları korusun; hayır ilham etsin onlara; lutfiyle, keremiyle doğru yola götürsün onları.

Selamlarınızı, dualarınızı, senalarınızı alıyoruz; buluşup görüşme dileğimiz pek artık. Yüce tanrı, kavuşmamıza bir sebep yaratsın; hem de tezce. Gerçekten de o, duaları kabul eder; duyar.

Kutlu, yomlu evlenmemiz mübarek olsun der, hayır-dualar ederiz. Hamdolsun Allah’ın lütfuna ki Hak, ehline ulaştı. Ululandıkça ululansın, Tanrı, yaratıklarını derleyip toplar; tapısına teslim olanlara, rahmetinin yoluna yönelip ona dayananlara, öylesine bir yerde lütfederki, iki dünyanın devletinin artmasına da sebep olur bu lütuf. «Kim Allah’a dayanırsa o, yeter o kişiye; ve Allah, işinde üstündür.» Yüce ve kutlu Tanrının lutfuna dayanıp güvenen kişiyi, şüphe edebilir miyiz ki Allah, herhangi bir halde kötülüğe uğrasın; hayır… Bu, şöyle dursun, Allah, binlerce iyilik çıkarır o kişinin karşısına; çünkü o, Allah konuğu olur. Allah da konuğunu incitmez. Tanrıya Tanrının has kullarına yüz tutan kişinin karşısına ne çıksa, o şey, onun kutluluğuna sebep olur. Hatta o yüzden bir gama uğrasa bile o gam, ortadan kalkar; bir-biri ardınca kutluluklar gelir.

Allah’ın, bana ayırdığı şeye razı oldum ben; İşimi, Yaradanıma ısmarladım.

Allah, geçmişte iyilikler verdi bana; Böylece kalan ömrümde de iyilikler verir elbet.

Yüce Allah der ki: «Ben, kulum beni nasıl sanırsa öyleyim ona; kim beni anarsa, anarken onunlayım ben. Malında beni ananı, malımda anarım ben; toplulukta beni ananı, toplulukta anarım ben. Kendi kendine beni ananı, kendim anarım ben.»

Ululandıkça ululansın; Hak, hangi kutluluk daha fazlaysa, hangi devlet, daha yüceyse, daha üstünse, o kutluluğu, o devleti, o azize lütfetsin. «Gerçekten de o duaları kabul eder

Duamızı, senamızı getiren, özü doğuru, gözümüzün ışığı, huyları güzel, yüce, soyu-sopu ter-temiz oğlumuz, kalplerin emini, vaktin Cüneyd‘i zamanın Bayezid‘i, şeyhlerin övüncü, gerçek yolcularını yola götüren; Allah Müslümanları, onun yaşamasıyla, ömrüyle faydalandırsın; Din ve Hak Husam‘ının oğlu Sadrettin tapınıza yönelmiştir. O lütuf ve ihsan madenine, o yüce himmete o bağış padişahına vasiyete hacet yoktur.

Kılıcı biledikten sonra da gördüm ben,Kesse bile elle oynatmaya muhtaç.

Allah, arı-duru, ter-temiz devletle, yeter nimetle onları yaşatsın. O eşsiz zatın yoksulları okşaması, küçükleri yetiştirmesi, güneşten daha aydındır; bütün alemdekiler görür, bilir bunu. «Güneş, nerede olursa olsun, gizlenmez.» Bu tavsiye bizim de o sevapta payımız olsun diyedir. «Hayra delalet eden, o hayrı yapan gibidir. » Yaratıp olgunlaştıran yüce Tanrı, sonsuz cömertliklere, sonsuz ihsanlara sahip olan o eşsiz, o tek varlığı eksik etmesin; öyle olsun ey alemlerin Rabbi.”(2)

Mevlana gönülden gönüle giden sevgi yolunu keşfetmiştir. Mevlana sevginin, mutluluğun, huzurun formülünü sunmuştur. Mevlana’da esas olan gönül gözüyle bakmaktır. İlahi aşka dayalı insana sevgi besler. Kişi inanç ve düşünce özgürlüğüne önem vermiş, insanları sevgi ve saygıya davet etmiştir. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek manalarını aramayı ve insanlara bunu anlatmayı kendisine iş edinmiştir. Onun için önemli olan insandı. Din, felsefe, ahlak insanı mutlu etme ve geliştirme yönünde araçtı.

Mevlana’nın Eserleri:Divan-ı Kebir, Mesnevi, Fihi Mafih, Mektubat, Mecalis-i Seb’a ve Rubailer.

Mevlana’dan Özlü Sözler

  • Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur.
  • Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap.
  • Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak.
  • Bir kimseyi tanımak istiyorsan, düşüp kalktığı arkadaşlarına bak.
  • Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil.
  • Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklardan kaçının.
  • Eden kendisine eder. Yapan bulur ve çeker.
  • Unutma! Kazanmak koca bir ömür ister. Kaybetmeye ise anlık gaflet yeter.
  • Göz iki, kulak iki, ağzımız ise tektir. Çok görüp, çok dinleyip az konuşmak gerekir.
  • Hiçbir mal sizin değil, neyi bölüşemiyorsunuz? Hiçbir can sizin değil, niye dövüşüyorsunuz?
  • Ne diye böbürlenip büyükleniyorsun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak.
  • Misafirsin bu hanede, ey gönül, umduğunla değil, bulduğunla gül. Hane sahibi ne derse o olur, ne kimseye sitem eyle, ne de üzül.

Mevlana’nın Yedi Öğüdü

1.      Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

2.      Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

3.      Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

4.      Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

5.      Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol.

6.      Hoşgörülükte deniz gibi ol.

7.      Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Mevlana’dan bir beyit:

Sen verdikçe dost görünen çok olur

İste de gör hepsi birden yok olur.

Sen kendi kendine yetmeyi öğren;

Tüm dünyanın malına gönlün tok olur.

1-      Adnan Karaismailoğlu-Mevlananın Hayatı Ve Çevresi-Karatay Belediyesi-2002-S.23

2-      Abdülbaki Gölpınarlı-Mevlana Celaleddin Mektuplar-İnkilap yay. İst.1999-S.139-141

3-      Prof.Dr.Osman Turan-Selçuklular Zamanında Türkiye-Boğaziçi Yay.İst.1993

4-      Prof.Dr.Osman Turan  -Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti-Boğaziçi Yay.İst.1996

5-      İbrahim Kafesoğlu-Selçuklu Tarihi- MEB. Yay.-İst. 1992

6-      Prof.Dr.Ali Sevim-Prof.Dr. Erdoğan Merçil- Selçuklu Devletleri Tarihi- Türk Tarih Kur.-Ank.1995

7-      Prof.Dr.Hakkı Önkal-Selçuklu-Osmanlı Sultanları ve Türbeleri-Vakıflar Y.Ank.1999

 

Hayat Yayınları

 

 

 

Türkiye Siyasetine İstihbaratın Etkisi…

 

Artık her şeyin önüne “Türk” sözcüğünün gelmesi, bir hatıradan ibaret oldu!Şimdi geçer akçe “Türkiye” ve “Türkiyelilik” kavramları.

Eskiden “Türk Ordusu”, “Türk İstihbaratı”, “Türk Polisi”, “Türk Siyaseti”, “Türk Yargısı” vs. vardı. Şimdi ise “Türkiye Ordusu”, “Türkiye İstihbaratı”, “Türkiye Polisi”, “Türkiye Siyaseti”, “Türkiye Yargısı” var. Türklerin iç ve dış düşmanlarının amaçları böylece tahakkuk etmiş oldu.

Burada “Türk” ve “Türkiye” kavramlarına yüklenen anlamlar birbirinden çok farklıdır. Biri Türk’e aidiyeti diğeri ise Türk’ün dışındakilerin; yönetimi ele geçirip, sevk ve idare ettiğini ifade eder.

Anlattıklarımızdan yola çıkarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; “Türkiye Siyaseti” üzerinde dünyanın güçleri ile ittifak kurmayı bir maharet olarak gören “Türkiye İstihbaratı”nın büyük etkisi vardır.

Eğer işler “Türk” ile ifade edilen kapsamda kalsaydı bir mesele yoktu. Ancak iş Türkiyeliliğe dönünce her şey Türk’ün aleyhine olmaya başladı.

Ergenekon, Balyoz gibi davaların arkasında, Türk Ordusu’nun belinin kırılmasında, Baykal’ın CHP’nin başından uzaklaştırılmasında, MHP’nin 10 divan üyesinin kasetlerinin çıkmasında velhasıl Türkiye’nin iktidarlarının belirlenmesinde bu “Türkiyeli İstihbarat”ın rolü olduğunu görüyoruz. İstihbaratın; bir milletin ve devletin bekası için nasıl bir önem taşıdığını biliyorsak, yazdıklarımızın ehemmiyeti çok daha iyi anlaşılır.

Bu “Türkiyeli İstihbarat” nereden yetki alıyorsa, üniter milli devlet sürecinin sona erdiğini söylüyor, demokratik çözü(m)lmeyi hazırlıyor, iktidara dediklerini yaptırıyor, Türkiye’nin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel emarı elinde olduğu için her sahada cirit atıyor. Böylece bir yolunu bularakher sahayı dize getirmiş durumda!

Herkes biliyor ki; 2007’den sonraki süreç içinde, Türkiye’de birbirlerinin otokontrolünü sağlayan farklı istihbarat yapıları zayıflatılmış ve hatta çökertilmiş diyebiliriz. Bunu kim, kimler ve hangi amaca hizmet için yapmıştır? Bu sorular hepimizce cevaplanmalıdır.

Bunları nereden mi anlıyoruz? Mehmet Baransu, Emre Uslu, Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar ve daha bir çok kişinin, dün ve bugün yazdıkları bize bunları anlatıyor…

Hele Mehmet Baransu’nun evdeki bavuldan bahsetmesi ve Balyoz Davası’nı başlatan eski bavulu yargının önüne getirmesi olayları çok ilginç…

MGK’nın Türk Milleti ve Türk Milleti’nin Türkiyesi için taşıdığı önem ortadayken,Milli Güvenlik Kurulu’na ait bir belgenin, gazete manşetlerinde böyle boy göstermesi, Türk Milleti açısından asla kabul edilebilecek bir şey değildir.

Türkiye’nin 1938’den bu yana geçirdiği evreyi anlamak ve olayların üzerindeki giz perdesini Türk Milletinin lehine kaldırmak için, mutlaka bu “Türkiyeli İstihbarat”ın yaptıkları afişe edilmelidir. Türk Milleti’nin istikbali için, buna bugün herşeyden fazla,inanılmaz bir ihtiyaç vardır.

“Türkiye Siyaseti” bu “Türkiyeli İstihbarat” ve onların küresel işbirlikçileri tarafından kontrol ve dizayn edilmekte midir? Vatansever, yurtsever, milletsever ayırımı yapmadan her bir Türk’ün cevap araması gereken soru, budur…

Türk Milleti, içinde bulunduğu badireden, ancak milliliği koruyarak veya kaybettiği millilik vasıflarını yeniden kazanarak çıkabilir. Bunun içine, istihbarat anlayışımız  ve yapımızda girmektedir. Aksi halde millilik vasfını yitirmiş bir istihbarat yapısı ve istihbaratçılık anlayışı, bilerek ve isteyerek Türk Milleti’nin esaretine sebep olur. Gidişatımız bu yöne doğrudur. İyilik pompalayan, sahte meleklerin yarattığı feci tablo, önümüzü aydınlatıyor. Onun için fazla söze hacet yoktur.

 

 

İnsan Haklarına Saygı (2)

Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca, “Zulümden sakınınız, çünkü zulüm kıyamet gününde bir karanlıktır”(Buharî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56) buyurarak, mü’minleri ağır bir vebal olan zulüm ve haksızlıktan sakındırmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Müslümanların kul hakları konusunda hassasiyetlerini temin maksadıyla borçlu olarak ölen kimselerin borcu ödenmeden cenaze namazlarını kılmamıştır.

Dinimiz İslam, kul hakkına o kadar büyük önem vermiştir ki, bir Müslümanın erişebileceği en yüksek mertebe olan şehitlik bile helalleşme olmadıkça kişinin kul haklarından kurtulması için yeterli görülmemiştir. (Müslim, İmare, 119) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ağır bir hüküm olarak nitelendirdiği bu durumu şöyle haber vermiştir: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez.”(Nesâî, Büyû, 98)

Müslüman üzerinde kul borcu olduğu halde Allah’ın huzuruna çıkmaktan sakınmalıdır. Çünkü bu durum kişinin kıyamet günü sevaplarını tükenmesine ve hak sahiplerinin günahlarını yüklenmesine sebep olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumdaki insanları müflis/iflas etmiş kişiler olduklarını belirterek şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki, ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyamet günü; namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat (bununla beraber) falana hakaret etmiş, falana iftira etmiş, falancanın malını yemiş, falancanın kanını dökmüş falancayı dövmüş olarak gelir. Dolayısıyla falana onun sevaplarından, falancaya yine onun sevaplarından alınıp verilir. Eğer üzerindeki borç ödenmeden önce sevapları tükenirse zulmettiği o kimselerin günahlarından alınarak ona yüklenir. Sonrada cehenneme atılır.”(Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2)

Yine Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa (haksızlık etmiş ise) ne dinar ne de dirhemin olduğu bir günden önce, onunla helalleşsin. Yoksa kendisinin salih ameli varsa yaptığı haksızlık kadar ondan alınır (hak sahibine verilir), eğer sevapları yoksa hak sahibinin günahlarından alınıp ona yüklenir.”(Buharî, Mezâlim 10; Rikâk, 48)

Hz. Peygamber (s.a.s.); insanlara karşı daima güler yüzlü, gayet nazik ve kibar davranırdı. Kimseye sert ve kaba bir söz söylemezdi. İnsanların kusurunu araştırmaz, kimseyi kötülemez, kimsenin ayıbını yüzüne vurarak utandırmazdı. İnsanların hata ve yanlışlarını onları kırmadan, incitmeden düzeltmeye önem verirdi. İnsan hakları konusunda son derece hassas olan Efendimiz (s.a.s.), kul hakkından özenle sakınırdı.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buna rağmen yine de kul hakkıyla Allah’ın huzuruna gitmekten korktuğu için çeşitli vesilelerle ashabıyla helalleşme ihtiyacı duymuş, üzerinde bulunanların haklarını almalarını istemiştir. (Bkz. Ebu Davûd, Edeb, 148-149; İbn-i Sa’d, III, 516)

Efendimiz (s.a.s.) vefatları yaklaştığında ashabına son defa hitap ederek şöyle buyurmuştur:“Nihayet ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Kimin malından sehven (bilmeyerek) bir şey almışsam, işte malım gelsin alsın! İyi biliniz ki, benim katımda en sevimli olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir. Zira Rabbime, helâlleşmiş olarak ve gönül rahatlığı ile kavuşmam ancak bu sâyede mümkün olacaktır…”(İbn-i Sa’d, II, 255)

Kur’an’da yüce bir ahlâka sahip olduğu bildirilen (Kalem, 68/4) ve bütün insanlık için en güzel örnek ve eşsiz bir model olarak takdim edilen (Ahzâb, 33/21) Hz. Peygamber (s.a.s.)’i diğer üstün meziyetleri yanında kul hakkı ve insan haklarına verdiği değer konusunda da örnek almak zorundayız.

Efendimiz (s.a.s.), bilmeden de olsa başkasının hakkını almayı cehennemden pay almak olarak görmüş, (Buharî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdiye, 4), bu sebeple; “Ey insanlar! Kimin üzerinde geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ olurum diye düşünmesin! İyi biliniz ki, dünyadaki rüsvâlık, ahirette rezil olmanın yanında pek hafif kalır”(İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319) buyurmuştur.

O halde; başta anne-babalarımız ve aile fertlerimiz olmak üzere bütün insanların hak ve hukuklarına gereken saygıyı göstermeli, hesap gününü düşünerek başkalarına maddî ve manevî anlamda zarar vererek kul hakkına girmekten sakınmalıyız.  Şayet bilerek veya bilmeyerek bir kul hakkına girmişsek vakit kaybetmeden hak sahipleriyle helalleşmeli, Yüce Allah’tan af dilemeliyiz.

 

 

Türklükle Problemi Olanlar

 

Gün geçmiyor ki (şimdilik) Türk milletinin birer mensubu, yöneticileri olmalarına rağmen, her fırsatta kendi milletini aşağılayan, yok sayan ve hatta Türk milletinin kazandığı zaferleri dahi yok hükmünde gösteren zavallılar var.

Bunları, çoğu zaman medyada, kapalı konferans salonlarında, hatta meydanlarda görebiliriz. Türk milletinin de basireti bağlanmış olacak ki küçük bir azınlığın haricinde bunlara sus, sen ne demek istiyorsun diye soran yok.

Ama şu da bir gerçek ki Türk milleti çok sabırlıdır, hoş görülüdür lâkin birde ayranı kabardı mı tutabilene aşk olsun. Dede Korkut asırlar önce söylemiş: ” Türk milleti, öyle uykuya dalar ki bıraksanız bir günlük uykuyu yedi günde zor bitirir, ama uyandığında da önünde kimse duramaz

Hatta bakın birde Fransız yazar ve gazeteci Pierre Loti ye kulak verelim: Türk’ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız saldırılar ve adi iftiralar önünde Türk’ün vakur kalışı, kuşku yok ki körlerin gerçeği, eşyayı anlamadıklarını düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu soylu davranış o adi iftiralara ne açık bir cevap oluyor.

İşte yukarıda sözünü ettiğim gafiller, Türk milletinin bu yanını galiba hiç akıllarına getirmiyorlar.

Başbakan Diyarbakır’a gidiyor, üç-beş çapulcunun gönlünü hoş tutmak için önce milleti otuz altı etnik parçaya bölüyor, Türk milliyetçiliğini ayaklarımın altına alıyorum diyor;

Erzurum’a, Trabzon’a gidince de tek dil, tek din, tek milletten söz ediyor. (Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar) misali.

Bu guruba en son AKP MYK. Üyesi Prf. Dr. Yasin Aktay eklendi.  Aktay, Bayburt üniversitesince çağrıldığı bir panelde, Türk ırkı diye bir ırkın olmadığı, bunun sadece bir sentezden ibaret olduğunu söyleyebiliyor.

Peki, ama bir an için farz edelim ki bunların dedikleri doğru. O zaman koskoca Türk tarihini çöpe mi atacağız, Mete han, Oğuz Kaan, Avrupa’nın bağrına bir hançer gibi saplanan Attila’yı yok mu sayacağız o Attila ki, Avrupa şehir ve caddelerinde bıraktığı eserlerin izleri hala silinmemiş.

Sultan Alpaslan’a ne demeli, Anadolu ya ordularıyla gelip, Romen Diyojen le savaşmadı mı, yani altı yüzyıl hükümdarlık yapmış bir Osmanlı imparatorluğu yalan mıydı?

Ya yerli ve yabancı tarihçiler? Hepsi de yalan mı yazdılar, yüzlerce yıl sadece bu milleti değil, bütün dünyayı Türklük konusunda aldattılar mı?

Fransız tarihçi, yazar La Martin, dört ciltlik Türk tarihini boşuna mı yazdı, boşuna mı söyledi şu sözü La martin: ( Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır) Tarihçi Naima, Türk illerini gezeceğim diye bir ömrü boşuna mı harcadı Evliya Çelebi? Reşat Ekrem Koçu, onlarca cilt Türk tarihi kitabının yazarı Yılmaz Öztuna, hala hayatta olan İlber Ortaylı bunlar hep yalan mı yazdılar, kandırdılar mı koskoca milleti?

Her fırsatta meydanlara ve kürsülere çıktığınızda Türk Milleti hakkında yazdıkları şiirlerini okuduğunuz Mehmet Akif den, Necip Fazıldan hiç utanıp, sıkılmadınız mı?

Şimdi soruyorum sizlere; geçmişinizde hangi kara lekeler

 

Çin Nereye Koşuyor?

0

 

Kayıtlarda olan değil hafızalarda olan tarih geleceği yazacak…

Britanya’nın hafızası güçlüdür, İsrail’in de; İran’ın da.

Çin’in kayıtlı ve siyasi hafızası da güçlüdür.

Devlet sistemi de değişmiş, ama hafızası değişmemiştir.

Önce İngiltere’yi 99 yıllığına “kiraladığı” Hong Kong’dan 1997’de çıkardı.

Yanında İngiltere’ye “verilen” Kowloon ve

Yeni Topraklar”ı da aldı.

Ama “kiralamanın” tarihçesini hafızasında tuttu.

Mesele sadece yapılan kontratın sonra ermesi değildi.

Eski müstemlekecinin oradan çıkarılması psikolojik bir üstünlük oldu.

1842’deki Nanking Anlaşmasından beri İngiltere bölgede oynuyordu.

Çin arkasında durmasaydı, kontrat yenilenebilirdi.

İngiltere, sermayesi ve bölgeye yerleştirdiği hafıza çipleriyle hala orada belki.

Ancak bu durum ikonların konuştuğu dünya siyasetinde önemli bir “reconquista” oldu Çin için.

Tıpkı Endülüs’teki gibi.

“Beyaz Çin”de en azından şimdilik sorun görünmüyor.

Çin belki zamanla siyasi oligarşinin Mao’yu ikonlaştırarak, Çin halkının kapitalizme nasıl işçi yapıldığını sorgulayabilir. İhtimal ki bu da Marksizm’in yeniden, püriten bir model içinde yorumlanmasını getirecektir. Sonra Mao’ya dönecek olan bakışlar medya ve oligarşik siyaseti zorlayacaktır.

Ancak, buna karşı reçeteler de sunulabilir.

Hani tarihsel şartlar filan…

Japonya ve Rusya sendromları önemlidir.

Çin kendi trajedilerini hem Japonya hem de Batı emperyalizmine karşı kimlik yapacaktır.

Beyaz Çin Sarı Çin’i nüfus açısından uzun yıllardır kontrol etmektedir.

Çin’deki dini gelenekler, Hindistan’daki kast sistemi bu anlamda Batı’nın işine yaramıştı.

Çin’in kültürel genlerini Beyaz Çinli bu sefer de Batı’ya karşı istihdam edebilir.

Bu suretle içerde nüfusu bir arada tutmak isterken, “Beyaz Çin” Batı’yı da dengeleyecektir.

Yani “tehdit” algıları oluşturmak ve bunu zamanla bir “milli” kimliğe dönüştürmek…

Batı’dan aktarılan sermaye ve teknoloji yanında makine parkları ise Çin’in artık kendine ait olacaktır.

Bu da diplomasi de kaçınılmaz olarak Çin’in “daha erkek” olmasına neden olacaktır.

Dünya pazarlarındaki mahut ama yaygın Çin malı hükümranlığı bir yana…

İlk büyük gövde gösterisi 2008’deki Olimpiyat Oyunlarında yapıldı.

Çin sırf Olimpiyatlar için adeta sıfırdan kent yarattı.

Çin diasporasını çok derinden etkiledi bu durum. Ayrıca Batı ülkelerindeki diaspora Çinlileri, özellikle Amerikan tarihindeki yerlerini tekrar sorgulayacaklar ve belki siyahlardan daha etkili bir muhalefet damarları oluşturacaklardır.

Onca mutantan açılış ve kusursuz organizasyonun amacı sadece turistik cazibe olmak değildi.

Çin dünya pazarlarında sadece “ucuz üretici” olmak değil, artık belirleyici de olmak istiyor.

Ortadoğu halen Anglo-Amerikan diplomasisine göre şekillenmeye devam ederken, Çin Afrika’da sessiz diplomatik devrimler yapmak istiyor. Bazı yerel darbeler, borç silmeler, petrol arama çalışmaları bunun açık göstergeleridir. Bir anlamda, Anglo-Amerikan dünyanın eski hükümranlık bölgelerine uzanmak istiyor.

Neden derseniz?

Cevabım yine tarihsel hafıza olacaktır.

Kuzey Kore ve Vietnam sendromlarını Çin’in unuttuğunu sanmıyorum.

Soğuk Savaş döneminde SSCB ve ABD arasındaki savaşta Çin Komünist Blok içinde en az yara alan ülke oldu. Bunda iç siyasette komünist, dış ticarette ABD ile olan ticari ilişkileri etkili oldu. Ayrıca Çin özellikle son on yıldır dünyada piyasalardan en çok petrol ve demir-çelik çeken ülkeler arasında. Belki bugünlerde başlarda.

Enteresan bir şekilde kapitalizm, Mao üniformalarını çıkarttığı Çin’e kendi tasarladığı işçi elbisesini giydirdi. Ama bunun arkasından tasarımcıların sorgulanması da gelecektir.

Sanayi üretimindeki başarısı yanında gıda meselesini de eklersek Çin, bu yılki gerçekleştirdiği yıllık yüzde on bir oranında büyüme hızı ve yıllardır devam eden ortalama yüzde onluk büyüme hızıyla kendinde “ABD doları” haricinde bir uluslararası para birimi ihdas edilmesi ve uluslararası sistemin yeniden oluşması yönünde sessiz ama ciddi adımlar atmaktadır. Buna dünyadaki yeni paylaşım planları dâhildir. Japonya’nın nüfusu ve ekonomisi 2050 yılında tamamen “tehdit” olmaktan çıkarken, Çin’in kendisi yeni bir “tehdit” unsuru olacaktır. Belki bu arada Hindistan ile Çin arasında Ortadoğu tipi sorunlar çıkacaktır.

Şüphesiz ki…

Şu an demografik yapısındaki itaatkâr ve nispeten az karışmış ırkı ve 1,4 milyar civarındaki nüfusu ile Çin yakın gelecekte en etkili siyasi aktörler arasında yerini alacaktır. Güney Kore gibi iktisaden gelişmiş eski arka bahçesinin hatıralarını unutmadan Kapitalist Bloktan aldıklarını bir gün ona karşı kullanmak ve eski hesapları yeniden açmaya yönelik çalışmalar yapacaktır. O zaman stratejik nedenlerden dolayı devam eden Rusya ittifakı da o kadar bağlayıcı olmayacaktır.

Kuzey Kore’nin onca umarsız davranışlarına karşı, Amerika’nın genelde belagat düzeyinde ve kara-propaganda ağırlıklı medya savaşından öteye gitmeyen tehditler bunu açık göstergesidir. Hollywood’un Çin kampanyaları, Tibet ve Doğu Türkistan sorunları ayrı satranç takımlarıdır. Batı sıkıştıkça takımlara satranca yeni piyonlar eklemek isteyecektir.

Huntington’un tezinde asıl sorun belki de buydu.

Çatı’şan “medeniyet” algıları değil, “medeniyet” diye yutturulan algılar olacaktır.