17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 933

Hüseyin Nihal Atsız ve Bozkurtlar İsimli Romanı

 

Türkçülük akımının bayraktarı tarihçi yazar-şair ve eğitimci  Hüseyin Nihal Atsız  1905 yılında İstanbul’da dünyaya geldi, 11 Aralık 1975 tarihinde İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Babası Gümüşhane’nin Torul/Dorul kazasının Midi köyünde yaşayan Çiftçi-oğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Trabzon’un Kadı-oğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehra Hanım’dır.

1922 yılında imtihan kazanarak Askerî Tıbbiye öğrencisi oldu.

O yıllarda Tıbbiye’de komünistlik ve bir takım azınlık milliyetçiliği güden öğrenciler vardı. Bu öğrenciler ile Türk öğrenciler arasında sık sık tartışmalar olur, ara sıra da yumruk kavgasına dönüşürd. Bu kavgaların içinde Atsız da yer alırdı. Bu yüzden birçok defa disiplin ve hapis cezasına çarptırıldı. Ziya Gökalp’in cenaze töreninin yapıldığı günün akşamı, Türk öğrenciler ile diğer öğrenciler arasında çıkan bir kavga sebebiyle; öğrenciliği sırasında işleyeceği herhangi bir suç neticesinde Atsız’a Askerî Tıbbiye’den çıkarılma cezâsı verildi.

Atsız, Askerî Tıbbiye’nin 3. sınıfında iken, Arap asıllı bir Teğmenin kastî bir gereksiz yere istediği selâmı vermediği için, Askerî Tıbbiye’den kaydı silindi.

1926 yılında İstanbul Darülfünunu’nun Edebiyat Fakültesi’nin Edebiyat Bölümü’ne ve İstanbul Darülfünunu’nün yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağırılmış, tecil isteği kabul edilmediğinden tahsil hayatına ara vermek mecburiyetinde kalmıştır.

Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı ‘Anadolu’da Türklere ait yer isimleri ‘ adlı makalelerinin Türkiyat Mecmuası’nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası olan M. Fuad Köprülü’nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında ‘Edirneli Nazmi’nin Divanı’ üzerinde mezuniyet çalışması yaptı ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi’nden diploma aldı. 1931 yılında Köprülü’nün asistanı oldu.

Atsız, 15 Mayıs 1931’den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua‘yı, toplam 17 sayı yayınladı. Atsız Mecmua, döneminin ilim, fikir ve sanat alanında çok tesirli Türkçü bir çığır açtı, Cumhuriyet devri Türkçülüğü’nün öncüsü oldu. Bu dergide, Dr. Reşid Galib’in, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’a yaptığı haksız hücumu tenkit ettiği için mimlendi ve Reşid Galib, Millî Eğitim Bakanı olunca, 1933 yılında Üniversite’den uzaklaştırıldı. Anadolu’daki ortaokullara Türkçe öğretmeni olarak gönderildi. Bulunduğu yerlerde dergi yayınına devam etti. Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan kitaplardaki yanlışları tenkit ettiği için vekâlet emrine alındı ve dergisi, süresiz olarak kapatıldı.

Atsız, yayınlamakta olduğu Orhun Dergisi’nin Mart 1944’de yayımlanan sayısında, devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben dergide açık mektup yayınladı. Mektupta, komünistlerin artan faaliyetlerine işâret edilmekte idi. Nisan 1944’de yayımlanan komünist faaliyetlerde bulunanların isimleri verildi. Bu açık mektuplar üzerine ‘1944 Irkçılık – Turancılık Dâvâsı ‘ olarak  anılan duruşmaların mağdurları arasında yer aldı. 6,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Askerî Yargıtay kararı esastan bozdu. Yeniden yapılan duruşmada sonunda, 1947 yılında beraat etti. Uzun müddet işsiz kaldı. Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca O’nu, 1949 yılında Süleymaniye Kütüphânesi’nde uzman olarak görevlendirdi. 1950 yılında da Haydarpaşa Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tâyin edildi. 1952 yılında vermiş olduğu  Türkiye’nin Kurtuluşu konulu bir konferans üzerine, Cumhuriyet Gazetesi’nin iftira dolu yayını sebebiyle tekrar Süleymâniye Kütüphânesi’nde görevlendirildi.

Hüseyin Nihal Atsız,  çilelerle dolu memuriyet hayatından 1 Nisan 1969 tarihinde kendi isteği ile emekli oldu.  Ölümüne kadar, İstanbul’un Maltepe semtindeki evinde kitaplar yazdı.

Atsız hiç şüphesiz ki Türk Milliyetçiliği’nin Zıya Gökalp’ten sonraki en büyük ismi olmuştur. Fikirleri ile yaşayışını telif eden şahsiyet yapısına sâhipti. İbnül-emin Mahmut Kemal İnal’ın tarifi ile ‘Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan ‘ Atsız, ateşli ve keskin bir üsluba sâhip olması yanında, özel hayatında sâkin, kibar, mülayim, nüktedan ve şakacı idi. Kendisinden kaç yaş küçük olursa olsun herkese ‘bey ‘ diye hitap ederdi. Vakur davranışı ve tevazu içinde yaşayışı ile dimdik başı ve sağlam karakteri ile Atsız Bey, Türk tarihinin derinliklerinden kopup gelen bir Türk Beyi idi. Hayatında bir defa, o da ölüme karşı mağlup oldu. Mekânı cennettir inşallah!

BOZKURTLAR

(Birinci Kitap Bozkurtların Ölümü)

Yazarın; ‘Bozkurtların Ölümü‘ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor‘ isimleriyle yazdığı iki kitabın bir arada basılmasıyla oluşmuş bir kitaptır.

627 yılında Göktürk Kağanlığı, Doğu ve Batı Kağanlıkları olarak ikiye ayrılmıştır. Doğu Kağanı Çuluk Kağan, Çin akını öncesinde, Çinli eşi İ-çing Katun tarafından zehirlenerek öldürülür. Kardeşi Bağatur Şad, Kara Kağan unvanıyla tahta çıkar ve ilk iş olarak Göktürk geleneğine uygun olarak İ-çing Katunla evlenir. Çuluk Kağan’ın iki oğlu Tulu Han ve Kür Şad, bu duruma bir anlam veremezler.

Korkunç kıtlıklar ve Çinlilerin iç karışıklıklar çıkarmaları neticesinde Göktürkler iyice zayıflar. Bunun üstüne Kara Kağan’ın iradesiz politikaları da eklenince Göktürkler için felaket gelir. Kara Kağan, son akınından sonra, yanındaki 100.000 Göktürkle birlikte Çin’e esir düşer. Çinliler, Göktürkleri asimile ederek ortadan kaldırmak istemektedir. Göktürk kadınlarını cariye olarak almakta, Göktürk erkeklerine Çinçe isimler takmaktadır. 9 yıl sonra Çuluk Kağan’ın küçük oğlu Kür Şad, levent yapılı Göktürk yiğitlerden 40 kişilik bir ihtilal komitesi oluşturur. Planı; Çin imparatorunu bir sokak baskınıyla kaçırarak Çin’deki Göktürklerle değiş-tokuş etmek, bu mümkün olmazsa, imparatoru öldürmektir.

İhtilalcilerin aldığı habere göre Çin imparatoru her gece tebdil-i kıyafet gezmektedir. Fakat ihtilal gecesi büyük bir fırtına çıkar. İhtilalin haber alınıp, Çin’deki Göktürklerin kılıçtan geçirileceğinden endişelenen Kür Şad, Çin imparatorunu ele geçirmek için Çin sarayını basar. Adamlarının, Çinlilerle kıyas kabul etmez silahşörlüklerine güvenmektedir. İhtilalciler sarayı basarak yüzlerce Çinli muhafızı öldürürler. Ancak imparatoru ele geçirmeleri mümkün olmaz. Kür Şad, geri çekilme emri verir. Saray ahırından en iyi atları alarak şehirden uzaklaşmaya çalışırlar. Ancak fırtına sebebiyle Vey Irmağı’nın kıyılarında çakılıp kalırlar. Bu arada ihtilalcileri takip eden Çin müfrezesi arkalarından yetişir.

Kür Şad ve yanında kalan son adamları, Vey Irmağı kıyısında dövüşerek şerefli bir şekilde ölürler. Fakat maksatlarını gerçekleştirmiş, Çin’e istedikleri korkuyu salmışlardır.

(İkinci Kitap Bozkurtlar Diriliyor)

Eser, Bozkurtların Ölümü‘nün devamıdır. Roman, Bozkurtların Ölümü’nün bittiği yerden başlar. Kür Şad ihtilalinden sonra Göktürkler Çin esâretinden kurtulmuşlardır. Ancak bölünüp dağılmışlar, henüz devlet kuramamışlardır.

Bozkurt teginlerinden Kutluk Şad, Tonyukuk ve Bağa Tarkan’la birlikte devlet kurmak için bir avuç Göktürkle yola çıkar. Kür Şad’ın oğlu Urungu da Kutluk Şad’ın yanında yer alır. Zamanla güçlenerek, Ötüken’de devleti yeniden kurarlar. Kutluk Şad, ‘İlteriş Kutluk Kağan’ unvanıyla kağan olur.

Güneydeki Çinliler, doğudaki Kıtaylar ve kuzeydeki Dokuz Oğuzlara karşı verilen savaşlarda başarılı olurlar. Dokuz Oğuz Kağanı’nın kızı Ay Hanım ile Kür Şad’ın oğlu Urungu arasında filizlenen aşk, Tuğla Boyu savaşında Ay Hanım’ın ölmesiyle son bulur. Kür Şad’ın oğlu, hayatta kavuşamadığı sevgilisini de yanına alarak Ölüm Uçurumu’na atlayarak intihar ederler.

Hüseyin Nihal Atsız’ın; nefis Türkçesi, akıcı, inandırıcı ve heyecan verici, sürükleyici anlatımıyla kaleme aldığı roman, klasikler arasındaki yerini almıştır. Romanı okuyan binlerce gençte Türklük ruh ve şuuru oluşturmuştur. Yüzbinlerce genç bu şuurla ülkesine ve milletine hizmet etmeyi ülkü olarak benimsemiş ve bu ülküyü gerçekleştirmek için çalışmıştır.  Başta komünizm olmak üzere, Türk milletinin düşmanı olan her türlü yıkıcı-bölücü düşüncelerle mücâdele eden gençler bu romanın yönlendirmesiyle fikrî yapılarını geliştirmişlerdir.

Bozkurtlar romanı konu, içerik ve mesajlarıyla Türk dünyasının ortak değeri olmaya layık bir eserdir. Buna rağmen bugüne kadar yalnızca Türkiye Türkleri yararlanabilmişlerdir. Oysa Altaylardan Tuna’ya, Yakut’dan Musul’a kadar bütün Türk gençlerinin okuması gerekir.  Eser; onu okuyan herkeste Türklüğe hizmet ülküsünün ateşini yakabilecek, Türklük ruh ve şuuru oluşturacak kudrete sâhiptir. Mutlaka Türk lehçelerine çevrilip Türk dünyasının her tarafındaki soydaşlarımızın istifâdesine sunulmalıdır. Eser, Türk Dünyası’nda birliği sağlayacak katalizör olarak değerlendirilmelidir.

Son yıllarda Türkiye Türkleri Atsız’ı yeniden keşfediyorlar. Bu keşif, en kısa zamanda Türk yurtlarının tamamına yayılmalıdır. Bu hizmet, TİKA gibi resmî kuruluşların, Türk Dünyası’na hizmet amacıyla kurulmuş vakıf ve derneklerin, Türk Dünyası’nda iş yapan iş adamlarının ve hatta Türk Birliği’ne inanan, ‘Türk Birliği’ni görüyorum‘ diyenlerin başlıca görevi olmalıdır.

 

 

 

Türk Var mı?!…

0

Ülkemizdeki pek çok fikir akımı ve ideolojinin menşei genellikle dış kaynaklıdır. Kendi içimizden şekillenenlere rastlamak oldukça zordur.

Dış kaynaklı olarak ülkemize gelen fikirler önce tepki ile karşılansa da bir müddet sonra, özellikle basın-yayın desteğiyle, adeta içimizden doğmuşçasına “bizden” haline getirilmekte, içeriden hızlı savunucuları ortaya çıkmaktadır.

Bu duruma binaen ülke gündemine yeni bir fikir daha düştü: Memlekette Türk yoktur!

“Kaç kişinin dedesinin Orta Asya’dan geldiği” sorusuyla desteklenmeye çalışılan bu fikre göre Türklük sadece bir sentezdir ve Türk diye bir ırk yoktur!

İlginçtir; Anadolu topraklarında Türk olmadığına dair söylem ilk olarak 2004 senesinde Marsilya’da katıldığı bir konferansta Fransa Eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından dile getirildi.

Kendisi Türklerin Avrupa Birliğine girmesini desteklediğini, Anadolu’da bulunanların Bizans’ın torunları olduğunu belirtip “hepimiz Bizans’ın torunlarıyız” ifadesiyle sözlerine son vererek, yaşadığımız coğrafya üzerinde Türklerin varlığının şaibeli olduğuna dair ilk söylemi başlatmış oluyordu.

Chirac’ın bu sözü söylediği dönemde ona karşı çeşitli tepkiler verilmişti. Ancak daha sonra Chirac’ın sözlerini haklı çıkarırcasına, memlekete faydası olmuş belli başlı ailelerden başlayarak birçok kişinin dönme olduğuna dair “çok satan” kitaplar basıldığını da hatırlayalım…

Netice itibariyle 2004 yılında dışarıdan telaffuz edilen bu söz dizisi, yoğun propagandanın da etkisiyle, dokuz sene sonra ama başka ifadelerle, bir gerçeklikmiş gibi tekrar ediliyor! Hem de iktidara mensup biri tarafından.

Peki bu topraklardaki “Türklük” kavramına dair ortaya atılan bu tip iddiaların sebebi nedir?

Kanaatimce bunun en temel nedeni milleti ayrıştırmak ve milletin birbirine olan güvenini zedeleyerek “tek devlet tek millet” prensibinden vazgeçirmektir.

Neden mi?

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, millet “Türklük şuuru” şemsiyesi altında toplanmıştır. Fakat bu şuur sabahtan akşama oturulup karar verilen bir konu değildir.

Osmanlı devleti yıkılırken dönemin aydın ve yöneticileri İslamcılık fikrinin de Osmanlıcılık fikrinin de devleti bir arada tutmaya yaramadığını görmüştür. Bu nedenle Türklük şuuru Osmanlı yıkılırken ve yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken milleti bir araya getiren birlik mayasını oluşturan temel unsurlardan biri olmuştur.

Çünkü bu toprakları fetheden Türklerdir.

İslam’ın yayılan yüzünü Avrupa’ya gösteren Türklerdir.

Milletimizin bilinçaltında bu toprakların sahibi Türklerdir.

Dolayısıyla Türklük şuurunun ardında Cumhuriyetimiz kuruluncaya kadar geçen yüz senelik bir birikim mevcuttur.

Türk olgusunun bu topraklardan silinmesi ise beraberinde İslam’ın da bu topraklardan silinmesini getirecek ve  bin yıllık haçlı hedefi neticelenecektir.

Deriiiiin Sorular

0

Nasreddin Hoca eşeğe niye ters bindi?

Muziplik olsun diye mi?

Yoksa başka bir sebebi olabilir mi?

AK PARTİ mi cemaate yanlış yaptı,

Yoksa cemaat mi Ak Parti’ye Bürütüslük yaptı?

Dershaneler fırtınanın sebebi mi?

Yoksa sonucu mu?

Dershanelerden önce fırtına var mıydı yok muydu?

Bu fırtına yerel bir olay mı yoksa küresel boyutu da var mı?

Hoca efendinin şu an itibarıyla hakkında devam eden herhangi bir davası var mı?

Cumhurbaşkanının, başbakanın ve bazı bakanların davetine rağmen

Hoca efendi neden ülkesine gelmiyor?

Yerel seçimler öncesi dershaneler meselesinin

Gündeme getirilmesi hükümetin strateji hatası mı?

Yoksa bilinçli bir olay mı?

Cemaatin CHP ye yaklaşması, CHP yi yerelde ve genelde iktidara taşır mı?

Cemaat tabanının ne kadarını kontrol edebilir.

Şu an ki durum meselenin bittiğini mi gösterir

Yoksa kasırga öncesi sessizliği mi?

2004 MGK sında alınan kararlar kimi bitirdi

Cemaati mi yoksa kararları alan askerleri mi?

2004 den bu yana Cemaat büyüdü mü küçüldü mü?

Cemaat kimin sayesinde bu kadar büyüdü de iktidarla mücadele eder hale geldi?

Bu konuda AK PARTİ nin de bir özeleştiri yapması gerekmez mi?

Ergenekon davası  esnasında STV’ nin yayınladığı kaset ve belgelerin kaynağıyla

Bu günlerde TARAF gazetesinin yayınladığı belgelerin kaynağı sizce aynı olabilir mi?

Piyasada çok sayıda kasetin dolaştığı rivayetleri ve bunların kaynağı hakkında ne düşünüyorsunuz

Yoksa ne alakası mı var?

Ne bileyim işte öyle aklıma takıldı.

Sağlıkta gerçekleşen dönüşüm eğitimde de gerçekleşse millet bundan kazanır mı?

Yoksa zarar mı görür?

Doktorlara tam gün yasası getirilerek özel muayene hanelerinin kapatılması

Sizce doğrumu yanlış mı?

Muayenehanelerle Dershanelerin benzer yönleri var mı yok mu?

2002 seçimleri öncesinde gencecik kızlar başörtüsünden dolayı Üniversite kapılarından kovulurken,

İnançlarından dolayı insanlar işlerini kaybederken

Merve Kavakçı’ya mecliste haddi bildirilirken

Hoşgörü seminerleri düzenleyenlerin

Sıra dershanelere gelince adeta Battal Gazi

Rolüne girmeleri hoşgörüyle bağdaşır mı bağdaşmaz mı?

Bu durum aynı zamanda dünyevileşmenin boyutuyla mı ilgili?

Bu mesele dolayısıyla kullanılan üslup müslümanın nezaket ve saygınlığına

Uyar mı uymaz mı?

Allah (cc)  Hz Musa (as) ı Firavun’a gönderirken neden yumuşak sözlerle hitap etmesini emretmiş ti?

Hoca efendinin Mavi Marmara katliamında İsrail hükümetine gösterdiği anlayışı

Dershaneler olayında kendi devletinin hükümetinden esirgenmesini nasıl açıklıyorsunuz

Bu gerilimin temeli Mavi Marmara’ya kadar uzanır mı?

Sorular

Sorular

Sorular

Deriiiin sorular

Aydınlatamıyorum ama aydınlanmak istiyorum.

Allah (cc) evvelimizi de ahirimizi de hayretsin ÂMİN

Beyaz Rusya’daki Kandıra’lılar

 

Belediye Başkanlığı yaptığımız,2006 yıllarıydı.23 Nisan törenleri dolayısıyla İzmit’e ağırladığımız çocukların ve velilerin ülkeleri Belarus’a davet ve teşekkür mektuplarını, daha sonrada telefonlarını almıştık.

Bizde bu davete icabet etmek üzere,Yuvacık Belediye Başkanımız Hikmet Karaaslan ve bir grup meclis üyemizle birlikte Belarus’a (Beyaz Rusya’ya) gittik.

Başkent Minsk şehrindeki eğitim-öğretim kurumlarını, kültür merkezlerini ve belediyeleri ziyaret ettik. Kaldığımız süre içinde de, eğitim adına, Belediyecilik adına ve iki ülke ilişkileri adına güzel çalışmalarımız oldu.

Bizleri gezdiren, günlük programları organize eden görevli arkadaşlar son günümüzde, bizlere “Bugünkü programımız müze köy” dediler.Tabi,baştan bir şey anlamadık.

Müze köy!

Nasıl ve neyse?

Hani doğrusu merak etmedik de değil!

Neyse aracımızla başkent Minsk’ten yola çıktık. Söyledikleri köy başkente bir saatlik mesafede…

Nihayet Müze köye vardığımızda,gerçekten yapılan çalışmalara hayran kaldık.Sanki üç-dört yüz yıl öncesini yaşıyorduk.Evler tarih, bahçeler öyle,hiç motorlu taşıt yok. Öküz arabaları, büyük fıçılar, kazlar, ördekler ve insanların kıyafetleri ve de kullanılan eşyalar.

Her şey tarih ve geçmiş kokuyordu…

Bizleri büyük kapalı bir binaya götürdüler.

Daha kapıdan ilk girişte,keten bölmeleri, mengenez’ler, tokmak’lar, öreke’ler, tarak’lar, iğlik’ler, kandıra bezleri ve dikilip geçmişte giyilen eşyalar duvarlarda asılı duruyordu.

Anladım ki bu kapalı alanın ilk giriş kısmında bir keten müzesindeyiz. Keten’in ekilişinden, yolunuşuna, kurutulması, ıslanması, işlenmesi ve tüm eşyalar mengenez’ler, çıkrık’lar, tokmak’lar tıpa tıp işçiliği ile beraber bizim köyümüzde kullandığımız eşyaların aynısı.

Kandıra bezi bütün güzelliği ile karşımızda duruyor ve yöresel motiflerle süslenmiş o güzelim giysiler müzede sergileniyordu.

Ketenin içinde büyüdüğüm için,müzenin bu kısmına ben takılıp kalmışım. Rehber ve diğer arkadaşlara baktım benden epey uzaklaşmışlardı.

Hemen rehberi çağırdım.

Rehbere “Bu keten müzesini anlatırmısınız” dedim.

Rehberimiz başladı anlatmaya;

“1700 ‘lü yıllarda,Devlet büyüklerimiz Türkiye’den İstanbul’a yakın bir kasabanın köylerinden örnek çiftçileri davet etmiş. Ketenin çok ekildiği ve denize kıyısı da olan bir kasabaymış burası. Onlar bize öğretmişler ekmeyi, biçmeyi ve işlemeyi. Gerçekten ülkemizde keten tarımı çok canlı bir şekilde yapılmaya devam ediyor. Hatta ketenle ilgili bir fabrikamız bile var.Ülke dışına keten bezi ihraç ediyoruz. Dolayısıyla o yıllar da Osmanlı Çiftçilerinin gelip, bizlere örnek olmasını da unutmuyoruz ve onlara teşekkür borcumuz var.” dedi.

Gerçekten duygulanmıştım!

Kandıra’nın köylerinden kalk, beyaz Rusya’ya da  keteni anlat. Keteni ekmeyi, biçmeyi ve bez haline gelişini Ruslara öğret. Ecdadımızla gurur duydum.

Bu kahramanlar az değil.

Kandıra Bestiller köyünden, Bekirdere Bakkal Şevketlerin babalarının yaptığı ve kullandığı dikiş makinesini de,bizzat gözlerimle görmüştüm. Belki de hala duruyordur.

İnanın,Belarus müzesindeki mengenez’ler, çıkrık’lar, iğ’ler, arşak’lar ve dokuma tezgahları(düzenler) bizim köydekilerle tıpa tıp aynı.

Kısaca; Beyaz Ruslara keteni öğretmişiz, onlar fabrikaya geçmişler, ihracatını yapıyorlar.

Bizde, keten ekimini unuttuk, mengenez’ler, çıkrık’lar, tokmak ve düzenlerimiz ya evin altında çürüdü, ya da onları odun olarak yaktık.

Şimdilerde ise;

Keten bezlerimiz ve giysiler,gocaanalarımızın ve analarımızın sandığının dibinde, ketenin tohumları da şimdilik aktarlarda.

Ama, şimdilik…

 

 

Kürdistan’ı da Biz Kurarız Netekim

0

Olan bitene içten yada içtenlikle bakıyorsanız kafayı kırmanız an meselesi demektir. Yok, dıştan yada dıştanpazarlıklı bakıyorsanız – bazısı komplocu mantık dese de – en azından akıl sağlığınızı muhafaza etmiş olursunuz.

Siyasetten eğitime hep kaosa oynanıyor dedik zira bulanık suda balık avlamaya Yeni Dünya Düzeni deniyor. Son yıllarda Türkiye’de olta trafiği o kadar arttı ki etrafımız saran 3 denizdeki balık sayısı yetmez oldu ve avlanacak avlara santimetre sınırı getirildi.

9-10 yıl önce kenar köşede “AB ile ABD, Türkiye üzerine anlaştı” şeklinde habercikler çıkmıştı. Gel zaman, git zaman; o Gizli Protokolün sızıntı yapan maddelerine bakılırsa ruh sağlığımız için de toplu terapi yapma imkanı bulmuş oluruz:

  • AB, Türkiye’yi üyelik süreci ile oyalayacak ve dikkatini sürekli AB’ye odaklayacak.
  • Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik her açılımı AB tarafından Batı’ya yöneltilecek.
  • Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkaslarla olan ilişkisi minimum noktada tutulacak.
  • ABD ve AB, Rusya-İran-Türkiye birlikteliğini engellemek için işbirliği içinde olacak.
  • AB, Türkiye’nin üyeliğini 10 temel şarta bağlayacak.

1-) Türkiye, Fırat’ın doğusunda bir Kürdistan Devleti’nin varlığını kesin olarak kabul edecek.

2-) Hatay’ın, Adana’nın ve Mersin’in self-determinasyon haklarını tanınacak.

3-) Fener Rum Patrikliğinin Ekümenikliği tanınacak.

4-) Ermeni Soykırımı ve mağdur Ermenilere yada Ermenistan’a tazminat ödenmesi kabul edilecek.

5-) Laiklikte ısrarcı olunmayacak. Bir din adamı kalkar da Halifelik ilan ederse müdahale edilmeyecek.

6-) Türkiye’nin belediyeler tarafından yönetilmesi yönündeki tüm yasal hazırlıklar yapılacak.

7-) Tapu kadastro kanunu yeniden düzenlenecek.

😎 İslam baskı altına alınacak.

9-) Türklük baskı altında tutulacak.

10-) Anayasa, federalizme açık hale getirilecek.

∑ AB üyeliği ile Türk sisteminin çözülmesi sağlanacak. Türk Devletinin Atatürkçülük,

üniter devlet, üniter millet gibi kavramları terk etmesi için zorlanacak.

  • AB, Türkiye ile Ortadoğu ve Kafkaslara yönelik operasyon için çalışmayacak.
  • AB anlaşmayı bozarsa, ABD; Almanya’nın Doğu Anadolu, Fransa’nın Güney

Anadolu’daki çıkar bölgelerini tanımayacak.

  • Rusya ve Türkiye’deki Avrasyacılık akımı İsrail-Türkiye-Rusya ekseni üzerine

oturtularak İsrail tarafından kontrol edilecek.

Bizim siyasetçileri çok etkilediği için kendisini çok sevmesem de ne demiş Nikola Makyavelli: “Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin şereften, onurdan, ahlaktan yoksun davranışlarını ve hırsızlığını yalnızca kendi siyasî görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını da yitirir.”

“Her yerde kar var; kalbim …”

 

Din mi Dünya mı? (1)

 

Din ve dünya birbirine muhalif iki kavram mıdır?

Din ve dünya birbirinin alternatifi midir?

Neredeyse insanlık tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip bir tartışma konusu bu.

Ve verilen cevaplara göre de insanın hayata bakışı şekillenir.

İslam dünyası için de aynı durum geçerli.

Peki İslam bu sorulara nasıl cevap veriyor?

İlk etapta kısaca ifade edelim: İslam açısından bakıldığında din ve dünya birbirinin alternatifi veya muhalifi değildir. Olamaz .

Zira din dünyayı düzenlemek üzere gönderilmiştir.

Dolayısıyla dini olanın yansıyacağı ve yaşanacağı yer de dünyadır.

Bir başka ifadeyle, insanın kendini gerçekleştireceği, kimliğini bulacağı ve dolayısıyla ahiretini şekillendireceği yer dünyadır.

Bu nedenle İslam’a göre dinin dünya için bir alternatif değil, rehber olduğunu söylemek mümkündür.

Bunu dinin hayatın her alanına dair getirdiği ilke ve düzenlemelerin genişliğinde de görürsünüz.

Zira İslam özelinde din uyku saatinizden yeme içme biçiminize, insanlarla konuşma şeklinizden giyim kuşamınıza kadar hayatı her yönüyle kuşatıcı ilkeler ortaya koyar.

Bunun yanında koyduğu ilkeler dünya hayatının gerçekliklerine de ters düşmez.

Ters düşmediği için İslam’da insanın “nefsini öldürmesi” değil, “nefsini terbiye etmesi” gerekir.

Çünkü öldürerek bu hayatın temel gerekliliklerinden uzaklaşmanız ve insan olarak buradaki varlığınızı inkar etmeniz, “dünya imtihanı”nı başarmak demek değildir.

İmtihan, nefsin doğruya yönelik olarak eğitilmesiyle başarılabilir.

Dolayısıyla din dünyanın “insanca yaşanması” içindir.

O nedenle bize rehber olan Peygamberler de “insan” olarak gönderilmiştir.

Ve insan olmanın gereklerini din adına inkar etmeden nasıl kamil insan olunabileceğini bize göstermişlerdir.

Bu noktada şu soru sorulabilir: Kur’an-ı Kerim’deki dünyanın bir “oyun, eğlence ve aldatıcı bir meta”dan ibaret olduğunu vurgulayan ve dolayısıyla onu yeren ayetleri (mesela bkz. Ankebut, 64; Al-i İmran, 185) nasıl anlayacağız?

Cevaben bir başka soru daha soralım: Burada kastedilen bizzat dünyanın oyun, eğlence ve aldatıcı bir meta oluşu mudur, yoksa bizim ona karşı bu doğrultudaki tutumumuz mudur?

İnsanın kendini gerçekleştirebileceği ve sonsuzluğa bu minvalde uzanacağı bir hazırlık alanının özü itibariyle kötü olması mümkün müdür?

Şöyle diyelim: Bugün dünyada yaşanan kötülüklerin sebebi bizzat dünya mıdır, yoksa insanoğlunun dünyaya bakışı ve onu yaşayış biçimi midir?

Sanırım pek çoğunuz aynı cevabı verecektir: Sorun biziz.

Sorun bizim dünyayı algılama ve yaşama biçimimiz.

Eğer biz bu dünya hayatında adalet gibi kul hakkı gibi, sevgi gibi ilkelere dikkat ederek “insana yakışır” biçimde yaşarsak bu dünyanın kötülüğünden bahsetmek mümkün olabilir mi?

Devam edeceğiz…

 

 

Yeni Seçime Yine Kasetlerle

 

Taraf Gazetesinde 2004’teki MGK kararını yayımlayan gazeteci Mehmet Baransu vatan haini mi?

Başbakan Erdoğan‘ın cevabı net: “Bunun adı özgürlük değil, bunun adı düpedüz bu ülkeye, bu vatana ihanettir.”

Aynı Baransu, Balyoz Davası ile TSK üzerine yapılan operasyonun temelini teşkil eden bir bavul dolusu gizli belgeyi açıkladığında yandaşlarca kahraman ilan edilmişti.

“Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok gizli belgeleri deşifre edilip, -içine sahte belgeler monte edilerek- Türk Ordusunu zaafa uğratacak bir tasfiye yapılıyor” diyenler için cevap hazırdı:

Vesayetten kurtulmak gibi ulvi gayeler için birazcık hukuk ihlallerinin olması kaçınılmaz” deniyordu.  Hatta kozmik odalara kadar girilip, gizli belgelerin dava dosyalarında (ondan da önce yandaş gazetelerde) yer alması alkışlanıyordu.

Bu defa Baransu, Başbakan Erdoğan’ın hiç istemediği bir gizli belgeyi ifşa edince iş değişti. Resmen suç duyuruları yapıldı. Üstelik bu belgede sahtecilik iddiası da yoktu. Belge bütünüyle doğruydu.

Erdoğan, “devletin öyle mahremleri vardır ki bu mahremleri kimsenin teşhir etmeye, ifşa etmeye hakkı yoktur. İnsanların da kendilerine ait mahremleri vardır, bunları da kimsenin teşhir etmeye hakkı yoktur” dedi.

  • Başbakan “devletin sırlarının açıklanmaması gerektiğine” dair sözleri, üç sene önce Baransu’ya kimin gönderdiği bilinmeyen, Taraf’ta yayımlanan Balyoz Davasına dayanak teşkil edenbavul dolusu belge” karşısında söyleseydi inandırıcı olurdu.
  • Erdoğan “kişilerin mahremlerine saygı gösterilmesini istediği sözlerini” de, son genel seçimler öncesi çıkarılan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile MHP’li yöneticilerin kasetleri hakkında söylese idi ve bu işi takip edip failleri yakalatsaydı inandırıcı olabilirdi. Oysaki 05 Mayıs 2011 konuşmasında “insanın özeline karışıyor diyorlar. Yahu kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özel oluyor. Bu özel değil genel genel.. Bu genel bir ahlaksızlıktır” diyen de aynı Erdoğan’dı.
  • Cemaat geri adım atacağa benzemiyor. Başbakan’ın bu açıklamasına Mehmet Baransu: Başbakan ‘Kampanyayı yürütenleri açıklamaya kalkarsak yer yerinden oynar’ demiş. Yalvarırım açıklayın” cevabıyla hodri meydan dedi.

Bugün yazarı, eski savcı Gültekin Avcı ise MGK kararını açıklayan Baransu’nun değil, vatandaşını fişletenlerin (Başbakan kastediliyor olmalı) hain olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor: “Dün, sızanı yazmakla hain olmayan bugün de hain değildir. Dün fişlemenin adı ihanetti bugün de ihanettir.

  • Başbakan’ın “İnsanların da kendilerine ait mahremleri vardır, bunları da kimsenin teşhir etmeye hakkı yoktur” sözlerinin, Fethullah Gülen’in herkul.org da yayımlanan şu hatırasını açıklamasının hemen ertesi günü sarf edilmiş olması “tesadüf” olabilir mi?

F. Gülen, yıllar öncesi yaşanmış hatırasında, günümüzde önemli bir noktada olan “bir büyük zatın” bir âlüfte (iffetsiz/ aşüfte/ fahişe) ile buluşmaya gittiğini haber aldığını ve bir komplo olabileceğini düşündüğü olayı engellediğini anlatıyor. Gülen’in “Bu olay bilinseydi bugünkü noktaya gelemezdi” dediği “büyük zat”ın kim olduğu sosyal medyada tartışılmaya devam ediyor.

  • MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan‘ın CNN Türk’te “halen çok sayıda kasetin bulunduğunu ve bir kısmının ortalıkta dolaştığını” söyleyerek “MHP olarak bu siyasete alet olmayacağız” açıklamasını yapması da “tesadüfen” aynı güne rastlıyor.

Türkkan’ın “o dönemdeki kasetleri çok merak etmedik, zira biliyordum. Bizim partimizin önünde siyah arabaları, görüntü alan arabaları kimler gönderiyorsa işte onlar. Bugün cemaat ile iktidar arasındaki karşılıklı suçlamalar da bizi teyit ediyor zaten” açıklaması da kaset failleri hakkında çok ciddi bir iddia niteliğinde idi.

  • 22 Kasım tarihli oda.tv haberinde “İddiaya göre; Taraf’ın cemaatçi yazarları Mehmet Baransu ve Emre Uslu AKP’li bürokratların özel hayatlarını ifşa edecek. İddia MİT’e yakınlığıyla bilinen sontv sitesinin editörü Ömer Adıyaman‘a ait…” bilgisi yer almıştı.
  • 27 Kasım’da Emin Çölaşan Sözcü Gazetesi’nde kendilerine “posta ile gelen bir kaset” hakkında bilgi vermişti.

“Türkiye’de çok önemli birinin en yakını… Ve yatak sahneleri. Kasetin ekinde ayrıca bilgi de veriliyor. Kadının ve erkeğin isimleri ve telefon numaraları… Kaseti izledik, yapmamız gerekeni yaptık ve imha ettik.

Kasetler, yasadışı telefon dinlemeleri, bel altı vuruşlar… Kendilerinden olmayanları bunlarla rezil ettiler, siyasette saf dışı bıraktılar. Allah’ın büyüklüğüne bakın ki, şimdi piyasada onların kaseti (belki de kasetleri) dolanıyor.”

Bu gelişmelerden anladığım kadarıyla, dünkü kasetlere sevinen tarafların muhtelif kasetleri var. Bu kasetlerin şantajcılarıyla çetin pazarlıklar devam ediyor.

Bu seçime de kasetler damga vuracak gibi. Ama galiba bu defa muhalefeti değil, iktidarın paydaşlarını vuracak.

Yazık. Türkiye’de siyaset bu seviyede olmamalıydı.

*****

BAŞBAKAN MGK KARARINDAKİ İMZASININ ARKASINDA MI?

Erdoğan MGK Kararının varlığını inkâr etmedi. Zaten kararın diğer imzacıları “F.Gülen’i bitirme planı” olarak haberleştirilen kararın varlığını teyit etmişti.

Erdoğan, “Üzerinde gizlilik belgesi olan ve Milli Güvenlik Kurulu toplantılarındaki bilgilerin sızdırıldığı ortaya çıktı. Hükümeti fişlemekle suçlayanlara sesleniyorum; öncelikle acaba bu istihbari bilgileri, bu gizlilik bilgilerini acaba bu adamlarınıza, yandaşlarınıza kimler sızdırdı, bunu ortaya koyun” diyerek haberin sızdırılmasını ön plana çıkardı.

  • Oysaki Partideki yardımcısı Hüseyin Çelik, “MİT tarafından sızdırılmış” diye açıklama yapmıştı. MİT de bizzat Başbakan Erdoğan’a bağlı ve başında en güvendiği kişi bulunmakta. Yani sızdırmayı kim yaptıysa en kolay bulabilecek kişi kendisi. Ya da haberin sızdırılmasından bizzat en güvendiği kişiler sorumlu.
  • Şüphesiz daha önemli olan konu, Başbakan’ın bizzat imzaladığı böyle bir kararın arkasında durup durmadığıdır.

Bu konuyu açıklaması ise kendisine başka türlü sıkıntı verecek. “İmzaladığım MGK Kararının arkasındayım” dese, hem Cemaat ile olan kavga daha belirginleşecek. Ve hem de “Ak Parti ve F. Gülen’i bitirme planı” sebebiyle yüzlerce üst düzey subaya verilen ağır mahkûmiyet kararlarının iptali gündeme gelecek.

  • Yardımcılarının dediği gibi “imzaladığım belgeyi o günün zor şartlarında, askerin baskısıyla imzaladım. Benim için yok hükmündedir” dese, karizma çizilecek.

En iyisi, PKK ile yapılan “Oslo Görüşmeleri” açığa çıktığında yaptığı gibi yapmak. Hani görüşmeyi kimin yaptığı, neler görüşüldüğü konularını arka plana iterek, “kim sızdırdı?” tartışması yapmıştı ya. Başbakan Erdoğan’ın şimdi de imzaladığı MGK Kararını göz ardı ettirmek için sızdıranlara saldırması benzer bir taktik.

Taktiğin başarılı olması için hem Cemaatin, hem AKP seçmeninin ikna edilmesi lazım. Bu ise çok zor.

 

 

 

10 Aralık İnsan Hakları Günü – İlk İnsan Hakları Bildirgesi Olan Fatih Sultan Mehmet’in Fermanları – Başbakan Bülent Ecevit’in ABD Başkanı Bill Clinton’a Sunduğu Fatih’in Fermanı

 

İnsan hakları, insanların doğuştan sahip olduğu kişisel hak ve özgürlükleridir. İnsan hakları ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir. Yüzyıllardır insanın zorbalık ve baskıya maruz kaldığı bir gerçektir. İnsan hakları hep göz ardı edilmiştir. Ölüme, işkenceye, kötü muameleye, onur kırıcı cezalara tabi tutulmuşlardır.

17. ve 18. Yüzyıllarda 1689 tarihli İngiliz Yurttaş Hakları Beyannamesinde, 1776 yılında Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde ve Fransız ihtilali sonrası Fransa meclisinin 26 Ağustos 1789 tarihinde onayladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde, insan haklarının sağlanmasında önemli kazanımlar sağlanmıştır. Daha sonraki yıllarda dünya savaşları sonucunda inanılmaz insan kayıpları ve büyük insan hakları ihlalleri meydana gelmesi üzerine, uluslararası ilişkilerde ve işbirliği içerisinde insan haklarının, hukukun egemenliği ile korunmasının önemli olduğu anlaşılmaya başladı. Bu hak ve temel özgürlüklerde ortak bir anlayışa sahip olma, gerçekleştirme fikri her geçen gün çoğaldı.

İkinci Dünya savaşından sonra, savaşın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırarak, ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacıyla, 24 Ekim 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler örgütünü kurdular ve dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomi, toplumsal ve kültürel bir işbirliği oluşturmak gayesiyle Birleşmiş Milletler Antlaşması düzenlediler.

Birleşmiş Milletler insan hakları komisyonu, Haziran 1948’de insan hakları konusunda çalışmalarına başlamış, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler genel kurulunun Paris’te yapılan oturumunda 30 maddelik insan hakları bildirgesini kabul etmiş, bildirinin imzalandığı 10 Aralık günü de, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanılmaya başlanılmıştır.

Bu bildiride genel olarak herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasal, ya da herhangi bir başka inanç, ya da bir başka ayrım gözetilmeksizin bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilir denilmektedir. En başta yaşam ve özgürlük olmak üzere sağlık, eğitim, yiyecek, barınma, yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma, toplanma, dernek kurma, evlenme, mal ve mülk edinme, çalışma, işini seçme, din, vicdan, düşünce ve anlatma özgürlüğü hakları bu bildirinin temelini oluşturmaktadır.

Tarih 29 Mayıs 1453Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettikten sonra, padişaha tabi olma isteklerini bildiren, teslim olan, şehrin anahtarını teslim eden, aman dileyen yerli Hıristiyan halkın haklarının korunması ve canlarına dokunulmaması, din ve ticaret serbestisi tanıyan bir ahitname hazırlayarak bu Galata ahalisine gönderdi.

Beşeriyetin bütün insanlarına imrenilecek, ilahi vaatlerle seslendiği, çağımızın dahi ulaşamadığı önemli bu insan hakları ahitnamesinde Fatih Sultan Mehmet Han şöyle demektedir:

“Ben ki Emir-i azam Sultan Murad’ın oğlu, Padişah-ı muazzam ve Emir-i azam Sultan Mehmed Hanım, yeri ve göğü yaratanın namına, büyük Peygamberimiz Muhammed namına biz Müslümanların inanmış olduğumuz Sebu’l-Mesani namına, Allah’ın yüz yirmi dört bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımızın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki, şehrin Katolik Archontlar tarafından Bab-ı Hümayunumuza mebus olan Archontlar ve Senyör Pallavicino ve Senyör Marki Drifango ve tercüman Nikola Pelazoni tarafından gerçekleştirilen istek üzerine, bugün hükümet idareme boyun eğdiklerinden bütün memleketlerimde görüldüğü üzere, Galata ahalisine kanunlarını ve serbestliklerini bırakıyorum. Binaenaleyh, Galata surları yıkılacak ise de, mallarını, evlerini, dükkanlarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini eş ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimin her tarafında satabilirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebilirler. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tabi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi, vergi ile mükellef olacaklar. Bu kanunlar ve adetler bugünden itibaren ve ebedi olarak devam edecektir. Ben onları kendi şahsım gibi himaye ve müdafaa edeceğim. Oturdukları beldede kilise ve ibadetlerini muhafaza edebilecekler. Ancak çan çalmak yasaktır. Kiliselerini camiye çevirmeyeceğim, fakat yeniden kilise inşa etmeyecekler. Tüccarlar serbestçe davranarak, ticaretle meşgul olabilirler. Yeniçeri sınıfına katmak üzere evlatlarını almayacağım. Dinimizi kabul etmeleri için asla hiçbir zorlama görmeyeceklerdir.Galata ahalisine vaadederim ki, kendilerini bir köle sıfatı ile idare etmeyeceğim. Evlerinde ne yeniçeriler, nede esirler iskan edilmeyecektir. İşlerini görmek için içlerinden birini intihap edeceklerdir.

Archonte ve kahyalar rencide edilmeyecektir. Tarafımızdan yazılan bu fermanda yazıldığı üzere, vergi vermek şartıyla gidip gelmekte özgür olacaklardır.” ( Hilkati Alemin 6961 ci ve hicretin 857 senesi Cemaziyel evvel evahirinde yazılmıştır.1453

Fatih Sultan Mehmet Han Sani (1)

Tarih 29 Eylül 1458

Fatih Sultan Mehmed’in Kudüs ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki fermanında:

” Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer’den bu yana Kudus-i Şerif’teki Hz İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekanlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudus Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmün feshini murad ederse Allah’ın ve Rasülünün hışmına uğrasın.” (2)

Tarih 28 Mayıs 1463

İstanbul’un fethinden on yıl sonra, Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’un ardından Bosna-Hersek’i fethetmiş, başka din ve ırktan olanlara insan hakları, özgürlük ve hoşgörü tanıyan fermanını yayınlamıştır. İnsan ve insanlık kokan bu ferman, Fransız İhtilal Beyannamesinden (1789) 326 yıl önce, 1948 Birleşmiş Milletler insan hakları bildirgesinden 485 yıl önce yazılmış ve yayınlanmış, tarihin ilk insan hakları bildirgesi niteliği taşımaktadır. Fatih Sultan Mehmed, bu belge ile Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan halkların can ve mal güvenliklerini teminat altına almakta, din, dil ve ibadet hakkı tanımakta, yurtlarından kaçanlara da “dönün kimse kılınıza dokunmayacak” çağrısı yapmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet Han Bosnalı Ruhanilere verdiği Ahitnamesinde şöyle demektedir:

“Nişanı-ı hümayun şu ki, ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup, şu hususları buyurdum: Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse, bu insanlara dokunmayıp, incitmeyecektir. Hiç kimse bu insanların canlarına, mallarına, kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hata bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse onlarda aynı haklara sahiptir. Yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yeminle yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkar oldukları sürece, hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyeceklerdir.”Tahriren fi sene 868 (1463) (3)

Bosna’da konuşlanan çok uluslu barış gücündeki Türk birliği, bölge halkının yaralarını sarmak için başta okullar olmak üzere Osmanlının izlerini taşıyan çeşmeleri ve türbeleri restore etmeye başlamıştı. Bir Katolik rahibinin isteği üzerine, Fojnica kentindeki manastırın onarım işine başlanıldı. Bu esnada Türk komutanlar onarım keşfinde, kilisenin duvarında Fatih Sultan Mehmed Han’ın 536 (bugün 550) yıl önce verdiği bu fermanın aslı, yanı sıra Fatih’in bir kaftanı ve kilise kütüphanesinde de dört bin civarında Türk el yazması kitaplar bulundu. Türk hükümeti ile temas kurulması üzerine, Kültür Bakanlığı devreye girerek bu Ahitnameyi günümüz Türkçesine çevirerek, ülkemize ve dünya kamuoyuna tanıtmayı sağladı.

Tarih 26 Eylül 1999

Başbakan Bülent Ecevit, Amerika Birleşik Devletlerine yaptığı gezide, Başkan Bill Clinton’a, Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bosna Mezhebi mensuplarına verdiği ahitnameyi, 21.yüzyıl için örnek bu fermanı, önemli bir insanlık armağanı olarak sundu. Amerika devletleri, ülkemiz üzerinde insan hakları ihlali konusunda, baskılar kurması ve insan haklarını iyileştirin diye uyarılarda bulunması üzerine, bu ahitname ile, bir cevap vermiş oluyordu. Yüzyıllar öncesinde atalarımızın, Türk milletinin, insan hakları konusunda ki hassasiyetini, bu belgeyi sunarak anlatıyordu.

Gurur ve iftihar kaynaklarımız olan bu belgeler, kudretli bir ecdadın bizlere bıraktığı hazinelerdir. Tarihi olayların öğrenilmesinde, bu belgelerin önemi çok büyüktür. Büyük bir tarihin şeref sayfalarında yaşayan, tarihin altın sayfalarında yer alan, tarihin akışına yön veren bu belgelerden yararlanarak, devletlerarası ilişkilerde yeniden anlamlandırılma ve faydalanma yoluna gidilerek, değerlerinin yüceliğini, tarih öncesini hatırlamayanlara varlıkları hissettirilmelidir.

Başbakan Bülent Ecevit gibi devlet büyüklerimiz, bu muhteşem belgelerin içinde taşıdığı anlamlı, güçlü ifadeleri ve bilgileri bugün ve gelecekte, günün şartlarına ve gündemlerine göre nice devletlere hatırlayacakları şekilde mesajlar verilmelidir. Üç kıtada, geniş insan toplulukları üzerinde adaleti, merhameti, yardım severliği ve hoşgörülüğü sağlayan ecdadımızın bu belgeleri ve içindeki bilgiler diğer milletlerce de böylece bilinmiş olur.

Türkleri tarihte büyük millet yapan, diğer milletler tarafından da bize yardım et, hizmet et, koru, yönet diye davet edilmesine sebep olan haslet, işte bu özellikleridir. Adil olmaları, merhametli olmaları, ezilenin yanında yer almalarıdır.

Buna örnek olarak, tarih sayfalarından birkaç tanesine yer vererek, okuyucuları bilgilendirelim.

İstanbul’un fethinden sonra, Edirne Başhahamı Isac Tzatafi’nin, Güney Almanya’daki Yahudilere yazdığı mektuptan:

“Tanrının kutsadığı, tüm güzelliklerle dolu olan Türkiye topraklarına geldim. Burada huzur ve mutluluk buldum. Türkiye sizin içinde bir barış ülkesidir. ….. Size derim ki  Osmanlı ülkesi hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizler için en hayırlı yer olacaktır…. Burada Türklerin topraklarında şikayetçi olacağınız hiçbir şey yok. Büyük nimetler elde etmekteyiz….. ağır vergi yükümüz yok. Ticaretimiz serbest, engellenmiyor. Her şey ucuz ve bol. Herkes barış ve hürriyet içinde. Türkler hoşgörülü insanlar….. Hıristiyanlardansa Müslümanların (Egemenliği) altında yaşamak sizin için daha iyi değil mi? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor….”(4)

Yavuz Sultan Selim Han’a, Halepli Ulemaların yazdığı mektubundan:

“Bütün Haleb’in büyükleri ve ayanları ve ahalisi olan bizler Sultan Selim Han’a itaat ediyor ve kendi isteğimizle onun emirlerine hazır ve bağlı olduğumuzu bildiriyoruz….. Haleb’te bulunan bütün insanlar siz Sultan Hazretlerinden talep eyledik ki, canlarımız, mallarımız ve ehlimiz ve çocuklarımız muhafaza edilsin….”(5)

Kanuni Sultan Süleyman’a, Fransa Kralı Fransuva’nın annesi Luiz Dö Savua’nın, yazdığı mektubundan:

“İspanya Kralı Şarlken, oğlum Fransuva’yı Pavi Muharebesinde tutup hapseyledi. Şimdiye kadar oğlumun halasını (kurtuluşunu) Şarl’ın insaniyetine bırakmış idim. Halbuki memulümüz (beklentimiz) olan insaniyeti icra etmedikten başka oğlumun hakkında hakaret dahi etmektedir. İmdi alemin musaddakı (kabul etmiş) olan azamet ve şanınız ile oğlumu düşmanımızın pençe-i kahrından halas (kurtuluş) ile ibraz-ı übbehet (büyüklük göstermek) buyurmanızı zatt-ı şahanenizden bilhassa niyaz ederim….”(6)

Kanuni Sultan Süleyman Han’a, Fransa Kralı Faransuva’nın yazdığı mektubundan:

“Ey yedi iklimin Padişahı, dünyanın sığınağı, yiğitlik membaı, ey Şahım! Benim halimden haberdar ol ve bu gönlü yaralıya lütuf ve merhametini gönder….”(7)

Kanuni Sultan Süleyman’a, Açe (Endonezya) Sultanı Alaaddin’in yazdığı mektubundan:

“Biz bu bölgede Portekizlilerle savaşıyoruz. Çok sıkışık duruma düştük. Dinimizin de emrettiği şekilde bu fakir ve miskin (aciz) ve yetim ve düşman arasında müfred (tek) ve yalnız kalmış bendelerine rahmet ve şevket edüp Allah için gaza yolunda bize yardım edin….”(8)

Kanuni Sultan Süleyman’ın Eflak Voyvodasına Erdel civarındaki gelişmelerin takip edilmesi ve halkın huzurunun korunması hakkında gönderdiği hüküm:

Eflak Voyvodasına hüküm ki:

Erdel ve civarındaki gelişmeler hakkında gönderdiğin mektup ve elçimden aldığım bilgiler doğrultusunda buyurdum ki: Emrim size ulaştığında Erdel ve civarını sürekli olarak kontrol edin, boş bulunmayın. Oraları korumak için ne gerekiyorsa yapın. Boğdan Voyvodası kulum ile birlikte olup vilayetin emniyeti ve halkın huzuru için bir dakika bile boşa geçirmeyin.”(9)

Sultan I. Ahmet Han’ın, Boğdan Voyvodasına Vladika, metropolit ve papazların ibadetlerine karışılmaması hakkında gönderdiği hüküm:

” Boğdan Voyvodasına hüküm ki:

Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini bu güne kadar yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki:

Bundan böyle vladika, metropolit ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiçbir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.”(10)

Sultan IV. Mehmed Han döneminde, Çek alimi Comeniks’in, Erdel Prensi Georges Rokoczy’ye yazdığı mektubundan:

“… Türkler kahramandırlar; dostlarına zarar vermezler, ancak kazanç getirirler. Bu yüksek millet tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez. İyi ve fena günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir milletle el ele vermek, yer yüzünde her güçlüğü yenmek için sonsuz bir kudret ve kabiliyet kazanmak demektir.”(11)

Sultan III. Ahmed Han döneminde İsveç Kralı XII. Charles’ın kız kardeşine yazdığı mektubundan:

“… Bugün esirim; Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin, suyun yapamadığını onlar yaptılar; beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok; zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim; şefkatin ulüvv-i cenabın (Ali cenablık) asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işbu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar alicenab, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında, hür esir gibi yaşamak bilsen ne tatlı….”(12)

Sultan I. Abdülmecid Han’a, Almanların yardım istek mektubundan:

“Fransızlar her sene bize zulüm ediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet’in de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın.”(13)

Sultan Abdülaziz’in, müstakil bir Bulgar Eksarhlığı kurulması hakkında fermanı:

” Topraklarımız üzerinde yaşayan herkesin din, mezhep vesair hususlarda emin ve rahat bir halde birbirleriyle iyi geçinerek ülkenin gelişmesine katkıda bulunmaları en büyük  isteğimiz olduğundan, bir süredir Rum Patrikhanesi ile Bulgarlar arasında ortaya çıkan mezhep ihtilafının halledilmesi için  müstakil bir Bulgar Eksarhlığı kurulması hususunda alınan kararlara uyulması ve aykırı davranışlardan kaçınılmasına dair fermanım sadır olmuştur.”(14)

Sultan II. Abdülhamid Han’a, Almanya’daki Yahudi Dernekleri Federasyonunun, Yahudilerin Osmanlı devletine ilticalarının 400. Yıl dönümü nedeniyle gönderdiği teşekkür mektubundan:

“1492 senesi ilk baharında İspanya’dan kovulan ve Osmanlı Devletine sığınan Museviler, İspanya’da her çeşit zulüm ve baskıya maruz kaldıkları halde, sizin saltanatınızın merhametine sığınarak huzur ve emniyetle memleketinizde geçimlerini temin etmişler ve gün geçtikçe her açıdan ilerlemişlerdir.”(15)

Türkleri kahraman yapan, sadece kılıç değil ondan da önce gelen yüksek adalet anlayışlarıdır. Bulgarlarda bir söz vardır; “Türkler gitti, adalet bitti” demektedirler.

Türklerin gittiği her yere barış, adalet, huzur da gitmiştir. Ancak dünyanın efendiliğine soyunan güçlerin(Amerika, İsrail, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa, Almanya) gittiği yerlerde ise; kan, barut, katliam, bomba, ölüm, füze, taciz, tecavüz, işkence, gözyaşı, kaos, patlama, parçalanma, işgal ve soykırım olmuştur.

KAYNAKLAR

1-3-Osmanlının Genç Dehası F.S. Mehmet-Hüseyin Tekinoğlu-Neden Y.-2009-S.108-152

1-Osmanlı Sultanları Tarihi-Enver Behnan Şapolya- Rafet Zaimler Yay.-İst.1961-S.112-113

1-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet İskit Yay.1958- S.463

1-3-Şahı Cihan Fatih Sultan Mehmet-Ahmet Coşkun-Babıali kültür Yay.-İst.2008-S.94-122

2-9-10-14-Gökkubbe Altında birlikte Yaşamak-Başbakanlık Dev. Arş. Gn. Md.lüğü Osmanlı Arş. D. Bşk.lığı Yay. Ank.2006-S.108-56-60-52

3-Belgelerle Osmanlı Tarihi-Ömer Faruk Yılmaz-Osmanlı Yay.-İst.1999-S.365-366

4-5-6-7-8-11-12-13-15-Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar-Necdet Bayraktaroğlu-Hayat Yay.-İst.2012-S.102-186-202-248-303-338-365-392

 

 

Türk Yokmuş

 

Gazetemizin sahibi Savaş Çokduygulu kardeşimin annesi rahmetli oldu. Kendisinin şahsında tüm geride kalanlara başsağlığı diliyorum. Geçirdiğim göz ameliyatı nedeniyle bir süreden beri evden ayrılamıyorum. Yazı yazmakta bile tereddüt ettim. Ama, gündemin önemi nedeni ile yazma kararı aldım.

Bir kere şu TÜRK YOKMUŞ konusunu mutlaka yazmalıyız.

Şaşıranlara soruyorum; sıranın buna geleceğini bilmiyor muydunuz?

Ne var bunda, sanki?

Zaten, yapılan işler, söylenen sözler bu anlayıştan hareket edildiğini göstermiyor muydu?

Ben, hiç şaşırmadım, doğrusu. Hatta, cevap vermek gerekir mi, gerekmez mi diye tereddüt ettim. Ama, yazmazsan ve cevap vermezsen, bu sefer de herkes susmuş gibi olacak kamuoyunda. Bu nedenle, bu emirerine cevap veren herkese teşekkür ederim.

Bu beyninde soy sıkıntısı olan şahıs, sonradan sözlerini değiştirdi. Onun için beyninde soy sıkıntısı olan kişi diyorum. Ben dedi yanlış anlaşıldım. Ben de TÜRKÜM dedi.

“Hadi git işine” derler adama.

Bu kişiyi konuşalım, konuşmasına da. Gelin bir başka pencereden daha bakalım konuya.

AKP içerisinden bir tane itiraz yükseldi mi?

AKP içerisinde bu sözlerden rahatsız olan bir kişi bile yok mu?

Parti en üst yöneticilerinin bu sözlerden alınmayacağını biliyoruz. Kimin derseniz… Meselâ, Tayyip ERDOĞAN’ın, Bülent ARINÇ’ın, Hüseyin ÇELİK’in vesaire.

Bunları anladık ve biliyoruz da, bu parti içerisinde bu sözlerden alınacak, gocunacak ve rahatsız olacak kimse kalmadı mı?

Bırakın Ankara’yı, Genel Merkezi, Adana’da kimse yok mu?

Bu kadarı da fazla, bu sözleri kabul etmemiz mümkün değil diyecek bir kişi bile mi yok?

Kendisini Türk hissedip de bu sözlerden alınacak, rahatsız olacak bütün beyinler dumura uğradı, bütün gözler kapandı ve bütün diller kesildi mi? Neden? Neden? Neden?

Siz bundan haber verin.

Yoksa, bir emperyalist uşağı kişi çıkmış, Türk’e düşman odakların emrini yerine getiriyor, güler geçeriz. Ama, bu kişinin temsil ettiği ve mensubu olduğu kurumda buna dur diyecek kimse yok mu? Vazgeçtik, itiraz edecek kadar cesareti olan kimse yok mu?

Bu sözleri duyan yok mu? Ey, Türk Milliyetçiliği yapmış kişiler, ey, Türk olduğunu hâlâ zanneden kişiler, bundan böyle TÜRK lafını ağzınıza nasıl alacaksınız? Bundan böyle nasıl TÜRKÜM diyeceksiniz? Çocuklarınız baba, anne Türkiye’de TÜRK YOKMUŞ derse, hayır sen TÜRK çocuğusun nasıl diyeceksiniz?

Vah ki vah… Yazıklar olsun!

Bu sözleri yazmamak için uzun yıllardan beri HERŞEYE RAĞMEN DİRENİYORDUM. Bu sözlerin kırıcı olduğunu biliyorum. Kendi kırılmalarıma rağmen, bu sözlerin muhataplarının kırılmamaları için kan tükürdüm, soranlara, kızılcık şerbeti içtim dedim. Çünkü, nihai noktada, gerekli itirazı yaparlar diye düşündüm. Ama, bu nihai nokta idi. Türk’e düşmanlığın en son noktası idi. Bu noktada sessiz kalınacak ise, babamın oğlu olsa, bu sözleri söylerim. Aksi takdirde, ben de kendimi aynı kefede görürüm ve bunu da affedemem.

Eğer, hâlâ bu sözleri söylemezsem, Millî Mücadele kahramanlarına ne diyeceğim? Mustafa Kemal ATATÜRK, Kâzım KARABEKİR, Fevzi ÇAKMAK Paşalar başta olmak üzere bu yiğitlere, silah arkadaşlarına ve bunlara inanan Türk Milletine bu dünyada ve öbür dünyada nasıl hesap verebilirim?

 

 

Dershaneler Savaşında Seçim Ateşkesi

0

 

Son günlerde ülke gündeminin bir numarası olan ve hiçbir bilimsel araştırma ve analize dayanmayan “Dershanelerin kapatılması” savaşı, dönüşümün iki yıla yayılması sonucu şimdilik gündemden düştü. Aslında savaşı erteleten, siyasi iktidarın önümüzdeki iki yılda yapılacak üç seçimin riskini göze alamaması oldu. Dershaneciler de “önümüzde iki yıl var, hak ola, rahmet ola” diyerek silahlarını kınlarına koydular. Ama inanın, bu savaş sırasında karşılıklı tahribat o kadar fazla oldu, taraflar o kadar birbirine güvenini kaybetti ki, bu yara kapanmaz.

Ateşkesin ardından Milli Eğitim Bakanlığının bu konuda atacağı adımlar da belli oldu.  İlköğretimden ortaöğretime geçişten sonra ortaöğretimden yükseköğretime geçişte de çoklumerkezi sınavlara geçilecek. Böylece  “Dershanelerin kapatılması” süreci 2015 yılında tamamlanacak. Dershanelerin kapatılmasının ilk adımı olarak İlköğretimin 8. Sınıfında (şimdi Ortaokulun 4. Sınıfında) uygulanan SBS sınavında bir düzenlemeye gidildi. 2013-2014 öğretim yılında uygulamaya sokulan sisteme görealtı dersten (TÜRKÇE – MATEMATİK – FEN VE TEKNOLOJİ – YABANCI DİL – DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ – T.C. İNKILAP TARİHİ ve ATATÜRKÇÜLÜK) yılda iki kez merkezi sınav yapılıyor. Okul notlarının yüzde 30’u ile merkezi sınav notlarının yüzde 70’inin alınmasıyla oluşacak puana göre öğrenciler sınavla öğrenci alan liselere yerleştirilecek.

Bu sistemde her ne kadar okullar arasında ölçme- değerlendirmede ortak kriterler oluşmadığı veöğretmenler arasında sübjektif değerlendirmeler yapanların bulunduğu göz önüne alınırsa, yüzde 30 okul notu oranın yüksek olduğu bir gerçektir. Bu sistem hiç olmazsa Fen, Sosyal Bilimler ve Anadolu Liseleri gibi özellikli liselere sınavsız öğrenci yerleştirilmesinden, bu okulların semt okulu haline gelmesinden daha iyidir. Bakanlık, bu sınav sonuçlarını, okulların ve öğretmenlerin performans ölçümü olarak değerlendirip, gerekli önlemleri alırsa, bu sistemden olumlu bir sonuç da çıkabilir.

İlköğretimden ortaöğretime geçişte yapılan bu düzenleme ile “SBS Dershaneleri”nin sonlandırılması yönünde ciddi bir adım atılmış oldu. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı son açıklamasında “2015’te YGS kalkıyor. Öğrencinin başarısı tek sınava endekslenemez” diyerek ortaöğretimden yükseköğretime geçişte de çoklumerkezi sınavlara geçileceğinin sinyallerini verdi. Zaten ÖSYM Başkanı Ali Demir de, bir müddet önce Üniversiteye giriş sisteminin yeniden şekilleneceğini belirterek bu yönde adımlar atılacağının sinyalini vermişti. Demek ki, Ortaokulda olduğu gibi Lisede de bazı derslerden çoklu sınav yapılarak, oluşacak puana göre üniversitelere yerleşecek. Böylece “Üniversiteye Hazırlık Dershaneleri”nin sonlandırılması planlanıyor.

İnanın “Dershane kapatma savaşı” kolay kolay sona ermez. Mahalli seçimlerden sonra yine hızlanır. Çünkü iki tarafın da kuyruk acısı var. İki taraf da birbirine karşı güvenini kaybetmiştir. Bunun intikamı alınacaktır. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Ayrıca şunu asla unutmayalım, bütün okullarınız ve üniversiteleriniz yeterli kapasiteye sahip olsa da, bir seçme ve eleme ile öğrenci alınacaktır. Bu yüzden de, adı dershane olmasa da, ona benzer mekanizmalar -legal veya illegal- devrede olacaktır.