17.1 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 932

Fatih Sultan Mehmed’in, Oğlu Bayezıd’ın Lalası Fenarizade Ahmet Bey’e Mektubu

Fatih Sultan Mehmet, büyük oğlu Bayezid’a çok sevgi ve saygı beslediği büyük dedesi yıldırım Bayezid’in ismini vermişti. Büyük ümit bağladığı bu oğluna iyi bir eğitim aldırmış, yakın ilgi göstermişti. Ancak Bayezid Amasya’da sancak beyi olarak bulunduğu sırada çevresinin etkisinde kalmış, eğlenceye düşmüştü. Hatta aşırıya giderek eğlence meclislerinde afyon benzeri maddeler bile kullanmaya başlamıştı.

Bu durumunu öğrenen Fatih Sultan çok üzülmüştü. Oğlunun sancak beyliği esnasında Lala Fenarizade Ahmet Bey’i devlet işlerinde yardımcı olsun, danışmanlık yapsın diye Amasya’ya göndermişti. Bayezid’ın eğlenceye ve bu alışkanlıklara düşmesinden dolayı Lalayı sorumlu tuttu ve 5 nisan 1479 yılında Lala’ya bir mektup yazdı. Fatih Sultan, Lalaya mektubunda şunları söylüyordu.

“Şerefli oğlumun Lalası Ahmet ,

Bütün dünyanın boyun eğdiği yüce buyruk sana ulaştığında bilesin ki, şu anda oğlum Bayezıd’in hizmetinde olan Mahmud-ki insanlar arasında ahlaksız huylarının sayısı bilinmez ve de oğlum ile yakın dostluğu bulunan talebe zümresinden Abdurrahman isimli arkadaşının ki halkın dilinde Müeyyedoğlu ismiyle anılmıştır, öldürülmelerini icap ettirecek hayli uygunsuz ve hoş olmayan tavırları ortaya çıkmıştır. Daha önceden de Uğurlu Mehmed’in kaçmasına ve Alaüddevle Bey’in hapse konulmasına ve Aşık Bey’in öldürülmesine sebep olmuşlardı. Ayrıca oğlumun hazinesinin idaresine hıyanet ehli, hayırsız adamları sokup para kaybına yol açtıkları ve Sivas Vilayeti’nin küçüğünden büyüğüne herkesin onlardan ne derecede eziyet çektikleri, benim katıma ayrıntılı olarak bildirilmiş, onların suçlar ve kötü işleri hakkında en ayrıntılı şekilde haberdar olmuşumdur. Bahsedilen kötülüklerinden başka benim oğlumu kendi tabiatı çizgisinden çıkarmışlar, verdikleri telkinlerin yol açtığı şaşkınlık ortamından oğlumun zihni paramparça olmuş. Garip macunlar ve de afyon şurubu ve afyondan yapılmış nice tuhaf keyif verici maddeler getirip birçok yararlarından ve güzel faydalarından bahsederek insanlık dairesinden çıkarıp mizacına rahatsızlık getirmişler.  Sen orada ne iş için oturup duruyorsun. Ve ne bekliyorsun? Böyle bir edepsizliğin farkına varamamak akıl sahibi insanlara yakışan bir tavır değildir. Eğer bilgin dahilinde olup da bilmezden geliyorsan,  bundan büyük hıyanet daha nasıl olur? Şimdi bu hususa bir düzen vermek için seni idam ettirmek en öncelikli iş olurdu. Lakin oğluma verdiğin hizmetin şerefi için ve atalarının yüzü suyu için günah defterine af kalemi çekip, suçunun lekesini merhamet mürekkebi ile kapattım. Ancak bir şartla ki hüküm vardığı anda bir an bile ertelenmesine fırsat vermeden bütün işlerini bırakıp emrimi okuyup, orada söylendiği gibi hareket etmelisin. Şimdi fermanım budur ki: o bedbahtların kirli vücutları oğlumun muhabbet dairesinden uzaklaştırıla. Sen benim güvendiğim sadık kulum olduğundan, benim zihnimde çeşitli tereddütler oluştuğu için ortadan kaldırılması lazım olan bu durum senin tedbirine bırakıldı. Bundan maksadın, oğlumun zihnine bir bozukluk gelme ihtimaline karşın kendi istikbalini, ırz ve namusunu korumak için olduğu kendisi de kabul etse gerekir. Şimdi ne şekilde mümkündür? Devlet tarafından hüküm gönderip tımar ve maaş verilmekle mi yoksa  İstanbul’a davet edip yaramazlıklarına uygun bir çare ile mi olur? Sen benim güvenilir ve doğru bir hizmetkarımsın. Senin tedbirinin mükemmelliğine sonsuz mertebe inancım vardır. Sende umarım ki hıyanetleri bu kadar ortada, veli nimetlerine ve efendilerine fenalık kasteden, bütün kötülüklerin sebebi olan bu iki insanı yok etmek sevabın ta kendisidir. Belki bunun karşılığı olarak dünya ve ahirete ait güzel faydalar ve bol sevap bulacaksın. Uygun olan budur ki, bir yolunu bulup macun ile veya esrar ile veya başka bir yolla ikisine de acele olarak yok edesin. Benim yüce tahtım hizmetinde, Allah’a yemin olsun ki bundan önemli iş ve faydalı hizmet yoktur. Hem o bedbahtların yaptıklarının yazılı suretini ayrıntılı olarak hem de oğlumun macunları, afyon,  afyon şurubu ve diğer keyif verici tohumları ne şekilde kullandığını ve ne zamandan beri buna başlamış olduğunu yazıp bildiresin. Fermanımın sana ne günde, ne zamanda, ne saatte vardığını; senin de ne zaman işe koyulduğunu ve ortadan kaldırma yollarından hangisini tercih ettiğini yazıp bildiresin. Son derece uyanık ve dikkat üzere olasın ki, fermanın içeriğinden senden başka kimse haberdar olmaya. Fermanımı okuyanlar orada söylenenlerin gerçekliğini ve doğruluğunu kabul edip gereğine göre davranıp başka türlü bir harekete girişmeyeler. 1479 senesi Nisan ayının 5. Günü İstanbul’da yazıldı”(1)

Lala Fenarizade Ahmet Bey, çok öfkelenen Padişaha bir mektupla şu cevabı gönderdi.

” Ulu dergaha ve yüce divana değersiz ve kıymetsiz kulu arzı budur ki:

Gönderdiğiniz fermanın muhtevasında, şehzade hazretlerinin adamlarından Mahmudve Müeyyedzade Abdurrahman isimli kimselerin bedbahtlıklarından dolayı ortadan kaldırılmalarının elzem olduğundan bahsedilmiş ve yok edilmeleri ne şekilde gerçekleşir ise geciktirilmeden yerine getirilmesi emredilmişti. Zikr olunan bedbahtların, söylenenlerden daha fazlasını yaptıklarından şüphe yoktur. Lakin şehzade hazretleri ile size arz olunduğu kadar ilişkileri yoktur. Ve fermanınız üzere ortadan kaldırılmaları konusu şehzade hazretlerine bildirildiği takdirde, kabul edeceğinden emin olduğundan kendisinden gizlemeyip olduğu gibi arz olundu. “Yerine getirilsin” dediğinde padişahımızın rızasına göre hareket edildiği bütün gerçekliği ile huzurunuza arz olundu.                                                                                                                                         Kulunuz Ahmed”(2)

Bu durum hem gizli tutulmuş hem de padişahın isteği yerine getirilmişti. Şehzade Bayezid’de babası Fatih Sultan’a bir mektup yazarak, bu maddeler zayıflamak maksadıyla aldığını, bir daha kullanmayacağını belirterek affını istedi. Babasının korkusu ile bu alışkanlıklarından vazgeçen Şehzade Bayezid, İslami itikat içinde yaşayarak tarihte Veli Bayezid diye anıldı.

1-2- 1000 Soruda Osmanlı İmparatorluğu-Erhan Afyoncu-Yeditepe Yay.-İst.2010-C.2-S.42-45 Arası

Siyasi Kavgalar ve Mevlana Ruhu

Yerel seçim için siyasi kavga tüm hızıyla devam ederken, Mevlana’yı anma günü etkinlikleri de yapılmakta. Siyaset, çok zor ve çok sorumluluk isteyen bir iş, siyaset ve Mevlana kelimelerini yan yana getirdiğimizde ne kadar büyük zıtlıklar ortaya çıkmakta. Aslında insana hizmet etme sanatı olan siyaset, bugün çok farklı algılanmakta.

Hemen buradan siz değerli okurlarıma sormak istiyorum. Siyaset deyince ne anlıyorsunuz. Aklımıza siyaset deyince kötü sıfatlar gelmekte. Siyaset, Türkiye de en zor mesleklerin başında geliyor. Siyasete girmeden önce çok temiz pırıl pırıl olan birçok insan kendini dağıtmakta, birçok üzücü olaylara katılmakta. Aslında bu insanı o kötü yollara yakın çevresi ve arkadaşları itmekte.

30 yıldır aktif gazetecilik yaşamımda nice anlı şanlı siyasetçiler gördüm. Nereden nereye geldiklerine şahitlik yaptım. Güzel bir atasözümüz var ne oldum değil, ne olacağım demeli. Nice siyasetçilerin daha sonra düştükleri durum, sırtında taşıdığı insanlar tarafından kötülenmesi, rant işlerine bulaşmaları ve en önemlisi bir hizmet makamı olan siyasi makamın kişisel ve yakın çevreye peşkeş çekilerek, kul hakkına tecavüz edilmesi. Bu yüzden Başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları ve siyaset arenasında görev yapan birçok insanın siyaseti bıraktıktan sonraki acı durumları beni hep düşündürmekte, neden siyasilerimizin bu durumdan ders almadıklarını üzülerek sorgulamaktayım

BAŞKAN ADAYLIĞI YARIŞI

Yıllarca birlikte omuz omuza siyaset yapan insanların siyasi makam hırsı uğruna nasıl birbirlerini yok etmeye çalıştıkları, şikâyetler, iftiralar, gambazlamalar, belden aşağıya vurmalar ve yok etme taktikleri gerçekten siyaset kültürümüzün oluşmadığını göstermekte. Hele bugün, değil bir şehri, evini ve işyerini idare etmekten aciz birçok insanın belediye başkanlığı ve meclis üyeliğine talip olması ise cahil cesaretini göstermekte. Yakın çevremiz başta olmak üzere, Türkiye genelindeki başkan adaylığı yarışına bir bakalım. İnsanlar nasıl birbirini düşman haline geliyor, siyasi makam uğruna ne kalplar kırılıyor, Ne dostluklar bitiyor. Gerçekten siyasetçi olmak, insana hizmet sanatı olan siyasete girmek, bu toz duman ortamında birçok insanı derin derin düşündürmekte.

Siyasetçiler Mevlana hoşgörüsüne sahip olmalı.

Siyasetin bütün kuralsızlığı ile acımasızlığını gösterdiğin bugünlerde 17 Aralık Şebu Arus ve Mevlana’yı anma günlerini siyasetçilerimiz fırsat kabul etmeli. Mevlana’nın özlü sözlerini bir kez daha okumalı. Deyim yerinde ise, Mevlana ruhunu siyasete hakim kılmalıdır. Adaylar belli olacak. Partiler arasındaki siyasi yarış, seçimlerden sonra bitecektir. Gerek adaylık ve gerekse de seçim esnasında kırılan kalpler yıkılan gönüller, kurşun yarasından daha ağır olan dil yaraları hep için için sızlayacaktır. Bu yüzden Mevlana’nın anma etkinlikleri yep yeni bir ruhla gündeme getirilmeli, özellikle siyaset yarışında olan insanlarımız Mevlana ruhunu siyasi ortamda da yaşatmalıdır.

BELH’TEN KONYA’YA MEVLANA YOLU

Mevlana’yı anma etkinlikleri düzenleniyor. Hepsi birbirinin kopyası adeta birçok kültürel değerimiz gibi Mevlana ekonomik ve diğer rantlara alet ediliyor. Mevlana’yı yeniden anlamak ve anlatabilmek için Mevlana’nın dünyaya geldiği Bugünkü Afganistan’ın Belh Şehrine gitmek gerekiyor. Yıllar önce bu bölgede belgesel çekerken, bir suikast’e kurban giden Afgan liderlerden Burhanettin Rahmani ” Biz Afganlılar olarak, Mevlana gibi gönül sultanlarının nasihatlerine kulak verseydik, Afganistan bugün insan kaynakları, yer altın zenginliği ve stratejik konumu itibariyle Dünyanın lider ülkesi olurdu. Bizim ülkemiz bugün kan ve savaşın çizmesi altında inliyor ise, Mevlana ruhundan uzaklaşmamızdan ” diye söylüyordu.

İslam coğrafyası bugün iç savaşlar terör fakirlik ve cehaletin pençesi altında inliyor. Bilgi ve bilişim çağından çok uzak bir durumda. Türkiye deki genel durum ise, diğer ülkelerden hiç farklı değil. Partiler ve siyasi liderler arasındaki kavgalar, cemaatlerin birbirine karşı tutumu, fikirler arasındaki ayrılık, kavga ve düşmanlıkları ufkumuzu kararmakta. Bir de seçim yarışlarının başlaması, yerel seçimlerden sonra, Cumhurbaşkanlığı ve muhtemelen yapılması düşünülen Milletvekilliği erken genel seçimleri 2014 yılını hareketli geçirecektir.

Başta siyasilerimiz olmak üzere, herkes sorumluluğunun bilincinde olarak, makam ve mevki hırsı ile rakiplerini yok etmeden Mevlana hoşgörüsüne sahip olmalı. Siyasiler bunu yapmazsa biz kendi bünyemizde bunları yapmalıyız. Gelin kendimizi bir iyilik yapalım, her hâlükârda Mevlana ruhunu içimizde yaşatalım. Siyasi kavgalardan uzaklaşıp makam ve mevkiimizi insanların kalbini kırmadan hoşgörü ortamında kul hakkına tenezzül etmeden icra edelim. Büyük Yunus’un dediği gibi Vurana elsiz, şölene dilsiz olalım. Gelen tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim. Dünyanın fani olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Mevlana’nın anma etkinliklerin organize edildiğini bugünlerde Mevlana ruhunu içimizde yaşatalım.

Hz. Mevlana Ekseninde Tasavvuf Sohbeti

 

Oğuz Çetinoğlu: Hz. Mevlânâ sevgidir, hoşgörüdür. İnsanları, hangi milletten-milliyetten veya dinden olursa olsun sevgiyle kucaklamaktır. Sevgi ve hoşgörü kavramlarını yorumlar mısınız?

Ömer Tuğrul İnançer: Her şeyden önce şunu bilmemiz lazım: Sevgi, iradî ve aklî bir olgu değildir. Hiç kimse irâdesiyle, aklı ve bilgisiyle ‘Şunu seveyim, bunu sevmeyeyim‘ diye karar veremez ve bu kararını tatbik edemez. Sevgi bir Allah vergisidir. İstediğine istediği kadar verir. Ve insanların genel olarak anlamadıkları bir başka nokta da ‘Allah niye bana az verdi, ona çok verdi’ münâkaşasıdır. Bunun bir tek cevabı vardır: İhsanda adalet olmaz. Çünkü Allah’ın verdiği her şey kulun hak etmesi karşılığı değil, O’nun murâd etmesi ve ihsan etmesi iledir. İhsanın ölçüsü olmaz. Kapımıza gelen bir fakire sadaka verirken bir lira da verebiliriz, bin lira da verebiliriz. ‘Niye bin lira verdin, niye bir lira verdin?’ diye onun bize sual sorma hakkı olmadığı gibi, kulun da Rabbine, yaratılmışın da Yaratıcısına, ‘Bana niye öyle verdin, ona niye öyle verdin?’ diye bir soru sorma hâli olamaz. İşte bunu bu şekilde kabul edip adaletin Rab ile kul arasında değil, kullar arasında ve dünya ile sınırlı bir olgu olduğunu bilirsek ne okluğunu öğreniriz.

Çetinoğlu: İlim sâhibi olmadan bâzı şeyleri anlamak mümkün değil. O halde ilim nedir?

İnançer: Efendim ilim, Allah’ın ilim sıfatının kullarına yansımasıdır ve çok kıymetli bir olgudur. Ancak ilim, irfan hâline yükseltilmeyince kişiye sadece gurur verir. ‘İlim benim bildiğimden ibarettir‘ veya ‘Ben ilmin her şeyini bilirim‘ zannı insanlara galip gelir. Mesela bir hadîs âlimi, kendi bildiğinden ibaret zannettiği ilimle, Kütüb-i Sitte diye bildiğimiz altı tane meşhur hadîs kitabında yazılı olmayan hadîsi hadîs kabul etmem, şeklinde bir gaflete, bir aymazlığa düşebilir.

Hadîs ilminin hakikati Kütüb-i Sitte’yi ezbere bilmek değildir; o, âletidir. Hakîkati ise, hadîs sahibinin, yani Fahr-i Kâinat’ın kim olduğunu bilmek ve O’nunla arayı iyi etmektir. Bir hadîs okuduğunda gırtlağına bir şeylerin düğümlenmesidir, gözünün sulanmasıdır hadîs bilmek. ‘Falanca kitabın filanca sayfasında yazıyor‘ demek hadîs bilmek demek değildir. Onun için bu, ‘Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi murâd ettim, onun için yeryüzünde kendime halîfe yarattım. Böylece kendimi onlara tanıttım, onlar da beni tanıdılar, bildiler‘ mealindeki hadîs-i kudsîyi inkâr edenler ededursunlar, böyle bir hadis vardır.

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah, insana neden hilafet verdi?

İnançer: Cenâb-ı Hakk bilinmeyi, dolayısıyla sevilmeyi murâd ettiği için, bütün yarattıkları içinde en şerefli, en yüksek olan insana hilâfet verdi, yeryüzünde onu halîfe kıldı ve insanlardan, Kendisinin bilinmesini, dolayısıyla sevilmesini istedi. Bunu, yarattığı insanlar kendi kendilerine yapamayacakları için, ilk dünyaya gönderdiği insan olan Âdem(as)’ı aynı zamanda peygamberlikle görevlendirdi. Ama ilk itiraz da Hz. Adem’in bizzat kendi evlâtlarından geldi. Habil-Kabil meselesini hatırlayalım. İkisi de peygamber çocuğu ama biri katil, biri maktul. Lâf aramızda, ‘İlk ölüm hâdisesi bir katldir ve kadın yüzündendir.’

Çetinoğlu: Kadın yüzünden…?

İnançer: Biliyorsunuz. Bu söz, şaka yollu, kadınlarımıza iftiradır. Kadın yüzünden değildir, nefs yüzündendir. Dikkat buyurun. Nefsaniyyettir ilk cinayetin sebebi. İlk cinayet ve ilk ölüm… Nefsaniyyet ‘ben’ demektir.

İşte bütün bu oluşumdan sonra insanların Allah’a olan muhabbetlerinin izhar edilmesini, insanlar kendi kendilerine beceremeyecekleri için peygamberler gönderildi. Bütün peygamberler, âhir zaman peygamberi Efendimizin müjdecisi olarak geldi ki bu İncil’de gayet sarih olarak anlatılmıştır. Diğerlerinde de bu sarahat, bu açıklık vardır. Ve Hz. Peygamber’den sonra, peygamber vârisi olan, hatta Benî İsrail’in peygamberleri seviyesinde oldukları bizzat Peygamber tarafından ilan edilen- âlimler ve ârifler tarafından bu hakîkat etrafa yayıldı. Bu âlim ve âriflerin biri, Hz. Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Rûmî’dir. Sevginin; kâinatın yaratılış, varoluş ve özellikle de idâme sebebi olduğunu bilmemiz lazımdır. Bunu biz, evvela Hz. Peygamber’den öğrendik.

Çetinoğlu: Sevgi meselesi böyle. Ya aşk?

İnançer: Bazen kendimizi çok dar çerçeveler içerisine koyup kelimelerin üzerinde durarak kendi kendimizi prangaya hapsediyoruz. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de ‘aşk’ kelimesi olmadığından, kulun Rabbine, Habîbullah’a ve evliyâullaha olan aşkının mümkün olamayacağını iddia eden, kendini ve beynini prangaya vurmuş zavallılar var.

Bakara Sûresi’nin 165. âyeti ‘Eşeddü hubben lillâh. (Müminlerse) Allah’ı daha şiddetle severler‘ neyi anlatıyor? Şiddetle sevmenin adına aşk derler yahu. Bu kadar basit. ‘Eşeddü hubben lillah’ İşte Kur’ân-ı Kerîm’deki aşkın tarifi! Bu aşkın sembolize olmuş kişisi Hz. Mevlânâ’dır. Peki, diğer evliyâullah hazeratı, diğer pîrân-ı kiram, Hz. Abdülkâdirler, Hz. Ahmed er-Rifâîler, Hz. Ahmed Yesevîler, Hz. Hacı Bektaş-ı Velîler… Bunlar âşık değil mi? Âşık. Ama Hz. Mevlânâ’da bir sembolizasyon var. Bu neye benzer? îmân ve sıddîkiyyet deyince aklımıza hemen Hz. Ebû Bekir gelir. Ömer, sâdık değil mi? Osman, Ali, sâdık değil mi? Adalet deyince aklımıza Hz. Ömer gelir. Ebû Bekir, Osman, Ali âdil değil mi? İman ve hayâ deyince aklımıza Hz. Osman gelir. Ebû Bekir, Ömer, Ali hayâ sahibi değil mi? Gazâ ve ilim deyince Hz. Ali aklımıza gelir. Ebû Bekir, Ömer, Osman sahib-i gazâ değil mi? Radıyallâhu anhüm ecmaîn. Sembol olmaları, en yukarıda olarak görülmeleri sadece mütebâriz yani belirgin vasıflarının öne çıkması dolayısıyladır. Yoksa Hz. Ebû Bekir, Sıddîk-i Ekber de Hz. Ömer hâin mi? Estağfirullah el-azîm.

Çetinoğlu: Hz. Mevlânâ’nın aşkı nasıl bir aşktır?

İnançer: Hz. Mevlânâ’nın aşkı Resûlullah Efendimizin aşkından asla ve kat’a farklı bir şey değildir. Hz. Mevlânâ gökten zembille inmemiştir. Kendine mahsus evveli, kendinden sonra da ilerisi olmayan bir zât-ı şerîf değildir. Bir dağ silsilesi içinde muhtelif zirvelerden biridir.

Ama ne yazık ki tasavvuf hayatımız, Türkiye’de, 1925’ten sonra birtakım sebeplerden dolayı sınırlandırıldığı ve bir kısmı da yer altına indiği için; hakîkîsi, sahtesi, menfaat celbi için olanı, Allah rızası için olanı birbirine karışmış vaziyettedir. Çünkü otoritesiz ve müeyyidesiz bir kurum yürümez. Adam çıkıyor ortaya ‘Ben şeyhim‘ diyor. Ne malum? Senin şeyhliğini kim kontrol ediyor? Eskiden bir kontrol müessesesi var. Meclis-i Meşâyih, Reîsü’l-Meşâyih, Şeyhülislamlık makamı var. Şimdi öyle bir makam yok. Yok farz edildiği için müeyyidesi yok. Ve tabiî gazetecilerin ağzına sakız olmak üzere bir takım sahte şeyhler ortada geziyor.

Çetinoğlu: Mevlevilikte durum farklı olmalı

İnançer: 1950’li yıllardan sonra Mevlevi âyini, bir anma merasimi hâlinde, iki tane semâzen dönsün, üç tane ney çalsın diye başladı. Sonra radyodan, daha önceki yaşlı Mevlevî büyüklerinden alınan bilgilerle ve yapılan tâlimlerle semâzenler ve mutrib yani Mevlevî müziğini icra edecek olanlar yetişti. Daha sonra normal âyin yapılmasına da müsaade edildi. Aşağı yukarı 1953 – 1954’ten beri, -demek ki elli küsur senedir- Türkiye’de diğer tarîkat ritüelleri bilinmeden, sadece Mevlevîlik ritüeli bilinir olunca Hz. Mevlânâ bir moda hâline geldi.

Çetinoğlu: Moda…?

İnançer: Hakikatleri söylemek gerekir. Bugün dünyanın Hz. Mevlânâ üzerinde durması bir modadan ibarettir. Bu modanın iki ayağı daha vardır: Biri İbnü’l-Arabî, biri Râbiatü’l-Adeviyye… Çünkü batı toplumu maddiyattan mutlu olamadığını anlamış, keşfetmiş; en muhtaç olduğu şeyin muhabbet, sevgi ve onun zirvesi olan aşk olduğunu hissetmiş; Hz. Mevlânâ’nın da bu aşkın sembolü olduğunu fark edip, Hz. Mevlânâ kapısına müracaat etmiştir. Ve İbnü’l-Arabî Hazretlerinin ortaya en açık bir şekilde koyduğu -icad ettiği değil- vahdet-i vücûd telakkisi ile batı telakkisindeki panteist düşünce arasında kendilerince bir paralellik kurdukları için İbnü’l-Arabî’yi tetkik etmeye başlamışlardır. On dokuzuncu asrın sonlarında oluşmaya başlayıp yirminci asırda dünyayı saran feminizm rüzgârı ile de Râbiatü’l-Adeviyye Hazretlerinden İslâm’a girmeye, İslâm’ı öğrenmeye çalışmaktadırlar.

Çetinoğlu: Hz. Mevlânâ’nın moda oluşu, O mübârek zâtın değerine halel getirir mi?

İnançer: Mevlânâ’nın moda olması demek, kıymetinin, değerinin az olması demek değildir. O ayrı mesele. Hz. Mevlânâ’nın hoşgörüsü diye bir konuyu ben asla kabul etmem. Sakalımı o yolda ağarttım. Bu İslâm’ın hoşgörüsüdür. Bunun en büyük misali; kronolojik olarak birinci misali Hz. Ömer (ra)’dir. Kudüs’te Hz. Ömer’in neler yaptığını biliyor muyuz?                                                     Kiliseyi, yere halı serip, cami yapmak isteyenlere Hz. Ömer İtiraz etmiştir: ‘Bu onların ibadethanesi. Bana bir jest yapmak istiyorsanız, bakın şurada boş bir arsa var, oraya dört duvar çevirin, orası mescit olsun.’ Hâlâ duruyor, o mescid. Kudüs’e gidenler bilir. Hz. İsa’nın cenazesinin gasledildiğini kabul edenlerin; yani Hıristiyanların o kilisesine sırtınızı verdiğiniz zaman sağ köşedeki küçücük binâ Hz. Ömer Mescidi’dir. İşte bin dört yüz senedir duruyor orada. Birtakım insanlar Kubbetü’s-Sahra’yı, Hz. Ömer Mescid’i zanneder. Kubbetü’s-Sahra başka bir şeydir, Mervan bin Abdülmelik’in yaptırdığı âbidevî bir binadır. O ayrı mesele.

Daha sonra gelelim, Resûlullah Efendimizin Medine’de, özellikle Yesribli yerli Yahudilerle yaptığı Medine Antlaşması’na… Londra’daki Magna Carta’yı biliriz İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni biliriz. Medine Antlaşması’nı çoğumuz bilmez. Bir kısmımız belki yeni duyuyoruz. Bir Medine Akdi vardır. Çok önemli bir sosyal olgudur.

Daha sonra Osmanlı zamanına gelelim, birçok zamanları atlayalım, Sultan Mahmud Han zamanında İstanbul’da yapılan nüfus sayımında 350.000 nüfus vardır. 160.000’i gayrimüslimdir. Biz asırlarca, Yahudisiyle, Süryânisiyle, Hıristiyanıyla beraber yaşadık. Altlı üstlü, komşu komşu, bahçe bahçe evlerde yaşadık. Onlar bizim kandilimizi, bayramımızı tebrik ettiler; biz onların paskalyalarını, noellerini kutladık. Çünkü Bakara Sûresi 256. âyette buyurulduğu gibi ‘Lâ ikrâhe fi’d-dîn /  İslâm’da zorlama yoktur.’ Teklif edersin. Kabul ederse din kardeşin olur, kabul etmezse reaya olur. Yani vergisini verir, oturur. Bir problem olmaz. Hz. Mevlânâ’nın ortaya koyduğu prensipler bu prensiplerden gayrı ve -estağfirullah- daha üstün bir prensip değildir. Öyle görmek isteyenler var. Estağfirullah, İslâm’ın üstünde görmek isteyenler var. Çünkü kendi yazdıklarını ve kendisi hakkında yazılmış yazıları yeterince okumuyoruz.

Çetinoğlu: Okuyanlar bilir… Hz. Mevlânâ çok açık olarak ifâde etmiş

İnançer: Evet! Diyor ki: ‘Men bende-i Kur’ân’em. Eger can-dârem Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem Eger naklkûnedcüz în kes ezgüftârem Bîzârem ez 6 vez ân suhen bîzârem.

Tende canım olduğu müddetçe ben Kur’ân’ın sâdık bir bendesiyim. Ben o seçilmiş Ahmed’in [yani Muhammed (sav)’in] ayağının tozuyum. Bu sıfatla, yani Peygamberin ayağının tozu olarak bir şeref kazandım. Eğer benim hakkımda bundan başka bir söz söyleyen olursa, o sözden de, o sözü söyleyenden de dâvâcıyım, şikâyetçiyim.

Bu dörtlük, kendi rubaisidir. Başka bir delil aramaya lüzum var mı? Hz. Mevlânâ’nın aşk hakkında söylediği beyitlerde de ifâdesi çok yüksek, insanın hem gönlüne hem aklına hitap eden sözler var. Ama bütün bu sözlerinde Peygamber (sav) asla devre dışında değil.

Aşkast târik-i râh-ı Peyamber-i mâ Mâ zâde-i aşkam ü aşk mâderi mâ

Benim Peygamberimin yolu aşk yoludur. Ben aşk çocuğuyum ve benim anam aşktır.’ beyti, Mesnevî-i Şerîf içinde de bütün rubâîleri içinde de aşk hakkındaki en önemli sözüdür. Daha ne desin? Ama benim aşkımın yolu, Peygamberimin yoludur, gayrı bir şey değildir, diyor.

Maalesef iki büyük grup var: Bir kısmı sofular grubu, yani ‘Kıl beşi, ye aşı, yat aşağı, başka bir şey yok‘ diyenler; bir kısmı da, kendi nefsâni eksikliklerine Hz. Mevlânâ’yı perde yapmak isteyenler… Namaz yok, niyaz yok, hiçbir mükellefiyeti yerine getirmek yok; kuru kuruya sevgi iddiası… Sevgi iddia edene şöyle sorarlar: ‘Peki seviyorsun da sevdiğin gibi olmak için ne yapıyorsun?’ Sevgi; ölçüsü, tartısı fedakârlık olan bir varlıktır.

Mesela, diyor: ‘Ben Mevlânâ’yı çok seviyorum.’

Peki, Mevlânâ gibi namaz kılıyor musun?’

Hayır, canım, o hoşgörüye dâhil.’

Yok böyle bir şey, bu senin kendi tembelliğin. Ahmed Eflâkî’nin kitabından bir alıntı aktarayım.

Hz. Mevlânâ’nın aynı zamanda dünürü, yani gelininin babası olan Selâhaddîn-i Zerkûbî-i Konevî anlatıyor: ‘Bir kış gecesi odasında Hz. Pîr’le sohbet ediyorduk. Allah ve Resûlullah aşkından bahsederken öyle bir hararet, öyle bir iç yangını geçirdi ki Hz. Pîr, kapıyı açtı, dışarı çıktı, serinlemek için. Gitti gelmez, uçtu konmaz. Bekledim, bekledim gelmedi. Kapıyı araladım, baktım; namaza durmuş. Namaz kılıyor. Şimdi biter namazı, gelir diye biraz daha bekledim. Yine gelmeyince çıktım dışarıya, baktım; secdede. Şimdi kalkar secdeden diye bekledim; kalkmıyor, hâlâ secdede duruyor. Eğildim baktım, ona bir hâl mi oldu acaba, kalp krizi mi geçirdi, öylece kaldı diye. Eğildim baktım; ellerinin arasında başı, mübarek dudakları oynuyor. Ya zikirde ya duada. Ağlamış. Gözyaşı, o soğuğun tesiriyle gözü ile tahta arasında buz tutmuş. Kendinde değil. Ağzı çalışıyor ama şuurunda değil. Eğer kaldırmaya çalışsam o buz parçası yanağındaki deriyi alacak, rencide edecek. Hohlaya hohlaya buzu erittim. Sonra kucakladım, zorla aldım içeriye götürdüm. Soğuktan iyice hasta olmasın diye.’

Hz. Mevlânâ’nın namazıydı bu efendim. İşimize gelse de gelmese de hakikat budur. Alnı secde-i Rahmân’a değmemiş insanların, mükellefiyetlerini yerine getirmemiş insanların, kusurlarını itiraf edip özür dileyerek, ‘yaparım inşallah‘ demeyip de ‘ne lüzumu var efendim‘ diye Hz. Mevlânâ’ya sığınmalarının adı ‘hoşgörü‘ değil, olsa olsa ‘boş görü‘dür.

ÖMER TUĞRUL İNANÇER:

Hukukçu, Türk tasavvuf düşünürü ve müzisyeni, radyo ve TV programı yapımcısı Ömer Tuğrul İnançer, 1946 yılında Bursa’da doğdu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak, çeşitli kuruluşlarda hukuk müşâvirliği yaptı. Tahsil hayatı süresince özel olarak müzik dersleri aldı.  1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Târihî Türk Müziği Topluluğu’nda sanatkâr-müdür olarak çalışmaya başladı. 2011 Haziranında yaş haddinden emekli oldu. Ayrıca TRT için yapmış olduğu dinî sohbet programları vardır. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misâfir sanatkâr ve konuşmacı olarak yer almış, birçok yurtiçi ve yurtdışı konserlerde müzik faaliyetlerinde bulunmuştur. Türk kültürü ve sanatı ile ilgili çalışmalarına devam etmektedir.

733. – 736. Vuslat Yıldönümü Mevlevî Âyini’nde TRT programında sunuculuk ve yorumculuk görevini üstlendi. Tasavvuf konularında pek çok yurtiçi ve yurtdışında konferanslar verdi, seminerlere katıldı. Ayrıca çeşitli makaleleleri, Ansiklopedi maddeleri ,röportajları ve 8 kitabı yayınlandı.

Yayınlanmış Kitaplarından bâzıları: Dinle Neyden / Gönül Gözü /Sohbetler/ Vakte Karşı Sözler/ Ö. Tuğrul İnançer ile Gönül Sohbetleri/Bir Muhammedi Âşık Hz.Mevlânâ/Muhabbet Peygamberi Hz. Muhammed / Şarkılar Seni Söyler

Ömer Tuğrul İnançer evli ve biri psikolog diğeri ekonomist iki evlat babasıdır.

 

 

Fethiyespor’un Düşündürdükleri

 

Atatürk, Cumhuriyet ve milli devlet düşmanlığı trafikten spor sahalarına da sıçradı. Geçenlerde Denizli’de bir aracının üzerinde Atatürk çıkartması var diye açılımcı zihniyet ceza kesmişti. Ülke maalesef bir çok alanda yönetenlere karşı savunulur hale gelmiştir. Sanki yeni bir Mondros Mütarekesi imzalanmış ve ülke adeta paylaşılmaya hazır bir hale sokulmuştur. Bütün bunlar demokratikleşme ve açılım aşkı uğruna yapılıyor. Aslında biz tarih boyu tavizlerle dolu açılımlara doyamadık. “Dilimizi kabul ettirdik; toprağımızı da kabul ettireceğiz” diyen terör örgütünün siyasi kolu Mecliste yumruk sallar hale geldi.

Fethiyespor futbol takımı Fenerbahçe’yi İstanbul’da Türkiye Ziraat Kupasından eleyerek sürpriz yaptı. Tebrik edilmesi gereken bu takımımız maçın başında göğüslerinde “Yüce Atatürk” ifadesiyle sahada yer aldı. TFF buna tepki duyarak Fethiyespor’u Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na sevk etti. Burada önemli olan; kulübe ceza verilip verilmemesi değil; disipline sevk edilmiş olmasıdır. Rabia işareti ve selâmı verenler için herhangi bir işlem yapılmadı.

Galatasaray’da oynayan iki yabancı futbolcu geçenlerde ölen ve bir ara Atatürk Barış Ödülü’nü almayı reddeden Mandela’ya saygı ve teşekkür yazılı tişörtlerle göründüler. Onlar da disiplin kuruluna verildiler.

Anlaşılan ülkenin itibarını içeride ve dışarıda kırmak için bazıları gerekeni yapıyor. Bu ülkeye, onun değer ve sembollerine bu ölçüde düşman bir siyasi takımın olabileceğini doğrusu kimse tahmin edemezdi. Yine de şükredelim ki yargısız tutuklanmadılar.

Konunun bir önemli boyutu da, hangi ligde oynarsa oynasın; takımların gücünde ve oyuncu kalitesinde dikkat çeken bir iyileşmedir. Kimse kimseyi artık küçük göremez.

Geliniz değişik dallarda ve liglerde oynayan sadece futbolcularımıza değil; bütün sporcularımıza sahip çıkalım ve önem verelim.  Yabancı sayısını anlaşılmaz derecede artırır ve ülkeyi yaşlı ve kalitesiz futbolcu çöplüğüne çevirdikçe; milli Takımlarımıza oyuncu bulmakta zorlanıyoruz. Oynayanların da mevkiinde yedekleri bulunamıyor. Türk çocuklarına güvenelim; geçici başarılar ve yönetici reklamı için olmadık yabancı transferleri yapıp genç nesilleri yok saymayalım. Fethiyesporun haklı tavrı, Cumhuriyetin değerlerine, milli devlet ve üniter yapıya bağlılığın bir ifadesidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın sorumluluğudur.

Spor ile ilgili konular genel kültür ve devlet politikası ile birlikte yürütülebilir. Türk çocuğu Naim Süleymanoğlu’na Türk yemeklerini beğendin mi diye sorulmaz. Ekranlara çıkarılan bazı soydaş gazeteci ve yazarlara bir ara “Türkçen ne kadar güzel; nerede öğrendin” diye sorulursa; “Türkçe benim anadilim ve anam öğretti” şeklinde de cevap alınır. Bazı havalı programcıların bu ve benzeri konulara dikkat etmeleri gerekiyor.

Ankara’da DTCF’de II.Abdülhamit Sempozyumu’nu protesto eden bazı gençleri anlamak zor. Yanlış ezberleri bırakıp artı ve eksisiyle Abdülhamit’i öğrenelim ve onunla uğraşmayı bırakalım. Osmanlıyı kuran Türk unsuru ve geleneğine bağlı olanları bazıları ile bir tutmayalım.

 

 

Bu Toprağın Kokusu

 

Yerinde sayıyorsan, yol alınmaz yürünmez,

Yatan aya gidemez, onurlular sürünmez,

Tevekküllü çalışır, bir hırkaya bürünmez.

Şafak attı gün doğar, uykudasın bak hala,

Bari çabuk toparlan, geç değildir pek ala.


Hani tahtlar krallar, ülkeler şimdi nerde?

Tarih acı tekerrür, haydi göğsünü ger de,

Gafletin sonun olur, kapanırsa son perde.

Cehaletle savaş sen, dünde kaldı ok pala,

Tembellerin ödülü, bedbahtlıktır pek ala.


Başlasın geç kalmadan, fezaya seferlerin,

Yıldızlarda tur atmak, keşfe aç neferlerin,

Gelecektir ardından, en kutlu zaferlerin.

İnsanlık muştu bekler, mutluluğu yakala,

Huzura hizmet eden, kıymetlidir pek ala.


Gayret elbet şiardır, heba olmaz terlerin,

Kalelere tuğ dikmek, yılmaz yiğit erlerin,

Sahibi sen göklerin, bu deniz ve yerlerin.

Bilim ile mamur et, güvenme şansa fala,

Güneş önden gidene, doğacaktır pek ala.


Bu toprağı bir kokla, bu rayiha nedendir?

Müşfik bağrında yatan, nice şehit bedendir,

Ömrünü göz kırpmadan, ona feda edendir.

Bu yüzdendir lezzeti, benzer şekere bala,

Uğrunda can verilen, kıymettedir pek ala.

 

 

Türk’ün (İnsan) Hakları Günü!

 

10 Aralık İnsan Hakları Günü… Herkes bir şey söylüyor. Ancak geçmişe ve günümüze baktığımızda mensubu olduğum Türk Milleti’nin de, insan hakları yönünden büyük bir mağduriyete uğradığını görüyorum.

İsterseniz tarihin tozlu sayfalarını şöyle bir karıştırın… Türk’ün hükümdar gözüktüğü devletlerde bile Türk çoğu zaman mağdur. Tıpkı bugünkü gibi!

Ölümünün ardından bir yıl geçen ve hala yokluğuna alışamadığımız Türk Dünyası’nın aksakalı Prof.Dr. Turan Yazgan Hocamız bakın ne diyor: “Biz kimseye kötülük yapmadık. Katliam bizim tarihimizde yoktur. Ama en çok katledilen millet, Türk Milletidir. Balkanlardan beş milyon insanımızın katledilmesi sonucu döndük biz. Arap Yarımadası’ndan,Yemen’den nasıl döndüğümüzü, nasıl katledildiğimizi hepiniz biliyorsunuz. Sovyetler Birliği döneminde 100 milyon Türk kaybettiğimizi de unutmayın… Bunlar katliamla değil ama temessülle yani Ruhban Okulları’ndan, anaokullarından başlamak sureti ile Ruslaştırılarak, harplerde öne sürülerek veya tehcirle, cebri göçlerle… Anadolu’nun etrafında ne kadar Türk yaşıyorsa, sınırlarımızla bitişik, hepsi cebren göç ettirildi ve yollara serpildi. Yarısını öyle kaybettik. Bunlar yalnız Kırım Türkleri değil, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk, Ahıska Türkleri… Hepsi bu bir çeşit tehcir katliamına uğradılar.” Bunları insan hakları günü dediğimiz bu günde duyabiliyormusunuz? Dile getirenler, peşini arayanlar varmı? İnsan Hakları Dernekleri’nden bir söz işitebiliyormusunuz? Hemen dediğinizi duyar gibi oluyorum: “Bu insan hakları derneklerinin hepsi kürtçü,ermenici,rumcu,süryanici velhasıl hepsi Avrupacı…” diye. Yani Türk’ün haklarını koruyacak bir insan hakları derneği bile kuramamışız. Öyle mi?

Hadi bunlar tarihte kaldı! Günümüzde Irak Türkmenleri’nin Türk oldukları için çektiği çilenin farkındamısınız? Ya ortaya taş gibi düşen bir gerçek olan Suriye Türkmenleri ile ilgilimisiniz? Rodos ve İstanköy Türkleri’nin içinde bulunduğu gayri insani durumu biliyormusunuz? Yeter ki sesleri duyulsun diye bir musibet (!) bekleyen Batı Trakya Türkleri’ni hatırlıyormusunuz? Bulgaristan’da 1984-1989 arası hıristiyan mezarlıklarına gömülen müslüman Türkler olduğunun farkındamısınız? Keşke Atatürk, bizi düşündüğü gibi Trakya’ya yerleştirseydi diye hala şikayetlenen Moldovya’daki Gagauz Türkleri’nden haberdarmısınız? Bunların uğradığı insan hakları ihlallerini gidermek için bir şey yaptınız mı? Veya yapmayı düşünüyormusunuz? Desenize biz Türkiye Türklüğünü bile sıkıntıya düşürdük, onlara nasıl derman olalım diye !!!

Kara mizah örneği ama bari Türkler Türklerin uğradığı insan hakları ihlallerinin peşine düşmüyorsa; ülkemizde ve yurt dışında kurulu bulunan insan hakları kuruluşları işin peşine düşse diye düşünüyor insan…

Justin McCarthy”Güneydoğu Kafkasya’ya ve Balkanların çağımızdaki haritasında oldukça homojen nüfusa sahip devletler, onları Osmanlı Türk İmparotorluğu’ndan ayıran savaş ve ayaklanmalar sonucu oluşmuştur.Bunların her birinin ulusal ve dini birliği,oralardaki Müslüman Türk nüfusun kovulması sayesinde ulaşılmış bir sonuçtur.” diyor. Ben buna soykırmları da eklemek istiyorum. Bunlarında insan hakları çerçevesinde ve özellikle 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde dile getirilmesi gerekir diye düşünüyorum… Yine Elizabeth E. Bacon’un bizzat 1933-1934 yılları arasında gezerek kaleme aldığı “Esir Orta Asya” eserinden de anlıyoruz ki; gerek Çarlık Rusyası gerekse Sovyet Rusyası döneminde Türklerin üzerinden siyasi,kültürel, ekonomik olarak silindir gibi geçilmiş ve darma duman edilmişlerdir.

Yarın yani 11 Aralık’ta ölüm yıldönümünde bir kez daha anacağımız Büyük Türkçü Nihal Atsız‘da içinde bulunduğumuz durumun tahlilini şu satırlarla yapıyor: “Milletler sosyal alanda, kendi çıkarlarına elverişli olan bakımından hareket ederler. Milli çıkarı arkaya atıp da tarafsız davranmaya kalkmak, gerçekte tarafsız olmak değil, karşı tarafların yanında yer almak demektir. Aydınların bu türlü gafletlerini milletler çok acı şekilde çeker.”

Hem Turan Yazgan Hoca’yı,Nihal Atsız’ı hemde insan hakları ihlallerine uğramış bütün Türkleri rahmetle anıyorum… Bırakın kimse onları hatırlamasa da bir garip Türk olarak bu anlamlı günde onların haklarını biz arayalım!

Çünkü Türk’ün uğradığı ve peşine insanlık alemince hatta Türkiyeli zevatça da düşülmeyen insan hakları ihlalleri gerçekten yürek yaralayıcıdır. Türkiye yalnızca Türklere ait değildir anlayışının ülkemiz üzerinde hakim olduğu bugünlerde, merhum Nihal Atsız’ın dediği gibi; Türk Aydını’nın sessiz kalışı da Türk Milleti’nin çekeceği büyük acıların habercisidir diyorum…

 

 

Kışı Bahara Çevirmek

 

Yüce Allah kâinatı bir düzen ve disiplin içinde yaratmıştır.Güneşin doğup batması, güneşin kendi yörüngesinde akıp gitmesi (Yâsîn, 36/38);dünyanın güneş etrafında, ayın da dünyanın etrafında dolaşması, yıldızların gökyüzünde dizilişi, yağmur ve karın belli bir ölçü içinde yağması, topraktan çeşit çeşit bitkilerin yetişmesi vb. hep bu muazzam düzenin ahenk içinde devam etmesinin bir sonucudur.

Yüce Rabbimizin koyduğu nizam gereği zaman geçmekte, günler, haftalar ve aylar geçtikçe de mevsimler değişmektedir. İlâhî takdir gereği gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişi gibi(Âl-i İmrân, 3/190)ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimleri de bir düzen içerisinde birbiri ardınca gelmektedir. İşte yine bir kış mevsimine daha girmiş bulunmaktayız.

Dört mevsim insan ömrünün misalidir adeta. Tabiatın yeşillendiği ve hayatın canlandığı ilkbahar insanın doğuşunu ve çocukluk yıllarını; meyvelerin olgunlaştığı yaz mevsimi insanın gençlik yıllarını; mahsullerin hasat zamanı olan sonbahar insanın olgunluk ve yaşlılık dönemini; bembeyaz örtüsüyle kış ise, bizlere ölümü hatırlatmaktadır. Ardından tekrar baharın gelişi ise ölümden sonra dirilişi temsil etmektedir. Kışın gelmesiyle ölüm sessizliğinebürünen tabiat, baharla birlikte yeniden canlılığına kavuşur.

Mevsimler içerisinde kış, insanlar için olduğu kadar, diğer canlılar için de hayat şartlarının zor ve meşakkatli olduğu bir dönemdir. Havaların soğuması ve yoğun kar yağışı barınma, ulaşım, beslenme ve sağlık sorunları gibi pek çok problemi de beraberinde getirmektedir.

Müslüman her şart altında hayır üzere bulunur, hatta olumsuz şartları bile fırsata dönüştürmesini bilir. O, hangi durumda olursa olsun daima kulluk şuuru içerisinde hareket eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Mü’minin işine şaşılır! Onun her türlü işi hayırdır; güzel bir nimete kavuştuğunda şükreder, bundan dolayı hayra erer; başına bir bela gelse sabreder, yine hayra erer.”(Müslim, Zühd, 14)

Mesela bir mü’min servet sahibi olduğunda, infakta bulunarak bundan kazançlı çıktığı gibi, fakirlik zamanında sabrederek yine kazançlı çıkmayı başarır. Sağlıklı olduğunda Allah’a şükrederek ve bedenî ibadetlerde bulunarak sevap elde ettiği gibi, bir hastalığa yakalandığında da Allah’a hamd eder, sabırla O’ndan şifa diler,böylece yine manevî kazanç elde eder. Kısaca mü’min, nimete nail olduğunda da, bir musibetle karşılaştığında da Hakk’ın rızasını gözeterek, her halükârda kazançlı çıkmasını bilir.

Bunun gibi; mü’min, hayat şartlarının zorlaştığı kış mevsimini de kendi lehine çevirebilir. Bunun için kış mevsiminin olumlu yönlerinin farkına varmalı ve bunları iyi değerlendirmelidir. Uzun kış geceleri bu mevsimin bizlere getirdiği bir fırsattır. Diğer yandan geçimini tarım ile sağlayan ve bu iş için senenin üç mevsimi emek sarfeden ve yorulan insanlar bütün bir kış dinlenebilmektedir. Bu manada yılın bu dönemi Müslümanların ibadetlere daha fazla yoğunlaşmalarına imkanı sağlamaktadır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kış mü’minin baharıdır”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 75)buyurmuş ve mü’minler için kışın bir fırsat olduğunu bildirmiştir. Kış mevsiminin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini de hadis-i şeriflerinde şöyle açıklamıştır: “Kışın gündüzler kısalmıştır, mü’min oruç tutar; geceler de uzamıştır, geceyi ihyâ eder.”(Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 718)“Kışın oruç tutmak, serin bir ganimettir.”(Tirmizi, Savm, 74)Allah Resûlü kışın gelmesiyle beraber gündüzlerin kısalmasını, gecelerin de uzamasını bir fırsat olarak görmüş, gündüzlerin oruç tutularak, gecelerin de namaz, dua, zikir, Kur’an kıraati vb. ibadetlerle değerlendirilmesini tavsiye etmiştir.

Bu mevsimi Rabbimizin bir ikramı olarak görmeli, gündüzlerini kaza ve nafile oruçlarla, gecelerini de diğer ibadetlerle ve özellikle de teheccüd namazları ile değerlendirmeliyiz. Çünkü dinimizde gecelerin ihyasına ve teheccüd namazına büyük önem verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de uykusundan ve istirahatinden fedakârlık yaparak geceleri ihyâ edenler, seher vakitlerini tövbe istiğfar ile değerlendirenler şöyle övülmektedir: “Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.(Zâriyât, 51/17,18)Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Kim gece uyanır, hanımını da uyandırır ve iki rekat namaz kılarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlardan yazılır”(EbûDâvûd, Salât, 307)buyurarak geceleri ibadetle geçirmenin faziletini bildirmiştir.

Müslümanlar olarak, içinde bulunduğumuz şartlar ne olursa olsun asla rehavete düşmemelive tembellik yapmamalıyız. Biz mü’minlerin hayatında boş zaman diye bir kavram yoktur. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz her anı dünya ve ahiretimizefaydalı olacak meşguliyetlerle değerlendirmeli; uzun kış gecelerini ibadet ve taatlerle, camilerde cemaate ve cami derslerine katılmak suretiyle bahara çevirmeliyiz.

 

 

Kaliteli Yaşamda Dengeli ve Sağlıklı Beslenmek

 

Tıp biliminin kurucusu olarak bildiğimiz HİPOKRAT’ın, dengeli ve sağlıklı beslenmeye ışık tutan çok güzel bir sözü vardır: “Yediklerimiz ve içtiklerimiz ilaçlarımız; ilaçlarımız da yediklerimiz ve içtiklerimiz olsun”. Buradan anlaşılan neyi, nasıl, ne zaman yiyip içtiğimiz, sağlıklı ve kaliteli yaşam bakımından oldukça önemlidir.

Biliyoruz ki, yaratıcımız doğada bizim biyolojik ve metabolik yapımıza, sindirim ve dolaşım sistemimizin laboratuvarına uygun gıdaları doğada bize sunmaktadır. Doğadan gelen, endüstriden geçmemiş, katkı maddesi kullanılmamış, koruyucu eklenmemiş, suni tatlı ve şekerlerle güya lezzetlendirilmemiş, genetiği ile oynanmamış, gıdalar sağlığımıza uygundur.

Raf ömrü uzun olsun diye koruyucu maddeler kullanılan, içerisine lezzetlendirici ve sahte tat verici kalitesiz şekerlerle albenisi yükseltilen, genetiği ile oynanan, eskiyen ve bayatlayan her türlü gıda sağlığımıza ve kalitemize kısa ve uzun vadede zarar getirir.

Gıdaların seçimi kadar, onların tüketilme miktarı da oldukça önemlidir. Sağlıklı ve kaliteli olan gıdalardan azar azar, aşırıya kaçmamak şartıyla ve dönüşümlü olarak tüketmek sağlık açısından çok önemlidir.

Kaliteli yaşamın genel ilkelerinden olan ölçülü, dengeli ve itidalli olmak prensibi, her konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da büyük önem taşımaktadır. Ne kadar yararlı olursa olsun, ne kadar lezzetli olursa olsun, ne kadar çok seversek sevelim; ölçü ve denge kaçırıldığı vakit, en yararlı gıdalar dahi, zararlı bir hale dönüşebilmektedir. Mesela, kaliteli bal, ceviz, üzüm, fındık, badem, sarımsak, soğan, limon, sirke, keten tohumu vb. gibi gıdalar kararında alınınca çok yararlı iken, kantarın topuzu kaçırılırsa, zararlı hale dönüşebilmektedir.

Bazı önemli kaliteli bilgilere ihtiyacımız da vardır. Meyveler ya aç karnına, ya da yemekten en az iki saat sonra yenilmelidir. Çünkü, yemeklerin midede kalma süresi iki saat iken, meyvelerinki ise 15 dakikadır. Vakitsiz bir araya gelmelerde meyve ve yemeklerin çarpışmalarının sonucu ortaya çıkan olumsuzluklardan bünye negatif olarak etkilenmektedir.

Bu sabah ulusal kanalların birisinde bir diyetisyenle diğer konuklar, birtakım meyve ve sebzelerin suyunu sıktılar ve güya lezzetli bir içecek elde ettiler. 75 milyonun gözü önünde iştahla içtiler. Peki bunlar dengeli ve sağlıklı beslenmenin ilk şartının lifli gıdalar olduğunu bilmiyorlar mı? Lifli gıdaların en başında kaliteli meyve ve sebzelerin geldiğini bilmiyorlar mı? Sebze ve meyvelerin suyu sıkıldığı zaman liften eser kalmadığını ve şeker miktarının özellikle aratarak kana hızlı karıştığını bilmiyorlar mı?

Doğrusu şaşırıp kaldım. Antalya’da her köşe başında meyvelerin sularını sıkarlar, şişelerler ve şifa niyetine satarlar. Turistler başta olmak üzere herkes o şişelerdeki meyve sularını afiyetle içerler. İyi bildiğimiz bir şey daha var. Meyve suları sıkıldıktan 10 dakika içerisinde mineral ve vitamin özelliklerinin çoğunu kaybediyorlar. Üstüne üstlük, kana hızlı karışarak kan şekerini de yükseltiyorlar.

Doğru olan, meyvelerin kendilerini kaliteli bir şekilde yıkayarak, mümkünse kabukları ile birlikte, (özellikle portakal, limon ve karpuzun dış kabuğu incecik soyularak iç kabuğu ile birlikte) dengeli ve ölçülü olarak tüketilmesi çok önemlidir. Çünkü bize lazım olan kaliteli lifler suyunda değil, meyvenin ve sebzenin kendisindedir.

Diğer önemli bir husus, gıdalarımızın glisemik indeksini bilmektir. Glisemik indeksi düşük olan gıdalar daha sağlıklıdır. Glisemik indeks yükseldikçe yarar zarara doğru yönelir. Mesela, elmanın, bulgurun, tam buğday ekmeğinin ve suca zengin sebzelerin glisemik indeksleri düşüktür.

Yiyeceklerimizi nefsimizin, iştahımızın ve bütçemizin yettiğine göre değil, sağlığımızın, kalitemizin ve ölçünün gereklerine göre tercih etmemiz gerekmektedir. Izgara köfte ve döner kebap çok leziz iken, kömür veya lpg dumanının olumsuz etkisinden dolayı, zararlı hale gelebilmektedir. Sağlıklı ve kaliteli olan pişirme şekli haşlama veya fırındır. Pirinç pilavı daha çok sevilirken, yararı bulgur pilavından daha azdır.

İçerisinden birçok faydalı besinleri çıkarılmış olan beyaz undan yapılmış janjanlı ekmeklerden ziyade, buğdayın değirmenden çıktığı andaki haliyle (hiçbir unsuru alınmamış) pişirilen tam buğday ekmeği çok daha sağlıklı ve kalitelidir. Kepekli ekmek aynı işi görmez. Kepekli ekmek, içerisine kepek karıştırılmış beyaz undan yapılır. Sorun beyaz undur. İçerisine kepek karıştırmakla beyaz unun alınan faydalı öğeleri geri gelmez.

En iyi içecek sağlıklı ve yüksek kaliteli sudur. Suyun yerini hiçbir içecek tutmaz. Özellikle endüstriden geçmiş, raf ömrü uzatılmış, içerisine yoğun miktarda glikoz yüklenmiş, üretim sürecindeki hijyeni sabıkalı olan içeceklerin zararı saymakla bitmez. Meyve suyu içme arzusu mutlaka bastırılarak, meyvenin kendisine yönlendirilmelidir.

Kaliteli beslenmede, yararı yüksek ve sağlıklı olan gıdalar önde olmak kaydıyla, azar azar, aç karna veya yemekten en az iki saat sonra, DÖNÜŞÜMLÜ”  olarak tüketilmelidir. Elma veya muz yararlı diye günde iki kilo tüketilirse, Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan da oluruz…

Midemizi doldururken, sünnet üzere üçe ayırmalıyız. Sağlıklı ve kaliteli gıdalar, su ve hava. Bu ölçü ve dengeyi kaybettiğimiz takdirde, sağlığımız da kalitemiz de kaybolur.

Suyu susayınca değil, (zira susama arzusu doğduğunda tehlike çoktan başlamıştır), belirli aralıklarla susamadan dahi içmeliyiz. Çişimizi asla sarartmayacağız. Mümkün olduğunca çişimizi beyaz ve berrak tutabildiğimiz ölçüde, su içme işinde başarılıyız demektir. Kaliteli suyu kaliteli bir özenle içersek, cildimizin her tarafı da güzelleşeceği için, ilave pahalı kozmetiklere de ihtiyaç duymayız. Hem de, cildimizi ve bütçemizi de heba etmeyiz.

Kaliteli yaşamın subasmanı sağlık, sağlığın da subasmanı düzenli, kaliteli, dikkatli spor ve egzersizdir. Bilinçli hareket ve egzersiz olmadan, dengeli ve sağlıklı beslenme adına gösterdiğimiz bütün özen ve dikkat yetersiz kalacaktır. Yenilip içilenlerin enerjiye ve sağlığa dönüşmesi, bilinçli egzersiz ve dinamizmle olmaktadır. Sağlığın temel taşı, kuvvetli ve sağlam kas ve kemiklerdir. Güçlü ve sağlam kas ve kemik sisteminin subasmanı da, düzenli ve kaliteli harekettir. Aksi “halde su içsem yarıyor” deriz. Kilo ile boğuşmak önemli değildir. Sorun, sağlıksız yağlanmadadır. Hareket, hem zararlı yağları yakar, kas ve kemikleri güçlendirir, dolaşım ve sindirim sistemini iyi çalıştırır, ümmin sistemi (bağışıklık) güçlendirir, hem de insanı ruhsal ve bedensel olarak sağlıklı kılar.

Kaliteli yaşamda diyet diye bir kavrama asla yer yoktur. Kaliteli yaşam, doğduktan son nefesimize kadar, kararlı, istikrarlı, durmak bilmeyen, sürekli yenilenen ve asla ihmal edilmeyen bir hayat felsefesidir. Bayramlık elbise değildir. Belirli bir süre uygulanacak ve sonra bitirilecek bir eylem değildir. Tek düze güya yaralı bir ürünün suyunu sürekli içmek değildir. Tembellik ve atalet asla değildir.

Kaliteli yaşam lay lay lom değildir. Polyannacılık hiç değildir. Yüksek kaliteli bir emek, özenli ve dikkatli eylemler bütünüdür. İlime, bilgiye, gayrete, sabıra, istikrara, inanca, kararlılığa ve coşkuya dayanır. Uzun bir sürede dahi, farkında olarak veya olmayarak kaliteyi tiftitme gibi bir lüksümüz asla olmamalıdır.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

 

 

Cemaat and the Cemaat

0

 

“Mahalle Baskısı” kavramının hem anlamı hem mahiyeti yeni bir sosyolojik doktrinmişçesine yıllarca tartışıldı. Günümüz Türkiye’si yeni gerginliklere perde aralıyor. “Günümüz Türkiye’si” ibaresi aslında zaten günü değil, yakın tarihin, “80 yıllık “değil, en az 200 yıllık güncel hologramından ibarettir. Bu nedenle “mahalle” baskısı kısa bir zaman dilimine sıkışacak kadar konsantre olmayan bir tanımlamadır.

Bu tartışmalarda sıkıntı yaratan temel bir kaç husus var. Aslında toplumun farklı katmanlarında bilinen, ama ikrar edilmeyen tartışma Mardin’le bir vücut kazandı. Saygıdeğer bir bilim adamı olan Şerif Mardin, uzun zamandır tartışılan ve son günlerde gerçekliği ortaya çıkan ifadelerinde kavramı kullanarak,  15 Mayıs 2007 tarihinde Vatan gazetesinin kitap ekinde yayımlanan Ruşen Çakır’la yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “…Türkiye’de “mahalle baskısı” diye bir şey var. Jön Türklerin en çok korktuğu şeylerden biri de oydu.”

Mardin’e göre, “mahalle baskısı” bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır…”

Bu konuyu AKP için de bir tehlike olarak gören Şerif Mardin, şöyle devam ediyordu: “…Buna örnek olarak daha çok İran’da ortaya çıkmış olan ve bugün Ahmedinejad’ın devam ettirdiği sistemi gösterebiliriz. O dinsel otokrasinin çevreyle, mahalleyle, ona destek veren insanların ortaya çıkardığı havayla da çok ilişkisi var. O havanın İran devriminde çok etkili olduğuna inanıyorum. Bu hava Türkiye’de de çıkabilir bir gün.”  10-20 sene öncesine kıyasla daha az şansı var, ama bugün o havayı pompalayan başka şeyler, tuhaf oluşumlar, kendiliğinden olan birtakım olaylar var. Bazı İslami alt-çevreler ortaya çıkıyor. Bunda günümüzün gelişmiş imkânları da etkili oluyor. Mahalle havası dediğimiz şeyin bu İslami alt-çevrelerle yeni bir şekil almış olduğuna inanıyorum. Bu yeni şekil AKP’yi döver. Demek istiyorum ki eğer böyle bir hava gelişirse AKP ona biat etmek zorunda kalabilir…”

Mardin konuşmasında, AKP ve “İslami alt-çevreler” arasındaki farka, İran ve Türkiye’nin tecrübelerinin farklılığına, ama psikolojik difüzyon varlığına, devrim ya da sistem değişikliklerine yakın zamanlarda mahalle baskısının öncü depremler gibi işlev gördüğünü, bu havanın da kitle iletişim araçlarıyla yaygın hale getirildiğine dikkat çekmekte ve Jön Türkler gibi gözü pek tarihsel oluşumlar için de bir korku unsuru olduğunun ifade etmektedir. Yukardan aşağıya Jakoben bir tarzda değişimlerin olduğu Türkiye’de Mardin, bu tür oluşumların, alışılanın tersine, aşağıdan yukarıya bir baskılamaya ve “devlet”le “hükümet”i de karşı karşıya getireceği tehlikesine de dikkat çekmektedir.

Osmanlı’nın son dönemlerini, Cumhuriyetin ilk dönemine bağlayarak pek çok araştırmaya imza atan Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908 (1964), Din ve İdeoloji (1969), İdeoloji (1976), Türkiye’den Toplum ve Siyaset (Makaleler derlemesi, 1990), Siyasal ve Sosyal Bilimler (Makaleler derlemesi, 1990), Türkiye’de Din ve Siyaset (Makaleler derlemesi, 1991), Türk Modernleşmesi (Makaleler derlemesi, 1991), Religion and Social Change in Modern Turkey. The Case of Bediüzzaman Said Nursi (1989) [Bediüzzaman Said Nursi Olayı / Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim (1992)], The Genesis of Young Ottoman Thought (1962) [Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (1996) gibi kitaplar yayımladı.

Mardin’in çalışma alanları arasında Türkiye’de din ve ideoloji, Nurculuk hareketi gibi konular vardı. 2007 yılında bu konulara değinmesi belki de sözlerinde ses getiren unsurların başında geliyordu. Bu arada Türkiye’de sağdan ve soldan kendi gruplarına adam çalma telaşı ile Mardin’i taltiflerle “bizden” yapmak isteyen kesimler, bu sözlerden sonra Mardin’in yeterince “olma”dığı düşüncesiyle olsa gerek, ya baskının mahiyetini değişik tanımlamamak ya da baskının varlığını inkâr etmek veya sulandırmak suretiyle bir ideolojik kazanıma dönüştürmek istediler.

Mardin’in üstünde durduğu baskı, aslında Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ve Cumhuriyete evirilmesinde ortaya çıkan yeni sistem arayışlarında öne çıkan Mehmet Akif Ersoy’un kendi oğlunun şahsında “Asım’ın Nesli” ve Tevfik Fikret’in oğlunda öngördüğü “Haluk’un Nesli” ile özdeşleşen, ama aslında kenar mahalleleri de olan zihinsel topografyaları tanımlamaktan ibaretti.

Bu bakışın medya ve şifahi iktibaslarla yayılması sonucunda doğal olarak bir kesim, “çevre baskısı” sözünden daha güçlü çağrışımları olan “mahalle” kavramını daha anlamlı buldu. Öte yandan, AKP “İslamcılık” bittikten sonra iktidara gelmiş, “İslami sermaye”nin kendi sermayedarlarını talan ettiği dönemden sonra iktidara geldiği ve son yıllarda epey netameli işlere girdiği için, güya  “İslamcı” hükümeti sıkıştırma, en azından ona karşı psikolojik tampon ve kalkan oluşturma, içinde tarif edemediği kimi sıkıntıları anlamlandırma çabaları oldu.

Yargının alenen siyasallaştığı, hükümetin “devlet olma çabasına giriştiği süreçte, uzun zamandan beri ellerinde tuttukları sermaye ve iktidarın ellerinden kayarak yeni bazı gruplara yöneldiğini hissetmenin telaşıyla bu kavramı sıklıkla kullanmaya başlayan siyasi ve ideolojik çevreler de oldu.  “Devlet”ten beklenen tepki yetersiz kalınca, hükümete yönelen eleştiriler ortaya çıktı.  Sonrasında alt-çevre devlet olarak hükümeti değiştirmek istedi. Diyet borcunu ödetmek tarzında bir anlayış gelişti. Bugünkü alt-çevre ve hükümet arasındaki kavganın nedeni de budur.

“Mahalle” nin çevre yerine kullanılmasında, “gericilik” yerine “irtica” lafzının kullanılmasına benzer daha kuvvetli bir anlam olduğu, çağrışımlarının daha güçlü olduğu açıktır.  Eş anlamlı kelimeler arasında daha vurgulu olanın seçilmesi, tercih edilen kelimenin tarihsel çağrışımlarına göre, sözlük anlamları değil, anlam gölgeleri olmaktadır.  Bu nedenle “çevre” yerine “mahalle”nin kullanımı daha manidar olmaktadır.

Mardin’in ifadesiyle, “”İslami alt-çevreler” ise hemen kendilerini savunmaya geçtiler, şecaat arz eylerken sirkatini söylemek şeklinde savunmalar hatta karşı ithamlar basında yer aldı.  Yazdığı The Public Role of Religion in Secular Context kitabıyla ödül alan Habermas’ın aksine, Mardin, aslında Türkiye’de öncelikle yıllar önce “çevre” sonra da “mahalle”nin eleştirilerine maruz kalmıştı.  Bu da bir anlamda o baskılara değinirken, hem çevrenin hem de mahallenin onu baskılama girişimlerini anlamlı bir şekilde örneklendiriyordu.  Karşılıklı ideolojik kampların ortasında Mardin’in gördüğü muamele, aslında hem çevrenin mahalle, hem de mahallenin çevre hakkında düşündüklerini doğruluyordu.

Türkiye’deki mahalle ve çevrenin oluşumu günümüz Türkiye’si ve sadece Türkiye Cumhuriyeti ekseninde gelişmedi. Cumhuriyet aslında, hatası ve sevaplarıyla Osmanlı Devleti’nin hem finansal ve hukuksal, hem de tarihsel borçlarını yüklendi. Cumhuriyet Osmanlı’yı tarihi haşmetiyle beraber Oedipal tarzda hem reddederek hem de kabullenerek aldı.

Kültürel Fay Hatları

Bugünkü siyasi ve kültürel mahallerin arka planında, Devlet-i Ali ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fay hatları vardır. Bazen vehme, cehalet ve adaletsiz tarafgirliğe, bazen yarım yamalak tarih bilgisi ve şuuruna, bazen aşikâr gerçeklere dayanan kırılma noktaları bunlar. Bazen de çaresizliklerin yarattığı travmaların üstünden gelmek için yapılan uygulamalar ekseninde oluşan farklı mahallelerin sonradan gettolaşan yapıları vardır.

Bunların devamı olarak, “Ramazan Bayramı” ve “Şeker Bayramı,” “Muallim” ve “Öğretmen”,  cevap ve yanıtın, Fatih’le, Fevzi Çakmak’la, Vahdettin’le Mustafa Kemal’in, İstanbul ile Ankara’nın, İstanbul ile “Taşra”nın, fes ile şapkanın, devletin oluşturduğu İstanbul sermayesi ile yine devletin oluşturduğu Anadolu sermayesinin, Beyazıt Meydanı ile Taksim Meydanının, Eyüp Sultan Türbesi ile Anıtkabirin,  Selimiye ile Kocatepe camiinin, Veda Hutbesi ve “Nutuk”un, “yalan söyleyen tarih” ile “resmi tarih”in Allah ile Tanrı’nın, Hira ile Ergenekon’un, İstanbul ekonomisi ile Ankara siyasetinin, kendisi hacca gidenlerle, anne-babası hacı olanların, Fatih ile Beyoğlu’nun, Fatih ile Harbiye’nin, Rakı ile şarap ve şurubun, hicri takvim ile Miladi Takvim’in, hicri yılbaşı ile miladi yılbaşının, zekât ile verginin, arabeskle, hafif batı müziğinin, Şaban ile Zübük‘ün, Gençlik Köprüsü ile Benim Üniversitelerim’in, Doğu ile Batı’nın, Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’in, hüzün ile zevkin, geriye bakışla ileriye bakışın, cemiyet ile cemaatin, her iki dönemde de suskun olan ulema ve bilim insanının, bir sanılan ümmetle bir sanılan milletin, Osmanlıca ile Türkçenin, Asım ve Haluk’un mahallelerinin bir yansıması vardır. Özellikle Tek Parti Dönemi sonrasında tarih ve dil üzerinden yapılan kavgalar, sonradan dini görünümlü ekonomik ve siyasi güç kavgasına dönüşmüştür.

Türkiye’de çevre ve mahalle, ya da Asım ve Haluk’un mahallesi arasında onların birbirlerinden çok uzak olmaları yatmıyor aslında. Asım ve Haluk’un sokakta ve bireysel kimlikleriyle hareket ettiklerinde çok rahat, uyumlu ve sıkıntısız hayatları var. Sorun onların bireyler olarak değil, bir üst kimliğin temsilcileri olarak hareket ettiklerinde ortaya çıkıyor.

Onları bu kadar birbirine yakınlaştıran unsur aslında ikisini de cezbeden, ikisinin de devamlı eleştirdiği “Devlet” üzerinden diğerine fark atmak, ona üstün gelmek, onu zapt etmek, onu kendileştirmek, devleti tahterevalli aksamı olarak, diğer mahallenin de ağırlığını kullanmak suretiyle kendini yükseğe çıkarma arzusudur.

Bu yapı hem diyalojiden hem de diyalektikten yoksun bir yapıdır. Vitrinlik ve konjonktürel gülen yüzler haricinde, bireysel değil, ama komünal mahalle kimlikleri altında hem ezilmekte, hem de ötekini, kendine benzetmediği, kendi içinde eritmediği, eriterek kendini meşrulaştırmadığı sürece, susturmaya, zayıflatmaya, yıpratmaya, ezmeye çalışmaktadır.  Bu açıdan karşıt görünen mahalleler aslında çok benzeşen tarzlarıyla narsisttir.

“Liberalizm”le gelen ne oldu?

Asım ve Haluk’un mahallelerinden kaçmış, onlardan usanmış; onları eleştiren mahallede ise, üçüncü bir ara mahalle olmaktan ya da üst mahalle olmaktan çok, ya Asım’ın mahallesinden gelenlerin kendi geçmişlerindeki baskıları anlatırken Haluk’unkine düşme ya da liberal mahalleyi yine onlar gibi tek kurtuluş yolu olarak görerek, aslında bir başka tartışılmazlardan oluşan, Türkiye’ye özgü, ama modelleri ütopyacılığa meyyal kebapçılar mahallesinde McDonald’s görünümü arz etmektedir: Çabuk servis yapan, ama ayrandan ve çalışanlarından başka menüsünde yerli malzemesi olmayan.

Kendi içinde rasyonalitesi ve iç tüketime yönelik hazır kabulle belirginleşen reçeteleri olan mahalleler arasındaki kavganın özünde, rasyonalitelerinin mutlaklığı, iletişimlerin kendini oldukları gibi anlatmaktan çok, ötekinin kozlarıyla kendini oyununu oynaması, başkalarını dinlemekten çok,  ötekini tanımlamak esasına dayanması, birlikte yaşamaktan çok kendi gettosuna çekmek için “ikna” çabaları,  kendini ait ayna yansımalarını en parlak sırdan seçme, kendiyle alakası olmasa da anlatmaktan haz ettiği, ötekindeki etkisi oranında mutlu olduğu örneklerden seçerken, tarihsel olanın aktüel ile olan ilgisini kaybetmesidir.

Tekmili birden ortaya saçılan “mecmua”nın serencamı budur.

Bu açıdan bakıldığında ötekini cezbetmek için düzenlenen, müzeden modellerle oluşmuş modern vitrinlerin, mağazayı işletenlerle alakası yoktur.  Ayrıca vitrinden bakarak hayretle iştahı kabaranlara, mağaza girişinden sonraki aşamada farklı şeylerin sunulması bir strateji olarak karşımıza çıkmaktadır.  Yani iki tür yabancılaştırma vardır:  Aktüel olanla tarihsel olan arasındaki yabancılık ve anlatılanla, yaşanan arasındaki uçurum.

Bu yabancılaşma, Habermas’ın ifadesiyle, bütün iletişim kurma, kelam unsurlarının “telos”a endeksli olması aslında o telos’u yüceltirken, hem kendini hem tekellüm ettiği ötekini aslında edilgen bir nesnel, araçsal konuma itmekte, bu arada telos’un kendini kendi başına bir varlığa,  evrensel ahlak çerçevesine, hatta toteme dönüştürmektedir. Yani, iletişim iki yönlü akışkan bir diyalojik iletişim modelinden çıkıp, monolojik bir iletme mekanizmasına dönmektedir. Bu süreç içinde dil ya kripto, değişmeceli ya da mitolojik temsille aslında anlamı tercüme eden bir mekanizma olmaktan çıkıp, anlamı ya gizleyen taktiksel bir strateji, ya da anlamın çevresine örülen kabuğu kutsallaştıran bir kültürel gramere dönmektedir. Sonuç olarak, mahalle ve çevrenin çerçevesinin muhafaza ettiği resim haricinde gerisi aynı kalmaktadır; çerçeveler aynı, içindeki resimler farklıdır.

Milletlerin peşinden gitmeleri esasına dayalı  “telos”ları, ortak hedefleri, sevinçleri ve acıları vardır.  Türkiye’de ise dönem dönem ortak acılar ve sevinçler varken, ortak hedefler yoktur.  “Devlet” ve “hükümet” ve seçilmişlik, atanmışlık tartışmaları arasında, milletin önüne, gelen rüzgârın yönüne göre hareket eden bir siyasal ve hukuk sistemi çıkmakta, bu da milletin fertlerinin şuur altına zaten işlemiş olan “sistemsizlik içinde sistemikliğin” bireysel olarak da yaşamda hâkim tavra dönüşmektedir. Dahası siyasetin hem derin çeperlerinde olup koruma zırhı olan hem de siyasette olmadığını iddia eden devletçikler oluşabilmektedir.

İşin daha ilginci, her gettonun şikâyetçi olduğu yapılar, sistemin özündeki konulara değil, sistemi kontrol eden gettolara eğilmektedir. Muhalefette iken şikâyet eden getto, iktidar aşamasında sistemin savunucusu olmaktadır. Sonrasında ise, komunal kabile hukukları sokağa ve kulağa hâkim olmaktadır.

Ülkemizde ne devletin ne de milletin sistemi ve beklentileri liyakat esasına göre düzenlenmiş değildir.  Bu nedenle, her türlü başarı ve zenginlik-haklı gerekçelere de dayanarak-şüphe ile karşılanmakta, ama bu şüpheler servet ve başarının kaynağını sorgulama değil, servet ve başarıyı kendi ellerine geçirmek iştahı şeklinde tezahür etmektedir.

Dış ilişkilerde de benzer bir müptezellik hâkimdir. Devletin millet adına, kendi çıkarlarını öne alması gereken ilişkiler değil, devlet ya da hükümet başkanları arasında muhabbet ve iç ekonomik ve siyasi ilişkilerin dışarıdaki tezahüründen ibaret kalmaktadır. Devlet bazen sadece duygusal, bazen de ideolojik tercihlere göre dümen kırmaktadır.

Buna mukabil, farklı hükümetlerin neden olduğu sıkıntılar sadece mücerred bir “Devlet”e yüklenmekte, trafikteki hatalar “canavar”ın olmaktadır. Bu nedenle mesela Cumhuriyet dönemindeki bütün hükümetlerin Türkiye’de olan ve olmayan şeyler konusunda katkıları varken, eleştiriler bireysel hükümetlere değil, muğlâk bir Devlet mekanizmasına yönelmektedir.

Devlete yöneltilerek, hükümetleri adeta etkisiz eleman olarak algılayan ve algılatan kesimler temelde devletin idari problemlerini, adaletini değil, dış ilişkilerini değil, devletin tanzim ettiği mekanizmaları kendi lehleri çevirmek için eleştirmektedirler. Her türlü demokrasi talebi, bu algılama sonucunda, sadece belli bir siyasi, etnik, ekonomik gettonun çıkarlarına yönelik ve diğerlerini dışlayıcı tutum içindedirler. Aslında devletin yeterince devlet olamadığından kaynaklanan sorunlar bizzat devletin varlığıyla ilgili eleştirilere dönmekte ve “devleti ele geçirme” sendromları mazlumiyet belagatı ile dileklerini anlatırken, “zalim” olmak, hatta daha zalim olmak için fırsat kollamaktadır.

Farklı gettolar kendi gettolarını en üste koymak ve diğer gettolara galebe çalmak istemektedir.  Bu anlamda Binnaz Toprak ve çalışma arkadaşlarının ortaya iki araştırma aslında araştırmalarda kullanılan fonların ilgi alanlarını ve araştırmaları lehine çevirmek için kullanmak isteyen gettoların çıkara yönelik tepkilerini göstermektedir.

Yani gettoların mantığında sadece kendi gettosunu haklı bulan belagat, siyaset ve iktisat gücü arzulanmaktadır. İktidarı manipüle etmek konumunda el ovuşturarak sevinen getto, hafızasındaki “adalet” hissini hemen siliverip, statükoyu intikamcı bir ihkak-ı hak müptezelliği ve şımarıklığına dönüştürmektedir.

O halde yapılması gereken şey, önce devr-i sabık’ın hesabını sormadan ve anlamadan geçmişi hayrın hali de şerrin mümessili olarak algılatmak ve hayra daveti de iki dönem arasındaki “farkların” oluşturduğu husumetten beslenmektir. Tarih yanında dile de yansıyan çatışmanın sonucunda ise, Osmanlı eşittir İslam, Cumhuriyet eşittir küfür yanılsaması çıkmakta ve bu sürecin devamında Mustafa Kemal “Deccal”, anıtkabir ise tahkir dolu mecaza dönüşmektedir.

Anıtkabir mimarisinin de Eski Yunan’a benzetilmesiyle ortaya şehla bir “şeytan”  çıkmaktadır.  Ama sembolik dilde, Mustafa Kemal’in Cumhuriyet öncesinde bir Osmanlı subayı ve Osmanlıya bağlı olduğu dönemleri kabul etmek anlamında taktiksel olarak sadece Asker Mustafa kabul alanına sokulmakta, onun askerken çekilmiş resimleri yasak savma kabilinden kullanılmakta, şifreli, mecazlı ve sembolik cemaat dili de kendi kabul ettiğini kendince sergilemektedir.

Bu süreç de aslında “mahalle”nin getto olduğunu, sıkıntı ve dilek zamanlarında sığınılan, psikolojik destek ve “havale” merkezi olan Tanrı’nın da totemleşmesi anlamına gelmektedir.  “Adil” olan Allah, kul hakkına kendisinin bile karışmayacağını ifade eden Allah değilmiş gibi, totemin mümkün kıldığı her yolu mübah görerek, kamusal alanda nüfuz, iktidar ve iktisadi hırslarını tatmin etmektedirler.  Totem onlarla “beraberdir.” Tanrı artık bırakın “inanmayanların karşısında, inananların yanında bir Tanrısı da olmaktan çıkıp, inanma iddiasında olan grupların sırtından sadece birisine koruma, iktidar ve imkân tanıyan bir totem olmaktadır.

Shakepeare’in Venedik Taciri‘deki Shylock’un yeni sürümü muska sarılı kolyesi boynunda, kralın çıplak değil, aslında sıkı sıkıya giyinmiş olduğunu, hatta mütesettir olduğunu ifade etmektedir. Totemin bir tezahür alanı olan getto, devleti de doğrudan gettonun kullanımındaki  “totemik”  bir korumacılıkla kutsamakta, totemin kolladığı kabile ve/ya getto da totemleşmektedir.

Artık, o tartışılmaz, eleştirilmez, sadece olduğu gibi kabul ve iman edilen bir kutsal haledir. Totem “çarpar” aksi halde. Getto içine ışık veren, ama getto dışındakilerin gözlerini kör etmeye hazırdır.  İçerdeki her kelam kabul görecek, dışardan gelen her kelam ya red ya inkâr edilecek, mümkünse aleyhte delil olarak kullanmak üzere bekletilecektir. Bunun sonucunda Totem’in “inayeti” tezahür etmiş olacaktır. Hallac’ın ayakları altına aldığı totemler, İbrahim’in kırdığı totemler dimdik kıyamda beklemektedir.

Meğerki Mardin Nurculuk konusunu ilk defa bir bilimsel araştırmaya konu edinmişti, hem “ılımlı” görünen bir bakışı vardı, nice toplantılarda onore edilmişti, nasıl olmuştu da böyle birden çark etmişti? Mardin’in işaret ettiği getto aslında birinci Erdoğan hükümetinde şikâyet konusu olmuştu aslında.  AKP, kendi üzerinden baskı kurmaya çalışan çevrelerden rahatsızlık duyulduğunu hükümetin sözcülüğünü yapan Cemil Çiçek vasıtasıyla bir gazeteciye açık açık ifade etmişti.

Çiçek’e göre, mealen “bunlar” ne devleti ne hükümeti düşünüyorlardı. Sadece kendilerini düşünüyorlardı, kendilerinin çıkarlarını.” The cemaat hem zahiri hem de batıni olarak buna tepki gösterdi. Bu sözlerin ardından, çeşitli yazılı basın ve internet basınında Cemil Çiçek “cemaat düşmanı” kabine üyesi olarak ilan edildi. Bu tür tepkilere gelen yorumlardan biri de ilginç bir şekilde söyle diyordu:  “Takip ettiğim kadarıyla bu cemaat’in tek bir gayesi var oda Allah rızası. Bu insanlar Allah’ı duyurma gayreti içerisindedirler. Bana göre bu cemaate düşman olmak Allah’a düşman olmak demektir. Çünkü bu insanlar Allah’ın davasına hizmet ediyor, Allahı anlatıyor. Unutulmamalı ki Allah ile savaşılamaz…”

Yorumcu bu tepkisinde haklıydı çünkü kendisine the Cemaatin Nur Suresi’yle önceden müjdelendiği ifade edilmiş ve “hizmet” dediği süreci bir tekel şemsiyesi altında bir gruba ait faaliyetler, insan ve para kazandırma, “şahs-ı manevi”nin iktidarına giden yolda katkıda bulunanların cennetlik olduğuna inanmıştı. Hatta kendi yaptığı “hizmet” az bile olsa, dünyanın başka yerlerinde “hizmet” edenlerin ecrinden de, onlarınki eksilmeden kendine pay düşeceği anlatılmıştı. Yani bir anlamda her halükarda yüceltmesi gereken, belagatı dini, faaliyeti siyasi, birlikteliği temelde ticari olan olan yapıyı tanımlıyor, aynı zamanda “yalnız”laşan insanların aslında yalnız olmadıklarını bir tesanüd hissiyle ve ancak kendini, nefsini eritmek suretiyle becereceğine inanıyordu. (Ve aslında diğer Risale ekolleri bu kanıda da değillerdi…)

Çekilen “çileler” vardı. Hizmette önde, ücrette geride olmak vardı. Çekilen “çilelerin” özünde, belaların arkasında aslında “sevgi” vardı, “imtihan” vardı. Zaten insanlar başlarına bir süre bela gelmediği zaman, düşünmeliydi acaba “Allah benden ümit mi kesti?” diye.  Ama hay Allah! “Ehl-i dünya”nın dünyası aslında çok da fena değildi.  Daha önceki tepkileri ise, cehaletten gelen husumetti. İnsan zaten bilmediklerinin düşmanı olurdu.  Orwell’in Animal Farm, bir “ehl-i dünya”ya bakıyorlardı bir kendilerine, ama hangisinin hangisi olduğunu tefrik etmek imkânsızlaşmıştı. Ve ücreti ertelemeden tahsil etmek fikri çok daha cazipti.

Doğal olarak, Mardin’in sözlerinde yer alan grup kadim Nurculuktan çıktığı iddiasıyla onun mirasını örgütlü güce dönüştüren the Cemaat idi. Hem bu sözlere hem de Toprak’ın araştırmasına en büyük ve sürekli tepki de the Cemaatten geldi. Her ne kadar Toprak’ın araştırmaları sırasında bizzat ona ulaşarak şirin şirin Türkiye’de vehmettikleri problemlerin olmadığını, özellikle kendilerinin amacının herhangi bir “sivil toplum” örgütününki gibi olduğunu ifade ettilerse de, izzet ve ikramda kusur etmedilerse de, araştırma sonuçları bekledikleri gibi çıkmamıştı.

İki “Pazar” arasında dolaşan şehir efsaneleri ile dini gerçeklikleri, milli, tarihi ve güncel siyasi olaylarla birleştiren bir oluşum, nasılsa bunları da aşacaktı.  Artık “mazlum” müslüman rolünden güçlü, “her yerde” olan, “mübareklerin” şirketi vardı. “Külfet” dönemi bitmiş “nimetlerin” dönemi başlamıştı.  Artık “düşman” olarak, “kefere sistemi”  eleştirmek yerine, hükümeti Devlet yerine koyarak, hükümetin her yaptığını onaylayan ve onayladıkça da yeni muhasebe ve pazarlıklara oturan bir dost vardı. Hükümetler gelir geçerdi, ama “biz” kalıcı olmalıydık. Konu “hizmet” ise, gerisi teferruattı. “Füruât” bile teferruat olarak tarihte yerini alabilirdi. Yeni pazarlık da bunun üzerinde yürüdü…

“İhlâs” ve” uhuvvet”in bir noktada buluştuğu alandı kamusal alan. Olmanın değil, oldurmanın esas alındığı “kamusal alan.”  Halkın (kamu) değil, devletin halkı kendisine katma alanı.  Devleti olmaktan öte, başkalarını oldurmak için kullanmanın adı kamusal alan. Vermek değil, almak istenen. Gettolar içinde değil, devletten koparılmak istenen; belediye başkanından değil, validen istenen. Sokakta değil, tarihte, dilde, basında yaşanan. Kamunun kamuyu inkârı, onu kendince kamulaştırmaya çabalayan kamusal alan.

Said Nursi “cemaat”le “ümmet” kavramını anlıyordu. Sonra the “Cemaat” –özünde monolitik olmayan kesimlerden oluşan–Risale “ekolünü” devam ettirdiği iddiasıyla ortaya çıkan, “hizmet” dediği ideolojik, ekonomik ve siyasi birliktelik gettolarını oluşturdu. “Hizmet” İslam’a hizmet iken, İslam’ı kendine hizmet ettiren, siyaseti “hizmet” aracı gören, bir yandan siyasette olmadığı iddiasını sürdüren bir “gönüllü” “erler” ordusuna evirildi. MİT vardı, o CİT’im olsun istedi: KİT’leri kınadı, CİT’lerini yarattı. The Cemaatin saf “erleri” zaten aleni olarak gördüklerine de “hikmet” perdesiyle bakarak yetişmişlerdi. Anlam veremediler olan bitene, ama inkâr etmekte de zorlandıkları bir şeyler değişime uğruyordu. Sonra birden “camia” oldukları hatırlatıldı kendilerine. Demek ki “camia”ydılar…  Araplar da C-M-A kökünden bir gramer kuralı çıkarmıştı. Bugün geldiğimiz noktada aynı kökten ve “birlik” anlamına gelen C-M-A kökünden kelimelerle ayrışmalar yaşayan bir ülke konumundayız: “cami, camia, cem, cemaat.”

Allah memleketi ve milleti “fitneden, beladan ve şerden” korusun!”

 

 

 

Bu İhanetler Olurken, Bizler Ne Yapmalıyız

0

 

Barzani, Diyarbakır’dan Erbil’e dönüşünde şu değerlendirilmelerde bulundu; Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Osman Baydemir ve diğer yetkililer bizi çok iyi karşıladı. Tesadüfen okuldan çıkan küçük çocukların ellerinde Kürdistan Bayrağını görmem beni çok mutlu etti. Bunca yıl Peşmerge hayatımın ve çabalarımın boşa olmadığını gösterdi. Bir insanın böyle karşılanması gerçekten gurur vericidir.
*Halkın Kürt bayrağını kaldırması ve Kürt yerel elbiseleri ile törenlere katılması, Türkiye siyasetinde önemli değişimlerin olduğunu gösteriyor. ŞivanPerver ve İbrahim Tatlıses’in Peşmerge marşı okuması da önemlidir. Kürtlerin bu atmosfere ve sürece sahip çıkması ve akıllı bir şekilde hareket etmesi gerekmektedir.
*Özal, Anayasayı değiştirip, Kürtlerin haklarını vereceğini bana söylemişti. Fakat bunu yapmaya ömrü yetmedi. Şimdi bu hakları, Özal’ın bıraktığı yerden, alarak Erdoğan gerçekleştirecektir. Diyor Barzani. Ancak bu zatı muhteremler ŞivanPerver ile Tatlıses’in düetine ağlarken, şehitler gelirken, nedense gözlerinden bir damla yaş akmamıştır. Tarihin hiç bir döneminde, TC Devleti’nin Meclisinde, ihanetin şamarı hiç bu kadar açıkça bu milletin yüzüne vurulmamıştı. Soysuzları, vatan hainlerini koruyanlardan güç alan Sırrı’nın, akepe sıralarına dönerek kardeşini teröre şehit vermiş bir bayan millet vekiline dönerek, ”Siz acının zevkini yaşamaya devam edin”!!! Sözleri karşısında hiç bir AKP’li Milletvekilinin tepki vermemesini ibretle kınıyoruz. Lanetliyoruz, sizleri affetmiyoruz. Bu cümleler herkesin kanına dokunmalı idi… Ne zamandan beri katil sürüleri Türkün meclisinde, Türk Milleti’nin kalbinde, bu millete, bu acıları yaşatmaya başladı? PKK istekleri bu hükümet kullanılarak adım adım gerçekleşiyor, gerçekleşecektir. Türkiye eyalet sistemine geçişe zorlanacak ve maalesef Güneyimiz Kürdistanla birleştirilecektir. Zaten şu an bir çok ilimizde Kürdistan bayrakları dalgalanmaktadır. Tüm bu ihanetler olurken, bu hainliklere hükümet göz yumarken ,Türk Milliyetçisiyim, Ülkücüyüm, vatanseverim diyen herkese önemli görevler düşmektedir… Bu seçimler Türkiye’nin kader seçimidir. Özellikle Ülkücüyüm, Milliyetçiyim diyen herkes, adayların durumu, karakaşı, karagözü ne olursa olsun, halkın içine girerek var gücü ile herkes çalışmalıdır. Bu ülkeye ihanet etmeyen herkes başımızın tacıdır. Şu partili, bu partili olması, başka partilerden gelmesi hiç önemli değildir. Şahsiyet sahibi olan ve vatana ihanet fikri olmayan herkes kucaklanmalıdır, baş tacı yapılmalıdır..
Nefis yapan arkadaşlarımız inatla ikna edilmelidir. Türkiye’nin durumu,gelinen nokta bu insanlara anlatılmalıdır. Hala ‘Ben Ben’ diyen arkadaşlar Harekete vermedikleri her katkının hainlerin ekmeğine yağ süreceğini, bir oyunun karşılığı olarak karşı ihanet cephesine iki oy kazandıracağını herkes bilmelidir. Daha baştan, seçim olmadan pkk’yıbaştacı yapanların başımıza tekrar gelmesine rıza gösterdiklerinin isbatı olacağı anlatılmalıdır.
DHKP-C militanı olan bir kişiyi bakan yapanlar, elli, altmış civarında pkktandaslı zatı vekil yapanlar, Müslümanların oyunu kandırıp alarak iktidara gelenler örnek gösterilmelidir. Onlar bu tür kişilere sahip çıkıp, iktidarlarının devamını sağlarken, bizler hain olmayan, ancak başka partilerden gelen vatanını, milletini seven insanlara neden sahip çıkmayalım. Bu düpedüz cehalet ve bağnazlıktır. Ard niyetsiz olarak bu insanlara sahip çıkılmalıdır. Kasıtlı olarak ihanet içinde olan insanlara daha fazla enerji harcamanın da bir getirisinin olmayacağını bilmemiz lazımdır. Özenle her kapı çalınmalı, halka inilmelidir. Maddi külfeti sadece aday arkadaşlara yıkmak zinhar yanlıştır. Sağda solda dedikodu ile zaman geçiren, eleştirme hastalığına yakalanan ve sonrada ben dava adamıyım diyenler kendilerine terapi yapıp çekidüzen vermelidirler. Bugün Allah için ve davam için ne yaptım sorusunu herkes kendine sormalıdır… Yarın seçimden sonra el oğuşturmanın hiçbir anlamı yoktur.

Allah Türk Milletini ve İslam Alemini Korusun. Amin…