17.1 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 931

Türklük ve Üstad Atsız

Son zamanlarda artan bir hızla Türk, Türklük ve Türkçülük aleyhine ipe sapa gelmez ifadeler kullanıyorlar. Bu zatlar, ya tarihi hiç okumamış, ya okuduklarını anlamamış, ya da, anlamamazlığa ve bilmemezliğe vuruyorlar.

Sadece 11 Aralık 1975′ de uçmağa varan rahmetli Hüseyin Nihal ATSIZ’ı biraz okumuş, anlamış olsalardı bu ifadeleri hayal bile edemezlerdi. Gerçi, biz o kişileri anlıyoruz. Verilen görevi, verenden daha fazla istekle yerine getirme gayreti içerisindeler. Ama, bunlara kimlerin nasıl cevap verdiğini aşağıda çok açık ve tarihi bir şekilde göreceğiz.

Biz önce, ATSIZ Üstad’dan biraz bahsedelim: Hüseyin Nihal ATSIZ Hoca, hayatının tamamını mücadele ile geçirmiş, çileli, zor, sıkıntılı bir hayata göğüs germe cesaretini göstererek, yiğit, korkusuz ve kendi doğrularından hiçbir dönem taviz vermeden yaşamıştır. Gerektiğinde en yakınları ile bile, doğruları uğrunda mücadele etmekten çekinmemiştir. Çileli ömrünün son döneminde bile hapishanede olma ihtimaline karşılık, kendinin isteği dışında zamanın Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK tarafından özel affa uğramıştır. Türk Tarihini ülkemizde en iyi bilen TÜRKÇÜ, TÜRKOLOG’ların başında ATSIZ Hoca gelir demek çok yanlış sayılmaz.

1940-50′ lerde yazdığı Bağımsız Kürt Devleti Propagandası adlı kitap ve makaleleri ile emperyalizmin iç yüzünü o zamandan gösteren ve bu yazıları için ayrıca büyük çileler çeken Üstad, adeta bugünlerin habercisi olmuştur.

Üstadı, Hocayı rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. İyi ki bu dünyadan bir ATSIZ geçti ve iyi ki, o benzersiz şiirleri ve o eşsiz romanları yazdı.

Üstadın 1932’de yazdığı Yolların sonu adlı şiirinden bir dörtlüğü buraya alarak, tarihin hiçbir döneminde değişmeyen ve değişmeyecek olan bir felsefeyi, felsefesini göstermiş olalım.


Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz; 
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına. 
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin 
Değişilir topuda bir sokak kaltağına. 
Bir başka büyüğe, Ziya GÖKALP’e geçelim. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fikir babam dediği, dönemin en büyük sosyolog ve Türkçüsü olan GÖKALP Üstad’a geçelim.

Yazının başında dedim ya, son zamanlarda yaşananlara ben değil, tarih cevap verecek diye. İşte, o cevaplardan birisi:

Zamanın işbirlikçisi Ali Kemal, Ziya GÖKALP’in çalışmalarına ve etkilerine dayanamamış ve onu GÜYA vurmak için Kürt diye sataşmış.

İşte, Ziya GÖKALP, hem o zamanki ve hem de şimdiki işbirlikçilere bakın nasıl cevap vermiş:

Ben Türküm diyorsun, sen Türk değilsin ve İslâmım diyorsun, değilsin İslâm

Ben ne ırkım için senden vesika, ne de dinim için istedim ilâm

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için, ummadım bu işten asla mükâfat

Bu yüzden bin türlü felâket çektim, hiçbir an esefle demedim; heyhat!

Hatta ben olsaydım; Kürt, Arap, Çerkez, tek gayem olurdu Türk Milliyeti

Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak kurtarır her İslâm olan Milleti

Türk olsam, olmasam ben Türk dostuyum, Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!

Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak, seninki öldürmek her yaşatanı…

Türklük hem mefkurem(ülküm) hem de kanımdır, sırtımdan alınmaz çünkü kürk değil

Türklük hadimine (hizmet edenine) Türk değil diyen, soyca Türk olsa da piçtir Türk değil

Nasıl bir cevap?

Türk düşmanlığı yapanlara ve Türk’e hakarete yeltenenlere, Türk’ü yok saymaya çalışanlara o tarih baba ne dermiş?

Şimdi cevabın en büyüğünü, dünya ölçeğinde olanını ve bu cevabın sahibini bir görelim, belki de inanamazsınız…

OĞUZOĞULLARI

Gafil hangi üç asır, hangi on asır

Tuna ezelden Türk diyarıdır

Bilinen tarihler söylememiş bunu

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak

Dinleyin sesini doğan tarihin

Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak

Yalan tarihi gömüp doğru tarihe gidin

Asya’nın ortasında Oğuzoğulları

Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları

Doğudan çıkan biz, batıdan yine biz

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz

Hep insanlar kendilerini bilseler

Bilinir o zaman ki hep biziz

Türk, sadece bir ulusun adı değil

Türk, bütün adamların birliğidir

Ey, birbirine diş bileyen yığınlar

Ey, yığın yığın insan gafletleri

Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde

Dünya o zaman görecek; HAKİKAT NERDE HAKİKAT NERDE

1932 yılında Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yazdığı şiir (İsmail Habip SEVÜK’e dikte ettirmiştir.)

Son zamanlarda artan bir hızla Türk, Türklük ve Türkçülük aleyhine ipe sapa gelmez ifadeler kullanıyorlar. Bu zatlar, ya tarihi hiç okumamış, ya okuduklarını anlamamış, ya da, anlamamazlığa ve bilmemezliğe vuruyorlar.

Sadece 11 Aralık 1975′ de uçmağa varan rahmetli Hüseyin Nihal ATSIZ’ı biraz okumuş, anlamış olsalardı bu ifadeleri hayal bile edemezlerdi. Gerçi, biz o kişileri anlıyoruz. Verilen görevi, verenden daha fazla istekle yerine getirme gayreti içerisindeler. Ama, bunlara kimlerin nasıl cevap verdiğini aşağıda çok açık ve tarihi bir şekilde göreceğiz.

Biz önce, ATSIZ Üstad’dan biraz bahsedelim: Hüseyin Nihal ATSIZ Hoca, hayatının tamamını mücadele ile geçirmiş, çileli, zor, sıkıntılı bir hayata göğüs germe cesaretini göstererek, yiğit, korkusuz ve kendi doğrularından hiçbir dönem taviz vermeden yaşamıştır. Gerektiğinde en yakınları ile bile, doğruları uğrunda mücadele etmekten çekinmemiştir. Çileli ömrünün son döneminde bile hapishanede olma ihtimaline karşılık, kendinin isteği dışında zamanın Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK tarafından özel affa uğramıştır. Türk Tarihini ülkemizde en iyi bilen TÜRKÇÜ, TÜRKOLOG’ların başında ATSIZ Hoca gelir demek çok yanlış sayılmaz.

1940-50′ lerde yazdığı Bağımsız Kürt Devleti Propagandası adlı kitap ve makaleleri ile emperyalizmin iç yüzünü o zamandan gösteren ve bu yazıları için ayrıca büyük çileler çeken Üstad, adeta bugünlerin habercisi olmuştur.

Üstadı, Hocayı rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. İyi ki bu dünyadan bir ATSIZ geçti ve iyi ki, o benzersiz şiirleri ve o eşsiz romanları yazdı.

Üstadın 1932’de yazdığı Yolların sonu adlı şiirinden bir dörtlüğü buraya alarak, tarihin hiçbir döneminde değişmeyen ve değişmeyecek olan bir felsefeyi, felsefesini göstermiş olalım.


Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz; 
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına. 
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin 
Değişilir topuda bir sokak kaltağına. 
Bir başka büyüğe, Ziya GÖKALP’e geçelim. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fikir babam dediği, dönemin en büyük sosyolog ve Türkçüsü olan GÖKALP Üstad’a geçelim.

Yazının başında dedim ya, son zamanlarda yaşananlara ben değil, tarih cevap verecek diye. İşte, o cevaplardan birisi:

Zamanın işbirlikçisi Ali Kemal, Ziya GÖKALP’in çalışmalarına ve etkilerine dayanamamış ve onu GÜYA vurmak için Kürt diye sataşmış.

İşte, Ziya GÖKALP, hem o zamanki ve hem de şimdiki işbirlikçilere bakın nasıl cevap vermiş:

Ben Türküm diyorsun, sen Türk değilsin ve İslâmım diyorsun, değilsin İslâm

Ben ne ırkım için senden vesika, ne de dinim için istedim ilâm

Türklüğe çalıştım sırf zevkim için, ummadım bu işten asla mükâfat

Bu yüzden bin türlü felâket çektim, hiçbir an esefle demedim; heyhat!

Hatta ben olsaydım; Kürt, Arap, Çerkez, tek gayem olurdu Türk Milliyeti

Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak kurtarır her İslâm olan Milleti

Türk olsam, olmasam ben Türk dostuyum, Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!

Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak, seninki öldürmek her yaşatanı…

Türklük hem mefkurem(ülküm) hem de kanımdır, sırtımdan alınmaz çünkü kürk değil

Türklük hadimine (hizmet edenine) Türk değil diyen, soyca Türk olsa da piçtir Türk değil

Nasıl bir cevap?

Türk düşmanlığı yapanlara ve Türk’e hakarete yeltenenlere, Türk’ü yok saymaya çalışanlara o tarih baba ne dermiş?

Şimdi cevabın en büyüğünü, dünya ölçeğinde olanını ve bu cevabın sahibini bir görelim, belki de inanamazsınız…

OĞUZOĞULLARI

Gafil hangi üç asır, hangi on asır

Tuna ezelden Türk diyarıdır

Bilinen tarihler söylememiş bunu

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak

Dinleyin sesini doğan tarihin

Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak

Yalan tarihi gömüp doğru tarihe gidin

Asya’nın ortasında Oğuzoğulları

Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları

Doğudan çıkan biz, batıdan yine biz

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz

Hep insanlar kendilerini bilseler

Bilinir o zaman ki hep biziz

Türk, sadece bir ulusun adı değil

Türk, bütün adamların birliğidir

Ey, birbirine diş bileyen yığınlar

Ey, yığın yığın insan gafletleri

Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde

Dünya o zaman görecek; HAKİKAT NERDE HAKİKAT NERDE

1932 yılında Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yazdığı şiir (İsmail Habip SEVÜK’e dikte ettirmiştir.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Konya Ziyareti ve biz Türklerle ilgili Düşündürdükleri

740. Vuslat gecesi vesilesi ile İzmit’ten, Sn. Murat Kolaylı’nın organize ettiği bir grup arkadaşımızla Türker Turizmin memnun edici rehberliğinde, Konya şehrimizi yeniden ziyaret ettik. Anadolu Selçuklu devletine 200 yıl başkentlik yapmış bu güzel şehrimizin tarihi-kültürel yerlerini görmek birçok bilgileri yeniden hatırlamamız gerektiğini hatırlatmıştır. Bu vesile ile son zamanlarda Türkler üzerinde koparılan tartışmaların ne kadar gereksiz, cahilce ve yanlışlarla dolu olduğunu bu yazımla paylaşmak istedim.

Selçuklu atalarımız kervansarayları, camileri, medreseleri, kümbetleri ile bu coğrafyada önemli eserler yapmış ve bunların bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Konya-Kayseri-Sivas-Erzurum, Van ve diğer yerleşim yerlerindeki bu eserlerin bir kısmı yapılış şekli, kullanılan malzemeler ve bulunduğu coğrafyadaki konumlanma şekilleri ile dikkat çekici şaheserler olup Anadolu’muzdaki Türk Medeniyetinin izleridir. Bu eserler bizler için gurur ve övünme sebebi olacak kadar iyilerdir. Türk Devleti olan Selçukluların bu eserlerle şehre vurduğu mühür hala capcanlı ayaktadır.

Yine bu dönemlerde yaşayan Hz. Mevlana, Hz. Hacı Bektaş Veli, Nasrettin Hoca, Yunus Emre gibi isimler de o günün insanının hayat bakışlarını ve yaşam felsefelerini bizlere gösteren önemli eserler bırakmışlardır. Bu eserlerin bizlere tuttukları ışık günümüz insanına da aydınlık sağlayacak kadar güzel özellikler taşırlar.

Atalarımızın o dönemlerde bu coğrafyada birlikte yaşadıkları diğer dini ve etnik gruplar bu devletin bir Türk Devleti olduğunu inkar ettirmez, bilakis yüceltir. Milletimizin Devlet anlayışındaki adaleti, şefkati ve birlikte yaşama kabiliyetinin yüceliğini gösterir.

Akşehir’de yaşamış olan Nasrettin hocanın tebliğleri, tespitleri ve halkımıza verdiği mesajlar hala iyi insan modeli için geçerlidirler. “Dünyanın merkezi benim yaşadığım yer”dir. derken kişiliğin önemini, “Ye kürküm Ye” derken insanın şekle verdiği önemi ve zaafı, “Parayı veren düdüğü çalar”, derken ikili ilişkilerdeki gerçekçiliği hatırlatır.

Hz. Mevlana’nın “Gel, gel ne olursan ol gel,

İster kafir, ister puta tapan ol gel,

Bizim dergahımız ümitsizlikler dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da, yine gel” dizeleri onların insanlara gösterdiği derin hoşgörüyü anlatır. Bu sözler bizler için hala yol gösterici mahiyettedir. Aynı dönemlerde yaşayan Hz. Hacı Bektaş Velinin iyi insan tarifinde verdiği öğreti olan “Eline, beline, diline sahip ol” düsturu yine dikkat çekicidir. O dönemlerde yaşamış Yunus Emre’nin eserleri de bu günlere ışık tutan ve bizler için eğitici özellikte bilgiler ihtiva eden Türk Edebiyatı için zirve eserlerdendir. Özellikle sevgi üzerine doğruluk üzerine, söyledikleri…

Sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz.” , “Cümleler doğrudur; Sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.” gibi tespitleri Anadolu insanı için hep rehber olmuştur.

Daha sonra Anadolu Selçuklu Devletinin mirası Osmanlı Devletine geçer. Bir uç beyliğinden gelişen bu devlet, adını kurucu Padişah Osman Gaziden alır. Asya-Avrupa-Afrika’yı kucaklayan koca bir devlet olur. Şeyh Edebali’nin manevi önderliği devletin temel felsefesini oluşturur. Adalet ve emniyet devletin himayesindeki halk için uygulanır ve yaşatılır. Başta Anadolu coğrafyası olmak üzere Türkler ve diğer halklar kardeşçe-birlikte yaşarlar. “Allah’ın ismini dünyaya yaymak” hedefi, “Milleti yaşat ki, devlet yaşasın.” düsturu yönetimin, “Sermayemizi yüklesen horoz çeker, onurumuzu yüklesen deve çöker.” düsturu ise yöneticilerin temel anlayışları olup bu onları yüce devlet haline getirmiştir. Devletin ve yönetimin bu düsturlardan uzaklaşması ise, önce duraklama daha sonra gerileme ve çöküşe götürmüştür.

1800’lü yıllarda başlayan çözüm arayışları içinde gerileme sürer. 1915’lerdeki Birinci Cihan Harbi ile devlet parçalanıp yok olmanın eşiğine gelmiştir. Çanakkale destanı atalarımızın yedi düvele meydan okuyabilmenin çıkışıdır.

Milli mücadele, Türklerin Birinci Cihan Harbi sonrası orta Anadolu’ya hapsedilip yok edilmeye karşı derlenip toparlanmanın adresidir. Anadolu Balkanlardan, Kafkaslardan, Ege adalarından gelen göçlerle de sığınılacak bir coğrafya olduğunu göstermiştir. Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve daha nice Osmanlının son dönem subayları bu insanların önüne düşüp rehber olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuşlardır.

Çok milletli bir devlet olan Osmanlı Devleti yerine, o günün şartları gereği dini mensubiyet yönünde İslamiyet,  ırki mensubiyet yönünden Türklerle homojenleşmiş bir ulus devlet hedeflenmiştir. Balkanlardaki Türkler ile Anadolu’daki Rumların mübadele ile yer değiştirmeleri de bundandır. Buradaki Türk tabiri Atatürk’ün tarifiyle Anadolu coğrafyasındaki bu devletin kuruluşuna katkı vermiş bütün halkları kucaklar. Soy, boy, aşiret gibi unsurlar kültürel birliktelikle aşılmak istenmiştir. Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” prensipleriyle, birlik ve beraberliği güçlü, medeni bir devlet, refahı yükselmiş, bir millet olmak hedeflenmiştir.

O günün şartları içinde Anadolu coğrafyasında çok önemli işler başarılmıştır. Bu sayede bu günkü Türkiye; komşuları ve diğer İslam ülkeleri arasında daha gelişmiş, güçlü ve refah seviyesi daha yüksek hale gelmiştir. Dilerim ki 2023 de 100.yılını dolduracak devletimiz birlik ve beraberliğini muhafaza ederek gelişmeye, güçlenmeye devam ederek Büyük Türkiye şeklinde ilelebet yaşar.

Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan coğrafyada yaşayan Türkler kurdukları devletlerle insanlık medeniyetine önemli katkılar vermişlerdir. İnanıyorum ki 21.yüzyıl gerek Türkiye Cumhuriyeti için gerekse diğer Türk Devletleri için yükselen yüzyıl olacaktır.

Mevlana’nın Hayat İlkeleri

Hz. Mevlana insanlığa çağrı yapıyor;

 

Günleri say, servetini say, büyüklerini say

Ama yerinde sayma!

 

Eşini beğen işini beğen aşını beğen

Ama kendini beğenme!

 

Emek ver, kulak ver, bilgi ver

Ama hiçbir zaman boş verme!

 

Hedefe koş, cihada koş, yardıma koş

Ama ortak koşma!

 

Fidan büyüt, garip doyur, çocuk besle

Ama kin besleme!

 

Davet et, hayret et, affet et, tövbe et

Ama ihanet etme!

 

Okumaktan zarar gelmez oku

Ama lanet okuma!

 

Satıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol

Ama bölücü olma!

 

Elini aç, gözünü aç, kapını aç

Ama ağzını açma!

 

Rakibini geç, sınıfını geç

Ama gülüp geçme!

 

Ev al, araba al, abdest al

Ama beddua alma!

 

Zulmü devir, nefsi devir

Ama çam  devirme!

 

Yaklaş, konuş, tanış

Ama uzaklaşma!

 

Doğrul, devril

Ama eğilme!

 

İtil, atıl

Ama satılma!

 

Hz Mevlana’nın insanlığa bu çağrısını iyi okuyalım ve hayat tarzımızı bu ilkelere göre değerlendirelim.

Müslümanlığın Önünde Müslümanlar Hala Engel

0

Geçen yüzyılın büyük düşünürü Muhammed İkbal‘in bu saptaması günümüzde hala hükümferma. Özetle Müslüman’ın Müslümanlaştırılması yada Müslümanlıkla buluşturulması gerekmekte.

Yine Ali Vasfi Kurt‘un tespitiyle Batı, misyonerlik çalışmasını artık Hıristiyanlar eliyle değil Müslümanlar eliyle gerçekleştirmekte. Yanisi böyle Müslüman olduktan sonra İslam Âlemi için ekstra bir düşmana gerek yok.

Hiç; onlar gerçek Müslüman değil, özde-sözde, aparatçık-Müslümancık, otomatik kul-robotik mümin ayrımlarıyla mevzuyu terletmeden kendi tankımızın namlusunun epeyi zamandır kendi üzerimize çevrili gezdiğini beyan edelim.

Suriye‘de, Mısır‘da, Libya‘da, Irak‘ta, Afganistan‘da, Pakistan‘da, Bengladeş‘te, Filistin‘de, Yemen‘de çift taraflı olarak ölüyor, öldürülüyor. Kiminde donuyor, kiminde selde boğuluyor, kiminde deprem enkazında.

Kimbilir daha hangisinde iç savaş çıkacak, guruplar çatışacak, çoluk – çocuk katledilecek ve üstüne kaleşnikoflu ‘Allahu ekber’ pozları verilecek? Din adına, Allah adına dinin ve Allah’ın buyurmadığı hangi haltlar işlenecek kimbilir?

Sen gel komşu-momşu, Hıristiyan-Müslüman ülkelerden para al, silah al; sonra da birden diktatör olduğu hatırlatılan kimselere karşı kendi ülkende kendi insanını vur, adam boğazla. Donan çocuk da, açlıktan ağlayan da, karşı tarafın aşırı güç kullanarak yaktıkları kurunun yanındaki yaşlar da Müslümanlık tablosunun hazin manzarasıdır.

Sen kalk önce Batı desteğiyle iktidarı devir, nimete ve güçe gark ol; sonra da aynı desteğin kösteğiyle devrilince demokrasi, demokrasi diye meydancılık yap. Kendi ülkesinde basit toplumsal eylemleri ezen benzer bir ülkeden de ‘diren‘ mesajını al. Senin eylemselliğin aslında o ülkenin iktidarıyla değil sokak muhalefetiyle eşdeğerdi.

Libya‘da Müslüman’ın ipini kime çektirdiler; Müslüman’a. Irak‘ta milyonlarca Müslüman’ı genelde kime katlettirdiler; Müslüman guruplara. Asya‘da ve Afrika‘da patlamaya hazır bomba gibi beklemekte olan ülkeler, guruplar var mı; çok. İslam Dünyası‘nda insaf yok, izan yok. Mal, can, ırz güvenliği yok. Adalet ve emniyet yok.

Akif‘in bu hali görünce “kalktım ağladım, yattım ağladım” dediği husus asırlık bir karabasan gibi üzerimizde. Törensel Kuran okumayı seven ama anlamından bîhaber olan ümmetin olduğu, olacağı budur. Hele ortada yağlı-ballı İktidar tepsisi varsa..

Yakında İslam Dini‘nin yasakladığı ne kadar tecessüs, gıybet, iftira, şantaj ve sairenin yine Müslüman guruplarca servis edildiğini duyarsanız şaşırmayın. Yakında ortalık kasetten, manşetten ve kötü ticaretten geçilmeyecek. Birileri birilerinin ağzına, burnuna ot ve çamur tıkamaya devam edecek. Ama herkes ve her gurup yine sahabeden, yine Peygamberden, yine ulvi şahsiyetlerden bahsetmeyi de sürdürecek.

Bu dünyada ve ahrette dokunulmazlığı olduğunu zanneden, Yüce Yaratıcı’yı – hâşâ – emirlerinde Alaaddin’in Sihirli Lambasının Cin’i gibi fehmeden, bu kendisinden başkayı adam / Müslüman yerine koymayan, kendi gurubunu Fenerbahçe-Galatasaray aşkından daha sapkın bir aşkla tutarak başka kuş tanımayan, bu kerameti kendinden menkul 72 fırkadan ehl-i necat tek ve yek illaki kendileri olmak hastalığına tutulanlar güruhlarını hangi dinin tiryaklarıyla iyi edebiliriz acaba?

“Ey inananlar; Allah’a ve Resulüne hıyanet etmeyin! Bilip durduğunuz halde öz emanetlerinize hıyanet mi ediyorsunuz?” (Enfal 27). “Dinlerini parça parça edip guruplara bölünenler var ya senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır.” (En’am 159)

Güçler Savaşı ve Devlet!

0

Dershaneler ile ilgili açıklamaları izledim. Diyorlar ki: Dershaneler iyi öğrencileri seçip alıyor, bu öğrencilerde iyi okullar kazanıyor, Cemaat dershaneleri kastedilerek, şöyle başarılıyız, böyle başarılıyız diye halkı kandırıyorlar ve çıkar teşkil ediyorlar. Peki bu durumu herkes biliyor da yönetim ergimiz yeni mi bu durumu anladı? Kusura bakmayın, ABD’nin Irak’ı işgali yarım saat bile sürmedi. Siz onbir yıldır iktidarsınız. İktidar olalıdan beri karşılıklı çıkarlar uğruna maalesef ki Milli Eğitim dibe vurduruldu. Milli Eğitim politikaları maalesef iflas etti. Çünkü bu hükümetin ilk halkası Milli gömleklerini çıkardıklarını zaten ifade etmişlerdi, bunlardan millilik beklemek elbetteki yersiz bir beklentidir. Milli Eğitim politikaları gibi, İç işlerinde de ülkenin bir bölümü ve birçok mahalle kontrol altında olmayan bir konumda. Dış işleri ortada, sınırlarımız içler acısı. Kuzey Irakla (Barzani ile) yapılan petrol anlaşmasını dahi Irak resmi devleti ve ABD engelledi. Bu durum dahi Türkiye’nin durumunu iyi anlatıyor. 
Kısaca bu hükümetin politikaları iflas etmiştir. Ancak ele geçirilen TV’ler ve yayın organları ile ortam güllük gülistanlık gösterilmeye çalışılıyor. Bu kötü gidişatı bozmada bana göre en önemli güç Saadet Partisi ve MHP’nin halkla bütünleşmesi olacaktır. Özellikle Saadetin seçimlerde son dakikalarda oylarını elinde tutamaması, çıkar çevrelerini hep iktidar yapıyor. İnandıkları ve savundukları doğruların arkasında Saadet Partililerin durmaları gerekmektedir. MHP’lilerin ise ‘Ben ben’ diyenlerinin nefis yapmaması ve tüm birimlerinin halkla bütünleşmesi lazımdır.
Komünizmin çatlaması ve Rusya’nın dağılmasından sonra İzmit Türk Ocaklarında konferans veren Moskova Üniversitesi Azeri Proflarından birine şu soruyu sormuştum: Siz Azerbaycan’da hür Azerbaycan Devletini kurmaktasınız, Türkiye’deki Milli Eğitim sistemini mi uygulayacaksınız? 
Cevap şu oldu:Türkiye’de bir Milli Eğitim sistemi yok ki, sizin yüzünüz ÖZÜNÜZE değil, ABD ve AB ne yöneliktir. Türkiye’deki sistemi uygularsak, bizim BALALARIN hali nicolur? Evet, beş tane Milli Eğitim Bakanı değiştiren bu hükümet, gerçektende Milli Eğitimi düzeltememiştir. Allah bizim balaları da korusun inş…Milli Eğitimi dershanelere bırakanlar şimdi ne oldu da birbirlerine şamar atmaktalar? Halkın uyanması da uzak bir ihtimal konumunda!!!
Hükümetin dershaneleri kapatma planını açıklaması sonucu Cemaat şunu mu demek istiyor: “Her icraatı yap ama bana ait hiçbir şeye dokunma. Dokunursan, kasetten başlar, gizli MGK belgelerinden çıkarım.”
Hükümet, ise bildiği ne tekniği varsa elindeki devlet imkânlarını kullanarak devreye sokacaktır.
Siz bakmayın “dershaneler bu yıl da öğrenci alacak, 2015’e kadar kapatılmayacaklar” denilmesine, savaş bütün hızıyla devam ediyor.
Hatta savaş yeni başladı!
Başbakanın son açıklamalarının iyi okunması lazım!
Diyor ki:
“Bazıları rahatı görünce farklı bir duruma büründüler.”
Erdoğan birçok sözü ile cemaati hedef alıyor.
Yani olay dershane olayı olmaktan çıkmış vaziyette.
Bundan sonra ne olabilir?
Devletin değişik birimlerine yerleştirilmiş cemaat kadrolarının tasfiyesi yapılır, ancak hükümet seçimi de eminim düşünüyordur! Cemaat medyasının reklâm musluklarının kesilmesi, cemaate bağlı işadamlarına yönelik mali operasyonlar zıtlaşma devam ederse yapılabilir… Ancak bu durumlar zannederim ki;seçim arefesinden sonra başlayabilir.
Asıl sorun :
Sadece dershane olayı değildir, küresel bir savaşın da izleri var gibi…
Cemaatle ilişkiler bozulmaya başladığı süreçte, hem Avrupa Birliği ile hem ABD ile ilişkiler gerginleşti. AB, Türkiye’nin üyeliği konusunda hala ipe un seriyor ve Ankara “yeter artık” demeye başladı. Kılıçdaroğlunun ABD ile kontak kurmasının kabulü neyin nesi?
Sıfır sorun edebiyatı tamamen tökezlemiştir. Türkiye bu hükümetle çevresinde sadece pkk tandaslı Barzani ile iyi ilişkileri vardır. Onun sebebi de oy yatırımıdır. Çıkar meseleleridir. Türkiye çevresindeki ülkelerle sorunların zirvesindedir. Ve ABD artık bu gergin, öfkeli ve kontrol dışına çıkmaya başlayan başbakan’ı istemiyor, zannediyorum. Erdoğan’ı istemeyenler arasına Amerika’da ki Fethullah Gülen de dâhil oluyor artık. Böylece, bir ABD projesi olan AKP, bir başka proje olan cemaatle karşı karşıya geliyor.
Bu savaşın diğer tarafı olan “cemaati” ise çok ama çok zor günler bekliyor. Devlet içinde devletçikler (pkk, azınlıklar, zararlı cemaatler) üstlendikleri rol gereği,TC Devletini içten içe kemiriyor. Birileri ise kendi keselerini doldurma adına bu kötü gidişata seyirci mi kalıyorlar acaba, ne dersiniz?

Belediye Seçimlerinde Adayların Rolü

Seçim öncesinde siyasi partilerin hesaplarında, tanınmış ve hele hele denenmiş, başarılı kabul edilen bir adayla seçime giden parti kendisini avantajlı kabul eder. Böylece rakiplerinden bir adım önde başlamanın rahatlığı ve özgüveni içinde propaganda yapar.

Bu sebeple AKP, bazı bakanlarını önem verdiği şehirlerde Belediye Başkanlığına aday gösterdi. AKP, İzmir’de CHP hâkimiyetini en başarılı bakanı Binali Yıldırım ile yıkmaya çalışacak.

CHP, aynı sebeplerle İstanbul’da (parti teşkilatının içine sinmeyen) Mustafa Sarıgül‘ü aday gösterecek gibi. Ankara’da ise, Melih Gökçek imparatorluğunu yıkmak için, MHP’nin geçen seçimlerdeki adayı Mansur Yavaş‘ı aday göstereceğine dair söylentiler var.

Fakat her zaman evdeki hesabın çarşıya uyduğu söylenemez.

1984-1989 arasında İstanbul’un ilk Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini üstlenen ve oldukça başarılı işler yapan Bedrettin Dalan hakkında beklentiler de bu yöndeydi. İstanbul’da belediyecilik hizmetlerinin mevcudu muhafaza etmeye çalışmaktan çıkarılıp, daha iyi bir şehir yaratma hedefine yöneldiği ilk dönemdi. İstanbul yıktıkça güzelleşiyordu. Şehrin tıkanan ulaşım ağına yeni ve büyük caddeler açarak soluk aldıran Dalan çok pratik ve iş bitirici idi. Çünkü 1980 ihtilali ile Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren de, Başbakan Turgut Özal da çok destek verdikleri için kamulaştırma labirentlerinde takılıp kalmamış, kendi tabiriyle “önce ateş edip, sonra nişan almıştı.”

  • a- 1989 seçimlerinde Dalan’ın rakibi Nurettin Sözen bir tıp profesörüydü, siyasi alanda pek fazla bilinen biri değildi. Dalan’ın basın ile ilişkileri de iyiydi.

Anket şirketleri seçim öncesi Dalan’ın yüzde 40-45 civarında oy alacağını, Sözen’in ise sadece yüzde 27 civarında oy alabileceğini açıklamaktaydı.

Sonuç, anket şirketlerinin tahminlerinden çok farklıydı: ANAP’lı Bedrettin Dalan sadece % 26.12 alabilirken, SHP’li Nurettin Sözen % 35.95 ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.

  • b- 1994 mahalli seçimlerinde de benzer bir sürpriz yaşanmıştı. Refah Partisi’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan, ANAP’ın adayı İlhan Kesici, DYP’nin adayı Bedrettin Dalan, SHP’nin ise Zülfü Livaneli’ydi.

Strateji-Mori % 26.20, Konda ise % 25 ile SHP’li Livaneli’yi İstanbul’un Belediye Başkanı ilan ederken, Verso 23.9, Sonar ise % 25.8’le ANAP’ın birinci parti olduğunu ilan ettiler.

Refah Partisi’ni ve Tayyip Erdoğan’ı şanslı gören yoktu. 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanlığı seçim sonuçları şöyle oldu.

RP 25.19,  ANAP 22.14, SHP 20.30, DYP 15.45

“İstanbul’un sorunlarını bilen, bunların üzerine kararlılıkla gidebilecek cesarete ve tecrübeye sahip tek aday Bedrettin Dalan” propagandaları etkili olmamış, hiçbir idarecilik tecrübesi olmayan Recep Tayyip Erdoğan Başkan seçilmişti.

*****

DÖNÜŞÜM DÖNEMLERİNDE ANKETLER YANILIYOR:

Bu iki olayı hatırlatmamın iki sebebi var:

  • Mart 2014’te yapılacak mahalli seçimlerde Belediye Başkan adaylarının tesirini abartan yazı ve yorumlara ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Her ne kadar yerel seçimlerde adayın ismi, geçmiş hizmetleri ve tanınmışlığının etkin olduğuna dair genel bir kanaat varsa da, genel siyasi rüzgârın bu seçimlerde de daha etkili olduğu kanaatindeyim.
  • Anket firmaları önemli siyasi dönüşüm yaşanan dönemlerde pek de başarılı tahminler ortaya koyamamaktadır.

*****

SEÇİM SONUÇLARINA “TÜRK SORUNU” ETKİSİ:

Türkiye “Türk Sorunu” yaşamaya başladığı bu dönemde köklü bir dönüşüm yaşayabilir. Anketçilerin böyle bir dönüşümü yine görememiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu ne demek? Türkiye’nin asli unsuru olan yani kendisini Türk olarak tanımlayan ve Türk olmakla iftihar eden ana kitle, tarihinde olmadığı kadar hakir görülmektedir.

“Türk’üm” demek adeta suç olmuş, kendisini Türk hissetmeyenler hergün TV’lerde fütursuzca Türk Milletine meydan okumaktan çekinmez olmuşlardır.

Cumhuriyetimizin kurucuları ve bu kurucu iradenin ortaya koyduğu temel ilkeler yoğun saldırı altında. Yapılacak Yeni Anayasa ile “milli devletin” sona erdirileceği ilan edilmektedir.

Hatta tarihimizde ilk defa “Türk Milleti’nin var olmadığı” gibi garip ve tahrik edici bir ifade, hem de iktidar partisi MKYK üyesi olan bir Profesör vasıtasıyla, dile getirilmiştir.

Ülkenin Başbakan’ı kendi partisinin Hakkâri mitinginde Türk Bayrakları olmasını, sanki yabancı ülke toprağında bayrağımızı dalgalandırmışlar gibi anlatabilmekte; ana muhalefetin Hakkâri mitinginde Türk Bayrağı aç(a)mamış olmasını (iktidarın böyle bir ortamı sağlayamadığı için kendi sorumluluğunu hissetmeden) yüzü kızarmadan tenkit edebilmekte.

İmralı’daki mahkûm teröristbaşı Türkiye’de siyasetin en belirleyici faktörlerinden biri haline getirilmiştir. Devletimizin yapılandırılması için yapılacak anayasa yapımında ilk kulak verilen kişiler, PKK terör örgütünün İmralı ve Kandil’deki elebaşıları olmakta.

Ülkemizin bazı şehirlerinde devlet otoritesinin fiilen PKK terör örgütüne devredildiği kanaati yaygınlaşmaktadır.

Türkiye’de iki dilli, iki kurucu unsurlu, iki bayraklı bir federal yapı mı, özerklik mi, bağımsız Kürdistan mı kurulsun konularını tartışılmaktadır.

İşte bu durumda Türk Milleti yerel seçimlerle başlayacak seçimler sürecinde, kendi kimliğine ve birliğine yönelik bu saldırılara şiddetli bir tepki gösterebilir.

Ekonomi, sosyal yardımlar, imar ve inşa faaliyetleri hakkında fikri ne olursa olsun, sadece bu sebeplerle bu gidişata dur demek için oy verebilir.

Ayrıca belediye başkanının şu veya bu partiden olmasıyla hayatında çok önemli bir değişiklik olmayacağını herkes bilmektedir.

*****

AKP SEÇİMİ KAZANIRSA REFERANDUM SAYACAK

AKP iktidarı yerel seçimlerde istediği oy oranlarını alır ve hedeflediği belediye başkanlıklarını kazanırsa, bunu “referandum” sayacaktır. Nitekim Adalet Bakanı bu ifadeyi kullanmıştır.

Peki, neyin referandumu sayılacaktır?

AKP aldığı her oyu, yukarıda saydığım “Türk kimliğine, Cumhuriyetin temel ilkelerine ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne saldırıların ana sebebi ‘açılımları’ onaylıyorum” diye kabul edecek ve buna göre davranacaktır.

Ben bu sebeplerle bu seçimlerin açılımlara başkaldırının ve siyasi bir dönüşümün başlangıcı olabileceğini düşünüyorum.

“Gezi olayları” bu tür bir dönüşümün işareti sayılabilir.

Tereddütlü olduğum tek husus, 2007 yılından bu yana nüfusumuz 5 milyon artarken, seçmen sayısının 12 milyon artmış olmasından doğan şüpheli durumdur.

Açılımın Hedefindeki “Türk Kimliği”

0

1071 Yılında Malazgirt Savaşı ile Anadolu’nun Türk yurdu haline getirilmesi, Avrupa ile Türkler arasında yüzyıllar boyu sürecek bir mücadelenin miladını oluşturur. Avrupa, Türkleri kendi topraklarından uzak tutmak ve eğer mümkünse Anadolu’dan atmak adına elinden geleni ardına koymadığı gibi bu hayallerinden bugün de gelecekte de vazgeçmeyecektir.

Haçlı seferleri, suikastlar, bölücü unsurlara destek verilmesi, Kıbrıs meselesine bakışları, Ermeni soykırımını gündemde tutmaları, ekonomik yaptırımlar, misyonerlik faaliyetleri, Heybeliada Ruhban Okulunun yeniden açılması talepleri, Fener Rum Patriğinin Türkiye’de kendisini çarmıha gerili olarak hissetmesi, ekümenlik talepleri bu arzularının dün olduğu gibi bugün de devam ettiğini göstermektedir. Avrupa, etnik ve dini kimliği sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu tehdit unsuru olarak algılamış ve ortadan kaldırılması için büyük çabalar harcamıştır.

Avrupa, sadece Osmanlı’yı değil Türk kimliğini Anadolu’dan silmeyi de hedef almıştır. Avrupa içerisinde Türk ya da Müslüman halkın yaşadığı bir devleti Hıristiyanlığın büyük Avrupa hayali önünde tehdit olarak görmüştür. Bu kimliği mutlaka yok etmeleri gerekiyordu. Bunun için yeni kavramlar ortaya attılar. Hürriyet, eşitlik ve kardeşlik… v.b. Bu kavramlar, Osmanlı Devleti yapısında kurumlarında etkisini göstermiştir. Bununla ilgili olarak ‘Harp Tazminatı’ meselesini görüşmek üzere Rusya ‘ya gönderilen Halil Paşa geri döndüğünde açıktan açığa ‘Devlet-i -Aliye’nin yaşaması için Batı’yı taklitten başka çare olmadığını’ ifade ederken aslında dönemin devlet erkânının görüşlerine tercüman oluyordu.

Kendi öz kimliğinden sıyrılırcasına Batı’ya dönük bu yenileşme akımının yetiştirdiği aydın kadro, umumiyetle, inanç sistemleri içinde bunalım geçiren bir bakıma iki kültür arasında sıkışmış zavallılardı. Batı kültürü karşısında yeni değer ve inanç sistemlerinin kazanılması, Osmanlı toplum yapısında üç akımın ortaya çıkmasına neden olmuştur: Batıcılar, İslamcılar, Türkçüler. Osmanlı toplum yapısını Hacı İbrahim Efendi ile Sait Bey arasında geçen tartışma çok sade olarak ortaya koymaktadır.

“Arapça isteyen Urbana gitsin,

Acemce isteyen İran’a gitsin

Frengiler Frengistan’a gitsin

Ki, biz Türk’üz bize Türkî gerekir”

Türkçülük akımının savunucusu Sait Bey’e karşı Hacı İbrahim Efendi şu cevapları veriyordu. “Biz davamızı yani Osmanlı Lisanının mevcut olduğunu daha ince delillerle ispat edebiliyoruz. Lakin “Biz Türk’üz, bize Türkî gerekir” deyip Türklük iddiasında bulunanlar, aslen Türk olduklarını nasıl ispat edebiliyorlar? Bu anlayış, bu yapılanma Osmanlı devletinin çöküşünü ve Kurtuluş Savaşı sonrası yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasını sağlamıştır. Bedeli çok ağır olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, bu hususa ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor. Bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı imparatorluğu dâhilindeki akvam-ı muhtelife hep milli akidelere sarılarak, milliyet mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık.

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu zihinsel iklim geçmişi ile bire-bir örtüşmektedir. Bugünlerde etkili medya aktörleri, siyaset figürleri ve kendisine aydın sıfatı yüklenenler her anlamda kendi halkına, kendi kimliğine “El aman” dedirtecek tavırların altına imza atmaktadırlar. Cumhuriyet tarihi boyunca bu denli milli kimliğe, milli tarihe, milli birliğe ve varlığa kâfir(yaban) davranış görülmemiştir. Aydının içinden çıktığı halkına, halkının kendi devletine siyaset adamlarının kendilerini var eden kimliğine olan yabanlığını “El insaf” dedirtecek boyutlara ulaşmıştır. Mit Müsteşar Yardımcısı Cevat ÖNEŞ İmralı’daki terörist başı ile PKK terör örgütünün eylemlerini durdurması için görüş alışverişinde bulunuyor. Eve dönüş yasası da bu görüşmelerden sonra çıkarılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne hallere düşürülüyor. Kahrolmak içten değil…

Binlerce yıllık tarihi olan Türk Milleti, geleceği belirsiz, rotası felç olmuş istikameti olmayan bir sevdanın peşinden bir çıkmazdan bir çıkmaza savrulmaktadır. Sözde aydınlar “Anayasa Vatandaşlığı” “Türk Vatandaşlığı” “Türkiye Halkları” gibi terörizme, bölücülüğe etnikliğe, ayrımcılığa pirim verebilecek konuşmalar yapmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Sn. Tayyip Erdoğan da birçok toplantısında bu kavramlara yer vermiştir. Son zamanlarda bu hususla ilgili pervasızlık insanımızın aklıyla mantığıyla izah edemeyeceği boyutlara ulaşmıştır. Sen ” Ne Mutlu Türküm” dersen birileri de çıkar. “Ne Mutlu Kürdüm” der. El insaf. Bu yaklaşım “Türkiye Cumhuriyeti” devletinin de isminin tartışmaya açılması anlamına gelmez mi?

Bu yetmiyormuş gibi bir de anadil meselesini ortaya koydular. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun dil atlası Dr. Ahmet BUHAN tarafından başarılı bir şekilde yapılmıştır. Dil biliminin bir kolu olan “Dil Coğrafyası” gerçekleştirilmiştir. Bölgede konuşulan dillerin Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Arapça, Süryanice, Ermenice, Kaldanice veYezidice olduğu görülmüştür. Dil atlasına göre bölgede tek bir dilin hâkimiyeti mevcut değildir. Ancak bölge nüfusunun %85-90’ı Türkçeyi anlamakta ve konuşmaktadır. Türkçe, şehir ve ilçe merkezlerinde daha yoğun olmak üzere, bölgede en büyük ortak anlaşma vasıtasıdır. Bu bilimsel gerçeklere rağmen Sn. Başbakan Tayyip ERDOĞAN (TRT-6)’yı kurarak bölge insanının problemlerine çözüm getirdiğini ifade etmiştir.Bu açılım üzerine ömür boyu hapse mahkum terörist Şemdin SAKIKSn.Başbakanın ayaklarını öpebileceğini ifade ediyor.Yorumu size bırakıyorum.

Batı destekli Anayasa vatandaşlığı, Türkiye vatandaşlığı, Türkiyelilik, Türkiye halkları” gibi deyimler, birlik yerine terörizme yasallık kazandırmıştır. Batının ve ABD’nin organizatörlüğünde 12 adam; polis akademisinde bir araya gelerek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin problemlerine çözüm aradılar. Bu mucitler, hükümetinde desteğini alarak icatlarını basın-yayın organları vasıtasıyla göğüslerini gere gere açıkladılar. Bu cihazın adı “KÜRT AÇILIMI” idi. Bu cihaz akan kanı durduracak, ekonomik harcamaları halkın mutluluğu ve refahına yönlendirecek, etnik ayrımcılığa son verecek, herkesin eşitliğini sağlayacak, bugüne kadar azınlıklara yapılan zulümlere son verecek, kardeşçe yaşamamızı sağlayacak dini inançlarımızı serbestçe yapmamıza imkân sağlayacak. Özgür düşünmemize, ifade hürriyetine açık AVRUPA STANDARTLARINDA bir alet: Bankamatik gibi; yeter ki şifreni doğru gir. Tuşlarına basıyorsun seni hayaller dünyasına götürüyor.

Bu cihazın tanıtımının öncelikle yapılması kamuoyunun bu cihazı benimsemesi için kollar sıvandı, seferberlik ilan edildi, monşerler atağa geçti. Basın üzerine düşeni aslan payını almak şartıyla tanıtıma hazır olduğunu bildirdi. Kanallar ve musluklar açıldı. Festival havasında düğmeye basıldı. Olmadı isimde bir problem var, bu cihazı Anadolu’nun diğer bölgelerine bu isimle tanıtamayız, daha baştan tepki ile karşılaşırız. Ne yapalım? İsmi değiştirelim daha kabul görecek bir isim bulalım bu cihaza. Ne olsun? “DEMOKRATİK AÇILIM“; eh fena değil. Yağmur yağdı, gök gürledi ama yine toplumun büyük kesimi bu ismi benimsemedi.”Biz şimdiye kadar demokrasi ile idare edilmedik mi?”Nereden çıktı bu saçma sapan isim derken %47 oy oranına sahip partinin Lideri Made-in Öcalan patentli cihazın ismi “MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI” olarak ilan etti. Son söz söylenmişti. Artık isim tartışması bitmiş, süreç başlatılmıştır.Dr.Frankenstein sendromundaki canavar gibi.

Kızılcahamam’da yapılan toplantılar sonunda cihazın bölgelere, kentlere, kasabalara köylere tanıtılması ve monte edilmesi için tuzu kurulardan, köksüzlerden, F tipi yapılanmadan, monşerlerden, bölücülerden, Türk kelimesine karşı alerjisi olanlardan, dönmelerden, Büyük Ortadoğu projesi görevlilerinden, Milli Eğitimi cemaat anlayışına göre yapılandırmak isteyenlerden, şehit askerlerle çatışmada ölen teröristleri aynı kefeye koyanlardan, köşe yazarlarından, akademisyenlerden heyetler oluşturuldu. Birinci aşamanın Türk toplumu tarafından hazmedilmesi için düğmeye basıldı.

Mikrofonlar sokaktaki insanlara uzatıldı, bazıları “MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI” cihazını benimsediklerini yaşadıkları sorunlara çare olacağını ifade ettiler, bazıları da bu cihazın Made-in-PKK(Öcalan) patentli AB standartlarına uygunluğunu ileri sürerek karşı çıkıyordular. Derken İçişleri Bakanımız Sn Beşir ATALAY toplumdaki kargaşadan, çok seslilikten hoşnut kalmamış ki cihazı tanıtmak üzere basın toplantısı yaptı. Kafalar daha da karışmıştı. Herkes birbirine, bu bakan ne dedi, ne anladın diyordu. Ahmet TÜRK, dağ fare doğurdu diyerek bir yerde toplantı ile ilgili sorulara açıklık getirdi. Bunu, kendisinin partisinin ve PKK terör örgütünün beklentileri çerçevesinde bir yorum olarak değerlendirebiliriz.

Büyük umutlarla halkın kullanımına, huzuruna, refahına, kardeşliğine, kendini ifade etmesine, Avrupa standartlarını yakalamasına sunulan “MİLLİ MUTABAKAT” cihazının başına oturuyor ve düğmelere dokunuyoruz.

1-Kürtçe yayın yapan TRT-6 yeterli değildir. Özel Televizyonlarında Kürtçe yayın yapmalarına imkân hazırlanmalıdır. Ayrıca anadilde eğitim için Kürtçenin eğitim kurumlarından seçmeli ders olarak okutulması için çalışmalar yapılmalıdır. Bu çerçevede YÖK İzmir’de düşmana ilk kurşunu sıkan HASAN TAHSİN çevikliği ile Mardin Artukoğlu üniversitesi bünyesinde YAŞAYAN DİLLER ENSTİTÜSÜNÜ kamuflajlı elbise ile uygulamaya koydu.

2-Anayasaya; Türk devletinin Türk ve Kürtlerden oluştuğu ve her hususta eşit olduğu konmalıdır, ya da Anayasa metninden  “TÜRK” kelimesi çıkarılmalıdır.Bu hususla ilgili kamuoyu AKP Grup Başkanvekili Ayşenur  Bahçekapılı’nın düşüncelerini merak ediyor.

3-Dağa, taşa kurumların girişine herkesin göreceği şekilde “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” yazıları yazılmış. Bu toplumsal ayrışmaya neden oluyor. Bu nedenle bu yazılar silinmelidir, kaldırılmalıdır ki birileri de “NE MUTLU KÜRDÜM” demesinler. Bunun yerine her kesimin kabulleneceği “NE MUTLU İNSANIM” yazalım. İlköğretim okullarında çocuklara öğrettiğimiz ANDIMIZ’ın da bu kapsamda ele alınması MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI’nın gerçekleşmesine katkı sağlayacaktır. “TÜRKİYELİLİK” kavramının toplum tarafından benimsenmesinin yoluda açılmış olacaktı.

4-Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yalnızlığı giderilmelidir. İlk etapta beş tutuklu adaya nakledildi. Ancak yeni yerinden memnun olmayan terörist başının istekleri bitmiyordu. İstekler yurt çapında düzenlenen eylemlerle dile getiriliyordu. Çaresiz kalan hükümet bu kapsamda;

a-Havalandırma bacasını genişletti,

b-Yattığı yerin kapısını değiştirdi,

c-Odasının kâğıt kaplamasını(rutubeti emen ithal kâğıtla) yeniledi,

d-Havalandırma süresini yeniden düzenledi.

5-Mahmur Kampının kapatılarak pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenlerin yurda dönüşüne müsaade edilmelidir. Bu kapsamda bildiğiniz üzere HABUR rezaleti yaşandı. Şehitlerin kemikleri sızlatıldı. Şehit ailelerinin yürekleri yeniden sızlatıldı. Gaziler verilen devlet madalyalarını sokağa attılar. Sınırda Çadır Tipi mahkeme kuruldu, adamlar “önderimiz Sayın Abdullah Öcalan’ın isteği üzerine Kürt sorununu haykırmak için geldik” demelerine rağmen yasalar çiğnenerek teröristlerin üniformaları ile şehit kanları ile sulanan bu kutsal toprakları pisletmelerine göz yumuldu. Bu olayın anında payı olanları bu millet ve tarih asla affetmeyecektir. DTP otobüsünün üzerindeki “ÇÖZÜM DEMOKRATİK ÖZERKLİKTİR” yazısı hafızalardan silinmeyecektir. Prof. Doğu Ergil’de Habur’da yaşanan bu rezaleti Fenerbahçe-Galatasaray maçlarında, derbi maçlarda yaşanan olaylarla özdeşleştirme pişkinliği göstermiştir. Bu millet bu değerli aydınını herhalde unutmayacaktır! “Türkler bir milyon Ermeni’yi katletmişlerdir” diyerek Nobel ödülü alan yazarımız gibi…Zalimleri korumak ve kollamak, onları affetmek mazluma zulümdür.

6-“Şehitlerin cenazeleri istismar edilmektedir.”Bu hususa asla seyirci kalamayız, önlem almalıyız”. Şehit cenazelerine vatandaşın katılımını ve haykırışını mı önleyeceksiniz. “Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez” sloganından mı rahatsız oldunuz? Buna asla gücünüz yetmeyecektir.

7-Değiştirilen köy kasaba kent isimleri ile ilgili talepler çerçevesinde istenildiğinde Diyarbakır(AMET),Tunceli(DERSİM), Norşin, Potemya v.b… olabilir. Ne dersiniz bir açılımda İstanbul için yapalım mı? KOSTANTİN oldu mu?

8-Sosyal Devlet anlayışı çerçevesinde ihtiyaç sahiplerine para kömür ve beyaz eşya yardımına devam edilecektir.

9-Toplantılarda, sosyal etkinliklerde, siyasi propaganda da parti toplantılarında Kürtçe konuşulabilecektir.

10-PKK’nın bölgeden tasfiyesi için Irak, ABD, Türkiye görüşmeleri sürdürülecek bu sürece katkı sağlayacak teşebbüslere yeşil ışık yakılacaktır.22 Aralık 2009 tarihinde Barış ve Demokrasi Partisinden üç milletvekili, iki belediye başkanı “MAHMUR KAMPINA” gittiler. İkinci Habur rezaletine tekrar şahit olduk. BDP milletvekili Sefahir BAYINDIR ne diyor?

Sizler Güney Kürdistan’a geldiniz, Tek millet, tek dil olmaz. Güney Kürdistan varsa Kuzey Kürdistan da var, derseniz vehimli adam oluyorsunuz. Kendi kendinize düşman yaratıyorsunuz. Nereden çıkarıyorsunuz bunları sizi bir türlü anlamıyorum. Açılım sürecine karşı elimizden geleni geri koymuyorsunuz. Gelin konuşalım görüşelim, diyoruz, biz bu sürecin hiçbir anında olmak istemiyoruz, sizin midenizle probleminiz var herhalde HAZIMSIZLIK ÇEKİYORSUNUZ. TEK DEVLET, TEK MİLLET, TEK DİL, TEK BAYRAK ilaçları 21.yüzyılda ortadan kalktı, bu ilaçları eski mezun doktorlar yazıyordu. Teknolojideki gelişmeler, küreselleşen dünyada yeni oluşumlar çerçevesinde Avrupa Birliği gibi Bileşik Devletler, Çok Dilli, Çok Bayraklı evlilikler oluştu. Çağı yakalayacaksın, yakalamazsan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymazsan sınıfta kalırsın, dışlanırsın.

12-Tekel isçilerinin eylemlerinin kanunlara aykırı olduğu ifade edilecek, gerekli uyarılar yapılacaktır. Bu uyarılara aldırmamaları durumunda tazyikli su, cop ve biber gazı kullanılarak analarından doğduklarına pişman dilerek MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMININ gücünü damarlarında hissetmeleri sağlanacaktır. Gerekirse lağım suyu da kullanılacaktır. İsçi eylemlerine destek veren milletvekillerine de biber gazi sıkılacaktır.

13-Mahmur’dan gelenlerin DTP otobüsleri ile bölgede dolaşmalarına, halkı selamlamalarına siyasi konuşma yapmalarına Barış ve Demokrasi Partisinin (BDP) binalarının açılış kurdelelerini kesmelerine bölgenin istikrara kavuşması, MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI’NIN başarıya ulaşması için ses çıkarılmayacaktır. DTP’nin anayasa mahkemesi tarafından kapatılmasına müteakip İstanbul, Diyarbakır, Muş, Van, Hakkâri ve bazı ilçelerde yer yerinden oynadı. Militanlar, teorisyenler sokaklara döküldüler. Bankaların camlarını kırdılar, emniyet müdürlerini tartakladılar, bir vatandaşımız Bulanık ilçesinde can ve mal güvenlini sağlamak için silah kullanmak zorunda kaldı, ailesi helikopterle kaçırıldı, kepenkler indirildi, derken acı haber Tokat /Reşadiye’den geldi. Yedi Mehmetçik pusu kurularak şehit edildi. Toplum ayağa kalktı. Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bir açıklama yaptı. Bingöl Kırsalında şehit edilen 33 erimizle ilgili kafaları bulandıran demeci çerçevesinde yedi erimizin şehit edilmesini provakatif eylem olarak nitelendirdi. Sayın Başbakanda bu anlamda sözler sarf etti. AÇILIMI BALTALAMAK istiyorlar onun için bu eylemler yapılıyor şeklinde yorumlar yapıldı. Ancak teröristlerin telsiz konuşmalarından eylemi gerçekleştirdikleri kısa zamanda ortaya çıktı. Bu arada İstanbul’da teröristlerin attıkları Molotof kokteyllerin çıkarmış olduğu yangın sonucu yüzü ve vücudunun çeşitli yerleri yanan üniversite öğrencisi Serap kızımız yaşam mücadelesini kaybetmişti. Serap’ın ölümü bu ülkeyi yönetenlere aslında mesaj niteliğinde idi. Anlayana! Televizyonlarımızı açıyoruz ekranda Başbakanımız sağ elinin işaret parmağı ile dinleyicilerin dikkatini çekmek üzere “SERAP KIZIMIZIN KATİLİ KİMLER?” diye soruyor ve üzüntülerini ifade ediyordu. Samimiyetinden hiç şüphem yok. Evet, ancak sorunun cevabı açıktı. HABUR’da üniformaları ile karşılanan, sazlı sözlü karşılanan, pişmanlık duymadıkları halde affedilenlerin zihniyetini paylaşanların İstanbul’daki temsilcileri idi. Bu sorunun muhatabı ekran başındakiler değil, sorumluluk üstlenen yöneticilerdi. Meclis Başkanlığı yapmış bir zevat bu teröristlerden biri ile görüşmüş, dağa çıktığında bir yaşındaki çocuğundan bahsetmiş Sn. vekilimizde çok duygulandığını ifade ediyor. Bütün bunlara ilaveten terörist eylemleri Filistin halkının mücadelesine benzeten akıl ve izandan yoksunlarda maalesef ortaya çıktı. Mehmet Barlas uluslararası konjoktur ve realite BEBEK KATİLİ’ni ilgilendiren konularda daha hassas davranılması gerektiğini vurguluyor. Ne yapalım daha, avukatlarını ve ziyaretçilerini getirip götürmek üzere Mudanya Limanında hazır yat mı bekletelim? Kapatılan DTP milletvekillerinin sine-i millete dönme fikirlerine hayır deyip sine-i mecliste PKK’nın siyasallaşması ve siyasi mücadelesini sürdürmelerini mi sağlayalım? Katile her hafta NORŞİN ve Ahmet Kaya konserleri mi izlettirelim? Adalet Bakanlığı tarafından oluşturulacak bir heyeti İmralı’ya gönderip “HAŞMETMEAP“ın bir arzularının, bir sıkıntısının olup olmadığını ilk ağızdan dinlenilmesini mi sağlayalım? Adam katil değil, terörist değil, sanki Nelson MANDELA. Birde BAYDEMİR’imiz var. Devlete, hükümete güvenlik güçlerine meydan okuyor. Aldı eline BDP’nin meşe ağacının dallarını” Hükümete ve devlet aklına bir mesajım var. Bizi güvercin ve şahin olarak ayırmayın. Meşe ağacının dalları sayın hükümet ve kabine üyeleri nerenize battı”.Bu da yetmedi” HASS… TIR”.İçişleri Bakanımız açılımla meşgul olduğu için bunları duymuyor. İçişleri Bakanı belediye başkanlarını görevden alma yetkisini hangi durumda acaba kullanacak. Toplum merak ediyor.

14-“MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI “makinesinin her tuşuna dokunduğunuzda mutlaka şunları okuyorsunuz. Nedeni Avrupa Birliği Patentli Made-in PKK yapımı olması

a-Özgürlüğün olmadığı yerde demokrasi olmaz!

b-Eşitliğin olmadığı yerde demokrasi yoktur!

c-Kardeşliğin olmadığı yerde demokrasi yoktur!

Sonuç itibariyle “MİLLİ MUTABAKAT AÇILIMI” makinesi Kandil barış elçileri isteklerini, hani bir Türkü var bugünlerde ekranlarda sıkça söyleniyor,ŞEMMAME gibi bir ŞARTNAME (İDDİANAME) ile ilan ediyor. Yemede yanında yat.

-Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılsın.

-Bölgedeki askeri operasyonlara son verilsin.

-Koruculuk sistemine son verilsin.

-Türkiye Devleti, Türklerden ve Kürtlerden oluşan bir Cumhuriyettir.

-Kürtçe eğitim yapan okullar açılmalıdır. Eğitim/öğretim faaliyetleri yerel yönetimlere devredilmeli ve öğretmen atamalarını da yerel yönetimler yapmalıdır.

-Türklerin tarihi ve kültürü için ne yapılıyorsa aynısı Kürtlerin tarihi ve kültürü içinde yapılmalıdır.

-Mahmur ve diğer kamplardan dönecekler için Güneydoğu Anadolu’da geçici Mülteci Kampı kurulmalı, bu kampın yönetimi Birleşmiş Milletler gözetiminde kampta bulunanlar tarafından seçilen temsilcilere verilmelidir.

Başka arzularınız daha yok mu? Mesela Mülteci Kampının bir bayrağı da olmalı gibi! Bu kadar insani, masum isteklere Türk halkının tek bir cevabı var.

Yüzüme bak bakalım! Alnımda “KERİZ mi” yazıyor? Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş. Aklınızı başınıza toplayın. Herkesin anlayacağı bir örnekle yaşadığımız kimlik sorununa çözümü sizlere sunuyorum. İslam dininde dört mezhep vardır. Şafii, Hanefi, Maliki, Hanbelî.Bu mezheplerden hangisine mensup olursan ol,Müslüman olarak nitelendirilirsin. Hepsi Müslüman-İslam dininin mensubudur. Türkiye coğrafyasında yaşayanlar “TÜRK” kimliğini bu kapsamda değerlendirmeleri halinde Cenabı-Allah’ın bize lütfettiği bu topraklarda, bölgesinde güçlü, sözü dinlenen Lider Büyük Türkiye’nin mensupları olarak Ay Yıldızlı bayrağımızın altında güzel dilimizle millet olarak mutlulukları yaşarız, Yaratanın rızasını kazanırız.

Aslan Galatasaray ve Cim Bom Bom!

Sultan Abdülaziz Han’ın Avrupa gezisinin ilk durağı olan Fransa ziyareti, yeni bir ufkun açılmasına neden olmuştur. Mahiyetinde bulunan dönemin devlet adamları Sadrazam Ali Paşa, Hariciye Nazırı Keçicizâde Fuat Paşa ve Maarif Nazırı Saffet Paşa,  Batı’da gelişen ilimlerden yararlanabilmek ve batılılarla kolay irtibat kurabilmek için yeni bir kuşağın sür’atle yetiştirilmesinin gereğini, Padişah’a arz ederler. 

Padişah Abdülaziz Han, maiyetinin bu önerisini çok yerinde bulur ve  derhal bu kuşağı yetiştirecek bir mektebin kurulmasını, bazı koşullarla irade eder. Emir  sür’atle gerçekleştirilir.

Padişahın şartları gereği, yeni mektepte Türkçe ve Fransızca aynı derecede öğretilecek, ders programları Fransız okullarına uygun olacak, verilecek diplomalar Avrupa üniversitelerinde kabul edilecek, hocalar Fransa’dan geleceklerdir ve okulun müdürü Fransız olacaktır. 

Fransız hükümeti ve III. Napoleon kendi kültürlerini yayacak olan bu mektebe büyük ilgi gösterir ve her türlü yardım sözünü verir.

Her şey arzu edildiği gibi giderken, beklenmedik büyük tepkiler peş peşe gündeme gelir; 

Rusya, İstanbul’da aynı koşullarda, Rusça eğitim verecek bir mektebin açılmasını  talep eder ve bu hususta bir nota verir.

Papa IX. Pius katoliklerden, çocuklarını (müslüman çocuklarıyla birlikte eğitim almamaları için) bu okula göndermemelerini ister.

Rum Patriği, Yunanca eğitimi olmayan bu okulu, camiasına yasaklar. 

Hahambaşı, musevilere bu okul konusunda yasak koyar. Musevilere çocuklarının kendi okullarında yetiştirilmelerini ister. 

Şeyh-ül İslâm’da müslüman çocukların, diğer din mensuplarının çocuklarıyla bir arada olması caiz değildir diyerek, fetvâ verir. 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, okul açılır. Tüm din ve kültürlerin çocukları aynı çatı altında eğitim görmeye başlarlar. 

Okulun adı; Mekteb-i Sultanî olur. Yıl 1868’dir. 

1899-1900 eğitim yılında mektebe ilk futbol topu, zamanın cimnastikçilerinden Maarif baş müfettişi Bedri Bey tarafından getirilir. Kimsenin futbol oyunu kurallarından haberi yoktur. Okulda bunu bilen hoca da yoktur. 

Grand Cour (Büyük Alan)’da onlarca öğrenci, peşinde koştukları topu tekmeleyip,  kan ter içinde kalır. Zira, futbol topunun işlevinin ne olduğu bilinmediğinden, topa ayakla en çok kim vurursa, en başarılı o sayılır. 

Konakları Bostancı taraflarında olan Ali Sami Yen, Kadıköy’de Papazın Çayırı’nda (şimdiki Fenerbahçe stadyumu) yabancıların, nasıl top oynadıklarını izlemiştir. 

Futbol oynayanların iki ekip halinde maç yaptıklarını ve takımların kendilerine özgü renklerde özel ayakkabı, çorap,  şort, tişortten oluşan formalar giydiklerini görmüştür. Ayrıca oyun alanındaki özel çizgilerin ve  fileli kalelerin futbol oyunu kurallarındaki yerini ve ne işe yaradıklarını anlamıştır. 

Ali Sami Yen futbolun, ancak bir kulüp çatısı altında, kurallarının öğrenilerek  ve belli bir disiplinle,  oynanması gereğini anlar.  Sınıf arkadaşları Emin  Bülent, Asım Tevfik ile başbaşa verip kulübü kurmaya karar verirler. Kulüp kurulur, tarih 1 Ekim 1905’tir. 

Aslan Galatasaray;

Nihat, Mekteb-i Sultani öğrencisidir ve tam bir atlet kompledir. Nihat, tek adım, üç adım ve yüksek atlar. Yüzme,  kürek, tenis ve binicilik sporlarında da başarılıdır. Orta okulu bitirdikten sonra, Mekteb-i Sultani’den ayrılarak Deniz Harp Okulu’na devam eder. Aynı zamanda  1916 yılında, Galatasaray futbol takımında da oynamaya başlamıştır

Nihat Bey futbol oynadığı 18 yıl boyunca daima fedâkar, çoşkulu ve savaşçı bir santrhaf (stoper) olduğundan, Galatasaraylılar tarafından maçlarda “Aslan Nihat”  tezahüratıyla teşvik edilmiş ve yüreklendirilmiştir. 

Nihat Bekdik futbol tarihinde iz bırakan büyük kaptanlardandır. Futbolu 1936 yılında bırakmıştır. Ancak, lâkabı olan “Aslan”, Galatasaray futbol takımına kalmıştır ve günümüze kadar devam etmiştir. 

Nihat Bekdik beyefendiyi Galatasaray camiası günümüzde de saygı ve rahmetle anmaya devam etmektedir. 

Aslan Galatasaray sloganı,  kulüp  taraftarları başta olmak üzere yazılı ve görsel medya tarafından benimsenmiş, sembolleştirilmiştir. Bu durum günümüzde de devam etmektedir.  

Cim Bom Bom;

Galatasaray futbolcusu Mahmut Sabit (Cinol), babasının arzusuyla, takımdan ayrılır (1920) ve İsviçre’ye eğitimini sürdürmeye gider. 

İyi futbol oynadığından İsviçre Servette kulübüne yazılır. Bir süre sonra da, takımda oynamaya başlar. 

Servette takımının santraforu Jim isimli bir İngiliz’dir. Maçlarda Servette taraftarları Jim’in hırslı, İstekli ve çoşkulu oynaması  ve gol atmaya daha fazla çaba göstermesi için, “Jim Bom Bom!… Jim Bom Bom!…” diye tezahürat yaparlarmış. 

Mahmut Sabit 1924’te Türkiye’ye dönüp tekrardan Galatasaray’da oynamaya başlar. İsviçre’de Jim’e yapılan bu tezahürattan bahsedince, Galatasaray lisesi öğrencileri kısa süre içinde, bu sloganı Galatasaray’a uyarlarlar. 

Böylece “Re! Re! Re! Ra! Ra! Ra! Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom!”  meydana gelir. 

Günümüzde de Galatasaray taraftarları tüm branşlardaki sporcularını gayrete getirmek için bu tezahüratı devam ettirmektedirler. Herhalde İsviçreliler Jim’i çoktan unutmuşlardır.  

Ancak Jim’in  şanslı bir sporcu olduğu anlaşılmaktadır. Zira ismi, Galatasaray taraftarları sayesinde, hâlâ anılmaktadır. Ve sonsuza dek anılacaktır.

“Eski Hal Muhal…”

0

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun sene-i devriyelerinde / yıl dönümlerinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından, yurt çapında yapılan çeşitli etkinliklerle, coşkulu bir şekilde kutlanması çok sevindiricidir.

Âdeta, tarihî süreç sonucu Türkiye Cumhuriyeti’nin içinden çıktığı Osmanlı Devleti ile  -geç de olsa-  samimane kucaklaşması, tarihin güzel bir cilvesidir.

Aynı zamanda, halkın, şanlı ve azîz ecdadına duyduğu hasretin önündeki resmî engellerin, resmî zevatın kendi vicdanî ve hür iradeleri ile tamamen ortadan kalkmasının da göstergesidir.

Ayrıca devletimizin Osmanlı’ya verdiği ve bundan böyle vereceği anlaşılan değer takdire şayandır. Bütün milleti memnun ederek devlet-millet kaynaşmasının da yeni bir örneğini oluşturmaktadır.

Şüphesiz, yeni kurulan her devlet gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, kuruluşunun ilk yıllarında, artık tarihin altın sahîfelerinde, lâyık olduğu yeri almış bulunan Şanlı Osmanlı Devleti’ne karşı istemeyerek de olsa  -bilhassa tarih eğitiminde-  gereken önemi vermemişti.

Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun hazin enkazı üstünde kurmak zorunda olduğumuz yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri, iyice yerine oturmalı idi.

Osmanlı’nın sıcak hatıraları, milletin resmî ve gayri resmî her kesiminin kalbinde derin bir şekilde, bütün canlılığı ile yaşarken, geçmişe karşı lâkayt ve hattâ karşıt görünmek  -o zaman için-  uygun görüldü.

Her şeyi kendi şartları içinde düşünmek lâzım. Bu resmî tutum ve davranış  -geçici olmak kaydıyla-  yerinde görülmeli. Nitekim bu siyaset, giderek eski şiddet ve tepkisini kaybetmiş; günümüzde ise, tabiî mecrasına oturarak devlete ve millete rahat bir nefes aldırmıştır.

Zira Cumhuriyet kurulalı neredeyse bir asır olmak üzeredir. Kimsenin Cumhuriyet aleyhtarı olması, söz konusu değildir. Zaten buna lüzûm da yoktur, imkân da.

Çünkü Cumhuriyet fazîlettir, üstünlüktür. Halkın kendi kendisini idare etme san’atıdır. Milletin kendi idaresinde söz sahibi olduğu bir rejimdir. Seçme seçilme hakkının, hakkıyla elinde bulunduğu bir sistemdir.

Kaldı ki, bir çok milletin yıllarca  -maalesef-  çok kan dökerek elde ettiği bu rejime, Türkiye Cumhuriyeti  -çok şükür-  kansız bir şekilde kavuşmuştur.

Elbette Büyük Türk Halkı, bu güzel nimetin kadrinin bilincinde ve farkındadır.

Şüphesiz Osmanlı’yı sevmemiz, idare şeklini benimsememiz demek değildir. Onlar doğru ve yanlışlarıyla bizim atalarımızdır. Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin hukuken devamıdır.

Çünkü vatan aynı vatan, millet aynı millettir. Sadece libas değişmiştir. Artık bu giysiden, yâni devletimizin cumhuriyet vasfından asla vazgeçemeyiz. Osmanlı’yı sevmemiz; onların idare tarzlarını benimsiyoruz şeklinde algılanmamalı.

Çünkü sevmek başka beğenmek başkadır. Nice sevdiklerimiz vardır ki tavır ve hareketlerini beğenmez ve kabul etmeyiz. Bundan dolayı, halkımızın Osmanlı’yı sevmesi demek; idare şeklini beğenmesi demek değildir.

Osmanlı’yı sevmemiz zâtından dolayı gereklidir. Çünkü aslımızdır. Beğenmediğimiz tarafları ise arızî / geçici olan idare sisteminden ötürüdür.

26

Cumhuriyet, hukukun üstünlüğünü esas alan; hürriyeti asıl bilen; âdaleti, mülkün temeli sayan bir rejimdir. Meşveret / Şûra yani Meclis usûlüne dayanır. Kararlar, seçilmiş meclisler tarafından alınır.

Nitekim, bırakın insanları, Karınca ve Arı Milletleri’nin bile cumhuriyetçi olarak ne harikalar ortaya koydukları dünyaca mâlûmdur.

Batı menşe ve kaynaklı Lâikliğin ise, dine karşı tarafsız oluşu; yâni ne dindara ne de dinsize karışmayışı şeklinde anlaşılması gerektiği ise herkesçe bilinen bir gerçektir.

Evet, Osmanlı’yı seviyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında yer alıyor ve Cumhuriyet’e can u gönülden inanıyor ve onu fazîlet biliyoruz.

Fakat Cumhuriyet’in yanında yer alırken, Osmanlı Devleti’nde Adâlet, Hürriyet mefhumları ve Lâiklik anlayış ve rûhu yoktur demek de istemiyoruz. Öyle olsaydı, vatandaşını temel haklarından mahrum eden bir rejim, asla  -her şeye rağmen-  altı asır gibi uzun bir zaman devam etmez; Türk Halkı’nın da Cumhuriyet’e geçişi bu kadar kolay olmazdı.

Cumhuriyet; Osmanlı’nın kendi kuruluş felsefesi çerçevesinde tatbik etmeye çalıştığı, Temel Hak ve Hürriyetler’in bir merhale daha ileri götürüldüğü, insan fıtrat ve yaratılışına en çok yakışan bir rejimdir. Daha da gelişerek insan yaratılışına daha uygun bir durum göstereceği de açıktır.

Neden Cumhuriyetçi olmamız gerektiğine gelince: Asrımızda sosyal hayat çok gelişmiş; lüzumlu ihtiyaç maddelerinin sayısı çok artmıştır.

Çok yönlü olan insanın; sayısız sosyal ihtiyaç ve gereksinimlerini, tam mânasıyla kavramak ve yerine getirmek, artık bu zamanda, her bakımdan liyakatli olması imkânsız, az sayıdaki idarecilerle mümkün olmazdı.

İhtisaslaşmaların son derece çoğalması da, bir kişinin her şeyden anlayarak, yerinde ve doğru karar vermesini bu zamanda zorlaştırmıştır.

Böyle bir yüzyılda, isabetli bir idare, ancak kendi dallarında branşlaşmış kişilerden oluşacak, ehil bir meclisin ortaya koyduğu şahs-ı manevî ile kabildir.

Osmanlı, medeniyet yolunda bir önceki basamağımızdı. Şimdi bir sonraki basamaktayız. Bunu da geliştirerek yeni basamaklara ulaşmak zorundayız.

Velhasıl, bugün için Padişahlık istemek, abesle iştigal etmek, yâni boş şeylerle uğraşmaktır. Zaten isteyen de yoktur. Veciz ifadeyle demek lâzımsa:

X

“Eski hâl muhâl; ya yeni hâl veya izmihlâl.” (Bediüzzaman)

 

27- 29

Din ve Dünya (2)

İslam bir tevhid dinidir.

Tevhidi sadece Allah’ın birliğine inanmak olarak düşünmeyin.

Tevhid yaratılan her şeyin “bir” kaynaktan geldiğinin ve yine “O’na” döneceğinin şuurunu da taşımak demektir.

Yani din de, dünya da ahiret de bir kaynaktan sudur etmiştir.

İşte bu nedenle dünya başlı başına bir kötülük olarak düşünülemez. Bizim ona “tamah” etmemizdir kötü olan ve dünyayı kötüleştiren.

Siz adalet, kul hakkı, doğruluk gibi değerlere dikkat ederseniz dünya da bir cennet olabilir, dünya süsleri de.

Bunun en güzel örneklerinden biri de Hz. Süleyman’dır (A.S.).

Hz. Süleyman (A.S.) kendisine hem bazı üstün yetenekler hem de maddi imkanlar ve iktidar bahşedilen peygamberlerdendir.

Onun bu imkanlara bakışı, dünya varlığının insanı Allah’tan (C.C.) uzaklaştırmak yerine O’na yakınlaşmaya vesile olabileceğinin göstermesi bakımından önemlidir: “Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi.” (Sad, 32)

Bu nedenle dünyanın nasıl olduğu bizim onu nasıl algıladığımıza bağlıdır.

Mevzunun bir diğer boyutu olarak, İslam’ın “bir lokma bir hırka”yı mı vazettiği, “kuvvetli müminin zayıf müminden daha üstün ve Allah’a daha sevimli olması”nı sadece iman ve dirayet kuvveti olarak mı anlayacağımız meselesi, günümüz dünyasında kendimizi nasıl konumlandırmamız gerektiği bakımından önemlidir.

Bir düşünelim:

Kendine hayrı olmayanın başkasına hayrı olabilir mi?

Veren el mi alan el mi hayırlıdır?

Eğer dünya konjonktüründe “gücünüz” sağlamsa, “güçlü” biliniyorsanız, size yönelik tehditlerin sayısı azalır mı çoğalır mı?

Allah-ü Teala’nın “kuvvetli olmamıza, kuvvet hazırlamamıza” dair uyarısı (Enfal, 60) tam da bu noktada çok anlamlıdır. Bu illa ki saldırmak anlamına da gelmez. Ancak muhtemel saldırıların da önüne geçilmesine vesiledir. Zira kimse gücünü aşan veya onu ciddi biçimde zorlayacak bir savaşın içinde olmak istemez. Hatta böylelikle zulmün önüne geçme imkanınız da bulunur…

Diğer taraftan devamlı kötülediğiniz ve bu nedenle sağlıklı bakamadığınız bazı imkanlar sizin elinize geçtiğinde, daha önce üzerinde hiç makul düşünmediğiniz için, bu imkanların dengenizi altüst etmesi doğal bir sonuç olmaz mı?

Öyle de olmuyor mu?

“Kapitalizmin” müslümanları da esir almasının bir boyutu burada değil mi?

İşte o nedenle İslam bir düstur olarak “orta yolu” hayatın her alanında muhafaza etmemizi şart koşar. Böylece dünyaya tamah etmeden onu ulvi hedefleriniz için bir vesile kılabilirsiniz.

Aksi halde ya gücün altında ezilirsiniz ya da gücü zulme alet edersiniz…