15.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 930

‘Mehmet Âkif Ersoy, Cihan Devletinin Vatandaşıdır’

 

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Sorulara geçmeden önce, kelimelerle bir Mehmet Âkif Ersoy portresi çizer misiniz?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Ersoy’un kelimelerle portresini anlatırsak Büyük İslam Şairi’dir. Zaten İslam Coğrafyasında da bu adla anılıyor. Özellikle Ortadoğu’da ve de Kahire’deki ismi Büyük İslam Şairi Mehmet Akif Bey’dir.

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy, ‘İstiklal Marşı‘mızın şairi olarak bilinir. Biraz daha bilgili olanlar, O’nun; ‘Çanakkale Şehitlerine‘ isimli şiirini, ‘Safahat‘ isimli eserini de bilirler.

Ersoy, bunlardan ibâret değildi. Renkli ve çok yönlü bir şahsiyetti: Şair, veteriner hekim, Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir mücâhit, yayıncı-yazar, müderris, mütefekkir, vâiz, hâfız, Kur’an-ı Kerim mütercimi, yüzücü, politikacı ve devlet adamı…

Karakter özelliklerini de sizden dinleyebilir miyiz?

Çiftçigüzeli: Üstad Akif, çıtası yüksek bir entelektüeldir. Bir aydın sorumluluğu içinde mücadele ve hizmet etmiştir. Kamu görevlisi iken de böyledir. Sivil bir insan olarak da, bir aile reisi olarak da… Camide, sokakta, evde, üniversitede, hastanede, parlamentoda, cephede yani nerede olursa olsun dik duruşu ve inancının gereği gibi yaşayan, üreten, paylaşan bir Kur’an Şairidir Mehmet Akif.

Çetinoğlu: Hüseyin Nihal Atsız’ın, İslamiyet’e mesâfeli olduğu söylenir. İslâmî yönü ile temâyüz etmiş olan Mehmet Âkif Ersoy hakkında üst seviyede sitâyişkâr yazılar yazmıştır. Nasıl yorumlamak gerekir?

Çiftçigüzeli: Türk Ülküsü ve Bozkurtlar dizisi kitaplarının yazarı Nihal Atsız ile Mehmet Akif Ersoy’un inançları, görüşleri ve gelişmelere yaklaşımı aynı değildir. Ancak her ikisi de memleketsever münevverlerdir.

Nihal Atsız diyor ki ‘Akif, Osmanlı milliyetçsidir. O’nun koyu İslamcı gözükmesi, Osmanlılığına engel değildir. Hiç şüphe yok ki Akif, Türkiye’yi Fas’tan, Mısır’dan ve İran’dan daha fazla seviyordu. Memlekette Akif’e her hususta taraftarlık edenler, yalnız dini bir sınıf olsa bile Akif, bir millet şairi olmak iddiasında idi. Akif’in Türk inkılabına hizmeti vardır. Kurtuluş Savaşı’nda O’nun Anadolu’ya geçmesi, kendisi gibi düşünen binlerce vatandaşı bu savaşa sürüklemiş, şiirleri de milli savaşın manevî gıdasını teşkil etmiştir. Aruz’un Türk diliyle konuşan en mükemmel örneklerini Akif vermiştir. Akif’in memleketten uzaklaşmış olmasını O’nun pek yüksek seciyeli olmasıyla izah ederim. Akif’in insanî tarafları var mıdır diye soruyorsunuz? Hırsız ve dalkavuk olmayışını kâfi bulmuyor musunuz? (Yeni Adam Dergisi anketi 15 Nisan 1937 sahife 11)

Bu ifadeyi gerek o günkü konjonktür ve gerekse bugünkü memleketsever aydınlar arasındaki gelişmelerle, iletişimsizlikle değerlendirmek gerekir. Yani bardağın dolu tarafını görmek yeter de artıyor bile.

AKİF TBMM KURUCU ÜYESİ

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy’un, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olduğu biliniyor. Nasıl girmiş, ne zaman hangi sebeple ayrılmış, biliniyor mu?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Üstadımız İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Üye olurken ki yemini de parti doğrularıyla değil, inancının ilkelerine göre hareket edeceği sözünü vererek yapıldı. Bu cemiyet o günlerde İslam’a uygun hürriyet getireceğini, felakete sürüklenmekte olan Osmanlı Cihan Devleti’ni kurtaracağını; orduyu, idareyi, eğitimi ve medreseleri ıslah edeceğini taahhüt ediyordu. Bütün bunlar sonundu ülke içindi. Dolayısıyla aydınlar, din âlimleri, tekke şeyhleri de İttihat ve Terakki’yi bir ümid olarak gördüklerinden üye olmuşlardı.  Âkif de buranın irşad ve eğitim faaliyetlerine katkı vermek üzere girdi. Nitekim öyle de oldu. Cemiyet, Parti (Fırka) haline dönüştükten sonra Âkif İttihat ve Terakki’ye muhalefet etti, ırkçılara ve menfaatçilere tavır aldı. Zaten bu parti de böyle olunca Akif’in başyazarı olduğu Sebilürreşad Dergisini de kapattı.

Çetinoğlu: Ersoy, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçildikten bir müddet sonra, İstiklal Madalyası’nı ve mebuslara verilen mavzer tüfeğini alarak İstanbul’a döndü. Bu dönüşün sebebi biliniyor mu?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Ersoy Burdur Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de kurucu parlamenteri ve İstiklal Marşımızın da yazarıdır. İstiklal Savaşı kazanıldıktan sonra Akif, Ankara’da bir gevşeme olduğunu gördü. Muhalefete tavır alındığını, susturulmak istendiği, hatta Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in ve bir Karadenizli Kahraman Topal Osman’ın öldürülmesi olayına çok üzülüyordu. Yönetim tek adam idaresini, Lozan Anlaşması eksikliklerini ve Musul’un kaybedilmesi gibi yanlışların görülmesini istemiyordu. Başta Akif olmak üzere ‘İkinci Grub’ diye adlandırılan milletvekilleri ise buna dikkat çekiyor ve önlem istiyorlardı. Atamalarla üye yapılan TBMM’nde gerilim arttı, kavgalar başladı. 01 Nisan 1923 günü TBMM’nde seçim kararı alınarak dağıldı, Akif de mebuslara verilen mavzer tüfeğini ve İstiklal Madalyası’nı alarak İstanbul’a döndü, Beylerbeyi Çakaltepe’deki kiralık eve yerleşti. Yalnızlaştırıldı. Daha sonraki milletvekili genel seçiminde ise diğer arkadaşları gibi aday gösterilmedi.

MİLLÎ ŞAİR TAKİP EDİLİYOR, İŞSİZ VE PARASIZ

Çetinoğlu: On bir yıl devam eden Mısır’daki gurbet yıllarının bilinen ve bilinmeyen yönleri hakkında bilgi lütfeder misiniz? Niçin gitti, orada neler yaptı ve dönüşünü gerektiren sebeplerle diğerleri…

Çiftçigüzeli: Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy için artık çileli günler vardı. Aleyhinde dedikodular başlatıldı ‘O kara listedeydi, şapka giymemek için kaçtı. İnkılaplara karşı geliyordu.’ gibi. Ayrıca sürekli takip ediliyor, iş verilmiyor ve mevcut görevlerinde sıkıntılar çıkarılıyordu. Geçim sıkıntısı çekmeye başladı, borca girdi. Eşi İsmet Hanım da astım hastasıydı ve sürekli tedavi görüyordu. Abbas Halim Paşa’nın daveti ile yeniden Mısır’a gitti. Akif’in bana göre Mısır’a gidişinin üç sebebi bunlardır; devamlı tarassut altında bulundurulması, işsiz kalması ve de eşinin hastalığı O’nu bir Osmanlı Cihan Devleti’nin toprakları olan Mısır’a gitmeye mecbur bıraktı. Orada da çok sayıda dostu vardı. Hemen Kahire Üniversitesi’nde Türkçe müderrisliğine başladı. Ders verdiği anfi bugün Mehmet Akif Ersoy adını almıştır. 2008 yılında da Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Kahire Üniversitesi’yle ortak bir uluslararası Türkiye ile Mısır Arasında bir Kültür Köprüsü: Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu yapmıştır. Bu sempozyumun gerçekleşmesinde Darbeci General Sisi tarafından ‘istenmeyen adam‘ ilan edilen Mısır Büyükelçimiz Hüseyin Avni Botsalı ve Kahire’de dört aydan beri tutuklu bulunan Gazeteci Metin Turan’ın fedakârlıkları tam bir vefa ve hizmet örneğidir.

Çetinoğlu: Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmeye hangi düşüncelerle başladı, sonra hangi sebeplerle vazgeçti?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif Ersoy Başyazarı olduğu Sebilürreşad’da bazı ayetleri tercümeye başlayarak yayınlandı. Vefatından yıllar sonra değişik yayınevleri tarafından kitap olarak da neşredildi. En son İstanbul’da Erguvan Yayınevi bastı bu çalışmayı.

Öte yandan TBMM 1925 yılında kaynak aktararak ulemadan Elmalılı Ahmet Hamdi’ye Kur’an-ı Kerim-i Tefsir, Mehmet Akif Ersoy’a da tercüme görevi vererek, sözleşme yaptı. Mehmet Akif çalışmayı 1929’da tamamladı, 1932 yılında Eşref Edip temize çekilmiş olarak tercümeyi tümüyle okudu. Zaten tercüme bölüm bölüm İstanbul’a gidiyor ve arkadaşları tarafından inceleniyor ve görüşleri alınıyordu.

KUR’AN MEALİ’NİN BİR BÖLÜMÜ YAYINLADI

Çetinoğlu: Tercüme çalışmalarının tamâmen, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun verdiği bililere göre de kısmen imha edildiği biliniyor. Bir yayınevi, Ersoy’un Kur’an Tercümesi’ni yayınladığını açıkladı. Konu hakkında bilgi verir misiniz?

Çiftçigüzeli: Daha sonra bu çalışmanın üçte biri kadarı din adamı, milletvekili Konyalı Mustafa Runyun Bey’in arşivinde bulundu. Oğlu Ali Yahya Bey bunları askerî darbeler dolayısıyla yıllarca muhafaza etti, kimseye göstermedi; ancak birkaç yıl önce Yrd.Doç. Dr. Asım Cüneyt Köksal ve Prof. Dr. Recep Şentürk’e bahsetti. Bu diyalogla Mehmet Akif Ersoy’un Kur’an Meali Mahya Yayınları tarafından yayınlandı (2012). Bu dip nottan sonra devam edelim, ancak Türkiye’de 1924 seçimlerinden sonraki gelişmeler Mehmet Akif’i korkutmuştu. Camilerde namaz içindeki Kur’an ayetlerinin Türkçe okunmasını duyan Akif, çalışmasını ‘bir kere daha tashih edeceğim‘ diyerek tercümesini vermedi, aldığı bin liralık avansı da iade etti. Arkadaşı Şefik Kolaylı’ya göre Akif şöyle diyordu: ‘Tercüme güzel oldu. Hatta umduğumdan daha iyi. Lakin onu verirsem namazlarda Türkçe okutmaya kalkacaklar. Ben o zaman Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.’

Araya giren dostlarına rağmen Akif, tercümeyi Ankara’ya değil, yakın dostu âlim Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim etti. ‘Vefatımdan sonra imha edin!’ dedi. Akif’in vasiyeti üzerine de meal ölümünden sonra yakıldı. Bunu Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu da doğruluyor, meali babası İhsan Efendi tarafından yakıldığını anlatıyor.

SOSYAL  GÖZLEMCİ ÂKİF VE SAFAHAT

Çetinoğlu: Ersoy’un ‘Safahat‘ isimli çalışması, öncesinde ve sonrasında, benzeri yazılmamış, tâbir yerinde ise ‘nev’i şahsına münhasır’ bir eserdir. Özelliklerinden söz eder misiniz?

Çiftçigüzeli: Safahat’ı anlamak için İstiklal Marşı’nı iyi algılamak yeter de artar bile. Çünkü Safahat’ın özetidir İstiklal Marşı. Öyle ki İstanbul’da Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mızın bir uluslararası sempozyumuna Mısır’dan katılan El Ezher Üniversitesi Hocalarından Doçent. Dr. Hazem Muhammed Sait Montazir şöyle demişti; ‘İstiklal Marşı sadece Türkiye’nin ve Türklerin değil, benim de, bizim de İstiklal Marşımızdır. Çünkü içinde mağdur ve mazlum milletler adına cahnıraş feryad eden bir erkek ses vardır. İstiklal Marşı, Arapların da İstiklal Marşı’dır.’

Safahat aynı zamanda bir günlüktür. Tarihi, İslamî, imanî yanı olduğu gibi, sosyal tarafı da bir hayli fazladır. Kocakarı ve Ömer’de, Küfe’de, Hasta’da, Hasır’da, Geçinme Belası’nda, Meyhane’de, Mezarlık’ta, Bayram’da, Seyfi Baba’da bunları görmek mümkün.

Şöyle diyebilirim camideki adam kadar, üniversitedeki öğrenci de, akademisyen de, sanatçı da, kışladaki asker de; sokaktaki insana değin evdeki hanım da, çocuk da kendine ait bir şeyler bulabilir Safahat’ta. ‘İşte bu benim‘ diyebilir.

Çetinoğlu: Mehmet Âkif Ersoy’ın, Muallim Nâci’den etkilendiği söylenir. Şüphesiz Ersoy’un etkilediği kişiler de vardır mutlaka. Kimlerdir?

Çiftçigüzeli: Mehmet Akif’in esas hocası babası âlim insan Temiz Tahir Efendi’ydi. Kendisi de çocuklarının hocasıydı. Akif’in çocukluğu ve öğrenciliği adeta alimler meclisinde geçmiştir. Mühürdar Emin Paşa, Akif ile birlikte arkadaşları İbnülemin Mahmut Kemal ve Ahmet Tevfik’e de ders veriyordu. Esad Dede de öyle.

Fransızcaya başlayan Çocuk Akif, Gülistan ve Mesnevi’yle Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu okuyordu. Lise’ye başladığında ise zamanının en tanımış ediplerinden Muallim Naci’nin öğrencisi oldu. Etkilendi edebiyatından, dil zenginliğinden, cümle kuruluşundan, kelime bolluğundan ve algılamalarından.

Akif, bir defa gününün fikir hareketlerini ve doğu-batı düşüncesini etkilemiştir. Bu açıdan ‘İslamcılık’ akımına katkısı olmuş ve bu etki hala sürmekte, 21. Asra kadar da gelmiştir. Aynı hususları aynı duyarlılıkla işlemiş bazı batılı sanatçılarla aynı potada yer almıştır. Evrensel boyutunu böylece ortaya koymuştur özgürlük ve vatan’ın. Mesela Johann Christoph Friedrich Von Schiller’le hürriyet, August Heinrich Hoffmann Von Fonlersleben ile vatan algılamalarını örnek verebilirim. Dolayısıyla batı entelektüellerinin de dikkatini çekmiştir Mehmet Akif.  Kendisi zaten bir doğu (Arapça, Farsça) ve bir de batı dilini(Franasızca) çok iyi biliyordu.

Mehmet Akif’in yakın çevresinin sanatçıdan etkilendiğini görürüz. Dış dünyada ise özellikle Azerbaycan, Kırım ve Kazan bu etkinin içindedir. Sebilürreşad bu bölgelere de gidiyor. Bu bölge aydınları da Sebilürreşad’da yazıyor ve İstanbul’a geldiklerinde ilk uğradıkları merkez de Sebilürreşad İdarehanesidir. Aynı dönemde bu ülkelerin sanatçıları aynı hassasiyeti göstermişler, sorumluluklar paylaşmışlardır.

CİHAN DEVLETİ VATANDAŞI OLMAK

Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin kurucu Rektörü Prof. Gökay Yıldız döneminde (2008) gerçekleştirilen ve ikincisi de yeni yönetimlerce bir türlü yapılamayan Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu’nda bu konuda çok sayıda ilmî tebliğ sunulmuştur. Bir örnek vermek gerekirse Azerbaycan Kafkas Üniversitesi’nden Doçent Dr. Seriyye Gündoğdu, Akif’in Azerbaycan şiiri üzerindeki etkilerini anlatırken buna misal olarak Hüseyin Şehriyar, Mirza El Ekber Sabir, Bahtiyar Vahapzade ve Ahmet Cevat’ı örnek göstermektedir. Bu konuda Akif’ten etkilenen sanatçıları Ortadoğu’da da hatırlatmak mümkün.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN OLARAK MEHMET ÂKİF ERSOY PORTRESİ

Millî Mücadele’den ve Cumhuriyetin ilanından sonra Âkif, iki türlü hayal kırıklığına uğrar. Biri yanlış anlaşılmanın yol açtığı hayal kırıklığı, diğeri şahsının hedef haline getirilmesi. Saldırılar ‘Bir çöl bedevisinin peşinden giden adam‘, ‘Sen git de kumda oyna‘ sözleri; Şukûfe Nihal, Agâh Sırrı Levent ve Hasan Ali Yücel gibi isimlerin ‘ülkenin Âkif e ihtiyacı yoktur‘ türünden iddiaları ve bu iddiaların oluşturduğu güvensizlik…

Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde dönemin ünlü şairlerinden biri ‘Çanakkale ile ilgili en güzel şiiri Türk olmayan biri yazmıştır, çaresiz onu okuyacağım‘ diyerek Âkif’in ‘Çanakkale Şehitlerine‘ şiirini okur. Bunu duyan Âkif, çocuklar gibi hıçkırarak ağlar.

Vatanı için canını vermekte biran bile tereddüt etmeyen bir ruh, birden kendisini ülkesine problem olan bir insan gibi hissetmeye başlar. Ankara’dan İstanbul’ a gider.

Sosyal ve siyasî olayların kendisi ve değerleri aleyhinde estiği düşüncesine kapılır. Bu duygusunu bir şiirinde ‘Hanümansız bir serseriyim öz diyarımda‘ diye ifâde ettiği bir bedbinlik içinde bulur kendini.

Büyük ısrarlarla kendisine verilen Kur’an tercümesi için ve Abbas Halim Paşa’nın çağrısı üzerine Mısır’a gider.

Bu gidiş, yanlış anlaşıldığına inanan bir adamın gönüllü sürgünü gibidir. Mısır, Âkif için kırgınlık, hüzün, yakıcı ve derin bir hasret ve yalnızlık demektir. O yalnızlık içerisindeki duygularını da;

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hûda / Etmesin beni tek vatanımda dünyada cüda

Mısralarıyla dile getirir.

Âkif, tam on bir yıl bu hasretle ve hüzünle yaşadı. Mısır’da hep yalnız ve yaralıydı. Oradaki dostları, dâvet edildiği konaklar, Nil’ in egzotik güzelliği ve Mısır piramitlerinin esrarlı ihtişamı hasretine merhem olamaz. Kırık, yaralı ve hasretin yakıp kavurduğu yüreğiyle ve tercüme etmeye çalıştığı Kur’an’ la, özlemin bütün renk ve çeşitlerinden beslenen bir mahrumiyetle baş başadır.

Bu hasretle Kahire’ye indiğinde hep Hacı Bekir Acentesi’ne uğruyor, bir kaç kelime konuştuktan sonra bir köşede dakikalarca oturuyor, çünkü; Burası O’nun gözünde 18.000.000 Türk’le görüştüğü yerdir. Bu Hacı Bekir Kutuları, bu güzel Türkçe, bu dükkân ‘Vatan’dır.

Âkif in Mısır’da kalmasını şapka giymemek gibi bir sebebe bağlayanlar, iddiaları kadar basittir.

Âkif ne şapka, ne fes derdindeydi.

O, yaşanmış, halen yaşayan, yaşanacak olan bir medeniyetin adamı ve şairiydi.

(DEVAM EDECEK)

 

 

Anadolu Türk’ü Titreyemez

0

İkinci Dünya Savaşının galip devletlerinin iktisadi paylaşım esasına ve siyasi temele dayalı olarak oluşturdukları dünya düzeninin, SSCB’nin dağılmasını müteakiben küreselleşme adı verilen yeni bir dünya düzenine everildiğini biliyoruz.

Yenidünya düzeni ile eskisi arasında değişen bir şey yok, sömürenler ve sömürülenler aynı fakat yöntem değişik. Bu sefer sömürülecek ülke iç çatışmalarla enerjisini boşa harcayıp sömürüye dirençsiz hale getiriliyor.

Türkiye, yenidünya düzeninin filizlendiği yıllarda başlayan ve yapılan hatalarla ciddi dış destekleri de arkasına alan etnik temelli bölücülüğü, yenidünya düzeninin tuzağına düşmeden engelleyebileceğini düşünüyor ve bu amaçla kültür, tarih ve coğrafyanın Cumhuriyetteki belirleyiciliğini ve Cumhuriyetin toplumsal mutabakatını dışlıyor ve özellikle küresel sömürgecilerin olmazsa olmaz dedikleri; yasal, ahlaki ve siyasi temelde “anayasal vatanseverliğe” ve çok kültürlülüğe dayalı farklı bir aidiyet duygusu ve devlet düzeni oluşturulmaya çalışılıyor.

Değişim ve dönüşümlerin, Türkiye’de yaşayan Lazlar, Çerkezler, Arnavutlar, Boşnaklar, Makedonlar, Romanlar gibi etnik unsurların dil, din ve kültürlerini daha insanca yaşamaları için yapıldığı söylense de, demokratikleşme paketlerinin içeriğine Öcalan’la yapılan görüşmelerin yön verdiğini herkes biliyor.

Türkiye’yi bir iç savaştan korumaya çalışan yetkililerin; son demokratikleşme paketini açıklamalarının akabinde “millet hazmettikçe yenisi gelecektir” deyişleri, akıllarda Türkiye’nin iki dilli, iki bölgeli bir yapıya mı hazırlandığı sorusunu düşürüyor.

Konulması bir hata, kaldırılması başka bir hata olan “andımız” konusunun ağırlıklı gündem maddesi olduğu günlerde, 1982 Anayasasına“andımızın hukuki metni” diyenlerin, 82 Anayasasındaki vatandaşlık tanımını ve değiştirilemeyen maddeleri kastettiklerini anlamamak mümkün mü?

İşin içine milletin hazmı karıştırılınca oluşturulmak istenen “Yeni Türkiye Düzeni” hakkında; “Türklüğümün ne hayrını gördüm”ile başlayan ve “Türk diye bir ırk yoktur” cümlesiyle devam eden beyanları duyunca şüphe duymamak elde değil. Bunu dillendirenler, iktidar partisinden kimseler olmasalardı gülüp geçerdim ama maalesef… Bu açıklamalar yenilir yutulur şeyler değil. Ya milletin hazmı test ediliyor ya da “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet” nev’inden bir şey…

“Türk ırkı yoktur”

deme cüretini gösteren kişi, Türkiye’ye yeni düzen getirme arayışında olan iktidar partisinin MKYK üyesi ve Stratejik Düşünce Enstitüsünün Başkanı olunca, insan, acaba diyor bu ifadeler kısas mı? Dün devlete düzen veren koca koca zatlar “Kürt diye bir ırk yoktur, onlar, karda yürürken ‘kart- kurt’ diye ses çıkardıkları için adına ‘Kürt’ denilen dağ Türkleridir” beyanlarına karşılık bu aklı evvellerde- bir nazire olsun diye-“Türk diye bir ırk yoktur, Türk bir sentezdir” söylemleriyle Türklere, empati yaptırmaya mı çalışıyorlar?

Bir tarafta bu söylemler diğer tarafta da PKK ve siyasi uzantılarının, “Güneydoğu Bizim, Türkiye Hepimizin” manasına gelen akıl dışı istekleri… Ve tabi bütün bunların yanında yetkililerin, Cumhuriyetin 90 yıllık toplumsal mutabakatını hükümsüz kılan beyanları ve ortak paydası, aidiyet duygusu paramparça edilen, kimlik konusunda kafası karışık, üst kimliğini kaybetmiş 76 milyon…

Şüphesiz ki iktidar, Türkiye’de bir iç çatışma çıkmasını ve Türkiye’nin paramparça olmasını isteyenlerin bu arzularını boşa çıkaracak yeni bir düzen ve yeni bir toplumsal mutabakat arayışında. Henüz netleşmemiş ya da halka tamamı söylenmeyen bu yeni yapıyı; “İslam, batılı demokratik değerler ve Osmanlı’dan” sentezlemeyi amaçladıkları anlaşılıyor. Esas mesele bu hayalin gerçekleşme ihtimali!?

İç ve dış gelişmeler bu hayalin gerçeğe dönüşmesinin uzak bir ihtimal olduğuna işaret ediyor. Öncelikle ABD, Hükümetin arayışlarını BOP’a uygun bulmuyor ve bu nedenle Erdoğan’dan umutlarını kesmiş durumdalar.

Bir iç barış tesis etmek uğruna muhatap alınanlar, ülkenin geleceğinin birlikte planlandığı çevreler ve o çevrelerin yıllardır dillendirdiği her şeyin bir bir yasalaşıyor olması ve kullanılan dil, etnik milliyetçiliği hortlattı. BDP’yi Kürtlerin yasal tek temsilcisi haline getirdi.

Eski toplumsal mutabakat sona erdirildi. Türklüğü inkâr ve Türklüğe hakarete varan ifadelerle herkes içindeki kini kusuyor. Kültürel bir mana taşıyan Türklük etnik bir yapıya doğru hızla itiliyor.

Türkiye, Ortadoğu ülkelerine has iç çatışmaya uygun olarak etnisiteye ve mezhep temelli siyasi yapılara ayrıştırılıyor. Irkçı Kürtlere BDP’, Alevi ve solcu Müslümanlara CHP, Türkçülere MHP ve Sünni Müslümanlara AKP adres olarak gösteriliyor. MHP’nin etrafına pati içinden ve dışından psikolojik duvar örülüyor ve parti iktidarın yedek gücü görünümüne sokuluyor.  Olup bitenler, MHP ve Baykal’a yapılan kaset operasyonu ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadetiyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin seçeneksizliğe mahkûm edildiği anlaşılıyor.

Bu güne kadar Türklerin, başka milletlere ırkından dolayı savaş açtığını tarih yazmadı.  Türklerle Kürtler hiç çatışmadı. Kürtler, Türk milletinin dışında bir halk olarak görülseydi, batı illerindeki Kürt nüfus otuz yılda üçte bire yükselebilir miydi? Çatışmalar bölücü örgüt PKK ile devletin güvenlik güçleri arasında oldu. Bütün savaşlar barışla biter, şimdi devlet ve PKK, barış masasındalar, anlaşmaya varılan hususlar bir bir hayata geçiriliyor. PKK ve paydaşları hayallerinin çok ötesinde kazanımlar edindiler, Etnik manada Kürt milliyetçiliğini yapılandırdılar ve Kürtlerin tek temsilcisi haline getirildiler.

Öyle ya da böyle şu aşamada cin şişeden çıkmış durumda. Bu dakikadan sonra Türkiye’nin olanla barış yaparak ya da aynen bırakarak veya estetik cerrahiyle durumu idare etmesi pek mümkün görünmüyor. Bu yalın gerçek karşısında dış güçlerin dayatmaları ve iktidarın arayışlarının haricinde bir üçüncü yol öneren siyasi bir oluşum ortalarda yok. Oysa Türkiye iç savaşla bölünmenin ya da bambaşka kimliğe bürünmenin ötesinde kendine bir yol bulmak zorunda.

Dış güçlere rağmen Türkiye bu tehlikeli süreçten tüm sistemlerini a dan z ye değiştirerek, varlığını yeni bir kimlikle ve iktidarın düşlediği paralelde sürdürebilir mi?  Bu ancak, Sayın Erdoğan’ın şapkadan tavşan çıkaracak sihir gücüyle ve aynı zamanda Kürtlerin, Anadolu’nun anahtarını aldıklarına inanmalarıyla yani göğüslerini gere gere “Güneydoğu bizim Türkiye hepimizin”  diyebilmeleriyle ve Türklerin de, “aslında Türk diye bir şey yokmuş biz inandık” demeleriyle mümkün olur.

Peki, Türkler bunu hazmeder mi? Ne diyorduk; “Türklük bedenimiz. İslamiyet ruhumuz”

Her insanın bedeni öz vatanıdır, önemli olan beden coğrafyasını kimin yönettiğidir!

“Ey Türk Titre ve Kendine Dön” diyen Bilge Kaan 1279, “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyen Atatürk 75 sene önce öldü ama Allah ölümsüz ve Allah, “Ey Türk” değil, “Ey Kulum” diyor ve Başbakan bunu çok iyi biliyor! İşte o nedenle Anadolu Türkü, titreyemez ancak Cumhuriyet trenine el sallar…

İstanbul Adayları Evliya Çelebi’yi Okumalı!

Bazıları onun yazdıklarını gerçeklere uygun bulmasa da ben Evliya Çelebi’ye ve onun “Seyahatname”sine çok önem veriyorum.  Kanaatimce onun eseri, her bir Türk evladı için “Türk Yurdu”nu tanımak bakımından emsalsizdir diye düşünüyorum. Okunmasını tavsiye etmeyenler belki Türk’e dair gerçeklerin bilinmesini istemeyenlerdir…

Evliya Çelebi, dönemin vakanüvisi olmak gereken bütün niteliklere fazlasıyla sahipti. O, sırasıyla kuyumcu çırağı, saray hizmetlisi, asker, diplomat, alim, müezzin, yazar, şarkıcı, müzisyen ve hepsinin ötesinde bir gezgindir.

“Taht odasında da handa da evindeki gibi rahattır. Sultanlarla ve kudretli paşalarla sıkı fıkı; şairlerin, dini otoritelerin ve abdalların dostu; sıradan askerlerin ve alelade işçilerin yoldaşı; İstanbul yaşamının türlü özelliklerine aşina; keskin gözleri her zaman ilginç manzara, tuhaf karakter, zevkli gezinti yada panoramik görüntü arayışında; müzisyen kulağı sürekli sokak satıcılarının bağırtısında, bir derviş raksının akla takılan melodisinde, sarhoş bir denizcinin basit şarkısında; gelişmiş yemek zevki en hoş şarapların takibinde, hassas burnu İstanbul’un ahlaklı ve günahkar iş, ticaret ve yerel faaliyetlerinin kokusunda. Bundan dolayıdır ki; Evliya Çelebi İstanbul’un gezdiği tüm yerlerin sokak kültürü ve tarihinin seyyar ansiklopedisi oldu” diyor John Freely… Kim bu John Freely? Bizim halk olarak pek önemsemediğimiz ve doğru düzgün ne anlattığı üzerinde durmadığımız Evliya Çelebi’yi satır satır inceleyen bir ABD askeri ve 1960’lı yıllarda Türkiye’ye gelerek Boğaziçi Üniversitesi’nde astronomi ve bilim tarihi dersleri veren bir adam (!!!). Ama bu arada Evilya Çelebi’ye de, Türk toplumunu tanımak için bir göz atıveriyor (!)

Evliya Çelebi “Seyahatnamesi”nin ilk cildinde İstanbul’u yazıyor. Bugünkü deyimle İstanbul’un en ince detayına kadar adeta bir röntgenini hatta emarını çekmiş oluyor.

Yine bu John Freely, çok doğru bir tespitle “Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘sini yazmasının üzerinden geçen, üçyüz yılı aşkın zaman içinde; çok şey oldu, ancak modern İstanbul’u, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u ile kıyasladığımda şehrin temel karakterinin değişmediğini gördüm. Yerel mimarinin büyük bölümüyle birlikte Osmanlı zamanının renkli kıyafetleri olmasa da, modern İstanbul’daki manzaralar, sesler ve kokular Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘de yazdıklarının hemen hemen aynısıdır.” diyor. Ben buna yüzde yüz katılıyor ve bunu sürekliliğini hiç yitirmeyen “İstanbul’un Ruhu” olarak tanımlıyorum.

Hatta buna, değişmeyen gerçekliği ifade eden bir kanıt olarak da “…sokaklarında açların bayıldığı, hastane kapılarında hastaların öldüğü, caddelerinde yoksulların dilendiği ve kuytu köşelerinde çocukların satıldığı bir şehirde yaşıyoruz. Ama olayları öylesine kanıksamışız ki; bakarız görmeyiz, görürüz anlamayız.” diye tam kırk iki yıl önce 13 Ocak 1971 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde rahmetli İlhan Selçuk’un yazdıklarını da göstermek isterim.

Yani bu nadide şehirde, aradan yüzyıllar geçse de değişmeyen bir armoni var. İşte bunu yakalamak ve İstanbul’u tanıyarak bu şehirle kucaklaşmak gerek.

Şimdi 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak Yerel Seçimlere, Büyükşehir Belediye Başkan Adayları ile 39 ilçenin taliplisi onlarca aday heyecanla giriyor. Ancak dediğim gibi “İstanbul’un Ruhu”nu yakalamak gerek… Ben bu ruhun, Evliya Çelebi’nin yazdıklarında gizli olduğunu düşünüyor ve adaylara Evliya Çelebi’nin yazdıklarını anlamaya davet ediyorum.

Yine Evliya Çelebi’den başkan adaylarına bir hadise nakledeyim; İstanbul’un fethi tamamlanıp çatışmalar bittikten sonra Fatih Sultan Mehmet Hanı’ın, askerlerine Okmeydanı’nda kendisinin de bizzat hizmet etmek sureti ile tuz, ekmek ve yemek dağıtarak hizmet ettiğini, yemekten sonra da ulemanın mübarek ellerine ibrikten su dökerek yıkadığını ve üç gün üç gece bu işleri yaparak nefsini kırdığını anlatır.İşte bu da İstanbul’u fetheden ve bugüne kadar yaşatan ruh!

Son örneğimizde İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazından olsun: “Müminler, Ahzab Suresi’ni yüksek sesle okuyan müezzinler tarafından namaza çağrıldı. Sonra Akşemseddin ve Karaşemseddin kalktılar, sultanın iki koluna girdiler; Akşemseddin kendi sarığını sultanın başına koyup bu sarığa siyah ve beyaz renkte iki turna tüyü iliştirerek eline de çıplak bir kılıç tutuşturdu. Böylece minbere çıkan Fatih, davudi sesiyle “Elhamdülillahi  Rabbilalemin” deyince bütün Müslüman gaziler ellerini havaya kaldırıp, bir sevinç çığlığı attılar. Fatih hutbeyi okudu ve inince imamlığa devam etmesi için hocası Akşemseddin’i davet etti”

Tekrar ediyorum, bence herkesin Evliya Çelebi’yi okuması ve ondan sonra gittiği, gezdiği, yaşadığı yerlere bir kez daha dikkatlice bakması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin ben Budin’i (Budapeşte – Macaristan) Evliya Çelebi’nin yazdıklarını bilmeden görseydim; Budin’in ne kadar Türk olduğunu anlayamaz ve halen bizim için orada bekleyen ve Allah’ın hikmeti ile yerinden oynatılamayan Gül Baba’nın, ne ile görevlendirildiğini hissedemezdim!

Tabii onu okumak ve anlamak görevi de,ilk önce halka hizmete talip olmuş adaylara düşüyor. Garip bir seçmenin tavsiyesidir, arz ola!..

Dikkat Yoklanıyoruz!

0

AB’li bâzı diplomasi çevrelerinin Türkiye’nin iktisadî muhteşem potansiyelini, muhteşem jeopolitik, jeostratejik konumunu, millîci potansiyelini ve kendi ordularından daha güçlü bir orduya sahip olduğunu bilmeleri. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 17 Ocak 2000)

ABD’nin etkin yayın organlarından Time dergisinin  “…Türkiye, NATO’nun Rusya ve Kafkasya sınırında yer alıyor. Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırmak aynı zamanda Ankara ile Batı’nın güvenliğini birbirine destek yapmak anlamına geliyor.”  Yorumunda bulunması.          (Newyork AA, Milliyet, 13 Aralık 1999)

ABD ve AB’nin Türkiye’nin 21. Asra damgasını vuracağını görmeleri. Clinton’ın iki defa söylediği ve TBMM’nde ifade ettiği: “Dünya’nın 2000’li yıllardaki kaderi, ilk 25 yıl içinde Türkiye’nin alacağı kararlara bağlıdır.”  Sözleri.

ABD nazarında, Türkiye’nin çok zengin yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip Orta Asya ve Kafkasya ile kültürel ortaklığı olan bir ülke olması. Türkiye’nin liderliğe namzet, tartışmasız ülke sayılması.

Clinton, “Önümüzdeki bin yılda, dünyanın bu bölgesinde, düşlerimizi süsleyen geleceğe ulaşma şansı” nı Türkiye’ye bağlarken samîmi olması. (M. Necati Özfatura, Türkiye, 25 Kasım 1999)

Avrupa Birliği’nin, gecikmeli de olsa, Türkiye’nin önemini kavraması. (Hasan Cemal -Brüksel, Milliyet, 25 Kasım 1999)

Türkiye’nin, hattâ tüm dünyanın, hattâ ve hattâ yeni uluslararası vizyonun kilidi, Avrasya olması. Turan’a egemen olan, dünyaya egemen olur düşüncesinin iktisadî boyutunun, enerji akışı yani Bakü – Ceyhan hattı olması. ABD’nin Soğuk Savaş’tan ziyade, Türkiye’ye yanaşmasının ardında, bu gerçeğin yatması. (Mim Kemal Öke, Türkiye, 26 Kasım 1999)

İstanbul’un AGİT’ten sonra “Dünya Başkenti”, “Avrasya Başkenti” diye anılması. (Rahim Er, Türkiye, 26 Kasım 1999)

Özetlersek: Çok kudretli bir Türkiye’nin, Doğu’da ve Batı’da hiçbir devlet tarafından arzu edilmeyip, Türk potansiyelinden korkulması. (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 25 Ocak 1998)

AB’ye adaylığımızın onaylandığı, 11 – 12 Aralık 1999 Helsinki zirvesi öncesi ve  -özellikle-  sonrasında, yurt dışından ve ona paralel olarak yurt içinden, her vesileyle yoklanmamıza sebep olmaktadır. Rehavetimiz, gafletimiz fırsat bilinmek isteniyor.

Kâh sırtımız sıvazlanarak, kâh aba altından sopa gösterilerek, hem devletçe, hem de milletçe sâkinleştiriliyor, yatıştırılıyor; sesimizi artık daha fazla çıkartamayacak bir duruma, çok dolaylı ve sinsi bir yoldan sokulmak isteniyoruz.

Açıkça söyleyelim ki, giderek Helsinki Zirvesi ve Kopenhag kriterleri dayatmalarının, netice verebilecek ipuçları görülmektedir. Her ikisinde de, Türkiye’den hayatî tâvizler istenilmektedir. Ve bu hayatî tâvizleri isteyen güçler, onun ambalajlara sarılmış pazarlamacılığını ustaca yapmaktadırlar. Bu ustaca pazarlama ardına  “İktisadî baskıları”  da almıştır. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 22 Ocak 2000)

Nitekim, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün, görev süresini uzatacak karar tasarısında, KKTC’ni de içine alan  “iki taraf”  ifadesi kullanılması gerekirken, Kuzey Kıbrıs’ı yok sayan  “Kıbrıs Cumhuriyeti”  şeklinde söz edilmesi. (Yasemin Çongar, Milliyet, 13 Aralık 1999)

Türkiye’yi hep bir emrivaki / olup bitti karşısında bırakmak, sonra da gafletimizi; onların ifadelerini kabul ettiğimiz şeklinde yorumlamanın zeminini hazırlamak için kullanmak istemektedirler.

35

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs’ta taraflardan birinden  “Cumhurbaşkanı”, diğerinden ise  “Bay”  diye söz ederek, nasıl karşılayacağımız hakkında nabız yoklaması; rahmetli Denktaş’ın, yapılanın farkına vararak durumu düzeltmek zorunda kalması. (Ferruh Zor – İstanbul, Türkiye, 20 Kasım 1999)

Dünya’nın en çok satan haber dergilerinden Time’ın,  “Türkiye’nin Hazîneleri”  kapağının, sadece Türkiye’nin bölgesinde yer aldığı ve sanıldığı gibi Avrupa, Amerika ve Asya gibi diğer kıt’alarda değil bu kapağın, bu haberin bile yer almadığının ortaya çıkması.

Dünya Dağıtım A.Ş. yetkilisinin,  “Time bize, Türkiye’nin Hazîneleri kapağının, Avrupa ülkelerinin tümünde, piyasaya çıkacağını söylemişti. Biz de şaşırdık.” Demesi. (Dış Haberler Servisi, Milliyet, 21 Ocak 2000)

Nitekim Türkiye’nin yer aldığı kapakta, üstte  “europe”  deniyor. Sayının web adresi, www. Time. Com / europe şeklinde görülüyor. Kapağı gören, bunun Avrupa baskısı olduğunu sanıyor. Ve, web sitesine giren, Time Warner – AOL birleşmesiyle ilgili kapağı buluyor. Bu ise, basın ahlâkıyla çelişen bir yaklaşımdır. (Milliyet, 24 Ocak 2000) Üstelik, Time’ın Türkiye’yi hafîfe almasından başka nedir?

Huy edinmişlerdir. Bir ayakları Güneydoğu Anadolu’dadır, bir ayakları kendi başkentlerinde. Huy edinmişlerdir. İkide bir Güneydoğu Anadolu’ya sefer düzenlemekte orada yurttaşlarımız arasında  “Azınlık kışkırtması”  yapmaktadırlar.

Hattâ artık sadece kışkırtıcılık yapmak sınırını da geçmişler, oralarda  “Türkiye’de yeni yerel düzenlemeler yaptıracaklarını”  söyleyecek kadar, ileriye gitmeye başlamışlardır. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 17 Ocak 2000)

Nitekim, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından finanse edilen ve dünya YEREL YÖNETİM ve Demokrasi Akademisi’nce yürütülen, “Muhtarlıkların ve mahallelilerin güçlendirilmesi projesi” kapsamında, Diyarbakır’da sosyal ve kültürel etkinlikler düzenlemek üzere,  “AB Mahalle Evi”  açılması. (Milliyet, 25 Aralık 1999)

Halbuki bugün, sûreti haktan görünerek hizmet edenlerin  -yakın geçmişte misyoner okullarının, yıkıcı faaliyetlerini hatırlarsak-  yarın bu hizmeti hıyanete dönüştürmeyecekleri ne mâlûm?

Öküz altında buzağı arıyorsun denilirse; bu topraklarda yaşamak, gözümüzü dört açmamıza bağlı. Ne yapalım, sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş.

Yine Avrupa Birliği’nin, Türk halkının demokrasi ve insan hakları bilincini geliştirmeyi (!) hedefleyen  “Mahalle Evi”  projesini  -diğer şehirlerin kenar semtlerine de yaymak üzere-  Gaziantep’ten başlatması. (Şule Yücebıyık – Gaziantep, Milliyet, 27 Aralık 1999)

Amerikan CNN televizyonu, 3 Ağustos günü…batısı kırmızı (ay yıldızlı)…doğusu, başka bir ülkeymiş gibi beyaz olan bir Türkiye haritası yayımlaması.

Yine Amerikan CNN, 11 Kasım tarihinde, Güneydoğusu kopuk bir Türkiye haritasını internette neşretmesi, ancak CNN Türk’ün uyarısı ve Türk izleyicilerin yoğun protestoları üzerine, bunu internetten kaldıran CNN’in ne yazık ki, hâlâ yerine doğru haritayı koymaması. (Melih Aşık, Milliyet, 7 Ocak 2000)

Yine Amerikan CNN Televizyonu 10 Aralık günü, Türkiye’nin AB adaylığına ilişkin haber eşliğinde…ülkemizin Güneydoğusu’na yer vermeyen bir haritayı yayına koyması…Ki bu harita atlaslarda bulunmaz. Belli ki özel olarak çizdirilmiş. Belli ki bir yerlerde böyle bir Türkiye projesi var…(Melih Aşık, Milliyet, 4 Ocak 2000)

Clinton,…İstanbul’a…gelir gelmez  -Lozan’a tamamen aykırı olduğu hâlde-  Patriği ziyaret etmesi. Heybeli Ruhban  Okulu’nun açılmasını emretmesi…Boğaziçi Üniversitesi’nde Bizantolog kürsüsünün bulunması ve lisans üstü eğitim verilmesi. Ki, bu sâfiyane bir Bizans

36

araştırması değildir. (İsmail Yağcı, Türkiye, 25 Kasım 1999)

Fin Dış İşleri Müsteşarı Jaako Blomberg’in : “Artık hiçbir şeye, bu bizim iç işimiz diyemezsiniz!” sözleri. (Zafer Arapkirli – Helsinki, Milliyet, 13 Aralık 1999)

Mehmet Ali Birand,…Avrupa’da katıldığı bir toplantıda,…bir yabancı konuşmacının, “Türkiye, sadece Türkler’e bırakılamayacak kadar önemli ve değerli bir ülke durumuna geldi!” dediğini nakletmesi. (Altemur Kılıç, Türkiye, 18 Ocak 2000)

Bir ara bay Cottarelli’nin IMF, Ankara’da büro açmalı diye tutturması. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 17 Ocak 2000) Fakat, yerinde bir hareketle T.C. Hükûmeti bu isteği geri çevirdi.

Suriye’nin, resmî dairelerinde Hatay’ı, Suriye toprakları içinde göstermesi. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 20 ocak 2000)

Dünya’nın önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarından Standard – Poors’un (S – P) Uluslar Arası Finans Bülteni’nin Ocak sayısında, Türk ekonomisini analiz ederken…Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) girmesinin önündeki en önemli iki engelin, Kıbrıs ve Kürt Sorunu (!) olduğuna dikkat çekmesi…Tabiatıyla, Türk Bankacı’larından  -haddini bilmezliğinden dolayı-  büyük bir tepki aldı. (Şule Yücebıyık, Milliyet, 22 Ocak 2000)

PKK terörüne destek veren bâzı Avrupa Devletleri, Kuzey Irak’ta, Güney Kürdistan peşinde oldukları  gibi; yayınladıkları haritalarda, Güneydoğu Anadolu’dan Kuzey Kürdistan diye söz etmeleri…Aynı haritalarda, Doğu Anadolu, Ermenistan toprakları içinde görülmesi. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 20 ocak 2000)

Nitekim Almanya’da, günlük olarak yayınlanan, bölücü bir gazetede; Güneydoğu Anadolu bölgesi, başka bir ülke imiş gibi gösterilmek istenmesi. (Emin Çölaşan, Hürriyet, 7 Ocak 2000)

Türkiye’nin gözünün içine baka baka; “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız!”  diye diye, ilgili devletleri uyutan ABD’nin ve dolaylı bir şekilde, ABD’nin istekleri ve amaçları doğrultusunda hareket eden BM sayesinde, adım adım, güdümlü ve sözde bir devletçik ortaya çıkmak üzeredir.

Bu sözde / uydu devletçik, ABD’nin Ortadoğu’ya, daha iyi ve rahat bir şekilde yerleşmesini sağlayacak; bunun için, sırasında bölge devletleriyle uydu devletçiği kapıştırıp, bölgeyi karıştırarak, her zaman müdahale hakkını elinde bulunduracaktır. Yâni yeri geldikçe petrolün başında, sadece kendisinin söz sahibi oluğunu böylece kanıtlamış olacaktır.

Nitekim, ABD’nin  “The Washington Post” gazetesi muhabiri Howard Schneider de…BM yaptırımlarının etkisi üzerinde durmakta; bu etkinin giderek, ayrı bir Kürt devleti oluşumuna, hizmet ettiği kanısını taşımaktadır. (Yasemin Çongar – Washington, Milliyet, 1. 2. 2000)

Yorgo Papandreu’nun Ankara’daki temaslarında, Türk tarafına…-Yunan kaynaklarından alınan habere göre-  bundan böyle Patrik seçileceklerin T.C. vatandaşı olması şartının kaldırılmasını, talep etmesi. (Taki Berberakis, Milliyet, 22 Ocak 2000)

X

İçeriden de yoklanıyoruz:

Bir parti temsilcisinin: “Koşulsuz bir genel af (vatan hainlerine, bunca şehitlerimizin kanına girenlere af), idam cezasının kaldırılması (ihanet edeceklerin önünden ölüm engelini kaldırmak), ana dilde eğitim (dil birliğine darbe vurarak, bölünmeye çanak tutmak), çağdaş, katılımcı,…basında şoven yayınların (vatanseverlik rûhunun) engellenmesi!” ni istemesi. (Duygu Asena, Milliyet, 22 Ocak 2000)

Kıbrıs Rum Kesimi parası  “Kıbrıs Lirası” nın, T.C. Maliye Bakanlığı’nca, konvertibl olmayan 113 para birimiyle birlikte, geçerli para olarak kabul edilmesi…İngilizce olarak yayımlanan günlük  “Cyprus Mail”  gazetesinde, haberi, manşetinde  “Ankara, 1974’ten bu yana, ilk kez Kıbrıs Lirası’nı listeye aldı” başlığıyla vermesi.

37

Kıbrıs Rum Yönetimi sözcüsü Mihail Papapetru, …”Cyprus Mail”  gazetesine verdiği demeçte, “Bu, Kıbrıs’ı dolaylı tanıma anlamındadır” demesi.

Kıbrıs Rum Yönetimi sözcüsü Mihail Papapetru…AGİT zirvesi nedeniyle, ilk kez bir  “Cumhurbaşkanı’nın”  İstanbul’a gittiğini ve  “Devlet Başkanı” sıfatıyla karşılandığını anımsatması. (Akay Cemal – Lefkoşa, Milliyet, 22 Ocak 2000)

Bir partinin bülteninde  -ne niyetle olursa olsun-  “Yerel Yönetim Direniş Komiteleri…”  diye bir ifadenin yer alması. (Hasan Dalgıç – İzmir, Milliyet, 6 Ocak 2000)

“Artık, öyle Misak-ı Millî sınırları içinde egemenlik, bağımsızlık gibi, lüks kavramlara yer yok!”  “Ben, millî sınırlar içinde, kendi hukukumu uygularım, diyemezsin!” “Avrupa, ne isterse o olacak!” “Bu topraklar, sadece bizim değil!” (Hasan Pulur, Milliyet, 22 Ocak 2000) gibi, vatanseverlikle, asla bağdaşmayan, acı ve dehşet verici ifadelerin artık yüksek sesle söylenir olması.

Lahey Adalet Divanı; ülkeleri bağlamak yetkisine sahip olanların başka amaçlarla ve bağlamlarda söyledikleri ve yazdıklarını kanıt olarak kabul eder hâle geldiği bir zamanda (Gündüz Aktan, Radikal, 18 Aralık 1999), bir parti genel başkanının, Helsinki Zirvesi’nin âdeta  “Otonomi”ye itici baskıları söz konusu olduğu dönemde  “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer!”  diye talihsiz bir açıklamada bulunması. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 22 Ocak 2000)

TÜSİAD’ın, HADEP’in ve PKK’nın istekleri doğrultusunda ve AB’nin büyük arzuları sonucu, bu işin sonu, siyasî çözüme doğru gitmesi. (Baki Dökme, Ortadoğu, 20 Ocak 2000)

Her şey bitmiş de, bir o eksiğimiz varmış gibi, bir milletvekilimizin: “Kapadokya Bölgesi’ndeki bir kilisenin ibadete açılmasını…” istemesi. (Nevşehir AA, Milliyet, 10 Ocak 2000)

Bir siyasî partinin, yaptığı teklifte, Anayasa’dan  “Büyük Türk Milleti”  kelimesini çıkarmaya kalkışması.

Bir eski Belediye Başkanı…Kayseri toplantısında, “En çok zoruma giden söz, ‘Türkiye Türklerindir (yâni Türkiye’de yaşayan ve menşei ne olursa olsun herkesin) ‘ sözüdür!”  demesi. (Dr. Seyfi Şahin, Ortadoğu, Ocak 2000)

Prof. Bülent Tanör tarafından hazırlanan ve TÜSİAD’ca yayınlanan  “Türkiye’de Demokratik Standartların Yükseltilmesi, Tartışmalar ve Son Gelişmeler”  başlıklı…raporda:

“Azınlıklar oluşmasını önlemek”  için konulmuş 81. Maddesinin ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi’nin iptali ve TCK’nın 312. Maddesi’nin yeniden düzenlenmesi, asker – siyaset ilişkileri konusundaki bâzı önerilerin yer alması…( Altemur Kılıç, Türkiye, 17 Ocak 2000)

Mehmet Ali’nin, bir Avrupalı olarak…: “Artık iç politika ve millî egemenlik gerekçeleri ile, her istediğimizi yapamayız…Ülkenin yönetiminde, belirli uluslar arası normların dışına çıkıp; düzeni, istikrarı bozacak, karmaşa oluşturacak politikalar uygulayamayacağız…”  derken (aba altından sopa göstererek): “Türkiye’nin yanlış bir tutumu, Kürt sorununu hem bölgede, hem Avrupa’da alevlendirir…”  şeklindeki sözleri. (Altemur Kılıç, Türkiye, 18 Ocak 2000)

İçten dıştan yoklandığımızın apaçık delilleridir. Gerçekten, PKK terörü için, siyasî çözüm dayatmaları getiren, Avrupa diplomasisi çevrelerinin PKK terörüne siyasî desteği açıktır. Şimdi de  “Siyasî çözümü”  değişik ambalajlarda dayattıkları, ortadadır. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 20 Ocak 2000)

Nitekim, milletvekili Mesut Türker de, TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı gündem dışı konuşmada, küreselleşme ve AB ile bütünleşme uğruna Türkiye’ye; hükümranlık haklarından vazgeçilmesi, ana dilden taviz verilmesi, üniter devlet yapısının zedelenmesi gibi politikaların dayatıldığını söylemiştir.

38

Millî Devlet özelliğinden vazgeçilemeyeceğini ifade eden Türker, Türkiye’ye bu politikaları dayatan devletlerin de, bu esasa dayandığını kaydetmiştir.

Batı için,  “Terör Örgütü Başı, ya da Türkiye’nin vazgeçilmez olmadığını”  bildiren Türker; “Onlar için vazgeçilmez olan; kısa, orta ve uzun vâdeli çıkarlarıdır…”  demiştir. (Ortadoğu, 20 Ocak 2000)

İtalya, Belçika, İsveç gibi ülkelerdeki medyada çıkan bazı yazı ve yorumlar,…özellikle de, bu ülkelerdeki siyasîlerin yaptıkları açıklamalar; bir yerde Türkiye’nin iç işlerine müdahale olarak da değerlendirilebilir. Avrupa’daki bâzı siyasîler ve medya mensupları yaptıkları yorumlarda şu konuları gündeme getirmişlerdir:

“Apo’nun idamının ertelenmesi, Kürt azınlıkları için büyük bir zaferdir. Bundan sonra Apo’nun affedilip, cezaevinden salıverilmesi gerekmektedir. Kürtleri temsil eden siyasî bir partinin de, liderliğini Apo yapmalıdır. Türkiye, hem demokrasi, hem de insan hakları yönünden, bu olumlu adımı atmak zorundadır.” (Necdet B. Sivaslı, Ortadoğu, 20 Ocak 2000)

Türkiye üzerinde, insan hakları ve demokratikleşme ambalajına sokularak, aleyhte sonuçlar verebilecek, yasal ve anayasal değişiklikler baskısı mevcuttur. (Taylan Sorgun, Ortadoğu, 18 ocak 2000)

Kısaca demek lâzımsa,  “Türkiye tam bir dengededir. Sırat Köprüsü’ndedir dememek için denge tâbirini kullandım.” (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 25 Ocak 1998)

Bu çalışmaların hepsi aydınlık bir zeminde, yan yana getirilirse; Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden korkunç bir tablo ortaya çıkar. (İsmail Yağcı, Türkiye, 25 Kasım 1999)

Velhasıl, Avrupalılar Sevr ile yapamadıklarını, şimdi bizim yapamayacaklarımızı dayatmakla yapacaklar, yapabilecekler! Evet, bu topraklar çok değerlidir. Onun için Türkler’e bırakılamaz; Avrupalılar artık bu topraklara ortak ve burada söz sahibi olacaklardır. (Altemur Kılıç, Türkiye, 18 Ocak 2000)

Beni hayrete düşüren, programda, ülkemize adaylık statüsünün verilmesinden duyulan kıvanç ve bu gelişmenin Türkiye’ye açacağı ufuklar, haklı olarak coşkuyla dile getirilirken; karardaki koşullar üzerinde pek durulmaması ve bunların umursanmamasıdır. (Şükrü Elekdağ, Milliyet, 13 Aralık 1999)

Öyle ya, Türkiye’ye bakışlarında; bugün, bardağın yarısı dolu diyenlerin; yarın bardağın yarısı boş demeyecekleri ne mâlûm?

Evet, Abraham Lincol’ün dediği gibi: “Bir hükümetin gerçek gücü, olağanüstü hallerde, özgürlükleri muhafaza ederken, gerekecek kuvvetli tedbirleri de çekinmeden alabilmesi ile belli olur.”

Aslında Batı’nın bütün bu söyledikleri, yaptıkları ve yapmak istedikleri, göle maya çalmaktan başka bir şey değildir. O da tutmayacağını biliyor ama,  “Ya tutarsa?” diyor.

39 – 48

Hayatı İbadet Şuuruyla Yaşamak

Yüce Allah, insanı kendisine kulluk yapması için yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de; “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız” (Bakara, 2/21) buyrularak, insanlara Allah’a ibadet etmeleri emredilmiş; ayrıca insanın yaratılış gayesinin kulluk olduğu bildirilmiştir. (Zâriyât, 51/56) “De ki: “(Ey insanlar!) Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” (Furkân, 25/77) ayet-i kerimesinde de, Allah’ın ancak kendisine ibadet ve taatte bulunanlara değer verdiği belirtilmiştir.

İbadet denilince sadece namaz, oruç, zekât ve hac gibi belli zamanlarda yapılan hususi ibadetler anlaşılmamalıdır. İbadet en geniş anlamıyla;  Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmak niyetiyle O’nun sevdiği güzel davranışlarda bulunmak ve Allah’ın yasakladığı, sevmediği, hoşnut olmadığı düşünce, söz ve davranışlardan sakınmaktır. İbadet; kulun hayatını Allah’a adaması, bütün varlığıyla O’na bağlanması ve her işinde O’nun hoşnutluğunu aramasıdır. Bunun için niyet çok önemlidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ameller niyetlere göre değer kazanır…” (Müslim, İmâret, 155; Buharî, İman, 42) buyurmuştur.

Müslüman, her işini, her söz ve davranışını halisane bir niyetle yaparsa bütün ömrü ibadet kıvamına ulaşır. Onun, ailesinin geçimini helalinden sağlamak için çalışması, sağlığını korumak ve ibadetlere dayanıklı olmak için yemesi, içmesi, uyuması ve dinlenmesi bile ibadet olarak değer kazanır. Çünkü onun bütün hayatı ibadettir.

Dinimizde ibadet kapsamı oldukça geniş tutulmuş ve sevap kazanma yolları son derece kolaylaştırılmıştır. Mesela başkalarına zarar vermesin diye yoldaki bir taşı kaldırıp atmak bile ibadet sayılmıştır. (Buharî, Cihad, 128) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sevap yollarından bazılarını şöyle açıklamıştır: “(Mü’min) kardeşine tebessüm etmen bir sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Gözü sakat kimse için görüvermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman sadakadır. Kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36) Yine Efendimiz (s.a.s.), bir Müslümanın diktiği ağaçtan, insanlar ve hayvanların yedikleri şeyin onun için sadaka olduğunu (Müslim, Müsâkât, 7), susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe kuyudan su çıkararak içiren bir adamın günahlarının bağışlandığını (Buharî, Müsâkât, 9) haber vermiştir.

Bir gün adamın biri yolda giderken bir yerde su içmek için duruyor; orada atını bağlayacak bir şey bulamıyor. “Benden sonra başka biri geldiğinde atını bağlasın” diye yolun kenarına bir kazık çakıyor. Bir süre sonra başka bir adam atının üzerinde hızla oradan geçiyor; kazık gözüne ilişiyor, atını durduruyor, yere iniyor ve “buradan geçen bir atlının atının ayağı takılır da düşer” diye kazığı çıkarıp atıyor. Bu ikisinin yaptığından da Allah hoşnut oluyor ve ikisine de sevap yazıyor. Ne muazzam bir şey; biri kazık çakıyor diye sevap kazanıyor; öteki aynı kazığı çıkarıp atıyor, yine sevap kazanıyor. Gerçekten de mü’minin işine şaşılır. İşte vakit açısından da durum böyledir. Zira mü’min, ilahi irade istikametinde hayatını sürdürdüğü takdirde, bütün vakti ibadet olur. (Prof. Dr. Hidayet AYDAR, Şefkat Dergisi, Sayı: 4)

Dinimizde üç aylar, kandiller ve özellikle Ramazan ayı ve Kadir gecesi gibi bazı zamanlara özel bir önem verilmiş, mü’minlerin bu mübarek zaman dilimlerini en güzel şekilde değerlendirmeleri istenmiştir. Bundan maksat mü’minleri rehavetten ve monotonluktan uzaklaştırmak, kulluk bilincini canlı tutmak ve onlara daha çok sevap kazandırmaktır. Ancak esas olan, her vakti Allah’a ibadetle değerlendirmektir. Mü’minlere lütfedilen bu hususi durum diğer zamanları ibadetlerden uzaklaşarak gafletle geçirmelerine bahane olamaz. Bilakis bu mübarek vakitlerde kazandıkları kulluk şuuru ve ibadet disiplinini hayatın her anına yansıtmaları gerekir. Çünkü Müslüman, gecesiyle gündüzüyle, kışıyla baharıyla bütün vaktini; gençliğini, yaşlılığını kısaca ömrünün tamamını kulluk bilinci ve ibadet neşesiyle geçirmek zorundadır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (Hicr, 15/99) buyrulmaktadır. Ayet-i kerimede insanın hayatında ibadet disiplininin önemine dikkat çekilmektedir. Allah’a kulluk borcu ve verdiği sayısız nimetlerin şükür nişanesi olan ibadetlerin belli bir zamana has olmadığı, aksine hiç ara verilmeden devamlı olarak yerine getirilmesi ve hayatın her anının ibadete dönüştürülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır” (Müslim, Müsâfirîn, 218) buyurarak, ibadetlerde sürekliliğin önemine işaret etmiştir.

İnsanın ecelinin ne zaman geleceğini, ömrünün nerede ve nasıl son bulacağını Allah’tan başka kimse bilemez. O halde; hayatımızın her anını ibadetlerle güzelleştirmeli, her an ölecekmiş gibi hazırlıklı olmalı, “Kendinize azık edinin” (Bakara, 2/197) emri gereği salih ameller işleyerek ebedî yolculuk için azık hazırlamalıyız.

Zulüm İlelebet Payidar Olmaz

0

Daha önce de yazmıştım: “Dershane ateşkesi bu savaşı bitirmez”. Siz elli yıllık bir hareketin iyi yetişmiş kadrolarını, on yıllık bir siyasi hareketin bir günde silip atmasını mümkün görüyor musunuz? Buna izin vermezler. Karşısında siyasi erkin ve devletin gücü var. O da kolay kolay boyun eğmez.

Bu savaş aslında iki yılı aşkın bir süredir Milli Eğitim ve Emniyet’te devam ediyordu. Ama bu kavga fazla su yüzüne çıkmamıştı. Savaş, “Oslo görüşmeleri” ve “çözüm süreci” adı altında, bölücülere geri dönülmez tavizler verildiği için hızlandı.  En sonunda siyasi gücün dershaneleri kapatma yönünde attığı adımlar, sabrı taşıran son damla oldu. Eğer bugün Hakan Şükür istifa etmişse, arada bütün köprüler atılmış demektir. Çünkü o, başbakanın manevi evladı gibiydi.

17.12.2013 tarihinde başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu kısa sürede sonuçlanmaz. Bu pilav, çok tuz ve su kaldırır. Şimdi iktidar cephesi karşı atağa geçecek. Ortaya yeni yeni iddialar, belgeler atılacak. Çünkü taraflar şunu iyi biliyorlar. Bu kavgada pasif kalan taraf, bertaraf olur. Cemaat, elli yıllık emeğinin bir anda siyasi güç eliyle bertaraf edilmesine izin vermez. Bu savaş seçimlere doğru daha da hızlanacağa benziyor. Taraflardan biri bertaraf olmadan da biteceğe benzemiyor.

Bu savaşta bugün gelinen nokta, yüce Allah’ın bir takdiridir. Aynı zamanda mazlumların ve masumların ahı yerde kalmaz. Son yıllarda toplumda estirilen korku, bazı kurumların mensuplarına yapılan haksızlık ve zulüm, artık Gayretullah’a dokunmuştur. Haksızlık, adaletsizlik ve zulme karşı sessiz kalanların şu anda haktan, hukuktan bahsetmeleri çok manidardır. Hukukun herkese lazım olduğu bir kere daha görülmüştür. Bugün birilerinin yüzünde patlayan tokat, Hakk’ın tokatıdır. Şair Tevfik Fikret’in, “Millet Şarkısı” başlıklı şiirinde dendiği gibi, zulüm ilelebet payidar olamaz.

Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;

Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa
Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır. 

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol!
Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa.. Var ol!

Şu anda acele karar vermemek, sessizce gelişmeleri takip etmek gerekir. Allah bu işin sonunu hayreylesin. Vatan düşmanlarını, bölücüleri ve münafıkları sevindirmesin.. Amin…

Türk Tipi

0

Her ne kadar gerek başbakanımız, gerekse hükümet üyeleri Türk kelimesini kolay, kolay telaffuz etmek istemeseler de işlerin çatallaştığı veya zorda kaldıkları her zaman “Türk tipi modelden” bahsederler.

Türk tipi başkanlık sistemi, Türk tipi yerli model araba, Türk tipi ileri demokrasi, Türk tipi anayasa gibi…

Başbakanımızın gönlünde başkanlık hevesleri var. Geride bıraktığımız günlerde bayağı tartışılıp, konuşuldu, daha da konuşulacağa benzer.

Başkanlık konusunda bir kısım aydının görüşü: Yahu Obama’nın zavallı durumu ortada iken hala bu ısrar niye?

Bizimkilerde cevap hazır; öyle bir model getireceğiz ki bu model Türk modeli olacak.

Bunun gibi gerek Başbakanımız, gerekse Sanayi Bakanı; Türk tipi yerli araba modelinin geliştirilmesi için sermaye sahiplerine adeta baskı yapıyorlar. Lâkin iş çevreleri de parayı yolda bulmadı ya; onlarda direk olarak reddetmeseler de olaya olumsuz bakıyorlar. Malum dünya otomobil pazarlarında pay sahibi olabilme meselesi.

Bu kıyaslamayı aşağıda Link’ini verdiğim 21. 11. 2013 tarihli Milliyet gazetesi yazarı Güngör Uras’tan aldım. http://ekonomi.milliyet.com.tr/bir-yanda-almanya-ote-yanda/ekonomi/ydetay/1795240/default.htm.

Siz Bangladeş tipi üretimle dünya pazarlarına girip Almanya ile Japonya ile ABD ile rekabet yapamazsınız. Önce alt yapıyı düzeltmeniz gerekiyor.

AKP iktidarları döneminde de en fazla konuşulup tartışılan konulardan biri de ileri demokrasi! Maalesef bu gün sahip olduğumuz Türk milletine layık görülen demokrasi; tam bir arabesk demokrasisi. Başbakanın, gelen adalet, içişleri ve bazı bürokratların tutumuna göre değişen sözde demokrasi uygulamaları.

En azından geçtiğimiz aylarda sergilenen gezi olayları ilerimi, gerimi nasıl bir demokrasi ile yönetildiğimizi pek ala anlatır sanırım.

İçeride yatan onca milletvekiline karşılık, Mustafa Balbay’ın serbest bırakılması. Sebahat Tuncel’in yıllar önce içeriden çıkarılıp milletvekilliği yapmasına müsaade edilmesine rağmen; Engin Alan’ın hızlandırılmış hükümle Balyoz davasından hala içeride tutulması. Dediğim gibi tam bir arabesk demokrasisi.

En son anayasa konusunda bile anlaşma sağlanamadan dağılmıştır. Nasıl dağılmasın ki; Anayasanın değişmez ilk üç maddesinde dahi ortak bir görüş etrafında birleşilememiştir. Türkiye Cumhuriyetinin esas kurucusu Türk milleti, diğer etnik guruplarla aynı görülerek yok sayılmak durumuna düşürülmüştür. Bir alman nasıl Alman milletine mensupsa, bir Fransız nasıl Fransız milletine mensupsa Türkün de Türk milletine mensup olmasından daha tabii ne olabilir? Yok illa Türkiyeli olacak. İşte bu da bariz Türk tipi model tabi millet yerse.

Nursi “cemaat”ten neyi anlıyordu?

0

Said Nursi “cemaat”ten “ümmet” kavramını anlıyordu. “Millet-i İslam” ya da İslam ümmeti neyse, onun cemaatten kastı da oydu. “Cemaat” onun gözünde kendi haricindeki her kesimi dışlayan, tekel oluşturmak isteyen bir “sosyolojik” vaka değildi.

Nursi’nin kullandığı anlamıyla “cemaat” zaten ideolojik çağrışımları olmayan, “cem olmak” yani “birlik” bilincini işaret ediyordu. Bu birliğin karşıtı ise, “millet-i küfür” idi. Arkasından “ehl-i dünya” yani dünyevi yaşamı benimseyenler ve ateistler geliyordu. Ateizm konusunda Nursi, hayatı boyunca dehşetli bir cephe almıştı. Risalelerin gücüne öyle inanıyordu ki, bir Risale talebesinin bir yerdeki varlığı oranın fethi için yeterli olabilirdi. Ayrıca ümitliydi de: bir yanda Risale talebeleri vardı, diğer yanda Risale talebesi adayları.

Paramparça olan Osmanlı’nın çöküşünü gördüğü için de Batı’ya karşı bu birlik hayati öneme sahipti. “Eski Said” olarak siyasetle yakından ilgilenmesi bu nedenleydi. Said Nursi, hayatının evrelerini üçer ayırmıştı.  “Eski Said”, “Yeni Said” ve “Üçüncü Said.”

Nursi 45 yaşına kadar olan hayatını “Eski Said” dönemi olarak ifade etmiştir. “Eski Said,”in algısında İslam’a hizmet için siyaseti kullanmak vardı. Bu dönemde, okudukları ve yaşadıklarını yorumlama ağır bastı. Hem Osmanlı ve TC dönemindeki gelişmeler ve siyasi karmaşalar bu fikrini değiştirmesine neden oldu ve siyasetten el çekti: “siyaseti, gazeteyi ve sigarayı” bırakmıştı.

Eski Said’in “Yeni Said”‘e evirilmesinde, Said Nursi’nin, siyasette yaşadığı sıkıntılar yanında Abdulkadir Geylani’nin etkisi oldu. “Gaybın Fetihleri” isimli eserin bu kararda esaslı bir etki yaptığı ifade edilir. Ayrıca Eski Said, “iman hakikatlerini” anlatırken pozitif bilimlerin delillerini İslamî konulara açıklamada kullandı. Nursi, Eski Said ile Yeni Said dönemlerini özetlerken “Eski Said, daha ziyade akli gidiyordu, Yeni Said ise ilhama da mazhardır, akıl-kalp ittifakıyla hareket eder” demiştir.

Yani Nursi bu dönem aklın verileri ile nakil (yani Ayet ve Hadisleri) vasıtalarını açıklarken, bu dönem tasavvufla buluşmasına vesile olmuştur. 1948’deki Afyon hapsinden sonraki hayatını ise “Üçüncü Said” dönemi olarak ifade etmiştir. Bu dönemden sonra da Demokrat Parti’ye destek verdiği bilinmektedir. Bu dönemdeki cemaat algısı da Tek Parti dönemine yönelik birlikte hareket etme algısıdır.

Yani Nursi’nin “cemaat” algısı temelde “birlikte” hareket esasına yönelikti. Değişen zamanlara göre de cemaat hedefleri değişti. “Cemaat” gereksinimi birinci aşamada Batı’ya, ikinci aşamada Abdülhamit’e karşı “hürriyet” ve Meşrutiyet için vardı. Sonraları Cumhuriyet’in kurulması ile yaşadığı hayal kırıklıkları, devrimler ve Mustafa Kemal’e karşı oldu.

Açacak olursak önceleri cemaatin “ötekileri,” Müslüman olmayan, ya da “Batı” diye adlandırılan kesime karşı bir birlik hükmündeydi. Bu anlamda Osmanlı dönemindeki “Daru’l İslam” ve “Daru’l Harp” ayırımına benziyor ve Müslümanların ittifak etmesini istiyordu. Müslüman ülkelerin bu noktada zayıf kaldığını Batı’nın ise iyi becerdiğini ifade ediyordu. Hatta Risalelerinden birinde Nursi, ittifak etme isteğinin Batı’da onların zayıflıklarından kaynaklandığını, hâlbuki Müslümanların “iman”larından dolayı kendilerini güçlü hissettiklerini ve bundan dolayı “birlik” kuramadıklardan dem vuruyordu. “İhlâs ve uhuvvet” bu noktada temel değerlerdi. Sonraki cemaat algısı siyasi olarak ülke içindeki bazı gelişmelere karşı olmuştur.

Nursi “zamanın evladı” olarak fikirlerini anlatıyor, etrafındaki talebeleri Osmanlıca olarak yazıyor ve çoğaltıyordu. Farklı dönemlerde yaklaşımlarında değişimler oldu, ancak “cemaat” algısı değişmedi. (Bu nedenle eski, orta ve “yeni Said” dönemleri ayrı ayrı çalışılmaya muhtaçtır.) Nursi, Osmanlı zamanındaki yozlaşmış tarikatları ve benzeri kurumları da görüyor ve tarikatların aslında fırka mantığına dönüştüğünü ve tefrika unsuru olduğunu “Eski Said” döneminde siyasetle derinden uğraşmasına rağmen hoş görmüyordu. Zaman bundan dolayı “cemaat” zamanıydı. Tarikatların birleşmesi İslam ümmetinin birleşmesi ve “küffar”a karşı durabilmesi anlamına geliyordu.

Duruş itibariyle Nursi, zamanındaki “hürriyet” fikirlerinden esinlenmişti. Bu hürriyet kavramının bireysel özgürlüklerden çok milli bir özgürlük tasavvurudur. Ancak Nursi tavırlarında bireyseldi ve “Ulu’l Emr” kavramının onu çok bağlamadığı da Abdülhamit’e karşı tavırlarında ve sonrasında Mustafa Kemal’e karşı duruşunda görmek mümkündür.

Nursi, Sultan Abdülhamit’in “İslam Birliği” düşüncesine yakındı. Ancak Abdülhamit’in baskıcılığını şiddetle ifade etmiş ve karşı durmuştur. Selanik’te Meşrutiyetin İlanı’ndaki kutlamalarda Abdülhamit’in müstebit tavırlarını yerden yere vurmuştur. O dönemde “hürriyet” algısı hükümet veya Saltanat’ın baskısından uzak olmak anlamındaydı. Nutuklarında hürriyet’in gelmesinden önce “gebermiş istibdadı muhafaza için şeriat meselesinden geri adım atılmış” olduğunu söylerken kastı, İslam’ın hürriyete önem verdiğini ifade ediyordu. “Sivil İtaatsizlik” tavrı Nursi’de ağır basan bir karakter özelliği olarak ortaya çıkıyordu.

Yerli-yabancı yüzlerce okulun açıldığı Abdülhamit döneminde Zehra Medrese’sinin Doğu’da açılması ve bu üniversitede dini ve pozitif bilimlerin öğretilmesi fikrini o dönemlerde olgunlaştırdı. Kürtlerin “herkesten çok adalete muhtaç ve medeni olmaya müsait” olduğunu ve eğitim almaları gerektiğini düşünüyordu. Abdülhamit’e verdiği bir dilekçe zamanında o kadar aksi tesir yaptı ki, Nursi Abdülhamit emriyle önce akıl hastanesine sonra da hapishaneye gönderildi. “Yaşasın zalimler için cehennem!” haykırışının temeli o dönemdir.

Said Nursi ve “Simulacra” (1)

Ülkemizde Said Nursi ve Nurculuk konusu en netameli konulardandır.  Bu nedenle, Nursi’ye dair yazmak ya mutlak bir tahkire ya da mutlak takdire mazhar olacaktır. Aslında aynı şeyi Osmanlı-Cumhuriyet, Necip Fazıl-Nazım Hikmet ekseninde de görmek mümkündür.

Çoğu zaman ötekine vurmak için berikini yüceltmek garabeti Türk kültür ve kült hayatının yapı taşlarındandır. İşin ilginç yanı, Mustafa Kemal Osmanlı’yı Osmanlıcılardan, Necip Fazıl Nazım Hikmeti Türk solundan daha iyi okur ve anlardı. Akif ve Neyzen Tevfik arasındaki farklar da onları hasım yapmadığı gibi, aynı medeniyetin farklı tayflarının barışıklığını ifade ediyordu.

Algılama ve yorumlamadaki sıkıntıların özünde ülkemizde Das Kapital ve Komünist Manifesto okumadan sosyalist; Risaleleri okumadan Nurcu; Nutuk ve onu yazdıran tarihsel arka planı umursamadan Kemalist ve anti-Kemalist; Üç Tarz-ı Siyaset ve Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak gibi eserleri okumadan milliyetçi veya anti-milliyetçi; Burke, Mill ve Hayek bilmeden liberal olmak yatmaktadır. Buna Kur’an-ı Kerim ve mealini okumadan “İslamcılık” yapmayı da eklemek mümkündür. Hatta bazı sürümlerde “insanların sapıtması endişesi” ile mealler yasaklanır.

Okunanların çoğu “dava” içindir. E, ortada dava olunca, okunan da silah hükmünde, kelimeler kurşun tarzında olmaktadır. Hâlbuki her kitap kendince bir mahbestir; hepsine girmek, ama çıkmak da lazımdır. Çıkamadığız zaman biri hapseder, ama içerdeki mumlar güneş ışıkları gibi gelir. Okumak eylemi, okunandan çıkan yorumla aslında yeniden yazma gibidir. Ancak “ötekine” cevap vermek için yapılan okuma ötekinin sorduğu soruyla kendini sınırlar. Artık kitap da, okuyan da farkında olmadan öteki için okumakta ve aslında öteki olmaktadır.

Daha da vahim olanı, karşı mahallenin eleştirilen yönlerini anlatırken, aslında o mahallenin özelliklerini zamanla içselleştirmek en sık rastlanan çelişkidir. Çünkü çoğu zaman sorun hakkaniyet ve adalet değil, “sistemden” şikâyet değil, sistemin musluklarının “bize” akmamasıdır. Angel Heart filmindeki gibi, sonuçta katili arayan dedektif aslında katilin kendisi olduğunu fark eder; kabileler ve kültler arası savaşım öylesine bir bumerang etkisi yapar.

Ülke içindeki fikirlerin çıkışı, yanılsaması, yakınsaması ve içselleştirilmesinin nedenleri tarihten ve diğer ülkelerden soyutlanarak ele alınır. Tarihsel olarak öncül-ardıl kalktığı gibi, cümle ya da paragraflar hatta kitaplar arası öncül-ardıllar da kalkar. Bağlamdan çıkarılan fikirler, başkalarını bağlamak için urgana benzemeye başlar. Bütüncül bakış olmayınca, ağaç orman olur; orman da idam sehpası.

SSCB, halkını kendine bağlı tutmak için TV’de hep “öteki dünyanın” aç olduğunu gösterirdi. Kapitalist Blok da SSCB diye çöplükten ekmek toplayanları temsil için kullanırdı. İki ayrı sistem, biz ve ötekiler sendromuyla uyutuldu. Her ikisi de uyandığında geç olmuştu çünkü olan uykuya uyanışa dönmüştü. Arkasından Elveda Lenin ve Ferrarisini Satan Bilge geldi; birisi kapitalizme hayran ama SSCB nostaljisi devam ettiriyordu, diğeri de kapitalizmden kaçarak Uzak Doğu’ya sardırmaktan bahsediyordu.

NLP araştırma ve kitaplarının piyasada tufan etkisi boşa değildi. Hem bilgisayar hem ekonomik terimler insan ve toplumun mekanik tasarımları ifade eder oldu. “Kendini resetlemek, formatlamak”tan tutun, “insan sermayesi”nin önemine kadar. Komünist sistem idari olarak insanları kendi içine hapsetti; kapitalist sistem de görüntü ve teknoloji ile. Bu nedenle, “dışarıdan gelen fikirlerin içerideki yorumu gelen fikirlerin yerel delillerini toplamak suretiyle ya da yerel farklar gözetilmeksizin mutlak gerçekler gibi algılandı.

Said Nursi ve “Simulacra” (2)

Ülkemizde münferit yazar, özellikle dini konularda yazan gerçeğin yegâne imbiğidir. Hakikati o damıtır;  diğerlerine düşen sadece damıtılmış gerçeği ılık ılık içmektir. Dini konularda yazınca yazarın kendisi de adeta bir dogmatik kutsallığa bürünür; dini anlatırken, yazanın kendisi tartışılmaz ve adeta dini bir kutsal olur. Ve öldüğü zaman da yeri “doldurulmazdır. “

Hz. Peygamber’e bile peygamberlik kırk yaşında gelmişken, onun “söyledikleri kendiliğinden değil, Allah’ın ona anlattıkları”ndan “ibaretken,” mezhep imamları bile içtihat ettiğinde “doğrusunu yine de Allah bilir, ama benim kişisel fikrim budur” derken, dini konularda yazanlar birden anlattığı kutsallar kadar kutsallaşır. Artık ondan sadır her kelam bir gerçek hükmünde olur. Hem de dinin öğretilerine rağmen!

TGRT yayınlarında “evliyalar” diye, üstelik çoğul olarak ifade edilen evliya kerametleri nerdeyse Hz. Peygamberin mucizeleriyle boy ölçülmeye başlar. Hele bir de “seyyid” unvanı alınmışsa ardından, keramet “ruhsatı” verilebilir. Ancak burada da sorun “mehdilik” ve “reformculuk” unvanlarının paylaşımında çıkar. Tarih yazımındaki mitolojik boyut, dini meselelere de sirayet ederken, yine “İslam’ın akla en uygun din” olduğu gerektikçe ifade edilir. Tarihsel “mehdiler” dini  “mehdiler” arasında oluşan tercihleri de gerçek değil, gündelik çıkarlar tayin eder. Bu nedenle ihtiyaca binaen gerçekler “üretilir” ve insan aklıyla alay edercesine, dün bugün olur, bugün dünden ibaret kalır.

“Karşı” mahalleye dair bilgiler de çoğu zaman karşı mahalleye düşman olanların süzgecinden okununca mesele daha bir içinden çıkılmaz hal alır. Sonuçta bireysel kimliklerinde güzellikleri, duygudaşlık derinliği olan ülkemiz insanında “mahalle” zırhı” giyince “karşı mahalleyi” düşman gören, burnundan soluyan kültürel getto yapı taşları oluşur. “Biz” ve ötekiler oluşmuştur artık. Siyasal partilerin bile fırka olduğunu iddia ederek İslam’ın birliğini iddia edenler kendileri dinin vasıtalarıyla din içinde ayrı dini bölünmelere vesile olurlar. “Biz” zaten “biz”izdir; mesele ötekileri bizleştirmekten ibarettir.

Bunun nedeni, kendi mahallesine karşı kör, öteki mahalleye karşı ise militan, kartal bakış tarzında ortaya çıkan bir tür keskinlik, duygusal ya da düşünsel otizmdir. Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişte Cumhuriyet aleyhine delil toplarken, aslında Cumhuriyet’in yüzyıl öncesinde Osmanlı’ya dayandığını unutmak bunlardan biridir. Osmanlı’yı yerden yere vurmayı müzmin bir gıda zehirlenmesine dönüştürürken Mustafa Kemal’in Osmanlı subayı olduğunu unutmak da böyledir.

12 Eylül sonrasında ve 28 Şubat sürecinde darbecilerle işbirliği yaparak yük boşaltan kesimlerin gerekçeleri haklı olurken, aynı dönemde yine çıkarları için işbirliği yapanlar olabilmesi, günah çıkarmaya davet edilmesi de böyledir. Ancak unutmamak gereken şey, Kazancakis’in Günah’a Son Çağrı filmindeki gibi, şeytana karşı zafer kutlama anları aslında Şeytan’ın zaferini ortaya çıkarmaktadır. Gerisi vicdanı amuda kaldırmaktan, sonra da gerçeğin cüzünü kullanarak bütününü gizlemekten ibaret bir büyük bir aldatmaca olmaktadır.

Nesnellikten bahsetmiyorum; o zaten yoktur. Kastım çarpıtmalar ve okuduklarını anlatmak değil, okudukları üzerinden kendini anlatma çabalarıdır.  Sonuç olarak, takdir edilen tarihsel olay ve şahsiyetler “simulacrum” yani “suret”ten ibaret kalmakta ve yazdıkları, yaşadıkları, düşündükleri anlamdan soyutlanarak adeta birer kabile totemi haline gelir. Suret’in aslı ile suret arasındaki ilişki değişkenleşir; asıl olan kaybolur ve meydan suretlere kalır.

Suretin hakikatine ancak kıyaslama yaparak olaylara ve metinlere yaklaşımla, onları meydana çıkaran tarihsel şartlarla, beslendikleri kaynaklarla, siyak-sibak ilişkisinin yönü ile mümkündür. Diğer bir konu da ne Mustafa Kemal, ne Nursi ne de Marks, Hayek, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet doğduğundan itibaren hep yanı kalmıştır. Şartlar ve yılların getirdiği olgunlaşma veya yozlaşmalar insanların genel bir eğilimidir. Hem olgunlaşma hem de yozlaşmayı tayin eden sadece suretlerin inkişafı değil, onları okuyan takip edenlerin “inkişafıdır.”

Bireysel gerçek algılaması olmayınca, ortaya kitlesel algıların suretleri dökülür. Genelleme ve sterotip oluşturmaları da eklenince hem kendi mahallemiz hem de öteki mahalle “monolitik” algılanmaktadır. Oysa gerçeği ancak farklı sübjektivitelerin yan yana koymasıyla mümkün olmaktadır. Objektif bakış yerine sübjektif “hakkaniyet” esas alınacak olursa, gerçeklere daha yakın duracağımızı sanıyorum.

(“Bilgi” dediklerimizin felsefi anlamda başka insan ya da kültür ve nesilden, başkasından aktarma tecrübe, eğitimle ve hiçbir zaman genellemeden kurtulamayacağını; “kültürlenme” eyleminin de hiçbir zaman “ideolojiden” uzak olmadığını akılda tutarak; vicdan’ın en saf haliyle bile, kültürlenme ve eğitimle ile istikamet bulduğunu ve kültür mantarının bile aslında doğal mantardan farklı olduğunu da unutmadan!)

Diğer bir usul de farklı mahallelere uygulanan ölçülerin kendimize de aynı şekilde uygulanması ve kendi sübjektifliğimiz değişken olsa bile ölçümde kullandığımız mikyasların aynı kalması gereğidir. Mesela, askerin yaptığı yanlışa karşı, polisin yaptığı yanlışın yanında olmak ve ona suskun kalmak; “dindar” yapınca susmak, “laik” yapınca onaylamak ya da tersi; Risaleler‘de geçiyorsa onaylamak, ama Nutuk‘ta geçiyorsa eleştirmek; Arapça yazılıysa onaylamak, Türkçe yazılırsa reddetmek; Türk yapıyorsa kınamak; Kürt yapıyorsa susmak vb. gibi. Yine unutmadan ifade etmek lazımdır ki, üzerinde en çok konuşulan şeyler çoğu zaman en az bilinen şeylerdir.

Bir milletin “karışık” olduğundan dem vururken diğerini “saf” olarak algılayacak aslında ırkçılığı kınarken, ters cepheden ırkçılık yapmak da böyledir. Yani yapılan çoğu zaman anti-ırkçılık değil, anti-ırktır. Aidiyetlerimizle gelen bir tür körlük de budur. Din, etnik, sosyal, ekonomik ve cinsel aidiyetlerin yüklediği mükellefiyet veya reflekslerdir. Doğu-Batı algıları da aynı anlamsız tasnifi ifade eder çünkü Doğu Batı’da, Batı Doğu’dadır. Hemen her şey de olduğu gibi, gerçek algısını şirazeler belirler.

Tarihsel “hitabe”lerin muhatapları da aynı şekildedir. Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesi’ni, Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesini, Göktürk Anıtlarındaki Kültigin’in hitabesini, Martin Luther King’in “Bir Hayalim Var!” konuşmasını ve Hz. Peygamber’in Veda Haccı Hutbesi’ni düşünelim. Herkesin hepsinden alacakları vardır; ancak mesele “alınacak” şeylere yoğunlaşma yerine muhatap kitleleri ya hasım ya da ideolojik taraftar dayanışmasına dönüşünce, söylenenler anlamından uzaklaşmakta ve güncel kavgaların tarihsel hesaplaşmasına dönüşmektedir. O nedenle “tarih”-ki bir anlatıdır-hale, hal de tarihe galebe çalmak çabasındadır. Çünkü tarihi aslında tekerrür ettiren, olayların kendisi değil, tarih üzerinden yeni gerçek ve çıkar paylaşımlarının oluşturduğu “suretler”dir.  Suretler üzerinden yaptığımız kavgaya da “biz” demokrasi” diyoruz.

Said Nursi ve “Simulacra” (3)

Said Nursi 1876’da Bitlis’in Nurs köyünde Osmanlı Devletinin bir vatandaşı olarak doğdu; 1960 yılında Şanlıurfa’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak vefat etti. Değişen zamanların etkilerine maruz kalan Nursi’nin pek çok “simulacrası” yani suretleri vardır. Bu suretlerin bir kısmı Nursi’nin kendi anlattıklarıyla ilgilidir; bir kısmı da onunla ilgili anlatılanlardan sadır olmuştur. Nursi üzerinde yaşadığı dönemlerin etkisi kadar, etkilediği dönemler de ayrı inceleme konusudur.

Nursi’nin suretlerinin bir kısmı Nursi’nin yazdıklarından kaynaklanmaktadır. Nursi’nin piyasadaki eserleri farklı yayınevleri arasında farklılık arz etmektedir. Bazıları Külliyat’ın tamamının “orijinal” haliyle sadece kendilerinde olduğunun iddia eder. Onlara göre, Nursi’nin bazı eserleri diğer yayınevleri tarafından hem eksik basılmıştır hem de eserlerin bazı kısımları “sakıncalı olabilir” endişesiyle çıkarılarak basılmıştır. “Sakıncalar”dan dolayı her yayınevinin basmadıkları arasında siyasi olanlar kadar, “Bâtıni” mahiyette olan kitaplar ve pasajlar da vardır. Külliyat’ı oluşturan kitapların yazı fontları dahi bir “işaret” olarak algılanabilmektedir.

Ayrıca, Külliyat‘ın istinsah (elle yazım) aşamalarındaki bazı sıkıntılar vardır. Yani farklı “abilerin,” farklı elle yazılan ve çoğaltılan farklı nüshaları ortaya çıkmıştır. Külliyatın dilindeki bazı sıkıntılardan dolayı Latin alfabesine aktarmada sıkıntılar da olmuştur. Daha önceleri -mesela Necip Fazıl tarafından–teklif edilen, şimdilerde bazı kesimleri karşı çıktığı “sadeleştirme” ise ancak kısmen yapıldığı ve Külliyatın diline de adeta kutsallık atfedildiği de vakıadır. (Oysa farklı dillere yapılan tercümelerde böyle bir sıkıntıdan söz edilmemektedir.  Eğer sadeleştirmede kayıplar söz konusu ise, tercümede daha da fazla olacağı açıktır. Ancak bu durum Külliyat’ın tamamını değil, öncelikli olanları tercüme etmek şeklinde olmaktadır.)

Nursi’nin vefatından ayrışmalar yaşandığında bu konuda da ayrışmalar oldu.  Nurcu “Yazıcılar” bugün dâhi Külliyat’ı elde yazarak çoğaltmaya devam etmekte, “Okuyucular” cemaati de Külliyatı Osmanlıca harflerle okumayı daha faziletli bir hizmet olarak telkin etmektedir. Yazmak ve okumak bizzat kendisi tarafından teklif edilen vecibelerden olmuştur. “Ahiret kardeşlerine mühim bir ihtar! İki maddedir. Birincisi risale-i nur’a intisap eden zatın en ehemmiyetli vazifesi onu yazmak yazdırmak ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran risale-i nur talebesi unvanını alır ve o unvan altında yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa bazen daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevi kazançlarımda hissedar olmakla beraber benim gibi dua eden kıymettar binlerce kardeşlerim ve risale-i nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olurlar.”

 

Daha önceleri “fitne” endişesi ile karşı çıkılan sadeleştirme işlemi yerine Külliyatın “aslını” muhafaza etmek, ama sözlük ya da bir tür okuma ve anlamayı “kolaylaştırma” çabası ağır basmaktadır. Çünkü kendileri açık ifade etmeseler de, bazı Nurcu kesimlerde Külliyat’ın anlattıkları kadar üslubu da “kutsal”lık arz etmektedir. Üslubun kendisi kadar muhtevasının da önem taşıdığına inanılmaktadır.

“Kur’an-ı Kerim meal, tercüme ve tefsirlerinin” bile yapıldığı halde, Külliyat için sadeleştirmeye karşı çıkılması tepkiler almaktadır. Ancak Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal tarafından Kur’an-ı Kerim’in tercüme ettirilmesinin Kur’an-ı Kerim’i, Arapça bilmeyenler için “anlaşılır” kılmak yerine, tam tersine ona karşı bir “olumsuz” hava oluşturmak amacı güttüğüne dair yaygın inanç bazı kesimlerin zikrettiği bir konu olup, aynı şeyin Risaleler‘in başına geleceğine dair bir muhalefete yol açmaktadır. Külliyat basımında kimin “asıl” yetkili olduğu da ayrı bir konudur.

Diğer İslamî kesimlerde Kur’an-ı Kerim ve hadisleri esas alan okumalar vardır. Buna meşrebe göre, meal de eklenebilir. Geleneksel Nurculukta ise bir “abi” rehberliğinde Risale okumaları yapılır. Külliyat’ın sadeleştirilmesindeki endişelerin temel nedeni, Risaleler anlaşılır hale gelince oluşacak bir kaç tutumdur. Birincisi, bugün Risaleler bireysel okumalardan çok cemaat oluşturma bilinci doğrultusunda bir rehber doğrultusunda okunmaktadır. Okumaların yapılması için düzenli buluşmalar gerekmekte bu da cemaat içinde iletişim vesilesi olmaktadır.

Böylece, bireysel okumalarla gelecek farklı yorumlara ve evde kalıp cemaat bilincinin azalmasına engel olunmaktadır. Zaten cemaat için, anlamak değil, “okumak” asıl “şiar” olarak algılanmaktadır. Her nasılsa, “anlaşılmasa da” okunması zamanla insanın şuur altına inecek bir anlama sürecine dönüşecektir. Öte yandan, Gülen’in yıllar önceki ifadesiyle, Türkiye’de Risaleleri “tam anlamıyla okuyup-anlamış” “beş kişi” bile çıkmamıştır. Yani asıl mesele “çözücü” mahiyetinde kişilerin düzenli aralıklarla belirli bir cemaat grubuna okuması ve okurken anlamaktan çok, Risaleleri ve yazarını yüceltmesi gerekmektedir. Yani Risaleler bir “network” oluşturma vesilesi olmaktadır.

Nursi’nin hem bilimsel hem de dini okumalarındaki usul de onun suretlerinden birini oluşturmaktadır.  Öncelikle, Nurcu kesim Risalelerde olan bilimsel ve dini konuları ancak Risalelerle kaim olmuştur tarzında algılar. Doğal olarak da, Risaleler’de “alyuvarlar” ve “akyuvarlardan” bahsedince bile, “Üstadın taa o zamanlar bu konulardan bahsetmesi” toplu bir hayret ifadesine dönecek ve topluca ikrar edilecektir.  Ya da Nursi’nin verdiği birliğin önemine dair rakamlar harikulade olarak algılanmaktadır.

Hâlbuki alyuvarların işlevine dair kitaplar okumuştur. Ve onun bu konudan bahsettiği eserler, o konudaki yazılan bilimsel eserler en az elli yıl önce zaten piyasada vardı. Nursi bilimsel veriler okurken, “hayret” ve “şahadet” konularına delil olarak kullanmak istemektedir. Yani Allah’ın varlığının küçük bir delili olarak Batı’dan gelen bilimin verileri kullanmaktadır. Bunu yaparken de bilinçaltındaki pozitivizme karşı duruş sergilemekte ve dahası aslında dini  “bilimselleştirerek” akla ve bilime uygunluğunu ifade etmeye çalışmaktadır. Sürecin sakıncası olarak, dinin ancak “bilimsel”lik ölçeğinde bir inanırlık mantığı oluşmakta ve anti-tez gibi görünen bakış bir bakıma “tez”i tersinden kabullenmektedir.

Külliyat’ın dilindeki sıkıntılara Said Nursi’nin Türkçeyi sonradan öğrendiği ve Külliyat’ın dilinin Servet-i Fünun dili özelliklerini taşıdığına eklemek lazımdır. Malum olduğu üzere, Servet-i Fünuncular, o dönemde kullanılan dili Batı dillerinden giren kelimeleri karşılamak hem de daha karmaşık tarz oluşturmak için o dönemde dahi her Osmanlı’nın anlamadığı bir Osmanlıca kullandılar. Dili çetrefilli terkiplerle kullanmak bunlar arasındaydı. Bu yüzden duygu ve düşüncelerine eşlik edecek Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları kullanmaktan çekinmediler. Bu dil ve terkiplerin bir kısmı Osmanlıcanın o zamanki dil geleneğinde de yoktu. Sonuç olarak, Külliyat’ın dili genel olarak ağır bir dildir. Bu dilin ağdalı dilin kullanımında her şeyi tam açıklamadan anlatmak arzusu da vardır. Çünkü Nursi ve Külliyat hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti döneminde kovuşturmalara maruz kalmıştır.

Said Nursi ve “Simulacra” (4)

Said Nursi’nin “Bediüzzaman” ya da “Hazret-i Bediüzzaman,” “Bediüzzaman Hazretleri” ya da “Üstad Bediüzzaman” diye adlandırılması onun suretlerindendir. “Hazret” kelimesi malum olduğu gibi, sitayiş amacıyla hem Allah ve melekler, peygamberler, halifeler, siyasi ve dini büyükler için de kullanılmıştır. Hatta Kur’an-ı Kerim için de kullanılan bu ifade Nurculuktan önce de vardı. Nurculuk Nursi’nin “peygamber” soyundan geldiği inancıyla onu “Hazret” olarak özellikle anar.

Nursi’ye atfen kullanılan “Bediüzzaman” bir sıfat iken, Nursi’nin adeta ismi gibi olmuştur. Rivayete göre, “Bediüzzaman” sıfatı ona henüz on beş yaşındayken medrese hocası tarafından verilmiştir. Gerekçe olarak Nursi’nin çok başarılı, zeki, hafızasının iyi olması zikredilir. Diğer bir ifadeyle, Medrese hocasının Nursi’yi tanımlaması medresedeki talebeler arasında bir kıyasa binaen verilmişken, Nurculuk ekolü onun yaşadığı zamanları kapsar şekilde anlamış ve anlatmıştır. Bu algının oluşmasında Nursi’nin “birinci adam” ve asrın “müceddid”i yani dinde reformcu olduğuna inanç yatmaktadır.

Nursi “ahir zaman” Mehdiliği iddiasında bulunmamıştır. Nursi’nin bazı yazılarında gelecek olan “Mehdi”yi işaret eder. Mehdi kelimesi, literatürde iki anlamda yer almaktadır:  dar anlamıyla “hidayete vesile olan” her kişi, diğeri de mutlak anlamda “insanlığı” hidayete erdirecek, “İslam birliğini” sağlayacak kişidir. Dört Halife için bu ifade kullanılmıştır. Terimlerin “ıstılahtaki” ve “Bâtıni” yorumları kişileri yer ve duruma göre tanımlama imkânı sağlamıştır.

Nursi, piyasada olan hiçbir yazısında “Mehdi”lik iddiası ortaya koymamıştır. Ancak gelecek olan Mehdi’ye kendisinin bir köprü olacağına dair ifadeler vardır. Dini terimlerin farklı yorumları yeni açılımlar sağlamış ve Adnan Oktar dâhil bazı “kanaat önderleri”nin kendilerine mehdiyet izafe etmesinde delil olarak kullanılmıştır. Mehdi konusunda Nursi şöyle demektedir: “Âhirzamanda Hazret-i Mehdî geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslah edeceğine dair müteaddit rivâyât-ı sahiha var. Hâlbuki şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dahi derecesinde olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevîsini temsil etmezse, muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı mağlûptur.” Yani Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçmeyen ama bazı rivayetlere dayalı bir yorum vardır.  Dahası, kastı dar anlamıyla “cemaat” değil, “birlik”tir.

Nursi’ye göre,  “Mehdî-i Âl-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi var…” Bunları da “iman, hayat ve şeriat” diye özetleyen Nursi, batıni metinlerde “Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır…” diyerek Mehdi’nin Hz. Muhammed (AS) neslinden olacağını ifade etmektedir.

Öte yandan, bazen anlamı “Mesih”le birbirine giren Mehdi kelimesi, İslam öncesinde hem Yahudilerde hem de Hıristiyanlıkta olan bir kavrama tekabül etmektedir. Mesela, İncil’de Vaftizci Yahya da Mesih’in geleceğine dair kehanette bulunmuş; “kendisinin “su ile vaftiz” ettiğini, Mesih’in ise “ateşle” vaftiz edeceğini söylemiştir. Vaftiz’in Hıristiyanlıkla özdeşleşen bir “günahtan arınma” arınma ayini olduğu hatırlanırsa, hem “Tanrı” hem de Tanrı’nın oğlu İsa”nın nasıl olup da vaftiz edilmesi gerektiği muallâkta kalan bir konudur. Ancak İsa’nın çıkış dönemi ile Ortadoğu ve özellikle Yahudilerin “kurtarıcı” beklentilerin zirveye çıktığı bir gerçektir.

Edebiyat ve sinemadaki “kurtarıcı rolü” zaten bu anlamda Batı’da köklü bir geçmişe sahiptir. O nedenle, “kahraman,” “yol gösterici,”  “kötülüğe karşı savaşan” rolüyle Mehdi toplumların fetret dönemlerinde ortaya çıkabilmiştir. Bu açıdan bakılınca, “anti-Christ” ya da Deccal’ın karşıtı olmaktadır.

“Tevriye” ve “takiye” Bâtıni din dilinde yaygındır. İncillerde İsa’nın kullandığı Bâtıni dil kadar, bazı İslamî cemaatlerde de bu yaklaşım yaygındır. “Takiye Şiilikte meşrudur” derken tevriye yapmak da aslında bir takiye türüdür. Deccal konusu da böyledir. “Anti-Christ” (“Tanrı’nın Kutsadığı”na karşı”) Tanrı karşıtlığını ifade eden bir Yunanca kökenli kelime iken, “Deccal” Arapça bir kelime olup “bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak manasındaki “decl” kökünden türemiş bir sıfat olup” mübalağa sığasından gelmekte, ilgili eylemleri “çok çok yapan ya dan meslek edinmiş anlamında”dır. Deccal dar anlamıyla İslam karşıtı kişi veya olayları ifade edebilmektedir. Nursi’nin Mustafa Kemal’i nitelemek için bu ifadeyi kullandığı da bilinmektedir. Daha önce bazı dönemlerde Müslüman olan idarecilere karşı da kullanılmıştır.

Hâsılı, Deccal ve Mehdi zıtlarıyla kaim olarak ifade edilmiştir. Yahudilerin “esaret” dönemlerinde, Hıristiyanların sürgün dönemlerinde, Şiilerin zulüm gördüğü zamanlarda “Mehdi” beklentisi olmuştur. On iki rakamı üzerinden yola çıkılırsa, bağlantıların olduğu görülecektir: Yahudilerin 12 kabilesi; 12 Havari; 12 imam vb.

Seküler açıdan bakıldığında da “Mehdiler” olmuştur. Tarihte, askeri kahramanların algılanması da bu gelenek tarzında olmuştur. Mitolojik boyutta oluşan “hayattan büyük” kahramanların çıkışı, aslında dini literatürden seküler olan aktarılmış, “mucize ve keramet” gibi doğa kanunlarının ötesinde olan hadiseler kişilerin kendi doğalarının üstünlüğü olarak algılanmıştır.

Kadim gelenekte, Herkül, Aşil gibi kahramanların oluşu, onların “tanrılarla” bağlantısına yorumlanmıştır. Sinema ve çizgi filmlerdeki “süper” insan tasvirleri ise, süper insanları ya başka bir gezegenden gelmeye, ya da doğum öncesi veya doğum sonrasındaki bazı deneyler sonucunda insanüstü güçlerle donanmasıyla açıklanmıştır. Yani “mürit” uçurduğu kadar, yönetmenler de uçurmaktadır.

Farkında mısınız?

Taksim Gezisi olaylarında ‘destan yazdığı‘ açıklanan polis teşkilatı, asıl destanı 17 Aralık 2013 Salı günü yazdı.

Farkında mısınız?

Cezalandırılacağından, sürüleceğinden, süründürüleceğinden zerrece korkmaksızın, üst seviyedeki siyasîlerin ve en üst seviyedeki âmirinin çocuklarını göz altına aldı.

Bu büyük olayın öneminin farkında mısınız?

‘Bağımsız’ olduğu belirtilen yargı da bağımsız olduğunu aynı gün ispat etti.

Evvelki açıklamalar/belirlemeler iptal olmuştur.

Farkında mısınız?

Türkiye, bu tip temizlenme-arınma operasyonlarını; cemaat-iktidar çekişmesi-çatışması olmaksızın yapabildiği zaman normalleşecek/güzelleşecektir.

Farkında mısınız?

Madalyonun bir de diğer tarafına bakılmalıdır:

Mağdur‘ olduklarını iddia edenlere, mağduriyetten geçinenlere-ilerleyenlere yeni bir kapı açıldı.

Bizler bu oyunu daha önce de seyretmiştik.

Tekrar oynanmasına göz yummaya, tekrar seyretmeye mecbur muyuz?

Mecbur olmadığımızın farkında mısınız?

Tahkikatın selameti için bir müezzinin bile görev yeri değiştirilirken, Türkiye’yi derinden sarsan bir olayın tahkikatı sırasında, olaya taraf olan tepe yöneticileri koltuklarında oturuyorlar.

Ne yapılmak istendiğinin farkında mısınız?

*

Bütün bu olup bitenler üzerine ahlak kavramının tanımının yeniden yapılması gerektiğinin farkında mısınız?

Ahlak nedir?

Ahlak insanın kendi kendini, her türlü kötü hareketleri yapmaktan alıkoyması, iyiliklere, yardımlaşmaya, muhataplarına sevgi-saygıyla yaklaşmaya yönlendirmesidir. Ahlakın kök dinamiği, taşıyıcı kolonu dindir.

Bir başka ifâde ile ahlak, insanın kendi kendisini disiplin altına almak için bir huyu ilke-kural-prensip edinmesi veya aynı maksatla bir ilkeye-kurala-prensibe uymayı huy edinmesidir.

Ahlak, hukuk gibi dışarıdan uygulanan bir yasaklama olmaksızın kendi kendini frenlemesi, tutması ve durdurmasıdır. İnsanın kendi kendine sorumluluk yüklemesidir.

Ahlak, kendisine yapılmasını istemediği hiçbir hareketi; başkasına; insanlara, bütün canlılara ve tabiata karşı yapmamasıdır.

Ahlak, insanın kendisine yapılmasından hoşlandığı her hareketi, hiçbir karşılık beklemeksizin herkese; severek, içinden gelerek yapması, yaptıkça mutluluk duyarak daha çok yapmasıdır.

Ahlak, insanın kendi kendine oluşturduğu; öğretmeni de öğrencisi de kendisi olan, kapısı penceresi ve duvarları ile çatısı bulunmayan, yılın 365 gününde, günün 24 saatinde ders yapılan bir okuldur.

Ne mutlu böyle bir okulun öğretmeni-öğrencisi olanlara…

Neye ihtiyacımız olduğunun farkında mısınız?   

Kocaeli’ye Ne Zaman ve Nasıl Geldik

Bugünkü KOCAELİ topraklarına ilk gelişimiz,Osmangazi zamanında başladı. 1326 yıllarında başlayan gelişimiz, 1337 yılında ORHAN BEY zamanında İzmit’in fethiyle büyük oranda tamamlanmış oldu.

Anadolu Selçuklu döneminde uç bölgelere yerleştirilmiş bir Türkmen beyi olan dedemiz Akçakoca. Bir aşiret reisi olarak ilk önce ERTUĞRUL GAZİ’ye sonra OSMAN GAZİ’ye daha sonrada ORHAN GAZİ’ye bağlı olarak hareket etmiş, sefer ve fetihlerini bu doğrultuda gerçekleştirmiştir.

AKÇAKOCA aynı zamanda Orhan Gazi’ye de  LALA’lık  (yetiştirici) yapmıştır.

AKÇAKOCA’nın mensubu olan bu Türkmen Aşireti, Anadolu’ya geliş sürecinde de SÜLEYMAN ŞAHLA, ERTUĞRUL GAZİ ile beraber hareket etmiş olan, asil bir topluluktur.

AKÇAKOCA,1326 yıllarında ilk önce Sapanca Gölü’nün batı bölümündeki bir hisarı karargah olarak kullanarak Otağını buraya kurdu. Buradan İzmit ve Adapazarı civarındaki yerlere devamlı akınlar düzenledi. Bu akınların sonunda bugünkü Sakarya iline bağlı Kaynarca, Kocaeli ve Akçakoca civarını Osmanlı topraklarına katarken, diğer taraftan da, İzmit çevresindeki Kaymas (Araman) Akçaova, Akçaköy, Ermeni Pazarı (Akmeşe) ve nihayet 1326’lı yıllarda Kandıra’yı da fethederek,karargahını Babadağı tepesine kurdu.

Böylelikle de, Kandıra fatihi olarak, o gündür bugündür anılır oldu.

Kısaca; AKÇAKOCA BEY, Sapanca gölünden, Karadeniz sahillerine ve İzmit’e kadar olan bu toprakları da böylece Osmanlı Devletine katmış oldu.

AKÇAKOCA,Baba dağındaki otağında da boş durmadı.Silah arkadaşları ve kendisi gibi bey olan Osmanlı komutanlarından GAZİ ABDURRAHMAN’la birlikte,KARTAL ve SAMANDIRA’ya akınlar düzenleyerek buraları da Osmanlı Devletinin bir parçası yaptılar.

Oğlu İLYAS BEY’de,babasının da yardımıyla GEBZE ve DARICA’yı fethetmiştir. Kandıra’nın fatihi AKÇAKOCA ise, Gebze’nin fatihi de oğul İLYAS BEY’dir. Gebze’de, onun zamanın da yapılmış, birçok defa yenilenmiş ve tamir görmüş, bugün bile hala mevcut olan bir camide mevcuttur. İLYASBEY Camii.

İlyas Bey’in oğlu, Akçakoca’nın torunu olan FAZLULLAH’da ilk önce kadılık görevlerinde bulunmuş, daha sonra da Osmanlı Devletinde vezir olarak uzun yıllar görev yapmıştır.

Akçakoca’nın torunu olan Fazlullah’ında mezarı Gebze’nin girişinde,D-100 Karayolunun hemen kenarındadır.

AKÇAKOCA, İzmit’in fethini görmeden 1328 yılında hayata gözlerini yumdu. Hayatının önemli bir bölümünü akınlarla ve fetihlerle geçirdiği İZMİT-KANDIRA civarı daha sonraları onun adıyla anılır oldu. “KOCA-İLİ” denildi. Akçakoca’nın toprakları, onun ili anlamında. Bugünde KOCAELİ olarak bu anlamlı ismi kullanmaya devam ediyoruz.

AKÇAKOCA’nın aslında esas ismi ALİ’dir.

Baba adı ise, Abdülmelik bin Abdulfettah’tır.

Türk geleneğinde, Büyük, yaşlı ve Saygı değer anlamında ihtiyarlara KOCA denir. Bunun için Akçakoca, KOCAALİ diye de anılır ve bilinir.

Oğuzların Kayı boyu geleneğinde oldukça beyaz, akpak ve nurlu anlamında AKÇA kelimesi çok kullanılır. Bunun içindir ki bu büyük Türkmen beyinin diğer bir adı da; AKÇAKOCA’dır.

Akçakoca ve silah arkadaşlarının fethettiği yerlere hemen arkadan, özellikle Türkmen boylarının (manavlar) yerleştiğini görüyoruz. Kocaeli’de ilk kurulan yerleşim yerleri; Araman, Akçakese, Kocakaymas, Lokmanlı, Tepeköy, Sepetçi, İsakçılar, Akçakoca, Mollafeneri, Demirciler, Suadiye (Cepni), Saraylı, Örcün, Ulaşlı ve Akçat kurulan ilk köylerimizden bazılarıdır.

İlk köyler, ikişer-üçer hane olarak, su kaynaklarına yakın, yamaç ve tepelere (belenlere) kuruldu çoğunlukla…

Düz, batak ve denize yakın yerlerden sivrisinek ve düşman belasından dolayı uzak durulmaya çalışıldı.

İlk kurulan yerleşim yerlerinde ve köylerinde yapılan camilere de, padişahı anmak ve saymak adına “ORHAN BEY CAMİİ” denilmiştir.

Bugün Kocaeli’nin Müslüman – Türk yurdu olmasında büyük katkıları olan dedemiz AKÇAKOCA, Kandıra Baba dağı tepesinde yatmaktadır. Mezarı ve yanındaki mescidi önceleri ahşap iken,şimdilerde kısmi anıta dönüştürülmüş olup, sık sık ziyaret edilen, dini ve milli törenlerin anma alanı olarak da kullanılan, günümüzde ve gönlümüzde anlamlı yeri olan bir mekan olarak durmaktadır.