15.5 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 929

Resim mi Yapalım Yoksa Fotoğraf mı Çekelim.

Sosyal ve siyasal olayları sağlıklı değerlendirmenin olmazsa olmazlarından birisi olayların resmini yapmak değil fotoğrafını çekmektir. Çünkü her resim ressamının iç dünyasının etkilerini taşır. Hiçbir resimde yüzde yüz objektiflik yoktur. Ama fotoğraf makinesi ise fotoğraf makinesinin iç dünyasından olabildiğince bağımsızdır ve karşıda ne varsa onu aynen aksettirir.

Gelin biz resim yapmayalım ve fotoğraf çekelim. Sempatilerimiz veya antipatilerimizle değil karşımızdaki mutlak gerçek neyse ona göre değerlendirmeler yapalım.

BAKALIM FOTOĞRAF BİZE NELER GÖSTERİYOR.
1- Ülkemizde bir veya bir kaç ucu dışarılara uzanan peş peşe operasyonlar yapılıyor. Esasen bu yıllardır devam ediyor.
2- Operasyonlar bazen farklı iktidar ve güç odakları arasında amansız ve ölçüsüz güç ve iktidar savaşlarını doğuruyor.
3- Kavganın taraflarının zayıf ve güçlü yanları var. Herkes diğer tarafın zayıf yanına yüklenip acımasızca üzerine gidiyor.
4- Devlet bürokrasisi içinde farklı güç odaklarının hakim oldukları alanlar var.
5- Yolsuzluklar ve usulsüzlüklerin son dönemlerde önemli ölçüde arttığı gerçeği ne yazıktır ki Türkiye’nin inkar edilemez gerçeğidir. İktidar imkanları ne yazıktır ki rant devşirme aracı haline gelmiştir. Bir takım etkili ve yetkililerin kendileri veya yakınları ellerindeki maddi veya manevi gücü ranta çevirme konusunda ne yazıktır ki çok mahirdirler.
EN İYİ GÖREBİLEN KARŞIDAN BAKANDIR
Olaylarda bir taraf olarak kendinizi konumlarsanız tüm gerçeği göremezsiniz. Karşıya geçer ve oradan bakarsanız daha çok gerçeği görürsünüz.

SON SÖZ: OLAYLAR FAZLA KARIŞIK DEĞİL.

Kıbrıs’a Dikkat

0

Kıbrıs’ta yarım asra yakın kan dökülmüyor. Hâdise olmuyor. Niza çıkmıyor. Kıbrıs’ta bunca yıldır huzur var. Sükûnet, asâyiş ve rahat var. Onlarca yıldır Türk de Rum da rahat bir nefes almakta. Bütün bunlar Kahraman Türk Ordusu’nun mecbur kaldığı , kalınca da kaçınması mümkün olmayan Barış Harekâtı netîcesinde sağlandı.

Türk kendi kısmında, Rum kendi tarafında sürtüşmelerden uzak sâkin bir hayat içinde. İki tarafın da bayrağı, ordusu ve devleti var. İki taraf da huzurlu. Durum bu merkezde iken neden Kıbrıs karıştırılmak isteniyor?

Yugoslavya örneği gözler önündeyken; dini, dili, ırkı ayrı iki milletin bir arada yaşamasının imkânsızlığı ortadayken neden bu inat? Kıbrıs’ta, her hususta farklı iki milleti birleştirmek isteyenler; ne hikmetse Türkiye’de dini, dili, aslı ve vatanı bir olan Türklerle Kürtleri yâni Türk Milleti’ni ayırmaya kalkışmaları tenakuz ve birbirine zıt değil mi?

Kıbrıs’ta yapmak istedikleri doğruysa, niye Güneydoğu’yu ayırmak istiyorlar?

Güneydoğu’daki tasavvurları doğruysa, Kıbrıs’ı niçin birleştirmek arzusundalar?

Söz konusu Rum ve Yunan değil; mes’ele onların şahsında Batı’nın kendi emperyalist emellerini gerçekleştirmek istemesidir. Çünkü Rum ve Yunan’ın elinde olacak bütün bir Kıbrıs’ın; dolayısıyla ABD ve Batı’nın eline geçmesi demektir. Zira Yunanistan, Batı’nın yersiz Türk korkusu karşısında kullandıkları bir  tabyadan başka bir şey değil.

Kıbrıs’la bu müstahkem tabya, güya tamamlanacak; Türkiye Ege ve Akdeniz’de denize açılamaz hâle getirilmiş olacak. Komik Türk korkularının da dozajı böylece biraz daha azalacak. Çünkü, Batı’nın nazarında Yunanistan bir piyondan başka bir şey değil.

Oysa merhum Ecevit’in de dediği gibi: Türkiye ve Yunanistan kendi başlarına bırakılsa çözülemeyecek mes’ele kalmaz. Türkiye’nin kimsenin toprağında  -gerçekten-  gözü yok. Yeter ki onlar Türk toprağına göz dikmiş olmasınlar.

Yunanistan’ın Türkiye’ye yaklaşmasında ve dostane bir tavır içine girmesinde hem Türkiye’nin; ama özellikle Yunanistan’ın sayısız menfaatı var. Zaten milletten millete düşmanlık olmaz. Milletler hükümetlerinin yönlendirmesiyle ancak; karşı karşıya gelmek zorunda kalır.

Bunun böyle olduğunu; 17 Ağustos 1999 fecî depreminden sonra Yunan halkının samimane bir şekilde üzülmeleri ve yardıma koşmaları göstermiştir. Umarız Yunan hükümeti, halkının bu umumî istek ve arzusunu iyi değerlendirir de, yersiz ve anlamsız Türk kompleksinden artık vazgeçer.

Fakat maalesef görünen o ki, Yunan hükümeti Yunan halkının bu candan isteğine karşı duyarsız davranmakta. Eski düşmanlığını yine, fakat bu sefer politik düşüncelerle dolaylı yollardan ifade etmektedir.

X

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 25. Yıldönümü’nde(şimdi merhum olan) Rauf Denktaş’ın gelmesi sebebiyle 15 Temmuz 1999’da  “Kıbrıs Özel Gündemi”  ve 18 Temmuz 1999 Pazar gecesinde ise yine TRT 1’de “Politikanın nabzı”  adlı programlar yer almıştı. Kıbrıs’la alâkalı olarak çok değerli konuşmalar yapılmıştı.

Özellikle o zamanki Van milletvekili Sn. Kâmuran İnan’ın, kendi adına yaptığı çok vecîz konuşmasında nazara verdiği  -bugün ve yarınlar için dahi geçerli olan- aşağıdaki hususları, not alabildiğim kadarıyla kendi ifadelerimle aktarmak istiyorum:

53

     Ermeniler’in haksız saldırıları neticesinde bir milyon Azerî, Azerbaycan içlerine göç etmek zorunda kaldı. Evlerinden barklarından ve yurtlarından oldu. Şu anda perişan bir hayat sürmekteler. Azerbaycan; Ermeni işgalinde inim inim inlerken, kılı bile kıpırdamayan, sözde insan hakları havarisi geçinen Batılılar’ın; huzura kavuşmuş Kıbrıs’ı, eski yaşanmaz, kanlı hâline getirmek için, hop oturup hop kalkmalarına ne demeli?

Kıbrıs, Doğu Anadolu’ya atlama taşı. Stratejik önemi hâiz. İskenderun’dan denize açılışın emniyeti, Kıbrıs’a hâkimiyetten geçer. Nitekim Mustafa Kemal’in: “Kıbrıs, hasım devlet elinde kalmamalı!” demesi; dış politikamızın o husustaki nirengi noktasıdır.

Bir İngiliz siyaset adamına: “Türklere yukarıdan bakılamaz! Gözlerimize bakarak konuş!”  Demek lüzûmunu hissetmiş ve konuşmamı şöyle devam ettirmiştim:

“Türkler, önlerine konulana râzı olur!”  İmajı artık geçerliğini yitirmiştir. Bundan böyle Türkler, her önüne konulana asla râzı olmaz!

“Türkler yapamaz!”  kanaatinin ise hiçbir hükmü harbiyesi yok. Aksine  ‘Türkler  -hem de en iyi şekilde-  yapar’  demiştim.

Türkler yalnız değil. Kıbrıs hâmisiz değil. Bundan böyle Orta Asya Türkleri’ni de hesaba katmak zorundasınız. Unutmayalım ki Türkiye, ABD’den sonra en kuvvetli orduya sahip.

Türkiye AB’ye muhtaç değil. Artık onlar teklif edecek; biz düşüneceğiz. Türkiye potansiyeli zengin, büyük bir ülke.

Millî Birlik içinde olduğumuz takdirde; dün olduğu gibi, bugün de haklılığımız gölgelenemez. Millî Birlik ve Beraberliğimizi muhafaza ettiğimiz müddetçe, yarınlarda da haklı olacağız inşâallah.

Kıbrıs  -Allah göstermesin-  elden giderse; Kıbrıs’la muhasara edilmiş olur. “Herkesi kör, âlemi sersem.”  Sanan zihniyet Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine yürümek ister.

Kıbrıs; Ortadoğu, Doğu Anadolu, Mısır ve Süveyş’in müdafaasının teminatı ve Türkiye’nin bu yörelerden gelecek tehlikelere karşı emniyet sübabıdır.

Neden 25 (şimdi 40) yıldır bu mes’ele gündemde?

Niçin Azerbaycan dünya gündeminde yok?

Afrika ve dünyada, onlarca çatışma var ama, gündemde yok!

Soğuk Savaş yıllarında, 50 yıl savunma görevini hakkıyla yerine getiren Türkiye; bugün AB’den dışlanıyor! Kendisine 2. Sınıf muamelesi yapılıyor!

ABD çok farklı durumda, ABD’nin bizim menfaatimize aykırı tutum sergilemesini  ummuyorum (!).

Hiçbir hükümet, AB için Kıbrıs’ta tâviz veremez.

Ege’de tâviz, Kıbrıs’ta ödün, Yunan’a itaat isteniyor! Fakat böyle bir hükümet henüz doğmadı. Demokratik Türkiye de buna müsaade etmez.

Kıbrıs alınarak; Bakû-Ceyhan önüne engel çıksın isteniyor.

Yunan ve Rum ikilisi 1974 öncesine dönüş ümitleri içinde.

Halbuki  “Eski hâl muhâl; ya yeni hâl ya izmihlâ!”

Ümitlenmelerinde Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş’ın (şimdi merhum) dediği gibi:

“Maalesef, bizim iyi niyetten kaynaklanan; tam olarak hedefimizi göstermeyişimizin de bunda dahli var.”

Kıbrıs harekâtıyla, Yunanistan’a Demokrasi’yi de geri getirdik. Sadece akan kanı durdurmuş olmadık biz.

2. Dünya Savaşı sırasında, günde 100 gr. ekmek istihkakımıza rağmen Yunan’a yardım ettik.

Velhasıl Yunanistan ve Batı; -maalesef-  sınırlarını daima genişletmek istiyor!

54

Başbakan Sn. Ecevit (şimdi merhum):”Türkiye’nin eksiği: Tanıtım. İşgalci lâfını ettirmemek lâzım. Çünkü bizim garantörlük hakkımız var. İngiltere, müşterek müdahaleyi kabul etmedi. Seyirci kaldı. Şimdi pişman gibi. Artık ilgili taraflarla masaya oturmak için iki ayrı devlet gerçeğini kabul etmesi gerekiyor.

Kıbrıs sorunu yok. Bu oyunlara artık bir son verelim. 1974 öncesine dönüş imkânsız. Türkler, Kıbrıs’ta sorun yaratmıyor. Dünyada bu kadar sorun mevcutken, ille de Kıbrıs’ta problem var denmesi çok düşündürücü. Böyle kritik bir aşamada Sn. Denktaş’ın (bugün merhum) cumhurbaşkanı olması; değerlendirilmesi gereken bir husus.”

Sn. Coşkun Kırca:  “Peşin ödün vermemek, masaya oturmamak politikasını nasıl karşılıyorsunuz?”  sorusuna şu cevabı verir:

“KKTC, Türkiye Cumhuriyeti ile birleşmeli. Muhtar yâni Özerk bir ülke olmalı. İç İşlerinde serbest, dışta bize bağlı.

1954’de Kıbrıs beynelmilel / uluslararası bir mes’ele oldu. Önkoşulsuzun anlamı: Öcalan’ın pasaportu Yunan’dan! Bunlarla nasıl konuşulur. Yunan terör desteğini kaldırmalı.

İki devlet vardı. Kendileri yıktı. Kıbrıs’a haksızlık ettiler. Kıbrıs Türkü 25 (şimdi 40) yıldır yaşıyor. KKTC  Fiilî bir durum arz ediyor.

ABD ve AB’ye onları mes’ul edecek, üzerinde durmaya çağıracak şartlar ileri sürmeliyiz.

Onları sureta haklı durumdan çıkarmalı, onlara ön koşullarımızı yüklemeliyiz. Ön koşulları onların üzerlerine yıkalım.”

X

Yazımı Sn. Kâmuran İnan’la noktalıyorum:

“Yunanistan, hep Batı’yı arkasına alarak karşımıza çıkmıştır.

ABD, AB ve Avrupa’nın üstümüze gelmesini, ancak onlara karşı göstereceğimiz kararlılık siyaseti önler.

Türkler söyler yapmaz, yâni Kıbrıs’a çıkamazlar, dediler.

Halbuki Türkler, hem söylediler hem de dediklerini yaptılar ve Kıbrıs çıkarmasını gerçekleştirdiler.

Evet Türkler, hem söyler hem yapar.

Bu böyle biline.”

AKP- Cemaat Savaşında Gemiler Yakıldı

Bir hafta öncesine kadar, AKP ve Cemaat arasındaki savaşın kazan-kazan anlayışı ile bir yerde durdurulup, ateşkes yapılmasını bekleyenler çoğunluktaydı.

Ancak “büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu“nun kendisine yönelebileceğini gören Başbakan Erdoğan, karşı hamleyle Emniyet’teki (başta operasyonu yürütenler olmak üzere) cemaatçi kadroyu komple tasfiye etmeye başladı.

Bu sebeple Fethullah Gülen  “hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin” dediği o müthiş bedduasını yayımlattı.

Diğer taraftan Başbakan Erdoğan’ın “hem dindarım diyeceksin hem de gözünü kırpmadan masum insanlara iftira atacaksın. Yazıklar olsun! Devlette paralel bir yapı olmaz. İninize gireceğiz didik didik edeceğiz” sözleri artık geri dönüş olmadığını göstermekte.

*****

AKP’Lİ CEMAATÇİLER KİMİ TERCİH EDECEK?

Bu çatışma ile Cemaate mensup veya yakınlık duyan, aynı zamanda siyaseten AKP’yi destekleyen kitleler çok zor bir tercih yapmak zorunda kaldı. Dershane kavgasından sonra bir kısım cemaat mensubu AKP’den kopmuştu.

Bugüne kadar AKP’den uzaklaşamayan veya iktidarın getirdiği nimetlerden vazgeçilmemesini düşündüğü için kararsız olan cemaat mensupları da, “Hocaefendi”nin bu bedduasından sonra kesinlikle artık AKP karşıtı olacaktır. Çünkü bu kitle hem “Hocaefendi”nin duasının kabul olacağına ve hem de en doğru kararı O’nun vereceğine inanır.

Gülen bu beddua ile kendi taraftarlarını konsolide etmiştir yani taraftarlığını pekiştirmiştir. Tıpkı Erdoğan’ın Gezi olaylarından sonraki tavrıyla yaptığı gibi.

Fakat direkt cemaat mensubu olmamakla beraber Gülen hareketine saygı duyan AKP’li kitlenin ne kadarı AKP’yi tercih edecek?

İşte Erdoğan’ın ve Gülen’in “damardan” konuşmaları bu kitleyi kazanmak içindir.

*****

YOLSUZLUKLAR SÜRPRİZ DEĞİL:

AKP’nin iktidar olduğu onbir senede Kamu İhale Kanunu tam 164 defa değiştirilmiş. Böylece kamu ihalelerinde şeffaflık ve rekabet azaltılmış, sistem yolsuzluğa açık hale getirilmiş.

AKP’nin yönettiği belediyelerde imar planlarındaki değişikliklerin sayısı bile buralarda dönen rant hakkında bir fikir vermeye yeterli.

‘Özel Yetkili Mahkemeler‘in inceleme alanına giren yolsuzluk ve usulsüzlük yapanların örgüt kurmakla suçlanıp yargılandığı “çıkar amaçlı suç örgütleriyasası değiştirildi.

‘İhaleye fesat karıştıranlara’ verilen cezanın süresi 12 yıldan üç yıla indirildi. Bu düzenlemeyle yolsuzluk yapanlar ve ortakları af kapsamına sokuldu.

Sayıştay etkisiz bir kurum haline getirildi, yolsuzluk ve usulsüzlükleri tek başına inceleyemiyor. Bütçe görüşmelerinde TBMM’e Sayıştay raporları sunulmadan bütçe geçirildi.

Bu düzenlemelere bakınca zaten yolsuzluk yapanların kanunun pençesinden kurtarmaya çalışıldığı kanaatini edinmemek imkânsızdı.

Bir de zaten halk içinde anlatılan sayısız yolsuzluk hikâyeleri, bütün kurumlarda bir kokuşmanın yaygınlaştığının işaretleri idi.

*****

OPERASYONUNUN HUKUKİ YÖNÜ:

Her ne kadar masumiyet ilkesi gereğince operasyonda tutuklananların peşinen suçlu olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak Bakan çocuklarının evinde bulunan kasalarda bulunan milyonlarca dolarlar, eurolar, para sayma makinesi; Halk Bankası Genel Müdürünün evinde ayakkabı kutusunda bulunan milyonların görüntülerinin çok büyük meblağlarda rüşvetin bakanlara kadar ulaştığına dair genel bir kanaat oluşturdu.

AKP kanadı ise “operasyonu faiz lobisi, vaiz lobisi, Yahudi lobisi veya dış güçler yaptı” diye dikkat dağıtmaya çalışmakta ve fakat “hırsızlığı kim yaptı, rüşveti kim aldı?” sorusunun cevabını veremiyor.

Kamuoyunun zihninde, Abdüllatif Şener‘in şu cümlelerinin benzerleri olduğunu sanıyorum: “Cevap vermeniz gereken konu yolsuzluk iddialarıdır. Bu iddialar doğru mu değil mi? Bir bakanın oğlunun evinde bulunan 7 tane kasayı, 4 buçuk milyon doları, para sayma makinesini iç ve dış güçler, çeteler mi yerleştirdiler?

*****

YARGIYA MÜDAHALE:

Hakkında çok ciddi iddialar bulunan bakanlar hala görevde.

Operasyonu yöneten ve ileride AKP yöneticileri hakkında operasyon yapacağından şüphelenilen bütün emniyet mensupları görevden alındı.

Soruşturmayı yöneten C. Savcısının yanına iki savcı görevlendirilerek en az iki imza ile işlem yapma mecburiyeti getirildi.

Hükümet, 2005’ten bu yana yürürlükte olan Adli Kolluk Yönetmeliğinde de önemli değişiklikler yaptı. Ceza Muhakemeleri Kanunundaki açık hükme aykırı olan yeni düzenleme ile savcıların emrinde polis ve jandarma tarafından yürütülen operasyonların Emniyet Müdürü, Vali ve Başsavcılara bildirilmesi zorunluluğu getirildi.

Kanuna aykırı yönetmelik çıkarılamaz kuralı çiğnendi. Üstelik Yönetmelikte, yapılan değişikliklerin, soruşturma kapsamında oğlu Barış Güler de tutuklanan İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin eliyle yürütüleceği belirtildi.

Basın mensuplarının Emniyet Müdürlüklerine girişleri yasaklandı.

Görüldüğü gibi Başbakan ve ekibi tam bir ölüm kalım mücadelesi veriyor. Hukuk devleti hâkimiyeti yerine, gücün kimde olduğunu göstermeye yönelik hamleler yapıyor. Tıpkı Deniz Feneri soruşturmasını yürüten C. Savcılarının başlarına getirilenler gibi.

Bugüne kadar çok çetin badireleri aynı tavırla atlatmayı başaran Erdoğan ve ekibinin bu defa işi zor. Çünkü Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını, AKP’nin kapatılma davası vd güç işleri kendi tabiriyle “kirli ittifak içinde olan yurtiçi ve yurt dışı malum çevreler” dediği güçlerle birlikte başarmıştı.

Eski müttefikler düşman oldu. Bu yeni düşmanlar ise çok şey biliyorlar.

Taraflar kazanmak için her türlü yolu denemekten çekinmeyecekler gibi. Kavga çok çetin geçecek.

*****

AKP- CEMAAT SAVAŞININ SONU:

Benim tahminime göre, seçimlere kadar devletin önemli kademelerinden (Başbakanın “paralel devlet” ve “çete” olarak tanımladığı) cemaatçi kadro tamamen tasfiye edilecek.

Ancak bu arada hükümeti yıpratacak yeni davalar, belgeler ve kasetlerle sızıntı yapan lağım patlatılacak.

Seçimlere yıpranarak girecek AKP’nin karşısında, il/ilçe bazında kim güçlü ise Cemaat o partiyi destekleyerek, AKP’nin iktidar olamayacağı bir oy yüzdesine gerilemesine çalışacak.

Ak Parti’nin bölünmesi de uzak bir ihtimal değil. Olağanüstü bir durum olmazsa AKP iktidar olamayacak gibi.

Bu gerçekleşirse, hukuk ve adalet bugünün mağrurlarına lazım olacak. Biz ise dün ve bugün olduğu gibi yarın da hukuka uygunluğu ve adil yargılamayı talep etmeye devam edeceğiz.

Kaliteli Yaşamda Liderlik Yaklaşımı

Kaliteli yaşamın liderlik yaklaşımı, geleneksel liderlik anlayışından çok farklıdır. Geleneksel yaklaşımda liderlik; bir ülkenin yöneticisi, bir ordunun komutanı veya uluslararası büyük bir şirketin CEO’su olarak anlaşılabilir.

Halbuki kaliteli yaşamda liderliğin ilk başlangıç noktası, kişinin kendi kendinin lideri olması ile başlar. Yani, geleneksel ve çağdaş anlamda liderlik yaklaşımlarının fonksiyonlarını öncelikle kişi kendi üzerinde uygulamakla mükelleftir. Sağlıklı ve kaliteli olma, dürüst olma, öğrenen-öğreten ve uygulayan olma, paylaşan olma, hedef ve amaçları belirleyerek yol gösteren olma, motive etme, sinerji ve enerji üretme, paylaşma, şeffaf olma, destek verme, stratejik kararlar verme vb. gibi liderlik fonksiyonlarını öncelikle kendi üzerinde uygulama zorunluluğu vardır.

Daha doğrusu kişi, hiçbir kişi ve kurumu yönetmese dahi, kendisini yüksek kaliteli ve stratejik bir şekilde yönetebilmesi için, liderlik fonksiyonlarını öncelikle kendi üzerinde uygulaması gerekmektedir.Bazı şanslı kişiler öyle veya böyle herhangi bir kurum veya kuruluşun liderliğini ele geçirebilirler. Kendilerine göre yönetsel işlevlerinde de başarılıdırlar. Ancak bunlara aynı zamanda lider diyebilmek çok zordur. Zira liderlik, geleneksel yöneticilikten çok farklı bir yaklaşımdır. “MAKAMDAN GÜÇ ALMAK HER KİŞİNİN İŞİ, MAKAMA GÜÇ VERMEK İSE ER KİŞİNİN İŞİDİR.”

Geleneksel yöneticiler, bir şekilde mahiyetlerini yönetebilirler. Zor kullanarak, azarlayarak, bağırarak, tehdit ederek, korkutarak, güç kullanarak, kaşlarını çatarak, sıkı denetim yaparak, maaşından kesintiye giderek, üstesinden gelemeyeceği işleri yükleyerek, problemleri gizleyerek veya kendilerine göre çözerek, mevcut işi doğru yaparak yönetim işlevini yerine getirebilirler.

İnsanlar yöneticilerinden korktukları için, işlerini kaybetmemek için, işyerinin düzenini bozmamak için, yöneticisine itaat edebilirler. Fakat bu itaat sevgiye, saygıya, güvene, muhabbete ve işbirliğine dayalı bir itaat değildir. Lider kişinin yüksek kaliteli olmanın özelliklerini üzerinde sürekli taşıması gerekmektedir. Bu özellikler bayramlık elbise gibi belirli sürelerde, belirli görevler ve makamlar elde edildiğinde uygulanacak geçici misyonlar değildir.

Lider ruhu ve özelliği taşıyan herkesin son nefesine kadar, hangi görev veya yaşam kesitinde olursa olsun, uygulaması gereken yüksek kaliteli özelliklerdir.Hayatın her aşamasında sağlıklı ve yüksek kaliteli olmak, her hal ve şartta dürüst olmak, pozitif iletişim içerisinde bulunmak, her an olumlu beden dilini kullanmak, sevgi yüklü olmak, hoşgörülü ve affedici olmak, okuyan-öğrenen-öğreten-anlatan-dinleyen ve paylaşan olmak, onore ve takdir edici olmak, yaratıcı-arayıcı-sorgulayıcı ve araştırıcı olmak, beşeri ilişkileri yüksek kalitede tutmak, mahiyetindeki kişilerin güç ve yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlayacak atmosferi oluşturmak, işi doğru yapmakla birlikte, doğru işi yapmayı yönetebilmek ve gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakabilmeyi amaçlayan hedefler ortaya koyabilmek, çağdaş liderlik özelliklerindendir.

Geleneksel yöneticilikte, mahiyetindeki insanların disiplinlerinin gevşetilmesi ve fazla yüz verilmesi halinde çalışanların şımaracakları veya yöneticilerin tepelerine binecekleri konusunda bir peşin hüküm söz konusudur. Bu yaklaşımda yakından denetim, sert ve katı bir uygulama, ciddiyet, sevgiyi ulu orta sunmama, çalışanın yöneticiden habersiz insiyatif kullanmasına izin verilmemesi  gibi, birtakım katı uygulamalar söz konusudur.

Halbuki, çağdaş liderlik yaklaşımında, sevgi, saygı, hoşgörü, affetme, değer verme, çalışana güvenme, gevşek denetim, yumuşak ve insani yaklaşım, sevgiyi açıktan sunma, çalışanın konusuyla ilgili insiyatif kullanabilmesi gibi, çalışana değer veren ve gelişimini sağlayan uygulamalar söz konusudur.Geleneksel yöneticilikte çalışanların yöneticiden habersiz insiyatif kullanarak daha etkin olması ve yeniliklere imza atması, işgüzarlık olarak ve yöneticiyi pas geçme olarak algılanırken; çağdaş liderlikte çalışanların bu tür uygulamaları takdirle ve övgüyle karşılanır.Geleneksel yöneticiler, çalışanlarının kendi gayretleriyle daha ileri derecede buluşlara ve uygulamalara imza atmaları, yöneticileri tedirgin eder. Bu duruma müsaade ederse bir müddet sonra o çalışanın kendisini saymayacağını varsayar. Halbuki çağdaş liderler, bu tür etkin ve yaratıcı çalışanlarına özellikle fırsat verirler. Geleneksel yöneticiler, mevcut pastayı en adil bir şekilde çalışanlara paylaştırmanın formülleri üzerinde dururken, liderler pastayı büyütmenin derdindedirler. Zira büyütülmeyen ve hep aynı kalan pasta, en çağdaş yöntemlerle dahi dağıtılsa, kişi başına düşen pay hep aynı kalacaktır.

Halbuki mevcut pasta (karlılık) sürekli büyütülebildiği zaman, hangi yöntemle paylaştırırsak paylaştıralım, kişi başına düşen pay sürekli artacaktır.Geleneksel yöneticilerde ağlamayan bebeğe meme verilmezken, liderler, bebeği ağlatmamanın yollarını arar bulurlar. Her türlü tedbire rağmen yine ağlayanlar olursa, onları susturup avutacak B,C,D,E planları hazırdır.

Geleneksel yöneticiler problem çözmeye odaklanırlarken, liderler problemlerin çıkmayacağı veya kolayca yönetilebileceği yüksek kaliteli çalışma ortamı hazırlarlar. Zira günümüzde yöneticilerin uğraştığı problemlerin çoğu, zamanında alınmayan tedbirlerin, gösterilen ihmalkarlıkların, biriktirilen işlerin, savsaklamaların, korkmaların, karışma- konuşma- duymaların sonucu ortaya çıkar. Problemlerin çıkmasına sebebiyet vererek, göz yumarak, görmezden gelerek, erteleyerek, biriken sorunlar başarıyla çözülseler dahi, ikinci bir emek ve zaman zayiatı olacağı için, liderlik yaklaşımında bunlara yer yoktur.

Liderlikte kendi ellerimizle çıkardığımız problemleri başarı ile çözmek yerine, problem çıkarılmayacak bir çalışma ortamının oluşturulması için, yerinde ve zamanında her türlü önlemin alınmasını gerekli kılar. Bu anlamda her çok meşgul kişi, başarılı demek değildir. Bazıları özensizlik, dikkatsizlik ve beceriksizliklerinden dolayı, bozar-bozar bir daha yapar. Bazı usta yöneticiler çok başarılı bir şekilde küsleri barıştırırlar. Halbuki çağdaş liderlikte etkin geri bildirim (feedback) sisteminin liderce uygulanması ile, üretim sürecinde “SIFIR SORUN” uygulaması vardır. Buradaki problemlere ancak gelecekteki yeniliklerin bulunması, yeni ve çağdaş uygulamaların ortaya konulması, durmak bilmeyen esneklik ve dinamizme zamanında ortak olunması gibi stratejik uygulamalar damgasını vurur.

Geleneksel yöneticilikte hataların cezalandırılması, başarıların da ödüllendirilmesi uygulamaları geçerlidir. Çağdaş liderlikte ise, hatalar öğrenmenin ve ilerlemenin merdiven basamakları olarak algılanır. Bireysel başarıların ödüllendirilerek, acımasızca bir rekabet ortamının oluşturulması yerine, karşılıklı sevgi ve saygıya, yardımlaşmaya, destek vermeye, sinerji ve enerji üretmeye, takım ve ekip ruhunu geliştirmeye, yani bütünselleşmeye götüren bir yol izlenir. Geleneksel yöneticilikte çalışanların üstlerini eleştirmeleri, hatalarını bulmaları, en büyük suçlardan sayılırken ve ceza unsuru olarak algılanırken; çağdaş liderlikte, eksiklerin bulunması, düzgün üsluplu eleştiriler, liderlerin gıdası olarak algılanır ve bunları sunanlara teşekkür edilir.

Geleneksel yöneticilikte yöneticilerin yaptığı hatalardan dolayı özür dilemeleri hemen hemen imkansız iken, çağdaş liderlikte, liderin astlarından yeri geldiğinde özür dilemesi bir erdemlilik göstergesidir. Kaliteli yaşamda kişi kendisinin, ailesinin, mahallesinin, apartmanının, köyünün, şehrinin, ülkesinin bir lideriymiş gibi hareket etmelidir.

Liderlik özelliklerinin uygulanması için illa ki, komutan veya devlet yöneticisi olma şartı yoktur. Haa onlar da elbet liderdir. Herkesin kendisini lider hissetmesi, haddini ve sorumluluklarını bilmek kaydıyla oldukça önemlidir.Bilge kişi, erdemli ve diğergam olmanın yolları, çağdaş liderlik özelliklerini üzerimizde taşımaktan geçtiğini asla unutmamamız gerekmektedir. Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

Dershane mi Meyhane mi?

0
  • Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.(Hz. Ali)
  • Haksızlığın önünde eğilmeyiniz. Zira hakkınızla beraber, şerefinizi de kaybedersiniz.(Hz. Ali)
  • Zalimin ömrü gölgesi kadardır.(Hz. Ali)

İhtiyaçları belirleyen en önemli etken arz ve taleptir. İlköğretim okullarından, Ortaöğretim okullarına geçiş, bu okullardan Yükseköğretim Kurumlarına geçiş, sınavla olmaktadır. İlköğretime başlayan çocukta, Ortaöğretime başlayan gençte; şunu bilmektedir. Okulu bitirmeme müteakip beni bir yarışma sınavı beklemektedir. O halde bu sınavlara hazırlanmam gerekir. Bu gerçeği hiç kimse inkâr edemez. Şu andaki Milli Eğitim Bakan’ı ve bürokratları hariç.

Meyhanelere, Barlara, Pavyonlara, Kumarhanelere, Birahanelere, Alkollü içecek satan yerlere, Umumhanelere sınırlı özgürlük, Dershanelere, Etüt Merkezlerine ve Okuma salonlarına kapatma. AK Partiye yakışır. İleri demokrasi işte bu! Artık gerçekleri görün.

Okullarımızda verilen eğitimin yetersizliği, okullar ve bölgeler arası eğitim öğretim faaliyetlerindeki uçurum ve sınav gerçeği;  öğrenci ve velilerini arayışa itmiştir. Bu talep Özel Dershane, Etüt Merkezlerinin kurulmasına neden olmuştur. Dershaneler, Etüt merkezleri, Orta direğin ve kültür seviyesi düşük ailelerin çocukları, gençleri için can simidi olmuştur.

Gelir düzeyi düşük aileler evlerinde, çocuklarına özel ders aldırabilirler mi? Aldıramazlar. Varlıklı aileler bu ihtiyaçlarını; hem özel ders aldırarak, hem de dershanelere çocuklarını göndererek karşılamaktadırlar. Eğitim- Bir-Sen. İstanbul İl Başkanı hakkında icra davası açılan bir velimizi gündeme taşıyarak dershanelerin kapatılmasından yana tavır almıştır. Bu tavır bana bir zamanlar Genelkurmay Karargâh’ında ” İRTİCA İLE MÜCADELE “brifingine katılan demokratların tutumlarını hatırlattı. Aradan yıllar geçse de değişen bir yok. Eskiler boşuna söylememişler. CAN ÇIKAR HUY ÇIKMAZ. Banka kartları sebebiyle, yüzlerce, binlerce vatandaşımız hakkında icra davası açılmıştır. Sn. Başkan Bankalar kapatılsın diyebilir misiniz? İnancımıza göre faiz haram. Bankalarında kapatılması gerektiğini siyasetini beğendiğin AK parti iktidarına tavsiye edebilir misin?

Sn. Başkan eğitime siyasi düşünceni karıştırma. Eğitimcilerin sendika başkanı olduğunu unutma. İktidarın sözcülüğünü yapmak sana düşmez. Tarihe mal olmuş bir söz vardır. SEN DE Mİ BRÜTÜS.

Dershanelerde çalışan; öğretmenlerin,temizlikçilerin, güvenlik görevlilerinin, kantin işleten ve çalışanların aileleri ile birlikte sayısı Sn. Başkan dudaklarınızı uçuklatır. Yılların emeğini doğru dürüst bir inceleme yapmadan kapatma eğilimine girmek kadar ilkel bir düşünce olamaz. Bu insanları işsizliğe, açlığa mahkûm etmeye, orta direğin, fakir ailelerin çocuklarını MARABA yapmayane senin gibi düşünenlerin ne de AK parti iktidarının gücü yetmeyecektir. Özel hastaneler, özel muayenehaneler ülkemizin bir gerçeği midir? İhtiyaçtan doğmamışlar mıdır? Sizler gibi bir akıllı çıkıp dese ki; bu sağlık kurumları devlet hastanelerinin, sağlık ocaklarının hizmetlerini olumsuz etkilemektedir, ayrıca muayene ve tedavi ücretleri de çok yüksektir. Kapatılmaları durumunda devlet kurumları daha verimli ve kaliteli hizmet sunacaklardır.Bu düşünceye verilecek cevap DELİ SAÇMASI dır. Bu düşünce sahiplerinin en yakın ilgili bir sağlık kuruluşunda tedavi görmeleri kaçınılmazdır.

Devletin yasaklarını bu millet çok iyi biliyor. Geçmişte devlet aşağıda belirtilen yasakları uygulamayı denemedi mi?

Ezan Arapça okunmayacak, Türkçe okunacak.

Kuran kursları kapatılacak, kuran elifba okunması engellenecek.

Şapka takılacak. Okullara başörtüsü ile girilmeyecek, okumak istiyorsan başını açacaksın. Kamuda çalışmak istiyorsan başını açacaksın. Ordu Evlerine başörtülü giremezsin.

Rahmetli babam anlatırdı; köyde gizli, gizli kuran okurduk. Köyün girişine bekçi korduk, devlet görevlileri gelince dağılırdık. Dayatmalar, yasaklar toplumun mayasına, ihtiyacına, örfüne, geleneğine, inancına uymuyorsa günün birinde göçer. Göçüğün altında da bu yasakları koyanlar ve millete zorla uygulatanlar kalır. Bunu geçmişte de, bugünde gördük.

Dershaneleri kapatmaya yönelik uygulamanın hukuki dayanağı yoktur. Evrensel hukukta, anayasamızda bunu reddetmektedir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 23-1: “Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır”.  

Madde29-2: “Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece, başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlakın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir”.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde10: “Herkes, dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idari makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar”.

Anayasa Madde 48:” Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüs kurmak serbesttir. Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır”.

Hukuk Devleti diyorsanız uyacaksınız, uygulayacaksınız. GU GUK devleti, İLERİ DEMOKRASİ diyorsanız yasaklayabilirsiniz, kapatabilirsiniz ancak geçmişteki yasakçı zihniyetin akıbetini hatırlatarak  “DURMAK YOK YOLA DEVAM”.

Sn. Başbakan bir konuşmalarında; “Üniversite Giriş Sınav sorularının geçmişte Dershane müfredatına göre hazırlandığını” ifade ederek kapatmaya haklı gerekçe oluşturma gayretine girdi. Böyle bir durum varsa sorumlusu dershaneler değil, YÖK’tür, Milli Eğitim Bakanlığıdır. Sorumluları başka yerlerde aramayın. Sn. Başbakanım bu kurumlar başıboş değiller. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Müfettişlerince denetlenmektedirler. Dershanelerin faaliyete geçmesi dahi Bakanlığın iznine tabidir. Bu Kurumların yanlışları, eksikleri, mevzuata aykırı uygulamaları varsa bunları ortaya koymak, gerekli işlemleri yapmak Milli Eğitim Bakanlığı ve bürokratlarının sorumluluğundadır.

Sn. Başbakanım, Milli Eğitim Bakanım; Dershaneleri ve Etüt Merkezlerini Kapatmanız halinde aşağıda belirteceğim hususlara çözüm üretebilecek misiniz?

•1.   Hukuki dayanağı nasıl oluşturacaksınız? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Tazminat ödemeye bu uygulamayı yapanları mahkûm ederse, tazminatı devlet bütçesinden değil cebinizden karşılayacak mısınız?

•2.   Güneydoğu Bölgemizdeki gençleri PKK’nın kucağına düşmekten eğitim-öğretimle ilgili hangi tedbirleri alarak koruyacaksınız?

•3.   3858 Dershane olduğunu biliyor musunuz?

•4.   250 Bin Öğretmen adayı atama beklemektedir. Bakanlığın ihtiyacı 127 bindir. 60 Binden fazla öğretmenin atamasını nasıl gerçekleştireceksiniz?

•5.   Takriben 120 bin çalışan, 210 bin eş ve çocuklarını açlığa mı terk edeceksiniz?

•6.   Suriye’den gelen göçmenler için kurduğunuz konteynır, çadır kentler gibi dershane çalışanları ve aileleri için geleceğe yönelik bir planlamanız var mı?

•7.   Dershane çalışanları ile ailelerinin morallerini düzeltmek için, ŞİVAN PERVER ve BARZANİ’NİN katılacağı bir konser, EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ AÇILIMI düşünüyor musunuz?

•8.   İlköğretimden Ortaöğretim Kurumlarına, Ortaöğretim Kurumlarından Üniversiteye geçişte okul not ortalamasının temel alınması halinde, şişirilmiş notların önüne nasıl geçeceksiniz? Bu hususla ilgili işin mutfağında çalışan, ter döken eğitim ordusunun görüşlerine ne zaman başvuracaksınız?

•9.   Orta direğin ve fakir aile çocuklarının özel okullara gitmelerinin önündeki maddi engeli, seçim öncesi ve sonrası odun, kömür, tüp, yiyecek, içecek, para dağıtarak mı aşacaksınız?

•10. Açık lise, Akşam lisesi benzeri Akademik Lise oluşturmadan önce, bu kurumlar hakkında bakanlık yetkililerinden bilgi alma yoluna gidecek misiniz?

•11. Bu günkü sistemde ilköğretim okullarında okuyan yetenekli öğrencilerin tespitini kaç okulda kimlerle hangi verilere göre yapacaksınız? Bu işler seçim anketlerine benzemez.

Hatip lafı, suçlu affı, açıkgöz safı sever.

Kuş darıyı, çiçek arıyı, toprak suyu sever.

Bekçi feneri, bel kemeri, dor at eyeri sever.

Ebe bebeği, kahve dibeği, sac böreği sever.

Garip sılayı, yiğit halayı, bakır kalayı sever.

Güzel nazı, âşık sazı, uğur böceği yazı sever.

Yemek tuzu, maymun muzu, kurt kuzu sever.

Beyaz karayı, sinek yarayı, zengin parayı sever.

Kasap danayı, öksüz anayı, yırtık yamayı sever.

Gelin güveyi, tosun düveyi, başkan üyeyi sever.

Sarhoş dostunu, ayı postunu, yaşlı bastonunu sever.

Gelin kınayı, hamam kurnayı, avcı vurmayı sever.

Davul zurnayı, avcı turnayı, çekirge zıplamayı sever.

Kedi fareyi, fare deliği, toz halıyı, imam ölüyü sever.

Ak parti açılımı, açılım PKK’yı, PKK ileri demokrasiyi, ileri demokrasi dershane kapatmayı sever.

Ülkücü vatanını, milletini, bayrağını, tarihini, şehitlerini, atasını sever. 

Kirli Oyunmuş

Birkaç hafta önce, ülke yönetilmiyor diye yazmış ve nedenlerini açıklamıştım.

Aradan bir ay bile geçmeden görüldü ki, ülkemiz yönetilmiyor. Bunun nedenlerine tekrar girmeyeceğim. Çünkü, gündem tamamen değişti ve ülkenin yönetilmediği, yönetilemediği çok açık bir biçimde ortaya çıktı.

5-6 yıldan beri, başta Silivri’de yatanlar olmak üzere, Ergenekon, Balyoz vesaire gibi davalarda yatanlar için şunları söylüyoruz:

İnsan haklarına ters,

Delilsiz bir dava ile insanlar bu kadar yatırılmaz,

Belden aşağı vurulmaz,

İnsan onuruyla oynanmaz,

Devletin askerî kanadı itibarsızlaştırılmak isteniyor,

Kesin karar çıkmadan insanlar suçlanamaz,

Belge diye gösterilenlerin bir kısmı yalan, bir kısmı abartı ve bir kısmı da sahte,

İnsanlar daha gözaltına alınmadan adları basında yer alıyor,

İnsanlar daha gözaltına alınmadan yalan ve sahte belgeler yayınlanıyor,

İnsanlar sabahın beş-altısında neden evinden alınır,

İstediğin zaman gel dediğinde gelecek kişiler neden hapis yatırılır,

İnsanlar, polis arabasına o şekilde sokulmamalıdır,

Sosyal medya üzerinden gösterilen, verilen haberlerle insanlar suçlanmamalıdır

Vesaire vesaire dedik, diyoruz…

Ben bunları yapanların, yani yukarıda söylediklerimizi inadına yapanların savcısıyım diyen şahıs, şimdi çıkmış, aynı sözleri söyleyerek şikâyet ediyor.

Hadi ordan derler adama…

Çete varmış da, kirli oyunmuş da, bilmem neymiş de neymiş…

Koskoca Türk Milleti ile dalga mı geçiyorsunuz?

Bizleri, bu milleti bu kadar da kör, bu kadar da sağır mı zannediyorsunuz?

Bu çeteler senin işine geldiğinde savcısı olacaksın, bu savcılıkla yüzlerce insanın -ki içlerinde nice kahramanlar var- işkence çekmesine vesile olacaksın, bazı kahramanların gururlarına dokunması nedeni ile intiharlarına neden olacaksın, şimdi de, kirli bir oyun var diye yine Türk Milletine şikâyete yelteneceksin. Bunun adına ne denir, kamuoyu karar versin. Benim konumum onları söylemeye uygun değil.

Dünya liderisin, bir çeteye engel olamıyor musun?

Her şeye gücün yetiyor da bir çeteye mi gücün yetmiyor, 12 senede?

Kaldı ki, şimdi yapılan iş, kirli bir yolsuzluk batağı iddiası ile yapılıyor. Yani, asla sahip çıkılmaması gereken bir konuda ve iddiaların üçte biri doğru ise, derhal adı geçen kişilere gerekenin yapılması icap eden bir konuda, insanımızın ve ülkemizin nasıl soyulduğunun göstergesi olan konularda, bu kişilere sahip çıkmak da ne ola?

Neden korkuyorsunuz? Ne uğruna bu kirli oyunda yer alıyorsunuz? Biz biliyoruz da, kamuoyu bilsin, anlasın diye bekliyoruz.

Kimlerin kimlerle, ne adına kavga ettiğini çok iyi ve açık bir biçimde görüyoruz. Hepsini günü geldikçe yazıyoruz ve yazmaya devam edeceğiz.

Yanlışlar Resmi Geçidi

Niğde Üniversitesi‘nde bazı öğretim görevlilerinin ve öğrencilerin vatandaşın aklını çelmek için gönderilen “Akil Adamlar“a gösterdikleri haklı ve yasal tepki basında yer almaya devam ediyor. Açılım ve saçılım tezgahlarıyla terör örgütünü ve siyasetteki uzantılarını meşru ve haklı göstermeye, halkı yumuşatmaya çalışan bu akillerin çoğunun soruna ne kadar yabancı oldukları toplantılarda ortaya çıkmıştı. Onlara çoğu yerde soru bile sordurulmadı. Yandaşlara hazır sorular verildi. Soranlara şiddet uygulandı. Herhalde ileri demokrasi bunu gerektiriyordu! Üniversite yönetimi soru soranlar için soruşturma açmış. Birçok üniversite yönetimi adeta iktidarın ilçe teşkilatı gibi olmuştur. Türkiye nasıl yönetiliyorsa, üniversiteler de öyle yönetiliyor. Yarım porsiyon özerklik bile elden gitti. Boğaziçi Üniversitesi Fener Patriği’ne fahri doktora veriyor; hem de ekümenik sıfatlı davetiye ile… Sırada Barzani mi, yoksa Talabani mi var bilemeyiz.

Türkiye bir ihanet sürecinde ilerliyor. Temenni etmeyiz ama 5-6 sene sonra Irak’ın durumuna düşebiliriz. Kuzeyde Bağdat Yönetimi ile çatışan Kürt Yönetimi, ortada Bağdat Yönetimi ve güneyde Şii Bölgesi… Herhalde Bağdat yönetimi benzeri bir Ankara Yönetimine de Orta Anadolu’da müsaade ederler. Toprak bütünlüğü konusunda sözde hassas olduğumuz ve kırmızıçizgilerimizin buharlaştığı Irak’ta ve bugünlerde de Suriye’de bindiğimiz dalları kese kese, kendi elimizle Barzani’yi güçlendirdik. Örgütü şımarttık ve palazlandırdık. Terör örgütü ile muhabbeti Habur’da ve Oslo’da arttırdık. Örgüt silahları bırakmadı, susturdu. Biz mücadele yerine müzakereye geçtik. Örgüt yurtdışına çıkacak diye kendimizi kandırdık. Mücadele edenleri engelledik, suçladık, hatta yargıladık. Yargısız infazlar yaptık.

Ülkede basın hiç de görevini yapmadı veya yapamadı. Basının büyük çoğunluğu demokrasinin değil de dünün demirperde ülkelerinin basınına özendi. Kolayca korktular ve korkutuldular.

Açılım sürecinde anlaşılan Ermenistan sırada… Azerbaycan’dan utanmasak Karabağ‘da bir iki terk edilecek yer karşılığı sınırı açacağız ve sözde barış için başka tavizler vereceğiz. Dış İşleri Bakanının son Ermenistan seferi itibar kırıcı olmuştur. Adamlar haksız iddialarından bir adım sapmıyorlar. Kaldı ki böyle bir beklenti de yok.

Çelişkilerle dolu dış politika sürüyor. Yunanistan bize karşı Rusya’dan temin edilen S-300 füzelerini deniyor. Türkiye’yi hedef alan bu düşmanca tatbikatta iki Türk Subayının orada ne işi var? Batının şımarttığı bu ülke sahtekârlığının cezasını çekiyor. AB tarafından cezalandırılıyor. Ege’de milletlerarası hava sahasında uçaklarımız sürekli taciz ediliyor; donanma unsurlarımıza da aynı şeyler yapılıyor. Bazı Ege adaları işgale uğruyor. Lavrion terörist kampları hala faaldir. Doğu Karadeniz’de Pontus’u canlandırmak için Trabzon’da konsolosluk açmak istiyorlar. Öğrencileri bursla kandırmaya çalışıyorlar. Bütün bunlara rağmen askeri tatbikatın yapıldığı tarihte Dış İşleri Bakanımız hiçbir şey olmamış gibi Atina’da…

Bir ara sayın Başbakan milliyetçiliği ayaklar altına almaktan bahsediyordu; geçenlerde kimsenin tekelinde de değil deyiverdi. Keşke bazı sağcılar da biraz milliyetçi olabilselerdi. Milliyetçiliğin yükseldiği bu dönemde ülke birçok sorununu rahatlıkla aşabilir, kararsızlık ve olumsuzluklar ortadan kalkabilirdi. 

 

Kumbaradan Kutuya!..

Çocukluk yıllarımda bazı toplumsal değerlerimiz vardı;

“Yerli Malı Yurdun Malı/ Her Türk Onu Kullanmalı” derdik. Yamalı pantolon giydik ama utanmadık. Kimimiz metal banka kumbaralarında kimimiz toprak kumbaralarda harçlıklarımızı biriktirirdik. “Tasarruf etmek” ortak bir kültürel değerdi.

“Alın teri ile yaşamak” onuru da öyle.

Ev ve işyeri kapılarımız açıktı; “hırsız korkusu” bilmezdik. Hele, “Devlet Adamı” dendi mi, her yönüyle “güvenilir bir insan” gelirdi aklımıza.

Sonra, ilkokulda “Amerikan Süt Tozu” ile beslemeye başladılar bizi. Galiba o sütte bir mikrop vardı! İnsanlar hızla çoğalmaya ve kirlenmeye başladı!

Hem “doğal çevremiz” hem de “insani çevremiz”  hızla kirlendi. O, saygı duyduğumuz “Devlet Adamı” kimliğini taşıyan siyasetçiler de hızla kaybolmaya başladı.

Bugün, kişisel çıkarını düşünmeyen siyaset adamına “salak” gözüyle bakılıyor!

Hangi siyasal kimliği taşırsa taşısın, halk arasında; “siyasetçi mi

mutlaka yer yutar!” anlayışı yaygın bir kanı!

Hatta; “Canım çalıyor ama iş de yapıyor” diye savunuyor kimileri!

Kimi vatandaş da; “Hangi siyasetçi bana ne çıkar sağlayacak?” diye bakıyor!

Günümüz siyasetinde “bilgi, ehliyet, yetenek, dürüstlük” geçer akçe değil!

Siyaset sahnesinde yer almanın koşullarından biri, “maddi güç” sahibi olmak. İkincisi; siyasi partinin genel başkanına yakın olmak! Üçüncüsü ise bir “cemaate mensup olmak!”

Bu üç temel gücün de üstünde,  “küresel tekellerin çıkarlarına uygun olmak”  koşulu var!

Geri kalmış ülkelerin temel göstergelerinden biri; “Halkın büyük çoğunluğu geçim sorunu yaşarken, siyasal iktidar sahiplerinin hızla zenginleşmeleridir!”

Bu ülkelerde;

  • – Bilim ve teknolojiye önem verilmez. Öncelikle “Küresel egemenler” buna izin vermez!
  • – Eğitim düzeni “üretken insan” yetiştirmez! Ezberci eğitim düzeni, “mesleksiz insan” üretir. “Düşünen-özgür insan” baş belası sayılır!
  • – Geniş halk kitleleri, “Cemaatler” halinde bölünmüş ve cemaat başlarına “biat” eden zincirsiz köleler haline getirilmeye çalışılır! Cemaat başları ile anlaşan oyları toplar iktidar olur, bunun adına “demokrasi” derler! ( Özgürce ve bilinçle oy verenleri tenzih ederim)
  • – Halkın büyük çoğunluğu gazete okumaz, siyasal olayları araştırmaz. Çocukluğundan itibaren kendilerine ezberletilenleri koşulsuz “doğru” sayar ve savunur!
  • – Halk, “onlar ve bunlar” diye ayrıştırılıp birbirini didiklerken, siyasal iktidar sahipleri yurtdışı banka hesaplarını büyütür, villalarda yaşar, gemicikler alır, tersaneler açar, ucuza kapattığı arsalarda toplu konutlar inşa ederek hızla zenginleşir!
  • – Siyasetçi çocuklarının bazıları da babalarının makamları sayesinde elde ettikleri paraları kumbaralarda değil, özel kasalarda ve ayakkabı kutularında biriktirmeye başlar!

Ama, “iktidarın ortakları” arasında kavga çıkarsa; çömlek patlar!

Bu traji-komik süreç, halkın topyekün uyanışına kadar sürer gider!

İyi uykular Türkiye!..

Sultan II. Bayezıd’ın Kardeşi Şehzade Cem Sultan’a Mektupları ve Cem Sultanın da Bayezıd’a Mektupları

Fatih Sultan Mehmed’in vefat etmesi üzerine sadrazam Mehmed Paşa, hem Şehzade Bayezıd’a, hem de Şehzade Cem’e haber gönderir. Gönderilen mektubu alan II. Bayezıd, yanındaki askeri gücü ile Amasya’dan hareket edip Osmanlı tahtına oturarak devleti yönetmeye başladı. Ancak Şehzade Cem, babasının ölüm haberini geç öğrenir. II. Bazezıd’ın Padişahlığını kabul etmeyerek askerleri ile Bursa önlerine gelip, İnegöl yakınlarında II. Bayezıd’ın öncü ordusu ile savaşır. Savaşı kazanan Cem Sultan Bursa’yı ele geçirerek kendisini padişah ilan etti. Adına para bastırıp hutbe okuttu. Etrafına önemli kuvvet toplayarak, civardaki şehir ve kasabaları hakimiyeti altına aldı. Daha sonra Cem Sultan, II. Bayezıd’a haber göndererek memleketin aralarında ikiye paylaşımını teklif etti. Anadolu’da kendisinin, Rumeli de II. Bayezıd’ın Hüküm sürmesini istedi.

Bunun üzerine padişah II. Bayezıd, çevresindeki fitne fesat gurubunun dolduruşu ile hareket eden ve saltanat davası güden kardeşi Şehzade Cem’e mektup yolladı ve şöyle dedi:

” Sevgili kardeşim Cem! Peygamber efendimiz: ” Fitne uykudadır uyandırana lanet olsun….” buyuruyor. Bildiğin gibi devletimizin bir çok gailesi ve düşmanı vardır. Bu düşmanlar ve memleketimizi bölüp parçalayarak yok etmek isteyen Haçlılar bizi birbirimize düşürmek istiyorlar. Akıllı kimse, sadece iyiyi ve kötüyü anlayan değil, iyiyi görünce onu alan ve kötüyü görünce de onu terk edendir. Akıl göz gibi, din ise ışık gibidir. Işık olmazsa göz göremez.

Aklı olan doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk uğruna, sahibinin yaratanının emirlerini çiğniyemez. İsyan ve inkar edemez. Böyle bir kimse, zevklerini Allah Teala’nın gösterdiği yoldan temin eder. İslam’ın güzel ahlakı ile süslenir herkese iyilik eder. Kendisine kötülük yapanlara bile iyilikle karşılık verir. Eğer iyilik yapamazsa, kötülükle karşılık vermez, susar. İnsanın ömrü çok kısadır. Sonsuz olan ahiret hayatında insanın karşılaşacağı şeyler dünyada yaşadığı hale bağlıdır. aklı başında olan, ileriyi görebilen bir kimse, kısa olan dünya hayatında hep ahirette iyi ve rahat yaşamaya sebep olan şeyleri yapar. Ahiret yolcusuna lazım olan şeyleri hazırlar.

Aklı selim sahibi olan bir kimse nefsine değil, İslam dinine uyar. Aklı dinlemeyen kimse ise nefsine uyar. İmam-ı Gazali Hazretleri buyuruyor ki: ” Enbiya Suresi 47. Ayetinde Mealen; ( Kıyamet günü terazi kuracağım. O gün, kimseye zulüm edilmeyecektir. Herkesin, dünyada yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, teraziye koyacağım. Herkesin hesabını yapmaya yetişirim.) buyruldu. Allahü Teala bunu haber verdi ki herkes dünyada kendi hesabına baksın. Peygamber efendimiz buyurdu ki :

(Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, birincisinde yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder. İkincisinde Allahü Teala’ya münacaat eder, yalvarır. Üçüncüsünde bir sanatta veya ticarette çalışıp helal para kazanır. Dördüncüsünde istirahat eder ve mübah olan şeylerle kendini eylendirir, haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez.)

Hazreti Ömer; ” Hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz!” buyurmuştur.

Bunun içindir ki din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefis ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticaretin kazancı Cennettir. Ziyanı da Cehennemdir. Yani karı, ebedi saadet, ziyanı da sonsuz felakettir…. Halbuki dünyada kazanılan şeyler, geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez. Hatta, bazıları; ” Geçici olan hayır, sonsuz kalan şerden daha kıymetsizdir” demişlerdir.

İnsanın her bir nefesi, kıymetli bir cevher gibidir ki bunlardan bir hazine yapılabilir. Asıl bunu hesap etmek icab eder. Aklı olan bir kimse her gün ortağı olan nefsine demelidir ki : ” Benim sermayem yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki er çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömrü bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki vaktimiz azdır ve ahiret uzun ise de; orada ticaret ve kar olmaz. Bu dünya günleri o kadar kıymetlidir ki ecel gelince bir gün izin istenir, fakat ele geçmez. Bugün bu nimet elimizdedir. Sen ve ben sevgili peygamberimiz’in müjdesine nail olan bir babanın evlatlarıyız. Eshab-ı Kiram ordularınında nail olmak için ömür tükettikleri bu kutlu müjdeye Cennet mekan babamız ömrünü cihad yolunda bitirdi ve sayısız kar etti. Bizim dahi niyetimiz o yolu takip edip yarım kalan işleri tamamlayıp cihana nizam vermektir. Aman nefsim, çok dikkat et de bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak fayda vermez. Bugün ecelin geldiğini, daha bir gün müsaade etmeleri için yalvardığını sızladığını ve sana bir gün bağışladıklarını ve şimdi o günde bulunduğunu farz et! O halde, bu günü elden kaçırmaktan, bununla saadete kavuşmaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi dilini, gözlerini ve yedi azanı haramdan koru. Cehennemin yedi kapısı var demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz ve bugün ibadet yapmazsan cezalandırılırsın.

Nefis asi, emirleri yapmak istemez ise de nasihat dinler ve riyazet yapmak yani istediklerini vermemek ona tesir eder. Netice olarak, her Müslüman tüccardır. Bugünün yani dünyanın değil, yarının yani ahiretin tüccarıdır. Müslüman olan dünya ve ahiret saadetinin sermayesini ele geçirmiştir. Ancak ticarette gaye kar etmektir. Zira iflas edene, akıllı tüccar denmez. Fıkıh bilmeyen İslam ahlakına, kul hakkına riayet etmeyen iflas etmekten kurtulabilir mi? Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi: ( Dünyaya, burada kalacağınız kadar, ahirete de orada kalacağınız kadar çalışınız.) Boşyere Müslüman kanının dökülmesinin elim mesuliyetini alma, kader beni Sultan yaptı, biat et, birlikte Nizam-ı Alem için çalışalım, gerisini sen bilirsin vesselam…”(1)

Gelen mektuptan etkilenen Şehzade Cem, saltanat mücadelesinden vazgeçmek istedi. Ancak çevresindekilerin etkisi ile büyük bir ordu hazırladı ve üzerine gelen padişah II. Bayezıt ile Yenişehir ovasında yaptığı savaşta yenildi. İlk önce Konya’ya çekilen Şehzade Cem, daha sonra Mısır Sultan’ı Kayıt Bay’a misafir oldu. Orada sevgi ile karşılandı. Aylarca kahire de kalan Şehzade, kaldığı süre içinde hacca gitti. Kahire ye döndüğünde Padişah II. Bayezıt’dan ikinci bir mektup daha aldı. Padişah mektubunda şunları söylüyordu:

” Çok kıymeti karındaşım Cem Sultan’a vasiyetimdir. Ölümden önce olan herşeye dünya denir. Bunlardan ölümden sonra faydası olanlar, dünyadan değil ahiretten sayılır. Çünkü dünya ahiret için tarladır. Ahirette işe yaramayan dünyalıklar, zararlıdır. Haramlar, günahlar ve mübahların fazlası böyledir. Dünyada olanlar, İslamiyet’e uygun kullanılırsa, ahirete fayalı olurlar. Hem dünya lezzetine hemde ahiret nimetlerine kavuşulur. Hadis-i Şerifte buyruldu ki: Allah’tan korkun da istediğiniz şeylere kavuşmak için iyi sebeplare yapışın. Kötü sebeplere yanaşmayın! Kudretinde ve iradesinde bulunduğum Allahü Teala’ya yemin ederim ki, hiç bir kimse ezelde ayrılmış olan rızkına tamam almadıkça dünyadan ahirete gitmez.)

Nefsin arzularını terkeden pak olur, afetlerden selamet bulur. Allahü Teala’nın razı olmadığını terk edene Allahü Teala ondan iyisini, ihsan eder. Dünyayı anlayan ondan sakınır. Ondan sakınan, nefsini tanır ve nefsini tanıyan da Rabbini bulur.

İmam-i Gazali Hazretleri buyuruyorki: ” Bir kimsenin dünya ticareti, ahiret ticaretine mani olursa, bu kimse bedbahttır, zavallıdır. Bir çömlek almak için altın kupa verene ne denir? Dünya saksı parçası gibidir. Hem kıymetsizdir hem de çabuk kırılır. Ahiret ise, altından kupa gibidir ki, hem çok kıymetlidir, hemde dayanıklıdır, kırılmaz. Hatta hiç tükenmez. Dünya ticaretinin ahirete yaraması ve Cehenneme sürüklememesi için, çok uğraşmak lazımdır. İnsanın sermayesi dini ve ahiretidir. Bu sermayeyi kaptırmamak için çok uyanık olmak lazımdır.”

Bayezıd’ı Bestami Hazretleri vefat ettikten sonra büyüklerden biri kendisini rüyada görür ve;

-Allahü Teala sana ne muamele eyledi diye sorar.

O da cevaben;

” Beni toprağa koydukları zaman; ” Ey Bayezıd! Bizim için ne getirdin?” diye bir ses duydum. Ben de, ” Ya Rabbim! Sana layık hiç bir iyi amel yapamadım. Huzuruna layık hiç bir şey getiremedim. Ama şirkte getirmedim” buyurur.

Cüneyd-i Bağdad-i Hazretlerini vefatından sonra rüyada gören bir kimse

 ” Size orada ne yaptılar diye sorar.” O da;

Ahiret işi, bizim dünyada zannettiğimizden daha zormuş cevabını verir.

Dünyanın ve dünyada olanların, ne kıymetleri vardır ki, insan bunları ele geçirmek için, kıymetli ömrünü tüketmiş olsun! Ölmeden önce, ahirete yarayan bir şey yaparsan, ne güzel! Yoksa işin harabtır! sevgili kardeşim.

Değerli kardeşim Cem;

Bir kimseyi öldüğü zaman hayatta kalanlar acaba ölen kimse, geriye bize ne bıraktı derler. Melekler ise acaba bu ölen kimse, dünyadan ne götürdü, ahirete ne getirdi? derler. Bunun için dünyada ne bıraktığımız değil ahirete ne götürdüğümüz önemlidir. Hadis’i şerifte buyrulduğu gibi( Dünyada burada kalacağınız kadar, ahirete de orada kalacağınız kadar çalışınız!)

Yanında bulunanlar Osmanlı Devletini bölüp, parçalamaya çalışan dinimizin ve devletimizin düşmanlarıdır. Onların dediğini yapma, gel Nizam-ı Alem için birlikte çalışalım. Vesselam.

Sultan Bayezıt’ı Sani(2)

Mektup da ki şartları kabul etmeyen Şehzade Cem, topladığı orduyla  tekrar Anadolu’ya geçti ve Konya’ya gelerek şehri kuşattı. Sultan II. Bayezıt, kardeşine yeniden bir teklif sundu. Taht iddiasından vazgeçip Kudüs’te ikamet etmeyi kabul ettiği takdirde, yılda bir milyon akçe göndereceğini söyledi. Şehzade Cem, etrafındakilerin baskısı ile bu teklife yanaşmadı. II. Bayezıd’ın ordusunun Konya’ya yaklaşması üzerine Ankara’ya geçti. Başarılı olamayacağını anlayan Şehzade Cem, tekrar Mısır’a gitmek istiyordu. Ancak bu sırada Rodos Şövalyelerinin Üstad-ı Azamı tarafından davet edilmesi üzerine Rodos’a geçmeye karar verdi. Şehzade Cem Rodos’a hareket etmeden önce ağabeyi II.Bayezıd’a bir veda mektubu yazıp gönderdi. Mektup da şöyle diyordu;

“Sultan Cem’den kardeşi insafsız Sultan Bayezıd’e,

Tanrı ve peygamberimiz, beni Hristiyanlara sığınmaya zorladığın koşulları nasıl yarattığına tanıktırlar. İmparatorluk üzerinde sahip olduğun haklardan beni yoksun ettkten sonra her yanda bir de beni izliyor ve şefkatlı hanedanımızın amansız düşmanı Rodos Şövalyelerini sığınmaya zorlamak üzere bir an bile durmuyorsun. Şu anda yabanıl topraklardayım. Burası ayaklarım altında sallanıp duran tahdadan bir köprü. Bizi su taşıyor olmasına ragmen, babamın memleketinden daha güvenli.Bunun sebebi de sensin. Burada beraber olduğum insanların dinini simgeleyen şey; bir adamın,üzerine çivilendiği kanlı bir haç iken,ben onlara minnet etmek zorundayım. Ama ben, inançlarımıza hala bağlıyım. Allah’ım beni cezalandırırsa, sebebi sen olacaksın, Çünkü beni gayrimüslümlere sığınmak zorunda bıraktın. Kardeşlerimizi katledenlere mahkum ettin. Filistin topraklarını ve Ege Denizini kanımızla kırmızıya boyamış bu adamların evlerinde, kendi babamın evinde olduğumdan daha güvende olacağım. İnşallah geceleri kabuslarla uyanırsın! Kul hakkı, inancımızın temelini oluşturur. Hangi evde kardeşin ölümü kardeşi sevindirebilir? Allah seni bu düşüncelere mahkum etsin. İçimde bir damla bile umut olmasaydı, doğduğum topraklara  doğru yüzümü bile çevirmezdim, ama buralar benimdi, unutma. Eğer babamız padişahımız, onurlu Osmanlı adını bu derece alçaltacağının önceden tahmin etseydi, seni elleri ile boğardı. Ancak zulmünün öcünü almak için İlahi adaletin tecellisi babamızın yokluğunu hissettirmeyecektir. Tanrı’dan tek dileğim senin cezalandırıldığını görünceye kadar yaşamaktır.”(3)

Mektubu alan padişah II. Bayezıd ” Bana geleceğine niçin Hıristiyanlara sığındın? “ deyerek, üzülüp ağladı.

Rodos’a geçen şehzade Cem, bir hükümdara gösterilebilecek saygıyla karşılandı. Yolları üzerine, Türk halıları serildi. Pencerelerden kadınlar ona mendil sallıyor, çocuklar ellerindeki çiçekleri Cem Sultan’a sunuyorlardı. Şövalyeler, Papazlar, Askeri yetkililer saygı ifadelerini gösteriyorlar, Liyakat sahibi seçkin kişiler, ellerindeki haçları sallıyorlardı. Halk büyük bir tezahürat gösteriyordu. Şövalyelerin başı Pierre D’Aubusson kilise önündeki Saint-Sebastien heykelinin önünde çok sıcak karşıladı.

Cem Sultan’a Rodos’ta ve sonraki günlerde, çok yakın alaka gösterildi. Rodos Şövalyelerinin Başı, Papa, Fransa Kralı XI. Louis, Venedik Dukası Mocenigo, Macar Kralı Mathias Carvin, Napoli Kralı Ferrand, Almanya Kralı Frederik’e elçiler gönderdi. Osmanlı Şehzadesinin elinde olduğunu, ne yapması gerektiğini onlara sordu.

Daha sonra Macaristan Kralı Carvin, Napoli Kralı ve Papa, Fransa Kralına, Cem Sultan’ın Roma’ya gönderilmesini istediler. Rodos Şövalyelerinin Başının bağlı olduğu Fransa Kralı, Papanın isteğini kabul etti. Karşılığında da on bin adet altın aldı.

Şövalyelerin Üstad-ı D’Aubusson, bu durumu Cem Sultan’a bir mektup yazarak izah etti. Mektubunda Şöyle diyordu:

Kaderin yolculuğu, her zaman düz bir çizgi üzerinde olmuyor. Bizim yanımıza geldiğinizde düşüncelerinizi bize anlatınız ve şanlı geçmişinizle bizleri şereflendiriniz. Biz de düşüncelerinizi gerçekleştirmenizde size yardımcı olmaya karar verdik. Ailenizin bize karşı beslediği ebedi düşmanlığa aldırmaksızın, bütün cömertliğimizle sizin için yapabileceklerimizi araştırmaya koyulduk. Her ne kadar kardeşlik içinde de olsalar, Hıristiyan dünyasında da bazen çıkarlar çatışabiliyor. Herkes kendi menfaati için neler yapabileceğini düşünürken, biz ise her birini hoşnut tutmak için yıllarca çabaladık.

Tanrının yardımıyla, en sonunda başardık. Papa hazretleri sizi şehrine bekliyor. Burada meşhur Pouilles Kralı Ferrand’ın yanında günlerinizi geçireceksiniz. Kendisi aynı zamanda Carvin’in de yakın bir müttefikidir. Kendisi sizle en yakın şekilde alakadar olacaktır. Majesteleri  Fransa Kralı da bu işbirliğini kabul etmiş ve göndereceği muhafızlarla yolculuğunuzu güvenli hale getirmeyi garanti etmiştir. Eğer bizim yüzümüzden bir sıkıntı çekmiş iseniz bunu gençliğinizin hoşgörüsü ile affedeceğinizi umuyorum. Yücelik ve affedicilik sizin güzel özelliklerinizdedir. İleride hak ettiklerinize kavuştuğunuzda lütfen bizi hatırlayınız.”(4)

Daha sonra Papa’ya teslim edilmek üzere Roma’ya gönderildi. Şehzadeyi kabul eden Papa Cem Sultan’a Hıristiyanlığı kabul ettiği takdir de Osmanlı devletinin başına geçireceğini vaat etti. Papa’nın bu ısrarlı teklifine Şehzade Cem ” Cihan İmparatorluğu payesi verilse dahi kabul etmem” diyerek reddetti.

Bu sırada padişah II. Bayezıd kardeşi ile ilgili olarak Papa’ya bir mektup gönderdi. Mektupta şunlar yazılı idi:

” Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu II. Sultan Bayezıd’ten Roma Kilisesi Başkanı, Papa Alexander’a

Elçinizin bana bildirdiğine göre, Fransa kralı elinizde bulunan kardeşim Cem’i serbest bırakmak istiyormuş. Onun tarafından gelecek böyle bir hareket benim çıkarlarıma karşı olduğu kadar sizin ve bütün Hristiyanlığın çıkarlarına da zarar verir.

Ben, şöyle düşünmekteyim; Elinizde tuttuğunuz kardeşim nasıl olsa bir gün ölecektir. Sizin rahata kavuşmanız ve benim memnuniyetimin olduğu kadar sizin gücünüzün artması, onun bu talihsiz sonuca bir an önce ulaştırılmasındadır. Ölümü benim için ne kadar iyi birşey olacaksa sizin içinde o kadar yararlı olacaktır. Cem’i bu yaşamın sefaletinden kurtarmak nezaketini gösterin. Çabalarımız sayesinde ruhu daha çok huzura kavuşacağı başka diyarlara gitsin. İsteğimi yerine getirir, kardeşimin vucudunu sizce uygun bulacağınız bir yerde bana teslim ederseniz çocuklarınıza toprak alabilmeniz için gereken üçyüz bin duka altınını hemen teslim edeceğim. Ayrıca, yaşadığım sürece çabalarınızı daima iyi ve sağlam bir dostlukla anımsayacağım. Ayrıca benden istiyebileceğiniz herhangi bir şeyi geri çevirmeden yapacağıma söz veriyorum. Verdiğim sözler üzerinde en ufak bir kuşkuya düşmemeniz için göğü ve yeri ve herşeyi yaratan, sizin ve benim inandığımız Tanrı adına ant içiyorum.(5)

Papa, Fransa Kralı ve diğer Avrupa devletleri Şehzade Cem’i, kendi siyasi emelleri doğrultusunda kullanmak istedi. Şehzade Cem’in ise bütün arzusu, ailesinin yanına dönmek, ömrünün kalan günlerini onlarla geçirmekti. Kaçmayı denedi, ancak başarılı olamadı.

Sultan Cem’in Oğuz, Ali ve Murat isimlerinde üç oğlu vardı. Oğullarından Oğuzhan, Padişah II. Bayezıt tarafından verilen emirle öldürülmüştü. Bu ölüm emrinde şunlar yazılı idi:

Kulum İskender!

Biti sana vasıl olduğu gibi bilesin ki, Gediği tepeledim: gerektir ki sen de Cem’in oğluna mecal vermeyip boğdurasın ki, gayet mühidir amma bir ahad vakıf olmaya şöyle bilesin alamet-i şerif üzre itimad kilasın tahriren evail-i şehr-i Şevval, sene seb’a ve semanine ve semane mie Bi mekamı Edirne.” (Topkapı Sarayı Arşivi 11983)(6)

Cem Sultan, oğlu Oğuzhan’ı çok seviyor, ona karşı büyük umutlar besliyordu. Oğlunun öldürüldüğünü duyunca, çok üzüldü ve sarsıldı. Ülkesinden uzak ve gurbet ellerde yıllardır çektiği zulmün ve oğlunun derin acısı ile şu ağıtı yaktı:

İy vefasız hain ü bi-emn ü bi aman felek

 V’iy hata- perver bela-bahş u kaza-gerdan felek

 Mülk-i Yunan’a seraser hükm iderken ah kim

 Eyledün mesken bize şimdi Frengistan felek

Yakamı yırtup elünden nicesi ah itmeyem

Canımı odlara attı derd-i Oğuz Han felek

Ağlamaktan ol ciğer-guşem firakından müdam

Kara kara kanlara boyandı bahrisan felek

Bir kılına virseler virmezdüm  Oğuz Han’umun

Genc-i Karun-ıla bin mülket-i Osman felek

İşid elden şah Oğuz Han’un şehid olduğunu

Derd-ile oldu Frengistan’da Cem mecnun felek

Canumu yakdun u yıkdun ömrümün divarını

Bid-i eyvanun yıkılsın aşağa geçsin felek “(7)

Cem, Avrupa da geçen ıstıraplı günlerinde duygulu şiirler yazmıştır. Ağabeyi II. Bayezıt’a da sitemle yazdığı şiirinde şöyle seslenmektedir :          

“Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan

Ben kül döşenem külhen-i mihnetde sebep ne?

(Sen gül döşeğinde keyifle yatarken, benim eziyet hamamının ateşliğinde kül döşenmeme sebep ne?)

II. Bayezıt’da kardeşi Cem’e şu şekilde cevap vermiştir:

Çun ruz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet,

Takdire rıza vermeyesün böyle sebep ne?

Hacc-ül harameynim diyüben da’vi kılursun,

Ya saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne?

(Madem devlet bize ezelden kısmet olunmuş. Allah’ın bu takdirine razı olmak istemeyişine sebep ne? Mekke ve Medine’yi ziyaret etmekle ( Hacı olmakla) da öğünüyorsun. Öyleyse dünya saltanatına bunca talep ne?)(8)

Ağır hasta olan ve on üç senelik ıstırap dolu esaret hayatı yaşayan Şehzade Cem, Fransa’ya götürülmek üzere yola çıkarıldığında vefat etti. Ölümüne yakın anda, en son olarak şu notu yazmıştı:

Ben öldüğümde, bunu herkesin duymasını sağlayın. Hıristiyanların benim adımı kullanarak Müslümanlara saldırmasının önüne böylelikle geçmiş olursunuz. Kardeşim Sultan Bayezid’e gidin ve naaşımı Müslüman topraklarında gömülmesini rica edin. Borçlarım varsa ödemesini, ailemi korumasını ve sizleri de azad etmesini istediğimi söyleyin.”(9)

Yıllar sonra cenazesi getirilerek Bursa’ya gömüldü. Ölmeden önce Allah’a şöyle yalvarmıştı:

Ya Rabbi! Din düşmanları, İslamiyet’e karşı uğursuz faaliyetlerinde beni kullanmak  istiyorlarsa, canımı bir an önce al ” (10)

Arapça ve Farsça bilen Şehzade Cem, İtalyancayı bir Venedikli gibi, Yunancayı da bir Atinalı gibi konuşuyordu. Ağabey’i II. Bayezıd’ın yumuşak sofu kişiliğine karşılık Cem daha hareketli, yiğit ve cihangir ruha sahipti.

Şehzadenin ölümünü öğrenen padişah II. Bayezıd, Osmanlı ülkesinde gıyabi namaz kıldırılarak üç gün yas ilan etti. Günahlarının bağışlanması için fakirlere sadaka dağıttı.

1-2-Sultan II.Bayezıd Han-Kemal Arkun-Akademisyen Yay.-İst.2009-S.90-94 Arası 95-98 Arası

3-5-Osmanlı Tarihi-Alphonse de Lamartine-Heyet-Sabah Yay.-ist1991-C.1-342-343-354

3-5-6-7-10-Direnen Türkler-Müslüm Ulusoy-Tan Yay.-2006-S.318-320-321-322

4-9-Cem Sultan-Jean Marie Chevrier-Koridor Yay.-İst.2005-S.63-195-236

8-Cihan Hakimiyetine Giden Yol-Mustafa Turan-Cihan Yay.-İst.2007-S.188

8-Bin Soruda Osmanlı-Erhan Afyoncu-Yeditepe Yay.-İst.2010-II.Kitap-S.79

8-Osmanlı Tarihinden İlginç Hikaye ve Anekdotlar-Avni Arslan, Ziya Demirel-Akçağ Yay.Ank.2008-S.44

“İnsan Hakları” Havarileri

0

Bir kısım aydın, yazarçizer kalemleriyle, bazı TV’ler ekranlarıyla; her biri birer  “İnsan Hakları”  Havarisi kesilmiş durumda.

Ölenlerin hakları değil, öldürülenlerin hakları; mazlum ve mağdurların hakları değil; câni, kaatil ve zâlimlerin ve onları teşvik, tahrik edenlerin hakları savunuluyor.

Evinde, yuvasında, yatağında kalleşçe, namertçe ve haksızça öldürülenlerin hakları değil; onları vahşice öldürenlerin, haydutça yakıp yıkanların, olmayan hakları yüzsüzce müdafaa edilmekte.

Aman Yarabbi! Ne büyük gaflet, ne büyük dalâlet, ne büyük hıyanet! Zannediliyordu ki, idam hükmü kaldırılırsa; Avrupa’nın çehresi değişecek, bakışı başkalaşacak ve artık aleyhimizde olmaktan, el etek çekmiş olacaklar ve hattâ tövbe billâh edecekler sanılıyordu! Ama böyle olmadığı ortada.

Türkiye bu topraklarda yaşadıkça, Avrupa yerinde durdukça, komşularımızın varlığı devam ettikçe…Türkiye’ye karşı yersiz, haksız aleyhtarlık, düşmanlık, kin ve gayzlerin bir türlü sonu gelmeyecek! Komşularımız ve onları kışkırtanların haset ateşi maalesef, asla sönmeyecek.

Hâlâ anlamayacak mıyız? Avrupa’nın dün  “Islahat”  diye diye Osmanlı Devleti’ne dayattıkları neyse, bugün de  “İnsan Hakları”  diye diye son Türk Devleti’ne dayatmaları odur.

Birinci dayatma sonunda dün Osmanlı Devleti batmış; bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ni batırmak için  -hiç olmazsa-  zaafa uğratmak için uğraşılıyor. Nitekim bu uğraşı veren mâlûm kişi ve kimseleri kışkırtan, tahrik ettiren harekete geçirenlerden biri de Avrupa değil mi?

Unutmayalım ki, onların desteğiyle harekete geçenlere: “Siz Batı’dan; biz Doğu’dan yıkalım şu devleti.” diyenlere karşı Batı gebedir. Maddî mânevî bütün desteklerine rağmen, teröristlerin muvaffak olamayışlarından dolayı üzgün, onlara karşı biraz da mahcuptur.

İşte şimdi  “İnsan Hakları”  diye kurtarmak istedikleri; aslında kendi prestijleri  -ileride yine kullanmak isteyecekleri-  kendi mâhut itibarlarıdır.

Bütün Batı, ileride yine bu insanları, kendi iğrenç emellerini tahakkuk ettirebilmek için kışkırtmak istediklerinde; tekrar yüzleri olsun diye, onlara kol kanat germek ihtiyacını hissetmektedir.

Çünkü mes’ele, Türkiye’nin daima artan nüfusu ile bir türlü önlenemeyen yükselişi. Ekonomik yapısı ve gittikçe gelişen sanayisidir.

Türkiye’nin bir gün  -ister istemez-  Ortadoğu’nun gerçek hâmisi olduğunu ve olması lâzım geldiğini hatırlaması. Ortadoğu’yu sömürmek için dönen çarkların durmasından kaynaklanan endişeleridir.

Ve bütün bu endîşeleri hayata geçirecek tek ülke Türkiye’nin varlık sebebini dumura uğratmaktır. Evet asıl mes’ele, hangi sebeple olursa olsun, Türkiye’nin büyümesinin durdurulması, potansiyel gücünün frenlenmesidir.

Bunun için en kolay yol ise, Türkiye’nin bölünmesi, parçalanmasıdır. Nitekim, eskimeyen en etkili silâh: “Böl, parçala ve yut!”  prensibi değil midir?

Ne hazindir ki, tarih boyunca hem doğumuzdaki hem de batımızdaki devletler; Rumeli ve Anadolu’nun yekpâre olarak Türk Devleti elinde olmasından hep rahatsızlık duymuşlardır.

Yoksa mes’ele insan hakkı makkı değildir. İşin gerçek yüzü budur. Bunu görmek için kâhin olmaya da lüzum yok! Biraz yakın tarih bilmek bile, bu gerçeği yüzümüze haykırır.

Batı, elindeki oyuncağın heba olmasını önlemek kaygısındadır. Gerisi lâf u güzaf olup boş sözlerdir. Çünkü oyuncağını er geç yeniden kullanmak isteyecektir.

Demek ki Batı, gerekirse gelecekte terörist olmalarını istedikleri kimselerin  “Hangi yüzle?”  sorusuna muhatap olmamak için, yâni yine kendi menfaatinin icabı olarak  “İnsan Hakları”  maske ve yaftasını, utanmadan takınmaktadır.

X

Yakın geçmişte Almanya’da, Alman polisi Rus mafyasını yakaladık diye ikisi doktor, üçü iş adamı olan beş Türk’e baskın yapıyor! Tekme tokat girişiyor, hücreye atıyor! Aç susuz bırakıyor! Sonra da:  “Özür dileriz!” diye rezaletlerini örtbas ediyor! (Hasan Pulur, Milliyet, 26 Kasım 1999)

İşte Türk Devleti’ne karşı İnsan Hakları Havarisi geçinen Almanya’nın gerçek resmî yüzü.

Amerika’da mama yerken boğulma tehlikesi geçiren 5.5 aylık bir bebeği; sarsmak ve tartaklamak pahasına ölümden kurtaran resmî çocuk bakıcısı Türk olan Fügen Hanım, teşekkür beklerken soluğu poliste alıyor. Suçu çocuğu sarsarak ağır bir şekilde tartaklamak.

Kadını sekiz yıl hapse mahkûm ettikleri yetmiyormuş gibi, bir de ayağına  “elektronik pranga”  vuruyorlar! (a. g. m.)

İşte Türk Devleti’ne karşı  “İnsan Hakları”  Havarisi geçinen Amerika Birleşik Devletleri’nin “adalet”  anlayışı ve daha da düşündürücü olanı; mâlûm dâvâ hakkındaki adlî sürecin, Beyaz Saray sözcüsü Mike Hammer tarafından şeffafiyetinden emin olunmak(!) istenmesi! (Türkiye, 27 Kasım 1999)

Yine gözünü kırpmadan, Korsika’lı bir ayrılıkçı lideri 28 yıl hapis cezasına çarptıran Fransa’nın (Türkiye, 26 Kasım 1999), aynı durumla karşı karşıya olan ve aynı şeyi yapan Türk Devleti’ne karşı  “İnsan Hakları” Havarisi  geçinmesi!

Velhasıl Batı’nın halkına değil ama hükümetlerine  -münasebetlerimizi sürdürmek şartıyla-  asla güvenmememiz gerektiğini hiç unutmamalıyız.