18.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 928

Davayı Anlatmak Tanıtmakla Başlar

0

 

Batı halkını ayrı, Batı hükümetlerini ayrı düşünmek lâzım. Çünkü halk; gerçekleri doğru bildiği ve hükümetlerince şartlandırılmadıkları takdirde, insaflı ve hakşinas olur. Zira bir milletin tamamının yanlışta toplanması ve bâtılda birlik teşkil etmesi imkânsızdır. Şüphesiz fert bazında aşırı düşünenlerin çıkması tabiidir.

Bundan dolayı Batı halkı, Türk devleti tarafından aydınlatılmalıdır. Çünkü Batı, kendi kamuoyundan korkar ve çekinir. Batı’da insan hayatı çok önemlidir. Bir kişinin burnu kanasa, halk ayağa kalkar. Nitekim Batı’nın bâzı durumlarda kara harekâtına kalkışamayışının temelinde  -ölümler karşısında-  halkın göstereceği tepkiden çekinmesinin payı büyüktür.

Batılı devletler, hükümetler ve dış işleri, Türkiye gerçeklerini çok iyi biliyorlar. Fakat politikaları icabı, hem kendileri bilmezden geliyor; hem de halkı gerçek mânâda bilgilendirmekten kaçınıyorlar. Basın ve televizyonları da bu hususta Batılı devletlere yardımcı oluyor.

Çünkü doğruları bilen halka rağmen; haksız, yersiz ve adaletsiz temellere dayanan dış politikalarını yürütmekte zorlanırlar.  Halk hakikati bilse infial duyabilir. Uğursuz politikalarına karşı  çıkabilir. Batılı hükümetleri güç durumda bırakabilir.

Bu yüzden Batılı devletler; kendilerini halkın nabzına kulak vermek zorunda hissederler. Öyle ise Batılı ülke insanlarını aydınlatmak ve bu hususta faaliyetlerde bulunmak çok elzem ve zarurîdir. Çünkü Batı’da hükümetler kendi kamuoyunu tatmin etmek ve halka cidden inandırıcı olmak zorunda.

İşte bu yüzden, sözde hür Batı basın ve televizyonları; halktan ve kamuoyundan maalesef, hem tarihî hem de güncel gerçekleri saklıyor.  Gerçeklerin; ancak yüzde bir iki, en çok yüzde beşini; o da tahrif edip bozarak nazara veriyorlar.

“Cumhurbaşkanımız demeçler veriyor, Yunanlıları, hâlâ kendine gelemeyen komşularımızı uyarmaya çalışıyor. PKK terörünün Türkiye’ye nelere mal olduğunu anlatıyor. Başbakan çıkıyor, Apo’nun yalnız 30 ( – 40) bin kadın, erkek, çocuk Türk ve Kürt’ü insafsızca öldürdüğünü açıklıyor. Hattâ ve hattâ, Amerikalılar ellerinde belgelerle tanıklık ediyorlar ki, ‘PKK, zâlim bir terör örgütüdür. Hem de Batı dünyasının eroin pazarını yönetmektedir.’

“Bütün bunların ne kadarı Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de ve komşularının medyasında yer alıyor biliyor musunuz? Ancak ve ancak yüzde 5’i…O da tahrif edilerek!..

“PKK terör örgütüdür…PKK uyuşturucu ticareti ve haraç ile yaşıyor diyenler çıkıyor…Yüzde 1-2 o kadar…

“Avrupa’da TV kanallarının çoğunda haftanın birkaç gecesi; Türkiye, terörist Apo gibi sorunları konu yapan açık oturumlar var…Oralarda genellikle Türkler hariç, tüm taraflar konuşuyorlar, bize haksız, yalan iftiralar atıyorlar…Bunlar âdeta kurulmuş tezgâh!..

“Yahu, cumhurbaşkanımızdan başbakan’a, bakanlara kadar yapılan açıklamalar ne kadar belgesel, ne kadar doğru olursa olsun yer vermiyorlar ki!..Adamlar şartlanmış, her biri kendi ülkesinin vazgeçilmez çıkarını asla unutmuyor…Yıllardır, çifte standardı öğrenemedik mi?” (Yılmaz Çetiner, Milliyet, 11 Mart 1999)

İngilizler “Mağlûbiyetin pençesinden zaferi söküp almak!” mânâsındaki atasözlerini; Türklere: “Zaferin pençesinden mağlûbiyeti söküp almak!” şeklinde uyarlamışlar.

60

Yâni “Türkler zafere, başarıya en fazla yaklaştıkları kritik dönemlerde muhakkak bir hata yapar ve bütün bir iyi gidişâtı tam da zafere imza atacakken aleyhlerine çevirirler,…” demek istemişlerdir.

Hakikaten İngiltere’de…hem  hükümet yetkilileri hem de sıradan vatandaş Kıbrıs’taki Türk varlığını ‘İŞGALCİ’ olarak görmektedirler.

Nitekim Türk askeri Kıbrıs’a garantörlük hakkını kullanarak çıktığı , harekâtın cuntacı Nikos Sampson’un darbe yaptıktan  sonra Türklerin katledilmesini önlemek için yapıldığı, daha önce yine Türklerin katledilmesini önlemek için 2 kez harekâta teşebbüs edildiği; ancak uluslar arası baskılar sonucu vazgeçildiği anlatıldığında; çoğunun bunlardan haberi bile olmadığı görülmüştür.

Yüzde yüz haklı  olduğumuz Kıbrıs dâvasında da, kendimizi anlatamamamız…bizi dünya kamuoyu önünde haksız duruma düşürmüştür. (Selçuk Gültaşlı, Zaman, 7 temmuz 1999)

Londra, Hemstead’ta Can Ataklı  “gazeteci”  diye tanıtılınca, ne kadar İngiliz varsa, kendisini soru yağmuruna tutarlar. Tabiî sordukları tek konu:  “PKK sorunu” dur.

Hemen hepsi öğretmen, doktor, uluslararası ticaret yapan v.b. kimseler; üstelik aklı başında ve etkin kişiler oldukları hâlde  “Kürt bölgesini gördünüz mü hiç?”  diye sorarlar.

Yazarımız, Türkiye’de sırf Kürtlerden ibaret  “Kürt bölgesi”  diye özel bir bölge olmadığını nasıl anlatması gerektiği hususunda bir an duraklar. Çünkü kendi medyalarında Türkiye aleyhtarı öyle bir bombardıman vardır ki; İngiliz halkının başka türlü düşünmeleri imkânsızdır.

Onlara  “Kürt ve Türk halkı arasında hiç bir sorun olmadığını”  anlatır. PKK’nın bir terör örgütü olduğunu söyler. En ünlü ve etkin isimler arasında Kürt kökenliler bulunduğunu; Kürt kökenlilerin Başbakanlık, Meclis Başkanlığı bile yaptıklarını ve Kürt kökenlilerin tüm Türkiye’de yaşadıklarını belirtir.

Duydukları ve TV ekranlarından gördükleri Türkiye’nin böyle olmadığını söyleyen İngiliz halkı, bu açıklamalar karşısında çok şaşırır. Çünkü zihinlerindeki Türkiye sanki eski Almanya gibi iki parçadan oluşuyor. Sanki bir tarafta Türkler, öte tarafta Kürtler var sanıyorlar. (Can Ataklı, Sabah, 17 Temmuz 1999)

“Bir dâvâyı anlatmak, önce onu tanıtmakla başlar.” (Mustafa Aşula, Türkiye, 25 Kasım 1998)

“Batı’da paranın açtığı kapı çok!..Bastıracaksınız dolarları, ilân, reklam verecek, kitaplar yazdıracaksınız, makaleler ısmarlayacaksınız…Bakın görün, tüm Avrupa kamuoyu Türk halkının başına musallat olan teröristlerin, nihayet onları da teslim alacağını öğrenir mi öğrenmez mi?

“Öcalan’ın yakalandığı gün…İtalyanların terörist Apo’ya neredeyse şövalyelik ünvanı vereceği sırada Türk iş adamları…Avrupa’da, özellikle İtalya’da medyaya paralı ilânlar verdiler. O günler müthiş etkili oldu. Batı kamuoyunda seyredilen görüntüler…Avrupalılar biraz daha öğrendiler PKK’nın nasıl bir terör örgütü olduğunu.

“Tanıtıma milyonlarca dolar sarfedilmesi gerek…PKK’nın topladığı haraç kadar parayı kendi gönlümüzle veremiyor muyuz? Yazık!..

“Nail Keçili’nin yaptırdığı, TV ve basında yer alan görüntüler PKK’yı çılgına çevirdi. Batı’nın uygar insanlarını kısmen de olsa uyardı…Ama meğer barutumuz bir atımlıkmış, arkası gelmedi. Ve bu vurucu reklamlar Nail Keçili’yi yabancı ortağından etti!” (Yılmaz Çetiner, Milliyet, 11 Mart 1999)

Demek ki yazının başında dediğimiz gibi, Batı kamuoyunu bilgilendirmekte nâmütenahi yâni sonsuz faydalar var. Nitekim, bunun eksikliğinin nelere müncer olduğu / nasıl bir sonuç doğurduğu ortada.

61 – 64

Müminlerin Özellikleri (1)

Yüce Allah, insanoğlunu en güzel bir biçimde yaratmış (Tîn, 95/4), onu şan ve şeref sahibi kılmış (İsrâ, 17/70 ) ve yeryüzünün halifesi yapmıştır. (Bakara, 2/30) Kur’an-ı Kerim’de insanın kendisine bahşedilen bu üstün vasıflarını koruyabilmesinin, dünya ve ahirette hüsrana uğramaktan kurtuluşunun yolunun da iman etmekten ve salih ameller işlemekten geçtiği belirtilmiştir. (Tîn, 95/6; Asr, 103/2-3) Bu demek oluyor ki, insanı, diğer varlıklardan daha değerli ve üstün yapan onun maddî yönü değil, manevî yönüdür. Yani insan, Allah’a kul olması dolayısıyla değer kazanır.

Mü’min; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere iman eden, Allah’ın emirlerine itaat eden, yasaklarından sakınan kimse diye tarif edilmektedir. Mü’min, aynı zamanda iman etmiş olmaktan dolayı kendisi güven içinde olan ve başkalarına da güven veren kimsedir. Kısaca mü’min Allah’a kullukla şereflenerek dünyada huzur ve mutluğa, ahirette ise kurtuluşa erişmiş bahtiyar insandır.

Mü’minlerin Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde belirtilen önemli özelliklerinden bazıları şunlardır:

•1. Namazlarını huşu içinde kılarlar

Namaz, dinimizin imandan sonra gelen en önemli emri; Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ifadesiyle dinin direği ve İslam’ın beş esasından biridir. (Buharî, İman, 1,2) Kulluğun en zirve noktası ve ibadetlerin özü mesabesinde olan namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan en büyük ibadettir. (Ankebût, 29/45)

Namazın ayet ve hadislerde ifade edilen nitelikte bir ibadet kıvamı kazanabilmesi ve kişiye fayda sağlayabilmesi için huşu ile yerine getirilmesi gerekmektedir. Namazda huşu; kişinin Allah’ın huzurunda bulunduğunun şuuruna ererek, kalbini dünya sevgisi ve meşguliyetlerinden uzak tutarak, Allah’a karşı tam bir saygıyla namaz kılmasıdır. En açık ifadeyle Peygamberimiz (s.a.s.)’in “ihsan”ı tarif ederken buyurduğu gibi namazı, Allah’a, sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir. (Buharî, İman, 37) kılmaktır.

Yüce Allah, namazını huşu içinde ve devamlı olarak kılanların kurtuluşa eren, Firdevs cennetlerinde ebedî olarak kalacak kimselerden olduğunu bildirmiştir. (Mü’minûn, 23/1-11) Hz. Peygamber (s.a.s.) de Yüce Allah’ın, namazlarını huşu içinde kılan kimseleri bağışlayacağını haber vermiştir. (Ebu Davud, Salat, 9)

•2. Faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler

Mü’min, faydasız şeylerle geçirdiği zaman nimetinden hesaba çekileceğinin şuurunda olarak Yüce Rabbimizin kendisine ihsan ettiği ömür sermayesini en iyi şekilde değerlendirmelidir. Zira olgun mü’minin özelliklerinden birisi de, kendisine, ailesine, topluma, maddî-manevî hiçbir faydası olmayan, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmesidir. Kur’an’da, “Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler” (Mü’minûn, 23/3)  buyrularak, mü’minlerin bu yönüne dikkat çekilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şerifinde; “Boş ve faydasız işleri terk etmek kişinin İslamiyetinin güzelliğindendir” (Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12) buyurmuştur.

•3. Allah yolunda infakta bulunurlar, zekâtlarını verirler

Olgun mü’minlerin niteliklerinden biri de zekâtı vermeleri, en geniş anlamıyla Allah tarafından kendilerine bahşedilen nimetleri, yine O’nun rızası için ihtiyaç sahiplerine ve hayır işlerine infak etmeleridir. Mü’minlerin bu özellikleri Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilmiştir: “Onlar ki, zekâtı öderler.” (Mü’minûn, 23/4)  “Kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler.” (Bakara, 2/3)

Zekât, İslam’ın temel ibadetlerinden birisi, dinen zengin sayılan mü’minlerin yerine getirmesi gereken dinî bir görevdir. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette mü’minler zekât vermeye (Bakara, 2/43; Tevbe, 9/103; Zâriyât, 51/19) ve infakta bulunmaya (Bkz. Bakara 2/267, 272, 274) teşvik edilmektedir. Mal biriktirip Allah yolunda harcamayanlar için ise can yakıcı bir azap olduğu haber verilmektedir.  (Tevbe, 9/34)

•4. İffetlidirler, namuslarını korurlar

Allah’ın mü’min kulları son derece iffet sahibidirler. Meşru yolların dışında ırz ve namuslarını korurlar. “Onlar ki, ırzlarını korurlar” (Mü’minûn, 23/5)  ayet-i kerimesinde onların bu özellikleri övülmüştür. Kur’an’da, “Zina yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur” (İsrâ, 17/32) buyrularak, inananlar aile ve toplum hayatını felç eden, neslin bozulmasına neden olan zinaya karşı uyarılmıştır. Mü’minlerin iffet ve namuslarını korumaları emredilmiş, bunun için de evlenmek teşvik edilmiş, (Nûr, 24/32-33) ayrıca “Gözler harama bakmaktan sakındırılmıştır.” (Nur, 24/30-31)

(Haftaya devam edecek)

Elaziz’de Birkaç Gün

Uçaktan iner inmez, yarınki Türkiye’nin ruh mimarları olacak değerli akademisyen Yrd. Doç. Dr. Birol Azar ve bu hocaların ayrıcalıklı öğrencileri olma şansını elde etmiş atak, yorulmak bilmeyen, çalışkan edebiyat talebesi Talat Özer karşıladı beni.

Sonra davetli olduğum Fırat Üniversitesi Kampüsü’ne giderek bölüm yöneticisi ve Elazığ Aydınlar Ocağı Başkanı, üretken ve paylaşan öğretim üyesi Doç. Dr. Tarık Özcan’ın odasında soluklandık. Odanın dört bir yanı kitap, anlaşılıyor ki kitap ölçü. Tarık Özcan İkindi Işığı şiirlerinin şairi, Bizim Külliye Dergisi’nin kurucusu, İlhan Berk’i yazmış, Şair ve Sözün Şairi Oktay Rıfat’ı kaleme almış, Şiirin Kıyısında Bir Ömür Nurullah Ataç’ı kitaplaştırmış bir akademisyen. Peki şimdiki çalışması derseniz? Bir Hisar Şairi olan Süleyman Bektaş’ı hazırlamış. Doğan Hızlan’ın juri başkanı, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın üye olduğu yarışmada  birincilik alan Süleyman Bektaş, Kıbrıs Şiiriyle de özel mansiyon almış bir sanatçı. Merhum Bektaş için Bursa’ya gitmiş, varisleriyle görüşmüş, zemin kattan 4 valiz dolusu arşivi ve belgeleri almış, tek tek incelemiş. Şimdi kitap neşri için Elazığ’da Manas Yayıncılıkta gün sayıyor: Süleyman Bektaş Sanat-ı Tahrir ve edebiyat. Aziz dostum Elazığ Aydınlar Ocağı’nın bir önceki başkanı rahmetli Nuretttin Ergücü’den konuştuk. Her Elazığ ziyaretimde merhumlar Bediüzzaman’ın talebelerinden Albay Hulusi ile Nurettin Ergücü’ne mezarlarına

gider, dua ederim. Bu defa olmadı, olduğumuz yerden fatiha gönderdim.

YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURUNA NEFES VERENLER

Sohbetin orta yeriden Sivas’tan yola çıkan Manas Yayıncılık’ın daha doğrusu platformunun lokomotiflerinden, başsuvari Şener Bulut ve Hadi Önal Beylerin Elazığ’a girdikleri haberini aldım. Manas’a davet ediyorlardı. Avukat Rüstem Septioğlu, “Sevgili duyguların gündüz olur gecesi/ Sevgi ile çözülür şu hayat bilmecesi/ Sevgi tüm kutsallıkta yücelerin yücesi/ Sevgi tüm insanlığın en büyük güvencesi” diyen Şair ve emekli öğretmen Tuncer Sönmez, Neyzen ve Bestekar Doğan Sever, Öğretmen , Şair M. Faik Güngör, Meteorolog Şair Hasan Ergün Yılmaz, yine Öğretmen Şair R. Mithat Yılmaz ile doktora öğrencisi Ömer Karaoğlan ile birlikte olduk. 70’i aşkın yakın bir çoğu ansiklopedik ve itibar yayını olmak üzere her yan kitap. Şener Bulut anlattı:

-25 yıl önce Kültür Bakanlığı Kitapevi’nde çalışarak kitaplarla tanıştım, dostluk edindim. Sonra Ankara’dan ayrılarak Elazığ’a memleketime geldim. 1992’den bu yana Hazar Şiir Akşamları’nı düzenliyoruz. Her gönüllü düşünce, kültür ve sanat dalını kucakladığımız Manas 2006’da kuruldu. Bugüne kadar 300 etkinlik ve 70’i aşkın kitap yayınlamışız. Azeri Sanatçı Elmas Yıldırım’ın 100. Doğum Yıldönümünü Elazığ’da kutladık. “Elazığ Çelengi” Bakü’de yayınlandı. Artık gençlerimiz de bu programları fark ediyorlar. Arkadaşlarımız mütevazi ancak Türkiye ile buluşan aydınlarımızdır.

Manas’ın faaliyetlerinde müzik de var. Yöre müziği de sanat müziği de. Şiir de öyle. Vefat etmiş sanatçıları da unutmuyor, gündeme taşıyorlar. Çoğu zaman üniversite ile işbirliği yapılıyor. Bütün bunlar istense de istenmese de şehre heyecan kazandırıyor bittabi. Manas’ın önemli bir yanı komşu illerle sürekli temas halindeler, sanat, kültür ve edebiyat endeksli dayanışmayı artırıyorlar. Devlet bu çalışmalara sadece saygı ile bakıyor o kadar. Bölgenin ve şehrin zenginliğine sahip çıkan sivil toplum önemsenmiyor, öne çıkarılmıyor. Tam tersi Müzik Konservatuvar Derneği kiracı olduğu yerden derdest edilmiş. Öte yandan terör ve göçler her hususu etkiliyor. Manas Diyarbakır ile Sivas’ı buluşturmuş mesela. Hiç bir zaman siyasi gözlükle bakılmıyor programlarda. Malazgirt törenlerini ilk gerçekleştiren de kamudan önce Manas Platformu olmuş.

MEVLANA’YI NASIL BİLMELİYİZ?

Sohbetin en sıcak yerinde bir başka telefon daha gelmez mi? Koçoğlu’nda yöresel yemeklere konuğuz. Ankara’dan Prof. Dr. Nurullah Çetin de teşrif etmiş. DTCF öğretim üyesi Prof. Çetin aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mızın da başkan yardımcısı. Velüd ve paylaşan bir milli fikir ve bilim adamı. Sarılıyoruz birbirimize ve bol köfteli sofraya demir atıyoruz. Bu mutfak kültürü bile; değil bir kenti, bir ülkeyi tanıtmaya yeter de artar bile.

Akşam isminde Türkçe eksiği olan, ancak güzel programlar yapan Elazığ Yazar, Şair ve Güzel Sanatlar Derneği’nin etkinliği vardı. Kısa adı ELAYŞAD olan bu sivil toplumun başkanı Ömer Faruk Elçi’ye de bunu anlattım. Mevlana’nın 740. Vuslat Yılı’nda Prof. Dr. Nurullah Çetin Mevlana Aydınlatması’nı anlatacak. Öğretmenler Evi’ne gittik bu amaçla. Salon dolu. 4. Murat filminde ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek belgeselinde oynayan Tiyatro Sanatçısı Rıdvan Dağlar ile tanıştık. Nihat Genç’in Çiçekleri Sarı Kıza Yedirdim’ini sahnelemişler. Elazığ Genç Tiyatro Oyuncuları ve Sanatçıları Dernek Başkanı Levent Genç ise “Yolyolağ Fehmi” komedisini sahneye hazırlıyor. Yanımda Bizim külliye Dergisi sahibi

ve yönetmeni aziz dostum Nazım Payam oturuyor. Türk Yurdu’ndaki Nevzat Köseoğlu ve Dünyaya Söyleyecek Sözümüz Var başlıklı yazımı okumuş, anlattı.

Prof. Dr. Nurullah Çetin’e göre üç Mevlana anlatılıyor. Birincisi folklorik, ikincisi oryantalist, üçüncüsü ve ideal olanı örnek ve model insan Mevlana. Farabi, Gazali ve Mevlana üç kamil insandır. Batıda Ömer Hayyam ve Mevlana kulüpleri var. Oryantalist batı doğuyu itibarsızlaştırmak istiyor; bunu hümanizimle ölçüyor ve duygu ve düşünce adamları olarak değerlendiriyor. Uydurmalara başlıyor “ne olursan ol yine gel” gibi. Bu Mevlana’nın değildir. Bununla Mevlana’nın İslam olan köklerini kesmek istiyorlar. Hümanizm insanın tanrılaşmasıdır. Buna göre yaratıcılık insandadır! Yok böyle bir şey. Oysa insan İslama göre kibir ve hırstan arınmalıdır. Ayrılıklardan şikayet etmiştir Mevlana. Şebi Aruz kavuşmadır.

Mevlana’nın Mevlasına kavuşmasıdır, yaradanına kavuşmasıdır. “Hamdım, yandım, piştim” diyor Mevlana ve insan iyi bir ayna olursa insanı kamil demektir. Kendini aynada görür.

ÜNİVERSİTELER ŞEHİR VE HALK İLE ÖRTÜŞMELİ

Akşam geç saatlerde şehre kısa bir turla göz attık. Öğrencilerin her ilimizde taktığı adla Mecburiyet Caddesi’nde gezindik. Canlı bir kent Elazığ; cıvıl cıvıl. Üniversite Misafirhanesi yeni restorasyondan geçmiş. Müteahhit teslim etmiş ama eksiklikleri var. Mesela siz hiç havlu asamadığınız duş gördünüz mü? Kahvaltıdan sonra Fırat Üniversitesi’nde nezaket ziyaretleri yaptık. Üniversite 30 bin öğrenciye ev sahipliği yapıyor. Lokal de, otopark da, fiziki mekan da artık yeterli değil. Arazisi olduğu Malatya yoluna taşınacakmış kampüs. Bunu istemeyenler de var. Ben üniversitelerimizin şehir ve halk ile örtüşmesinden yanayım. Yrd. Doç. Dr. Hasan Şener benim için sürpriz oldu. Demek hala Kilis Üniversitesi’nden ayrılmalar sürüyor, değerli ilim adamlarını muhafaza edemiyor Kilis. Üstelik bu kaçıncı.

Dr. Hasan Şener daha ortada hiç bir şey yokken Sosyal Bilimler Ensitütüsü’ne müdür olarak Kilis’te hizmet verdi. YÖK eski Başkanvekili Uygur Tazebay’dan aldığı adres ve telefonlarla Kilisli Akademisyenleri üniversiteye davet etmişti. Ancak kimse gelmemişti. Yükü Prof. Dr. Hikmet Celkan ile birlikte omuzlamışlar. Dr. Hasan Şener “Osmanlı Üniversitesinde Mantık Fakültesi Kilis” diyor çalışmasında. Nabi’nin Şiirlerinde Haleb’i bulup çıkarmış. Suriye’de de dersler vermiş. Kilisli Muallim Rıfat ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu’nu omuzlamış.

Kilis’e ilk geldiği günlerde Şair, yazar, bir Kilis Bilgesi Tarihçi Hasan Şahmaran’la tanışmak istemiş. Gitmiş, sanayideki dükkanında eli yüzü yağ içinde bir arabanın altında aracı tamir ederken bulmuş bu fikir adamımızı. “Ne vardı?” diye sorunca Dr. Hasan Şener “Sizinle tanışmaya geldim” demiş. Hasan Şahmaran elindeki ve yüzündeki yağları havluya silerek “Demek hala bu memlekette benim gibi aykırı insanlar bulunuyor?” deyivermiş. Sevincini örtmüş. Oturup sohbete başlamışlar. Oturuş o oturuş, hukukları armış, dostlukları kavileşmiş.

BU HOCALAR VE GENÇLER UMUT VERİYOR

Prof. Dr. Bahattin Ögel adını vermiş Fırat Üniversitesi bir anfiye. Bu değerli ilim adamının salonunda konuştum gençlere Prof. Dr. Nurullah Çetin ile birlikte. Hazırlığı ise Birol Azar hoca başkanlığında Servet Akpınar, Murat Çetinkaya ve Özkan Gökalp ile Talat Özer yapmışlar. Başarılı bir etkinlik ve çalışmaydı. Ön sırada hocalarımız oturuyor, geride gençler, ancak boş yer yok, salonda ayakta dinleyenlerin sayısı oturanlardan fazla. Motive etmeye çalıştım, örnekler verdim gençlere “sakın ha sakın ümitsizliğe düşmeyin, sizler yarınki medeniyetimizin mimarlarısınız” dedim. Bunlar yüreğimden gelen aktarmalardı. Gençlerle resim çektirdik, sohbet ettik, sorularına cevaplar verdim. Kitaplar imzalandı sonra.

Çaya Prof. Dr. Esma Şimşek Hocahanım davet etti. Halk kültürü uzmanı ve İletişim Fakültesi eski dekanı. Odası halk kültürü ögeleriyle dolu, bir müze gibi. Sibirya’daki Türklerinden bahsetti; “80 Yaşında bir Türk’dü hiç unutmuyorum. Şaman dinine mensuptu. Odası kitapla doluydu ve kendisi de o yaşta hala kitap okuyordu!” Üzülüyoruz hepimiz İslamın ilk emri “oku” olmasına rağmen.O akşam genç akademisyenler Hasan Şener ve Birol Azar ile birlikte şehir merkezine indik. Sanki benim ki de iş. Ekşi mişmiş bastığı (kayısı pestili) arıyoruz. Bulamadık. Dostları üzdüm ve yordum bu aramada. Keşke söylemeseydim. Ağzımdan çıktı bir kere, nostalji yapmak istedim. Kilis’teki çocukluğumu andım galiba. Vizyon’da salep içtik herkesin sigarayı fosur fosur çektiği bu kahvede. Vali böyle yerlere basakın yapıyormuş ama daha etkisi görülmemiş galiba. Üstelik gençlerin daha fazla uğradığı merkezler burası. Saç Tasarım Merkezi takma adıyla Berber’in adını değiştirmiş bazı esnaf. Bir kısmı da “öğrencinin, askerin, memurun, işsizin berberi” diye reklam ediyor. Hele bunlardan bir tanesi bilet vererek piyango bile düzenliyormuş müşterilerine. Vizyon’da Ziraat Kupası maçını izledik. Daha doğrusu gözlerimiz hep oraya kaydı. Gakkoşlar Elazığspor’u hiç yalnız bırakmıyor, hele Antalya ve Karabükspor’u yenmeleri destanlaşmış kentte.

ANADOLU İLLERİ İÇİN DE GEÇERLİ BİR ANALİZ

THY, Anadolu Jet, İzair, Pegasus, Onur Air ve Bora Jet ile 22 sefer var her gün İstanbul Ankara, İzmir, Adana ve Kıbrıs’a. 53 sağlık tesisi hizmet veriyor. Fırat, Haber, Günışığı, Nurhak, Turan, Uluova, Yeniçağ, Yeniufuk günlük gazete olarak yayınlanıyor. Mücahit Yanılmaz AK Partiden aday yerel yönetim için, Haluk Arslan da Saadet Partisi’nden. Her ikisi de iddialı. MHP ise “sessiz ve derinden gidiyor” dendi. Günışığı’nda Bedrettin Keleştimur’un “göçlerin analizi”de bütün illerimiz için geçerli bir değerlendirme. Buna göre; kentlerde kırsal nüfus azalıyor, şehirler çoğalıyor. Oran yer değiştirdi. Elazığ’ın kent kültürü çok güçlü ama bu dönüşüm ve değişim içinde nasıl korunacak? Çünkü şehir kültürü her zaman dinamik olmalıdır. Elazığ son iki yıl içinde 40 bin beyin ve sermaye göçü verdi, Bingöl’den 32 bin, Tunceli’den 21 bin, Diyarbakır’dan 12 bin, Malatya’dan 5 bin insan ise Elazığ’a yerleşti. Boşanmalar artıyor, ailelerde çözülmeler dikkat çekecek kadar önemli. Nesli ve hayatı korumanın ehemmiyeti böylece daha iyi ortaya çıkıyor. İşsizlik artıyor, sosyal kirlenme sürüyor. Göçlerle küçülen tarım alanları alakayı ve verimi azaltıyor. Hepsi çözüm bekliyor.

Galiba artık ekonomik kalkınma stratejileri kadar sosyal ve kültürel projelerin de üretilmesi hayati ehemmiyet arz ediyor. İki değerli akademisyen uçağa binene kadar beni yalnız bırakmadılar. Teşekkürler aziz Elazizliler.

Son 20 Yılın Kısa Yorumu

Büyük Ortadoğu Projesi’ni kurgulayanların Kürt kartını açması, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki en samimi dost ve müttefiki olan, O’nunla omuz omuza Kore’de evlatlarını şehit veren Türk Milleti’nin güven ve sevgisini yok etmiş, kalbini kırmış ve sırtından bıçaklanmış hissini uyandırmıştır.

A, B, C, D, F vs. planlar ara projeler olup, netice itibarıyla, karşı durulması imkansız görünen dünya devi Amerika Birleşik Devletleri’nin önünde tercih yapması gereken 2 temel stratejik plan bulunmaktadır:

  • 1. Türk Milleti’ni topyekün tarihten silmek,
  • 2. Samimi adımlar atarak bu saf, temiz, duygusal ve güvenilir milletin gönlünü yeniden kazanmak.

İnsanı tüketim aracı olarak gören, onun duygularını hiçe sayan ve  uluslararası ilişkileri tek taraflı günübirlik çıkar ilişkisi olarak ele alanlar yanılırlar.

Masalsı ve duygusal görünse de; toplumların da kalpleri vardır ve bir kez kırıldı mı onarmak oldukça zordur. Gücün getirdiği hırs, küçümseme, umursamazlık, tepeden inme yöneticilerin sağladığı başarılar ve zafer sarhoşluğundan uzaklaşıldığında görülecektir ki, tarih boyunca hiçbir devlet ilelebet baki kalamamıştır ve kalamayacaktır.

Devletler de, aynen insanlar gibi, başka toplumların dostluklarını ve desteklerini kazandıkça güçlerine güç katarlar ve onlarla kol kola girdiklerinde aslında kendi ömürlerini uzatırlar. Zira, ortaya çıkan sinerji daha büyük ve kolay elde edilen başarıların kapısını aralar. Buna mukabil, küçücük bir sivrisinek bile koskoca sultanları alt etmeyi başarabilir.

Sözün özü; karar verme önceliği -tarihte dönem dönem Türk Milleti’nin olduğu gibi- her zaman güçlü olanındır. Ferman padişahındır…

Yine Krizi İyi Yönetemedin Usta(!)

Sayın Tayyip ERDOĞAN USTA(!), yine yaşanan ağır krizi, bunalımı iyi yönetemedin.

Bakın, Hakan FİDAN’ın sorgulanmak istenmesinden beri ağır krizler yaşanmaktadır. Bu yaşanan krizlerin tamamında ERDOĞAN, sadece kin, intikam ve kamplaşma, keskinleştirme anlayışı ile hareket etmektedir.

Daha sakin, daha yapıcı, daha toparlayıcı, bulunduğu konuma daha yakışan tavırlar yerine, daha dağıtıcı, daha ayrıştırıcı, daha küstürücü ve daha tehlikeli ve daha korkulu tavırlar sergilemektedir.

Düşünebiliyor musunuz?

Hangi nedenle olursa olsun, MİT Müsteşarı sorguya alınmak isteniyor. Bunun için hemen bir kanun çıkarıyorsunuz. Neden korkuyorsunuz? Biz Türk Milleti olarak, bu sorgulanmanın nedenlerini, konular ortaya çıkınca anlar ve doğruyu buluruz. Ama, siz aceleyle ve kanunla bu sorgulanmayı engellerseniz, o zaman, tam da size tuzak kuruyorlar dediğiniz insanların gözümüzde haklı oldukları kanaatini uyandırırsın.

Sayın ERDOĞAN, sana keskin olarak bağlanmış olup da, reis sen alacağın kelleleri bilirsin gibi ipe sapa gelmez lafları söyleyenlere bakıp aldanma.

Gezi olaylarında yine krizi iyi yönetemedin. Cumhurbaşkanı ve Baş Yardımcın birkaç gün içinde mesajları aldıklarını söyledikleri halde, sen hem o kişilere ve hem de herkese olmadık laflar söyledin. Halbuki çok basitti. Mesajları aldık deseydin iş biterdi ve senin üzerinden yük bir nebze olsun kalkabilirdi, en azından akılcı düşünmeye çalışanlar açısından.

Sen ne yaptın?

Yüzde elliyi evde tutmakta zorlanıyorum,

Düşmanlar,camide içki içtiler,

Her yerde mitingler yapmalar,

Başörtülü kadınları dövdüler,                                                                                                                                                       

Polis kahramandır gibi birçok ilginç ve kutuplaştırıcı ifadelerle hem toplumdaki algıyı ve hem de en yakınlarındaki bağlılığı değiştirdin ve yine kötü bir kriz yönetme örneği gösterdin.

Gelelim, son Büyük Rüşvet Operasyonuna!

Dünyanın hiçbir yerinde, bir idareci böyle bir kriz yönetme uygulaması yapamaz, yapmaz.

Bu sözleri tutuklama olmasaydı, bu kadar rahat söyleyemezdim. Ama, tutuklama olunca çok rahat söyleyebilirim.

Bir kere, oğlu tutuklanan bir İçişleri Bakanı bugün itibariyle(Pazar) hâlâ görevde. Bunu kabullenmek mümkün değil. Oğlu tutuklanan bir kişi en önemli kararları verecek makamda oturmaya devam ediyor. Kaldı ki, bu kişinin oğlu ile konuşmaları da çarşaf, çarşaf ortalıkta dolaşıyor.

Ama, bağırıyorlar değil mi?

EĞİLME, DİK DUR!

Şimdi!

Yapılan yolsuzluk, rüşvet, talan karşısında, yapan kim olursa olsun üzerine gitmek midir dik durmak, yoksa korktuğunu, çekindiğini, bir şeyler gizlediğini göstermek pahasına bu yapılan operasyona müdahale etmek midir dik durmak?

Bakın, operasyona müdahale ettiniz ve savcı sayısını artırdınız, ama, aynı savcılar ortak oy ile tutuklanma talebinde bulundular.

Peki, neden?

Çünkü, biz anlıyoruz ki, gizlenecek, saklanacak gibi değil bu yolsuzluk, rüşvet iddiaları. Hatta, tahminlerimizden bile büyük bir talan var ve hatta ucunun nereye gideceği belli OLAN bir talan var.

Bugün, sadece CHP ve MHP değil, diğer partiler de çok sert açıklama yapıyorlar. BBP Genel Başkanı DESTİCİ’nin açıklamaları, SP’nin Genel Başkanı KAMALAK’ın açıklamaları ve hatta MÜSİAD Başkanı’nın açıklamaları ne kadar yanlış yolda olduğunu göstermeye yeter de artar bile.

Peki, neden hiçbir krizi iyi yönetemiyorsun? Çünkü, okumuyorsun, okumamışsın ve kerametin kendinden menkul olduğunu zannediyorsun…

İnançlı İnsanların Ümitsiz Olmaya Hakkı Yoktur!

7 Mayıs 2013 Salı günü candan aziz yurdumuz üzerine doğan güneş, aydınlığını da ısısını da kaybetmek üzere…

Savunma maksadıyla söylenen sözler inandırıcı değil. Suçluların bulunup cezalandırılacağına dair hiçbir taahhüt yok. Dış tahrikler hedef alınarak yapılan konuşmalar zevahiri bile kurtarmıyor. Kirli eller, temiz ellere işten el çektirme gayreti içerisinde.

Birkaç ay önce ‘Polis durup dururken kimseyi gözaltına almaz…’ diyenlerin, yakınları gözaltına alınınca polisi; ‘devlet içerisinde devlet oluşturmak‘la suçlayanlara, kim nasıl inanacak?

Türkiye’de olup bitenlerle ilgilenenler hatırlayacaklardır: Aile çevresinden bir yolsuzluklara bulaştığı belirlenince o dönemde zirvede bulunan siyaset adamımız, olaya müdâhil olmamış, yolsuzlukları ortaya çıkaran polis ve savcıları suçlamamış, görev yerlerini değiştirmemişti. Daha üst zirvede iken de yine yakınlarından birinin yolsuzlukları belirlenince de tahkikatın seyrini değiştirecek hiçbir emir vermemişti.

Türkiye ilerliyor. ‘ileri demokrasi‘ bu olsa gerek…

Genelkurmay Başkanı tutuklanırken, hapse mahkûm edilirken ‘devlet içinde devlet‘ yoktu. Siyâsilerin yakınları tutuklanınca birden bire ‘devlet içinde devlet yapılanması‘ oluştu…

Türkiye çok hızlı ilerliyor…

*

Müslümanlık, ahlaklı, dürüst olmayı gerektirir. ‘Kıl beşi, bitir işi‘ Müslümanlığı, ahlaksızların-soysuzların kullandığı naylon maskedir. O maskeyi kullananlar farkında olmayabilirler. Fakat maskelilere bakanlar; kirli yüzleri, kirli elleri, doymak bilmeyen aç gözleri, kemirgen suratları görürler. Görüyorlar. Görmeye devam edecekler.

*

Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) efendimizin adını dillerinden düşürmeyenlerin de Peygamber ahlakı ile donanmış olmaları gerekir. Peygamberimiz, hayatının hiçbir anında, hiç kimseye lânet okumamıştı. O, rahmet Peygamberi idi.

Dünya nimetlerine bağlı insanların, gelir kapılarını kapatanlara hiddet yağdırması bile yadırganası bir hareket iken, ahretten başka düşüncesi-endişesi olmadığına milyonları inandıranların, dün berâber olduklarını lânetler içinde boğma çabaları ayrı bir ıstırap kaynağı olmuştur.

Çok yazık.

*

Bütün bu olumsuzluklar içerisinde, gelen istifa haberleri, ‘temiz bir Türkiye‘ ümitlerini besleyebilecek gelişmeler olmuştur.  

Milyon dolarların nasıl elde edildiğini sorgulamak yerine, muhayyel dış güçleri suçlamak gibi müthiş bir akıl tutulması yaşıyor olsak bile…

Mesnetsiz laflarla milleti kandırabileceğini zannedenler, ancak ve yalnızca kendilerini ve de geçici olarak avutabiliyor olsalar bile…

Enseyi karartmamak gerekir.

Keser döner, sap döner, Gün gelir hesap döner. Uyanık geçinenlerin kendilerine göre hesapları varsa, Cenab-ı Allah’ın da bir hesabı vardır. O hesabın, asırlar boyunca İ’lâ-yi Kelime-t’ullah için kanını sebil gibi akıtan, gül bahçesine girer gibi kara toprağa giren aziz ve necip Türk milletinin aleyhine olmayacaktır.

Görelim Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler.

Tarih Sürecinde Kocaeli Türkmenleri

Orhan Gazi döneminde,AKÇAKOCA’nın da büyük gayret ve emekleri sonunda bugünkü Kocaeli ilimize yerleşen Türkmenlerimiz, tarih süreci içinde ve bu topraklarda yaşamanın yollarını aradılar. Tabii ki yeni toprakları yurt yapmak kolay olmadı.

Üç – beş haneyle kurulan bu Türkmen (manav) köylerindeki evler, birbirine çok yakın yapılır, evler Çandı dediğimiz birbirine geçmeli ağaçlardan yapılırdı. Büyük ve geniş yapılan bu evlerin ortasında büyükçe bir oda olurdu.Tüm aile fertleri bu odada otururdu. Bu büyük odaya  İÇE odası veya KÖŞK denilirdi.

Evin yan pencereleri yoktu. Çünkü bu oda evin ortasında idi. Bu odanın çevresinde ayrıca odalarda mevcuttu. İç oda veya köşk denilen bu odanın yapısı otağ çadırına benzerdi. Orta uç kısmında gökyüzü tarafında küçük bir pencere olurdu. Bu pencerede kar yağınca kapanır, zaman zaman oda karanlık kalırdı. Keten tohumu (bezir) yağı ile yanan kandillerle aydınlatma ihtiyacı karşılanırdı. Soğuktan korunmak için evin ortasına alınan bu odanın, bir köşesinde ateşin devamlı yandığı ocak vardı. Bu ocaklar ısınma,aydınlatma ve yemek pişirmek için kullanılırdı. Bu ocaklarda bol miktarda meşe ve gürgen odunu yakılırdı.

Ocağın sağındaki minder veya pösteke’de  Büyükbaba (Kocabuba)  solundaki minder ve pösteke de ise Büyükanne (Kocaana) otururdu.

Evin altındaki ahırlarda ise hayvanlar barınırdı. Hayvanların evin altında olması, özellikle kışın ısınmaya katkısı olması açısından tercih edilirdi. “Mal canın yongası”dır anlayışı doğrultusunda kışın köye sürüler halinde saldıran kurtlardan da hayvanlar korunmuş olurdu.

Yazın ise, hayvanlar SAYVAN’larda (üstü etrafı kapalı alan), yada AĞIL (üstü açık hayvan barınağı) da olurdu. Hatta ağıllar, genellikle köyden uzak yerlere kurulur, hayvanlara bakan kişilerde  GELİK denilen ağaçtan yapılmış yüksekçe kulübelerde uyurlar ve barınırlardı.

Köyün hayvanları için ortak olarak kullandıkları arazilerde vardı. Bu yerler yöre yöre İYİREK, ÖRÜ ve MERA gibi isimlerle tanımlanırdı.

Köyün içinde veya yakınındaki su kaynağına taştan pınarlar ve çeşmeler yapılır, yanına da hayvanların su içmesi için oluklar oluşturulurdu.

Suya yakın yerlere yapılan ve avlu ile çevrilen BOSTAN’lar oluşturulurdu. Kışlık ve Yazlık sebze ihtiyaçları da bu bostanlardan sağlanırdı.

Fethedilen yerlere koyunumuzla, keçimizle, hayvanlarımızla ve özellikle atlarımızla gelmiştik. Yaşamımızda koyun-keçi çok önemli yer tutar. Süt, peynir, yoğurt, lor, keş, süt çiği, dartı, yün ve kışlık yiyeceklerimizden olan kavurmalar da  bu hayvanlardan elde edilirdi.

Bu arada kışlık yiyeceklerimizde üzüm, elma, armut pekmezi ve son zamanlarda pancardan yapılan pekmezler kışlık yiyeceklerimizde önemli yer tutardı.

Her mevsim yenmek üzere de tarhana ve kuskus yapılırdı.

Bu bölgede yediğimiz çorbalar; kesme çorbası, dımbıl çorbası, uğmaç çorbası ve erişte  çorbalarımız meşhurdur.

Gözleme, bazlama ve cizleme gibi ekmek çeşitlerimiz ise her zaman yapılırdı.

En çok yenilen yemeklerden biri de Etli KEŞKEK’lerimizdir. Mısır unundan ve buğday unundan yapılan DARTILI MALAY’ı da bu arada unutmayalım.

Her evin muhakkak bir veya birkaç atı vardır. O günün şartlarında atlar, ulaşım aracımız,yük taşıyıcımız, çift sürme, tarak çekme ve de harmanda düven (ekin saplarını samana çeviren aygıt) çekicimizdir. Büyüklerin ve gençlerin ömrü, at üstünde geçerdi.

Köye yakın tarlalara buğday ve arpa ekilirdi.

Uzak tarlalara da Keten ve Kapulca (hayvan yemi) ekimi yapılırdı.

Kocaeli ilimizdeki köylerin büyük çoğunluğu, Akçakoca zamanında gelen Türkmen boylarının (manav) temellerini attığı köylerdir. Kandıra, Taşköprü, Araman yöresi, Gebze ve köyleri, Karamürsel – Akçat tarafları, Gölcük Saraylı, Örcün, Değirmendere, Ulaşlı tarafları ve Suadiye (Çepni) gibi…

Bugün bile bu köy ve kasabalarda geçmişin izlerini büyük oranda görmek mümkündür.

Düğünler, nişanlar, misafir karşılamalar, komşuluk ilişkileri imeci anlayışı harman zamanı, harman sonu şenlikleri ve devletle olan ilişkiler gibi birçok konuları da inşallah araştırarak siz okuyucularımıza aktarmaya çalışacağız.

Yamadık Dünyamızı Yırtarak Dinimizden – 1

0

Dua!

Dua dua eller karıncalanmış,

Yıldızlar avuçta gök parçalanmış.

Bed – Dua!

Son yapılan meşhur beddua

İnsanları hem üzdü hem kızdırdı.

Bir hayra da sebep oldu.

Bu bed dua Fethullah hocanın da

Cemaatinde üzerindeki perdeyi kaldırdı.

İnsanlar şoka girince işin bu yönünü pek fark edemediler.

Son yazımda ki derin sorularda böylece cevabını buldu

İşin aslını doğru tespit etmek lazım

Bu savaş AK PARTİ ile Cemaat arasında değil.

Küresel güçler ile AK PARTİ arasında olmaktadır.

Peki, Cemaat’e ne oluyor derseniz.

Onlar küresel güçler tarafından kendilerine verilen rolün gereğini yapıyorlar.

Başarılı olurlar mı?

Allah(cc) iyi niyetli olmayan işlere başarı nasip etmez.

Müslümanların bir “emin” sıfatı vardır.

İlkeli olurlar ya da olmalıdırlar.

Mavi Marmara olayında

Uluslar arası sularda bizim gemimizde katliam yapan

İsrail devleti söz konusu olunca

Üzerinize vazife olmadığı halde

Otoritenin izninden bahsedeceksiniz

Sıra AK PARTİ iktidarına gelince de haramilikten bahsedeceksiniz.

Bu durumun açıklığa kavuşturulması çök önemli

ABD Irak’a bomba yağdırırken

İsrail Filistin’i ve Gazze’yi açlığa ve ölüme terk ederken beddua etmeyen

Hoş görüden bahseden Hoca Efendiye ne oldu?

Yoksa Allah mı şaşırttı?

Son açıklamalarda özrü kabahatinden büyük cinsten.

Aslında beddua etmemiş de insanlar yanlış anlamış.

Tam Aziz Nesinlik bir olay.

Dedim ya bu son olaylar ve beddua Fethullah hocanın dolayısıyla cemaatin üzerindeki perdeyi kaldırdı.

Her insan hata yapabilir.

İyi niyet varsa hatada ısrar edilmez.

YOLSUZLUK VARSA YAPANLARADA

MİLLETE KOMPLO KURANLARA DA

HAKKIMI HELAL ETMİYORUM.

Cemaat CHP yi destekleyecekmiş

Hiç umurumda değil.

Küresel güçler Akparti’yi gözden çıkarınca

Başkası da beklenemezdi.

Bakacağız cemaatin desteği

CHP’yi yerelde ve genelde iktidara taşıyabilecek mi?

Hiç kimsenin iradesi bir başkasına ipotekli değildir.

Devam edecek

Hem Mağrur, Hem Mağdur Olunamaz

0

Garip bir toplum olduk.

Mağdurların, muhaliflerin, güçsüzlerin, yoksulların, mazlumların, ezilenlerin,adaletsizliğe ve kıyıma uğrayanların, doğru, dürüst ve edep sahibi olanların sesi ve soluğu çıkmıyor. 

Buna karşılık mağrurların, muktedirlerin, güçlülerin, varlıklıların, zulmedenlerin, ezenlerin, adaleti katledenlerin, kıyımcıların, yolsuzluk yapan ve yaptıranların, edep ve ahlaktan yoksun olanların ise sesleri ve solukları ise olabildiğince birincilerden daha çok çıkıyor.

Sizin anlayacağınız ikinciler, birincilerden daha cesur, daha atak ve daha cüretkâr…

Bir insan; Hem mağrur, hem mağdur…Hem muktedir, hem muhalif…Hem suçlu, hem güçlü…                                                                                                                                 
Hem bölücü, hem birleştirici…Hem Karun gibi zengin, hem yoksul…                                                                                                       
Hem Müslüman, hem haramzade…Hem adaletsiz, hem âdil…Hem ezen, hem ezilen…Hem kıyan, hem kıyılan…                                                                                                                            
Hem yolsuzluk yapan ve yaptıran, hem doğru ve dürüst…                                                                    
Hem acımasız, hem müşfik, merhametli…                                                                                         
Hem ahlaksız, hem ahlaklı ve edep sahibi                                                                                                             
Olabilir mi?                                                                                                                                                
Olamaz…

Mağdurlar, mazlumlar, ezilenler, soyulanlar ve yoksullar sustukça cesaret gösterip ses çıkartmadıkça, muktedir, zalim ve mağdurların sesleri daha çok çıkacak, arsızlıkları ve yüzsüzlükleri daha çok artacaktır.

İstiklal Harbi kahramanlarından, İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün meşhur bir sözü vardır:

Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.”

İçinde bulunduğumuz durumdan rahatsız olanlara sesleniyorum. Yer yerinden oynuyor. Halka karşı ağlayanlar, meğer malı götürüp gülüyorlarmış. Bu olanlardan, bunları yapanlardan şikayetçi isen karnından konuşmayacaksın. Başkasından beklemeyeceksin, kendin ortaya çıkıp sesini yükselteceksin.   Bugün sesiniz çıkmazsa ne zaman çıkacak… Yoksa mağdur rolündeki mağrurlar ensende boza pişirmeye, saçı bitmemiş yetimin hakkını götürmeye devam edecekler. Son sızlanma ve pişmanlık fayda etmez.

“Sofrayı Kuran Kaldırsın”

0

Zaten öyle de oluyor. 1947‘den beri.. Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan çizgisi bilhassa.. 60 İhtilalinin ikinci perdesi, 71 Muhtırası, 80 Darbesi de cabası.. Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller de yedek kupon..

Elbette “hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait” olduğu fakat 2 bin 500 yıldır devletleri ordu tarafından kurulan ve kollanan, ayrıca halkı da “ordu millet” tabir olunan devasa bir tecrübenin bu donatım işinde sofranın bir ayağından tutmaması yada çaktırmadan sofra örtüsünü serdirmemesi imkansız.

Yesevî Ocağı‘na bağlı alpler Ortaasya birikimini Ortadoğu ve Balkanlara transfer ettiler. Anlayacağınız Anadolu‘da ve dört bir yanında bin yılı aşkın zamandır sofraları biz kurduk, kaldırdık. Osmanlı‘yı kuran Selçuklu devlet aklıdır, Türkiye Cumhuriyeti‘ni kuran da Osmanlı devlet aklıdır. “O kan, bu kandır” mısrasında olduğu gibi ‘o akıl, şu akıldır‘.

İşin bir de Marmara boyutu var. Anadolu Selçukluları İznik‘te, Osmanlılar Söğüt‘te kuruldu. Millî Mücadele ise Geyve merkezli yürütüldü. Hâsılı eğer Çatalca – Kocaeli Yarımadasında bir hareket yoksa endişeye mahal yok. Tüm bunları “o iş tamam, sen git yat” sadedinde aktarmıyoruz ey halkım, dikkatini cımbızlayalım.

Futbol kültürümüz; orta saha mücadelesi olmayan, 2 dakikada iki rakip takımının da onsekiz‘ine girildiği, topun bir o kalede, bir öbür kalede olduğu maçları çok beğendiğimizi kaydeder. İyi, hoş da topçular ve hakemcikler ortada gezinirken tribünde kim, neyi araklıyor; göremeyebiliriz.

Hükümet ile Hizmet‘in iktidar meydan muharebesinde dizi senaristlerinin ve rejisörlerinin hamleleri iyi irdelenmeli. Başbakan‘ın Cumhurbaşkanı olmaması – olamamasıyla ilgili bir senedir okuyup gözlediğimizin analizini yazmaktayız. Hemşerimle ilgili “the end” spotunu çoktan gördük de O’nun güzel bir jübileyle maddî ve manevî – yarışı – zirvede bırakmak yerine gaza gelerek topa girmesi İsmet İnönü’nün “seni ben bile kurtaramam” repliğine çufçufladığını gösteriyor.

Amma velâkin arada İran‘a konan ambargonun basit kuryelerle ve külçe altınlarla (şark kurnazlığı) aşılması, İran’ın en zenginleriyle planlanan (Babek Zencanlı gibi) bir sonraki hamlenin (Güney Azerbaycan) boşa çıkarılması, halen özelleştirilemeyen Halk, Vakıf ve Ziraat gibi bankaların değerinin satış öncesi beş paralık yapılması, yüzde 70 üzeri yabanîleşmiş Borsa eliyle vatandaş üzerinden para iltizam eden yandaşların da cebinin cukkalanması gibi tek taşa sığdırılan çok kuş var.

Türk devlet aklı 2014‘ün yeni safahatını illâki planlamıştır. Yoksa dışişleri bürokratlarını ana muhalefet partisine, ana muhalefeti de bozulan ilişkileri tamir etsin diye Irak ve Mısır‘a göndermenin âlemi ne? Hele hele memleketin âli menfaatleri için Esad’la sağlanan ittifak.. Dahası CHP‘nin tıpkı AKP 2001/2002 versiyonu gibi ABD’de büro açması, 2-3 günlük paket programlar, Amerikan büyükelçisiyle yemekler ve saire adeta sofra duası hükmündedir.

Cumhuriyeti kuran partiye sağdan bir omuz, merkezden muz bir orta ve çözüm ortağı bir partner parti orta vadede şampiyonluk getirebilir. Tabii Lawrence & Gordon Milne geleneği “Cumhuriyeti siz kurdunuz, onu kaldıracak olan da sizler olacaksınız” projesine kalem kırmazsa..

Yiyin, için ve seyredin efendiler. Bu cennet ve cehennem bizim.