18.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 927

Kaliteli Yaşamda “Kurban Rolü Oynama”nın Yeri

Kurban rolü oynamak, kişinin bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu bir hata sonucunda kendisini, çevresini cezalandırmasıdır. Söz konusu cezalandırmanın birçok çeşidi vardır. “Ben bu hatayı yapmamalıydım, nasıl yaptım, bir türlü anlamıyorum”. “Kendimi asla affetmeyeceğim”. “Yaptığım hatanın cezasını mutlaka çekmeliyim”. “Bu hatama sebep olanları bulup cezalandırılmalarını sağlamalıyım”. Gibi sözlü olumsuz düşünceler beslenebileceği gibi; “kafayı duvara vurarak”, “cama yumruk atarak”, “çevreye zararlar vererek”, “başkalarına saldırarak”, olumsuz fiili eylemlere de başvurulabilir.

Kaliteli yaşamda kurban rolü oynamanın yeri yoktur. Zira kurban rolü oynamak kaliteli insan olmayı sağlayan faktörleri dumura uğratır. Bu çeşit olumsuz eylemler, kaliteli yaşama zarar verdiği gibi, insanın bireysel kalitesini de hızlı bir şekilde aşağıya doğru çeker.

Kurban rolü oynamaya sebep olan hataları iyice analiz edersek, hatasız kulun olmadığı, herkesin irili ufaklı hata yapabileceği, hatadan münezzeh tek Allah’ü Teala’nın olduğu gerçeğini, idrak etmemiz yerinde olacaktır. Üstelik, hiçbir kimsenin hata yapmadan öğrenemeyeceğini de iyi bilmemiz gerekir.

Herhangi bir işe yeni başlayanlar, o işi hakkıyla öğrenene kadar, sayısız hatalar yaparlar. Daha doğrusu, makul hatalar yapmak, öğrenme ve ustalaşma sürecinin olmazsa olmazlarındandır. Önemli olan, hatanın fütursuzca tekrarlanmamasıdır.

Eğer, hatalar yeterince bilgi toplamamaktan, gerektiği yerlere danışmamaktan, tembellikten, ihmalkarlıktan, sebepsiz ertelemekten, gönülsüz ve isteksiz iş yapmaktan, işe direnmekten, kasıttan, acemilikten ve beceriksizlikte ısrardan kaynaklanıyorsa; hata yapma özgürlüğümüzü hovardaca kullanıyoruz demektir.

Evvel emirde hata yapmamak için gerekli tedbir, dikkat ve özenin gösterilmesi gerekmektedir. Konu ile ilgili gerekli bilgiler en iyi bir şekilde zamanında toplanmalı ve öğrenilmeli, danışılacak olan usta ve bilgili kişilere zamanında danışılmalı, gerekli alet ve edevat sağlanmalı, etkin ve yeterli süre ayarlanmalı, iş esnasında azami dikkat ve özen gösterilmelidir. Yani çalışan ustalaşmak ve profesyonelleşmek için üzerine düşen sorumlulukları zamanında yerine getirmelidir.      

Zamanında gerekli tedbirler alınıp, azami özen ve dikkat gösterildikten sonra, işin özünden ve kompleksliğinden kaynaklanan hatalar yine de olabilecektir. Hele hele işin doğası gereği, icat ve buluşlar için yapılması gereken sayısız deneyler ise, asla hata olarak değerlendirilmemeli, buluş ve öğrenme sürecinin bir gereği olarak ele alınmalıdır.

Her türlü dikkat, tedbir ve özene rağmen yine de bilerek veya bilmeyerek hatalar olabilecektir. Özellikle işin tam çıkması ve sonuca ulaşılmasının beklendiği anlardaki son olumsuzluklar, kişiyi kurban rolü oynamaya daha çok cezbedebilir.

Her ne sebeple olursa olsun, kurban rolü oynayarak, olumsuz bir moda girme, kendine ve çevreye maddi ve manevi zararlar verme, güç-cesaret-heyecan ve odaklanmayı bertaraf etme, kaliteli bir insanın yapacağı eylemler değildir. Olan olmuştur, olmasa daha iyiydi… Her türlü özene rağmen yine de hata ve kusur ortaya çıktıysa, yapılması gereken asla kurban rolü oynayarak, sürece ket vurmak değildir.

– Öğrenme ve ustalaşma sürecinde mutlaka hataların olabileceği.

– Önceki ustaların bu hale gelinceye kadar birçok hataları yaptıkları.

– Makul hataların öğrenme ve profesyonelleşmenin merdiven basamakları olduğu.

– Hatasız hiçbir kulun olamayacağı.

Gerçekleri göz önüne alınarak; “bunda da vardır bir hayır” diyerek, “sizin şer zannettiklerinizde dahi hayır vardır, siz bilemezsiniz” dini düsturunun ışığında, hatalardan dersler çıkarılarak, hiçbir yere maddi ve manevi zarar vermeden, bilgeleşme yoluna devam etmek gerekir.

Kurban rolü oynamak ile affetme ve hoş görme güzellikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Şöyle ki, affetme ve hoş görmenin olmadığı, sert ve cezalandırıcı bir yönetim şeklinin olduğu sistemlerde, hata yapan ceza görme, horlanma ve aşağılanma korkusundan dolayı, kurban rolü oynamayı tercih ederek, kendi cezasını amirinden önce vermeye kalkmaktadır. Halbuki, şeffaf yönetimi uygulayan, makul hataları affeden, hataları öğrenme ve gelişme sürecinin bir gereği olarak gören yönetim sistemlerinde, hata yapanı korkutmak, ürkütme ve cezalandırmak yoktur.

Korku üzerine kurulu bir yönetimde, çalışanlar üzerinde ilave bir baskı unsuru olacağı için, kişiler hata yapıp yapmamaktan ziyade, hata yaparlarsa uğrayacakları sertliği düşündüklerinden, hata yapma ihtimalleri de o derece artacaktır.

Yapılan her hatanın cezalandırıldığı sistemlerde ise, hata yapma korkusu ve gerginliği, çalışma sükunetini ve huzurunu ortadan kaldıracak ve ilave hatalara davetiye çıkaracaktır. Çalışanların veya herhangi bir sistemin üyelerinin hataları neticesinde kurban rolü oynamalarının önüne geçmek için; affedici, yardım edici, yol gösterici, cesaretlendirici, motive edici, sevgi ve saygıya dayanan, paylaşımcı ve katılımcı bir yönetim anlayışının uygulanması kaçınılmazdır.

Her ne şekilde olursa olsun bir hata ile karşılaşıldığı zaman, karşımıza çözümlenmesi gereken bir problem çıktı demektir. İki yanı keskin bir bıçakla karşı karşıyayız. Hem beklediğimiz ve olması gereken iş, yapılan hatadan dolayı ortaya çıkmadı, hem de, hata bizi kurban rolü oynamaya veya bu rolden sağlıklı bir şekilde çıkmaya mecbur kıldı. İşte şimdi kurban rolü oynayarak, kendimize ve çevremize maddi ve manevi zararlar vermek, mevcut enerji ve sinerjimizi de alıp götürecek, moralimizi sıfıra indirecek ve sorunları amip gibi çoğaltacaktır. Gerek kendimize vereceğimiz zararlar, gerekse çevremize vereceğimiz negatif sunumlar, mevcut problemi arttırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Halbuki zaman, sakin, sabırlı, sükunetli, dikkatli ve etkin olmak zamanıdır. Hatamızı telafi ederek, süreci durağanlıktan kurtarmak ve problemi çözmek için, sahip olduğumuzdan daha fazla enerji, sinerji, güç, sükunet ve akıla ihtiyacımız vardır. Kurban rolü oynamak ise, sahip olduğumuz enerji ve imkanları dahi elimizden alıp götürerek sayısız zararlar verebilecektir.

Ahmakça tekrarlanmayan hatalar, azami dikkati gösterdikten sonra ortaya çıkan olumsuzluklar, öğrenme, ustalaşma, profesyonelleşme ve bilgelik yolunun merdiven basamakları olduğu asla unutulmamalıdır. Hatalar bizi yıldırmamalı, geriye döndürmemeli, ertelettirmemeli, işleri biriktirtmemeli, caydırmamalı, ümitsizleştirmemeli ve karamsarlığa düşürmemelidir.

Affetme ve hoş görme, yüksek kaliteli bir yaşamın ve kaliteli bir insan olmanın en önemli faktörlerindendir. Bunların zıddı, korkutma, cezalandırma ve intikam almadır. Bunlar ise yüksek kaliteli bir yaşamın en büyük hırsızlarındandır.

Bireylere çalışma hayatlarında ve günlük yaşamlarında kurban rolü oynamaya sebebiyet verecek negatif uygulamalarda bulunulmamalıdır. Öğrenmeye, gelişmeye, paylaşmaya, öğretmeye, destek vermeye, dayanışmaya, affetmeye, hoş görmeye, odaklanmaya dayalı bir pozitif atmosfer sunulmalıdır. Kurban rolü oynandığı zaman, öncelikle kişinin kendisine,  çalışma ortamına, iş arkadaşlarına, patrona, iç ve dış çevreye hesap edilmesi zor zararlar vereceği asla unutulmamalıdır.

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah’a emanet olunuz…

İnsan Hakları ve Samimiyet

0

Kişilerin, kanun karşısında cins, ırk, din, dil, yaş, tabiiyet, düşünce farkı ayırt etmeden eşit oldukları ve sırf insan olarak doğmaları nedeniyle doğuştan, devredilemez ve dokunulamaz birtakım haklara sahip olduklarının kabul edilmesine insan hakları denir.                                                          

1. ve 2.Dünya Savaşlarında elde edilen acı tecrübeden hareketle bir önsöz ve otuz maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi1948 yılında Birleşmiş Milletler Ge­nel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından aynı yıl onaylanmıştır.Bu nedenle her yıl 10 Aralık’ta İnsan Hakları günü olarak bir gün kutlana gelinmiştir.                                              

10 ARALIK 2013 Salı günü dünyanın çeşitli ülkeleri yanında Ülkemizde de bu günün önem ve mahiyeti hakkında çeşitli etkinliklerle özellikle insan haklarının önemine vurgu yapılarak kutlandı                     

Ancak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün üzerinden 65 yıl geçmesine rağmen insan hakları sorunlarının bugün de dünyanın öncelikli meseleleri arasında yer almaya devam etmektedir.

İnsan hakları kavramı temelde insanlığa yabancı olmasa bile İnsan haklarının artık devletlerin iç sorunu olmaktan çıkarak uluslararası alanda dillendirilmesi çok yeni sayılır. Özellikle son çeyrek yılda ilerleyen teknolojinin beraberinde getirdiği iletişim ve bilgilenme alanındaki hızlı gelişmeler insanlık âleminin dikkatlerini bu konu üzerine çekmiştir.                                                      

Bu gün artık dünyanın en ücra köşesinde oluşan hak ihlalleri kamuoyunda dikkatle izlenmektedir. Bu söylediklerimize rağmen iletişimi (basın, yayım ve özellikle televizyon)ellerinde bulunduran güçlü kesim serbest dolaşması gereken bilgi ve haber alma özgürlüğünü ya yönlendirmekte veya çarpıtmak suretiyle çoğunluğun doğru bilgiye ulaşılmasını engellemektedir.               

Toplumsal bir olayı televizyondan izleyenlere, bu görüntüler;kamera güvenlik güçleri tarafındaysa farklı, göstericiler tarafındaysa farklı algılar oluşmasına sebep olunur.Buradaki çarpıtma,haber sunarken yorumda eklendiğinde bu defa ortaya çarpıtma çıkar. Günümüzde özgürce bağımsız haber alma hürriyeti insan haklarından sayılmasına karşılık bu durumda bağımsız haber alma hürriyetinden bahsetmek ne derece mümkün.                                                                                      

Her insan sever ve sevmez, her insan kızar ve kızmaz. Zira sevgi ve öfke canlıların yaradılışında var olan bir özelliktir. Ben herkesi seviyorum, kimseyi sevmiyorum veya kimseye ben hiç kızmam demek yaradılışa ters düşer.                                                                                          

Söylediklerimiz ile yaptıklarımız diğer ifadeyle, eylemlerimiz ile söylemlerimiz samimiyet zemini üzerinde gerçekleşmediğinde doğru ve dürüstlükten bahsedilemez. Samimiyet haliyle güvenilirliği de kendinde taşır. Şahsi çıkar ve beklentiler içinde samimiyet bulunmak mümkün değildir.                 

İnsan hakları ihlali ancak devlet otoritesini ellerinde bulunduran kişi ve kurumlarca gerçekleştirilebilinir. Şahısların şahıslara yaptıkları hak ihlalleri ise kul haklarına veya genel ceza hukuku alanına girmektedir. İnsan hakları ihlali ancak kamu erkini elinde bulunduranlar tarafından işlenebilecek suçlardandır. Bu durumda insan hakları ihlalinin öznesi devlet/devletler olmaktadır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni devletlerin bu haklara riayetini sağlanmak için kararlaştırılmıştır.                                                                                               

Samimiyet, bir şeyi içten gelerek isteyip kendiliğinden kabul etmektir.  Her şeyde olduğu gibi samimiyet, başarı kapısının anahtarıdır. Samimiyetin olmadığı insan hakları savunuculuğunda başarılı olmak mümkün değildir.                                                                                 

Afganistan’a, Irak’a ve Afrika ülkelerine demokrasi ve insan hakları götüreceklerini söyleyenler samimiyetsiz olduklarından daha nice 65 yıl geçmesine rağmen dünyada insan hakları ihlalleri ortadan kalkmayacaktır.

 

Yaşaaa Fenerbahçe!

İşgal kuvvetleri komutanı general Harrington öfke içindeydi. Fenerbahçe’den bıkmıştı. Her hafta emrindeki işgal ordusu birliklerinin oluşturduğu bir İngiliz takımını yeniyor ve Türk halkının ulusal duygularını şahlandırıyordu. Sokaklarda Fenerbahçe’nin 41. galibiyeti kutlanıyordu.

Üstelik Fenerbahçe mimliydi. Anadolu’daki Kurtuluş Ordusu komutanı Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a hareketinden önce 03/05/1918 tarihinde bu kulübü ziyaret etmiş, başarılarından ötürü  kutlamıştı. Ayrıca bu kulübün özgürlük savaşına katkı için, Anadolu’ya silah, mühimmat ve insan kaçırdığı söylentisi yayılıp duruyordu.

General Harrington kurmaylarına, Fenerbahçe’yi itibarsızlaştırmanın en kolay yolunun, O’nu ağır bir yenilgiye uğratarak, halk nazarındaki prestijini yok etmek olduğunu söyler.

General Harrington ordusunun tüm birliklerine bir genelge yayımlar. Askerliklerini yapmak için orduya katılan ve İngiliz ligindeki takımlarda oynamış futbolcuların derhal İstanbul’a gönderilmesini emreder.

Tamim Cebelitarık, Malta, Mısır gibi bölgedeki diğer  tüm İngiliz komutanlıklarını kapsıyordu. Emir yerine getirilir. Bütün İngiliz futbolcular İstanbul’a gönderilir.

General Harrington futbolculara özel bir konuşma yaparak, oynayacakları maçın önemini anlatır ve antrenörlere de bir buçuk aylık bir süre içinde takımın en iyi şekilde hazırlanmasını emreder.

15/06/1923 tarihinde Coldstream Guards adı verilen İngiliz takımı hazırdır. Durum general Harrington’a bildirilir. General Harrington bütün İstanbul gazetelerine ilan verdirir.

İngiliz ordusu futbol takımı Coldstream Guards, İstanbul kulüplerine kaba bir üslupla meydan okur. Maçı kazanan takıma işgal ordusu kumandanının kendi adını taşıyan bir metre yüksekliğindeki gümüş kupanın verileceğini bildirir.

Fenerbahçe futbol takımı, İstanbul Futbol Ligi şampiyonudur. Hiç gol yemeden ve yenilmeden şampiyon olmuştur.

Fenerbahçe daveti kabul ettiğini, arzu edilen tarih ve yerde maçı oynamaya hazır olduğunu bildirir. Bu haber, Türk halkında büyük heyecan yaratır. İstanbul on beş gün bu maçı konuşur ve merak içindedir. Fakat endişeli değildir çünkü Fenerbahçe’ye yürekten güven duymaktadır.

Maç 29 Haziran 1923 tarihinde Taksim Topçu Kışlası meydanında (şimdiki Taksim Gezi Parkı) oynanır.

Maç günü top sahası çevresi, İngiliz askerleri tarafından tamamen kontrol altına alınmıştır. Seyircilerin dörtte üçü işgalci devletlerinin komutanları ve maiyetleriyle yabancı askerlerden oluşur.  İstanbul halkının pek azına maçı izleme imkânı verilir.

Coldstream Guards sahaya müthiş bir tezahürat altında çıkarken, Fenerbahçe, sindirilmiş ve baskı altına alınmış Türklerin cılız alkışları arasında sahadaki yerini alır.

Maç başlayınca İngilizlerin çok sert oyunlarının, hakem tarafından müsamaha ile karşılandığı görülür. İngiliz takımının sol iç oyuncusu (Chelsea futbolcusu)nun attığı gol, bütün işgalcileri çılgına çevirir. “Hurra” sesleriyle yeri göğü inletirler. Devre böyle biter. Ancak Fenerbahçe’de yılgınlık yoktur. Canla başla oynamaktadırlar.

İkinci yarı gene işgalcilerin bağırış, çağırış ve eğlenceli gösterileriyle başlar. Bu devrede Fenerbahçe çok güzel bir oyun sergiler. Ve Coldstream’i baskı altına alır. Nihayet 60. dakikada Zeki Bey’in (Sporel) şimşek gibi şutu, İngiliz takımının ağlarını havalandırır. Saha içinde Fenerbahçeli futbolcular sarmaş dolaş olurlarken, maçı izleyen az sayıdaki Türkler sevinçten havalara sıçrıyor bir birlerine sarılıyorlardı. Fesler havalarda uçuyordu.

Artık Fenerbahçe çoşmuştu. 74. dakikada gene Zeki Bey, İngiliz kalecisini ters yatırıp, ikinci golü atıyordu. Türklerin sevinci artık stadın dışına taşmış, bütün İstanbul’a yayılmıştı.

Maç Böyle sona ermişti. Zafer Fenerbahçe’nin olmuştu. Dev kupa Fenerbahçe’ye verildi. Futbolcular eller üzerinde taşınıyordu. İstanbul sabaha kadar uyumadı. Yer gök “Ya! Ya! Ya! Şa! Şa! Şa! Fenerbahçe çok yaşaaa!” diye inliyordu.

“Ya! Ya! Ya! Şa! Şa! Şa! Fenerbahçe çok yaşaaa!” tezahüratı o günden sonra, Fenerbahçe’nin başarı sloganı olarak devam etmiştir.

 

Fecri Ebcioğlu, Fenerbahçe futbol takımının kalecilerindendi. Lakabı “Kedi Kaleci” idi. Ancak 1953 yılında Birleşik Amerika’ya hava trafik uzmanlığı eğitimine gitmişti.

Fecri Bey aşırı derecede müziğe düşkündür. Üç yıl kaldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde DJ  ve televizyon takdimciliği  kurslarına devam eder ve çok başarılı olur. 1956 yılında Türkiye’ye döner. Artık radyo programcısı, sunucusu ve filmlerin müzik yapımcısıdır.

1961 yılında Fecri Bey, şöhrete ulaşan pop müziği parçalarına Türkçe sözler yazar. Eserleri çok meşhur olur.  “Bak Bir Varmış, Bir Yokmuş”, “Her Yerde Kar Var”, “Deniz ve Mehtap”, “İki Yabancı”, “Dünya Dönüyor” plakları O’nun şarkı sözleriyle, rekor üstüne satış rekorları kırarlar.

Fecri Ebcioğlu Bey, yürekten Fenerbahçelidir. Dünyaca meşhur olan bir melodiye,  “Y Viva Espana”‘ya Türkçe sözler yazarak, Fenerbahçe’ye uyarlamış ve marşı ölümsüzleştirmiştir.

Şarkı ilk defa gür ve pırıl pırıl bir sese sahip Nesrin Sipahi Hanımefendi tarafından okunmuş ve “Yaşaaa Fenerbahçe”  plakları, kasetleri ve CD’leri satış rekorları kırmıştır. Milyonlarca taraftar hem takımlarını çoşturmak hem de zaferlerini kutlamak vesilesiyle bu marşı günümüzde de büyük bir  mutluluk, sevinç ve gururla söylemektedirler.

         …………

         Türk’ün kalbi senle atar

         Yaşaaa Fenerbahçe

         Mazinde bir tarih yatar

         Yaşaaa Fenerbahçe

         ………….

Değerli müzik adamı Fecri Ebcioğlu’nu bu vesileyle rahmet ve sevgiyle anıyoruz. 

NOT: Y Viva Espana dünyada 12 ayrı dile çevrilmiştir. Türü pasodoble olan orijinal parçanın söz yazarı Leo Rozenstraten, bestecisi Leo Caerts, orijinal dili (Dutch) Flemenkçe’dir. Manola Escobar ve Sylvia Vrethammar’ın performanslarıyla büyük şöhrete ulaşmıştır.

Korkunun Ecele Faydası Yoktur

0

İktidar çevrelerinde ve onları destekleyen kitlenin büyük kısmında bir telaş, bir panik ve bir korku havası var. Demek ki,”iktidarın vazgeçilmez cazibesi”  var ve herkes bu cazibeye bir tarafından sarılmış bırakmak istemiyor.

Bakalım kim ne için korkuyor?

  • 1. Muhafazakar kesimlerde ve bunların STK’larında; muhafazakar hayat tarzı ile ilgili kazanımları kaybetme korkusu,
  • 2. Rantiyecilerin ve iktidarın gölgesinde kısa sürede zenginleşen yandaş sermayede; rant düzeninin bozulması ile para musluklarını kaybetme korkusu,
  • 3. Hırsızlarda; “kısa sürede bu kadar malı, mülkü ve parayı nereden buldun?” diye sorulacağı korkusu,
  • 4. İkbal basamaklarında hızla yükselen bürokratlarda; hak etmedikleri makamlarını kaybetme korkusu,
  • 5. Yandaş basın ve yayın organlarında; kamu bankaları, yandaş belediyeler, kamu bankaları ve iktidar sayesinde iyice semiren “süslüman” işadamlarının desteklerini kaybetme korkusu,
  • 6. Bölücü İslamcılarda; ülkeyi bölünmeye kadar götürecek “Çözüm süreci”nin başarısızlığa uğrayacağı ve bu süreçte kazanılanları kaybetme korkusu,
  • 7. Delikanlılık ve yüksekten konuşma cazibesine kapılan fanatik partililerde; delikanlı ve karizmatik liderlerini kaybetme korkusu,
  • 8. İktidar sahiplerinde; aileleriyle birlikte kazandıklarını ve saltanatlarını kaybetme korkusu ve bunların yolsuzluk ve rüşvete bulaşanlarında “Yüce Divan” korkusu,
  • 9. İyi niyetli, doğru, dürüst ve istikrar yanlısı büyük taraftar kitlesinde ve dürüst işadamlarında; istikrarın bozulacağı, sonucunda ekonominin de bozulup enflasyonun tavan yapacağı korkusu,
  • 10. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarında ; son on yılda Cumhuriyetin kazanımlarından kaybedilenlerin yeniden yerine konacağı ve Atatürk’ün ilke ve inkılaplarının yaşatılmaya devam edeceği korkusu.

Bu korkuların çoğunda gerçek payı var. Sadece birinci maddede belirtilen iktidarı destekleyen muhafazakar kesimlerin muhafazakar hayat tarzı ile ilgili kazanımları kaybetme korkusuna gerek yok. Çünkü unutmayınız ki, bu kazanımlarda en büyük katkıyı muhalefetin ılımlı,destekleyici  ve yapıcı tavrı yaptı. Yoksa iktidar tek başına bu konudaki hoşgörü ortamını oluşturamazdı.

İyi niyetli, doğru, dürüst ve istikrar yanlısı büyük taraftar kitlesinin ve dürüst işadamlarının da korkmasına gerek yok. Bu ülke doksan yılda çok sıkıntılı dönemlerden geçti. Hepsinden de güçlenerek çıktı.Önemli olan, Türkiye Cumhuriyeti’ni “millî,çağdaş, demokratik ve sosyal hukuk devleti” olarak yaşatmak. Hukukun üstünlüğünün olmadığı bir yerde her türlü zulüm, haksızlık ve yolsuzluk egemen olur.

Diğerleri için söyleyeceğim tek söz var: Korkularınızda haklısınız. Ama unutmayın ki, korkunun ecele faydası yoktur.

Sultan II. Bayezıd’a Rus Çarı III. Ivan’in Mektubu

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında ilk ilişkiler, 1475 yılından sonra Rus tüccarlarının, Osmanlı idaresine bağlı Kırımdaki Ceneviz kolonilerinde ve Azak şehrinde ticaret yapmaları ile başlamıştır. Çar III. İvan, Osmanlı Devletinin gittikçe genişlemesi ve büyümesi nedeniyle padişah ile iyi ilişkiler kurmak istedi. Çar’ın üst yöneticileri ile Osmanlı paşaları arasında olumlu görüşmeler başladı. Çar bu ilişkilerden memnunluk duyuyordu. Bu durumu öğrenen padişah II. Bayezıt’da, Çar ile ilişkiler kurmak arzusunda olduğunu belirtti. Çar bunun üzerine müttefiki olan Kırım Han’ı Mengli Giray’dan, Padişah nezdinde temaslarda bulunmasını istedi. Mengli Giray konuyu Padişah’a aktardı. Sultan Bayezıd’da Kırım Han’ına ” Senin dostun, benim dostum olacaktır.” şeklinde cevap verdi.

O sıralarda Rus tüccarları, Azak ve Kefe’de şehir idarecilerinden bazı tazyiklere maruz kalmışlardı. Bunun üzerine Çar III. İvan, bunu siyasi bir ilişkiye girmek için vesile yaptı ve 31 Ağustos 1492 tarihinde Sultan Bayezıd’a bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu:

” Türkiye beylerinin hükümdarı ve bir bahrin padişahı Sultan’ı zi istiklal Bayezıd’e : Biz ki Allah’ın lutfu ile bütün Rusların ve Kuzey Doğuda bir çok kıtaların yegane hükümdarı hakikisi İvanız; zatı şevketlerine yazmak istediğimiz şudur ki: şimdiye kadar beyan-ı ihlas için sefir göndermedik, bununla beraber Rus tacirleri sizin memleketinizi dolaşmış ve iki hükümetimiz içinde faydalı ticarette bulunmuşlardır. Bunlar sizin hakimlerinizden görmüş oldukları mezalimden dolayı bana defalarca şikayet ettiler. Lakin ben sükut ettim. Geçen sene Azak paşası bunları bir hendek aşmaya ve muhtelif inşaat için araba ile taş taşımaya mecbur etmiştir. Bundan daha ileri gidilerek Azak ve Kefe tacirlerimiz mallarını yarı fiyatıyla teslime icbar olunmuştur. Eğer bunlardan biri hastalanacak olursa cümlesinin emvali haczolunuyor; eğer vefat edecek olursa hükümet tekmil envalini zaptediyor; iyileşicek olursa malının yarısından fazlası verilmiyor; vasiyet namelerinin şartları mer’i tutulmuyor. Türk hakimlerinden başka varis tanımıyorlar. Bu kadar haksız muameleler, tacirlerime sizin memleketinizde ticareti men eylemeye beni icbar eylemiştir. Bu tacirler mukaddema ancak kanunen muayyen olan miktarı tediye eyledikleri ve kendilerine serbestane ticarete müsaade olunduğu halde şimdi bu muamelenin sebebi nedir? Bunu biliyor musunuz? Yoksa bilmiyor musunuz? Babanız İkinci Mehmet büyük ve meşhur bir hükümdar idi, rivayete göre bize beyan-ı meveddet için sefir göndermek arzusunda bulunmuş, lakin Cenab-ı Hak müyesser etmemiş. Bu tasavvurun şimdi icra olunduğunu neden görmiyelim? Cevabınıza intizar ederiz.”(1)

Çar III. İvan, üç yıl sonra Mişel Pileçyef isimli elçisini İstanbul’a gönderdi. Elçi Mişel, Moskova’dan aldığı talimat uyarınca, Padişah’ın kabulü sırasında diz üstüne çökmeden eğilerek selam vermemesi, diğer elçilerin sıra harici önüne geçmesi ve Padişah’tan başka kimseye cevap vermemesi nedeniyle, Padişah katında hoş karşılanmadı. Kendisine saygı ve itibar gösterildiği halde sınırı aşmış, soğuk ve kibirli görünmüştür. Bu durum ve davranış, Rusların çok kaba ve kültürsüz oldukları kanaatı oluşmasına yol açmıştı. Padişah Bayezıd, bu konuya değinen bir mektubunu Mengli Giray’a gönderdi. Mektubunda şunları söylüyordu:

” Kendisiyle dostluk bağlları kurmayı çok arzu ettiğim Rus hükümdarı bana kaba bir adam göndermiştir. Orada hakarete uğrayacağım korkusu ile, görevlilerimden hiç birini o adamla birlikte Rusya’ya göndermeyeceğim. Doğuda ve Batı’da saygı gördüğüm halde, kendimi öyle bir küçüklüğe düşürmekten sakınırım….”(2)

Sultan Bayezıd buna rağmen, Rus tebasının ticaretleri ile ilgili olarak, her türlü arzularının yerine getirilmesini sağladı.

1-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet-İskit Yay.1958-Cilt.2-S.667-668

1-2-OsmanlıTarihi-JosephVonHammer-Çev.MehmetAta-MilliEğt.Bak.Yay.-İst.1997-C.1-S.324-325

Ortadoğuda Gasp Edilen Türk Hakları ve Yanlış Stratejiler

0

1950 yılından itibaren Amerika Türkiye için ağabey rolüne soyunmuştur. Bu kötü ağabeyliktir. Kendi şahsi çıkarlarını ön planda gören siyasiler de, küçük Amerika oluşturmaktan, Amerika’dan icazet almaya kadar “yabancılardan nasihat alma” yolunu tercih etmişlerdir. “Halbuki hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planları ile yükselmiş olsun. Tarih böyle bir şey kaydetmemiştir”. O hale gelinmiştir ki Amerika’dan müsaade alınmadan hiçbir iş yapılamaz ve milli güvenlik sistemleri tesis edilemez olmuştur.

Ortadoğu’da ipleri eline geçiren Amerika, kendi güdümünden çıkabileceğini düşündüğü şeriat özlemlilerine de karşıdır. Afganistan, Rusya için kötü deney olduğu gibi Amerika için de kötü deney olmuştur. Amerikan vatandaşı Mısırlı Mursi için de bu nedenle sonradan gerçek niyet ortaya konmuştur. Türkiye’nin kendisi için yakıştırılan ılımlı İslam’dan, dindarlığa dönüşümü de hem Amerika, hem de Avrupa için hoş gelmemektedir.

Irak’ta 1,5 milyon insan öldürüldükten, 2 milyon insan yurdunu kaybettikten, Musul ve Kerkük gibi Türk yurtları Türksüzleştirildikten, Irak’ın tarih ve kültür değerleri yok edildikten, kadın ve kızların iffetleri kirletildikten ve tüm petrolüne batılı şirketlerce el koyulduktan sonra Irak’a  sözde demokrasi getirilmiş ve bu demokrasi Irak’ın kuzeyindeki Kürt’lere yaramıştır. Bu demokrasi içinde her gün patlayan bombalarla onlarca insan ve Kerkük/Musul Türk’ü yok edilmektedir.

Büyük Amerikan Projesi kapsamında Arap baharının son ayağı olarak bugün Suriye’de insanlar öldürülüyor, çocuklar aileler perişan oluyor, insanlar yurtlarını terk ediyor ve Suriye’nin milli değerleri ortadan kaldırılıyor. Türkiye bu rezaleti önleyebilecek durumdayken, Türkiye Suriye’ye karşı kışkırtılıyor ve yem yapılmak niyeti ile Suriye felaketinin içine itiliyor. Sonuçta Suriye’ye karşı, taraf olan Türkiye bugün için, en çok zarar gören ülke oluyor. Çünkü Suriye’de Türkiye’ye “cambaza bak” oyunu oynanmıştır.

Olayların hemen başında Suriye karşıtlarına destek olması sağlanmış, bu kargaşa ortamında, başta Barzani olmak üzere PKK PYD KCK, ne kadar Kürt teşkilatı varsa tümünün işbirliği ile Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürdistan yapılandırılmıştır.Bu yapılanmada Türkiye’den Irak ve Suriye’ye geçen PKK silahlı gücün rolü büyük olmuştur. Türkiye, Irak’tan sonra Suriye’de de oyuna getirilmiştir.  Türkiye eli ile kurulan Güney Kürdistan’a şimdi de yine Türkiye sayesinde Batı Kürdistan eklenmiştir. Geriye Kuzey ve Doğu Kürdistan kalmıştır. Türk Devletinin yöneticileri de artık devlet niteliğinde bir Kürdistan’dan söz eder duruma gelmişlerdir. Türk yetkililerin Diyarbakır’da sergiledikleri temsilde rol alan Barzani, Belediye başkanı ve türkücü bu güne kadar her daim Türk’ün ve Türkiye’nin düşmanı olduklarını açıkça ilan etmişler ve ilan etmektedirler. Bir belediye başkanı okul çocuklarının ellerine verdiği Kürdistan bayrakları ile Kuzey Iraktan gelen amcalarını karşılattırıyor ve karşılanan amca bile gözlerine inanamadığını belirtiyor. O belediye başkanı da amcasına Kuzey Kürdistan’a, Amed’e evinize hoş geldiniz diyerek pankartlar açtırıyor. Bizim politikacılarımız ise oy avı peşinde sempati dağıtmaya çalışıyor ama ne aldıran ne de yüz veren var. Şimdi Kürt açılımı, Demokrasi açılımı gibi açılımların Türkiye’yi soktuğu durumu görebiliyor muyuz.

Irak ve Suriye’deki oldu bittiler, Misaki Milliyi de hiçe saymıştır. Musul ve Kerkük hayal olmuştur. Bu bölge Kürt’leri gemi iyice azıya almışlar ve hava durumu yorumlarını aşağıdaki harita üzerinde yapmaktadırlar. Bu ne büyük cesaret ve ihanettir. Sınırlarımızda büyük problem yaşanmaktadır. Bu harita haysiyetli bir devlet için savaş nedenidir.

Buna göre Trabzon’dan Adana’ya çekilen bir hattın doğusu ve daha birçok ülke kısımlarımıza sahiplenilmiştir. Bu harita derhal kaldırtılmalıdır. Türkiye en kısa zamanda sınırlarını yeniden belirlemelidir. Atila’nın dediği gibi “sınırlarda problem varsa sınırların ötesine geçilmelidir”.

Misak-ı Millî, milli yemindir. Türk kurtuluş savaşının ana maddelerinden biridir. Atatürk tarafından hazırlanıp, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve 28 Ocak 1920 de son Osmanlı Mebusan Meclisinde kabul edilerek 17 Şubat 1920 de dünyaya ilan edilmiştir. Misak-ı Milli sınırları, I. Dünya savaşını sonuçlandıran barış anlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgari sınırlardır. Hatay, bu çerçevede 1939 yılında Fransızların elinden alınarak Türkiye’ye katılmıştır. Üzerine milletçe yemin edilmiş diğer kısımlar hakkında Türk’ler dışında herkes söz sahibi durumuna gelmiştir. Yeni Osmanlıcılar da bilmeliler ki, bu sınırlar üzerine Padişah da dahil tüm Osmanlı devleti yemin vermiştir. Yemin yerine getirilmelidir. Türkiye sorunsuz pısırık bir politika izledikçe, çevremizdeki kemirgenler büyük bir hızla yurdumuzu da kemirerek yutacaklardır.

Suriye yeni bir Afganistan haline getirilmiştir. Suriye’ye yerleşen ve din maskesi ile hareket eden radikal terör örgütleri, yeni bir düzen içinde kendi kanunlarını uygulama alanına koymuşlardır. Batılılar bu tür hareketleri kasıtlı olarak “İslami Terör Örgütü” çerçevesinde yorumlayarak, dinimize sataşma fırsatı bulmaktadırlar.

İran’ın nükleer enerji konusunda Amerika ve batıya karşı direnişi şahsiyetli bir politikanın ürünüdür. Türkiye, İran’a karşı da Amerika paralelinde siyaset üretmeye çalışmış, İran’la arası bozulmuştur. Bugün İran’a karşı tutumunu değiştiren Amerika’nın yanı sıra Türkiye de İran’a gülücükler sergilemeye başlamıştır. Türkiye’nin oluşturması gereken Türkiye-İran-Suriye ittifakı yerine bu iki dost, kardeş ve nüfusunun büyük bir kısmı Türk olan ülkelerle aramız açılmıştır. Başlangıçta Suriye’ye körükle giden, Türkiye’yi de bu ateşin odunu olarak kullanmak isteyen ABD ve AB geri adım atmışlardır. Şimdi Amerikalı yetkililer, “Suriye’yi bu durumdan kurtaracak olan yine Esat’tır” demeye başlamışlardır. Türkiye’nin bundan sonraki onurlu siyasi davranış şekli merak konusudur. Burada da herhalde Amerikan gülücüklerine paralel bir tutum sergilenecektir.

2013 yılı içinde Türkiye Ortadoğu’yu kaybetmiştir. Artık Arap ülkelerinde Türk bayrakları dalgalanmamaktadır. Türk büyükelçileri artık Suriye, Mısır ve İsrail’de yoktur.

Kuzey Afrika Müslüman ülkelerinde de batı ne dedi ise o uygulanmıştır. Kıbrıs çıkarmamızda Türkiye’nin tek dostu Kaddafi’nin linç edilişine seyirci kalınmış, hatta linççiler desteklenmiştir.

Amerika hiçbir zaman Türkiye’ye gerçek dost olmamıştır. Siyasilerimizin bir kısmı ile çıkarları doğrultusunda işbirliği görüntüsü sergilemeye çalışmışlardır. Eş başkan, stratejik ortaklık gibi avutmalar ardından Türkiye’yi bölen haritalar servis etmişlerdir. Amerika’nın dini kesim ve cemaat ilişkileri de bu bağlamda geçicidir. Onlardan da istediğini alacak, istediğini yaptıracaktır. Amerika’nın gerçek amacı haçlılara önderlik ederek, İslam’ı yok etmektir. Hele hele bağımsız, ekonomisi gelişmiş, ağır sanayini kurmuş bir Türkiye hiçbir şekilde Amerika tarafından hazmedilemez.

Jonson’un mektubundan, Türk askerinin başına çuval geçirmeye varan çizgide ve Türk ordusunun bugün düşürüldüğü durum içinde Amerika’nın sergilediği dostluk ortadadır. Başta, darbe yapması hiçbir şekilde mümkün olmayacak deniz kuvvetlerinin 300 amiral ve subayı ile kara ve hava kuvvetlerinin yetişmiş elemanları tutukludur. Bir general veya Amiral 25 yılda yetişmektedir. Bu yetişenler bilgi birikimlerini bir sonrakine aktararak, bilgi görgü ve muharebe güçlerini geliştirirler. Türk ordusu çökertilmiştir. Son amaç Atatürk’ün Türk milletinin ruhundan silinmesidir. Bu da ancak bu milletin tümünün imhası ile mümkündür.

Bu milletin kaderine hükmedecek insanlar;  gelin 250 yıldır batılıların (İslam’ın bayraktarı olan) Türklüğü ve Türkiye’yi yok etme planları ile sindire sindire uyutarak, beyinlerimize ve zihinlerimize monte etmiş oldukları tüm yazılımları silelim. Türk milletini onlarca düzmece yakıştırmalarla sayısız kutuplara ayıran plan ve projeleri yok edelim. Yüce milletimizin dostunu düşmanını yeniden belirleyelim. Dünya üzerinde kendimize yeni bir yer edinelim. Yepyeni bir sayfa açalım ve bu sayfayı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ile başlatalım.

Sonsuz selam, sevgi ve saygılarımla.

 

 Olması gereken harita

Olması gereken harita

 Kürt haritası

Kürt haritası

 Amerikan haritası

Amerikan haritası

Gebze Yanıyor, Yetkililer Nerede?

Daha öncede defalarca yazdık, Gebze’nin en önemli sorunu çevre ve ulaşım. Vali sayın Ercan Topaca’nın son basın toplantısında da gündeme getirmiştik. Hatta Gebze bölgesine çevre şube müdürlüğü’nün kurulmasını istemiştik. Gebze Bölgesinde gerçekten en büyük sorun çevre. Can ve mal güvenliğimiz tehlikede. Gün geçmiyor ki bir sanayi yangını çıkmasın. Çevre ile ilgili sorun ve şikayet yaşanmasın.

Dün gece, Gebze’de çıkan sanayi yangını bölge halkına korku yaşattı. Üstelik, yerleşim bölgesine çok yakın olan plastik fabrikasındaki yangını söndürmekte de oldukça zorlanıldı. Gebze bölgesinde sanayi yangınlarına direk müdahale edebilecek bir itfaiye teşkilatı kurulmalıydı. Bugüne kadar o da yapılmadı.

Gebze bölgesi gerçekten sanayinin büyük ilgi gösterdiği yer. Gelecek 5 yıl içerisinde sanayi ikiye katlanacak, sorunlar daha da artarak devam edecek. Sorunlar büyümeden şu anda ciddi bir araştırma yapılmalı. Kocaeli Valimiz sayın Ercan Topaca ve Büyükşehir Belediye Başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu başkanlığında ortak bir çalışma gurubu kurulmalıdır. Bu çalışma grubu komisyonlar oluşturup hızlı ve plansız sanayileşmenin Gebze, Dilovası, Çayırova ve Darıca’ya etkilerini masaya yatırmalıdır. Bilimsel bir rapor hazırlanmalı, master planlar yapılarak Gebze bölgesinin en büyük sorununa çözüm ve çareler üretilmelidir.

Yıllarca Gebze’nin il olmasını bunun için savunduk. Gebze yerinden yönetilsin, sorunlara yerinden çözüm bulunsun diye. Gebze’nin il olması gerçekleşmedi. Ancak Gebze bölgesi şu an 7 kocalı Hürmüz gibi. Gebze bölgesinde daha çok İstanbul’un etkisi var. İzmit lobisi yüzünden Gebze bölgesinin hak ettiği hizmet gelmiyor. Gebze’de çevre, ulaşım, eğitim, emniyet, alt yapı, adalet ve diğer devlet hizmetlerinde büyük sorun ve sıkıntılar yaşanıyor. Emniyet birimleri çok az sayıda personelle hizmet veriyor. Gebze bölgesinde ki öğretmen açığı binlerle ifade edilmekte.

Evet Gebze bölgesinin sorun ve sıkıntısına çözüm bulmak için valimiz sayın Ercan Topaca ve Büyükşehir belediye başkanı sayın İbrahim Karaosmanoğlu 2014’ü Gebze bölgesi yılı ilan ederek Gebze’nin sorunları ve çözüm yollarını gündeme taşımalıdır. 2014 seçim yılı da olacağından Gebze bölgesinde ki siyasetçiden sivil topluma herkes Gebze bölgesine sahip çıkma adına çalışmalar yapmalıdır.

Gebze bölgesinin sorunlarını bölgede ki kurum ve kuruluşlar ortak çalışmalar yaparak çözebilir. Eğer önlem almayacak olursak daha çok yangınlar çıkacak, daha büyük felaketler yaşayacağız, devletten hak ettiğimiz hizmeti alamayacağız.  
GEBZE’Yİ TEHDİT EDEN FABRİKA YANGINI

Kocaeli´nin Gebze ilçesinde bulunan sanayi sitesinde çıkan yangında sonucunda 4 iş yeri kullanılamaz hale geldi. Ham plastik işleyen üretimi yapan iş yerinde başlayan yangına Kocaeli ve bölge illerin itfaiyelerinden takviye ekip istendi.

Gebze Sultan Orhan mahallesi Küçük Sanayi Sitesi içerisinde Koca Beton Bloklarında bulunan ham plastik dükkanında yangın çıktı. elektrik kontağından kaynaklandığı iddia edilen yangında, ham plastik maddelerin hızla tutuşmasıyla alevler büyüyerek 4 ayrı iş yerine sıçradı. Gebze itfaiye ekiplerinin yetersiz kalmasından dolayı Kocaeli ve bölge belediyelerden takviye ekipler istendi. Sanayi sitesinde bulunan diğer 15 iş yerine yangının sıçramaması için olay yerinde 10 itfaiye aracı ve yaklaşık 40 itfaiye personeliyle söndürme çalışmaları devam ediyor.

Yangını haber alarak iş yerlerinin önüne gelen işletme sahipleri itfaiye ekiplerine söndürme işlemlerinde yardım etmeye çalıştılar. İş yeri sahiplerinin ifadesine göre yangında maddi kaybının ise 1 milyon lira olduğu tahmin ediliyor.

 

‘Safahat Mesela Seçmeli Ders Kitabı Olsa’

(İKİNCİ BÖLÜM)

Oğuz Çetinoğlu: Ersoy, son derece ileri görüşlü bir insandıHaklı olmak başka haklı çıkmak başkadır. Haklı çıkmak için kuvvet lazımdır. Kuvvetiniz varsa, hakkınızı verirler. Kuvvetiniz yoksa onların insanlık duygusuna, medeniyet anlayışına ilticaya kalkmakla bir şey elde edemezsiniz.’ Diyor. O’nun bu sözleri; günümüzdeki Ermeni iddiaları ile Kıbrıs meselemizi akla getiriyor. Bu konu ile ilgili yorumunuzu lütfeder misiniz?

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli:  Mehmet Akif bir Cihan Devleti vatandaşıdır. Bugün bunu Amerika Birleşik Devletleri temsil etmektedir. Bu ülkenin vatandaşı olmak da onlara bir ayrıcalık tanıyor. Akif böyle bir vatandaştı Osmanlı Cihan Devleti’nde. Ancak bu Cihan devletinin çözülmesini ve yıkılışını gördü; ihanetleri, yangınları, kitle halindeki göçleri, katliamları, savaşları, iki yüzlülükleri, menfaat çatışmalarını, işgalleri, işbirlikçilerini, kolaycılıkları, taassubu, kuvvetlinin hep haklı çıktığını, emperyalizmin dik alasını, hürriyet diye özgürlüklerin kısıtlanışını gördü.

Algılama gücü yüksekti. Konya’da ayaklanmayı bastırmıştı. Suudi Arabistan’daki bazı aşiretleri isyan etmemeleri konusunda uyarmaya gitmişti teşkilatı mahsusa ile birlikte. Sonra Berlin’de Müslüman esirleri kurtarmak üzere aynı görevle Almanya’ya gitmişti. Berlin dönüşü ‘Almanya’yı ve Almanları nasıl buldunuz Üstad?’ dediklerinde cevabı ders alınacak niteliktedir:

Almanların işleri bizim dinimize benziyor, dinleri ise bizim işlerimize benziyor. Böyle bir ahlak üzereler.

Akif’in şiirlerinde ve düz yazılarında daha sonraki yılları görmek için çok sayıda ipuçu vardır.

Çetinoğlu: Ersoy’ın, ‘Asım’ın Nesliolarak tavsif ettiği neslin özelliklerinden söz eder misiniz?

Çiftçigüzeli:  Mehmet Akif Ersoy çocuklarını örnek göstermedi, Tevfik Fikret’in düştüğü hataya, yani Haluk hatasına düşmedi. Akif için erkek çocukları Emin ve Tahir değil, bütün çocuklar idealdi. Hayal dünyasındaki Asımın Nesli’ni örnek gösterdi. Bu nesil esasında bütün Türk Dünyası ve İslam coğrafyası gençliğidir. Bu neslin en büyük özelliği namusunu çiğnetmemesidir. ‘Asımın Nesli diyorum, nesilmiş gerçek / İşte namusunu çiğnetmedi, çiğnetmeyecek!’

Çetinoğlu: Bunu nasıl algılamamız gerek?

Çiftçigüzeli: Bana göre Asımın Nesli yeni bir medeniyet tasavvuru içinde olan gençliktir. Yarınki dünyamızın ruh mimarlarıdır. Asımın Nesli çalışan, üreten, paylaşan, bir şeyler ortaya koyan, sektöründe en iddialı olan, gayretli, örnek, memleketsever gençlerdir. Dilini, dinini, diyanetini bilen bir nesildir Asımın Nesli. Dünyaya ve gelişmelere bigâne değildir, kolaycı olmamıştır, taassup içinde değildir, kendisini sürekli yenileyen, ilim ile bileyen bir gençliktir Asımın Nesli. Safahat’ın bizzat kendisidir. Tek tek sahifler halinde hayatın ayrı ayrı yapraklarıdır Asımın Nesli.

İSTİKLAL MARŞI BİR DAHA YAZILAMAZ

Çetinoğlu: Ersoy’un cenâzesi, devlet ilgisinden mahrum bırakıldı. Fakat milleti O’nu yalnız bırakmadı. Çok kalabalık bir insan topluluğu ile toprağa verildi. Konu ile ilgili yorumunuzu lütfeder misiniz?

Çiftçigüzeli:  Mehmet Akif Ersoy’u 1938 yönetimi dışlamıştı, ötekileştirmek istiyordu. Türkiye’ye girişine müsaade etmişti ama idealizmine hala karşı idi. Mısır Apartmanı’nda hasta yatağında kendisine ziyarete gelen Ruşen Eşref Ünaydın ve yanındaki arkadaşlarıyla sohpet ediyorlardı. Bir ara söz Akif’in Mısır’dan Türkiye’ye gelişine dairdi. Konuklar genelde Ankara’da hükümet yanlısı milletvekili, yazar ve gazetecilerdi. Dediler ki:

-Gazi Paşa sizin Türkiye’ye girmenize müsade etti. Öyleki bir ara İstiklal Marşı’nın değiştirilmesi için bile kampanya başlatılmıştı. Gazi Paşa ‘İstersem değiştiririm, ama olmaz‘ dedi.

Akif hasta yatağından şiddetle doğruluyor ve hiddetini yenemiyor:

Arkadaşlar Gazi Paşa da bilir ki biz kendisiyle cephede beraberdik. Cephede askerlerimizi dolaştık, savaşta her şeyimizi seferber ettik. Benim İstanbul’a dönmeme müsaade ederek lütfetti. Müteşekkirim. Ancak İstiklal Marşı’nın değiştirilmesine gelince, O’nu ben bile değiştiremem. O millete mal olmuştur. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.

Gerçekten radyolardan bile müziğin kesilmediği, eğlencenin had safhada olduğu, bayrakların yarıya indirilmediği söz konusu o günde, Akif’in cenazesine halk ve gençlik sahip çıktı. Edirnekapı mezarlığına kadar bir miting kalabalığında omuzlarda gitti. O günün resimlerine bakıldığında çoğu katılımcının başında yasa gereği kasket, şapka veya fötr vardı. Bir kısmı askerî ve resmî, bir kısmı fötr (melon), bir kısmı kasket biçimindedir bu serpuşların. O dönem için bunlar aristokrat, üst seviye yönetici, asker ve aydın olmanın remziydi. Halk ile beraber aydınlar da Akif’e sahip çıkmışlardı. İstanbul Emniyet Müdürü de panik halinde sürekli o gün her saat Ankara’ya rapor bildiriyordu.

ÂKİF’İN BİR ANIT MEZARI YOKTUR

Akif vefat edeli 2013’te 77 yıl olmuş, doğumunun üzerinden 140 yıl geçmiş ama hala aramızda fikirleriyle, eserleriyle, deyişleriyle, resimleriyle, marşlarıyla bize ders veriyor, doğuyu ve batıyı öğretiyor, kültür, sanat ve  medeniyetin ipuçlarını veriyor. Türkiye’de en fazla basılan ve okunan eser Safahat’tır. Hele telif hakkı da mürüru zamana uğrayınca Safahat’ı yayınlamayan kişi ve kuruluş sayısı bir hayli arttı. Akif’in mekânı cennet olsun.

Çetinoğlu: Vefatından sonraki yıllarda, O’nun için devlet olarak yapılması gerekenlerin yapıldığı kanaatinde misiniz? Daha başka neler yapılması gerekirdi?

Çiftçigüzeli:  Ankara, üniversiteler ve yerel yönetimler hala Akif’e olan borçlarını ödememişlerdir. Gelişmiş batıya gidin o ülkenin millî ve ünlü sanatçılarının müze evleri vardır, parkları vardır. Diyebilirsiniz ki ‘onlar çok zengin ülkelerdir. Olabilir!’ Ancak bu doğuda da böyledir. Özbekistan’ın Başkenti Taşkent’te Ali Şir Nevai Bağevi birkaç kilometere uzunluğundadır. Muhteşem bir anıt eserdir burası. Kazakistan’da Ahmet Baytursunoğlu için de öyledir Almatı’da. Adına enstitüler, müzeler, evler, akademiler kurulmuştur. Aynı dönem yaşamış iki sanatçı bunlar. Azerbaycan Bakü’de Hüseyin Cavit Müzeevi ve Enstitüsü de ayrıca tur operatörlerinin programlarına alınarak ziyaret edilmektedir. Yönetim özel ilgi göstermektedir. Tataristan’da Abdulla Tokay’ı söyleyebilirim sadece bir baaşka örnek olarak. Mısır’da Necip Mahfuz da öyledir. Buna çok sayıda başka isimler de ekleyebilirim. İnanmayan gidip görebilir.

Ancak Türkiye’de hala Akif’in hatıralarının olduğu hiç bir yer yoktur ki düzenlensin.  Bu sebeple Hacettepe Üniversitesi Kampüsü içinde dikilen gökdelen Taceddin Dergahı’na bitişikti. Hukuk mücadelesi başlattık bu ruhsatsız yapıya. Mahkemelik olduk ve kazandık. Ancak söz konusu o bina yıkılmadı ve hala duruyor. Vakfımızın da gayretiyle sadece Ankara Taceddin Dergahı’na biraz çeki düzen verildi o kadar. Bunun dışında hele hele İstanbul’da Akif’in bir anıt mezarı bile yoktur. İstanbul’un dört bir yanında Akif’in hatıraları vardır. Fatih’de doğmuş, Beyazıd’da, Süleymaniye’de, Sultanahmet’de dolaşmış, dersler vermiş, hasta yattığı ve vefat ettiği Beyoğlu’nda, Nişantaşı’nda, oturduğu Beylerbeyi’nde, istirahat ettiği Alemdağı’nda, güreştiği Çatalca’da hangi taşı kaldırsan Akif’e ait hatıraların izleri vardır.

HATIRALARINA ASIMIN NESLİ SAHİP ÇIKIYOR ANKARA DEĞİL

Akif’in Ankara, İstanbul dışında Kastamonu, Antalya, Antakya, Biga, Burdur, Balıkesir, Edirne, Konya, Şanlıurfa, Mısır, Almanya ve Suudi Arabistan ile Lübnan’da hatıraları vardır. Kahire’de ve Hilvan’da 12 yıl kadar kaldığı ev hala duruyor. Ancak kamu kesimi bunlarla ilgilenmiyor ve sadece lafını ediyor, Akif’in doğrularının arkasına sığınarak kendini öne çıkarıyor. Oysa ne kadar güzel bir Türkçe Eğitim Merkezi olabilir. Zulmedenler, kuvvetliden yana olanlar, muktedirler Safahat’tan ses vererek ‘Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/  Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem’ diyebiliyor, nefes almak için.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajlarınız için neler söylemek istersiniz?  

Çiftçigüzeli:  Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Safahat’tan seçmeleri 24 dilde yayınlattı. Safahat’ın tamamı Arnavutçaya tercüme edildi. İstiklal Marşı’nı hem batı ve hem de bütün doğu dillerinde yayınladık. Bütün dünya dillerine tercümesi için çaba sarf ediyoruz. Yurtdışında başta Kahire’de olmak üzere Almatı’da, Bakü’de, Balkanlarda Sancak Novipazar ve Saraybosna ile Priştina ve Prizren’nde Türk Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumları düzenledik. Bunların sayısı 12’yi buldu. İstanbul’da henüz teri soğumamış (14-15 Aralık 2012) bir uluslararası sempozyum yaptık. 12-18 Mayıs 2014’de Kazan’da, 2015’de Kırım’da, 2016’da ise Taşkent’te Akif için uluslararası sempozyumlar programladık. Tümünün işlemleri devam ediyor. Bağlantılarımızı tamamlamak üzereyiz. Bunu daha çok söz konusu ülkelerde, üniversitelerle gerçekleştiriyoruz. Son olarak Tataristan’da Kazan Devlet Üniversitesi’yle işbirliği yaparak hayata geçiriyoruz Türk Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif-Abdullah Tokay Uluslararası Sempozyumu’nu.

Ülkelerle ülkelerin ilişkileri hükümetlere göre değişebiliyor. Ancak üniversite ve sivil toplum ilişkileri güçlü tutulunca bunda aksama fazla olmuyor. Üstelik bu ülkelere siyasî veya dinî söylemlerle girmek çoğu zaman zor oluyor, kamu ile ilgili faaliyetler bile tartışılır hale getirilebiliniyor. Dolayısıyla ülkeler ve devletlerarası ilişkilerde sivil toplum önde olmalı ve programlar sanat, edebiyat, kültür ve medeniyet hareketleri içinde gerçekleşmelidir.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı bunu yapmaktadır ve hala kiradadır, kendi yeri yoktur. Bu da adeta Akif’in bir yansıması olarak tecelli etmiştir. Belki vakfımız imkân, unvan, kaynak gibi cazip şeylere ulaşsa sanırım gönüllü hizmet bu kadar etkili olmaz. Ancak Akif’in hatıralarının olduğu yerlerden birinde hususan da İstanbul veya Ankara’da kendi malımız bir yer olsa sanırım hizmetlerimiz katlanarak devam edebilir. Sağlık olsun. Bunu şikâyet olarak değil, durum tespiti olarak söyledim. Safahat okullarımızda ‘seçmeli ders’ olarak okutulmalı diye düşünüyorum yeni nesiller için. Hatta geç kalınmamalı. Hemen devreye girmeli Yarınki Türkiye için. Anlamadığım bir husus da bir kamu televizyonu olan TRT, neden hala miras yiyor da, Akif’in hayatını ve Safahat’ı sinemaya aktaramaz. Böyle bir yönetim tarzını anlamakta zorlanıyorum. Çünkü Akif’in anlattıkları bugün hala sorun olarak karşımızda, gösterdiği hedefler de en ideal olanı. İnsanların idealizmi çözülürse, galiba kendilerini konjonktüre, unvana, makama, imkâna ve modaya endeksliyorlar.

20-27 ARALIK MEHMET AKİF ERSOY HAFTASIDIR

İstiklal Marşı’mızın TBMM’nden kabul edilişinin yıl dönümü olan her 12 Mart’ta Ankara’da adı Mehmet Akif Ersoy olan okullarla bir araya geliyor, öğrenci ve öğretmenlerden müteşekkil grupları önce İstiklal Marşı’nın yazıldığı Hacettepe Üniversitesi Samanpazarı Kampüsü içinde yeralan Taceddin Dergâhı’na götürüyoruz. Burada bir tören yapılıyor ve Mehmet Akif Ersov Evi’ni gezdiriyoruz. Sonra marşımızın kabul edildiği Ulus’taki Birinci TBMM’ne gidiyor ve burada da söz konusu günü hatırlatmaya çalışıyoruz. Bundan sonraki hedefimiz Bakanlıklardaki TBMM’dir. TBMM Başkanları heyetimizi kabul ediyor ve daha sonra TBMM’ni gezdiriyoruz gençlere. TBMM Genel Kurulu’nu gösterirken diyoruz ki ‘Sizler ilerde hukukçu, öğretmen, akademisyen, hekim, mühendis, kamu görevlisi, sanatçı, yazar veya müteşebbis olarak ülkenize ve insanınıza hizmet ettikten sonra politikaya girerseniz bu kürsülerde Asımın Nesli yani sizler olacaksınız. Hizmetler edeceksiniz. Mehmet Akif  gibi hizmetleri hâlâ şükranla anılmak isterseniz, O’nun çizgisinde gideceksiniz Asımın Nesli olarak. Bir doğu, bir batı dilini öğrenecek, sektörünüzde en iyisi ve iddialısı olacaksınız. Cihanşümul boyut kazanmak mecburiyetindesiniz. Dünyaya ‘biz de varız, söyleyeceklerimiz olacak’ diyeceksiniz.” Biçiminde hatırlatmalar yapıyoruz. Sonra da okullarına bırakıyoruz.

Bugüne kadar 20 kadar kitap, film, CD, DVD yayınımız oldu. Mehmet Akif Ersoy ve eserleri konusunda mezuniyet tezi hazırlayanlara, master, doktora yapanlara katkı veriyoruz. Akif’in doğum tarihi 20 Aralık 1873’tür. Bizim geleneğimizde ölüm yıl dönümlerini anmak 10 Kasım’dan mülhemdir. Dolayısıyla vakfımız bunu 20-27 Aralık Mehmet Akif Ersoy Haftası olarak programlamaktadır. İsmi Mehmet Akif Ersoy olan mahalle, semt, okullar ile birebir temas halindeyiz. Oralara faydalı olmaya çalışıyoruz gücümüzün yettiği kadarıyla.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ (Kilis-1945)

1945 yılında Kilis’te doğdu. Kilis Kartalbey İlkokulu ve Kilis Orta Mektebi’ni bitirdi. 27 Mayıs Askerî Darbesi günlerinde 15 yaşında 8 öğrenci arkadaşı ile birlikte gözaltına alındı. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve berat etti. Yazı ve görüşlerinden dolayı 40’ı aşkın bu yargılamaları ömür boyu hep sürdü ve hep aklandı. En son Ankara’da berat etti (2006).

Kilis Huduteli Gazetesi’nde yazılar yazmaya başladı, 5. Sayıda kapatılan Pırıltı adında bir sahife yönetti. (1961), Gaziantep Yeni Ülkü Gazetesi’nin Kilis Muhabirliğini yaptı. Mecburen gittiği İstanbul Vefa Lisesi’nden mezun oldu. Necip Fazıl Kısakürek, Ali Fuat Başgil, Faruk Kadri Timurtaş, Nurettin Topçu, Bekir Berk, Zübeyr Gündüzalp, Sezai Karakoç, Hüseyin Rahmi Yananlı, İsmail Dayı ile tanıştı. Marmara Kıraathanesi’ne ve kanaat önderlerinin derslerine devam etti. Büyük Doğu Fikir Kulübü’ne üye oldu (1964).

İİTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu (1968) ve İstanbul Basın Yayın ve Radyo-Televizyonculuk Yüksek Okulu’dan (1978) mezun oldu. Ankara Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habib Burgiba Yabancı Diller Okulu’ndan sertifika aldı. Yüksek tahsilini tamamlarken Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteciliğe (1967) başladı. Haftalık İttihad gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Her yazı-haber sorumluluğundan dava açıldı. Milli Türk Talebe Birliği’nde 48. Dönem Basın-Yayın Müdürlüğünü üslendi ve Millî Gençlik Dergisi’ni yayınladı. Gençlik eylemlerine katıldı. İlk kitabı ‘Millî Bir Eğitime Doğru’ yayınlandı. Bugün, Sebil, Tercüman, Özgür gazetelerinde çalıştı. Sırdaş Yayınevi’ni 4 arkadaşı ile birlikte kurdu, genel yönetmeni oldu. Fikir özgürlüklerini savunan ‘Yüz altmış üç’ adlı incelemesi, ‘Muhterem Başkan’ adlı biyografik çalışması ve 1968 kuşağı gençliğini anlatan ‘Kavgamız’ adlı eseri yayınlandı. TRT’ye geçti, Ankara Haber Merkezi’nin değişik birimlerinde muhabir, metin yazarı, program sorumlusu, yönetici olarak 32 yıl hizmet verdi. Mısır Temsilcisi oldu. TRT yönetiminin tacizleri karşısında emekliliğini isteyerek İstanbul’a yeniden göçtü (2008). Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını kazanınca tümüne giden ilk yazarlardan biri oldu. ‘Yıldızlar Yeniden Parlıyor’ adlı gezi kitabında Türk Dünyasını anlattı. Bu alakası hala yakından sürmektedir.

Türkiye Yazarlar Birliği’yle Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın14 arkadaşıyla birlikte kurucuları arasında yer aldı, yönetimlerini üslendi. Zaman Gazetesi’nin kurucu yazarı oldu, Kulis’ler yazdı, röportajlar yaptı. Türkiye Gazetesi’nde 12 yıl Ayhan Katırcıkara imzasıyla Fantezi ve Kulis yazıları kaleme aldı. Yayınlanmış 20 kadar kitabı vardır. Son olarak Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile birlikte ‘Ey Güzel Kırım’ adlı gezi kitabı neşredildi. Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtası ülkelerinde çok sayıda miulletlerarası toplantılara katıldı, tebliğ sundu, konferanslar verdi. Halen www.sanatalemi.net isimli internet sitesinde ve Kilis Kent’te köşe yazısı yazmaktadır. Milletlerarası Gazetecilik Federasyonu FİJ üyesidir. Türk Süsleme Sanatları hocası, ressam, müzehhibe ve minyatür ustası Serhan Çiftçigüzeli ile evli olan yazar, Furkan-İsmail ve Fulya-Burkan’ın babası, Can’ın da dedesidir.

Yolsuzluk ve Yoksullaşma

Günlük sohbetlerde “devlet malı”, “saçı bitmemiş yetim hakkı”, “Beyt-ül Mal” gibi kavramlaştırdığımız toplumsal hazineden ibaret zenginliğimiz için çok sık kullandığımız yakışıksız bir deyim vardır “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” gibi…

Bu deyimi, taşıdığı anlamı ve bunu uygulayanları hiç ama hiç sevmem!..

Devletin malını deniz gören ve bunu yemeye niyetlenen domuzlar, tarihte “dörtlü ittifak” olarak adlandırılan bir dayanışmayı sergilerler.

Bu “dörtlü ittifak” dediğimiz insan grupları birlikte hareket ettiği halde çoğu zaman bir araya gelmez. Hatta birbirlerine karşıymış gibi tavır alırlar. Her biri ayrı bir gruptur. Kendi içlerinde müthiş çatışmalar olur ama oyun kuralına göre oynandığında fazla gürültü çıkarmazlar. Ortak çıkarları söz konusu olduğunda, kolaylıkla bir araya gelip, birlikte hareket ederler.

Bu gruplardan ilki için; yağmayı, rüşveti, yolsuzluğu bizzat doğrudan gerçekleştirenlerdir diyebiliriz. Karşımıza kimi zaman; işadamı, müteahhit, sanayici, esnaf, çiftçi yada şirket, dernek, vakıf, kooperatif gibi yasal kimlikli, gerçek ve tüzel kişiler olarak çıkarlar.

İkinci grupta “mafya” sözcüğü ile niteleyebileceğimiz tipler vardır. Bunlar bazen yağma, rüşvet, yolsuzluk gibi işleri doğrudan kendi gerçekleştirir. Elde ettikleri yerleri kendi işletir, kiralar veya satarlar. Dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir nokta da; bunların kimi zamanda birinci grupta yer alanları örgütlemesi ve elde edilen ranttan kendi payını almakla yetinmesidir. Çalışma yöntemleri açısından terör örgütlerini ve bazı dinsel yapıları da bu grupta görebiliriz.

Üçüncü grup, politikacılardan oluşur. Uzmanların görüşüne göre; politikacıların bilgisi ve isteği dışında devlet malına türlü adlarla el uzatılması, ufak tefek bireysel olaylar dışında neredeyse imkansızdır. Politikacıların bu tavırlarına etki eden nedenlerin başında ise; partililere çıkar sağlama, ideolojik bağlantılı kuruluşların gelişip kökleşmesi için zemin hazırlama, partiye geri dönüşüm sağlayacak işadamlarına rant yaratarak partiyi iktidarda tutma sayılabilir.

Politikacıların; yolsuzluk, rüşvet ve yağma gibi olaylar karşısındaki tavırları, genellikle ilginç olmuştur. Bunları karşı taraf yaparken kendilerini çok namuslu, dürüst, vatansever ötekileri ise hırsız, soyguncu nitelemek gibi… Roller değişince, söylemler aynı kalmış ama söyleyenler yer değiştirmiştir.

Dördüncü grup ise bürokratlardır. Bunlar genellikle, emir makamında oturan, üst düzey bürokratlardır. Bürokrasi de bir yere gelebilmek için ya baştan beri politikanın içinde olmak yada politikacıya ilerisi için umut vermek gerekir. Bu kişiler yetkili makama geldiğinde, artık politikacı ile işbirliği yapmak zorundadır. Çünkü göreve; ehliyet ve liyakat esası ile gelmemiştir. Bu sebeple, bürokrasinin bahsettiğimiz kesiminin görevi; yolsuzluk, rüşvet ve yağmaya kılıf uydurmak hatta gerekirse planlamaktır.

Saydığımız bu dört grubun ortak noktalarından biri, maddi veya politik çıkar diğeri ise yasa tanımazlıktır.

Bütün bu yazdıklarımız; Türkiye’nin yüzyıllar boyunca karşı karşıya kaldığı gerçeklerden yalnızca birisidir.

Türk Milleti; yüzyıllardır milli ve manevi değerleri kullanılarak aldatılmıştır. İçinde yaşadığımız bu dönemde yaşanılanlarda ibret almamız gereken hadiselerdir.

Yanlışlıkları yapanlardan ziyade, bu yanlışlıkları türlü kılıflarla mazeret üreterek hoş görenlerin, yaptıkları asla kabul edilemez. Bir çıbanı patlatır cerahati akıtabilirsiniz ancak çıban üreten hastalık daha bir çok çıbanların oluşumuna neden olur. “Benim hırsızım iyidir” anlayışı hastalıklı bir zihniyetin ifadesidir. Hele kendisine dini referans vererek siyaset yapan veya din adına konuşanların “gelişmenin rantı olur” iddiası, mütedeyyin insanları aldatma ve kandırmadan öte bir şey değildir.

Yolsuzlukların, rüşvetin ve yağmanın üstünün kapatılmaması için tek çözüm; halkın kendi malı olan devletin malına ve dolayısıyla istikbaline sahip çıkmasıdır. Gelin bunlara; devlet malının yenilemeyeceğini ve kursaklarında bırakacağımızı hep birlikte gösterelim…

Devletin Rantı Deniz!

Günlük sohbetlerde “devlet malı”, “saçı bitmemiş yetim hakkı”, “Beyt-ül Mal” gibi kavramlaştırdığımız toplumsal hazineden ibaret zenginliğimiz için çok sık kullandığımız yakışıksız bir deyim vardır “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” gibi…

Bu deyimi, taşıdığı anlamı ve bunu uygulayanları hiç ama hiç sevmem!..

Devletin malını deniz gören ve bunu yemeye niyetlenen domuzlar, tarihte “dörtlü ittifak” olarak adlandırılan bir dayanışmayı sergilerler.

Bu “dörtlü ittifak” dediğimiz insan grupları birlikte hareket ettiği halde çoğu zaman bir araya gelmez. Hatta birbirlerine karşıymış gibi tavır alırlar. Her biri ayrı bir gruptur. Kendi içlerinde müthiş çatışmalar olur ama oyun kuralına göre oynandığında fazla gürültü çıkarmazlar. Ortak çıkarları söz konusu olduğunda, kolaylıkla bir araya gelip, birlikte hareket ederler.

Bu gruplardan ilki için; yağmayı, rüşveti, yolsuzluğu bizzat doğrudan gerçekleştirenlerdir diyebiliriz. Karşımıza kimi zaman; işadamı, müteahhit, sanayici, esnaf, çiftçi yada şirket, dernek, vakıf, kooperatif gibi yasal kimlikli, gerçek ve tüzel kişiler olarak çıkarlar.

İkinci grupta “mafya” sözcüğü ile niteleyebileceğimiz tipler vardır. Bunlar bazen yağma, rüşvet, yolsuzluk gibi işleri doğrudan kendi gerçekleştirir. Elde ettikleri yerleri kendi işletir, kiralar veya satarlar. Dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir nokta da; bunların kimi zamanda birinci grupta yer alanları örgütlemesi ve elde edilen ranttan kendi payını almakla yetinmesidir. Çalışma yöntemleri açısından terör örgütlerini ve bazı dinsel yapıları da bu grupta görebiliriz.

Üçüncü grup, politikacılardan oluşur. Uzmanların görüşüne göre; politikacıların bilgisi ve isteği dışında devlet malına türlü adlarla el uzatılması, ufak tefek bireysel olaylar dışında neredeyse imkansızdır. Politikacıların bu tavırlarına etki eden nedenlerin başında ise; partililere çıkar sağlama, ideolojik bağlantılı kuruluşların gelişip kökleşmesi için zemin hazırlama, partiye geri dönüşüm sağlayacak işadamlarına rant yaratarak partiyi iktidarda tutma sayılabilir.

Politikacıların; yolsuzluk, rüşvet ve yağma gibi olaylar karşısındaki tavırları, genellikle ilginç olmuştur. Bunları karşı taraf yaparken kendilerini çok namuslu, dürüst, vatansever ötekileri ise hırsız, soyguncu nitelemek gibi… Roller değişince, söylemler aynı kalmış ama söyleyenler yer değiştirmiştir.

Dördüncü grup ise bürokratlardır. Bunlar genellikle, emir makamında oturan, üst düzey bürokratlardır. Bürokrasi de bir yere gelebilmek için ya baştan beri politikanın içinde olmak yada politikacıya ilerisi için umut vermek gerekir. Bu kişiler yetkili makama geldiğinde, artık politikacı ile işbirliği yapmak zorundadır. Çünkü göreve; ehliyet ve liyakat esası ile gelmemiştir. Bu sebeple, bürokrasinin bahsettiğimiz kesiminin görevi; yolsuzluk, rüşvet ve yağmaya kılıf uydurmak hatta gerekirse planlamaktır.

Saydığımız bu dört grubun ortak noktalarından biri, maddi veya politik çıkar diğeri ise yasa tanımazlıktır.

Bütün bu yazdıklarımız; Türkiye’nin yüzyıllar boyunca karşı karşıya kaldığı gerçeklerden yalnızca birisidir.

Türk Milleti; yüzyıllardır milli ve manevi değerleri kullanılarak aldatılmıştır. İçinde yaşadığımız bu dönemde yaşanılanlarda ibret almamız gereken hadiselerdir.

Yanlışlıkları yapanlardan ziyade, bu yanlışlıkları türlü kılıflarla mazeret üreterek hoş görenlerin, yaptıkları asla kabul edilemez. Bir çıbanı patlatır cerahatı akıtabilirsiniz ancak çıban üreten hastalık daha bir çok çıbanların oluşumuna neden olur. “Benim hırsızım iyidir” anlayışı hastalıklı bir zihniyetin ifadesidir. Hele kendisine dini referans vererek siyaset yapan veya din adına konuşanların “gelişmenin rantı olur” iddiası, mütedeyyin insanları aldatma ve kandırmadan öte bir şey değildir.

Yolsuzlukların, rüşvetin ve yağmanın üstünün kapatılmaması için tek çözüm; halkın kendi malı olan devletin malına ve dolayısıyla istikbaline sahip çıkmasıdır. Gelin bunlara; devlet malının yenilemeyeceğini ve kursaklarında bırakacağımızı hep birlikte gösterelim…