21.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 926

Adalet

 

Yetimin hakkını gasp edenleri,
Bu millet uyanıp pert de etmeli.
Yalan,hile ile devlet malını, 
Yiyenleri asla, affetmemeli… 

Yiyor, içiyorlar,malı götürüp,
Bunlar dış güçlerin işidir deyip.
Hele bak bak hele! Sıyrılacak uyanık!
Makamlar bunlara dar edilmeli…

Sabır sabırgardaş,nereye kadar…
Atı alan Üsküdar’da kalmalı.
Bu ülkeyi soyan baban da olsa,
Ayağa kalkmalı,hesap sormalı.

Şu hale bak milyarlarca parayı,
Ben mi koydum kutuların içine.
Boşuna uydurma bunca yalanı
İnanmayacağız artık sözüne…

ABD, İsrail işi değil bu…
Bu malı belli ki siz götürdünüz,
Müslümanım deyip halkı kandırıp,
Şerefi,imanı çöpe gömdünüz.

Ülkeye baş bulmak gecikse bile,
Devlet Ebed Müddet, devam etmeli…
Ülke yönetenler,Ömer olup da,
Adalette asla gecikmemeli.

 

 

 

Kenan Evren ve Eylül Rapsodisi

 

12 Eylül 1980 günü Evren’i izlediğimi hatırlıyorum. O siyah beyaz ekran televizyonda, yanındaki kurmaylarla. Onlar kahramandılar. Milletimizin her zaman aradığı o kurtarıcılardan idiler. Ve TSK’nın İç Hizmet Kanununa dayanarak milletimizi üçüncü defa kurtarmışlardı, sancılı da olsa yürüyen demokrasiden.

Devletin sezgileri, milletin ezgileri yabancıların eline geçmiş, terör çığ gibi büyümüş ülkeyi muhasara altına almıştı. Demirel “anarşi” derdi olanlara, ama terördü adı. “Bizim çocukların” çıkardığı terör olayları artık ayyuka çıkmış, “bizim” diğer çocukların müdahalesine davetiye çıkarıyordu. Ekonomik sıkıntılar yanında karaborsa, siyasi çalkantı yanında husumetler vardı.

Cumhurbaşkanı seçimi de akamete uğramıştı. Durum böyle olunca diğer “bizim çocuklar” devreye girdi.Sahayı karışık gören Evren ve arkadaşları “memleketi kurtarmak” için büyük bir görev yüklendiler ve 12 Eylül 1980’de memlekete hizmet edip yorulan insanları tatile çıkardılar. Düdük çaldı. Maç tatil oldu ta ki 1987 yılında yasakları kalkana kadar.

Ecevit’i, Türkeş’i, Erbakan’ı ve Demirel’i alkışlayan milletimiz bu sefer de onları alkışladı, sevindiler. Hatta çoğu öyle ileri gitti ki “siyasi parti liderlerinin” hepsini asıp bu milleti onlardan kurtarmak gerektiği lafları bile sarf edildi. Gazetecilerimiz, birkaç istisna hariç, darbeye alkış tuttu. Akademi dünyası sevindi, birkaç çatlak ses haricinde. İşadamları memnundular. Alan razıydı, veren razı. O halde, gerisine söz etmek düşmezdi…

Liderlerin arkasından koşturan, oğlunun işini, kızının tayinini hallettirmek için takla atanlar, ikbal beklentileri içinde olanlar, birden yok oldular ortalıktan. Menderes’i hatırladılar birden.O, iki bakanıyla beraber darağacında hem de hiç hak etmeden asılan Başbakanı. Göğsüne asılan yaftayla, darağacında boynu bükük sallanan, buna rağmen milletine “küskün” olmadığını söyleyerek aslında kırgınlığın boyutunu ifade eden Menderes’i… Ya gene öyle bir şeyler olsaydı! Kendileri de kovuşturma geçirselerdi! Ne olacaktı çoluk çocukları, ne olacaktı işleri güçleri? Düzenleri bozulmaz mıydı?  Dünyaları zindan olmaz mıydı? Böyle durumlarda yüce milletimiz dünyanın “zindan” olmadığını hatırlardı. O zamanlarda, zindanın içindeki zindana girmemek için her yolu denerdi.

Dillerden dökülen kasidelerin, şimdi hicviyeler almıştı yerini.Farklı aralıklarla tutuklanan siyasi liderler artık bir araya gelip “adam gibi konuşmak” zamanı geldiğini askerin zoruyla, onların sultasıyla anladılar. Onlarla beraber, çoğu devrimci ve ülkücü camiadan olan insanlar… Ve hedeflerin aslında aynı olduğuna dair fikir beyan edeceklerdi hapishanelerde. Karşıt görüşten insanlardan yaralı ve muhtaçlarına yardım etmeye kadar bir tekevvün içine girmişlerdi. Aynı Anadolu’nun çocukları olduklarını anlamışlardı. Mesela, 1980 sonrasında yıllarca hapis yatan darbe öncesi ülkücülerin lideri olan rahmetli Yazıcıoğlu ve kimi devrimciler bu konuda çok kafa yormuşlardı.

Hapse girenler de yalnızlık ve terk edilmişliğin ıstırabını yaşadılar. “Dava adına” ne hırsızlık ve namussuzlar yapılabildiğini, kendileri yardım için gönderilen paraların nasıl iç edilebildiğini ve nasıl aileleriyle keyfi bir mantık doğrultusunda görüştürülmediklerini ve “onlara neler oldu acaba?” gibi kahredici düşünce çengellerinin beyin hücrelerini tırmaladığı, nasıl saçlarını ve yılları kopardığını ve ondan arta kalan zamanlarda da işkencecilerin ömürlerinden kopardıklarını.

Ruhunu, vicdanını kiralayan bir azınlık haricinde, farklı fraksiyonlardaki kişiler aslında güzel ideallere binaen mensup olmuşlardı bir yerlere. Esas hata “tek yolcu” bir bakış açısının hâkim olmasıydı bütün ideolojilere. Ülke sıkıntıdaydı, kurtulması gerekiyordu. Onun reçetesi de her grubun sadece kendisindeydi. Yani kendileri için iyi şeyi başkaları için de dayatmak niyetiyle hareket ediyorlardı. Karşı her grup ise, ya Rus ya Çin ya İran ve veya Amerikan “uşağıydı” onlar için. İdealler vardı, ama çoğu zaman “idea” yoktu. Çoğu zaman şifahi kültürle aktarılan kurtuluş reçetelerinin kaynağı, yine çoğu müellifleri yabancı ülkelerden olan ideologların yarım yamalak çevrilmiş kitaplarıydı.  Onları okudukça fikirlerinde daha sabit hale geliyorlar, kaleler inşa ediyorlardı ideolojik enaniyetlerini kuşatan Babil kulelerinin etrafına.

Güçleri heyecanlarından, mensup oldukları gruptan ve sabitleşen ve hemen hiç süzemedikleri bazen dinleyerek, bazen okuyarak edindikleri fikir hamulelerinden kaynaklanıyordu. Onlar “milliyetçi veya “yurtsever” idiler, ama millet olarak sadece kendi gruplarını algılıyor, yurtlarını ise hayal ettikleri hayalî “Kızılelma” ve kızıl bayrak ülkelerini.

Sağda tarih milliyetçileri solda ise dil. Sokaktaki jargonlara fikirden süzülen felsefi argümanlar değil, sloganlar tahakküm ediyordu. Her iki taraf da diğerinin hem hâkimi hem savcısı hem de infaz memurları olmuştular. Fatsa vb. yerlerde “halk mahkemeleri” kurulmuştu. Dilde tasfiyeyi o kadar ileri götürenler, aslında bunun ırkların tasfiyesine yönelik bir tür Hitler mantığı olduğunun farkına varmadan karşıda “ecdadın” yaptıklarını anlatıp hiç değilse haldeki zilleti unutmaya çalışanları Faşistlikle suçluyor, kendi ideolojik kapsam alanlarına girse bile karşıdan gelen her doğruya kapılarını ve beyinlerini kapalı tutuyorlardı. Öyle buyrulmuştu parkalı postallı “birinci” sigarası içen büyüklerince.

Ve sloganlar kan kokuyordu.  Nefret kokuyordu.  İntikam kokuyordu.  Memleketin hemen her yerinde bina ve bahçe duvarları, tuvalet kapıları, yollar bu sloganlarla dolan birer kültür zangocu oldular. Darbeye çağıran zangoçlar…Sloganların ortak noktası karşı tarafın kahrolması üzerine bina edilmişti.

Peki niye? Niyeti önemli değil, öyle olması gerekiyordu.  Emir aldıklarına kayıtsız bir emniyet ve sadakat, hedef olanlara kayıtsız bir nefret ve itimatsızlıktı esas olan. Her iki kesim de kendisini “good guy” olarak algılıyordu. Her ikisini de muhatap alan darbeciler ise mutlak “good guy” olarak sadece kendilerini ortaya koydular. Koruyucu kollayıcı ve kurtarıcı melekler… Uzlaşma zamanı gelmişti, ama uzlaşma nerede olacaktı. Uzaklaşma nerede?

İşte esas gelişmeler de böyle bir zamanın hikâyesini yazmakla olacaktır.  Bir meşhur 1968 kuşağı vardı, sonraki ise 1975 oldu.  Ve dahi 1980 kuşağıdır çıkan sahneye şimdi…

Terör döneminin ıstırabını hem bedeni hem ruhi olarak hissedenler o günleri asla tekrar yaşamak istemeyeceklerdir.  O günler gider ve bir daha geri gelmez, İnşaallah.  Fakat silahlı ve silahsız çatışmaları, zorbalıkları bir tarafa, o günlerde insanların bugünlerde olmayan birkaç güzel ve takdir-i şayan tarafları vardı ister sağda olsun ister solda.   İnsanlar o zamanlar daha çok okurlardı.  Kitap okurlardı, gazete okurlardı, ama okurlardı. Okuduklarını ideolojilerine mermi yapmak için de okurlardı, karşı tarafı çürütmek için de okurlardı ama okurlardı. Gazeteyi de kitabı da ideolojik beslenme ve psikolojik odaklanma için okudukları doğrudur, ama okuyorlardı.  Hem gazete, kitap okumanın hem de tahsil anlamında okumanın “okumayan” insanlar gözünde dahi belli bir anlamı ve önemi vardı…

Daha da önemli bir husus vardı o zamanlar ki, bugün hemen hiçbir kesimde yok gibidir.  Onların saygın ülküleri vardı. O ülküler kendilerini bağlıyor ve kendilerini aşıyordu. Şahsi menfaatler değil, daha büyük daha yüce gördükleri, uğrunda hem yaşamayı hem de ölmeyi göze alabilecekleri ülkülerdi onlar. Körlükleri biraz da bunandı. Gözlerindeki iris tabakasını kaplayan şeydi o ülküler, ceplerine ve havsalalarına çöreklenen cüzdan değil.

Her iki gruptan da ülküleri uğrunda insanlar ölmenin ülkülerinin bir parçası gibi algılıyorlardı.  Öldüler de, hapse de girdiler, sakat da kaldılar. Yarlıgasız yargılarla idam da edildiler o fıkradaki Laz mantığıyla: “pir onlardan, pir pizden.”Kendilerini de sorguladılar. Kim içindi yaptıkları? Liderlere niçin bu kadar tabii olmuşlardı? Kimi zaman tereddüt ettikleri meselelerde kendilerinin aslında ne kadar da haklı olduklarını.

Ama düdük ötmüş maç bitmişti. Şimdi kıyıda köşede kalmış bütün emekli hakemler holdinglerin üst kurullarında büyük oyuncular olmuşlardı.  Bir bakıma ülkeyi ekonomik olarak da kurtarma çabalarıydı bunlar. Hatta bu emekli hakemden dönme yeni oyunculardan holding sahibi olacak kadar memleket hizmetine kendilerini vakfetmişlerdi.

Sonra Ulusu’lu yıllar ve tekrar sultalı demokrasiye geçiş yılları başladı. Özal damgasını vurdu bu yıllara, hem de nasıl!DPT kökenli olduğu, özel sektör tecrübesi olduğu için askeri hükümetinde bir müddet gözdesi olmuştu zaten. Askerin sivillere askeri tarzda yaptırttığı yeni anayasa yüce milletimizin-ki bu zamana kadar askeri idareden de sıkılmışlar eski günleri bir kere daha muhakeme etmeye başlamışlardı–yüzde doksan iki gibi bir çoğunlukla okumadan anlamadan hüsn-ü niyet ve hüsn-ü kabulleri ile yürürlüğe girdi.

Ve Özal, eski siyasilerin yasakları olması ve askerlerin de metazori işbaşına getirmelerindeki avantajlarını da hesaba katarak siyasete girip ANAP’ı kurdu. Ondan önce Amerika’ya gidip bilgilerini tazeledi ve kilo verip karizmatik ABD başkanlarının usulleriyle nasıl başbakan olabileceğinin notlarını da kafasına kazarak ülkeye dönmüş, hem ülke içinde tanıdıkları hem de ülke dışında özellikle ABD de irtibatlı olduğu kişileri siyasete çekmeyi başarmıştı. Vaktiyle MSP’de yapamadığını şimdi daha güçlü bir konumda ANAP’la yapacaktı. Ve Kenan Evren’in bizzat Emekli bir asker olan Calp’ı işaret etmesine rağmen, milletimiz Özal’ın o iki elini kafasının üzerinde birleştirerek yaptığı “dört eğilimi” birleştirme rumuzunu hafızalarındaki acılarla yan yana koyarak iyi idrak etti ve seçim sisteminin de yardımıyla Özal başbakan oldu, partisi tek başına iktidar.

Ülkedeki kimi değişimler Özal’la başladı. Şöyle diyordu Özal:”Anavatan Partisi 20 Mayıs 1983 günü kurularak, memleketimizin siyasi hayatında yerini almıştır.  Partimizin sembolü, bal petekleri ile donatılmış Türkiye haritası ve bal arısıdır. ARI çalışkanlığı, PETEK aziz vatanımızın en ücra köşesine kadar mamur hale getirilmesini ifade etmektedir. Milli ve manevi değerlere bağlı, sosyal adaletçi, rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisini esas alan bir parti olarak, programımızda belirtilen bu ilkeler etrafında birleşmeyi sağlayıp, Türkiye’yi ileri ve modern bir ülke haline getirmek en ulvi görevimiz olmalıdır. Bunun için, programımıza inananları, daha önceki siyasi görüşleri ne olursa olsun birliğe ve beraberliğe davet ettik.”

“Aziz milletimiz çekişmenin, kargaşanın ve bölücülüğün hiç bir zaman yanında olmamıştır. Geçmişte şu veya bu şekilde kavgaya itilenler veya kendini kavganın içinde bulanlar muzdariptir. Kırgınlıkların giderilmesine, yaraların sanılmasına, dostluğun, kardeşliğin ve dayanışmanın geliştirilmesinde zaruret vardır.  Anavatan Partisi bir hizmet kapısıdır, “Halka hizmeti hakka hizmet” olarak görür. Ülkemiz, insanımızın çalışkanlığı ve kabiliyeti, tabii kaynaklar ve coğrafi avantajlarıyla gelişmişliğin zirvesinde yer almaya layıktır. Bu cennet vatan tarih boyunca Dünya’nın en ileri medeniyetlerini bağrından çıkarmanın haklı gururuna, bu aziz milletle gelişmiş ve medeni olmanın tarihi tecrübesine sahiptir. Milletler arasındaki medeniyet yarışında geri kalmamızın meşru ve makul sebebi olamaz. Milletimize doğru hedefler gösterildiği önüne konulan mânialar kaldırıldığı, birlik ve beraberliğin bozulmadığı müddetçe aşamayacağı engel, çözemeyeceği mesele yoktur.”

Ve ardından ekliyordu:

“Memlekete sahip, milletine hizmetkâr ancak yapabileceğini vadeden ve vaadinde mutlaka duran dostluğu, kardeşliği sevgi ve barışı şiar edinmiş bir anlayışla bu vatana en verimli bir şekilde hizmet edebileceğimize ve ülkemizi milletlerarası camiada mümtaz ve layık olduğu seviyeye çıkarabileceğimize inanıyor ve yüce Allah’ın gayretlerimizde bize yardımcı olmasını diliyoruz.”

“İnsiyaki olarak ve felsefesine daha inmeden gönlünü kaptırdığı bir serbest piyasa ekonomisinden bahsediyordu Özal.  Şanlı esnafımız bunu istediğe malı isteğin fiyata sat diye anladı. Ve tabii ki beğendi. Eskiden olduğu gibi malların üzerinde alış-satış etiketleri olmayacaktı.  Bu liberal ekonomiye aykırı idi. Sonra teşebbüs hürriyeti bunu tamamladı, ama üretim aynı ölçüde hem sınırlı hem de düşük kaliteli kaldı. Canım her şeyi yapmamamız gerekmiyordu ya! İthal edebilirdik. Ve traş bıçağından, muza kadar bir ithalat furyası başladı.  Borç yiğidin kamçısıydı nasıl olsa.”

Zaten ismen var olan ve okullarda sadece çocukların kutladığı “yerli malı haftası” iyice tuluat tiyatrosu malzemesi oldu. Yerli araçlara zorlayıcı bir şey yoktu. Onları üretenler gene devlete sırtlarını dayayıp dört teker üstünde yürüyen tenekeler olarak hizmet vermeye devam ettiler.  Yeni bazı otobüsler de bu arada piyasaya girmeye başladı ve kamyonlar biraz daha farklılaştı, çeşitlendi. Hızlandılar arabalarla yarışacak kadar hem de.

Başka hürriyetler de vardı sırada. “Din ve vicdan hürriyeti”nden dem vuruyordu Özal.Yavaş yavaş Demirel’in tabanını kendine kaydırdı. Mütedeyyin kitleler yine bir siyasi Mesihe kavuşmuşlardı. Tarihten bahsediyordu, Allahtan yardım istiyordu. Bir büyük maziden bahsediyordu. Türkeş’in tabanı da yorgundu ve Özal fena bir adama benzemiyordu hani!  Üstelik eski ülkücü kimi bozkurtlar Özal’ın yuvasına, partisine girmiş ve hüsn-ü kabul görmüşlerdi. Davaya hizmet olduktan sonra mekân da önemli değildi. Ve onlara da hitap ediyordu Özal. Geçmişteki gönül yaralarını ve tedavi olarak önerdiği sosyal adalet ve daha ne olduğu ne adına olduğunu en azından benim anlayamadığım “birlik ve beraberlik” destanını da reçeteye ekleyince Özal’ın halk irfanında zaten yeri olan arı sembollü partisi eski sol fraksiyonlarda oy aldı.  Uzlaşma olmuştu işte.

Evlerde telefon bir lükstü ve birkaç sene içinde yedi milyon telefon edindi milletimiz.  Sonra Amerika’dan mülhem bir rüya girdi devreye. Televizyon renklendi, kanallar artmaya başladı.  Memlekette bir video film furyası başladı. Türk sineması çöktü, yerini Amerikan filmleri almaya başladı.  Gözlerimizden gönüllerimize bir Amerikan film furyası akmaya başladı, büyüklerin de küçüklerin de.  Yerlileri kovboylar öldürdükçe biz de sevindik, Rambo Vietnam’ı darmadağın ettikçe biz de Çanakkale’mizi hatırladık biraz…

Yeni yeni gazeteler çıkmaya başladı piyasaya ve artık gazeteciler değil, patronlar vardı başlarında ve bir kapitalist işletme nasılsa o şekilde işlemeye başladılar.  Krediler aldılar.  Karşılığında daha önemli şeyler verdiler. Özal da gelişim adına ve değişimin ve potansiyel siyasi destekleri için onların plaza kurmalarına holdingleşmelerine piyasa ekonomisinin bir yansıması olarak baktı ve destekledi yerine göre.

İlk özel televizyonu da aynı mantıkla destekledi, ta ki milletin parasıyla ve Özal vasıtasıyla palazlanıp hem Özal’a hem de yerine göre millete karşı diklenene kadar… Ayrıca yeni yüzyıl “Türklerin” olacaktı ve Özal o zamana kadar kompleksten cesareti kırılan küçük burjuvaya bir öğretmen gibi ticareti, atılganlığı öğretti moral verdi. Yanına alıp uçakla dünyayı gezdirdi zaman zaman. KDV ile beraber devletin gelirleri arttı, ama Özal’ın dediği gibi mallar ucuzlamadı. Enflasyon inecek dedi, ama arttı. Ama olsundu, terör yoktu ya. Hem artık eskiden olmayan mallar vardı piyasada ve de taksitle alınabiliyorlardı.

Arabalar gibi benzinlikler de değişmeye başladı. Önceleri sadece petrol almak için ve yağlama yıkama için gidilen ve “bitse de gitsek” denilen mekânlar olmaktan çıkıp içki dâhil herşeyin satıldığı hem dinlenme hem alışveriş yerleri oldu. Pompaların ve binaların görkemi arttı ve baktık ki güzeldi olanlar.

Mağazaların çehreleri değişmeye başladı, vitrinlerinin albenisi ve içindeki malların çeşidi ve kalitesi arttı. Bir kısım insanlar TV’deki hayatla kendi hayatları arasındaki uçurumun kapandığını hissetmeye başladılar. Vitrin ışıltıları, neon pırıltıları altında “ibadet ne güzel şey”di.  Nakit olması mühim değildi, kredi kartları da gelmişti.  Her türlü elektronik eşya, tekstil ürünü ve gıda maddeleri ve Çikitanın temsil ettiği yeni değerler yükseliyordu.

Ve tahterevallinin bir ucunda o yücelirken yükselen değerlerle, düşmeye başladı başkaları. Çikita kabuklarına basmıştık. Kapitalizmin tapınaklarında haftada birkaç kez tavaf eyleyip, Batılının aldığı gibi mallar aldık.  Ama hep Doğulu gibi kullandık. Bu yeni dinin yeni müritleri ve müttebileri ihtirasla mesire yeri oldu, podyum oldu. Ve fakat tep tipe alışkın olunca çok şeyin bir arada olması da sorun oldu. Seçmek de sorundu. Bu arada imdada son birkaç gündür o heyecanlı filmin arasında gördüğü reklamlar imdadına yetişmeye başladı. Yeni din her şeyi düşünüyordu. Artık ailecek kutsanmanın hazzını yaşamaya başlamıştık.

Uzlaşma meydana gelmişti artık. Kavga yoktu. PKK da nasılsa hallolurdu. O halde 12 Eylül sonrasında tüketmek bir tarz olmuştu. Bazen tüketilemeyen demokrasi ve vatandaş gibi olma ihtiyacını telefi, bazen yenileyemediğimiz benlimiz adına yeni şeyler alıp tüketmekti uzlaşmanın odağı. Bu arada gizli gizli yeni kastlar da oluştu.

Eskiden doğru amaçlar için yanlış şeyler yapılmıştı.  Şimdi yanlış amaçlar için doğru olanlar.  Kabile mantığını aşamayan milliyetçilik, Marksizm’in anladığı bir yurt sevgisi yerine aslında şimdi küresel kapitalizmin tebaaları olmuştuk. Roman ve pop kültürü ile kulakları, McDonalds’la mideleri doldurduk. Ceplerimiz de mark da oldu dolar da.  Artan için de 1993 den itibaren borsa vardı.

Eskiden Almancılar, dışişleri mensupları ve burjuvanın farkını yansıtan arabalar artık her yerde vardı. Radyolar kuruldu. DJ’ liği öğrendik ve öğrendik ki insan Türkçe bilmeden de radyo programı yapabilir hatta bu ülkede başbakan bile olabilirmiş. Müzik ritme kurban, kalitesi ise oynattığı insana göre bir mikyasa vuruldu. Ağlatandan oynatana dönmüş ve nihayet çağ atlamıştık.

Dolmakalemler yerine tükenmezler iyice yerleşti hayatımıza, attık.Ve onunla beraber “kullan at” mantığı içselleştirildi, hem insanı hem eşyayı. Neyimiz eksikti ecnebilerden, neyimiz fazlaydı anlamaya başladık. Yüzyılın rüyası nihayet gerçek olmuştuk. Biz Batılı olmuştuk.  Uzlaşma ve uzaklaşmayı becermiştik.  Ama sanki yönleri ve mahiyetleri farklıydı.

Şimdilerde Evren ve kurmayları yargılanıyor. Cürümleri “ihtilâle teşebbüs.” Onlar ise savunma yapıyorlar ve diyorlar ki: “İhtilale teşebbüs etmedik, yaptık. 12 Eylül’ün hesabını millete verdim. Siyasiler beceriksizliklerini askere havale edemez. Mahkemeniz bizi yargılayamaz. Bugün olsa aynı şekilde ihtilal yapardık.”

Bir ihtilâl daha var. O da zihinlerde artık.

 

 

Yeni Yıl Duası

 

Dua; insanın bütün benliği ile Yüce Allah’a yönelerek ondan istek ve dilekte bulunması demektir. Dua, kulun Allah (c.c.) ile konuşması, hüznünü, sevincini ve çâresizliğini aracısız bir şekilde her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi ile paylaşmasıdır.

Son günlerde olup bitenleri üzüntüyle ve çâresizlik içerisinde tâkip edenler… Gelin hep birlikte dua edelim. Allah Zülcelal Hazretleri ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, ihlas ile yapılan duaların kabul edileceği müjdesini vermişlerdir.

Anadolu’da insanlarımız gerektiğinde topluca yağmur duasına çıkarlar. Bâzıları şemsiyesini de yanında götürür. Dualarının kabul edileceğinden emindirler.

Bizler de dualarımızın kabul edileceğinden emin olarak başlayalım:

Yolsuzluk soruşturmalarını engellemek isteyenlere fırsat verme Ya Rabbi!

Şunun-bunun değil, devletimize yalnızca adalet nizamının hâkim olmasına izin var Allah’ım!

Bizleri, temiz ellerin oluşturduğu temiz bir ülkede yaşama hakkından mahrum etme Ey Yüceler Yücesi!

Bizleri, ‘Ben ne dersem o’ diye diklenen ve de büyüklenen kibirli insanların yönetimine mahkûm etme Allah’ım!

Asırlar boyunca İ’lâ-yi Kelime-t’ullah için kanlarını sebil gibi akıtan canlarını seve seve veren bu aziz milletin çocuklarını; her vesile ile diklenen diktatörlere ezdirme Ya Rabbi!

Allah’ım, bizlere her şeyi buyruklarına uygun olarak usulünce yapan ve adaletle hükmeden yöneticiler ihsan eyle. Bizleri, paralel yönetime muhtaç etme!

Ya Rabbi! Sen sâhipsizlerin sâhibisin. Bizleri sâhiplenmesi gerekenler kendi dertlerine düştü. Sâhipsiz kaldık, bizlere sâhip ol Ya Rabbi!

Yetimlerimizin hakkını; ‘Benim hırsızım iyidir‘ deyip de yandaşlara yedirenlere izin verme Ya Rabbi!

Ya Rabbi! Mâşeri vicdanlarda mahkûm olup da devletin gücü ile kendilerini koruyabilenleri değil, mazlum ve mağdur insanları her türlü kumpaslardan koru Ya Rabbi!

Bizleri adaletsizlerin adaletine teslim etme.

Bizler, ‘ileri demokrasi’ye (?!) değil, adaletine muhtacız. Esirgeme Ya Rabbi!

Adaletin tecellisini engelleyenleri engelle Ya Rabbi!

Bizleri, Senin Yüce Adınla aldatanların şerrinden koru Ya Rabbi!

Bizleri görünür görünmez lobilerin akrep gibi kıskacından koru, bizleri lobilerle korkutanlardan da koru Ya Rabbi!

Ya rabbi! Bizi, ‘çözüm’lerle çözülmelerin uçurumuna düşürenlere engel ol!

Bizi ‘demokratikleşme paketleri‘ (?!) ile avutanlara, ihtiyacımız olan ilahî adaletin üstünlüğünü-faziletini öğret Ya Rabbi!

Bize, rızkımızı-nafakamızı; ayakkabı kutularıyla değil, alın terimizle ıslanmış olarak açıkta gönder Ya rabbi!

Hırsızların gözünü toprağınla doyur Ya Rabbi! İdrakimizi, oylarımızı ve geleceğimizi de çalmasınlar. Gözü aç olanlara gönül zenginliği ver.

Bizleri, nereden geldiğine bakmayıp çok kazananlardan değil, helalinden kazananlardan eyle.

Allah’ım, acemi oldukları halde kendini ‘usta’ zannedenlere; sâdık kapı kulları ile değil, liyakat sâhibi dürüst ve âdil kişilerle çalışmayı nasip eyle.

Ya Rabbi! Bütün kullarını (vâde dolduğunda) yanına, bu dünyada temiz yaşamış kişiler olarak al.

Bizleri, haddini aşanlardan, hiddeti; mikrofonlardan, ekranlardan taşanlardan da koru Allah’ım!

Allah’ım! Bizleri, mazlum ve mağdurlarla birlikte, zâlim ve mağrurlar için de dua edenlerden eyle.

Kin, nefret, intikam, soysuzluk, yolsuzluk, düzenbazlık çirkeflerine bulaşmış olanlara, temizlenmeleri için fırsat ver Ya Rabbi! Onların gönüllerini, gözlerini, özlerini, yüzlerini ve de sözlerini Senin rızanı kazanmaya yönlendir. İçine düştükleri çukurları, nurunla doldur.

Karşılaştığımız her kötülük anında bizleri ‘Lailaheillallah‘, verdiğin nimetlere kavuştuğumuzda ‘elhamdülillah‘, bilerek veya bilmeyerek günah işlediğimizde ‘estağfirullah‘  demeyi bize daima hatırlat Ya Rabbi!

Ey Kerem sahibi! Ey esirgeyenlerin en merhametlisi! Yolsuzluklardan hırsızlıklardan tükendiğimizde, dayanacak gücümüz kalmadığında  ‘Medet Ya Allah‘ dediğimizde imdadımıza yetiş Ya rabbi! Bizleri bu duruma düşürmeye kararlı kişilere de insaf ihsan eyle Ya rabbi!

Allah’ım, Sen bizleri vatansız,  vatanımızı  bayraksız, İslamiyet’le yoğrulmuş vatan topraklarımızı camisiz, câmilerimizi minâresiz, minârelerimizi ezansız bırakma Ya Rabbi !

Sana inanan, adaletle hükmeden, kalbi temiz, cebi temiz, helal kazanıp helal yiyenleri iki cihanda aziz ve bahtiyar eyle.

Ya Rabbim! Bizi yurtsuz, gönüllerimizi umutsuz bırakma.

Yurdumuzun bağımsızlığını ve bütünlüğünü, milletimizin birliğini ve dirliğini kimselere bozdurtma Yarabbi!

Seçilmiş ve tâyin edilmiş… devletimizin bütün yöneticilerini sırat-ı müstakimden ayırma. Bizi kurtuluş ve yükseliş yolunun yolcularından eyle Ya Rabbim !

Her gün yeni bir başlangıçtır. 1 Ocak 2014, sıradan bir başlangıç olmasın. Kurtuluşumuzun, temizlenişimizin başlangıcı olsun ya Rabbi!

Allah’ım! Çoğumuzun günahı çoktur. Huzuruna çıkmağa yüzümüz yoktur. Senin rahmetin boldur. Rahmetini esirgeme bizlerden…

Subhâne Rabbike Rabbil izzet-i amme yasefûn ve selâmün alel murselin velhamdilillahi  Rabbil  âlemin. El Fatiha.

 

 

Nüfus Cüzdanım

 

Nüfus Cüzdanımı önüme koyup, uzunca bir süre üzerimde düşündüm.

Bu kimlik beni, ben olarak ne kadar temsil ediyor diye?

Ayni kimlikte babamda var.

Annemde,

Kardeşlerimde de,

Komşunda, diğer mahalledekinde velhasıl-ı kelam, bu coğrafyada ki her vatandaşta aynı kimlik var.

Benim gibi, sizlerin de bu kimlikte yazılı olmayan daha başka kimliklerimiz de var.

Ben bir takımı tutuyorum.

Kardeşimin biri başka, diğer kardeşim bir başka takımı tutuyor.

Babam bu işlerden hiç anlamıyor.

O bu konuda bitaraf.

Her birimizin spor kimliği farklı,

Benim üyesi olduğum vakfın kapısından erkek kardeşim geçmiyor.

Ben de onun üyesi olduğu vakfın yolunu bilmem.

Ana tarafından büyük ninen Kürt asıllı, dedemse Gürcü asıllıymış.

Baba tarafından ninem Çerkez asıllı, dedemse babamın ifadesi ile “yer mantarı” yani yerli Ahıska Türklerinden.

Gelinimizin, eniştemizin de büyük anneleri be büyük babaları, Abaza, Karapapak, Boşnak asıllı.

Ama biz bir aileyiz.

Can arkadaşlarımdan biri kiliseye bir diğeri havraya giderdi. Sair zamanlarda beraber olurduk. Birlikteyken bir diğeri ezan okunduğunda camiye gider, ibadetini yaptığında tekrar aramıza dönerdi.

Bir diğer arkadaşım lahmacunu, çiğ köfteyi ballandıra ballandıra anlatırken, bir diğeri mantıdan, bir diğeri de künefeden bahseder, bende çağ kebabını ağızlarının suyunu akıtırcasına methederdim.

Bir arkadaşımın babaannesi Süryani, bir diğerinin anneannesi bir tarikat mensubu, dedesi bir başka cemaat mensubuydu.

Ama biz arkadaşız.

Nüfus cüzdanıma bakarken bunları aradım.

Benim, komşumun, komşumun komşusunun hemşerilerimin ve tanıdıklarımın hemşerilerinin hiçbirisinin;

Cüzdanları üzerinde,

Spor kimlikleri yok,

Sosyal kimlikleri yok,

Kültürel kimlikleri yok,

Lezzet kimlikleri,

Zevk kimlikleri,

İnanç kimlikleri yok,

Yok oğlu yok.

Ne var?

Sadece; cinsiyet kimliğimiz var, birde doğum yeri kimliğimiz.

Hani;

Halaydaki, horonumuz, barımız.

Nerde;

Hüzündeki, ortak gönül ağrımız.

Say say bitmez diğer kimliklerimiz.

Hele, ayrılığa türkü, sevgiliye şarkılarımız;

Akşam olur güneş gider şimdi buradan
Garip garip kaval çalar çoban dereden
Pek körpesin esirgesin seni yaradan”

Nağmelerine,

Gir sürüye kurd kapmasın gel kuzucuğum”

Birlik çağrısı uyarısında bulunarak devam eden Nikogos Ağa’yı

“Akşam oldu hüzünlendim ben yine,

Gel mehtabım gel sevdiğim gel yine”

Yakarışlarında ki Semahat Özdenses’i hep aynı zevkle dinlediklerimiz.

Efkârımızın ayrı gökkuşağı gibi yuvalarımızda ayrı alışkanlıklarımız, ayrı zevklerimiz ile giriftliğimiz;

Farklılık içinde birlikteliğimizin harcıdır.

Bu birlikteliğimiz ile biz bir milletiz.

Hem de öğle bir millet ki;

Birlikteliğimiz için can vermişiz, kan vermişiz.

Bağımsızlık sembolümüzü kanımızın rengiyle renklendirmiş,

Özgürlük aşkımızın ateşi ile hilalini çizmişiz,

Uçları farklılıklarımızı, gövdesi beraberliğimizi, tek yürek oluşumuzu ifade eden yıldızı, oturtmuşuz ortasına.

Ve böylece oluşturmuşuz, Türkiye Cumhuriyeti Kimliğimizi.

Bu kimlik ki; üzerinde yazılanlardan daha derin mana ifade eden mukavelemizdir.

Mukavelemiz;

“Ne Mutlu Türküm Diyene”

Ortak paydasıdır.

 

 

 

Yamadık Dünyamızı Yırtarak Dinimizden- 2

 

Yüz beş tutuklu ile başlayan 28 Şubat davası sona erdi sayılır.

28 Şubat’tan içeride tutuklu kalmadı.

Hayırlı olsun mu denir ne denir pek kestiremedim.

Bu konunun başlıkla ilgisini ilerleyen bölümlerde anlatacağım.

Ergenekon davasından tutuklulara astronomik cezalar yağarken

İki sene içerisinde tün 28 Şubat tutuklularının serbest bırakılması nasıl izah edilir

28 Şubat paşaları ve onların maşaları

Mevcut iktidarı devrildi

İktidar partisi (Refah Partisi) kapatıldı

Ortağı olan parti dağıtıldı

Yöneticilere siyaset yasağı konuldu

İnsanlar inançlarından dolayı analarından doğduklarına pişman edildi.

28 Şubat paşa ve maşalarının ana hedefi

Merhum Erbakan hoca idi

Ve şu an içeride tutuklu yok

Ergenekon davasının ana hedefi

Fethullah hoca idi

Ve bu paşalara astronomik cezalar verildi

Peki, Ergenekon paşaları ve maşaları ne yaptılar

Hükümete darbe planladılar

Peki, darbe yapıldı mı?

Cemaate karşı bazı planlar tertiplediler

Peki, bu planlar uygulanabildi mi?

28 Şubatta komplo ve darbe bir arada

Ergenekon da ise uygulanamayan darbe planları

Ve sonuç

28 Şubat davası bir aklama paklama operasyonu oldu.

Tarafların sivil olanları asker olanlarını akladı

Zaten 28 Şubata lojistik destek veren

Sözüm ona bizim cenahtakilerden

Müttefiklerine ceza vermeleri beklenemezdi.

Ben 28 Şubatı aklayanlarında

Ergenekon’a ceza yağdıranlarında

Aynı kaynaktan beslendikleri kanaatindeyim

Yanı bizim paşalar ve bize karşı olan paşalar.

Zannediyorlar ki

İşin uhrevi boyutu da dünyevi boyutu gibidir.

Ben ahrete intikal eden hiçbir hakkımı hiç kimseye helal etmem.

Bu dönemde mağdur olan milyonlarca insanların elleri

Ahrette bunların ve bunları aklayanların yakasında olacaktır.

BATILA HAK, HAKKA BATIL KILIFI GİYDİRMEK

Hakkın yanında değil de gücün yanında yer almak

Bu durumu İbrahim Ethem Hazretleri şöyle özetliyor.

Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden

Sonunda dünyada dinde gitti elimizden.

 

 

Allaha Kul Olmak Yerine Kul’a Kul Olanlar

Allaha kul olduk “Kalubela” da

Yalnız bu yolda ikrarımız var

Üç günlük ömür için kahpe dünyada

Kula kul olmamak kararımız var

Prof. Dr. Hüseyin Kubalı

Yüce Allah soruyor ” Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?”

Kullar cevap veriyor “evet bizim Rabbimizsin”

Kalubelada Allah ile ahidleştik ancak biz bu ahdımıza aynen devam ediyoruz. Bazı soysuzlarda bu ahidlerini bozarak üç günlük ömür için kahpe dünyada kula kul olmuşlardır.

Allaha kul olan, Allaha inanan gerçek Müslümanlar dosdoğru olurlar. Dürüst olurlar kul hakkı yemezler.

Birde sözde Müslüman geçinenler vardır. Onlarda üç günlük ömür için yalan söylerler. Fakir fukaranın hakkını yerler. Üstlerine gösterdikleri sadakat menfaatleri icabıdır. Menfaat yok olunca üstleri de yok olur.

Hz. Ali diyor ki;

İdarecilik silgi kullanmadan resim çizebilme sanatıdır. Hataya gelir tarafı yoktur. Ama asıl problem dikkatsizlik değil, kendi kişisel çıkarlarını devlet ve millet çıkarlarının önüne geçirme vicdansızlığıdır.

Herkes sahtekârlığın, yalancılığın, vicdansızlığın, bencilliğin, merhametsizliğin arttığından şikâyet eder. Ama bu özelliklere ait huylarını, karakterlerini hiç kimse değiştirememektedir.

Hayatta kaybedebilirsin kaybetmeyi ahlaksızca bir kazanca tercih et. Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

Bir sürü adi, alçak insanın yüksek mevkilere çıkmak suretiyle başları göğe erişti. Doğrusu dünyada hayli alçakmış.

Zamane zenginlerinden lütuf ve yardım bekleyenlere yazıklar olsun ki gül resminden gül suyu umanlara benzer.

Gerçek Müslümanlar doğru dürüst yaşamaya devam edecekler çünkü kalubelada Allaha söz vermişlerdir.

Sahte Müslümanlarda üç günlük ömür için kahpe dünya da kula kul olmaya devam edecekler. Yüce Allah onları ıslah etsin.

Yeni Yıl Duası / Bıldırın Bedduası

 –  ” Yolsuzluk yapanların vay haline! “ (Mutaffiifîn 1)

Noel Baba geyiğini eleştirme hakkını çeyrek asırlık cihad geleneği sayan halkımız kul halkının, kamu malının, tüyü bitmemiş yetimin parasının harman edilmesine seyirci. “Doğrusu siz kokuşmuş bir halksınız.“(A’raf 81)

Neydi bir zamanlar iddiamız: Müslüman çalmaz-çırpmaz. Koyun İmam – Hatipliyi kasaya, gerisini düşünmeyin. Alnı secde görenden zarar gelmez. Neymiş; “Para hırsıyla kendi yaptıklarına; bu Allah’tandır diyenlerin vay haline! Üstlendikleri vebalden dolayı onların vay haline!” (Bakara 79)

Arap şekilciliğiyle Göktanrı dininin alışkanlarını birleştiren / biriktiren halkımız ŞAMANİK ŞEKİLPERESTİZM’e İslam diyor ve Kur’andan tek ayet bilmiyorsa hüküm nedir erenler? “Yoksa sizin bir kitabınız varda ondan ders mi görüyorsunuz? Canınız neyi istiyorsa o caizdir diye mi yazıyor orada?” (Kalem 37-38)

Sade Cumhuriyet tarihinin değil Türk tarihinin en büyük ve en kapsamlı yolsuzluğu olmuş; adam hala İsrail komplosu, Amerikan operasyonu diyor. Ya, bu zamana kadar kiminleydiniz? Ya, bizim sağduyulu(!) halkımız 65 senedir hangi dış operasyonun aleyhinde oy kullandı? Menderesten bu yana langırt köy sandığından kimler, nasıl çıktı?

Heves ve arzularını tanrılaştıranlara bak!” (Furkan 43). 3 kuruşluk kartların, 5 kuruşluk sıcak paranın ve 10 paralık kredilerin hatırına geldiğimiz noktaya bak! “Eğer inanıyorsanız imanınız size ne kötü şeyler emrediyor.” (Bakara 93)

‘Yiyor ama yapıyor’dan ‘Birazda Müslümanlar yesin’e ve en başta ismi geçenleri ‘Yedirmeyiz’e nasıl geldik? “Onlar körkütük yaşayanlardır.” (Araf 179) mesajına nail olarak tabii ki.. Ve “Onlar imanla küfrün arasında bocalayan tabansızlardır.” (Nisa 143) tespitine muhatap olarak..

Kulaklarınız var, duymuşsunuzdur; Kur’anda hırsızlığa ceza olarak el kesimi var. Ya hırsızlığı / yolsuzluğu meşrulaştıranlara ne buyrulur? Ya da hırsızlığı / yolsuzluğu kurumsallaştıranlara “Aşağılık maymunlar olun!” (Bakara 65) mu demeli? Yoksa bir Hocaefendi’nin ilencine mi ilavelenmeli?

Rüşvet alan da, veren de malumdur.” diyordu hadis, hani? İşinize gelince Sahih-i Buharî, işinize gelmezse sakıncalı râvi.. Yoksa siz; “Mal, mülk, kalabalık hepsi bizde.. Bize azap mazap sökmez!” (s… 35) mi diyorsunuz? Ve niçin “Önünüze gelene merhametsiz zorbalar gibi saldırıyorsunuz!” (Şuara 130)

Allah ile Aldatmak‘ bu değil mi? Yaşar Nuri’nin kitaplaştırdığı tek Maun Suresine baksak hangi türküyü tercih ederdik; “Hangi bağın bağbanısan, gülüsen”i mi yoksa “Hangi dinin bağlısısan, kulusan”ı mı? Bu nasıl bir azgınlık?

Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman önce oranın nimet azgını yöneticilerini işbaşına getiririz. Bunlar ahaliyi iyice yoldan çıkarırlar. Böylece kendi kuyularını kendi elleriyle kazmış olurlar.” (İsra 16)

Ne demeye kalıyor geriye: “Allah’ın laneti böylelerinin / zalimlerin üzerine olsun!” (A’raf 44)

Güç ve iktidarlarını başlarına yık! Kalplerini iyice daralt ey Rabbimiz!” (Yunus 88)

Ve 2014’ü bize bağışla Rabbimiz..

İstifa mı? O da Ne?

İstifa mı? O da Ne?

Her şeyi anlıyorum.

Tayyip ERDOĞAN, Cumhurbaşkanı olmak için 1,5 yıldır her şeyi göze almış bir psikolojide.

Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun, ülke nereye ve nasıl giderse gitsin, insanımız hangi bedelleri öderse ödesin, yeter ki, Tayyip Bey Cumhurbaşkanı olsun.

Abdullah Gül, ben Cumhurbaşkanı adayı değilim demediği müddetçe, Tayyip ERDOĞAN’ın bu psikolojisi daha katmerlenerek devam edecek.

Bunları anlayabiliyorum da, hatta bir yıldan beri yaşananları bu ölçüden hareketle önceden tahmin de ettim bile.

Ancak, anlayamadığım, son olayda adı yolsuzluk iddialarına, rüşvet iddialarına karışan kişilerin hâlâ görevlerine devam etmeleri, hatta iddiaları araştıran kişiler hakkında karar verecek makamlarda oturmaya devam etmelerini anlayabilmek mümkün değil.

Bir de çıkıp, ülkenin ekonomisi bu operasyonla zarar gördü, ülkenin itibarı bu yayınlarla zarar gördü demiyorlar mı…

İnanın, bu yazıları okuduğum zaman, bu sözleri işittiğim zaman, acaba diyorum rüyada mıyım?

Ülke ekonomisi, ülke itibarı yolsuzluk iddialarına sahip çıkılınca mı zarar görür, yoksa, bu iddiaların sonuna kadar araştırılmasını isteyince mi zarar görür?

Bakın son birkaç günde dünyada yaşananlara…

İspanya’da iktidar partisi genel merkezi polis tarafından 14 saat arandı. İspanya Başbakan’ı polislere görevlerini yapmalarından dolayı teşekkür etti.

Bu mu itibar, bizimki mi itibar?

2020 Olimpiyatlarını Tokyo’ya kazandırmakta önemli rol oynayan Tokyo Valisi, bir hastane projesi için rüşvet aldığı iddiaları üzerine hemen görevinden istifa etti.

Bu mu ahlaki, yoksa bizimki mi? Hangi ülkenin, hangi milletin itibarı artar? Japonya’nın mı, bizim mi?

Uruguay Ekonomi Bakanı Fernando LORENZO, devlet havayolu şirketinin satış ihalesinde usulsüzlük yapmakla suçlanıyordu. Masumiyetini kanıtlamak için koltuğunu bıraktı. Devlet Başkanı Jose MUJICA, bakanın ahlaklı davranışını överek,” mahkemeden masumiyet kararı çıkana kadar bakan arkadaşımızla hükümetimizin ilişkileri sona ermiştir” dedi.

Hangisi daha vicdani, soylu ve doğru? Bu davranış mı, bizimki mi?

Yunanistan’da polisler, sahte plakalı ciple dolaşan eski bakan Mihail LIAPIS’i gözaltına aldı. Yunanistan Başbakan’ı kendi partisinden olan bu bakanı gözaltına aldığı için, görevlerini yaptıklarından dolayı polisleri kutladı.

Hangi davranışın arkasında durulur? Bizim Başbakan’ın mı,  Yunan Başbakanı’nın mı?

Dünyada hangi akıl, vicdan, ahlak, inanç, kutsal değerler aynı dönemde yaşanan yukarıdaki örneklerle, bizde yaşananların birbirine uygun olduğunu söyleyebilir.

Bu ülkelerde, iddialarına maruz kalanların da bir çevresi yok mu? Onların kafası çalışmıyor mu? Çete, mete, dış güç operasyonları falan diyerek kamuoyunu yanıltmak yolunu tercih etmeyi bilemezler mi? Oralarda egemen güçler oyun oynamıyorlar m?

Ama, fark şu: Orada kimse işin sonundan korkmuyor çünkü.  Anladınız mı? Damda gezeri miyav der, bilin bakalım bu nedir dedi ya Deniz Feneri savcısı, sanık durumuna düşünce. İşte mesele budur.

Yoksa, dış güçlerin her istediğini bugüne kadar fazlasıyla yerine getiren bir kişiye ve bir gruba karşı bu operasyonun yapıldığı doğruysa eğer, susmasını da bilecek ve çekilmeyi becereceksin. Yoksa illa ben olacağım dersen, seni getirenler götürmesini debilirler.

İşin esas özeti şudur:

BİR YERLERE, KİMSENİN VERDİĞİ, BAĞIŞLADIĞI DESTEKLERLE GELMEYİ TERCİH ETMEYECEKSİN. BÖYLE GELİRSEN, GİT DEDİKLERİNDE DE GİTMEYİ GÖZE ALACAKSIN.

Bir Haber, Bir Anı, Bir Yorum

“Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Kürt  kökenli isimlere ilk kez vize verdi…Bu karar bağlayıcı ‘örnek’ olacak…Bu karar çerçevesinde Arapça ve Farsça kökenli Mustafa, Hatice gibi isimlerde olduğu gibi, Kürtçe kökenli isimler de çocuklara verilebilecek…

“Kararın gerekçesinin, Medenî Kanun’a göre herkesin ismini seçme özgürlüğüne sahip olmasına dayandırılacağı belirtildi. Yargı çevrelerinde, Avrupa Birliği sürecinde bu kararın çok önem taşıdığı yorumu yapıldı.” (Oya Armutçu, Hürriyet, 5 Mart 2000)

X

Yirmi sene kadar önce, Van Gölü doğu kıyısında, meyva bahçeleri içine serpiştirilmiş evleriyle, çok şirin, yemyeşil bir köye piknik için gitmiştik. Bahçesinde oturduğumuz evin çocukları, etrafımızda meraklı bakışlarla koşuşup duruyorlardı.

İlkokul öğrencisi olduğu her hâlinden belli olan bir kız çocuğunu yanıma çağırıp; ismini, yaşını, sınıfını sordum. Tertemiz bir İstanbul Türkçesiyle, tane tane konuşarak çok güzel cevaplar verdi. Konuşmasına hayran kalmıştım. Çünkü şırıl şırıl akan su misâli, çok nezih konuşuyor, pırıl pırıl gözleriyle için için gülüyordu.

Bu yüzden, onu bu kıvama getirerek, görevini hakkıyla îfa eden Cumhuriyet Öğretmeni’ne, içimden binlerce teşekkür etmiş:  “Sağ olasın, var olasın.” Demiştim. Fakat ismini sorduğumda cevap verişi, dikkatimi çekmişti. “İsmim ‘Zeynep’ ama bana ‘…..’ derler.” Demişti. Ne Türkçe, ne Arapça, ne de Farsça’ya benziyordu. Belki, bunlardan birinin, mahallîleşmiş bir telâffuzundan ibaret olduğu anlaşılan, garip bir isimdi.

Yanında aynı yaştaki oğlan çocuğuna da adını sorunca, o da: “İsmim ‘Ali’ ama bana da ‘…..’ derler.” Diye yanıt vermesi beni çok şaşırtmıştı. Şimdi anlıyorum ki, meğer ben o zaman, Van yöresinde  “Gizli isimlendirme faaliyeti!”  diyebileceğim bir uygulama; belki de yapılanmaya  -hasbelkader-  şâhit olmuştum.

Şimdi ise demek ki diyor; gizli bir el; el altından onlara farklı bir kavim olduklarını ve başka adlar taşımaları gerektiğini yerleştirmeye çalışıyor; hattâ bu hususta baskı bile yapıyordu, diye düşünüyorum.

Bence bu uygulama, sırf halkın kafasından çıkacak bir şey değildi. Zaten olamazdı da. Zira buna ne gerek, ne de ihtiyaç vardı. Nitekim sonradan, o yöre halkının öp öz Türk olduklarını, bizzât bölge insanının ağzından dinleyerek öğrenecektim.

X

Fakat, Helsinki Zirvesi’nden sonra yapılan çıkışlar; devletin tahammül sınırını yoklamalar ve içimizdeki bâzı gâfillere gelen cesaret; bir gazete haberi ile beni çok derinlere daldırmıştı.

Emîn olun; durup dururken, gizli bir teşvik ve destek olmadan; bir vatandaşımızın kızına verdiği; on üç asırdır hepimizin kullandığı İslâmî bir ismi; hem de azîz peygamberimizin pâk zevcesinin adını, kızından çekip almak istemesini  -inanın-  bir türlü havsalam almamıştı.

Vatandaşımız bu teşebbüs ve girişimi, öyle görülüyor ki istemeyerek yapmıştı. Gizli bir el mârifetiyle ve  -sanırım-  bir icbar ve zorlama neticesinde attığı talihsiz bir adım olsa gerekti.

Zamanlama üstünde de durmak lâzım. Niye o zaman? İstinat edilen ve dayandırılan Anayasa ve Kanun maddeleri, daha önceleri yok muydu? Kimse bilip, akıl edemedi mi? Oysa maddeler tek başına değil; bütün diğer maddelerle uyum çerçevesi içinde ele alınması gerekmez mi?

Çünkü bir maddenin zâtında ve tek başına doğru olması başka; muktezayı hâle binaen yâni

65

zaman ve zemini hesaba katarak uygun görülmesi daha başka bir şey.

Maalesef bâzı aydınlarımız; mücerret, soyut ve çıplak düşünüyorlar. Sadece nefsülemr yâni işin zâtı bakımından fikir yürütüyorlar. Fakat mes’elenin bir de kendi şartları içinde değerlendirilmesi var. İşte onu ihmal ediyor, hiç mi hiç hesaba katmıyorlar!

Halbuki, Anayasa ve kanunların her maddesi birbirine ters düşmeyecek şekilde ve ancak birbirini destekler mahiyette ve yekdiğerine açıklık getirecek surette ele alınmalıdır.

X

Bu beyler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Üçüncü Maddesi’nin: Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün; dilinin de Türkçe olduğunu bilmezler mi?

Bu aydınlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Beşinci Maddesi’nin: Devlet’in temel amaç ve görevlerinin; Türk Milleti’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi korumak olduğundan gâfil midirler?

Bu beyefendiler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Onbirinci Maddesi’nin: Anayasa hükümlerinin; yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu ve Kanunların Anayasaya aykırı olamayacağını akıl edemiyorlar mı?

Bu kişiler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Onüçüncü Maddesi’nin: Temel Hak ve Hürriyetler, Devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyet’in, Millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasa’nın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak (ancak) kanunla sınırlanabileceğini hiç mi düşünmezler?

Yine bu şahıslar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Ondördüncü Maddesi’nin: Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiç birinin, Devlet’in ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek,…amacıyla kullanılamayacağından habersiz midirler?

Üstelik bunlar, Anayasa’nın hiçbir hükmünün, Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamayacağını hiç mi hatırlamazlar?

X

Bu konuya sadece  “İnsanın en masum haklarından biri.” (Oktay Ekşi, Hürriyet, 5 Mart 2000) olarak bakılamaz.

Çünkü bu hak; bütün müslümanların, onüç asırlık isim müşterekliğine vurulmuş bir darbedir. Müslüman Türk de, Müslüman Arap da, Müslüman Fars da ve yeni müslüman olan ecnebiler de aynı isim ortaklığına uymuşlar ve halen de uymaktadırlar. Aynı isimleri taşımaktan ise daima şeref duymuşlardır.

Arapça menşeli isimleri; Arapça olduğu için değil, müslüman ismi diye almışlardır.

Dünyanın neresinde iki müslüman karşılaşsa, mensup oldukları milletin isimleriyle karşılaşmış olmaktan ayrı bir kıvanç duyar, zevk alır ve bu aynîlik onların kaynaşmasına ayrıca katkı sağlar.

Bilhassa Ortadoğu’da isim müşterekliği had safhadadır. Ve çok güzel duygulara vesiledir.

Düşünün, Mekke’desiniz ve konuştuğunuz kişinin ismi, sizinki gibi Ali veya Veli’dir. Bu durum, ona karşı yakınlık duymanıza sebep olmaz mı?

İşte bunun için İslâm’da isim koymaktaki hassasiyet üzerinde çok durulmuştur. Çünkü aksi davranış; ayrılığa götürecek ve arayı açacak bir kapıyı aralamaktadır. İsmin ne? “Ahmet.” Benimki de “Mehmet” deyişteki aynı inancı paylaşmanın sağladığı merbutiyet ve bağa; aynı

66

kutsala mensubiyet keyfiyetine, velhasıl birlik ve beraberliğe vurulmuş, büyük bir darbe

olacaktır.

Bütün İslâm Âlemiyle kardeşliğin birer sembolü olan isimlerle oynamak çok yönlü zarar getirir. Hele globalleşme ve küreselleşmeden dem vurulduğu bir sırada, o kimseler ayırıcı faktörlere meylettiklerinin farkında mıdırlar acaba?

X

Arapça, Farsça menşeli kelimelere gelince; onlar Türkçeleşmiş Türkçe kelimelerdir. Bizden yepyeni mânâlar yüklenerek hem telaffuz ve söyleniş, hem de mânâ yönüyle zenginleşerek başkalaşmışlar, bize has kisvelere bürünmüşlerdir.

Bu bakımdan, asla Batı dillerinden geçen kelimelerle bir ve eşit tutulamaz. Biri, kültür birliğimizin müşahhas ve somut; yaşayan birer örneği olurken; Batı dillerinden alınan kelimeler  -teknikle alâkalı olanlar hâriç-  maddeten ve mânen bize  yabancıdırlar. İhtiyaçtan öte, yersiz bir özenti sonucu, şuursuzca kullandığımız lâfızlardan ibarettir.

Arapça, Farsça kaynaklı Türkçe kelimeler, milyonlarca müslüman halkın inanç, iman ve mâneviyatlarının somutlaşmış çok anlamlı, pırlanta misâl sembolik sözcükleridir. Bu kelimelerle oynamak, hem yurt içinde hem de yurt dışında, mânevî irtibat ve bağları zaafa uğratır.

Haberde  “Avrupa Birliği sürecinde bu kararın çok önem taşıdığı yorumu yapıldı.” (Oya Armutçu, Hürriyet, 5 Mart2000) denmiş olması da, kararın objektifliğine gölge düşürmekte; sübjektif tarafını apaçık ortaya koymaktadır. Bu yorum karşısında insan: “Meğer sen nelere kadirmişsin be AB?” demekten kendini alamıyor.

Konunun  ” ‘isim kültürü’ olarak ele alınması” (a. g. gazete) da yanlış. İsim ayrılıklarının açtığı kötü çığırdan hareketle; diğer farklı kökenlilerin de buna yönelmesi hâlinde; yurt çapında nasıl bir kargaşa, anlaşmazlık ve kaos yaşanacağını düşünebiliyor musunuz?

İsim levhalarında ne çeşit bir kargaşaya sebep olacağı, cadde ve sokaklarda nasıl bir manzarayla karşılaşılacağını göz önüne getirebiliyor musunuz?

Bütün bunlar, insanlar arasına ister istemez soğukluk girmesine yol açacak. Herkes kendi odak noktasına doğru çekilecek. Böylece  “Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün ve dilinin de Türkçe olduğu.” Gerçeğine gölge düşecektir.

Buna kimsenin hakkı olmadığı gibi, kimsenin haddi de değildir.

120 Milyar Dolar Zararın Sorumlusu Başbakandır

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “17 Aralık’tan bu yana (11 günde) 120 milyar dolar maalesef zarar var. Yazık değil mi, bunu nasıl yaparsınız?” dedi.

Peki, 120 milyar dolarlık bir zarar olduysa sebebi ne olabilir?

“Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması” başlayınca, Başbakan “hedefin kendisi olduğu” kanaatine vardı. Can havliyle gerilimi tırmandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan, olayı “yargı darbesi” olarak algılamasa, gerilimi tırmandırmasa ve şöyle sözler söyleseydi, Türkiye böyle bir krize girer miydi?

“Eğer bugün hâkimlerimiz, savcılarımız hiçbir baskı ve tehdide boyun eğmeden görevlerini yapabiliyorlarsa, güven verici bir gelişmedir. Bundan kim neden rahatsız olabilir? Bunu kim, neden engellemeye çalışabilir? Bakınız ortada son derece ağır, son derece vahim iddialar var. Anayasamıza, yasalarımıza göre suç teşkil eden ithamlar var. Bırakalım yargı işlesin, bırakalım hukuk işlesin. Bırakalım ak ile kara ortaya çıksın. Süreci bulandırarak, hâkimleri, savcıları tehdit ederek hiç kimse bir yere varamaz.”

Bu sözleri söylemek O’nun için bu kadar zor olmamalıydı.

Çünkü alıntı yaptığım bu cümleleri 21.04.2009 da Başbakan R.T.Erdoğan kendisi söylemişti.

Bugün Tayyip Erdoğan çok farklı bir tavır içinde olmasa ve aynı cümleleri söylese; Yargıya müdahale etmese ve hukukun işlemesine izin verse, bu gerilim ve gerilimden doğan ekonomik kayıp herhalde olmazdı.

Mesela operasyonun hedefinde Halkbank‘ın olduğu, ABD’de yapılan bir Halkbank’ı bitirme planının varlığından bahsedip, “Halkbank’ı yedirmeyiz” nutukları atmasaydı, borsada Halk Bankası’nın değeri bu kadar düşer miydi?

C. Savcılığı’nın soruşturmasında banka tüzel kişiliğinin olmadığı, sadece Genel Müdür’ün şüpheli olduğu açıklandı. Genel Müdür’ün gözaltına alınması için de, evinde ayakkabı kutusu içinde 4,5 milyon dolar bulunmasının kuvvetli suç şüphesi oluşturduğu anlaşılıyordu.

Hani Hüseyin Çelik 20.08.2009 da ne demişti? “Sayın Haberal organ nakli yaptığı için, iyi bir cerrah olduğu için içeri alınmıyor. Netice itibariyle kimse sorgulanmaz, hesap sorulmaz, dokunulmaz konumda değildir.”  

Aynı şekilde Halk Bankası Genel Müdürü bankanın kanuni faaliyetleri sebebiyle içeri alınmıyor. “Kimse sorgulanmaz, hesap sorulmaz, dokunulmaz konumda değildir” bırakın yargılansın, suçsuzsa aklansın demek gerekirdi.

Başbakan, Genel Müdür’ü görevden alıp, yerine yenisini tayin etse ve yargılamanın sonucunu sükûnetle bekleseydi, Halkbank tüzel kişiliği bundan zarar görmezdi.

Halk Bankası’nın borsadaki değer kaybından ve diğer zararlardan, sözleri ve yargıya müdahalesi sebebiyle, tek başına Başbakan’ın sorumlu olduğu kanaatindeyim.

Diğer gözaltına alınanlarla ilgili de mesela İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlunun yatak odasında kuvvetli suç şüphesi oluşturabilecek 7 tane çelik kasa, milyonlar, para sayma makinesi; bütün şüpheliler için belgeler, ses ve görüntü kayıtlarının var olduğu görülmekte.

Bu sebeple yargının işini yapmasını, ama hukuka aykırı yöntemlere başvurulmadan yargılamayı tamamlamasını beklemek gerekirdi.

Bunun yerine Emniyette kritik makamlardaki yüzlerce polisin görev değişikliği yapıldı. Savcıların yanına başka savcılar görevlendirildi, bir başka savcıdan üzerinde çalıştığı yolsuzluk dosyası alındı. Kanuna aykırı şekilde Adli Kolluk Yönetmeliği değiştirildi. Yeni tayin edilen Emniyet Müdürü, yolsuzluk soruşturması kapsamında gözaltıların yapılması yönündeki Mahkeme kararını uygulamadı.

Hiçbir hukuk devletinde olması mümkün olmayan bu gelişmeler Türkiye’nin demokrasi karnesini de, itibarını da, ekonomik tablosunu da hızla kötüye götürmektedir.

Çünkü bir ülkeye yatırım yapacak olanlar, hukuk düzeninin sağlamlığını ve ülkenin itibarını da dikkate alırlar.

Başbakan eğer kendisine ve arkadaşlarına güveniyorsa ve bu ülkeyi birazcık seviyorsa mevcut tavrından vazgeçip, 2009’da konuştuğu gibi, “bırakalım yargı işlesin, bırakalım hukuk işlesin. Bırakalım ak ile kara ortaya çıksın” demeli ve yargıdan elini çekmelidir.

***************************************************

 

KUMPAS İDDİASI, SUÇ İŞBİRLİĞİ İTİRAFI GİBİ

Başbakan ve AKP yetkililerine göre,Cemaat veya Hizmet Hareketi denilen grup devlet içinde örgütlenmiş bir çete. Bir paralel devlet oluşumu. Bu “paralel devlet” veya “çete” özellikle emniyet ve yargıda örgütlenerek ABD’nin kontrolünde hükümete karşı bir darbe yapmak istemekte.”

Başbakan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan‘ın ifadesiyle, bu “çete” mensupları zaten “kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına kumpas kurmuşlardı.

Şimdiki yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları da yapılmak istenen darbenin aracı olarak kullanılan bir kumpastır. Bu kirli oyunların, tezgâhların, kumpasların, meydan okumaların hedefi doğrudan Başbakan Tayyip Erdoğan’dır.”

Yeni İçişleri Bakanı Efkan Ala‘ya göre, “suçu yakalamak yerine, suç oluşturmak için malzeme topluyorlar.”

***

Türkiye’nin Güney Doğu Anadolu Bölgesinde PKK/KCK paralel devlet yapılanması olduğunu biliyorduk. Bu yapılanmaya AKP ve Başbakan’ın böyle hiddetli açıklamaları olmamıştı. 

Hükümetin açıklamalarından anlıyoruz ki, bir başka paralel devlet yapılanmasını da Cemaat gerçekleştirmiş.

Eee… Hani biz “tek devlet”tik… Bu paralel devletleri kim çıkardı?

***

Şimdiye kadar içli dışlı olan ve “beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkıları söyleyen iki güç artık savaş halinde.

Başbakan’ın “ne istedinizse verdik” dediği bu oluşuma (savaş öncesi) neler verilmişti?

AKP milletvekili Şamil Tayyar bunlardan birini açıklamıştı: “Emniyet, Cemaat’e bağlandı.”

Hükümete yakın gazetelerden Yeni Şafak’ın yazarı Abdülkadir Selvi ise AKP döneminde, Başbakan’ın sayesinde Cemaatin valilik, milletvekilliği, bakanlık, üniversite sayısındaki ve ticaret hacmindeki artışa dikkat çekmişti.

Gemiler yakılınca, AKP ve hükümet Cemaat mensuplarının kumpas kurmak için “geçmişte olduğu gibi- ahlaka ve hukuka aykırı her türlü yolu kullandığını söylemeye başladı.

Bu açıklamalar Ergenekon, Balyoz, OdaTV gibi davalarda yargılananların, hukuka aykırı delil üretilerek, sahte belgelerle suçlandıkları ve usule aykırı yargılandıkları iddialarının kabulü niteliğinde.

Kanunsuz dinleme/izleme ile kaset tuzaklarının da itirafı olan bu açıklamalar aynı zamanda bir suç işbirliği itirafı da olmuyor mu?