21.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 31, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 925

2013 ve Açılan Pandora’nın Kutusu!

 

2013 senesi başlangıcından bitişine değin adeta Yunan mitolojisinde bahsedilen Pandora’nın kutusu gibi ülke geleceğini şekillendiren çeşitli olaylarla geçti.

Yeni bir yıla “merhaba” derken isterseniz sizlerle geçtiğimiz senenin önemli olaylarına kısaca göz atalım:

2013 yılı ülkemiz için kayıpların yaşandığı bir oldu. İlk günlerinden sonuna kadar ülkemizde sanat, edebiyat ve basın alanında birçok önemli şahsiyet vefat etti.

Nisan ayında The Times dergisi dünyanın etkili 100 kişisi içerisinde Fethullah Gülen ile Terörist başı Abdullah Öcalan’a yer verdi.Yine aynı yıl içerisinde ABD’de yayınlanan “ForeignPolicy” adlı dergide dünyada etkili olan 500 kişi arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması adeta ülkemizde daha sonra yaşanacak olaylara işaret etmiştir.

Mesela Kürt sorunu denilen meselenin çözümünde terörist başı muhatap alınarak onun isteği doğrultusunda meydana getirildiği öne sürülen grupta yeralan isimlerin,”akiller grubu”bünyesinde Türk halkını “çözüm sürecine” ikna etmeye yönelik faaliyetler içerisinde bulunduğuna şahit olduk.

2013 senesinde kendi ideallerine dair en umut verici olayları ayrılıkçı Kürtlerin yaşadığınısöyleyebiliriz. Nitekim Avrupa ve Ortadoğu’da düzenledikleri konferanslarla kendi fikirlerine meşruiyet kazandırma yönünde önemli adımlar atmışlardır.

Bunun yanında yine çözüm sürecine yönelik olarak resmi kurumlarda T.C.’nin kaldırılmasına çalışılması, andımızın kaldırılması, son olarak Diyarbakır’da Barzani ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının el ele görüntüleri ile ilk kez bir Türkiye Cumhuriyeti başbakanı tarafından “Kürdistan” cümlesinin coşku ile kullanılması gibi vakalar bu sürecin geldiği noktayı bizlere göstermesi açısından önemlidir.

2013 yılında yaşanan önemli olayların belki de başında Gezi olayları gelmektedir. Bu olaylar yoluyla halkın bir bölümü tarafından iktidara gösterilen yoğun muhalefet bana göre iktidarın 11 Eylül’ü olmuştur.

Olaylar esnasında muhalif düşünen halka karşı gösterilen tepkiler bu fikrimi destekler nitelik taşımaktadır.

2013 senesinde uzun zamandır devam eden Ergenekon davası da neticelenmiş, ülke tarihinde ilk defa bir Genel Kurmay başkanı terör suçu kapsamında müebbet hapse mahkum edilmiştir.

2013 senesi Türk ordusundakirevizyonun neticelendiği bir yıl olarak da tarihe geçmiştir denebilir.

2013 yılının sonlarında yaşanan ama kanaatimce yıla damgasını vuran olay ise “ayakkabı kutusu” içerisinde bulunan dolarlarla sembolize edilen yolsuzluk operasyonudur. Bu operasyon ile hükümet ve cemaat arasında ipler kopmuş, iktidar mücadelesi gün yüzüne çıkmıştır.

Ahmet Hakan’ın “bir destan ayakkabı kutusuna feda edildi”cümlesiyle özetlediği olaylar zinciri, 2014’te de gündemi belirleyecek olayların başında yer alacağa benziyor.

Değerli okuyucular, bazen yazılarımda ifade ettiğim gibi ülke tarihine bakıldığında yaşanan önemli olayların kaynağının genellikle dış merkezli olduğu görülür.

Bu noktadan hareketle aslında 2013 yılında yaşanan olayların aktörlerinin de bahsi geçen bazı dergiler tarafından bizlere senenin başında açıklandığını düşünüyorum.

Bu nedenle 2014 senesinin ülkemiz açısından nasıl geçeceğine dair bir takım ipuçlarını bilhassa ABD kaynaklı bu gibi dergilerin belirlediği “etkin kişilere” bakarak bulmamız bence işten bile değil.

Biten bir yılın ardından yaptığımız bu seyir akabinde yeni yılın başta ülkemiz olmak üzere hepimize refah, mutluluk ve sağlık getirmesini diliyorum.

Saygılarımla…

 

 

Hukuk ve Propaganda!..

 

Okunuş biçimiyle “Gobels”, 1933-1945 yılları arasında, Hitler faşizminin yaşandığı ve dünyanın kana bulandığı dönemde Almanya’da, “Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı” yaptı.

Gobels’in “Propaganda İlkeleri” vardı.

İşte, o ilkelerden örnekler;

  • Amacımız doğruları söylemek değil, insanları etkilemektir.
  • Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar.
  • Yargı, devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkarı olmalıdır.
  • Bana vicdanı olmayan bir medya teslim edin, size bilinçsiz bir halk sunayım.
  • Hatalı olduğunu veya yanlış yaptığını asla kabul etme.
  • Sadece bir rakibine odaklan ve kötü giden her şeyin sonucunu onun üzerine yık.
  • Halk, büyük yalanlara küçük yalanlardan daha çok inanır.

Siyaset, “propaganda yoluyla halkı ikna ederek iktidar olma sanatı” olarak da ifade ediliyor.Propaganda ile demokrasi ilişkisi üzerine düşünürken, arşivimden bazı anılar önüme saçıldı. Paylaşmak istedim.

  • AKP’li Dengir Mir Fırat; “Yargı da milli iradeye ram olmak durumunda” ( 24 Mayıs 2008/Gazeteler)
  • Başbakan Erdoğan; “Bizi eleştiren hazımsız ve şizofren” ( 29 Ocak 2003/AKP Grubu)
  • “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, kısa süre koltuğuna oturan kız çocuğuna Başbakan Erdoğan diyor ki; “Artık yetki senin. İster asar ister kesersin!” (23.Nisan 2010)
  • Referandum sonrası Başbakan Erdoğan, NTV’de konuşuyor; “Bana göre hayır diyen darbecidir.” ( 9 Eylül 2010/Gazeteler)

Başbakan, bugün de Yargı’ya ve mensuplarına zehir zemberek saldırıyor. Oysa, 2010 Referandumu ile Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) kontrol altına almıştı!..

Kimi Savcılar, Türk Ordusu’nun “Kozmik Odasına” kadar girmişti.

Olağanüstü Yetkili Mahkemelerde, Türk Ordusu’nun üst düzey komutanları, gizli tanıklar ve sahte belgelerle yargılanıyor, savunma hakları engelleniyordu.

Başbakan, Türk Ordusu’na kurulan bu “kumpas” davaları için;

“Ben bu davanın Savcısıyım” diyordu!

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, Manisa’daki parti toplantısında;  “Ergenekon’u tepeledik” diye gözyaşı döküyordu!

Yani, sıkı fıkı ilişkiler içinde oldukları, Devlet’i paylaştıkları Cemaatle, bu kumpasın ortağı idiler!

Şimdi, AKP’ye yönelik “yolsuzluk soruşturmaları” başlayınca, Emniyet Teşkilatı’nı tarumar ediyor, Yargı’ya hışımla saldırıyorlar!?O emniyet yöneticilerini AKP iktidarı atamadı mı?

Gezi Olayları sonrası o polislere “destan yazdınız” diyen Başbakan değil miydi?

Şimdi sormak gerek; Niye telaş ediyorsunuz?

Suç yoksa, yargılama süreci sonunda kanıtlanacaktır.

Savcıları, Hakimleri, size karşı olan herkesi azarlayarak, suçlayarak, HSYK ve Danıştay yetkileriyle oynayarak bu ülkede “huzur ve güven” sağlayamazsınız.

Milleti bölersiniz, ekonomiyi altüst edersiniz, bedelini de yine millete ödetirsiniz!

  • 2014 yılında, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ temel ilkesinin ve ADALETLİ bir düzenin egemen olduğu, bu ülkede yaşayan tüm yurttaşlarımızın ayrım gözetilmeksizin güven, huzur ve refah içinde yaşayabileceği “HALK EGEMEN” bir yaşam biçiminin var olması dileğiyle, tüm Kocaelililerin yeni yılını kutlarım.

 

 

 

 

 

2014′ e Umutla Girelim

 

Bugün  Ocak 2014. Yepyeni bir yıl. Her yeni güzeldir. Güzellikler getirir, iyilikler getiriri. 2014 de iyilik mutluluk ve huzur getirecektir. 2014´e girerken bembeyaz sayfalar açmalıyız.y karamsarlığı bir kenara bırakıp yeni bir umut yeni bir heyecan yeni bir çalışma azmi ortayla koyup her şeye rağmen 2014 ü başarılı geçirmenin plan ve programlarını yapmalıyız. Gerçekten hem ülkemiz hem dünya büyük bir sorun ve sıkıntı içerisinde. Savaşlar, ekonomik ve siyasi krizler insanlık ve dünyayı tehdit ediyor. Gerçekten 2014 e dünya ve Türkiye büyük bir sorun ve sıkıntıyla giriyor. Ama zararı yok. Sıkıntıları sorunları çözmek için öncelikle moralimiz düzgün olmalı. Moralimizi bozmadan sorun ve sıkıntıların üzerine azimle gitmeliyiz. Buradan tüm okurlarıma seslenmek istiyorum: 2014 hedeflerini ortaya koyup plan ve programlar yapmalıyız. Sorun ve sıkıntıları dert etmeden nasıl bir başarı ortaya koyabilirizin hesap kitabını yapmalıyız. 
SEÇİM YILI 2014

2014 ün seçimler yılı olacağını daha öncede yazmıştık. Aslında seçimler yeni bin başlangıç. 2014 de yeni Belediye başkanları yeni muhtarlar iş başı yapacak. Yeni Bir cumhurbaşkanı seçeceğiz. Muhtemel bir enken genel seçimde de yeni Milletvekilleri, yeni bakanlar kurulu ve yeni başbakan seçilecek. Deyim yerindeyse 2014 her bakımdan yepyeni bir yıl olacak. Bu bakımdan 2014’ün Türkiye içinde yepyeni bir yıl olacağı umut ve heyecanını yaşayacağız.

Evet 2014 her bakımdan yeni bir yıl. Bugün yeni yılın ilk günü. Hiçbir dert ve sorunu aklımıza getirmemeliyiz. Yepyeni bir heyecan ve mutlulukla 2014’ün planlarını yapalım. En önemlisi moralimizi en üst seviyede tutup 2014’ün her bakımdan başarılı geçirmenin hesap ve kitabını paylaşarak bugünden itibaren çalışmaya başlayalım.

GÜZEL BİR YIL OLSUN

2013 yılı dün gece geride kaldı ve ülkemiz yeni bir yıla daha girmenin sevincini yaşadı. Geride kalan 2013 yılı tebessümle değil acı hatıralarla anılacak. Bir çok ünlü ismin hayatını kaybettiği, sansasyonel bir çok olayın yaşandığı 2013 yılı Gebze bölgesi ve Kocaeli’de de olumsuz olaylarla geçti. 2013’de çevre felaketleri, sanayi ve orman yangınları, cinayetler, ölümler, siyasi tartışmaların yaşandığı ilimizde herkes yeni yıla umutlu gözlerle bakıyor.

2014 HAREKETLİ GEÇECEK

2014 yılı tüm bu tartışmaların arasında oldukça hareketli bir yıl olarak geçecek. Bu hareketin göbeğinde ise hiç kuşkusuz seçimler olacak. Önce mart ayında yerel seçimler yapılacak, yaz aylarında da Cumhurbaşkanlığı seçimi heyecanı yaşanacak. Yerel seçimler için partilerin aday belirleme sürecinin sonuna geldiğini şu günlerde seçim ateşinin Gebze bölgesinde yeni yılda bir hayli yükselmesi bekleniyor. Güzel bir yıl olmasını dilediğimiz 2014’de başta Kocaeli olmak üzere Gebze bölgesinde çevre felaketlerinin yaşanmadığı, acı kayıpların yaşandığı, dostluk ve sevginin hüküm sürdüğü, eğitim, trafik, sağlık sorunlarının çözümü için gerekli adımların atıldığı bir yıl temennisinde bulunuyoruz. Gebze Gazetesi olarak tüm okurlarımızın yeni yılını kutluyor, sağlık, huzur ve başarı dolu bir yıl diliyoruz.

Evet bu duygu  ve dileklerimle okurlarımızın yeni yılını kutluyor, sağlık, başarı ve huzur dolu bir yıl olmasını temenni ediyorum.

 

 

Evlad-ı Fatihan Diyarından Hüzünlü Haberler Var!

 

Oğuz Çetinoğlu: Sayın Valim, Evlad-ı Fâtihan diyarı Balkanlara 8 günlük seyahatiniz oldu. Sizinle seyahatinizin Kosova bölümünü konuşalım. Unutamadığınız bir hatıranızla başlayabilir miyiz?

Murat Yıldırım: Birinci Kosova Meydan Muharebesi 28 Haziran 1389’da gerçekleşmiştir. Bizim için tam bir zafer olan, bu tarih Sırplar için de çok önemlidir. Bu tarihi Sırplar her yıl bir bayram gibi kutlamaktalar. Savaşta Osmanlılar 20.000, Sırplar ise 30.000’den fazla kayıp vermişler. Sırplar bu tarihî yenilgiyi asla kabul etmiyorlar. ‘Kosova’da kaybetmedik!’ Diyorlar.

Çetinoğlu: Hezimetlerini nasıl kamufle ediyorlar?

Yıldırım:Sırp lider Lazar; gökyüzü krallığını, yeryüzü krallığına tercih etti.’ Başlığı altında bir efsâne uydurmuşlar. 1389 tarihini Belgrad’ın sokaklarında hem mavi yazılarla, hem de gazete-dergi gibi basılı belgelerde görmek mümkündür.

Büyük bir duvar panosunda, iri harflerle; ‘1389’u unutma. Bu, şeref günündür.’ Yazılıdır.

Sırp lider Miladiç 1995 yılında yapılan bir törende Bosna Savaşı’nda ölenlerin Boşnak olduğunu bildiği halde sırf Müslüman oldukları için ‘650 yıllık intikamımızı aldık‘ demiştir.

Çetinoğlu: İntikam duygularını Osmanlı eserleri üzerinde uyguluyorlar mı?

Yıldırım: Evet! Sırbistan sınırları içerisinde yaklaşık 250’ye varan camii ve mescidlerin tamamını yıkılmıştır. Sadece bir tanesini sembolik olarak ayakta bırakmışlardır. İsmi de Bayraklı Camii’dir.

Çetinoğlu: Belgrad gezinizi anlatır mısınız?

Yıldırım: Şehir turumuzda, Belgrad Kalesini, Osmanlı saat kulesini, Damat Ali Paşa Türbesini, Defterdar Kapısı’nı ziyaret ettik. Kale meydanından akşam güneşinin batmasına yakın güzel bir manzarayı grub vaktini izledik.

Sava Nehri ile Tuna’nın birleştiği deltaya ‘Savaş Adası‘  denilmiştir. Bugün kale ve meydan ‘park kale’ olarak halkın ve ziyaretçilerin hizmetine sunulmuştur.

St. Sava Temple, inşaatı halen devam eden, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra temeli atılan Ortodoks dünyasının en büyük kilisesidir. 10.000 insan kapasiteli bir kilise olacakmış. Tito döneminde ilgi gösterilmeyen inşaata Ortodoks dünyasından yardım toplanmaya devam ediliyor.

Çetinoğlu: Cami var mı?

Yıldırım: Akşam namazını kalenin yakınındaki Belgrad’ın ibâdete açık tek camiinde eda ederek duada bulunduk.

Çetinoğlu: Cemaat var mıydı?

Yıldırım: 15-20 kişilik bir saf cemaat vardı.

Çetinoğlu: Sonraki durağınız?

Yıldırım: Üsküp’e geçtik. Üsküp, Makedonya’nın en büyük şehridir. Aynı zamanda hükümet merkezidir.

Üsküp tam bir Osmanlı şehridir. Camileri, hanları, hamamları, medreseleriyle İslamî kimliğini koruyabilmiş önemli şehirlerden birisidir. 1392’de Osmanlı hâkimiyetine giren şehir, 520 sene ecdadımızca yönetilmiştir.

Çetinoğlu: Demografik yapısı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Yıldırım: Yaklaşık 2.000.000 insanın yaşadığı Makedonya’da halkın % 64’ü Makedon, % 25’i Arnavut, % 4’ü Türk ve %3’ü Romen asıllıdır. 1.000.000’dan fazla Türk, 1912 Balkan savaşından sonra göç etmiştir. Günümüzde % 65’i Hıristiyan, % 33’ü Müslüman’dır. Osmanlı döneminde Üsküp’te 120’ye yakın camii varken, bugün ancak 20’ye yakını ayakta kalmıştır. Üsküp’te doğan Yahya Kemal Beyatlı, Üsküp’ü ‘Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o‘ diye tanımlamıştır.

Günümüzde Makedonlar; ‘Burası bir haçlı-Avrupa şehridir.’ diyorlar. 1991’de başşehir olduktan sonra, şehrin meydanlarına anıtlar-heykeller dikmişlerdir. Bazı anıtlara birkaç yüz milyon dolar harcamışlardır. Şehirde bir de İskender Anıtı var.

Çetinoğlu: Makedonlar inançlarının gereklerini serbestçe yapabiliyorlar mı?

Yıldırım: Sırplar Müslümanların yaşadığı bölgelere pek karışmıyorlarmış. Ziyaret ettiğimiz Eski Türk çarşısında pek çok dükkân-işyerleri kapanmak zorunda kalmıştır. Çarşıda çoğunluk Arnavut’tur. Arnavutlar Türkçe konuşuyorlar.

Çetinoğlu: Bölge, ‘Vardar Boylarıolarak da anılıyor.

Yıldırım: Vardar Nehri şehri ikiye ayırmaktadır. Yeni Üsküp’te yüksek binalar yükselirken, eski Üsküp’te camii minareleri yükseliyor. Kaldığımız şehrin ortasındaki Arka Otel’in terasından 16 adet camii ve minaresini bizzat saydım. Nehir üstündeki Taş Köprü Osmanlılardan kalmıştır

Makedonlar yeni projelerini daha çok Makedon tarafına uygulayarak yeni bir Makedonya oluşturmaya uğraşmaktadırlar.

Ram Store ilk açılan alış-veriş merkezlerinden birisidir. Vanhall firması da bir otobüs fabrikası inşaatı başlatmıştır. Şehre tepeden bakan Üsküp Kalesi, 520 sene Osmanlı ordusuna kışla, cephanelik, askerî hastane olarak hizmet vermiş.

Çetinoğlu: Üsküp’e ilk defa gidecek olanlara, nereleri görmelerini-gezmelerini tavsiye ediyorsunuz?

Yıldırım: Mustafa Paşa Camii, en büyük camii Murat Paşa Camii, Kurşunlu Han, Davut Paşa Hamamı, İsa Bey Camii, görülmesi gereken ecdad yadigârı eserlerdir. Murat Paşa Camii, şehir merkezinde olduğundan çarşı esnafı daha çok bu camide namaz kılmaktadır. Bizde, Cumartesi günü yatsı namazını, eşimle beraber bu camide eda ettik.

Çetinoğlu: Cami hangi yıl inşa edilmiş?

Yıldırım: 1436’da Sultan 2. Murad tarafından yaptırılmış. Namazı müteakip camii yakınındaki bir kahveye bizi davet ettiler. Çaylarımızı yudumlarken, Üsküp, Makedonya hakkında genel sohbette bulunduk. Arnavut asıllı Makedonlar, ciddi ekonomik, sosyal ve kültürel problemlerin olduğunu, gençler arasında işsizliğin yüksek olduğunu binlerce Makedon gencin Bulgar pasaportu alarak ülkeyi terk ettiklerini, yoğun bir şekilde misyonerlik faaliyetlerine maruz kaldıklarını açık ve samimi bir dille bizlere anlattılar.

Çetinoğlu: Kasıtlı ve klasik bir asimilasyon uygulaması… Hıristiyanlara ait eserler dikkat çekiyor mu?

Yıldırım: Üsküp’te en fazla tartışmaya sebep olan yapı, Milenyum Haçıdır. 70 metreye yakın haç her yerden görülmektedir. 2.000.000 dolar harcanması herkesi rahatsız etmiştir.

Çetinoğlu: Gezinizin son durağının Kosova olduğunu söylemiştiniz

Yıldırım: Evet! Makedonya sınırından geçerek, Kosova gümrük sınır kapısından giriş yaptık. Pasaport polisi arabaya geldi, ‘Pasaportlarınız elimde, bize misafir geldiniz, hoş geldiniz!’ diyerek bizleri selâmladı. Gümrük görevlileri de gümrüğe tabi eşyamız olup, olmadığını gülerek sordu. Biz de topluca ‘yok’ dedik ve ayrıldılar. Kaptanımız Soşi, her gümrük kapısında, görevlilere sadece coca-cola türü içecek şeyler ikram ederek, sempatik tavırlarıyla işlemlerini hızlandırıyordu. Biz de kolanın yanına bir paket Ülker bisküvisi kattık.

Çetinoğlu: Kosova izlenimleriniz nasıl?

Yıldırım: Kosova, Sırbistan’a bağlı Özerk bir bölge iken, yaşanan iç savaştan sonra bilhassa ABD’nin baskısıyla durum değişmiş. Genel olarak fakirlik ve savaş, bölgenin ekonomik ve sosyal yapısını tamamen bozmuş. 17 Şubat 2008 de Kosova kendi kendine bağımsızlığını ilân etti.  İlk tanıyan devletler, Kosta Rika, ABD ve 3. olarak Türkiye olmuştur.

Çetinoğlu: Sırbistan?

Yıldırım: Sırbistan tanımadı. Kosova’nın tek amacı, Avrupa Birliği ve NATO’ya girmek, sonra da Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na üye olmaktır. Ayrıca Kosova’nın Başbakanı Haşim Taçi; ‘Milletlerarası Adalet Divanı, Kosova’nın devlet olma hakkını kabul etmiş ve bunu bütün dünyaya duyurmuştur.’ Demektedir. Eski ABD Başkanı Bill Clinton döneminde, Belgrat’ın bombalanmasına emir verdiği ve yine Arnavutluk siyasî destek verdiği için, hem Kosova’da hem Arnavutlar arasında çok sevilmektedir. Nitekim bazı tesislere adını vermişlerdir. Bazı inşaatların-tesislerin önünde, Arnavut, Kosova ve ABD bayrakları beraber asılmıştır.

Çetinoğlu:Büyük Arnavutlukidealinden söz ediliyor

Yıldırım:Büyük Arnavutluk‘ ideali aşırı milliyetçiler tarafından düşünülmektedir. Kosova’da ve Makedonya’da yaşayan Arnavutlar, bağımsız Arnavutluk’ta yaşayanlarla bir araya gelerek bütünleşme idealini diri tutmaya çalışmaktalar. BESA şeref sözü-verilen sözün mutlak tutulması anlamına gelen Arnavutların çok önem verdikleri bir kelimedir.

Çetinoğlu: Prizren’e de gittiniz mi?

Yıldırım: Evet! Prizren’e 25 Km kala başlayan otoban, Türk şirketi ENKA tarafından yapılıp işletmeye açılmıştır. Güzel bir yol.

Prizren’e vardığımızda, şirin mi şirin güzel bir Osmanlı damgası ile karşılaşıyorsunuz. Şar Dağları’nın eteğinde kurulmuş şehir bizim Bursa’ya çok benziyor. Fatih Sultan Mehmed Han’ın kumandanlarından İsa Bey tarafından fethedilmiştir. 1913 Balkan savaşından sonra ülkemize büyük göç yaşanmıştır. Kosova’nın ikinci büyük şehridir.

Çetinoğlu: Şehirde ne kadar Türk var?

Yıldırım: Nüfusun % 61’i Arnavut, % 20’si Türk’tür. 35.000’den fazla Türk’ün yaşadığı söylenmektedir. Çarşı merkezinde ilk durağımız 2001’de Türk İşbirliği ve kalkınma Ajansı TİKA tarafından onarılan Sinan Paşa Camii oldu. Sonra kafilemizle içinden geçtiğimiz Halveti Dergâhı ve Camiine eşimle beraber geri dönerek mescid namazı kılarak dergâh sorumlusu Durak Efendi ile tanışıp biraz sohbet ettik. Dergâhın içindeki sebilden ben ve eşim Sahavet Hanım su içtik. Fetihten sonra Cuma namazının kılındığı Namazgâh’a giderek gazi ve şehitlerimize duada bulunduk.

Çetinoğlu: Başşehir Priştina

Yıldırım: Birinci Kosova Zaferi’nden sonra, bu bölgenin önemi daha da artarak İslamî bir kimliğe bürünmüştür. Osmanlı cihan devletinin sağladığı barış, huzur ve refah dönemi 1912 Balkan Savaşı’ndan sonra bozulmuştur. Sırp ordusu şehirlerde büyük katliamlar yapmıştır. 1999’da yaşanan iç savaş döneminde de binlerce Müslüman Türk ve Arnavut her türlü zulme maruz kalmışlardır. Kosova Devleti, bugün Priştina’yı ekonomi, ticaret ve sanayide bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışmaktadır.

Başkentte otobüsle panoramik bir gezi yaptıktan sonra son durağımız Birinci Kosova Zaferi’nin yaşandığı Meşhed-i Hüdavendigâr’ın türbesinin bulunduğu bölgeye gittik. Sultan Birinci Murad Han’ın türbesini ziyaretle dualarda bulunduk. Bütün kafilemiz mensupları duygulu anlar yaşadı.

Çetinoğlu: Orada da Cumhuriyet Türkiye’sinin eseri var

Yıldırım: Evet! TİKA tarafından hazırlanan Sultan Murad Hüdavendigâr Türbesi Selamlık Binası Kültür ve Tanıtım Evi var. Oraya da giderek, görevli bir rehberin anlatımıyla, Birinci Kosova Meydan Savaşı’nın bütün safhalarını dinledik. Kültür ve tanıtım evi, küçük bir müze görünümünde hazırlanmış. Müze evde çeşitli dönemlere ait fotoğraflar, eserler yer almaktadır. Sultan Abdülaziz tarafından 1867 yılında yaptırılan çeşmeye ait kitabe ile Sultan Reşad’ın 1911’de Kosova ziyareti ile ilgili resim ve yapılan törenlere ait resimleri örnek olarak gösterebiliriz.

Kosova Tarih ve Kültür Derneğince yaptırılan Meşhed-i Hüdavendigâr bölümünde Türkçe, İngilizce ve Kosova-Makedonca dillerinde Sultan Murad Han’ın sabah namazından sonra yaptığı dua tam olarak yazılmış.

Çetinoğlu: Duanın metnini aldınız mı?

Yıldırım: Evet! Dua aynen şöyledir:

‘Yarabbi, hazreti peygamberin hatırı için,

Kerbela’da dökülen kanlar için,

Senin yolunda sürülen yüzler için,

Ağlayan gözler için bize yardımcı ol

Bizden lütfunu esirgeme.

Yarabbim, düşmanın bize uzanan elini başka yöne çevir

Bakma Rabbim bizim günahımıza

Nazar et canü dilden ahımıza

Senin için, ismin için savaşan askerlerimize yardım et

Onları telef etme-Onları düşman kılıç ve okundan sen koru

Dinin yolunda ben fedâ olayım

Askerlerim yerine ben şehid olayım

Tek mülk-ü İslâm payimal edib, kâfirlere çiğnetme…’

‘Âmin… Âmin’

Diyerek duasını bitirmişti. Zaferin adından, Sırp bir asker Miloş Obiliç tarafından bıçaklanarak istediği şahadete ulaşmıştı… Mekânı cennet olsun.

Çetinoğlu: Âmin… Âmin… Âmin

MURAT YILDIRIM:

1953 yılında Çorum’da doğdu. İlköğretimini Çorum’da, Ota ve Lise öğretimini Kastamonu’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1976 yılında mezun oldu.

1979 yılında Sivas’ın Hafik İlçesi’ne kaymakam olarak tâyin edildi.

1980 yılında yedek subay olarak Konya’nın Doğanhisar İlçesi’nde Askerlik Şubesi Başkanı ve Garnizon Komutanlığı, 1981-1983 yıllarında Afyon’un Sultandağı İlçesi’nde, 1983-1985 yıllarında Erzurum’un Karavazi İlçesi’nde Kaymakamlık ve Belediye Başkanlığı, Samsun’un Ladik, Afyon’un Bolvadin ilçelerinde kaymakamlık yaptı.

1990 yılında dil eğitimi için 6 ay süre ile A.B.D’de kaldı.

Dönüşünde İçel’in Erdemli İlçesi’ne kaymakam olarak, 1992 yılında Erzurum’a Vali Yardımcısı olarak tâyin edildi.

1993 yılında Özbekistan’da Milletlerarası İktisat Sempozyumuna katıldı. Dönüşünde ‘Özbekistan Notları‘ isimli kitabını yayınladı.

1994-1998 yıllarında Akyazı Kaymakamlığı, 1998-2003 yıllarında Ankara Vali Yardımcılığı, görevlerinde bulundu.

2003 yılında İstanbul Vali Yardımcılığı görevinde bulunduktan sonra aynı yıl içerisinde Vali Yardımcılığı sıfatı üzerinde olmak üzere Atatürk Hava limanı Mülki Âmiri olarak görev yaptı.

2004 yılında Siirt, 2005 yılında Ardahan Valiliğine tâyin edildi. Nisan 2008’de İstanbul’da Merkez Valisi olarak görevlendirildi.

Adım Adım Anadolu‘ isimli şiir kitabı ile ‘Ders Aldığım Kıssalar ‘ isimli kitabını yayınladı.

Vali Murat Yıldırım, evli ve 2 çocuk babasıdır.

 

 

Oy Benum Sevduceğum”

 

Küçük ayında  köstebekler dahi topraktan başını dışarı çıkarmadan tarlaya düşerdiniz annenle. Anneciğin bir kazma, bilemedin  bir bel boyunda ya var ya yok. Peştamalı çoğu zaman yerlerde sürünür. Önde anacığın arkada sen.

Kolay değil sevduceğum, annen sekiz çocuk bakıyor. Sekiz çocuk, sekiz uşak. Sekiz yavru. Annene sorulduğunda kaç uşağın var diye, ne kadar da gururla söylerdi. Sekiz uşağım var diye Gariban anacığın ne baba ne amca ne dayı, hiçbirini tanımadı. Nasıl tanısın ki?  Yemen’de mi? Sarıkamış’ta mı? Irak’ta mı yoksa Kuva-yı Milliye mücadelelerinde kahraman Topal Osman’la Karadeniz’in dağlarında mı? Nerede öldü bu yiğitler hiç bilmedi, bilemedi garip.

Ağabeyin, dedenin nerede olduğunu sorduğunda, anacığın o zamana kadar biriktirdiği tüm acıları boşaltırcasına, ne kadar da ağlamıştı. Bilmiyorum uşağım, nereden bilirim ben demişti. Ama olsun siz varsınız ya, ahrette elbet bir gün görürüm  onları demiş ve bir daha sizin evinizde dede kelimesi geçmemişti. Anacığın tepeden tırnağa hasret yüklü bulut gibiydi.

Annen  ve annem ne kadar uşakları severlerdi. Yan bakmazlardı. Toz kondurmazlardı. Sen ne kadar  kıskanırdın.

İlk kez siz patates ocaklarını kazarken fark etmiştim seni. Sen ne kadar büyümüştün. Büyük görüneyim diye beline birde kuşak sarmıştın. Sırtındaki sepete beş kere sığardın. İkindi vakti yaklaştığında annen senin yorulduğunu anlar, haydi kızım sen eve git de kalaylı kazanda Rus patatesi pişir deyip, seni eve gönderirdi.

Mısır kazmalarında annenle mecilere giderdin. Bize meciye geldiğinde, bu kız acaba kazmayı kaldırabiliyor mu? Diye seninle dalga geçmiştim. Akşama kadar sinirden hiç mola vermeden çalışmıştın. Öğleyin annemin yaptığı buğday bazlamasından bile yememiştin. Hem bazlama, hemi de buğday unundan. Yememiştin de  bana  sinir olmuştun.

Mısırlar bir kazma boyuna ulaştığı bir sabah çamaşır ipinizde ineklerinizin göç başlıklarını yıkamış asıyordun. Hem asıp hem de               ‘Yaylanın çimeninde
Buldum bir kukuvacık
Alacağudum oni
O da benden ufacuk’
diye türkü söylüyordun.

Kız sen ne zaman büyüdün de türkü söylemeye başladın. Sanki  inekleri başlıklarını takarak değil de kendini süslüyordun. Hele inekleri, ahırdan başlıklarıyla birlikte çıkardığında ne kadar da gururla onların arkasından bakıyordun. Ama bir ayna olsa da kendine bir baksaydın.

Sanki Kaçkarların, Karpatların, Uralların, Altayların bütün çiçekleri fistanında toplanmış. Ortaasyanın en nadide kilimlerini ören nineler, sanki senin çoraplarındaki örnekleri toplanıp örmüşler. Kımızı beyaz çizgili peştemalını,  Arif Nihat Asya’dan ödünç almışsın. Siyah şifondan çemberinden sarkan sarı zülüflerin ve mavi gözlerin  adsız ve isimsiz Kuman Kralı Basaraba’dan emanet.

Seni gidi Kuman – Kıpçak çakırı seni. Yüzünde benden, benim gönlümden emanet. Sahi nerden öğrendin böyle göç alayı süslemesini. Kimdi seni süsleyen böyle? Göç yollarında atma türkülerle ilanı aşk edilirmiş Kadırga Yaylasında.

Sevduceğum sen niye süslendin ki, ben buradayım. Doğru ya henüz …..

O yaz hiç bitmek bilmedi. Geceler  gündüzler düğünlerde atma türkü ustası olup çıkmıştım.

Ayişem ineklerun
Hep karabaş karabaş
Gelirmisun benumlan
Yaylalara arkadaş


Ayişeme kimseler
Yan gözlan bakmayacak
O yaylaya çıkmadan
Çiçekler açmayacak.

Dayanamadım, en sonunda sırf seni görebilirim diye Kadırga şenliklerine gittim. Saatlerce dolaştım. Sonra siyah şifon çemberinin uçlarıyla yüzünün yarısını kapatıp, horon oynayanları utangaçça seyrediyordun. Seni ne kadar seyrettim bilmiyorum. Anam; ‘hayde uşağum gidelum’, dedi.

Göçler bir akşam üstü döndü. E kız seni ne çok özledim bir bilsen. En sonunda karar verdim, sana, seni sevdiğimi söylemeye. Sizin evde mısır soyma mecisine geldik. Herkes annesini, babasını sinir etmek için mısır  koçanlarının uçlarını bağlayıp önlerine atıyor. Tabi bağlı mısır, anne ya da babanın önüne gelip  onlarda bu mısırı soyamayınca sinirleniyorlar. Kimden şüpheleniyorsa mısırı onun kafasına patlatıyor.

Gençler aynı işi yapınca ise ilanı aşk edilmiş oluyor. Bende mısırı bağlayıp senin önüne attım. Sana bir nevi ilan-ı aşk ettim. Sen mısırın bağlı olduğunu anlayınca hemen bana baktın. Bana baktın o mısırı bağlayanın, gönüllerimizi bağlayalım diyenin ben olduğunu tahmin ettin. Çakır gözlerin ile  ondörtlü tabancasının namlusu gibi bana bakıp iki kere olur anlamında başını salladın.

Ertesi yaz seni istettim  ve evlendik. Askere giderken ilk uşağımız beş aylıktı. Komando olarak askerliğimi yapıp gelmiştim. Niyetim altı ay bekleyip askerliğini komando olarak yapanlara tanınan polis olma hakkından yararlanmaktı. Babam daha bu uşak ne bekliyor? Gitsin çalışsın diye annemi sıkıştırıp duruyor. En sonunda dayanamadım. Askerden geldikten bir ay sonra çalışmak için Zonguldak’a gittim. Zonguldak gönüllü mezara girip para kazanmaya gelenlerin yeri. Zonguldak gençlik hırsızı, Zonguldak ciğer doymazı.

O zamanlar gurbete çıkanları ilk aklına gelen yer Zonguldak idi. Ben kimseyi tanımıyorum. Yıllar önce kan davasından dolayı göç eden Tonyalıları aradım buldum. Onların aracılığı ile yani torpil ile madene girdim. Torpille gençliğimi Zonguldak’ın köküne verdim.

Sevduceğum,  yirmi beş sene sonra döndüm. Artık yalnız yürüyemiyorum. Baston taşıyorum. Evimizin bir tarafı oksijen tüpleri dolu. İki adımda nefesim kesiliyor. Allah’ın yarattığı nimetler benim bedenim kadar kime zarar verir bilmiyorum. Azıcık tuzlu yesem ayaklarım davul gibi şişer. Tansiyonum fırlar. Şekerim çıkar.

Aah sevduceğum bu gün sabah olacak mı acaba? Lanet bir öksürük boğazıma yapıştı kaldı. Oksijen tüpüne gitmeye ne mecalim ne de dermanım var. Sen kaç gecelerdir beni yalnız bırakmamak için  başımda bekliyorsun. Karşımda sedirin üstünde uyuyup kalmışsın. Sana sesimi dahi duyuramıyorum.

Bir bilsen sevduceğum, Mardin dağlarında, sınır boylarında geceler günler boyunca tepeden tepeye kaçakçı-hırsız kovalayan attığını vuran, namlı komando Sarı Ahmet, şimdi sesini dahi sana duyuramıyor.

Madene çalışmaya başladığım ilk zamanlarda  kazmayı vurduğumda Çavuşumuz “oğlum yavaş, grizuya gerek  kalmadan sen bizi buraya canlı canlı gömeceksin” derdi. Şimdi boğazıma yapışan o lanet balgamı  dahi atamıyorum. Ah Zonguldak, ciğer hırsızı.

Rahmetli anacığım beni gurbete yollarken peşimden hem ağlamış hem de

‘Ah Zonguldak Zonguldak
Yedun Tonyalilari
Kiminun yari ağlar
Kiminun sevdalilari’
demişti. Benim güzel anacığım, her halde şimdi ölüyorum. Selam olsun ciğerleri, yüzleri, kömür tozuna bulanmış tüm madencilere.

Evet sevduceğum, ayrılık vakti şimdi. Şunu çok iyi bil ki;

Gözüm kör olsun
Sevmedim ülküden başkasını,
Başı dumanlı dağları
Dilgar kayasında uçuşan saçlarını
Ah bir de seni, bir de seni sevduceğum.

 

 

Bölünme ile Birlikte Dağılma Süreci !..

 

17 Aralık’tan sonra Türkiye’nin yaşadıkları çok dikkatlice ve ibretle göz önüne alınmalıdır. Eğer bunu yapamazsak, bizi bekleyen sona bir adım daha attığımızı fark edemeyiz.

Son olaylar, bize ülkemiz üzerinde muktedir olamadığımızı ve her türlü provakasyona açık olduğumuzu gösterdi.

Uzun yıllardır, Türk Milletini “zihin kontrolü” ile yönlendirdiklerinden zerrece şüphemiz yoktur. Gelişen yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sonra bunu bir kez daha müşahade ediyoruz…

Bu operasyonu yapanlar kimlerdir? Kimine göre devlet içine öreklenmiş çeteler, kimine göre cemaat, kimine göre paralel devlet mensupları, kimine göre mezhepçi bir grup, kimine göre iç düşmanlar, kimine göre dış istihbarat servisleri ve onların yerli taşeronları vesaire… Hangisi olursa olsun bu, Türk Devleti ve Türk Milleti için vahim bir durum değilmidir? Hangi birini doğru kabul edersek edelim; bu Türk Milletinin ülke yönetiminde muktedir olmadığına işaret etmektedir.

Türk Milleti muktedir değilse buna karşılık iktidar muktedirmidir? Olaylardan sonra yapılan açıklamalara bakılırsa onlarda kendilerinin mağdur olduğunu ifade etmektedir. Yani ezici çoğunlukla iktidardırlar ama muktedir değildirler!!!

Türkiye, yüzyıllardır siyasal, sosyal ve ekonomik provakasyonlara açıktır. Bu dönem izah ettiğimiz durum daha da bari bir şekilde kendini göstermektedir.

Türkiye’de çok partili demokratik yaşama geçildiğinden bu yana, iktidarların ki; buna askeri darbelerde dahildir; geliş ve gidişini dış güçler ile onların yerli temsilcileri belirlemektedir. Halkta bir noter vazifesi görerek seçim yolu ile bunu tescillemektedir.

Bu iktidarlar, gerçeği bilmelerine rağmen “Türkiye Cumhuriyeti” devletinin ve Türk Milletinin menfaatlerini koruyamamıştır. Son olaylar sebebi ile bunun yine böyle olduğunu, açıkça görmekteyiz. Yaşadıklarımızdan iktidar da şikayetçidir. Halbuki onlar şikayet değil icra makamıdır. Demekki; bu kadar güce rağmen kendilerini icra makamı olarak görmemektedirler.

İlk önce şu tespiti yapabilmeliyiz: Türkiye; yer altı ve yer üstü kaynakları ile çok zengin bir ülkedir. Nüfus yapısı ile global ekonominin sürekli iştahını kabartmaktadır. Çevre ülkelerle oluşmuş olan tarihi, dini ve kültürel yakınlık geçmişte olduğu gibi günümüz ve gelecek içinde büyük bir potansiyel olmasına neden olmaktadır. Ancak bütün bu artı değerler Türk Milleti’nin refahı için kullanılmamış ve kullanılamamıştır.

Ülkemizdeki; gelişme geçici ve yüzeyseldir. Yapıldığı söylenilenler çaresiz hastalıklara düçar olmuş olanların yaşadığı ölüm iyiliği gibi bir durumdur. Bundan dolayıdır ki; son gelişmeler çerçevesinde yaşananlar, ekonomimizin kırılganlığını ve her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu bir kez daha gözönüne getirmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine düştüğü durum, hakimin karar vermek için hocaefendiye sorduğu yargı, dış istihbaratın kucağına oturmuş olan istihbarat yapısı, küresel sermayenin işgaline uğramış ekonomi ve mankurtlaşmış insan topluluğu; aslında bize çok şey anlatıyor. Peki niye bu hale getirildik? Bakın geldik demiyorum dikkat ediniz getirildik diyorum…

Bunun bir tek sebebi var: o da bu topraklar üzerinden, manen ve maddeten dağıtılarak sürülmektir. Türk Milleti, bu yüzden gelişen olaylar karşısında büyük bir şaşkınlıkla kafa karışıklığı içine sokulmuştur.

Dur henüz bölünmedik nereden çıktı bu dağılma süreci diyebilirsiniz. Bugün dış güçler “Sevr Haritası”nı zihinlerde yaşama geçirmeyi başardılar. İlk önce ülkemizin bir bölümünü bölecekler ve pkk’ya teslim edecekler. Ama bu yetmeyecek kalan bölümde ise dağılma sürecini neticelendirecekler.

Bu işin en büyük taşeronu, son dönemde RTE ve AKP’dir. Türk Milleti’nin 36 etnik parçadan ibaret olduğu, iktidarın yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ile kıvrandığı bugünlerde bile kuvvetlice vurgulanmaktadır. Türk adı bu coğrafyada iktidar ve destekçilerince silinmek istenmektedir.

Bu vurgunun asıl nedeni ise, Türk Devleti’ne ve Türk Milleti’ne hangi sebeble olursa olsun düşmanlık içinde olanların son darbeyi de vurmak üzere uyarılmak istenmiş olmasıdır.

Türk Milleti şunu iyi bilmelidir ki; sadece bölünmek değil bir aşama sonrasında da dağıtılmak istenmektedir. Son gelişmeler, Türkiye’de iktidar dahil çoğunluğu şaşırtan gelişmelerdir. Zararın faturası her zaman olduğu gibi Türk Milleti’ne ve Türk Devleti’ne çıkmıştır.

Çatışmanın tarafları ise sadece güç sahibi olma kavgası vermektedir. Dış mihrakların yeni çabaları ise Türkiye’nin gelecek iktidarını belirlemeye yöneliktir.

İnsan ister istemez soruyor; Türk Milleti’nin bu topraklar üzerinde aldığı ve kullandığı inisiyatif nedir diye? Cevap tabii ki; çok üzücü oluyor.

Onun için bilin istedim; Sevr’in yüzüncü yılı gelirken sadece bölünme değil Türk Milleti’ni hazmettire hazmettire ruhen dağıtma süreci hızla ilerlemektedir. Ancak unuttukları bir Kürşad hadisesi ve onun içinde binlerce yıldır Türk Milleti gerçeği vardır. Yeter ki,meselelere akılla ve bilgiyle bakmasını başaralım…

 

 

Utanma Nedir

 

Yalan söylememek, kul hakkı yememek, kişilere göre fikir üretmemek, başkalarına oyun yapmamak, özü sözü bir olmak, her zaman doğrudan yana olmak, hırsızlık yapmamak, hırsıza arka çıkmamak gibi hasletlerin yerine getirilmemesi insanda bir takım mahcubiyetler oluşturur ve bunun biraz ileri safhası da utanmadır diye bilirdik.

Meğer, bizim bildiğimiz, toplumumuzdan, milletimizden, ailemizden, dinimizden gördüğümüz, öğrendiğimiz bu utanma duygusu bugün bazılarından gitmiş ve unutulmuş da haberimiz yokmuş.

Hem de kimlerde yokmuş, kimler unutmuş, biliyor musunuz bu utanma duygusunu? Tam da bu değerleri savunan, inançlarının temeline bu hasletleri yapmamayı aldıklarını iddia edenlerde yokmuş, maalesef.

Bir utanmazlık ki, demeyin gitsin.

17 Aralık’tan beri bütün kanalları seyrediyorum. Yolsuzluk operasyonu yapılmalıdır, iyi oldu diyen kanalları da, hükümete yakın, daha doğrusu Tayyip ERDOĞAN’a yakın kanalları da sabahlara kadar seyrediyorum. Vıcık, vıcık riya, yalan, utanmazlık, Türk Milletini kandırma sürüp gidiyor.

Özellikle, Türkiye çok yükseldi, bunun için dış güçler, devlet içindeki çeteleri kullanarak, hükümete, ülkeye darbe yapıyorlar ifadesi o kadar utanmazca söylenen bir ifade ki, inanın, bazen acaba rüyada mıyım diye kendimi yokladığım oluyor.

Utanmazlar, bu ülkeye darbe Ergenekon, Balyoz, Sarıkız vesaire diyerek yapıldı ve devlet çökertildi zaten.

Devletin kozmik odalarına girip en önemli bilgiler, dış odaklara servis edilerek devlet felç edildi zaten.

Dünyanın en büyük ikinci ordusu denen Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi içindeki dış odakların işbirlikçileri ile birlikte itibarsızlaştırılarak, psikolojik harp yapılarak devletin gücü bitirildi zaten. Deniz kuvvetleri tamamen subaysız ve eğitimli kadrosu olmayan bir kuvvet haline geldi zaten.

Devletin güvenliği, dolayısıyla gücü ve itibarı yok edildi zaten.

Orduya paralel silahlı güç olarak polisi koyma girişimleri ile iki göz bebeğimiz kurumlar karşı karşıya getirilmeye çalışılarak, dış odakların Sevr Rüyasını gerçekleştirmelerine izin verildi zaten.

Andımız kaldırılarak, Türk yoktur denerek, Ne Mutlu Türküm Diyene sözlerini kaldırarak, Türk Milleti ifadesi herkesi kapsamaz denilerek, Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına aldım denilerek, Türk’ü sıradan bir etnik grup haline getirerek, terörist başına teslim olunup, onun her istediğini yaparak, TC’yi kaldırarak, eyalet kanunlarını çıkararak ve daha neler neler yaparak Türkiye Cumhuriyeti Devletini tükettiniz, bitirdiniz ve üzerine bomba attınız zaten.

Hem de bunları kimlerle yaptınız?

Bugün, paralel devlet dediğiniz güçlerle yaptınız. Bugün, dış odaklar dediğiniz güçlerle yaptınız. Hatta siz değil, doğrudan o dış güçlerin yapmasını seyrettiniz. Memleketin kahraman evlatlarını dış güçlere yem ettiniz.

Siz, paralel devlet arıyorsanız, bu devlet içindeki güçlere teslimiyetinizi biliyoruz, bunu bırakın. Önce, Güney-doğudaki paralel devlete bakın. Mezarlık yapan PKK’ya bakın. Siz Güney-doğu’daki düzenli görüntüsü veren sözüm ona PKK ordusuna bakın. Siz, PKK’nın elemanlarının şahitlikleri ile bu memleketin kahramanlarının nasıl yıllardan beri içeride çile çektiklerine bakın. Siz PKK, KCK gibi binlerce insanımızın kanını emen örgütlerin Güney-doğu’da nasıl devlet gibi hareket ettiklerine bakın.

Siz, dış odak arıyorsanız, 28 Şubat’ı yapanların tamamının salıverilip, düşüncede darbe yapacakları gibi abuklukla içeride tutulanların neden içeride tutulduklarına bakın.

Milli kimliğinden koparılmış, kuruluş ilke ve felsefesi yok edilmiş, borcu 6-7 katını geçmiş, tamamen dış odakların getireceği paraya bakarak suni bir ekonomi oluşmuş, çiftçisi, emeklisi, esnafı, işçisi, memuru, sağlığı, güvenliği, eğitimi mahvolmuş, dışarıda hiçbir itibarı kalmamış bir ülke haline gelmişiz. Bu durumdaki ülkenin dış odaklar tarafından korkulduğundan bahsediyorsunuz.

Hadi oradan derler adama.

Yapılan yolsuzlukları uzun zamandan beri bilmeyen, duymayan, görmeyen sadece gözü kapalı fanatik taraftarlar idi.

Siz, bizi yanınıza çekme taktiklerini bırakın da, Erdoğan BAYRAKTAR, İdris Naim ŞAHİN, Ertuğrul GÜNAY gibi yıllarca bakan yaptıklarınızın konuşmalarının nedenlerini izah edin.

Siz ucuz bir şekilde yeni taraftar bulma oyunlarını bırakın da, 24 yaşındaki Rıza SARRAF’la bu ülkenin bakanlarının, ailelerinin nasıl ve neden bu kadar samimi olduklarını izah edin.

 

 

“Türk Devleti’nin Birinci Görevi”

 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden bir kısım öğretim üyesince oluşturulan  “DOĞUVİZYON”  grubu tarafından Van’a davet edilen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’na 26 Haziran 1999 tarihinde yaptırılan  “Türkiye’nin Bilim Politikaları”  adlı sohbetin son kısmı:

Uzun vadeli, dışarıdan yapılan bir plân var. Yakında buranın da eğitim lisanını İngilizce yapmazlarsa şaşarım! Diyen hocamıza göre, bu durumda TÜRK DEVLETİ’NİN BİRİNCİ GÖREVİ, MİLLETİN ADINI TARİH BOYUNCA YAŞATMAKTIR.

Zira dil yoksa, adı tarihten silinir. Meselâ İrlanda, İngiliz idaresindeyken durum değişiyor. İrlanda’da bin senedir yaşayan dil bugün körleşmiş vaziyette. Öğretim dili İngilizce olunca, bir buçuk nesil sonra İrlanda’da kendi dilini bilenlerin sayısı çok azalıyor.

Romalılar da bu işi yapmıştır. Hititler niye sahneden çekildi? Dillerini muhafaza edemedikleri için. Çünkü her bilinç dille kaim / mümkün.

Türk ve Müslümanın en büyük düşmanının dili bize hâkim oldu maalesef!

Dünya’da en büyük en derin devleti kuran Uygur Türkleri. Bunu Japonlardan öğreniyoruz!

Böyle parlak bir medeniyetin çocuklarından, dedesini İngiliz Mingiliz sanmak isteyen şahsiyetsiz, düşünemiyen bir topluluk oluşturdular.

(İngilizce olarak) hangi dersi vermek istersiniz? Sorusuna karşı verdiğim cevap, dâima: “Ben Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde İngiliz diliyle ders okutmam!” olmuştur.

Türkçe’de, Osmanlıca Türkçe ayrımı ayıptır. İkisi de Türkçe’dir. Siz Osmanlıca, Öztürkçe derken atı alan (İngilizce) Üsküdar’ı geçti bile.

Devlet, kaymakamları bir seneliğine İngiltere’ye gönderiyor! Bir sene İngilizce kursuna tâbi tutuyor. Çünkü İngiliz’in kuyruğundayız! Niye Japonya’ya göndermiyor? Bir Japon, İngilizce bildiğini göstermekten utanır, çekinir ve mütercim ister.

Bana, kaç dil konuşuyorsunuz? Sorusunu değil; ne kadar matematik, fizik vs. biliyorsunuz? Diye sormalarını isterim. Dil bilmek, nihayet bir kursa tâbi. Oysa bir İngiliz çocuğu daha mükemmel İngilizce biliyor. Fakat bu, onu âlim yapmıyor! Anlaşılan araçla amacı karıştırdık. Araç olan İngilizce, amaç oldu. Okullarda Türk Edebiyatı, Türk Dili iyice ve bolca okutulmalı. Halbuki eskiden çok daha iyi öğretilirdi. Tabiî Osmanlıca / Eski Yazı / Klasik Türkçe de mecbur tutulmalı.

Osmanlıca’yı Türkçe’den farklı bir lisan zanneden üniversite fen talebeleri var! Yazı değişikliği ile dil arasındaki fark bilinmiyor; birbirine karıştırılıyor!

Türkiye’de Millî Eğitim; ne millîdir ne de eğitim!

YÖK ise YOK hükmünde. 70’li yılların ortalarına kadar eğitim iyiydi. ABD, bundan rahatsız oldu ve YÖK kuruldu.

Dışarıya 60 bin talebe, YÖK tarafından gönderiliyor. Her biri senede 30 bin dolara mal oluyor. Türkiye’de bütün üniversitelerin bütçelerinin 6 misli, dışarıya gönderdikleri öğrencilere ödenen!

Niye gönderiliyor? Adam birkaç yüz kişiyi İlâhiyât doktorası için gönderiyor. Sebebi İlâhiyât değil! ABD’de müslümanlıkla ilgili bir şey yok! Asıl gâye Hıristiyanlık ve Yahudilik üzerine adam yetiştirmek ve bizi, bizle misyonerliğe tâbi tutmaktır.

Türkçe ibadet diyenler İngilizce eğitimi savunuyorlar! Tam bir sahtekârlık! Hem nalına hem mıhına. Türkçe ibadet diyen İslâma; İngilizce eğitim diyen Türkçe’ye kastediyor!

Bilimi Türkçe yaptığımız takdirde gelişmelerin de adı Türkçe olur. Çünkü yapan bilir ve

85

adını;bilen koyar.

İngilizce’de terim türetmek imkânı yok. Çünkü karma bir dil. Amerika’da dil bilimciler:

Acaba İngilizce’de hakîkî İngilizce kaç kelime vardır diye merak edip sözlükleri taramışlar! Ancak 15 kelime çıkmış! Onlar da  ‘ağaca çık’  filân gibi basit sözcükler.

Tarih 1066: Bir keşiş İngilizleri anlatıyor: Bunlar son derece vahşî bir kavim!

Milletimizde aşağılık kompleksi hâkim olmuş. Halbuki tarihimiz 10 bin senelik.

Çini Çin yapan da kuzeydeki Türkler.

İki kadîm / çok eski millet var: Türkler ve Yahudiler. Bugün de asıl mücadele bunlar arasında. Arada zâhiren / görünüşte başkaları olsa da.

Türkçe köklerden, takılarla yeni kelimeler yapmak mümkün. Aslında Türkiye’de bir tek sorun var: Gönül mes’elesi. Türkiye’de millet içeriden dışarıdan değişikliğe uğratılmak isteniyor. Yâni beyni değiştirilmek isteniyor! Sîretimiz / içimiz sûretimize / dışımıza uydurulmak isteniyor!

Elli sene önce İstanbul bir Osmanlı şehriydi. Mes’ele gönül mes’elesi; gerçek sîretimiz / iç âlemimiz / mânevî kültürümüz mecrasından çıkarıldı.

Diğer ülkelerde kendi dili bahasına yabancı dil öğretilmiyor! Biz hâriç.

ABD’de yazılar İngilizce ve İspanyolca, hattâ İspanyolca  sadece. Çünkü İspanyolca daha muhkem / sağlam bir dil. Lâtinceye daha yakın.

Çince de sırada, dünya dili olma yolunda. Çince’yi kaç kişi biliyor? Çini kim tanıyor? Oysa Çin’le muazzam ticaretimiz olabilir ve olmalı.

X

Hocamızın sohbetine bazı alıntılarla son veriyorum:

“Tarihte ilk ‘Devlet’ Türkler tarafından kurulmuştur. 1500 yıl önce Göktürkler’de  ‘askerî bando’  kurulmuştu. 2500 yıllık yazılı tarihimiz var. Hâsılı, kültürümüz, dilimiz, mûsikimiz, edebiyâtımız, san’atımızla… biz  ‘BÜYÜK MİLLET’iz.

“Büyük milletlerin büyük de dilleri olur. Bu diller fethettikleri, kültür münasebeti kurdukları topraklarda yaşayanların dillerini de fethederler, onlardan kelimeler, deyimler alır, kendisine mal eder, böylece zenginleşirler. Sonra, bugünkü yaşayan Türk Dili gibi bir hazîne elde kalır. İmparatorluk gidebilir ama kültür, dil, san’at devam eder. (Ayhan Songar)”               (Ahmet Kabaklı, Türkiye, 3 Temmuz 1999)

Üstelik  “Türkçemiz yeryüzünde en fazla konuşulan 5 dil arasında yer alır. (Bedreddin Keleştimur)” (Ahmet Kabaklı, Türkiye, 23 Haziran 1999)

Nitekim  “Elimizde bir büyük sözlük var: Abdullah Skaljic adlı Boşnak kardeşimizin düzenlediği bu sözlükte Bulgar, Sırp, Yunan, Romen ve hattâ Macar dillerine Türkçe’den geçmiş (konuşmada dahi kullanılan) 7500 kelimeyi tespit etmektedir.” (Ahmet Kabaklı, Türkiye, 9 Haziran1999)

Unutmayalım ki: “Lisanı büyük ve sağlam milletlerin devleti (de) büyük oluyor. Lisan fakirleştikçe, insan gönlü fakirleşiyor; cemiyet, kabîle hayatına doğru seyrediyor.

“(Öyle ise) aman kelime; aman Türkçe…(Aksi takdirde) dili esir olanların kendileri hür olamaz!” (Rahim Er, Türkiye, 28 Haziran 1999)

 

86 – 90

 

 

Mü’minlerin Özellikleri (2)

 

5. Güvenilir insanlardır, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler

Mü’minlerin en belirgin özellikleri doğru, güvenilir ve dürüst olmalarıdır. Çünkü olgun bir mü’min, asla yalan konuşmaz, verdiği sözü mutlaka yerine getirir, kimseyi aldatmaz ve emanetlerine hıyanet etmez. Kur’an-ı Kerim de; “Emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler” (Mü’minûn, 23/8) buyrularak, mü’minlerin bu özelliklerinden bahsedilir.   “Münafığın alameti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünü tutmaz,  emanete ihanet” (Riyâzü’s-Sâlihin, II, 615) buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.) de, bu tür kötü huy ve davranışların olgun bir mü’mine yakışmayacağını bildirmiştir.

6. Sabırlıdırlar

Mü’minlerin ahlakî özelliklerden birisi de sabırlı olmalarıdır. Bir Müslümanın hayatında sabrın çok büyük önemi vardır.  Çünkü insanoğlu yeryüzüne imtihan için gönderilmiştir. Bu imtihanın gereği olarak da bir takım musibet ve sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Bu imtihanı kazanmanın yolu ise sabırlı olmaktır. Kur’an’da, her türlü sıkıntı ve belaya karşılık sabredenler “Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!” (Ra’d, 13/24) buyrularak cennetle müjdelenmiştir.

Merhametlidirler

Merhamet, olgun mü’minlerin alametlerindendir. “Âlemlere rahmet” olarak gönderilen (Enbiya, 21/107) Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gönülden bağlanan mü’minlerin kalbi bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve merhametle dopdoludur. Onlar, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” (Buhari, Edeb, 18) buyruğu gereği bütün varlıklara özellikle de din kardeşlerine karşı engin bir şefkat ve merhamet gösterirler. (Fetih, 48/29)

8.  Öfkelerini yenerler, insanları affederler

İnsanın öfkelendiğinde nefsine hâkim olması çok zor bir durumdur. Bundan dolayı bir anlık öfkeyle nice üzücü olayın meydana geldiğini görmekteyiz. Öfkeyi yenebilmek, zarar gördüğü kimseyi affedebilmek ancak olgun mü’minlerin özelliğidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/134) buyrularak mü’minlerin bu davranışları övülmüştür.

Takva sahibidirler

İmanın kemaline eren gerçek mü’minler, Allah’a derin sevgi besler, bununla beraber Allah’tan son derece sakınırlar. Kalplerini her türlü nifaktan ve kötülükten korurlar, böylece takvaya ulaşırlar. Kur’an’da muttakiler şu ifadelerle övülmektedir: “Allah muttakileri sever.” (Âl-i İmrân, 3/76; Tevbe, 9/4); “Allah muttakilerle beraberdir. (Bakara, 2/194; Tevbe, 9/36); “Muttakilerin dostu Allah’tır.” (Câsiye, 45/19); “Cennetler ve her türlü nimetler muttakiler içindir.” (Nebe’, 78/31-36; Kalem, 68/34) Hz. Peygamber (s.a.s.) de, insanların en değerlisinin “En çok takva sahibi olan kimse” olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Fedâil,168)

9. Haramlardan sakınırlar, günahlarında ısrar etmezler

Her insan hata edebilir, nefsinin arzularına kapılarak ve şeytanın hilelerine aldanarak günah işleyebilir. Çünkü insan, iyilik yapmaya olduğu kadar kötülük yapmaya da meyilli yaratılmıştır. Ama önemli olan insanın hiç günah işlememesi değil, hatasının farkına varıp işlediği günahtan vazgeçebilmesidir. Olgun bir mü’mine yakışan da budur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Her insan hata işler, hata işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir.” (Tirmizî, Kıyâme, 49)

Allahu Teâlâ da bir ayet-i kerimede; “Yine onlar, çirkin bir iş yaptıkları yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler -ki Allah’tan başka günahları kim bağışlar- ve bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir. İşte onların mükâfatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebedi kalacaklardır. (Allah yolunda) çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” (Âl-i İmrân, 3/135, 136) buyurarak, günahlarında ısrar etmeyen ve hatasını anlayıp hemen tövbe edenleri cennetle müjdelemiştir.

Bunlardan başka olarak Kur’an-ı Kerim’de, mü’minlerin bazı özelliklerine daha işaret edilmektedir: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” (Enfâl, 8/2)

Olgun mü’minlerin ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin ışığında belli başlı bazı özelliklerini kısaca açıklamaya çalıştık. Bizlere düşen Yüce Allah’a karşı kulluk görevlerimizi samimiyetle yerine getirerek, iyi bir kul, olgun bir mü’min olmaya çalışmak ve böylece O’nun hoşnutluğunu kazanmaya gayret göstermektir.

 

 

Yürütme, Yasama, Yargı

 

Demokratik hukuk devletinin önemli üç prensibidir. Köyde ilköğretim okulunda okuduğumuz 1957-63 yıllarında amcaoğlu ders kitaplarımızı önümüze kor ve kitapların isimlerini sorardı. Bende Matematik, Tarih, Hayat Bilgisi, Coğrafya… Okuma diye cevap verince, en son söylediğim kitabın ismini tekrar sorardı. Bende Okuma deyince, o zaman neden okuyorsun, der ve bizi güldürürdü. Nereden nereye.

Günümüze gelince; kuvvetler ayrılığı prensibi olarak benimsenen ve anayasamızda da yer alan bu düzenlemenin 17 Aralık 2013 tarihinden itibaren yeniden yorumlanmasına ihtiyaç doğmuştur. Bu kapsamda; Yürütme yerine YÜRÜT, Yasama yerine YAŞA, yargı yerineYARGILAMA demek daha uygun olur. Bunu slogan olarak ifade etmek gerekirse;

YÜRÜT- YAŞA- YARGILA MA.

Sn. Başbakanımız ne zaman başı derde girse, milleti ve sandığı işaret ederek işin içinden çıkmaya hükümetini ve iktidarını kurtarmaya çalışmaktadır. Bazı istisnalar hariç başarılıda olmuştur.PKK ile pazarlık yapılması, KÜRT AÇILIMININ başlatılması, ilköğretim okullarından ANDIMIZIN kaldırılması, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE yazılarının kaldırılması, bazı devlet kurumlarının isimlerinin başından T.C.’nin atılması, hepsinden daha vahimi anayasadan TÜRK kelimesinin çıkarılma çalışmaları ile birlikte TÜRK IRKININ varlığının sorgulanması gibi hususlarda MİLLETİ VE SANDIĞIUNUTTU. AKİL ADAMLARLA yola beraber yürüdüler ve yolda yağmur yerine doluya tutuldular.

Seçim, milletin iradesine başvurulması, demokrasinin GEREĞİDİR. Ancak YETERLİ DEĞİDİR. Dünyada bunun örnekleri çoktur. Milletin verdiği yetkiyi kanun ve nizamlara uygun olarak kullanılması her şeyin üstündedir. Yetkiler, sorumluluklar insanları vezirde eder, rezil de eder.Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin(öldürüldü), Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi(öldürüldü), Suriye devlet başkanı Esed ayakta durabilmek için halkını bombalıyor, İtalya Başbakanı Berlusconi yolsuzluk soruşturmaları sonunda koltuğundan oldu. EGEMENLİK KAYITSIZŞARTSIZ MİLLETİNDİR doğru adres eyvallah. Basit bir örnekle konuyu açıklamak gerekirse; Doktor olmak için tıp fakültesini bitirmek gereklidir. Ancak ameliyata alınan hastanın şifa bulabilmesi için doğru teşhisin yanında, organlara zarar vermeden tıbbı aletleri maharetlekullanmakta son derece önemlidir. Bir atasözü vardır; YARIM HOCA DİNDEN, ACEMİ DOKTOR CANDAN EDER.

Kısaca; yetkilerin kullanımı son derece önemlidir. Benim partim seçimlerde %52 oranında oy aldı, milletim bana iktidar olma sorululuğunu ve yetkisini verdi diyerek; hükümetler akıllarına estiği şekilde, idari tasarrufta bulunamazlar,düzenleme yapamazlar. Demokratik ülkelerde iktidar olmanın yolu yasa gereği olduğuna göre; hükümetlerin, iktidarların icraatları da yasalara uygun olmak zorundadır. Hukuk, bireylerin, sivil toplum örgütlerinin, partilerin, iktidarların, hükümetlerin, kurumların haklarını korumak ve uygulamak üzere vardır. Yürütme dünyadaki gelişmelere paralel olarak, evrensel hukuk kurallarına uygun yeni düzenlemeler yapar ve yetkili organların uygulamasını sağlar. Yetkiler sınırlıdır. Cenabı Allah peygamberlere bile sonsuz yetki vermemiştir.

Emevi Halifelerinden Ömer Bin Abdülaziz’in(R.A) parmağında bir yüzük taşı vardı ki, mücevherciler ona kıymet takdirin de aciz kalmışlardır. Bir sene kuraklık olur. İnsanların bedir gibi yüzleri hilale döner. Ömer Bin Abdülaziz, insanlarda rahat, kuvvet kalmadığını görünce, kendisinin rahat içinde olmasını mürüvvete aykırı görür. O yüzüğünü sattırır; parasını fakirlere, muhtaçlara verir. O para onları bir hafta idare eder. Yüzüğün satıldığını duyanlar, Ömer’e ” böyle bir şey daha ele geçmez, niçin sattırdın?” derler. Ömer Bin Abdülaziz ağlamış ve şöyle demiş; ” Fakrü zaruret ile bir şehrin gönlü yaralı iken, padişahın süs hevesinde olması çok çirkin bir şeydir. Ben taşsız yüzüğü takmasam da olur. Fakat halkın gönlünün gamlı ve mahzun olması münasip değildir.”

Gelelim ülkemize; Konya’nın bir ilçesinde babası vatani görevini yaparken, 2,5 aylık AYAZ bebek camları kırık, harabe bir evde donarak ölürken, İsviçre’den ısmarlama 700 bin TL. Değerinde bir saati kolunda taşıyan siyasetçiyi basından öğreniyoruz. Üstelik kaynakta oldukçakaranlık.Bir genel müdürün evinde ayakkabı kutularının içinde bulunan paralarda bu milletin dudaklarını uçuklatmıştır. Neden? Ben 60 yaşındayım. Bin yıl düşünsem ayakkabı kutusunun içine para koymak aklımın ucundan dahi geçmez.

Türk Milleti adına karar verme, sorgulama yapma yetkisine sahip savcılarımız, hakimlerimiz kanunlara aykırı işler ve işlemler sonucu ayakkabı kutuları içerisinde paraları tespit ediyorlar, izliyorlar, görüntülüyorlar, konu ile ilgili delilleri topluyorlar, yetki ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye çalışıyorlarken; sandıktan çıkan hükümet, iktidar sen de kim oluyorsun, benim haberim olmadan, benim iznim olmadan, böyle bir işlem nasıl yaparsın? Ben milletim, benim dediğim olur, bu hükümetime karşı yapılan kirli dış merkezli bir çete operasyonudur. Devlet içindeki paralel yapılanmaya asla müsaade etmeyeceğim.Bu bir istiklal mücadelesidir, inlerine kadar ineceğim. İstiklal savaşının ne kadar ucuz olduğunu öğrenerek bir yaşıma daha girdim.

Hızını alamayan iktidar; bir gece yarısı operasyonu ile ADLİ KOLLUK yönetmeliğinde yürürlükteki kanunlara aykırı bir düzenleme yaparak ben yaptım olduya durumu getirdiler. Savcıların ellerini kollarını bağladılar. Ancak Yanlış hesap Bağdat’tan döner sözünü unuttular. Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verince, cin çarpmışa döndüler. Bu düzenlemeyi kim yaptı? Adalet dağıtmaklayükümlü Adalet Bakanı. Konu ile ilgili HSYK’nın yayınladığı bildirinin hukuk dışı olduğunu dile getiren hükümet yetkilileri, kendilerinin yapmış oldukları düzenleme karşısında maalesef sus pus olmaktalar. Hani bir söz vardır. TENCERE DİBİN KARA, BENİMKİDE SENDEN KARA.

Hız kötü bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalandığınız zaman kolay, kolay vazgeçemezsiniz. Her denemede bir öncekinin üstünde bir performans koymaya kendinizi inandırır ve uygulama yaparsınız.  Hele önünüze çıkacak engeller kaldırılmış, bir şekilde sindirilmiş ise gel keyfim gel.

Merkez üssü İstanbul olmak üzere; yüzlerce polis müdürü, polis memurları görevlerinden alındılar. Kelimenin tek anlamıyla EMNİYET TEŞKİLATINda yedi şiddetinde bir deprem oldu. Bu depremin zararlarını sular durulduktan sonra bu millet daha iyi anlayacaktır. Neden? Çünkü yetkililer ve yandaş medya bu millete TAVŞANA BAK TAVŞANA oyununu sergilemekteler. Karagöz, Hacivat oyunlarının hep güldürü yönleri aklımızda kalmıştır. Ağlanacak halimize şimdilik gülüyoruz.

17 Aralık 2013 Tarihi itibariyle, bu millet Sn. Başbakandan, Hükümetin diğer Bakanlarından, Söz konusu olaylarla görev ve sorumluluk ilgisi bulunan bürokratlardan aşağıdaki soruların açıklığa kavuşturulmasını beklemektedir.

1. Savcılar, Adli kolluk görevini yapan polis müdürleri ve polisler yetkilerini kötüye kullandıysalar neden haklarında adli soruşturma açma girişiminde bulunmuyorsunuz?

2. Bu insanlara ÇETE dediniz, devlet içerisinde PARALEL BİR DEVLET yapılanmasından bahsettiniz. Çok ağır ve de iddialı bir suçlama. Bu bilgilere daha önce vakıf olduğunuz herkesin malumları gibi. Yolsuzluk operasyonu öncesi neden sizin tabirinizle bu çete elemanlarını bu görevlerde tutunuz? Elinizdeki bilgi ve belgeleri kamuoyu ile paylaşmadığınız müddetçe söylemleriniz ve tasarruflarınız yolsuzlukları örtmeye karşı yetkilerin kötü kullanılması olarak algılanacaktır. On bir yıl tek başına iktidar koltuğuna oturanların; ÇETE ve PARALEL DEVLET nitelemesi sizce inandırıcı olur mu?

3. Hadiselerle ilgili hükmü demokratik hukuk devletlerinde mahkemeler verir. Bu kapsamda ÇETE nitelemesi yargısız infaz değil mi?

4. Bir cumhuriyet savcısının parti sempatizanları tarafından yuhalanmasını doğru bulmadığınıza inanıyorum. Kamera kayıtlarının mercek altına alınarak buedepsizlerin tesbit edilmesive size evinin balkonundan ayakkabı kutusu gösteren bayana yapılan işlem kadarını yaptıracak mısınız?

5. Görev yerleri değiştirilen bazı polis müdürleri yürütmenin durdurulması için yargıya başvuracaklarını,isnat edilen lekeyi temizlemek için buna gerek duyduklarını ifade ettiler. Bu talepleri lehlerine sonuçlanırsa yargı kararlarına uyacak mısınız?  Kameraların önüne geçip daha önceki beyanlarınızdan pişmanlık duyduğunuzu ifade edecek misiniz?

6. Genel Müdürün evinde ayakkabı kutularının içerisinde bulunan paraların Çorum- Osmancık’ta yapılması planlanan İmam Hatip Lisesine yapılan bağışlar olduğuna, yada Balkan Üniversitesi Vakfına ait olduğuna inanıyor musunuz?

7. İranlı iş adamının büyük meblağlara varan iş ve işlemleri ile ilgili bürokratlar hakkında ne düşünmektesiniz?

8. Gezi eylemlerinde de üzerinde durduğunuz FAİZ LOBİSİ’Nİ ne zaman ortaya çıkaracaksınız? Bunları dile getirmek göreviniz olduğu gibi bu ayrık otlarını temizlemekte size düşmektedir. Mazeret dinlemek istemiyor bu millet. İktidar olduğunuz ilk yıllarda bu millet bu avansı sizlere fazlasıyla kullandırdı.

9. Taraf Gazetesi 2004 yılında yapılan Milli Güvenlik Kurulu Toplantısında alınan kararları yayınladı. Bu kararlar da Başbakan olarak sizin ve ilgili Bakanlarınızın imzalarının olduğu herkesin malumlarıdır. İrtica ile mücadele kapsamında, Emniyet Teşkilatında önceden bir fişleme mi yapıldı ki, 17 Aralık 2013 Tarihi itibariyle, başta İstanbul olmak üzere sayıları 500’lere varan Polis Müdürleri ve Polis memurları başka görevlere tayin edildiler?

10.  Atamalar Emniyet Teşkilatı ile sınırlı kalacak mı? Önümüzdeki aylarda Milli Eğitim Bakanlığını Kapsayacak şekilde benzer çalışmalar yapılmakta mıdır?

11. Anayasa Madde 138: “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam,merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”17 Aralık 2013 tarihi itibariyle Anayasanın bu maddesi ayaklar altına alınarak anayasa suçu işlenmemiş midir?

Sn. Başbakanım; 17 Aralık 2013 Tarihi itibariyle başlatılan soruşturma, sanıkların aleyhinede, lehinede neticelense büyük çoğunluk bu davanın üzerine gölge düştüğü kanaatindedir. Bu millet ve hakkın rahmetine kavuşan AYAZBEBEK, Ömer Bin Abdülaziz gibi Tayyip Bin Abdülaziz’ler aramaktadır. Başına taç etmek ve peşinden gitmek üzere.

  • Bir gün adaletle hükmetmek, altmış senelik ibadete eftaldir.(Hz. Muhammet)
  • Başkalarını düzeltmeniz için önce kendinizi düzeltiniz.(Hz. Ömer)
  • Bir devletin sürekliliği, ancak adaletle mümkündür.(Hz. Ali)
  • Yasaların bittiği yerde zulüm başlar.(LordChatham)
  • Güçlü adam, güreştiği insanları yenen değil; öfkelendiği zaman öfkesini yenendir.(Hadis-i-şerif)
  • Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk sanır.(İmam Gazali)
  • Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini yer. (Laedri)
  • Kartalın kırık kanadını iyileştiren, onun pençelerinden sorumludur. (ViktorHügo)
  • El ayağın çalışmasından memnun değilse, sorumlu baştır. (Genceli Nazmi)
  • Dilinizi daima iyi kullanınız. O sizi mutluluğa götürdüğü gibi felaketlere de götürebilir. ( Hz. Ali)