24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 924

Yalan Söylemek Günah da Rüşvet Almak..?

            Evvel zaman içinde,

            Kalbur saman içinde,

            Cinler cirit oynar iken eski hamam içinde…

            Develer tellal iken, pireler berber iken,

            Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken…

            Kaf dağının arkasında….

            Ve şöyle devam eder masallarımız.

            Ülkenin birinde bir garip çoban yaşarmış…

            Coğrafik bilginin noksanlığından mıdır?

            Az ötede dayısıgil de,

            Biraz beride bibisigil de görüp de söyleyemediklerinden midir? Bilinmez

            Nedendir bilinmez, bir meçhule atılır bildiklerimiz, gördüklerimiz masallarımızda.

            Ben size hemen dizinizin dibinden,

            Belki de gözünüzün kıyısından bir şeyler anlatacağım.

            Değil sevdiklerinize, sevemediklerinize bile konduramayacaksınız.

            Ama hayatın kıyısından, şurasından burasından değil, hayatın içerisinden anlatacağım ufacık bir anekdotu.

            Bazılarımız tebessümle, bazılarımız dudak bükerek karşılarken, bazılarımız da küçük dilimizi yutacağız.

            Ne günlere kaldık Yarabbi!

            Dediğinizi görür gibiyim.

            Hep böyle bedavacılık yok

            Ben aktörlerin zihniyetlerini anlatırken

            Sizlerde paydaşlarını hiç olmazsa gönlünüzde paralamalısınız.

            Bir varmış bir yokmuş demeyeceğim.

            Azıcık ötede,

            Aha şurada, iki kafadar varmış

            Tutmuşlar köprünün başını, Deli Dumrul misali verenden on akçe vermeyenden yirmi akçe alırlarmış.

            Adına da kardan pay derlermiş,

            Yetmiyor, etrafa korku yayarlarmış,

            Günler, haftalar aylar birbirini kovalamış,

            Ahalinin canına tak demiş bu durum.

            Öylesine “gemiyi azıya” almışlar ki;

            Rüşvetsiz selam bile vermez olmuşlar.

            Her köyün bir delisi(!) olur ya, işte böyle iki deli savcıya gider

            İğneden ipliğe olup bitenleri anlatırlar.

            Hak nizam terazi değil belki ama, duruşma günü gelir çatar.

            Yargıç sorar;

  • Rüşvet aldınız mı?

Verilen cevap, çok ama çok daha manidardır.

  • Allah’tan korkarım yalan söyleyemem. Evet rüşvet aldık.

Ne günlere kaldık Yarabbi!

            Bu güne değin öylesine sırtları sıvanmış ki; rüşveti “hakk-ı müktesep” belleyip, yalanı günah sayıyorlar da,…?

Ne diyeyim?

Arif olan anlar.

Şu bizim masalların bitişini de günümüze uyarlarsak?

Onlar ermiş muradına, paydaşları çıksın kerevetine.

Genetik

Format atmadıkça eğitim ve menfaat ile

İnsanların ve diğer canlıların genetiği değişmez

Her canlı olağan üstü durumlarda aslına rücu eder.

Bilimsel bir anekdottur.

Rivayet edilir ki

Bir eğitimci ile bir psikolog iddiaya girerler.

Eğitimci der ki,

Biz eğitimle canlılarda istediğimiz davranış değişikliklerini gerçekleştirebiliriz.

Hatta bir kediye kedi olduğunu unuttururuz

Onu misafirlere çay servisi yapabilen garson haline bile getirebiliriz.

Pedagog der ki;

Evet, kediyi eğiterek iki ayağı üzere yürütüp çay servisi yaptırabilirsiniz ama ona kedi olduğunu unutturamazsınız.

Olurdu olmazdı derken

Bir sene sonraya randevulaşırlar

Randevu zamanı gelince

Belirlenen adreste buluşurlar

Gerçekten bizim meslektaş

Fareyi iki ayakla yürüyebilir

Tepsi ile misafirlere çay servisi ve ikram yapabilecek bir hale getirmiştir.

Selam sabah hoş beşten sonra

Kedi elinde çay tablası ile içeri girer

Misafirlere çay ikram etmeye başlar.

İkram sırası pedagoga gelince

Pedagog cebinde sakladığı fareyi kuyruğundan tutarak çıkarır

Kedinin gözleri önünde sağa sola bir iki sallayarak yere bırakır

Farenin can havliyle kaçtığını gören kedi

Elindeki çay tepsisini fırlatarak farenin peşinden koşmaya başlar.

Hikâyede burada biter.

Son olaylar bana bunu hatırlattı

Bu bilimsel bir hikâyedir

Kimse gereksiz yere alınmasın.

Dostlarla paylaşmak istedim.

Aydınlık ve güçlü Türkiye de buluşmak temennisiyle…

Yeni Yılda Türk Milletine Dualarımız

 

Yüce Allah’ım, Türk Milletini, Türk Yurtlarını koru. Türk’ü yiğitlikle daim et, Türk’ü erlik davasıyla yaşat. Türk’ü gerçekçi yap. Türkün gönlüne her şeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan önce Türklük sevgisini koy. Türk’ü ideal yaşat ve ideallerini hakikat yapmaya çalışsınlar. Törelerini canları gibi saklat. Türk’e zevk ve rahat verme, bilakis zahmete alıştır. Zahmetle yürekleri bedenleri demir olsun. Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti ver. Türk’e değişmez bir seciye ver. Zamanla seciye değişmesin, milli kuvvet, namus azim, sebat ideal Türkçülük ruhu, yurt severlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan Türk’e bunları ver.

Türk’ten hırsız, namussuz, türerse hemen kahret. Türk’ü muhakemeli ciddi adam olarak yarat. Hissiyatına kapılıp öfke ile ayaklanmasın, birden barut gibi parlamasın. Daima soğukkanlı olsun. Türk’ü her milletten cesur yarat. Öç almayı Türk asla unutmasın. Namusuz bir tek Türk yaratacağına, dünyayı yık daha iyi. Ne kadar korkak Türk varsa hepsini helak et. Türk her şeyi mukayese etsin. Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma. Onu sabırlı derde dayanıklı olsun. İradesi çelik gibi olsun.

Dönek Türk yaratma, Türk daima ihtiyatlı adım atsın. Kimsenin tatlı diline inanmasın. Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan Tanrım sen Türk’ü çalışkan et. Türk’ün ömrü çalışma ile geçsin ona daima çalışma aşkı ver. Zekâ ve çalışma ikisi bir arada olursa Türk’ün önünde durulmaz. Tanrım Türkleri sen kendi elinle birleştir. Ve her şeyden evvel ruhları birleşin onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et. Türk’ü töre sine sadık kıl tanrım bizi töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan saklasın.

Türk Milletini lafçı değil elinden iş gelir insanlar et bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlerine sok. Sana hepsinden çok yalvardığım şudur. Türk’ü dalkavukluktan kurtar, dalkavukluk ve emsali vasıtalarla zengin olmaktan koru, Türk’e kötü para hırsı verme. Dalkavukları yok et.

Türk aile, töre, disiplini her şeyden evvel koru, Türk toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin. Türk yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın.

Tanrım Türk’e sağlam, sürekli irade ver. Güçlüklerde sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini artır. Ona esas seciye olarak, vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver. Mesuliyeti Türk yurdundan eksik etme. En büyük kuvvetin Türklük olduğunu Türk’e öğret.

Türkçe konuşulan Türk’e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar Türk’ün hükmü altında bırak.

Bütün Türkleri ve Türk Cumhuriyetlerini dilde, işte, fikirde iş birliği kurmalarını nasip et.

Adımız andımızdır yoluna can koyarız Türk olmayı en büyük şeref ve şan sayarız.

Yüce Allah Büyük Türk Milletini korusun ve yüceltsin. Âmin.

 

 

Yolsuzluklar

 

Yolsuzluklar toplum içerisine sanki suya atılan taşın etkisi gibi yayılmıştır.

Şekil- Suya atılan taş etkisi.

 

 

Buna göre;

1. Grup= Meblağ olarak çok fazla, buna mukabil sayısal olarak çok az olan yolsuzluklar,

2. Grup= Birinci gruba göre daha çok sayıda, fakat meblağ olarak orta seviyede yer alan yolsuzluklar,

3. Grup= Miktar olarak çok, meblağı düşük yolsuzluklar,

4. Grup= Bizzat yolsuzluk yapmama, ancak yapılanlardan nemalanma,

5. Grup= Umursamama. Bu gruba girenler yapılan yolsuzlukları sıradan olaylar olarak kabul ederler. “Daha öncekiler de yapmıyor muydu? Yolsuzluklar bu toplumun kaderi olmuş!” şeklinde umursamaz bir yaklaşım sergilerler. Yakalanan yolsuzluk olayları bu kitlenin tavır ve tercihlerinde çok fazla etkili olmaz.

Netice itibarıyla; yolsuzluk bireysel yada siyasal değil toplumsal bir sorundur. Öyle olmasaydı iktidar partilerinin değişmesiyle birlikte ortadan kalkması gerekmez miydi? Oysa; tarihi süreç içerisinde bakıldığında, özellikle az gelişmiş ülkelerde giderek yaygınlaştığı görülecektir. Kısacası toplumsal bir değişim olmadığı müddetçe yolsuzlukların önüne geçmek mümkün değildir. Böyle bir durumda elde edilecek başarılar kısa süreli ve geçici olmaktan öteye gidemeyecektir.

Dolayısıyla; son yakalanan yolsuzluk vakalarının – meblağı ne kadar büyük olursa olsun – ilk 4 grup üzerinde olumlu davranış ve tercih değişikliklerine yol açacağını beklemek çok iyimser bir yaklaşım olacaktır. Zira, mevcut kitle uygun konjöktürel ortamı bekleyen potansiyel bir yolsuzluk yapılanmasıdır. Böyle namüsait bir ortamın varlığında sergilenecek her iyimser davranış çöplükte elmas aramaya benzer. Belki fi tarihinde elmas buluruz. Maalesef!!!

 

 

Durum Tespiti ve Balans Ayarı

 

MÖ 2 bin Andronova‘yla başlarsanız 41 asır, MÖ 3 bin Afanesyova‘yla başlarsanız 51 asır, MÖ 3500 Sümerlerle başlarsanız 56 asır, yok Hz.Nuh oğlu Yafes oğlu Türk‘le başlarsanız muhtemelen bir 60-70 asırlık tarihimizin son bir asrı hariç hep kişi / lider eksenli yaşamaya alışmışız. Krallık, kağanlık, hanlık, imparatorluk, sultanlık, prenslik, beylik, atabeylik vs. gibi..

Tarih şeridindeki küçük fasılaları ve lokal denemeleri saymazsak cumhuriyet dediğimiz, demokrasi dediğimiz halk / toplum eksenli yaşantımız yalnızca 1 asırdır. O da ucuna geldiğimiz.. Dolayısıyla hep kendini bir kişiye idare ettirmeye alışkın milletimiz sonunda demokrasi dediğimiz halk idaresini de padişahlığa çevirmeyi becermiştir.

Her zaman halkımızın duyumsama ve vaziyet alma bakımından siyasetçinin çok ötesinde / önünde olduğunu düşünüp ifade etmişimdir. Herkes şampiyon takım taraftarıdır muhakkak ve hep kazanan partilere oy vermiştir. Kazananların kaybetmesi ve yeni kazanacakların belirmesi noktasında da iç yada dış kurguların asla aleyhinde yer tutmamıştır.

Yanisi; mazisi kahramanlıklarla dolu Türk Milleti siyasal açıdan hiç de kahramanlık meraklısı değildir. Keloğlan‘dan, Kemal Sunal tiplemelerinden bile karizma çıkarır ve sonunda onları ya vezir, ya muhtar, ya belediye başkanı, ya mafya babası, ya da evliya / ermiş yapar. Sonra da yan gelir, yatar. Seçtik ya, o uğraşsın.

Cumhuriyeti kuran kadro bir istisnadır. “Osmanlı’nın En uzun Yüzyılı” olan son asrında binbir bela, sıkıntı ve fikrî çıkış denemeleri arasında yetişmişlerdir. İçinden çürüyen Çınar‘ın devrilmemesi için evvela pek çok yol denemişler, olmayınca köklerinden bir Filiz‘i; ama en sağlamını, ama en temizini aşılayarak tutturmayı başarmışlardır. Halkımız her ne kadar kullanırken nazlansa da egemenliği topyekûn millete devretmişlerdir.

Mustafa Kemal Atatürk‘e kuruluş aşamasında Kuvvetler Birliği prensibini mecburî olarak benimseyen TBMM’nin yasama-yürütme-yargı yetkisini sadece 3 aylığına, o da Sakarya Savaşı öncesindeki kritik aşamada ve Mecliste ciddi tartışmalara sonrasında yine Meclis adına vermişlerdir. Biz çok şükür; ben diyeyim 10 yıldır, siz deyin 3 yıldır / 5 yıldır bu yetkilerin tamamını hemi de 21.asırda bir kişiye yüklemişiz şimdi de kurtarmaya çalışıyoruz.

Genetik kodlarımız aslında demokrasiye kapalı ve cumhuriyet denince herkes oyla-mayla padişah olabileceğini zannediyor. Adalet Sarayımız, Simit Sarayımız, Gol Kralımız, Güzellik Kraliçemiz, düğünlerde Prenses elbisesi giyen küçük kızlarımız, sünnetlerde şehzade kıyafeti giyen oğlanlarımız vardır bizim. “Saraylara layık”, “kral adam”, “paşa yavrum”, “ağa oğlu / kızı”, “şıh / şeyh torunu” deyimlerimiz var bizim. Ve ne yaptık ettik; demokrasiyi de sultanlığa çevirdik. Hem de “Kimse şah değil, padişah değil, bezirgân değil” şarkılarıyla..

Türkiye Cumhuriyeti‘ni bir piyasa filmindeki Osmanlı Cumhuriyeti“ne çevirince herhalde herkesin bilinçaltı saray yavrularında ve krallara layık bir yaşama kavuşacağını mı umdu, bilemem. Bilmem neyinde boncuk var deyu babadan beşiktekine güç aktarımının ilahî yada kaderî tevil mekanizması midemi bulandırır. Bu saatten sonra bizim evde bile hanım sultanlık rütbesi çekemem.

Onu-bunu bilmem; saatlerimizi bir 23 Nisan sabahına sürmezsek bir 10 Ağustos günü saatler Sevr’i beş geçecek. Hazır önümüzde milletçe arınma ve günahlardan temizlenme  adına iyi bir fırsat var; bari çoluk-çocuğun hatırı için onların geleceklerini ‘tek adam‘lıkla ve

onun her yaptığını ömür boyu savunmakla karartmayalım. Kara’lar ak’lansın, ak’lar paklansın.

 

 

 

Olanlar ve Görülenler

0

Vicdan sahibi ve samimi Müslüman Türk olan herkesin ortak kanaati; devletin malını uğursuzlar çalmış, çırpmış; talan eylemişlerdir… Bu kesin! 
Belli ki, deşifre edilmeyenler daha çok var… Yani durum şimdilik millete ucundan bucağından sızdırılmıştır, gerisi de artık hükümet tarafından kapatılmazsa ortaya çıkacaktır. Ancak yönetim ergi tutuştu ki,çok bağırıyorlar.Telaşlı bir hezeyan yansıması kaç gündür devam ediyor…
Bu durumda bile, hala bir kısım siyasi yalanlara inananların, ısrarla bu meselenin bizatihi sorumlusu olanların ağızlarıyla, ortaya dökülen paraları ve pisliği savunma eylemeleri bizi hayretler içinde bırakıyor.. 
Bu talan bu memlekete bir zulümdür, diyemiyorlar… Milleti bu duruma, TALAN ve YALAN’a düçar eyleyen zaviyelerden biri, göklere el açmış GARGIŞ,(beddua)diğeri ise şaşırmış,şokeleşmiş halkı,temiz olduklarına inandırmak için ALKIŞ ettiriyorlar.. 
Halbuki bu millete kötülük yapmakta ittifak ediyorlar. Herkes,tüm inananlar biliyoruz ki: ZULM’e rıza gösterenler,razı olanlar zalimdir… Peygamber Efendimizin ifadesiyle:
“BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR.” diyerek, kesin olarak böyle durumlarda Müslümanın takınacağı tavrı belirlemiştir. 
Bize de sığ ve yalan siyaset yapanlardan ALLAH tüm İnananları korusun! Demek düşer…
BİRİLERİ coştu bağırıyorlar: Bu dış güçlerin işi, bu bizi çekemeyenlerin işi,bu organizeli suç örgütlerinin işi, bu ABD’nin işi… Ne kadar bağırılırsa bağırılsın “0” kutularda ki paraları herkes gördü. Bu paraların ayakkabı kutularının içinde ve yakalanan adamların evlerinde ne işleri var? Kim ne derse desin,kim ne kadar kıvırırsa kıvırsın bu görülenler,bu hertarafa saçılanlar gerçek oğlu gerçeklerdir. 
Türk Devlet idaresi ne kadar laçka olsa da,bu kurumlar kimsenin babasının çiftliği değildir. Bu görevden aldıklarınızı, oraya ne yapmaları için koyduysanız, ne için görevden aldığının da gerekçesini ortaya koymalısınız…
Sürekli dile getirilen yolsuzluk iddialarının hükümetçe yalanlanmasına karşılık, ortaya çıkan durum, adil bir biçimde araştırılmalı ve milletin hakkının yenmesinin önüne geçilmelidir. Aksi durumda, yani yolsuzlukların üstünün örtülmesi halinde, örtenlerin de kul hakkı yiyenlerle aynı sorumluluğu paylaşacakları malumdur. Göz altına alınanların bir kısmının tutuklanması dolayısı ile ilgili, iki bakan ve vekillerin istifası yetmez,demek ki bu ortaya dökülenler tamamen gerçek ve hatta hükümetin hemen istifası gerekir. 
Binlerce yandaş ülkeyi soyarken,bugünlerde yine Güney illerimizde isyan vardı. Sırtı okşanan hainler, baştacı yapılan bölücüler,amaçlarına adım adım ulaşmak için hertarafı yakıp yıkıyorlar… Tüm bu ihanetler olurken, bu yolma ve yolsuzluk olayları kolay kolay dinmeyecektir. Operasyonu yapanlara, hükümet karşı operasyon yapıyor. Çünkü ortaya dökülenlerin üstü örtülmeye çalışılıyor.Bu aklanma uzun zaman alacaktır. İnsanlar artık uyanmalıdır. Cemaat bildiklerini,belgelerini artık açıklamalıdır. Onları yıllardır el üstünde tutanlarda cemaatle ilgili olanları açıklamalı ve Türkiye rahatlamalıdır. 
”Duyduğumuz en büyük endişe hukukumuzdaki çalkantılı haldir.Savcı savcıyı engelliyorsa; güvenlik güçleri savcıyı dinlemiyorsa; yürütme savcının görev yapmasını durdurmaya çalışıyorsa ve bunun için yönetmelik değiştiriyorsa; bunun hukuka aykırı olduğunu söyleyen HSYK yürütme tarafından suçlanıyorsa; bütün bunlara ek olarak savcı çaresiz kalıyorsa ve yolsuzluk iddialarına rağmen halkın bir kesimi kendi cebinden çalınan paranın çalınmasına sırf ideolojik sebeplerle destek oluyorsa, işte işin çivisinin çıktığının resmidir.” Halkımıza duyurulur. Unutulmasın ki her toplum layık olduğu şekilde yönetilir.Hukuk çökerse, anlayın ki devlet de çöker. Yargı, yasamanın çıkardığı kanunlara bağlı olarak görev yapar ve yürütmeyi denetler. Artık bu olanları ve görülenleri ise kimse yutmuyor, yutmamalıdır! Hava alanlarında ve diğer mekanlarda halkı galeyana getirmek, hırsızları ortaya çıkaranlara karşı operasyon yapmak artık beyhudedir…Rüzgar tersine dönmüştür. Türk Milleti herşeyin farkındadır… 
Allah bu ülkeyi,Türk Milletini ve İslam alemini korusun. Amin…

Başörtülü Kadın Dansöze Para Takarsa

 

Kocaeli Manşet Gazetesi yılbaşı kutlamalarına dair ilk sayfadan bir haber verdi. Bu haberde bir eğlence mekânında başörtülü bir kadının dansözün sutyeni içine para takarken çekilmiş bir resmini yayımladı. Ben de yorumsuz bir şekilde Facebook‘ta bu resmi paylaşarak, arkadaşlarımdan yorum beklediğimi yazdım.

Gelen yorumlar beklediğim gibi çok farklı oldu.

Bir grup başörtülü kadını eleştirdi.

Diğer bir grup ise, “bütün Müslümanlar böyle ikiyüzlüdür” dedirtmek ve “bir başörtülüyü gösterip büyük bir çoğunluğu zan altında bırakmak” niyetinde olduğum suçlamasıyla resmi paylaştığım için beni tenkit etti.

Siyasi ve sosyal olayları yorumlamada yaptığımız yanlış veya taraflı bakış açıları için güzel bir örnek bu. Olay etraflıca yorumlanmaya değer.

1- RESİM SİZİN GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ OLMAYABİLİR: Resimdeki her iki kadının da Müslüman olup olmadığına dair bir bilgimiz yok. Ancak resmi yayınlamamda art niyet arayanlara göre başörtülü kadın Müslüman, dansöz ise değildir. Oysaki gerçek tam tersi de olabilir. Yani dansözün Müslüman, başörtülü kadının Müslüman olmama ihtimali de vardır. Muhtemelen her iki kadın da günahları ve sevapları olan ve değerlendirmesi ahirette sadece Allah tarafından yapılacak olan iki Müslümandır. Her ikisi de Cennetlik de olabilir, Cehennemlik de. (Susamış bir köpeğe ayakkabısı ile su içiren fahişenin cennete gideceğini müjdeleyen hadisi hatırlayınız.)

Bu durumda başörtülü kadının “günahını” teşhir ettiğimi düşünenlerin, dansözün “günahını” paylaşmamı da eleştirmesi gerekirdi.

2- BAŞÖRTÜSÜ BİR İDDİANIN SEMBOLÜDÜR: Başörtüsü dini inancı yaşama iddiasının bir sembolü olarak algılanır. Müslüman kadınlardan inançları gereği başlarını örten ve benim çok saygı duyduğum bir kesim günümüz şartlarında çok zor bir işi yapmaya çalışıyor. Başörtüleri ile Müslüman kimliğini ön plana çıkararak, toplum içinde inancına göre yaşamanın iddiasını ortaya koymaktalar. Bunun için iddialarına uygun yaşamaları bekleniyor.

Bu sebeple resimdeki başörtülü kadın, “DİNDAR GÖRÜNÜMÜ” sebebiyle inancına aykırı davrandığı için daha fazla eleştiriye muhatap oluyor.

Dindar görünümlü” hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi suçların failleri, dindar insanların böyle suçlar işlemeyeceğine inanan samimi Müslümanları daha fazla hayal kırıklığına uğratıyor.

“Dindar görünümlü”lerin ellerinin cebimizde, gözlerinin ve kulaklarının yatak odalarımızda olduğunu görmek bizi daha çok incitiyor.

Müslüman kimliğini ön plana çıkaran herkesin, sadece kılık kıyafetiyle değil, her davranışı ile Müslümanlara leke sürmemek için diğer Müslümanlardan daha fazla titiz olmaları bekleniyor.

3- BAŞÖRTÜSÜ SADECE DİNİ DEĞİL SOSYOLOJİK BİR VAKADIR: Bir diğer arkadaşımın yorumu tam bu çerçevede. “Samimi inancı gereği başını örten hanım kardeşlerimizin yanı sıra çevrenin etkisi, ailesinin baskısı vb nedenlerle başını örtüp kapalı giyinmeyi tercih eden hanımlar da var. Bunların bir kısmı maalesef komplekse kapılıyor. Baş kapalı ama çok abartılı bir yüz makyajı, gençlerde ise altta vücut hatlarını belli eden daracık bir pantolon. Tesettürlü kıyafete uymayan bir giyim tarzı. Veya resimdeki gibi dansöze para takarak dikkat çekmeye çalışan hanımefendinin davranışı. Demek istiyor ki ‘ben kapalı bir bayanım ama modernim, sizin gittiğiniz mekânlara ben de gelirim, hatta dansöze para da takarım.”

Bu tür davranışta olanlara karşı, ben insanların davranışını eleştirmek ve “doğrusu budur” demek yerine, inancımız ile davranışlarımızın uyumlu olması gerektiğine dair yorumları tercih ederim.

Başörtülü kadınların sosyal hayat içindeki davranışları sadece dini açıdan değil, sosyolojik olarak da değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Diğer taraftan İslami yaşantıdan uzak zannedilen kişilerin içinde İslam’ın ahlak ve faziletini yansıtan örnek davranışları sergileyenler de var. Yani sadece dış görünümüne bakarak kişinin Müslümanlığı hakkında karar vermek yanlıştır.

4- “DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ” HIRSIZ TEŞHİR EDİLMESİN Mİ? Günahlar şahsidir. Dansöze para takan başörtülü kadının bu davranışı bütün başörtülüleri zan altında bırakmaz. Tıpkı rüşvet alan İmam Hatip mezunlarının, yolsuzluğa karışan (kendisi veya karısı) başörtülülerin, kamu malını talan eden Müslüman görünümlü hırsızların bütün Müslümanları zan altında bırakmayacağı gibi.

Son yolsuzluk olaylarında bir kesim yolsuzluğu yapanları değil, teşhir edenleri tenkit etti. Bu tepki ile dansöze para takan başörtülü kadını değil, bu resmi yayımlayanı tenkit etmek birbirine ne kadar da çok benziyor.

Hayber Savaşı’nda şehadetine imrenilen sahabe için Hz. Peygamberin “devletin/kamunun malından almış olduğu şu hırka ateş olmuş, onun üzerinde alev alev yanmaktadır” demesi, yolsuzluk/ rüşvet/ hırsızlık gibi kamuya karşı işlenen suçların Müslümanların kılık kıyafetinden daha önemli olduğunu anlatmıyor mu?

5- MİZAHIN GÜCÜ: Bir başka arkadaşım dansözün sutyeni içine konulan para görüntüsünü “Gezi Olaylarından” sonra yaygınlaşan hoş bir mizah üslubu ile yorumlamış: “Bu bir yardım toplama görüntüsü olabilir, sonra paralar ayakkabı kutularına konacak. Halk Bankasının Genel Müdür evindeki kamusal alanda istiflenerek İmam Hatip Okulu yapımı için bekletilecek.”

İşte benim resmi koyarken beklediğim sonuçlardan biri buydu. Yani birbirinden çok farklı bakış açılarının olabileceğini göstermek.

6- BAŞÖRTÜSÜNDEN SİYASİ RANT ÇIKARMAK: Bir arkadaşım resmi paylaşmamı “siyasi ihtiras maalesef sizin gibi inançlı bir insana bile böyle yaptırabiliyor demek ki” diye değerlendirmiş. Bu değerlendirmenin altında galiba “başörtüsü” konusunun AKP’nin meselesi olduğu ve bu parti sayesinde çözüldüğü varsayımından kaynaklanıyor. (AKP bu propagandanın çok rantını yedi.)

Bu varsayım yanlış, çünkü Meclis’teki partilerden MHP baştan beri başörtüsü serbestliğini savundu. CHP ve BDP ise son dönemde destek verdi. Meclis dışındakiler BBP, SP vb partilerin de başörtü serbestliğinden yana olduğu biliniyor.

Bu sebeple başörtülüleri karalamakla hiçbir siyasi görüşün rant elde edemeyeceğini bilen biriyim. Zaten başından beri başörtüsü serbestliğini savunduğum bilindiğine göre, resmi paylaşmamda hiçbir siyasi menfaat veya başörtülüleri karalama gayesi olamayacağı açıktır.

Resmi paylaşmamı “Aydınlar Ocağı Başkanı’na yakışmadı” diye eleştirenlere cevabım şu: Bu ülkenin bir vatandaşı olan, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanının bu kadar önemli ve çok boyutlu bir konuyu tartışmaya açmasının hakkı ve hatta görevi olduğu kanaatindeyim.

7- Bakın bir resimden ne yorumlar çıkabiliyor. Gerisini de size bırakıyorum.

 

 

Sultan II. Bayezıd’ın Venedik Doçu’na Gönderdiği Mektup

 

Venedikliler Akdeniz’de hem deniz gücünü hem de deniz ticaretini ellerinde tutuyorlardı. Akdeniz’in en önemli adaları ve deniz limanları hakimiyetleri altında idi. Bu yüzden deniz iktisadi gücü çok büyüktü. Venediklilerin bu gücü Osmanlı devletini çok rahatsız ediyordu. Akdeniz’de ki Osmanlı gemilerine saldırıyor, yolcuları esir alıp öldürüyorlardı.

Sultan II. Bayezid, 31 Mayıs 1499 tarihinde büyük bir donanma ile Venedik seferine çıktı. Mora’nın güney batısında ki Sapienza adası yakınlarında 200 parçalık Venedik donanması ile karşılaştı. Osmanlı donanmasında ki reislerden Barak Reis, gemisi ile Venedik donanması arasına girip, gemide ki barutu ateşlediği anda, büyük bir barut infilakı meydana geldi. Osmanlı gemisi ile beraber birçok Venedik gemisi de havaya uçtu. Bu infilakta, 500 Türk denizci şehit oldu. Taarruza geçen Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1499 tarihinde, Venedik donanmasını bozguna uğrattı. Daha sonra 1500 yılında Osmanlı donanması Venediklilere ait birçok kale ve limanları işgal etti. Karadan da akıncılar taarruzlarda bulundu. Büyük kayıplar veren, ticareti geniş ölçüde ihlal olan Venedikliler sulh istedi. Moron, Koron, İnebahtı, Navarin, Draş gibi ada ve limanları Osmanlı devletine teslim eden Venedikliler,  14 Aralık 1502 tarihinde anlaşmaya mecbur kaldılar.

Venediklilerle sulh anlaşması yapan II. Bayezid, doğu işleri ile meşgul olmaya başladı. Ancak Venedikliler sözlerinde durmayarak Osmanlı gemilerine saldırıyor, mallarını yağma ediyor, askerleri de başka ülkelere satıyorlardı. Padişah’a en son gelen haberde iki yeniçeri askerini ele geçiren Venedikliler, birini satmış, diğerine de işkence yaptıktan sonra hapse atmışlardı. Ayrıca Venedik Doç’u, sarayına Osmanlılar aleyhine resim yaptırıp asmıştı.

Bu duruma öfkelenen Padişah II. Bayezid, Venedik Doç’una bir mektup yazarak ihtarda bulundu. Venedik Doç’una mektubunda şunları söyledi:

” Ben ki, yedi iklim ve diğer bütün toprakların ve de küre-i arzın Sultanıyım. Haber aldım ki, iki askerimi esir alıp satmış ve işkence etmişsin. Bu name-i hümayunumu sana getiren Turhanoğlu Ömer Bey’in yanında ki kulum Ali’ye, vakit geçirmeden sattığın askerimi nerede ise bulup teslim edesin.  İşkence edilene ise 1500 gümüş akçe tazminat ödeyip kendisine veresin. Ve de sarayında bizim aleyhimizde ki ol tasviri yerinden söküp yakasın ve küllerini bana verilmek üzere kendisine hemen teslim edesin.

Yoksa bilesin ki, sonu senin için nice ve nasıl azaplarla dolu olacağını tahmin edemeyeceğin bir sefer açarım ki sefil ü rezil olursun”(1)

1-Belgelerle Osmanlı Tarihi-Ömer Faruk Yılmaz-Osmanlı Yay.1999-Cilt.1-S.493

 

 

Olan Bitenin Vatandaşla Ne İlgisi Var?

 

Türkiye, tarihinde birçok kez olduğu gibi yine toz duman. Hukuk tarumar edilmiş, ekonomik kayıpların milyar dolarlar olduğu söyleniyor, bölünme ve dağılma kapıda, yolsuzluk – rüşvet almış başını gitmiş velhasıl devlet çatır çatır çatırdıyor…

Buna karşılık yetkililerin elinde mikrofon: “her şey milletimize hizmet için yapılıyor…”. İşte buna “çüş” derim.

Hukukun ve de sosyal demokratik hukuk devletinin dağıtılmasının, halka ve vatandaşa ne faydası var? Artık hukukun üstünlüğü yok. Bundan böyle güçlünün hukuku daha da hakim olacak. Soruşturmalar kapanıyor, deliller karartılıyor, şüpheliler kayırılıyor ama bütün bunlar milletimize hizmet için yapılıyor!Hadi oradan be…

Ülkeyi 12 yıldır tek başına yöneten, bir iktidar var. Halen mağdur ve mazlum edebiyatı yapıyor vede kendisine komplo kurulduğunu anlatıyor. Bu bir “kara mizah”tır. Sen orada iktidar olarak, ne iş yapıyorsun? Bunun mazereti yok. Demek ki; 12 yıldır görevini yapamamışsın. Ama bana sorarsanız, ona destek veren halkında aklı yok!

Döviz fırlamış, faizlerin ayarı bozulmuş, Türk ekonomisini sömürenlerin ağzı sulanmış, işsizliğin tarihi rekorlar kıracağı yolunda beklentiye girilmiş ama yine de her şey milletimize hizmet için yapılıyormuş! Bunu böyle söyleyene de, bunu hizmet olarak gören vatandaşa da “yuh” olsun… Çünkü tek kaybeden vatandaş!

Önümüzdeki yıl ve yıllar, Türkiye açısından sosyal ve ekonomik felaketlerin yaşanacağı günlerdir. Türkiye’de bugün yaşadıklarımız bize bunları haber veriyor. Anlayacağınız hiç bir şey vatandaşın ve milletin lehine değil.

Ekonomik sıkıntılar, hukuksuzluk, bölünme ve dağılma kapımıza kadar gelmiş durumda. Bu saydıklarım hangisi vatandaşa hizmet getirecek?

Ne diyorduk “Adalet Mülkün Temeli”. Yani adalet devletin temelidir. Türkiye’de adalet mi kaldı ki devlet kalsın?

On iki yıldır hepimizi sosyolojik, psikolojik ve ekonomik olarak bölen vede gelişmelerden anladığımız kadar ile girift ilişkilerin içine girmiş olan bir iktidar var ülkemizde… Bu kadar ruhsal bölünmenin fiziki bölünme de getireceği aşikar. Bu mu vatandaşa hizmet?

Emekli, işçi, memur, köylü, çiftçi, esnaf ve yoksul halk; birilerinin bizi getirdiği bu nokta itibarı ile daha da büyük ekonomik ve sosyal sıkıntılara gark olacaktır. Gelişmelerden vatandaşa yansıyacak olan hizmet bu mu olacaktır?

İktidar sahipleri; Türkiye’ye ve Türk Milletine bilerek veya bilmeyerek çok büyük kötülükler yapmıştır. Şimdi tedrici gelişmeler yani duble yollar, havaalanları, bedava ders kitapları, yani tüm popülist çabalar bizi bölünmekten ve daha ötesi dağılmaktan korumaya yetmeyecektir. Bu mudur “Halka hizmet Hak’ka hizmettir” anlayışı?

Ey aziz milletim! Görüyorsun ki; hiç bir şey sana hizmet etmek için değildir. Yönetenler kendi şahsi ikballerinin peşindedir. Ülke her zaman olduğu gibi yine yolsuzluk batağında soyulmaktadır. Hukuk dedikleri şey kendilerini aklama ve koruma altına almaktan başka bir şey değildir.

Eğer bunun sonu ne olur diyorsan tarihin tozlu sayfalarında 1800’lü yılların başlangıcından 1922 yılına kadar başına neler geldiğine, açta bir bak derim… Sürgün, göç, soykırım, katliam, açlık, yoksulluk, şerefsizlik, onursuzluk, esaret neredeyse vazgeçilmez kaderindi. Ancak sen 1923 ile 2013 arasında bunları unutarak keyif sürdün ve kazanımlarının değerini bilemedin. Aklını başına almazsan ve hiç bir hadisenin sana hizmet amaçlı olmadığının farkına varmazsan sonun geçmişte atalarının yaşadığı gibi olacak ve oluk oluk gözyaşı akıtacaksın. Onun için sorun, yaşanan gelişmelerin aktörleri değil memleketin asıl sahibi olan senin tavır ve davranışlarındır. Sonradan diz dövmek hiç kimseye fayda getirmez…

 

 

“Büyük Resme Bak” Yutturmacası

 

Son günlerde moda bir söylem var: “Büyük resme bakalım”. Resmin bir bölümüne bakıp büyük resmi kaçırmayalım diyorlar. Bunu söyleyince de büyük laf ettiklerini zannediyorlar.

Resme büyük bakmak zahmetli bir iştir. Göz damarlarını zorlayıp resmi en geniş açıdan göreceksiniz. Herkes o zahmete girmeye üşenir. Çizgiden, orandan, renklerden, gölgeden büyük resme gider. Öbür türlü hiçbir detayı göremez. O resmin sanatkarı hakkında bir yargıya ulaşamaz. Resme büyük baktığı zaman bir resim görür ama, ne olduğunu anlayamaz.

Hızlı okuma tekniklerinde de sistem aynıdır. Kelimeye, cümleye, paragrafa değil,  göz damarlarını zorlayarak gözü açabildiğiniz kadaraçıp en geniş açıdan sayfayıbütünüyle göreceksiniz. Bu şekilde kitabı çok hızlı okursunuz. Fakat sadece konusunu üç aşağı, beş yukarı öğrenirsiniz. Kitabın polisiye bir roman olduğunu düşünelim. Ama isimleri, karakterleri, diyalogları, ilişkileri, hırsızlık boyutunu tam olarak öğrenemezsiniz. Bu yüzden de maceranın heyecan verici ve etkileyici büyüsünü yaşayamazsınız.

Uçak pistten havalandıktan sonra önce orada bulunaninsanları ve araçları görürsünüz. Yükseldikçe sırasıylahavaalanını, bulunduğu semti, binaları, yeşil alanları, denizi,  şehri görürsünüz.  Uçak yükseldikçe görüş alanınız genişler, fakat detaylar kaybolur.  Sonunda hiçbir detayı göremezsiniz. Uzaydan gönderilen uydu fotoğraflarını incelediğinizde Türkiye bir nokta, Amerika kıtası devede bir kulak gibi görünür. Altı yedi milyar insanın yaşadığı dünya bu mu dersiniz.

“Büyük resme bakalım” diyenler, bir de filozofik bir edayla büyük düşünen adam tavrı takınıyorlar. Bu “cambaza bak”ın 2013 versiyonudur. Saf ve meraklı vatandaşlar kasabanın meydanındaki sirkin ip üstündeki cambazına baktırılırken hırsızlar iş başındadır. “Cambaza bak” diyenler de hırsızlar ve onların erketecileri ve yardakçılarıdır. Gösteri bittiğinde vatandaşların soyulduğu anlaşılır ama, hırsızlar çoktan sırra kadem basmıştır.

Geçenlerde bir dostum Levent Camiinde bir yakınının cenazesine gidiyor. Camide üç tane cenaze var. Dostum cenazeler kimlere ait, yakınının ailesi nerede, cenazelere gelenler kimler diye büyük resme bakmaya çalışıyor. Cenaze namazından sonra bir de bakıyor ki, o büyük resme bakarken, hırsızlar cebindeki 6400 lirayı götürmüşler.

Siz siz olun, iyice etrafınıza bakmadan, kim kimdir, ne oluyor ne bitiyor demeden büyük resme bakmayın çünkü birileri o arada adamı soyuyorlar, malı götürüyorlar.”Büyük resme bak” diyenlere karşı da uyanık olalım.  Unutmayalım, “büyük resme bak” sözü,”cambaza bak”ın 2013 versiyonudur.