24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 923

Devlet; Vasfını Milletten Alır

Bazıları, her şeyi dine aykırı görmek gibi yanlış bir fikre düşüyor. Ve her şeyi İslâma aykırı görmek ve göstermek yüzünden  -az da olsa-  çok vahîm söylemlerle karşılaşıyoruz: Bu devlete vergi verilmez! Bu devlete askerlik yapılmaz! Bu devlete dürüst olunmaz! Gibi.

Fakat  -ne hikmetse-  bu devletin Hava Yolları’nı kullanırken; bu devletin Kara Yolları’nda araba sürerken; bu devletin Posta hizmetlerinden yararlanırken; bu devlet ordusunun vatan bekçiliğinden dolayı evde rahat rahat uyurken; bu devlet polisinin âsâyişi sağlamasından faydalanıp emniyet içinde yaşarken; bu devlet lojmanlarında en güzel imkânlar içinde otururken; bu devletten her ay muntazaman maaş alırken; ve bu devletin, devlet nizamının ortaya koyduğu  daha nice hizmetlerden istifade ederken meşru olan devlet; ne hazin ki, aynı zamanda  -az da olsa-  kendi öz vatandaşları tarafından bilinçsizce yıpratılıp, zayıflatılarak; şuursuzca, şuurlu düşmana yardım ediliyor.

Halbuki devlet; kalbe değil, ele baktığı için; herkesin muhalefete hakkı var; fakat tahripkâr olmaya ve âsâyişi bozmaya hiç hakkı yok.

Hattâ bu yüzden, bâzı öğrenciler fakülte ve yurtlarda; kimi memurlar dairelerde, bir kısım vatandaş sokaklarda, her fırsat bulduklarında tahripkâr olmakta, muslukları bozmak, ampulleri kırmak, bulunduğu yeri kirletmek, taşıt koltuklarını kesmek vs. gibi; memlekete       -bilerek-  çeşitli zararlar vermektedirler.

Güya  -akıllarınca-  devlet ve hükümet İslâmî değil! Oysa Türkiye Cumhuriyeti  Devleti; İslâmı bütünüyle tatbik yönünden değilse bile; İslâmı tamamiyle tasdik bakımından yâni halk müslüman olduğu için devleti “Devleti İslâmiye”; dolayısıyla  “Hükümetler”  de, vasfı müslüman olan halkımızca kurulduğundan  “Hükümeti İslâmiye”dirler. Çünkü vatandaşın vasfı neyse, devlet ve hükümetlerin de vasfı odur. Görünüşte başka türlü nitelense ve adlansa bile. Zira ismin değişik olması, işin özünü değiştirmez.

Kaldı ki aksini düşünenler  “Ya hep ya hiç.”  zihniyeti yüzünden bin yıl da yaşasa, istedikleri ortamı ve hükümeti hiçbir zaman bulamayacaklar; bulsalar da beğenmeyecekleri için daima huzursuz ve gayri memnun, zararlı , yıkıcı ve anarşist olacaklardır. Oysa bir şey bütün bütün elde edilmedi diye, bütün bütün terkedilmez.

(Evet) çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar…(Çünkü) imkânsızı talep etmek, kendine fenalık etmektir. (Halbuki) zerreleri günahkârlardan meydana gelen bir hükümet tamamiyle mâsum olamaz.

Demek bakış noktası hükümetin iyilikleri, kötülüklerine üstün gelmesidir. Yoksa hatâsız hükümet mümkün değildir. Ben öyle adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi  -Allah etmesin-  bin sene yaşayacak olsa, âdeta mümkün hükümetin hangi sûretini görse, daha iyisini hayâl ederek yine râzı olmayacak.

Şu hayalin neticesi olan tahrip meyli ile o sûreti bozmağa çalışacak. Şu hâlde böyleler…mel’ûn, anarşist ve karıştırıcı grubundan sayılırlar. Meslekleri ihtilâl ve bozgunculuktur. (Bediüzzaman Said Nursî, MÜNAZARAT, İstanbul – 1960 s. 11-12)

Bir de din kuralları çerçevesinde olan fakat dinsel olmayan sayısız dünyevî -Trafik kaideleri, Apartman yönetmeliği vs. gibi-  mes’eleler var ki, bunlarda ille de İslâm’a aykırılık aranmaz.

Velhasıl  “Her şeyin iyisini al, kötüsünü bırak”  hükmü ilke ve düstûr edilmeli.

104

Çünkü cevherle cüruf ve artık, toprakta karışık olarak bulunmaktadır. Cevher elde etmek isteyen cürufa katlanmak zorundadır. Unutmayalım ki cevher cürufla iç içedir. Âdeta cüruf kabuksa, cevher özdür. Soymak ve ayıklamak lâzım.

Dünya zıtlar âlemi. Her şey zıddıyla bilindiğinden iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış hikmet ve maslahat gereği karışık olarak bulunmaktadır.

Üstelik: “Hikmet mü’minin kaybolmuş malıdır. Nerede, kimde, ne şekilde bulsa almalıdır.” Mealindeki Hadis bize yol gösterici olmalı.

Hadisten anlıyoruz ki; her şey İslâm’a aykırı değil. Zaten birçok şey İslâmın zamanla mecrasından çıkmış hâlidir. Öyle ise hemen, onlara karşı çıkmak yerine onları, asıl mecrasına oturtmanın çaresine bakmalı.

“(Zaten) İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah’tır; bütün gerçek dinler Allah’tan gelmiş ve sâfiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir.

“Allah’ın varlığı ve birliği ile nübüvvet ve ahiret inancı bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer alır. Bundan dolayı Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm’dır.

“Ancak tarihin akışı içinde insanlar hak dinden uzaklaşmış ve beşerî zaaf neticesinde yanlış yollara, bâtıl inanç ve yaşayışlara yönelmişler, dinde meydana gelen bu bozulma ve farklılaşma sebebiyle Allah Peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekilde öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din ve şeriat göndermiştir.” (-Hey’et- İLMİHAL 1, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Araştırmaları Merkezi, İstanbul – (Tarihsiz) s.5)

Nitekim dünyada, her asrın dini olmuş olan Yüce İslam’ın hükümleri, her zaman açık- kapalı hükmetmiştir. Gerçekten, tarih boyunca, bütün devletlerin hukuklarında ırz, namus, mal ve can kutsal ve dokunulmazdır. Devletin koruma, gözetim ve garantisi altındadır. İhlâli halinde şiddetle cezalandırıcı kanunlar hep olagelmiştir.

Tevrat ve Kur’an-ı Kerîm gibi Mukaddes Kitaplar’da da bu mefhumlar kutsal olup, en ağır şekilde cezaları belirlenmiştir. Tarih boyunca hırsızlık, zina, rüşvet vs. devletlerce daima suç sayılmış ve yapanlar cezalandırılmıştır.

Kutsal Kitap ve metinlerde de bu çeşit şeyler suç sayılmış ve verilecek cezalar gösterilmiştir. Çünkü bütün zamanlarda, devlet hukuklarında  -yazılı olsun veya olmasın-  yer alan bu hususlar  -ve daha bu neviden yüzlercesi-  hakikatte Hakk dinlerin kalıntısından başka bir şey değil.

Demek ki aslı; varlığını korumuş, ayrıntıları ise zamanla farklılaşmış. Evet mâlum suçlar, hep var olagelmiş ama ceza şekil ve nispetleri, zamanla değişmiş.

O hâlde, her şeye, hemen karşı tavır almamalı; kaynağını gösterip, kendi tabiî mecrasına oturtmanın mantıkî, ikna yollarını aramalı. Akla kapı açmalı, tercihi karşımızdakine bırakmalı. Asla münakaşa etmemeli. Birbirimize katlanmanın zaruretine inanmalıyız.

Gerçekten dünyada, bütün asırlarda, her devrin İslâmı hükmünü yürütmüştür. Kevnî yâni yaratılış ve tabîat kanunları ise varlığını zâten kabul ettiriyor. İstesek de istemesek de, onlara uymak zorundayız. Zira başka türlü hayatı sürdürmek imkânsız.

Kutsal Kitaplar’da geçen Kelâmî kanunlar iseisteğe bırakılmış. Ta ki dünyaya geliş sırrı bozulmasın. Tarihten vereceğimiz misâller de görüşümüzü doğrular mahiyettedir:

Cenabı Risalet Meaptarafından adâleti dağıtmaya memur olanlara geniş takdir hakları tanınarak: “Sizler dünyaya ait işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz.” Diye irşad buyurması.  (Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah, İMAM-I AZAM ve ESERİ, Çev: Kemal Kuşçu, İstanbul-1963 s. 10-11)

105

Peygamber Efendimizin, kendilerine vahiy gelmeyen hususlarda ehli kitabın âdetleriyle amel etmeyi sevmesi.

Ehl-i Kitap olmayanlarla ilgili olarak: “İslâmda cahiliyet devrinin faziletleriyle amel edilir.” Şeklinde bir Hadisin rivayet edilmesi.

İslâmın şartlarından olan Haccın; cahiliyyet devrinin bir kurumu olması.

İslâm devrinde onun uygunsuz ve müşriklere mahsus olan âdetleri kaldırılarak, aslının bırakılması.

Cahiliyet devrinden İslâm’ın kaldırmadığı şeylerin hepsinin geçmiş peygamberlerin ve bilhassa Hz. İbrahim’in sünneti idi demenin güçlüğü.

Kan fidyesinin yüz deve olduğunun Abdülmuttalib’in bir Kâhine yâni falcı kadının caiz görmesi üzerine kabul ettiğini ve revaç bulduğunu bilmemiz. (a.g.e. s. 46)

Müşrikler Safa ile Merve arasında sa’y ettikleri hâlde, Bakara suresinin 158. Âyetinde Safa ile Merve’nin Allah’ın belirlediği nişaneler olarak zikredilmesi. (Prof.Dr. Suat Yıldırım, KUR’AN-I HAKÎM ve açıklamalı MEALİ, İstanbul-1998, s. 23)

İslam Hukuku’nun her şeyden evvel Mekke ve bilhassa Yahudilerin ekseriyette bulunduğu Medine’nin örf ve âdetleri ile karşılaşması.

Hz. Ömer’in Irak’ta eski İran arazi vergisi kanununu devam ettirmesi.

Şam ve Mısır’da Roma nizamını muhafaza etmiş olması.

Yine Hz. Ömer’in bilhassa gümrük ve sair mes’elelerde yabancı memleketlerden geleceklere yapılacak muamelenin; o memleketlerde müslümanlara yapılan muamelenin aynı olması hakkında bir kaide koyması.

Hususî muahedeler vasıtasıyla (dolayısıyla) muhtelif idare hukukunun çeşitli kısımları Hulefa-yı Râşidîn zamanında ve onlardan sonra daima etkisini göstermesi. (Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah, İMAM-I AZAM ve ESERİ, Çev: Kemal Kuşçu, İstanbul – 1963 s. 47-48)

Kur’an ve Hadis’in bahsetmediği mevzularda, bu konularla ilgili örf ve âdetler, Kur’an ve Hadis’in lâfız ve ruhunun hilâfına olmadıkları müddetçe kabul edilmesi veyahut devam ettirilmesi.

Bizzat Kur’an’ın Hz. Musa ve İsa ve diğer bir düzineden fazla peygamberlerin isimlerini sayarak: “Onların hidayetine (yoluna) uyunuz.” Şeklinde emir vermesi. (a.g.e.  s.45)

Şüphe yok ki bütün bu örf ve âdetler, onlar hakkında Kur’an’ın ve Hadîs’in sükût ettiği ve hilafına hiçbir açık hüküm bulunmayan şeylere aitti. Fukaha (İslam hukukçuları) bu âdetleri mâkul (aklî) ve kıyas yoluyla doğru gördükleri ve Kur’an ve Hadîs’e uygun buldukları için kabul ettiler. (a.g.e. s. 47)

Hâsılı kelâm yukarıda geçen: “Hikmet (iyi, doğru ve güzel olan her şey) mü’minin yitiğidir. Nerede görse almalı.” Anlamındaki Hadîs çerçevesinde bakıldığında; tarih boyunca iyi, doğru ve güzel olan her şeyin nasıl İslâm’ın öz malı olduğunu anlıyor; verilen örnekleri bu Hadis ışığında yorumladığımız takdirde, anlatmaya çalıştığımız gibi, nasıl farklı bir mânâ taşıdığını hayretle görüyoruz.

Hocam merhum Midhat Sertoğlu (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Eski Genel Müdürü):

 “Zamanla giysisi hükmünde olan rejimi ve ismi değişse bile devlet; hukuken devam eder. Çünkü devlette devamlılık asıldır.” Derdi.

Nitekim herkesin aynı topraklarda, aynı mülklerde sahip ve malik oluş keyfiyeti devam ediyor. Sahip olunan mülklerin aynı ailenin elinde olarak, hukukî varlığı, geriye doğru uzayıp gitmektedir. Osmanlıdaki hukukî  varlık; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de sürmektedir. İşte bu, devletin hukuken varlığının devam etmesidir.

Özetlersek: Osmanlı Devleti’nin sadece isim ve rejimi değişmiştir. Millet ise aynı millettir.

106

Yukarıda geçtiği üzere, ismin değişmesi özün değişmesi demek değildir.

Kısacası: Devlet, vasfını milletten almaktadır. Öyle ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne cephe almak açıkça millete karşı çıkmaktır.

Bu vahîm duruma düşmemek ise en büyük vatandaşlık görevimiz olmalı.

Türkiye’nin Azınlıklar Meselesi

 

Oğuz Çetinoğlu: Cihan devleti olan Selçuklularda ve 1830’lu yıllara kadar Osmanlı’da azınlıklar meselesi problem değilken, Cumhuriyet döneminde baş ağrıtıcı bir unsur oldu. Konu hakkında genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu: Tarihî kaynaklarda, imparatorluk anlayışıyla hareket eden Selçuklularda ve Osmanlıların kuruluş, yükseliş ve duraklama dönemlerinde azınlıktan bahsedilmemiştir. Osmanlıların son dönemlerinde kullanılmaya başlayan ‘azınlıklar‘ kavramı, batılı devletlerin milletlerarası politikaları gereğince, Osmanlı tabasında ve toprağında hak talep etmelerinin vasıtasından başka bir şey değildir. Nitekim Osmanlı tabasından olup ta azınlık olarak tariflenenler sadece gayrimüslimler olmuştur. Hatta Lozan Andlaşması’nda Türkiye’de azınlık olarak tanımlananlar sadece Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmuştur. Sayılan çok az olan Doğu-Güneydoğu kökenli gayri Müslim vatandaşlarımız dahi azınlıklar içerisinde sayılmamışlardır. Türkiye nüfusunun 1844’te ve 1884’te yapılan sayımlarda nüfusun13.500.000’a yakın olduğu bilinmektedir. 1910 yılına ait tahminî rakamlara göre, bugünkü Anadolu sınırları içinde yaklaşık 16.000.000 kişi yaşamaktaydı. Bu nüfusun yaklaşık 3.000.000’u Rumlar ve Ermenilerdir.

1910-1919 döneminde yaşanan savaşlarda verilen kayıplar, Türk nüfusun azalmasına yol açmıştır.  Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rus ordularının Doğu Anadolu’yu işgal etmelerini fırsat bilen Ermenilerin bölgede 700.000 fazla Türk’ü katletmesi, dikkat çekici bir husustur.

Nüfus azalması özellikle erkeklerde daha fazladır. Nitekim Cumhuriyet döneminde yapılan ilk nüfus sayımında kadın/erkek oranı 2/1 olarak tespit edilmiştir. Öte yandan, Rusların Doğu Anadolu’yu terk etmesinden sonra Doğu Anadolu’da tekrar hâkimiyet kurmamız üzerine bölgedeki Ermenilerin Suriye, Lübnan, Avrupa ve Amerika gibi ülkelere göç ermeleri nüfus azalmasında etkili bir diğer faktör olmuştur.

Bulgarların Balkanlar’daki katliamları, Rumların Batı Anadolu ve Karadeniz’deki toplu cinayetleri Türk nüfusunun azalmasında etken olmuştur.

Anadolu Türklüğü, Birinci Dünya Savaşı, Bulgar-Rum-Ermeni katliamları ve Kurtuluş Savaşı’nda yaklaşık olarak 3.000.000 kayıp vermiştir. Bunun sonucunda Anadolu’daki Türk nüfusu Cumhuriyetin başlarında, 10.500.000 olarak tahmin edilmektedir. Mübadele ve göçlerle gelen nüfusun ilâvesiyle Anadolu’daki Türk nüfusu 1927 nüfus sayımında 13.648.000’e ulaşmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyetin ilk kuruluş yılında yaptığı Eskişehir-İzmit gezisinde, nüfus konusunda; ‘Hakikaten memleketin nüfusu şayan-ı teessüf bir derecededir. Zannederim ki, bütün Anadolu halkı 8.000.000’u geçmez. Fakat biz Anadolu halkı ile 8.000.000’luk bir idare yapmak için değil, büyük imparatorluklar tesisine heves ettik ve fütuhat yaptık. Her zapt edebildiğimiz yere Anadolu halkını götürdük ve Anadolu halkını öldürdük. Bir misalini burada tahattur edeceksiniz: Süveyş Kanalı açılalı 45 sene olduğu hâlde, bu müddet zarfında Yemen’e gidip ölen Anadolu çocuklarının miktarı zannederim 1.500.000’dur. Ona göre Suriye’yi, Irak’ı, Afrika’yı muhafaza edebilmek için öldürdüğümüz Türklerin adedini düşünürken, yekûnları milyonlara baliğ olacaktır.

Şimdi biz, bunu telâfi etmek istiyoruz. Telâfi etmek için ise, şüphe yok herkesçe malûm olduğu gibi, sıhhî ve içtimaî tedbirler almak lâzım gelir.’ demiştir.

Yurt dışından göçler, mübadele gibi uygulamaların yanında, yurt içerisinde alınan tedbirlerle nüfusun artması sağlanmıştır. 1926 yılında ‘Kasten çocuk düşürmenin ve düşürtmenin suç sayılması, 1929 yılında  ‘Fazla çocuk sahibi olan ailelerin yol vergisinden muaf tutulması, 1930 yılında ‘Nüfus arttırma politikası ile doğum evi kurmak, fakir vatandaşlara ücretsiz ilaç dağıtılması’ ve ‘İlkaha mâni veya çocuk düşülmeye vasıta tayin olunacak alat ve levazımın ithal ve satışının yasaklanması, 1931 yılında ‘Altı ya da daha fazla çocuklu ailelere vergi muafiyetinin getirilmesi’, 1932 yılında ‘Nüfus artışını istenilen seviyeye çıkartmak, anne ve bebek ölüm oranlarını düşürmek için alınması gerekli önlemleri araştırmak üzere nüfus komisyonunun kurulması’, 1934 yılında göçleri teşvik etmek amacıyla göçmenlere gümrük muafiyeti getirilmesi’, 1936 yılında ‘Kısırlaştırma ve gebelik önleyici bilgileri yayma da yasaklanması’ ve ‘Çok çocuklu ailelere hazineye ait topraklardan tarla bağışlanması, 1938 yılında ‘Evlenme yaşının erkekler için 17, kızlar için 15’e indirilmesi’ ve ‘Düşük ve gebeliği önleyici ilaç ve araçların satılması, kullanılması ve bu konuda eğitim ve propaganda yapılmasının yasaklanması’ bu tedbirlere örnektir.

O yıllardaki nüfus politikalarımızı, Şevket Süreyya (Aydemir)’in, Kadro dergisinde, ‘Çok nüfus, tok nüfus, şen ve zengin nüfus istiyoruz.’ sözleriyle özetlemiştir.

Bu uygulamalar sonucunda nüfusumuz, 1935 sayımında 16.200.694, 1940 sayımında 17.713.000 olarak belirlenmiştir. 1960 sayımında ise 27.830.000’i bulunmuştur.

1960 sonrasında ise nüfus politikalarında köklü bir değişiklik dikkati çekmektedir. 1963-1967 yılları arasını kapsayan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’ndaki,  ‘İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, geri kalmış ülkelerin çoğunda ölüm hadleri hızla düşmekte, fakat doğum hadleri pek değişmemektedir. Böylece nüfus artış hızı gittikçe büyümektedir. Bu durum iktisadî gelişme çabalarını kösteklemektedir. Çünkü iktisadî gelişme, en basit deyimle, adam başına düşen millî gelirin artmasıdır

Türkiye’de nüfus büyük bir hızla artmaktadır. ‘İktisadî gelişme hızının mümkün olduğu kadar büyük olması da bir millî politika hâline gelmiştir. Bu sebeple nüfus politikamızda bir değişikliğe şiddetle ihtiyaç vardır.’ Gerekçesiyle çıkarılan, 10 Nisan 1965 tarih ve 557 sayılı ‘Nüfus Planlaması Kanun Tasarısı Nüfus Planlaması Kanunu’ ile nüfus politikaları köklü değişikliğe uğramıştır. O kadar ki, o yıllardan sonra halkımıza verdiği vaatleri yerine getiremeyen veya iş-hizmet üretemeyen tüm yöneticilerimiz ve siyâsî kadrolarımızın en büyük savunma ve oylama söylemi, ‘Doğum kontrolü-nüfus planlaması-sigara ile mücâdele‘ olmuştur.

Çetinoğlu: Azanlıklar meselesinde ne türlü gelişmeler oldu?

Erzurumlu: 20. yüzyılın başlarından itibaren azınlıklar problemi, devletler hukuku ve insan hakları meselesi gibi sunulmaya başlanılmasına karşılık; gerçekte milletlerarası siyasetin ve emperyalizmin bir aracı olmaktan öteye geçememiştir. Kendi devlet bünyelerindeki ve tarihlerindeki olaylara karşı kör ve sağır olanların, özellikle kendi blokları dışında kalan millet ve devletlere karşı azınlık hakları savunucusu kesilmeleri, samimiyetten uzak, emperyalist ve onları etki altında tutmayı amaçlayan siyâsî çalışmalardır.

Demokrasi havarisi ve fikir hürriyeti savunucusu kesilen bazı devletlerin, resmî görüşlerine karşı fikirler beyan edilmesini yasaklamaları ve hatta karşı görüş beyan eden tarihçileri tutuklamaya kalkışmaları art niyetlerin açık göstergesidir.

ABD’nin, Kızılderililere ve Afrika kökenli Amerikalılara, İngiltere’nin başta Hindistan olmak üzere sömürgelerine, Fransa’nın Cezayir’deki yerlilere, Almanların Yahudilere; İtalyanların Darfur’da-Habeşistan’da, Portekiz ve İspanya’nın tüm sömürgelerinde yaptıklarının hesabını vermeden, başkalarına akıl vermeye veya hesap sormaya hakları yoktur.

Çetinoğlu: Milletlerarası hukuk açısından değerlendirme yapmak gerekirse…

Erzurumlu: Lozan Anlaşması ile Türkiye’deki azınlıklar, sadece dinî temele dayandırılmıştır. Buna göre; Türkiye’deki azınlıklar sadece Ermeni, Rum ve Musevîlerden ibaret olmuştur. Bahaîler, Maronidler, Süryanîler, Yezidîler, Protestan Hıristiyanlar gibi diğer gayri Müslimler azınlık olarak dahi kabul edilmemişlerdir. Bunların sayılarının azlığı, azınlık sayılmamalarına etken olmuştur.

İki kutuplu dünyanın oluşmaya başladığı 1945’ten sonra, ‘azınlık tanımı’ farklı yorumlanmaya başlanılmıştır. BM Genel Sekreteri’nin 1949’da sunduğu rapora dayanan 1954 tarihli komisyon kararında, azınlıklar, ‘Genel nüfus içinde hâkim pozisyonda olmayıp, çoğunluğa oranla farklı olan, dil, din ve etnik özelliklerini koruma arzusunda bulunan gruplar‘ olarak tarif edilmiştir.

1979 yılında BM tarafından yapılan tanımda ise, ‘Bir devletin, geri kalan nüfusundan sayıca az olan, hâkim konumda olmayan, mensupları -Devletin vatandaşı olarak- etnik, dinî veya dil olarak nüfusun geri kalanından farklı özellikler taşıyan ve zımnen de olsa, kendi kültür, gelenek, din veya dillerini koruma yönünde dayanışma sergileyen gruplar‘ denilmiştir. Tariften anlaşılacağı gibi azınlık tanımı, din, etnik köken ve dil olarak farklı olmayı içermektedir.

Çetinoğlu: Azınlık kavramının tarifi üzerinde milletlerarası mutabakattan söz edilebilir mi, bir problem söz konusu mu?

Erzurumlu: Problem, bu gün için azınlık hakları savunucusu kesilen BM’in önde gelen üyelerinin geçmişlerindeki etnik soykırım, din ve mezhep esası katliamları göz önüne alıp almayacaklarıdır.

Nitekim BM’in bu tanımlamasına rağmen; İngilizler, farklı grupların haklarını zaten kullandıklarını ileri sürmüşlerdir. İspanyollara göre, ‘İspanya’nın ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü‘ esastır.

1978 Fransa’sında 17 etnik gruptan bahsedilmiş ve bunlardan 16’sınm nüfuslarının 100.000’in üzerinde olduğu, toplam nüfusun % 19’unu oluşturdukları bildirilmiştir. Buna rağmen Fransa, hiçbir etnik grubu ve Fransızca dışındaki dilleri -AB tarafından kabul edilen- ‘Mahallî ve azınlık dilleri şartı‘nı kabul etmemektedir. Keza, 15 etnik gruba sahip İngiltere’de, bunların % l61ık oranı teşkil etmeleri de aynı benzerliği göstermektedir.

Öte yandan, İngiliz ve Fransızların, Hıristiyanlık dışındaki dinlere yaklaşımı da aynı istikamettedir.

Fransız Hükümeti, ‘Mahallî dillerin kullanılmasının, ilmî amaçlar dışında, hiçbir şekilde bir grubun kimliğini belirlemede bir kriter olarak kabul edilmesinin mümkün olmayacağına‘ dikkati çekmektedir. Fransız Anayasa Konseyi’nin, 1991de verdiği kararda, Fransa’nın geleneksel azınlıkları red politikası bir kez daha vurgulanmış ve; ‘Menşe, ırk ve din ayırımı gözetilmeksizin, tek ve bölünmez bir Fransız milleti bulunduğu‘ belirtilmiştir. Bu tutum dolayısıyladır ki, ortadaki tabloya rağmen Fransa’da ne mozaik sözü edilir, ne de Fransa için ‘mozaik‘ nitelemesi yapılır.

Bünyesinde 118 etnik grubu barındıran Sovyetler Birliği, ‘Ülkesinde özel korumaya muhtaç, farklı dil, din ve kökene mensup hiçbir azınlığın olmadığı‘ bildirilmiştir.

Hâlen, sözü edilen ülkelerde azınlıkların tanımlanmasında veya geçmişte yapılan katliamlarla ilgili bir kabul görülmemektedir.

Azınlıkların en fazla olduğu ABD’de L. Smith 5 ayrı azınlık grubundan bahsetmektedir: Irkî, Kültürel, Milliyet, Dinî, Bunların kombinasyonu. Buna rağmen, ABD’de azınlıklar sorunu gündeme gelmemektedir.

Çetinoğlu: Azınlıklar konusunda ilim adamlarının görüşü nedir?

Erzurumlu: Milletlerarası bilim çevrelerinin koyduğu ölçüyle, bir ülkenin etnik bir mozaik olarak tanımlanabilmesi için iki şart gereklidir. Ayrıca bu iki şartın birlikte sağlanması gerekir.

Bunlardan biri, etnik çeşitlilik; diğeri, nüfus oranıdır. Bir ülkenin etnik mozayik olması için çeşitlilik yeterli değildir. Etnik grupların genel nüfusa oranı en az % 35 olmalıdır. Egemen unsurun nüfus oranının % 65-70 olduğu bir ülke için ‘mozaik’ tanımı, çeşit ne olursa olsun geçerli değildir. Prof. Martin Lipset, nüfus oranım % 65 olarak kabul etmektedir. Ayrıca; etnik gruplar arasında din, ırk vb. anlamlarda hiçbir doğrudan bağ bulunmamalıdır.

Çetinoğlu: Türkiye’deki duruma gelirsek…

Erzurumlu: Türkiye’de ‘azınlık‘ diye nitelendirilen gruplarla (Kürtler, Zazalar, Araplar, Lazlar, Gürcüler, Çerkezler vb) ortak kültürel, dinî ve etnik bağlarımız, mozaiklik tanımını çürütmektedir. Kaldı ki, Türkiye’de kendilerini farklı etnik guruplardan hissedenlerin oranı % 11,87’dir ve nüfusları 100.000 üzerindeki grup sayısı sadece 5’tir. Tüm araştırmalarda, esas unsurun (Türklerin) oranı % 80’in üzerindedir.

Türkiye’de esas unsurun (Türklerin) oranı, ‘Ethnologue data from: Languages of the World‘ kuruluşunun Peter Alford Andrews tarafından hazırlanan raporunda % 86.21 (Daha sonra bu rakam % 88.03 olarak bildirilmiştir.); 2007 yılında ‘Konda Araştırma Şirketi’ni yaptırdığı ankette % 84,5,  Erciyes, Elazığ Fırat ve Malatya İnönü Üniversitesi’ndeki öğretim görevlileri tarafından hazırlanan raporda % 77,9’dur.

Öte yandan, Avrupa Birliği’nin Türkiye üzerine yaptığı 2005 yılı ‘Eurobarometer Araştırması’nda, Türkiye’de yaşayan insanların anadilinin ve günlük hayatta % 93 oranında Türkçe konuştuğu tespit edilmiştir.

Çetinoğlu: Andrews’in ‘saçmalık’ olarak nitelendirilebilecek bilgi kirliliği oluşturan kitabını incelemişsinizdir…

Erzurumlu: Peter Alfred Andrews’ün muğlak ve bilim dışı kriterlerle, Türkiye’de 47 etnik grup belirlemesini anlamak ve kabul etmek mümkün değildir. Yazarın, ‘Özgür Batı Almanya Üniversitesi’ tarafından 1989 yılında yabacı dilde yayınlanan; 1992 yılında Türkçeye ‘Türkiye’de Etnik Gruplar‘ adıyla tercüme edilen kitabında, Türkler, Türkmenler, Yörükler, Tahtacılar, Abdallar, Azeriler, Balkarlar, Karaçaylar, Karapapaklar, Kırım Tatarları, Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar, Özbek Tatarları,

Kumuklar, Çepnileı; Ahıskalılar, Avşarlar gibi Öz-be-öz Türk boy ve aşiretleri, ayrı birer etnik grup olarak gösterilmiştir.

Keza, Türkleri, Kürtleri, Arapları ve Zazaları kendi içlerinde ‘Sünnî’ ‘Alevî’ olarak ayırmıştır.

Bunlarla de yetinmeyen yazar, 90-100 kişilik Polonya asıllılar gibi sayıları onlarla veya yüzlerle ifade edilen ve hatta göçler sebebiyle Türkiye’de artık hiç kalmamış olan İtalyanları, Almanları, İngilizleri, Fransızları, Rusları ayrı etnik gruplar olarak tanımlamıştır. Andrews’ün, ayrı bir etnik grup olarak tanımladığı Almanlar ve Estonlar göçler sebebiyle Türkiye’de bulunmamaktadırlar.

Tüm bunlara rağmen, Andrews’ün hesabıyla Türkiye’de Türklerin oranı % 88,03, diğerlerinin oranı ise % 11,87’dir.

Bizzat kendi tespitleriyle, bilimsel gerçekler bu kadar açıkken, Andrews’ün Türkiye’yi etnik bir mozaik olarak tanımlamasını, bilim adamı sıfatıyla ve objektivite ile bağdaştırmak güçtür.

Öte yandan; söz konusu çalışma, 1989 yılında Özgür Batı Almanya Üniversitesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Andrews’ün kitabı için kullandığı ifadesi, ‘Bütün Orta Doğu açısından etnik ayrımların tanımlanması ve tartışılması bu projenin kapsamı içerisindedir‘ şeklindedir. Çalışma 1982-1985 yılları arasında Millî Güvenlik Konseyi’nin izniyle gerçekleştirilmiştir.

Andrews’ün bu çalışması, çok acıdır ki, Türkiye’yi yöneten bazı kişi ve gruplar tarafından sık sık gündeme getirilir olmuştur. Andrews tarafından abartılarak, adetâ açık arttırmaya çıkartılan etnik grupların 47 olarak açıklanmasından sonra, bazı gafil veya art niyetli yöneticilerimiz tarafından 27, 32, 36, 46 ve 54 gibi gerçekten uzak rakamlarla abartılmış, bugün ise, bu sayı 26’ya düşürülmüştür. Nitekim Türkiye, Tayip Erdoğan’a göre 27, Korkut Özal ve Almanlara göre 40, AB raporlarına göre 26 etnik gruptan oluşmaktadır. Maalesef bu densizliğe katılan cumhurbaşkanımız ve başbakanımız da olmuştur.

Ne tesadüftür ki, Paul Alford, kendi yazdıklarını 2001 yılında tekzip etmiş, ve merkezi ABD’de bulunan ‘Ethnologue datafrom guagesoftlıe World‘ kuruluşu için yaptığı çalışmada, Türkiye’de aslî etnik grup sayısını sadece 3 olarak ve toplam nüfus içindeki oranı da % 13,79 olarak göstermiştir!  Buna rağmen ‘dâhili bedhahlar’ aynı teranelere devam etmektedirler.

Yurt dışı kaynaklı ve art niyetli bu çalışmaların gündeme gelmesinden sonra, 1990’1ı yılların sonlarına gelindiğinde, Millî Güvenlik Kurulu’nun (MGK), isteği üzerine Prof. Dr. Şaban Kuzgun başkanlığında, Erciyes, Elazığ Fırat ve Malatya İnönü Üniversitesindeki öğretim görevlileri tarafından yapılan ‘Türkiye’deki Etnik Grupların Dağılım Raporu‘ başlıklı araştırma, dikkat çekici sonuçlar vermiştir.

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin

Uygulama Hastahânesi Baştabi oldu. 2011 yılından itibâren Cerrahi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

Prof. Erzurumlu, Evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Web Sitesi: http://www.kenanerzurumlu.com //  E-posta: kerzurum@omu.edu.tr

 

 

FB, GS, BJK ve TS Camiaları Stadlarınıza Sahip Çıkınız!

 

Ülkeyi yönetenler demokrasi açısından kötü bir imtihan veriyor. Yürütmenin yargıya müdahaleleri sürüyor. Her geçen gün yeni yolsuzluklar ortaya çıkıyor. HSYK yürütmeye uygun şekilde değiştiriliyor. Adalet Bakanı tek yetkili kılınıyor. Demokrasilerde kuvvetler ayrılığı esastır. Hukuk devleti, parti devleti olmamalıdır. İktidara ortak paralel ve alternatif devletçikler yaratılıyor. Buna imkan verenler bugünkü durumdan şikayetçi oluyorlar. TSK üzerindeki oyunlar zamanla netleşiyor. Anayasa ve yasa ihlalleri birbirini izliyor. Yolsuzlukların üstüne gidilmesi adeta önleniyor. Böyle bir ortamda Haliç’te Patrikhanenin önderliğinde denizden haç çıkarma yarışı yapıldı ve 2000 yıllık bir gelenek sürdürüldü. Yunanistan’da Batı Trakya Türk Azınlığına çeşitli toplantı ve törenler yasaklanmakta, akla gelmedik insan hakları ihlalleri yapılmaktadır. AB üyesi Yunanistan Türk azınlık için açık hapishane haline dönüşmüştür. Mütekabiliyet esası işletilmemektedir.

***

Dört büyük kulübümüzün yeni yapılmakta olan veya mevcut stadları üzerinde oynanan isim krizi ve isim değiştirme gayretleri gözden kaçırılamayacak noktaya ulaşmıştır.

Beşiktaş’ın Dolmabahçe’deki stadı, Dolmabahçe,Mithatpaşa ve İnönü isimlerini taşıdı. Yeni, ihtiyaçlara uygun ve modern bir stadın geçenlerde gayri resmi temelleri atıldı. Ancak, yeni stada verilecek ismin soyadının “ARENA”olacağı iddiaları yaygındır.

Galatasaray’ın Aslantepe’de yapılan stadı, Mecidiyeköy’deki Ali Sami YenStadı‘nın yerini alacaktı. Maalesef bu stadın şimdi üç ayrı ismi var. Trafik levhaları  insanın aklını karıştırıyor. Stadın üstünde isim olarak Türk Telekom Arena yazıyor. Garip bir özelleştirmeden sonra Telekom’un ne kadar Türk kalabildiğini artık herkes biliyor.

Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı‘nın ismini değiştirmek için birileri hızlı bir çalışma içindeler. Bir ara Sabiha Gökçen ismine de takılıp Havalimanının ismini değiştirmeye çalışan, milli kimliği reddeden etnik ırkçılar vardı. Rahmetli Şükrü Saraçoğlu FB Kulübü üyeliği ve başkanlığı yapmış Türklük konusunda hassas değerli başbakanlarımızdandı.

Son olarak Trabzonspor’un yeni stadının temelleri atıldı. Gelen haberlere göre stada verilecek ismin soyadında yine “ARENA” geçiyor. Trabzon’da trafiği hafifleten ve ulaşımı kolaylaştıran önemli bir yeni yolun ismine “TANJANT” dendiğini unutmadık. Böyle güzel hizmetler veren eserleri yanlış isimlendirmelerle bu kadar kolay küçültüp basitleştirmeyelim. Sportif faaliyetler- hangisi olursa olsun- genel kültür ve devlet politikasından bağımsız düşünülemez. Kazıklıyol (viyadük) isimlendirmelerinde de bazı yanlışlar yaptık.

Stadların yapımında maddi destek sağlayanlara ne kadar teşekkür edilse azdır. Bu eserlerle hem şahıs, hem de kuruluş isimleri yaşatılabilir. Ancak yıllar sürecek büyük bir ödül gibi bize yabancı isimlerin stadlara verilmesini kabul edebilmek zordur. Dört büyük güzide kulübümüzün tarihçesinde bu stadlara ismi verilebilecek büyük değerler vardır. Bu isimler o camiaları temsil edebilir. Her ismin arkasına arena getirip yabancılaşmak neden? Başkalaşmaya neden bu kadar meraklıyız?

 

 

 

Nereden Baktığına Bağlı!

 

Türkiye’de ben doğdum doğalı bir çok olay yaşanıyor. Tabii bunların benden öncesi de var. Herkes bu olaylara kendi zaviyesinden bakıyor ve “iyi veya kötü”diye bir yorum yapıyor. Tıpkı 13 Ekim 1970 tarihinde duayen gazeteci Hasan Pulur’un yazdığı fıkra gibi:”Vakti zamanında üç adam yılbaşı akşamı bir araya gelir. Türk’ün adı Mehmet, Rum’un adı Yorgo, Yahudi’nin adı Salamon. Üçü de asker arkadaşı. O gece kumar oynayıp şanslarını deneyecekler. Mehmet bir fikir atmış ortaya:

-Yere bir daire çizelim. İçine para atalım. Dairenin içinde kalan para Allah’ın… Yoksullara dağıtsın. Dışındakilerde bizim. Günahımız, sevabımıza denk gelsin.

Yorgo itiraz etmiş!

-Senin çizdiğin daire çok büyük. Paranın hepsi Allah’a gider. Bize kalmaz. Daireyi küçültelim.

Salamon  “İkiside olmaz!” diye ayaklanmış:

-Günaha gireriz. Çünkü Allah, yerde değil gökte! Yere para atarsak kızar. Biz paraları havaya atalım. O istediğini alsın, düşenler bizim!”

Siz de kıssa gibi olan bu fıkradan hissenize düşeni alın.

Ülkemizde meydana gelen olayları, milli açıdan ele aldığınızda doğru sonuçlara varırsınız. Eğer olayları şahsi ve diğer açılardan ele alırsanız, Türk Milletinin ve şahsınızın aleyhine sonuçlara varırsınız.

Dün Türk Ordusu’na karşı yapılan yargı operasyonlarına göz yumanlar ve sessiz kalanlar bu gün “Türk Ordusu’na komplo mu kurulmuş?” sorusunu soramazlar. Çünkü o gün yapılanların ne olduğunun, herkes farkındaydı.

Dün “Anayasa Referandumu”adı altında yapılan yargıyı yoldan çıkarma çalışmalarına “evet” veya “yetmez ama evet” diyenler bugün “yanlış yaptık” diyemezler… Muhteremler, yaptıklarının bal gibi farkındaydılar.

Dün pkk ile “demokratik çözülme” için masaya oturanlar, bugün bölünme açısından ne hale geldiğimizi sorgulayarak, kendileride şikayet eder pozisyona geçemezler…

Dün “cemaat” desteği ve oylarıyla sultanlık sürenler, bugün yol arkadaşları için “biz bunları tanımamışız” diyemezler ve de karşılıklı olarak beddua edemezler.

Örneklerini saydıklarımız gibi, dünleri ve bugünleri uzatmak çok mümkün. Ancak bu davranışlar bir toplumsal karakterimiz olarak karşımızda duruyor. Dün olayları şahsi ve toplumsal menfaatlerimiz açısından farklı değerlendirirken, bu gün değişen şartlara göre farklı davranıyor veya konuşuyoruz. Çünkü doğrudan yana değiliz.Ne diyor fıkra da Salamon; “Allah, yerde değil gökte! Yere para atarsak kızar. Biz paraları havaya atalım. O istediğini alsın, düşenler bizim!”.Olaylara böyle bakarsak ne Türkiye ne de Türk Milleti; kargaşadan kurtulabilir, huzur bulabilir, refah düzeyini geliştirebilir…

Biz bunları söylüyoruz ve anlatıyoruz. Ancak kendimizi de zaman zaman Temel’in yerine koyuyoruz yine Hasan Pulur üstadtan bir fıkra ile bitirelim: “Temel bir gün tribünde maç seyrediyormuş. Birden bağırmaya başlamış. Ama ne bağırma. Yer gök inliyormuş:

-Cazim, Cazim, Caziim!

Yanındaki sinirlenmiş:

-Yahu Kazım kim? Nerede? Ne bağırıp duruyorsun? Kulağımın zarı patlayacak.

Temel, karşısındaki tribünü göstermiş:

-Şuradaki adamı Cazim’a benzeteyrum da…

Yine bağırmaya başlayınca. Yanındaki bir dürbün uzatmış:

-Dürbünle bak da, o mu değil mi anla!

Temel, dürbünü gözüne yerleştirince, Kazım’ı yanında görmüş ve bağırmayı kesip hafifi sesle seslenmiş.

-Cazim buraya gelsene da!

Sonra yanındakine dürbünü geri vermiş:

-Çok teşeççür edeyrum, söyledim Cazim’un kulağına, gelir şimdi puraya!”

Biz de dün ve bugün diyoruz ama sakın dürbünden kulağınıza kısık sesle söylemek gibi olmasın!

 

 

Lat, Menat, Uzza

 

Son demlerin güdümlü söylemlerinden biri oldu “ezber bozmak.”

Güdüleri belli ezber bozanların,  içgüdüleri de ezberden.

Güdülenlerin ezberidir bu.

Ezberi en bol olanların, ezber bozmaya bu denli düşmelerini anlamak zor değil.

“Elveda Lenin!” filmini izlediler, Saddam Hüseyin’in heykelinin alaşağı edildiğini gördüler.

Bilerek değil, bilinçaltına ekilen mesajlar katalizör oldu.

Milâtlar oluşturdular.

Beyazlar eski takvimde kaldı hep, “Saatli Maarif Takvimi”nde bulamadılar nedenini.

Yeni saadet asrına hoş geldik zahir.

Şifahî kültürün şifası olmaz.

Kulaktan kulağa dolanır her şey.

Okumak gereksizdir.

Çiğnenmiş lokmayı yutmak kolaydır.

Sonra şifahî kültür, görüntü kültürüne bırakır kendini.

Gözler gözlere sadece gözetleme kuleleri olur.

Yakındıkça demokrattırlar, ıkındıkça objektif. Amaç  “objektif bakış” değil aslında, hatta çoğu zaman sübjektif olamayacak kadar da ahlakî duruştan uzak. Birini siz alırsanız, diğeri yanında gelir paket içinde. Kurdelesi bazen çuha yeşili, bazen soluk kırmızı, bazen de satın aldığınıza göre rengini değiştiren renksizlikte.

İki yanıltma birden var bu süreçte.

Birincisi, objektiflik zaten yoktur; birinci yanıltma budur.

İkincisi, sübjektif olduklarını objektif görünümle saklama aldatmacasıdır.

Hani, suret-i haktan görünerek inanılır olma çabası.

Daha da vahim olanıdır bu!Hâlbuki sübjektif olduklarını ifade ederek konuşsalar, daha bir ahlaklı duruş olacaktır. Yani, sübjektif olmak, sizi ille de yanlışa götüren şey değildir. Sizin, sizdeki birikimle, size özgü tavrınızı ifade eder: açık ve net! Gerçeği ortaya çıkarmak –nesne yerine kendini koymak iddiası olan– “objektiflikle” olmaz. Ancak vicdanlı “birey” olmakla, sübjektif olmakla anlam kazanır gerçek.

Dahası, aslında gerçek, farklı sübjektif bakışların açıkça ortaya konulması ve müzakere edilmesi ile mümkündür. Herkesin, karşı tarafın piyonlarıyla oynadığı satranç, zihinsel bir idman olmak yerine, sadece “şah mat” etmeye yönelik bir çıkar kavgasına alet olur.

Kitlenin bireysel vicdanı  olmaz.

Meddahlıkta ise, gerçeğin büyük bir kısmını kapatıp, sadece bir kısmı üzerinde övgüler dizmek vardır.Tarihsel, hatta güncel olayları varmak istediğiniz amaca göre yontarsanız, zaten “seçici hafıza” yeterli olacaktır.  Zaten belli olan hedefe göre tüm düzenekleri ayarlarsınız, mesele tamam olur.

Ezberi bol olanların, ezber bozma çabalarını anlamak zor değil.

Yıllarca “yalan söyleyen tarih”ten bahsettiler, şimdi yalanları bizzat yazma zamanıdır.

Yalanlardan tarih yapma zamanı.

Amaç tarihsel yanlışları ortaya koymak değil, tarihi güya yeniden yorumlarcasına bir tavırla, aslında yeni ezberleri eskisinin üstüne yapıştırmaktan ibaret bir çaba bu.

Çerçeveyi aynı tutmak ve fakat içine yeni bir portreyi iliştirmek…

Güzel olanı ise, israfın olmaması: Kırılan heykelin parçasıyla kendi heykelini yapılıyor.

Hâlbuki ne diyordu şair Asaf Halet Çelebi?

“İbrahim/ içimdeki putları devir/elindeki baltayla/ kırılan putların yerine/ yenilerini koyan kim?”

Lat, Menat, Uzza…

Ha dün, ha bugün!

 

 

 

Ne Olacak Şimdi?

 

Bu günkü yazıma bir fıkra ile başlamak istiyorum.

Almanya da çalışmakta olan vatandaşlarımızdan birisi, iş çıkışı her gün evinin yakınındaki bir birahaneye gider, en dip masalardan birine oturur, cebinden çıkardığı şişeyi masanın üzerine koyar ufak, ufak demlenirmiş. Bir gün böyle, iki gün böyle vatandaşımızın bu hali birahaneyi işleten Almanın dikkatini çeker.

Yanına gider ve oturup sorar:

Ne içiyorsun sen der,

Bizimkisi:

-Rakı diye cevap verir.

Alman tekrar sorar:

-Bende içebilir miyim?

-Bizimkisi tabii buyurun der ve

Alman, peş peşe kadehleri devirir. Bir müddet sonra eli kulağına atar başlar düşünmeye.

Bizimkisine dönerek sorar;

-Eee ne olacak şimdi bu Almanya’nın hali?

Evet, değerli okuyucularım, şu an Türkiye’nin hali o kadar karışık ki rakı içmesek dahi alimallah başımızı döndürüyor.

Ayakkabı kutularının içinde bulunan milyon dolarlar, bakan çocuklarının evlerinde yakalanan paralar ve para sayma makineleri  (her halde haram paraya el sürülmesin diye bu makineleri kullanıyorlar), haklarında dava açılan birçok iş adamı.

Bu arada kamuoyu baskısı ağır gelmiş olacak ki anında olmasa da bir müddet sonra görevden alınan bakanlar.

Tam hız hırsızlık operasyonları devam ederken;

Savcıların ve emniyet müdürlerinin bulundukları görevden alınarak, yerlerine başkalarının atanması. Bu defa hareket, tersten başladı. Hırsızlık yapanların yerine hırsızları yakalayanların peşlerine düşülüp onlarca savcı, yüzlerce emniyet mensubu görevden el çektirildi.

Hatay da tır dolusu silah yakalanmasına rağmen, vali, mitçilere ait diye tır’ın aranmasına izin vermiyor. Anlayacağınız, Genel kurmay’ın kozmik odasına girilip arama yapılıyor ama, bu tır aranmaktan muaf tutuluyor!

İşte size üç çelişkili cevap:

Efkan Ala, -Tır daki malzemeler, gıda maddesi ve Suriye Türkmenlerine gidiyor.

Suriye Türkmenleri meclis başkan yardımcısı: -Hayır bize gıda yardımı getiren bir tır olmadı.

Gümrük bakanı Hayati Yazıcı: -Sözü edilen tır’ın bizim kayıtlarımıza göre gümrük kapılarından çıkışı gözükmüyor.

Peki ama diyelim ki tır, mitçilerin kontrolünde. Valinin dediği gibi mit, başbakan’a bağlı.

Mitçiler hiç hata yapmaz mı? Bunların denetimini kim, nasıl ne şekilde yapacak?

 

 

Hz. Peygamber (S.A.S.)’e İtaat

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dünyaya teşrifleri olan Mevlid Kandili dolayısıyla O’na itaatin ve bizlere bırakmış olduğu iki önemli emanet (Kur’an ve Sünnet)ten biri olan sünnetine bağlılığın öneminden bahsetmek istiyorum.

Sünnet; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir konu hakkındaki sözlü açıklamaları, ortaya koyduğu davranışları yahut Hz. Peygamber (s.a.s.)’in güzel gördüğü ve onayladığı davranışlardır. Kısaca sünnet; Kur’an’ın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatında uygulanmış şeklidir. Nitekim Hz. Aişe Validemiz (r.anha), Efendimizin ahlâkını soranlara, O’nun ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu söylemiştir. (Müslim, Müsafirun, 139)

Dini hükümler içinde Kur’an’dan sonra gelen ikinci ana kaynak olan sünnet, Kur’an-ı Kerim’i açıklamaktadır. Bununla beraber zaten aslı Kur’an’da var olan hükümleri tamamladığı gibi Kur’an’da hiç bulunmayan müstakil hükümler de koyar. Bundan dolayı Kur’an’da açıkça yer almayan hükümler için sahih sünnete müracaat edilir. Fakat sünnet ile Kur’an arasında hiçbir zaman aykırılık olamaz; çünkü haramı, helalı belirleme konusunda Kur’an ile sünnet arasında fark yoktur.

Kur’an-ı Kerim’de inananlara Allah’a itaat ve Peygambere itaat etmeleri emredilmektedir. Bu bakımdan Kur’an’da yirmi kadar ayette Allah ve Peygambere itaat etmenin birlikte zikredilmiş olması anlamlıdır.

“Allah’a itaat” ile yetinilmeyip “Peygambere itaatin” ayrı olarak zikredilmesi Peygambere itaatin, “Kur’an’dan ibaret olan vahyin tebliğine uymaktan ibaret olmadığını, prensip olarak Peygamberin bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının yerine getirilmesini içerdiğini ifade eder. Çünkü Allah’a ve Peygamberine itaati birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü her ikisinin de emrettiği şeyler aynıdır. Allah’a itaat eden Peygambere, Peygambere itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur. Şu ayet ve hadisler bunun açık delilidir: “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”  (Nisâ, 4/80) “Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur,  kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.” (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmare, 32-33) [İsmail Karagöz, İlahî Çağrı, Sh. 218)]

Kur’an-ı Kerim’de; “O halde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin” (Enfâl, 8/1) buyrularak, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaatin mü’min olmanın bir gereği olduğu vurgulanmaktadır. Başka bir ayette ise, mü’minlerin özellikleri arasında Peygambere itaat etmeleri de sayılmaktadır. (Tevbe, 9/71)

Allah’ı sevmenin gereği olan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaat ve O’nun sünnetine uymak aynı zamanda mü’minler için Allah’ın sevgisini kazanma ve günahlardan arınma sebebidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 3/31-32)  Yine Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin” (Âl-i İmrân, 3/132) buyrulmuş, ayrıca Peygambere itaatin kurtuluş vesilesi olduğu bildirilmiştir. (Ahzâb, 33/71; Nûr, 24/52)

Allah’a ve Peygamberine itaat edenlere cennete girecekleri ve orada peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacakları vadedilmiştir: “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu elem dolu bir azaba uğratır.” (Fetih, 48/17)  “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisâ, 4/69﴿

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de “Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler ise cenneti istememiş demektir” (Buharî, İ’tisâm, 2; Ahmed, II, 361) buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de Allah’a ve Peygamberine karşı gelerek itaatten yüz çevirenlerin ahirette hüsrana uğrayacakları bildirilmektedir: “Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve onun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisâ, 4/14) “O kıyamet günü, Allah’ı inkar edip Peygamber’e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah’tan hiçbir söz gizleyemezler.” (Nisâ, 4/42)

Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaatin ve O’na isyandan kaçınmanın ve sünnetine uymanın önemi belirtildiği gibi bu itaatin nasıl olacağı da şöyle açıklanmaktadır: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.”  (Haşr, 59/7) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaat; O’nun emir ve yasaklarına, tavsiyelerine uymak, getirdiği hükümleri tereddütsüz kabul etmek, O’nun yaşayış tarzını, güzel ahlâkını örnek almak demektir.

Allah Resûlü (s.a.s.), “Size iki şey bıraktım. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim” (Ebu Davûd, Sünnet, 5; Tirmizî, Menâkıb, 31) buyurarak bizlere Kur’an-ı Kerim ile birlikte sünnetine uymamızı, bu iki kaynağı hayatımıza rehber edinmemizi tavsiye etmişlerdir.

Görüldüğü üzere İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur’an ile sünnet birbirinden ayrılmaz bir bütün halindedir. Resûlüne itaati bizzat Yüce Allah emretmekte, O’na itaati kendisine itaat olarak kabul etmektedir. Efendimize itaat edilmeksizin Allah’a itaat söz konusu olamaz. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine uymayı gereksiz görmek ve sadece Kur’an ile yetinmek mümkün değildir, böyle bir din anlayışı eksik ve noksan olur. Böyle bir anlayış, tutum ve davranış bir mü’mine asla yakışmaz.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu gibi yanlışlıklara düşmememiz konusunda asırlar öncesinden mucizevî bir ikazda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: “Haberiniz olsun ki, bana Kur’an ve onunla birlikte bir benzeri daha verildi. Dikkatli olun ki, koltuğu üzerindeki karnı tok bir adamın, “Size şu Kur’an yeter, onda helal olarak bulduğunuzu helal bilin, haram olarak bulduğunuzu da haram bilin” diye konuşması oldukça yakındır.” (Ebu Davûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlim, 10)

Allah ve Resûlüne itaatin tam olması, yani gönülde hiçbir tereddüt olmadan içten gelen bir teslimiyetle olması gerekmektedir. Kur’an ve sünnette açıkça emredilen veya yasaklanan şeyler karşısında mü’minlerin “İşittik ve itaat ettik” (Nûr, 24/51) demekten başka seçeneği yoktur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzâb, 33/36)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in her söz ve davranışı ilahî vahye dayanmaktadır. O’nun Hakk’ın rızasına uygun düşmeyen bir söz söylemesi, bir davranış içinde olması veya Kur’an hükümlerine aykırı hüküm vermesi beklenemez. Zira Yüce Allah, Peygamber Efendimizi insanlığa hidayet rehberi olarak seçmiş, O’nun ahlâkını yüceltmiş, kutlu elçisinin hiçbir zaman sapıklığa düşmeyeceğini ve nefis arzusu ile konuşmayacağını bildirmiştir. (Necm, 53/3)

Yine Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hükümlerine içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe hiç kimsenin iman etmiş olamayacağını (Nisâ, 4/65) ve O’nun emirlerine muhalefet edenlerin dünyada çeşitli belalara maruz kalacakları, ahirette ise elem dolu bir azaba uğrayacakları haber verilmiştir. (Nûr, 24/63)

Sahabe-i kiram Peygamber Efendimize itaatte kusur etmemişler,  her bir emrine “Anam, babam sana feda olsun Ya Resûlallah!” diyerek boyun eğmişler ve sünnetlerine titizlikle uymuşlardır. Bu hususta birbirlerine telkin ve tavsiyelerde bulunmuşlar, gerektiğinde ikazda bulunmuşlar, ama O’nun sünnetinden ayrılma noktasında zerre miktarı taviz vermemişlerdir.  Böylece Yüce Allah tarafından seçilip gönderilen O en güzel insanın ahlâkıyla ahlaklanıp dünyanın en bahtiyar insanları olmuşlardır.

Bizler de, kurtuluşumuzun yegâne reçetesinin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e uymak olduğunun şuuruna varmalı, O’na itaati Allah’a itaat bilmeli, O’nun yolundan/sünnetinden asla ayrılmamalıyız. O’na olan sevgi ve bağlılığımızı yeni baştan gözden geçirmeli, Efendimizin güzel ahlâkını kendimize örnek alarak hayatımızın her anına yansıtmalıyız.

Not: 12 Ocak Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece sevgili Peygamberimizin doğumuyla dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’dir.  Bu mübarek Mevlid Kandili’nin Rahmet Elçisi Efendimiz (s.a.s.)’in daha iyi tanınıp anlaşılmasına, O’na olan sevgi ve bağlılığımızın artmasına vesile olmasını; bu gecenin ülkemize, İslam âlemine ve tüm insanlığa huzur ve barış getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz eder, bütün din kardeşlerimizin Mevlid Kandillerini tebrik ederim.

Şehitlerimiz Boşuna Ölmediler

1984’den beri kahraman polisimiz, şanlı askerimiz ve fedâkâr korucularımız, hunharca şehit edilmişler ve hâlen de edilmektedirler.

Tabii, bu arada zâlimce ve haksız yere öldürülen mâsum sivil halkımız da, asrın terör vahşetinin fecî kurbanlarından.

Görünen o ki,  -bitme noktasına gelmesine rağmen-  maalesef, az da olsa, şehit vermemiz devam edecek gibi. Nitekim ediyor.

Şehit anaları, şehit babaları, şehit gelinleri ve şehit çocukları! Müsterih ve rahat olunuz.

Şehit olmuş yiğit çocuklarınız, şehit olmuş yiğit eşleriniz, şehit olmuş yiğit babalarınız boşuna ölmediler. Toprağın kara bağrına boşuna gömülmediler.

Ancak sizlerin, bizlerin, hepimiz için, “Bir Gül bahçesine girercesine.” Toprağın kara bağrına girdiler.

Şehitlerimiz, şehadet şerbetini boşuna içmediler.

Ancak, Şanlı Al Bayrak dalgalansın; gölgesinde Şanlı Millet emniyet ve huzur, sulh ve sükûn içinde yaşasınlar diye şehadet şerbetini içtiler.

Şayet onlar, bu Kutsal Vatan uğrunda, Al Bayrak yolunda, al kanlarını akıtmamış olsaydılar:

Doğu ve Güneydoğu’da yolculuk yapanlar; şoförün her frene basış ve duruşunda:”Acaba, yine teröristler mi durdurdu?” diye endîşe edecek.

Yoldaki her karartı karşısında: ” Yine teröristler mi?” diye kaygılanacak.

Sokakta yürürken, hep tedirgin olacak.

Vâsıtaya her binişinde tereddütler içinde bulunacak.

Bilhassa, askerlik çağı gelmiş çocuklarını, kara yoluyla göndermekten kaçınacak.

Borç harç bulup buluşturup, bütün imkânsızlığına rağmen, gidip gelmelerini, ancak uçakla sağlamak zorunda kalacaktı. Nitekim kaldı!

Eğer onlar, bu güzel ve eşsiz vatan uğrunda, tatlı canlarını, fîsebîlillah selsebîl etmeseydiler.

Halk; akşamları, Güneş batar batmaz, apar topar ve bir an evvel evlerine can atmayı,kâr üstüne kâr bilecekti.

Güneş batar batmaz, kepenkleri indiren esnaf; yine koşar adımlarla evin yolunu tutacak; evlerine kapağı atar atmaz, hemen perdeleri çekecek; dışa karşı artık kör, sağır ve dilsiz olmayı canına minnet bilecekti.

Akşam olur olmaz; sokakları yine boş, tenha ve ıssız bir şekilde, in cin top oynar bir vaziyette bırakmış olacaktı.

Ne hazindir ki, şâirin:

“Tesellîden nasîbim yok; hazan ağlar baharımda
Bugün hânümânsız bir serseriyim öz diyarımda!”

Dediği gibi halk; acı duygular içinde, Doğu’dan Batı’ya, binbir endîşe ve tereddütle yolculuk ederken; …şehrine gelince derin bir nefes alır; sanki yabancı bir diyardan öz memleketine ulaşmışcasına bir rahatlık hissederdi.

Şayet Bedr’in Arslanları gibi şanlı şehitlerimiz olmasaydı; düşmanı sevindiren  -varsa-

dostu ağlatan, bu içler acısı durum sürüp giderdi.

30

Evet, bu satırların yazarı, 1977  – 1999  yıllarını, Diyarbakır – Erzurum – Van üçgeninde geçirmiş olmasından ötürü; ancak çok azını yazabildiği hâdise ve olayları; binlerce mağdur  yöre halkıyla birlikte bizzâtiliklerine kadar hissetmiş ve yaşamıştır.

Bundan dolayı, şanlı şehitlerimizin boşuna ölmediklerinin tam bir bilinci içindedir.

Şehir içinde bile, geceleyin evin kapısında duyulan bir tıkırtıdan: “Acaba terörist olabilir mi?” diye heyecanlandığımız anlar çok olmuştur.

Allah, bu millete öyle günleri bir daha göstermesin. İşte bu günleri o şehitlere borçluyuz.

Neylersin ki:

“Bayrakları Bayrak yapan üstündeki kandır,

Toprak; eğer uğrunda ölen varsa Vatan’dır.”

Evet, vatanımızın vatan oluşu, şehitlerimiz sayesindedir.

Gerçekten şâirin:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır.”

Dediği gibi, şehitlerimiz, bu vatanın gerçek sahipleri olduklarını kanlarıyla tescîl ettirmişler; şehadetleriyle kabul ettirmişlerdir.

Velhâsıl, şehitlerimiz, iç-dış düşmanlarımızın isteklerini kursaklarında bırakmakla; şehit oluşlarının karşılıklarını fazlasıyla aldılar. Asla boşuna ölmediler.

Vatan ayaktaysa, Bayrak dalgalanıyorsa, işler yolundaysa; demek ki onlar boşuna ölmediler. Beyhûde yere şehit olmadılar.

Bütün şehit yakınları müsterih olsunlar.

Şehitlerimiz, hakkıyla vazîfelerini yaptılar. Vatana canlarıyla göğüs gerdiler. “Bir Gül bahçesine girercesine.” Toprağın kara bağrına girdiler.

Ne mutlu o şehitlere.

Ne mutlu siz şehit yakınlarına.

Ne mutlu böylesine fertlere sahip olan Türk Milleti’ne.

Azîz Şehitlerimiz!

Vatan size minnettardır.

Bugün varsak, yaşıyorsak; önce Allah, sonra sizlerin sayesinde varız, yaşıyoruz ve inşâllah Kıyamet’e kadar da yine yaşıyor olacağız.

Ey mübârek ve şanlı şehitlerimiz:

Olmadı azîz canlarınız boşuna heder,

Sizlere kucağını açmış duruyor Peygamber.

 

31 – 34

Demokrasi ve Türkiye

Çağdaş dünyada kabul gören ve her geçen gün değeri ve içeriği geliştirilen yönetim, DEMOKRASİ‘dir. Demokrasi, ‘çoğunluk yönetimi’ veya ‘ halk idaresi’ olarak tanımlanabilir.

Çoğunluk yönetimi olarak adlandırılan DEMOKRASİ, doğrudan temsili ve katılımcı olmak üzere sınıflandırılabilir. Ancak kalabalık insan gruplarını aynı anda bir araya toplamanın zorluğu yüzünden, doğrudan demokrasinin uygulanması zordur. Bu nedenle temsili ve katılımcı demokrasi bugün kabul gören, uygulanabilen biçimdir.

Türkiye Cumhuriyeti özellikle son senelerde geldiği durum itibariyle,Osmanlı Devleti’nin Sevr ile geldiğinden çok daha kötü durumdadır. Her ne kadar memleketin bazı bölgelerine düşman askerleri çıkarılmamış gibi görülüyorsa da, değişen zamanla birlikte savaş şekli değişmiştir. Değişen şartlar nedeniyle, ülkenin içinde bulunduğu ağır şartların, memleketi idare edenler ve yandaşları çeyrek aydınlar farkında değiller, hatta durumu güllük gülistanlık göstermek gayreti içindedirler.

Türkiye- AB ilişkileri gelişen durum itibariyle, Türkiye’nin ve Türk Milletinin başına bela olmuştur. Tarihin hiçbir döneminde Türk Milletinin onuruyla, şerefiyle bu kadar oynanmamış, ayaklar altına alınmamıştır. Sevr’in imzalandığı ve tatbike konulduğu dönemde,ülkede Mustafa Kemal ve arkadaşları, arkalarında duran bir millet vardı. Bu millet Büyük Türk Milleti idi ve içine AZINLIK kurdu henüz düşmemişti.

Bugün söze başlayan çok kimliklilikten, alt kimlikten, üst kimlikten dem vurarak bunların kültürel zenginliklerimiz olarak nitelendirmekteler. Düştükleri çukurun farkında bile değiller.Ülkede neler oluyor diyenlerinde sesleri kısılmıştır. Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır.  Ülkemizin bu badireden kurtulması için öncelikle Türk insanına ümit verilmesi gerekir.Milletimizin öncelikli ihtiyacı ‘ümit’tir. İnsanımızın yarın kaygısının ortadan kaldırılması gerekir. Bu ümidi, samimi, bilgili, cesur ve aşağıda sıralayacağımız ilkeleri benimsemiş kadrolar verebilir.

1-Devletlerin kuruluşları ve devamları uluslar arası anlaşmalara dayanır. Türkiye Cumhuriyeti’ni tescilleyen anlaşma ‘LOZAN ANTLAŞMASI‘dır.’ Lozan Anlaşması’nın tek kelimesinden bile taviz verilemez.

2-Türkiye Cumhuriyeti’nin vasıfları anayasamızda,

Demokratik

Laik

Hukuk

Sosyal

Devleti olarak belirlenmiştir. Bu vasıfların devamı konusunda kararlı olmaktan vazgeçilmez.

3-Türkiye Cumhuriyeti’nde sosyal – kültürel farklılıklar yaratılarak ayrılıkçı güçler yaratma gayretleri bütün hızıyla sürmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Lozan Anlaşması, ‘AZINLIKLARI’ belirlemiş ve anayasamızın 66. Maddesi ‘Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.’ İfadesi ile azınlık yaratma gayretlerini cevaplamıştır.

4-Demokratik bir ülkenin siyaseti, demokrasi temeli üzerine oturur. Her oyunun bir kuralı olduğu gibi, demokrasinin de kabul edilen evrensel kuralları vardır.

Demokrasilerde HÜRRİYET ORTAMI bir vazgeçilmezdir. Hürriyet, demokrasinin temel unsurlarındandır. Bu hürriyetleri,

•a.    Fikir hürriyeti

•b.    Vicdan hürriyeti

•c.     İfade (konuşma ) hürriyeti

•d.    Seçme hürriyeti

•e.    Seçilme hürriyeti

Olarak sıralamak mümkündür. Bunlardan birinin eksikliği, demokrasiyi tamamen ortadan kaldırır. Bunlar en temel insan hak ve özgürlükleridir, su gibi, hava gibi vazgeçilmezlerdir. Ancak bu hürriyetlerin, bazılarının hürriyetini kısmak ve ülkemizin üniter yapısını bozacak şekilde kullanmak mümkün değildir ve olmamalıdır.

5-Demokratik sistemlerde imtiyazlı kişi ve gruplar yoktur. Demokrasilerde DİKTATÖRLÜĞE yer yoktur. Demokrasiler için büyük tehlike olarak görülen diktatörlükler,

•a.    Aydın diktatörlüğü

•b.    Medya diktatörlüğü

•c.     Sermaye diktatörlüğü

•d.    İdeolojik diktatörlükler

şeklide toplumun bünyesinde ortaya çıkabilir. Bu arada seçilmiş diktatörleri unutmamak gerekir. Demokrasilerde SEÇİLMİŞDİKTATÖRLERE, o diktatörlerin yağcılarına, yalakalarına yer yoktur.

Demokrasilerin vazgeçilmezlerinden biri de SİVİL TOPLUMUN ÖRGÜTLERİ‘dir. Sivil toplumun, devlet müdahalesi dışında, birey ve grupların kendi alanlarını düzenlemelerini ihtiva eder. Sivil toplum demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından biridir. KATILIMCIDEMOKRASİ ancak sivil toplum örgütleri ile gerçekleşebilir. Sivil toplum örgütlerinin güçlü olmadığı toplumlarda, demokrasi gerçekleşmiş sayılmaz, gerçek demokrasiden söz edilemez. Karşımıza halk idaresi demek olan demokrasi yerine, HALKSIZ DEMOKRASİ diye yozlaşmış bir kavram ortaya çıkar. Bu durumda da, demokratik sistemler için çirkin bir kavram ‘VESAYET’ sözünden bahsedilmiş olunur ki, çağdaş insanlar bu kelimeyi duymak istemezler. Gelişmiş ve güçlü sivil toplum örgütleri, diktatörlükleri törpüler ve önler. Ancak bazı diktatörlerin himayesindeki sivil toplum örgütü görünümündeki menfaat gruplarının bu yapıyı yıktığını da göz ardı etmemek gerekir.

Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biride ‘ SİYASİ PARTİ’lerdir. Halk, iradesini idareye hakim kılmak için siyasi kadroları seçer. Oluşturulan bu siyasi kadrolar, siyasi partilerdir ki, halkın istek, ihtiyaç ve temayüllerine saygı duyarlar. Hem ferdi hürriyetlerin hiçbirinden taviz verilmez, hem de bir uzlaşma ortamında milletin birliği, beraberliği, dirliği, düzenliğine güç kazandırılır. Siyasi partilerde PARTİ İÇİ DEMOKRASİ bir vazgeçilmezdir. Parti içi demokrasinin olmayışı bölünmüşlük getirir.

Demokrasilerde EGEMENLİK halka aittir. Halk bu egemenlik hakkını doğrudan veya dolaylı olarak düşünce ve eylem özgürlüğü içinde kullanır. Demokrasinin tatbikatında çoğulculuk olmakla birlikte, esas olan ferttir. Siyasal çoğulculuk demek olan demokrasilerde HOŞGÖRÜ birçok meselenin çözümü için ilginç bir formül, öfke buzlarını eriten bir enerji, insanların gönül kapılarını açan sihirli bir formüldür.

Demokrasi, HUKUK DEVLETİ’nde yaşayabilir. Hukuk devleti gaye, demokrasi ise hukuk devletine ulaşılması için kullanılan ve tavsiye edilen bir vasıtadır. Kişi hak ve hürriyetlerinin düzenlenmesi anlamına gelen HUKUK DEVLETİ de temel demokrasi değeridir. Hukukun olmadığı yerde demokrasinin yaşaması mümkün değildir.

  • Demokrasi, SAMİMİYET ve CİDDİYET ister.
  • Demokraside DUYGUSALLIĞA yer yoktur.
  • Demokraside ŞEFFAFLIK önemlidir ve demokrasinin esasıdır.
  • Demokrasilerde ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERMEK yoktur.
  • Demokrasilerde ŞİDDET ve ŞİDDET YÖNTEMLERİNE yer yoktur.
  • Demokrasilerde KURTARICILARA yer yoktur.
  • Demokrasilerde çözümlere UZLAŞMA ile ulaşılır. Uzlaşmada TESLİMİYETİN yeri yoktur.
  • Demokrasilerde yoksulluğa, yolsuzluğa, vurguna, talana, yalana yer yoktur.

Demokrasilerde devlet idaresi ideolojilere göre değil, halkın istediğine göre, dünyanın şartlarına göre, kısaca BİLİMSEL YÖNTEMLERE göredir.

Demokrasilerde seçilmiş siyasetçiler, seçilmemiş bürokratlar üzerinde kontrole sahiptirler.

Demokrasi ekip işidir. Ancak ekip elemanlarının KİŞİLİĞİ önemlidir. Kişilikli insan maddeci değil, maneviyatçıdır. Kişilikli insan kabadayı değil, yiğittir. Kişilikli insan diktatör değil, hoşgörülüdür. Medeni cesareti tam, adaleti tamdır.

Demokrasi ile milliyetçilik eşdeğerdir. Milliyetçilik, kişinin milletine sevgi ve saygı hisleri ile bağlanmasıdır. Sevginin olduğu yerde kin, nefret yoktur. Akıl vardır, sabır vardır. Milliyetçinin mensubiyet hissi ile bağlı olduğu milleti için yapamayacağı hiçbir fedakarlık yoktur. Bu fedakarlık canından bile vazgeçebilmeyi kapsar. İnsanın uğruna canından bile vazgeçebileceği meselelerini halledememesi mümkün değildir. Demokraside,

  • Milletin desteği vardır.
  • Millet ile birliktelik vardır.
  • Milletin katılımı vardır.
  • Gaye milletin yararına davranmaktır.
  • Yönetimde milletin desteği ve oyu olacaktır.
  • Ülke milletin katılımı ile yönetilecektir.
  • Yapılan seçimlerle yönetimin yaptıkları değerlendirilecektir.
  • Uygulamaların milletin yararına olup olmadığı ortaya çıkacaktır.
  • Sorunlara çözüm, girişimler ve uygulamaları millet denetleyecektir.

Buradan çıkan sonuç ise, Türkiye’de demokrasi varsa, AB ile ilişkilerin her adımı halkın bilgisine ve oyuna sunulmalıdır.

 

 

6-Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vasıflarından biri de LAİKLİK‘tir. Anayasamızın 24. MaddesindeHerkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir’ denilmektedir. 14. Maddesi ise, bu hak ve hürriyetlerin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacağını belirtmektedir.

Türk milletinin inanç sisteminde, örfünde ve anayasasında, tartışılmaz, her şeyin üstündeki kavram ‘Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüdür’. Bu nedenle öyle bir laiklik tanımı yapılmalıdır ki, yapılan tanım,

  • Uluslar arası değer hükümlerine ters düşmemelidir.
  • Milletin örf ve adetlerine uygun olmalıdır.
  • Milletin inanç sistemine saygılı olmalıdır.
  • Fen ve sosyal bilimlerin ilke ve metotları ile uzlaşmalıdır.

7-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, anayasasına göre ‘SOSYAL DEVLET’tir. Sosyal devlet, devletin birçok sosyal ve ekonomik faaliyetlerini de yüklenen devlettir.

Sosyal faaliyetlerin sosyal yapıyı, kültürel değerleri, sosyal değişmeleri içermesi nedeniyle, sosyal devletin manevi tarafı; ekonomik faaliyetlerin SOSYAL GÜVENLİK, SOSYAL ADALET, SOSYAL REFAH’ı içermesi nedeniyle, sosyal devletin maddi tarafı ortaya çıkar.

Sosyal güvenlik hakkı, insanların temel hak ve hürriyetlerindendir. Bu temel hak anayasamızın 60. Maddesinde ‘ Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.’ Şeklinde ifadesini bulmuştur.

8-Hukuk devleti sıfatını kabul etmiş devlet, kişi hak ve özgürlüklerini sistemleştirmiş, bunları teminat altına almış devlettir.

9-Kıbrıs meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel meselesidir. Londra ve Zürih anlaşmalarından taviz verilemez.

10-Kerkük ve Musul, Misak-ı- Milli sınırları içerisindedir. Türkiye’nin bu konuda kırmızı çizgilerinden taviz verilemez.

11-Batı Trakya, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler, Türkiye’nin hassas meseleleridir.

12AB ile ilişkiler, artık kangrenleşmiş, devletimizin varlık- yokluk meselesi haline gelmiştir. Bu kapsamda;

  • Kıbrıs
  • Ege
  • Patrikhane ve Ruhban Okulu
  • Ermeni Soykırım İddiaları
  • Azınlıklar

meseleleri Türkiye’nin aleyhine olmak üzere kullanılmaktadır. 40 Yıllık tecrübeden sonra artık ‘AB‘ye HAYIR‘ denilebilmelidir. Bu işin onurlusu olmayacağı anlaşılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği hedef, batı medeniyeti değil, ÇAĞDAŞ UYGARLIK’tır.

HER ŞEY HALKIMIZIN MUTLULUĞU, GELECEK KAYGISININ OLMAMASI, DEVLETİMİZİN ÜLKESİ VE MİLLETİ İLE BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ İÇİN VE ‘HALK İÇİN, HALKLA BERABER’

Türk’ün Terbiyesi, Dil Zevki ve Zekası

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu; Türk insanının edepli, sıkılgan ve utangaç olduğunu belirtir. Ayrıca ‘utangaçlığın, ruhî bir zaaf değil, insana; kendini kontrol etme imkânı sağlayan bir psikolojik mekanizma‘ olduğunu açıklar. (1)

Türkler bu hasletlerini, dillerine-yazılarına-mektuplarına da yansıtmışlardır. Yansımanın en güzel örneğini, Merkez Valisi Murat Yıldırım’ın her satırı mısrâ’-i berceste (2) kabilinden incilerle dolu kitabından (3) okuyalım:

Eski zamanlarda Anadolu’nun ücra köşelerinde bir köyde yaşayan fakir bir ailenin tek çocuğu Mehmet büyümüş ve evlilik çağına gelmiş. Babası ‘zamanı geldi ‘ diyerek oğlunu örf ve âdete göre sâde bir düğünle evlendirmiş.  

Düğünden kısa bir süre sonra bizim Mehmet askere gider. Aradan birkaç ay geçtikten sonra eşinin hâmile olup olmadığını merak eder. O zamanın anlayışına göre böyle konuları doğrudan sormanın ayıp karşılandığını çok iyi bilmektedir. Alır eline kalemi başlar er mektubunu yazmaya… Mektubunu şöyle bitirir:

Yürü mektubum yürü      
Şerri, hayra yor da gel
Bir iken iki olduk
Üç olduk mu? Sor da gel.

Mektubu alan uyanık baba hiç geri kalır mı? O da asker oğluna şiirle cevap vermiş:

Oğlum Memet, 
Mektubun güzel mektup 
Böyle mektup yine yaz.
Tarlan ürün vermedi
İzinle gelince yeniden kaz!

Diyerek durumu gayet ince biçimde özetlemiş.

Babasının dizelerini okuyan asker Mehmet, soluğu bölük komutanının odasında almış. Durumu anlatıp utana sıkıla mektubu göstermiş. Tecrübeli ve babacan komutan; ‘Peki oğlum Mehmet! Köyüne git tarlanı yeniden kaz ve ek. Sana bir hafta izin verdim‘ demiş. Sevincinden uçan Mehmet izni koparıp memleketine gitmiş. İzni bitince kıtasına dönmüş. Döndükten bir müddet sonra almış eline kalemi ,babasına aynı dizelerle aynı soruyu soran mektubunu yazmış.

Mektubu alan babası;

Oğlum Memet   
Mektubun güzel mektup   
Fakat böyle mektup yazma    
Tarlan buğday- başak oldu
İzinle gelip artık kazma

Diye cevap verince, asker Mehmet bir oğlan babası olacağını anlamış.

*

Bu gün Anadolu’muzda hâlen erkek çocuklar buğdaya, kız çocukları da arpaya benzetilirler. Erkek çocuğa ‘buğday‘, kız çocuğa ise ‘arpa‘ derler. 

—————————–

(1)TÜRK MİLLÎ KÜLTÜRÜ: Ötüken Neşriyat. 16. Basım. İstanbul, 1997. Sayfa 347           
(2)mısrâ’-i berceste: Bir şiirin en güzel mısraı
(3)Güncel Yorumlarla DERS ALDIĞIM KISSALAR: Kendi yayını. İstanbul, 2010