25.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 922

Kara Fatma (1857 – 1955)

Balkan Harbinden İstiklal Harbine, Erzurum’dan Bolu’ya, İzmit’ten Bursa’ya elinde mavzer; hem erkek, hem kadın askerlere kumandanlık eden, üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen bir kadın kahraman!

Asıl adı; Fatma Seher Hanım.

Erzurumlu bir anne babanın evladı.

O yıllarda bir kız çocuğu nasıl yetiştiriliyorsa, o da öyle yetiştirildi.

Savaş yıllarıdır. Kadınlar kocalarını ve evlatlarını cepheye gönderir. Kara Fatma’da, diğer Anadolu kadınları gibi bu ayrılığı yaşar.

Kara Fatma, yarinden ayrılır ayrılmasına ama bu ayrılık çok üzün sürmez. Balkan Harbi’ne tayin olan kocasına o da eşlik eder.

Bulgar işgalindeki Edirne civarında bir yere yerleşir. Edirne müdafaasında yer alan, Erzurumlu Şükrü Paşa komutasındaki askerlerin açlıktan ağaç kabuğu yediğine yakinen şahit olur.

Kendisi de orada vazifeli bir askerin eşi olduğu için, yokluktan ağaç kabuğu ile karnını doyurmaya çalışanlardandır.

Edirne’den sonra Sarıkamış cephesine görevlendirilir eşi. Bu bölgenin de hüznünü iliklerine kadar hisseder ve yaşar. Zira eşini Sarıkamış’ta kaybeder. İşte,bu acı günleri yaşayan Kara Fatma daha da bilenmiş olarak savaş meydanlarındadır.

-Sloganı kısa ve özdür!

-“Kadın erkek yok, İstiklal mücadelesi var.”

-Kendine bir müfreze oluşturur, kendi gibi cesur olan diğer Anadolu kadınlarını da bu guruba dahil eder. Kurduğu bu Milli Mücadele çetesinin içinde 10’a yakın kadın ile oğlu Seyfettin’de yer alır.

-Ancak, Kara Fatma’nın oluşturduğu Milli Mücadele çetesinin, düzenli ordunun yanında savaşa katılabilmesi için izin gereklidir.

-Bu izni de ancak Mustafa Kemal Paşa verebilirdi.

Bu izni almak için, Kara Fatma Sivas’a kadar gider. Kongre salonunda Paşayla buluşur. Kendini tanıtır ve derdini anlatır. Paşa çok memnun kalmıştır. Paşa Kara Fatma’ya sorular sorar. Ata binip binmediğini, silah kullanıp kullanmadığını vs. Fatma Seher bu sorulara olumlu cevap verince, paşa gözü pekliğinden ve cesaretinden dolayı bu gözüpek kadına “Kara” lakabını takar. İsim takmakla kalmaz, istediği görevi de kendisine verir. Artık Fatma Seher, isim olarak Kara Fatma olmuştur ve kendisine de teğmenlik rütbesi verilmiştir.

Kara Fatma’nın kadın-erkek İstiklal harbinde 300 kişilik bir orduyu idare ettiği anlar bile olmuştur.

Sakarya ve Başkomutanlık meydan muharebelerinde bulunmuştur. Bazen yaya, bazen atlı, bazen cephane taşıyıcı, bazen de savaş ortamında bir teğmen olarak kahramanca görevini yerine getirmiştir.

Kara Fatma, bu görevlerinden dolayı, Kuva-i Milliye’nin baş kadın kahramanı olarak efsaneleşir. Mavzeri ve Beyaz atıyla dilden dile dolaşan bu ufak tefek boylu kadın, gün gelir İstiklal madalyasının sahibi de olur.

Bu efsane kadın o çetin günlerde askerlere moral olmuş yeri geldiğinde askerlere analık da yapmıştır.

Dolayısıyla, hem Türk dünyasında hem de dış dünyada tanınmıştır.

The New York Times gazetesinin, 23 Nisan 1922’de “Türklerin Kadın Üsteğmeni” başlığı ile Kara Fatma’ya yer verdiğini görüyoruz.

1922’den 1950’li yıllara kadar muhtelif gazetelere konu olmuş, kartpostallarda yer almış milli mücadele kahramanı Kara Fatma, son yıllarda maalesef unutulur ve sıkıntılı bir hayat yaşar.

Savaş sonrası İstanbul Kasımpaşa’da yaşayan Fatma Anamız, devletin kendine bağladığı maaşını da Kızılay’a bağışlamıştır. Hem de ihtiyacı olmasına rağmen…

Kız kardeşinin çocukları ve evlat edindiği yeğenleriyle mütevazı bir hayat yaşar.

Açlıkla karşı karşıya kaldığı, Darülaceze’den yardım istediği anlarda olmuştur. 1955 yılında baki hayata gitmek üzere Dünya’dan ayrılan bu efsane Ana’nın, mezarının nerede olduğunun bilinmemesi de acı bir gerçektir.

Kabrinin nerede olduğunun bilinmemesini de, o günün yetkili ve ilgililerinin, vefasızlığı ve duyarsızlığı olarak görüyoruz ve de üzülüyoruz.

Biz de ruhuna en azından bir Fatiha göndermeyi borç biliyor ve Allah gani gani rahmet eylesin diyoruz.

                                              

Kavgadayız

 

Bu ülkeyi soyanlarla, bölüp parçalayanlarla,
İhanete göz yumup da,bu vatanı satanlarla, 
Bayrağımı yırtanlarla,Türk’e kefen biçenlerle,
Pısırıkça yatanlarla,duysun herkes kavgadayız…

Hırsızın dinlisi olmaz,hırsızları tutanlarla,
Soyguncuyu,vurguncuyu tutup da koruyanlarla,
Türk’ün Milliyetçiliğini, ayak altı edenlerle, 
Türk,Atatürk düşmanları sizlerle biz kavgadayız…

Vergime el uzatanla, yetim hakkı yiyenlerle,
Bu devletin parasını,kutularla soyanlarla,
Bu soygunu izleyip de,hala yandaş olanlarla,
Hala Ömer’den dem vuran,hırsızlarla kavgadayız…

Yani yeter demeyip de, güce güç katmayanlarla,
Kendisini birşey sanıp, kenar köşe kaçanlarla,
Ben eskiden kahramandım, deyip bizi satanlarla,
Şahidimiz yer ile gök, hainlerle kavgadayız…

 

 

Meşruiyet!..

 

“Demokratik Bir Hukuk Devleti”nde, siyasal iktidarın Meşruiyeti diye bir kavram vardır.

Yani; siyasi iktidar, o ülkede var olan Anayasal ve Yasal kurallara göre hareket edecektir.

Demokrat Parti’nin en büyük günahı, “Meclis Tahkikat Komisyonu” kurarak, YARGI’nın alanına tecavüzdür!

17 Aralık 2013’den önce de biliniyordu ama “kanıtlamak” zordu;  AKP iktidarı bir “Cemaat” ile paylaşıyordu.

Bu tarihten sonra, açıkça anlaşıldı ki; “AKP, iktidarı bir Cemaatle paylaşıyormuş!”

Bunu bizatihi Başbakan da söyledi; Cemaatin, Emniyet ve Yargı’da örgütlendiğini, belirli yönetsel görevlerin “paylaşıldığını” açıkladı!

Bunu, uzun yıllar önce rahmetli Uğur MUMCU da söylemişti;

“Onlar, bir gün savcı olacak, yargıç olacak, kaymakam, vali olacak” demişti!..

Dedikleri olmuş!

Şimdi, “akıl, mantık, insaf ve öncelikle de YASALARA ve HUKUK DEVLETİ kurallarına bakarak düşünelim;

– Cemaat, nasıl bir örgüttür?

Bir “dernek” mi? “Siyasi parti” mi? “Mesleki grup” mu? Yöneticileri belli mi?  Amaçları, ilkeleri yazılı mı? Hangi yasaya tabi? Bir TÜZÜĞÜ var mı? HAYIR!

– Peki, “yasal olmayan bir örgüt” nasıl olur da DEVLET organlarını paylaşır?

– Emniyette, Yargı’da, İdarede ve diğer kamu hizmetlerinde cemaat mensuplarına görev veren, yani; “iktidarı paylaşan” AKP iktidarının yaptıkları yasal mı? MEŞRU MU?

İktidarı, “yasal olmayan ve hesap vermeyen” bir örgütle paylaşan bir siyasi iktidarın MEŞRUİYETİ kalır mı?

 

 

 

Bir Yıl Önce Yazmıştım-1

 

(Erdoğan Küresel Liderlik İstiyor. 21.01.2013)

Okuduğu şiir ve Pınarhisar Cezaevi sürecinin içeride ve dışarıda sağladığı tanınırlık rekorunu, 2008 yılında Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı ŞimonPerez’e; “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz, İsrail haydut devlet” dediği“Olmaz! Oneminute” çıkışıyla kırdı. Buradan aldığı iç ve dış destekler sayesinde iktidarını bütün bürokratik ortaklardan temizledi ve kudretinin zirvesine ulaştı. (…)

Davos’un getirisi Başbakanın değişim sürecinin başlangıcı oldu. Dışarıda birilerine posta koyup içeridekileri mest etme yöntemine daha sonraları sık sık sık başvuracaktı.

Nasıl başvurmasın? Sadece Türkiye’de değil; Mısır, Libya, Tunus, Bahreyn’den Katar’a kadar cümle İslam âleminde sokaklara dökülen taraftarları oluşmuştu. İlahi kanunlar boşluğu kabul etmiyordu ve İslam âlemi lidersizdi, ezikti, itilmişti, horlanmıştı… Bu haliyle Erdoğan’a adeta gel gel diye el ediyordu. (…) O da kendini tutamadı ve bu tür çıkışlarını sürdürdü.

Davos’tan iki yıl sonra Nisan 2011’de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde; “biz ve siz”, “İslam ve Haçlı” ekseninde yaptığı konuşmanın sonunda “tutuklu gazeteciler” hakkında görüş beyan eden Fransız parlamentere; ‘Türkiye’ye Fransız kaldığı’, %10 barajını düşürecek misiniz sorusuna ise‘bunu yaparken size soracak değiliz’ manasındaki çıkışlarıyla yine dünya gündeminin bir numarası olmayı başaracaktı.

8 Kasım 2012 tarihinde yapılan 5. Bali Konferansındaki konuşmasında Başbakan Erdoğan; ‘Dünya 5 daimi üyenin iki dudağı arasına bırakılamaz. BM bütün insanlığın hakkını hukukunu koruyacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır’. Benzer şekilde; ‘IMF de kapsamlı bir reform sürecinden geçmelidir.’ Çıkışıyla BM ve IMF’i hizaya getirmekle kalmıyor, başta ABD olmak üzere Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’ya da meydan okuyordu.

Başbakan, klasik doğruları seslendirdiğinde, Türkiye’nin ve dünyanın her yerinden sesine ses verildiğini gördükçe; önüne konulan kürsülerden benzer şeyleri peş peşe söylemeye devam edecekti.

Tarih 18 Kasım 2012, yer Türkiye-Mısır iş formu, Başbakan kürsüde, İsrail’in Gazze saldırısına tepkilerini dile getiriyor:”Netanyahu’ya sesleniyorum, 2008 de değil 2012 yılındayız. Bilesin ki 2012’nin şartları 2008’in şartları gibi değil. Hesabını iyi yap!” İkazından sonra, BM’nin yapı ve işleyişini tenkit edecek, Obama ve Putin’den İsrail’i ateşkese ikna etmeleri için istekte bulunduğunu, Obama’nın ‘Hamas’a söyleyin roket atmayı durdursun’ dediğini açıklayacak ve Obama’ya öfkesini; ’Yahu! İsrail’in canı bu kadar kıymetli de Gazze’de yaşayanların kıymetsiz mi? Böyle bir adaletsizlik, böyle bir anlayış, böyle bir yaklaşım olabilir mi?’ şeklinde tepki vermekten kendini alamayacak ve bu tavrını; ‘işte mesele bunun karşısında dik durmak’ olarak açıklayacak ve hemen akabinde; ‘Arap Ligine sesleniyorum, sizin sesiniz ne zaman çıkacak?İslam İşbirliği Teşkilatına sesleniyorum, siz ne yapıyorsunuz’ cümleleriyle onların pasifliğini yüzlerine vuracak ‘bu iş böyle yürümez, bu kuruluşların da reforme edilmesi şart’ diyerek liderliğini konuşturacaktı.

Başbakanın bu sert açıklamalarına Obama, Tayland’da yaptığı konuşmada;“Filistin’i savunanlar anlamalıdır ki, yeryüzünde sınırlarının dışından atılan füzelerin vatandaşlarının üzerine yağmasını hoş görecek bir ülke yoktur’ cümleleriyle aynı tonda karşılık vermede gecikmeyecekti.

Seçmene selam kabilinden başlayan kitleler önünde posta koymanın dayanılmazlığı, devlet adamlığının sınırlarını zorlamaya devam etti ve Başbakan Erdoğan 21 Kasım 2012’de grupta yaptığı konuşmada Obama’nın bu çıkışını; ’Batıya sesleniyorum. Kimse İsrail savunma hakkını kullanıyor diyemez. İsrail Ortadoğu’da terör estiriyor. BM’nin adaletine inanmıyorum’ diye cevaplayacak ve bunun tenkit edilirliğine, ’başımıza bir iş gelecek diye tribünden mi izleyeceğiz, sesiz mi kalacağız?  Bu hususta bizim için üç yol var; ya elimizle ya dilimizle mücadele edeceğiz ya da kalbimizle buğuz edeceğiz’ diyerek Peygamberimizin öğüdüyle set çekecek. Başta ABD olmak üzere bütün Batı’yı; “Filistin’i boşaltıp İsrail’e teslim etmenin hesabı içinde olmakla” suçlamakla kalmayıp; ‘Bu gün onlara yarın bize, öleceksek adam gibi ölelim, böyle adalet olmaz’ diyerek kararlılık sergileyecekti.

Türkiye’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına verdiği tepkinin diplomasi dışı boyutundan rahatsız olan ABD yönetimi, bu rahatsızlığını Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla aynı gün hem Ankara’da ve hem de Washington’da Türk makamlarına sözlü olarak iletecek ve bu durumu ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Nuland; ’Türkiye’den gelen bazı aşırı derecedeki sert söylemleri hiç yararlı görmüyoruz ve bu çok ağır açıklamaların bazılarına katılmıyoruz. Bu görüşlerimizi Türk yetkililere net biçimde aktardık’ ifadesiyle dünya kamuoyuna duyuracaktı.

‘Bu tepkilerin nesinden rahatsız oldun’ diyenleriniz oluyordur elbet. Asla rahatsızlığım olamaz, bilakis gurur duyuyorum.  Hatta Başbakan, Netanyahu’nunhayalarına bir tekme, Obama’ya bir dirsek ve hele küçük Bush’a bir Osmanlı tokadı atsa, yüreğim yağ bağlar ama diplomaside bu usul usul değildir ve bu yüzden endişeliyim.

 

Çünkü Türkiye henüz bu noktada değil, elimizdeki tek parti Hükümeti uzun süren çalkantılı siyasi hayatımızda ender yakaladığımız bir fırsat, bu fırsatın kendi başımızı bağlayamazken gelin başı bağlamayı isteyen heveslerle sekteye uğratılmasına gönlüm razı olamaz. Üstelik yakın tarih benim endişelerimi haklı çıkarıyor. Mesela Menderes, ABD çıkarlarından önce Türkiye’nin çıkarları dediği için idam edilmedi mi? Demirel, milli politikaları oluşturduğu için başına gelmedik kalmadı. Kıbrıs barış harekâtı ve son hükümetteki ABD karşıtı tutumu Ecevit’i ne hale koydu. Özal’ı Türk Dünyası rüyası bitirmedi mi? İnönü, Johnson’un mektubuyla aldığı tehdide karşılık ‘o zaman dünya yeniden kurulur ve Türkiye o yenidünyadaki yerini alır’ dediği için bir daha iktidar yüzü görebildi mi? Parti başkanlığını bile koruyamadı. Türkeş, Başbakanlıktaki ABD bürosunu kapattığı ve daha sonra ‘Milli Ülkü’yü programladığı, Erbakan ABD’ye ‘sizi gidi kâfirler’ deyip D8’e öncülük ettiği, ABD’nin desteğiyle ihtilal üstüne ihtilal yapan generaller, ABD’ nin çıkarlarıyla ters düştüğü için olanları görüyorsunuz.

Kumpas Ya Da Zamanlaması Manidar

 

17 Aralık’ta başlayan “Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu” sonrası AKP cephesinden en çok duyduğumuz cümle bu: “Zamanlaması manidar.”

Yani hem 4 Bakanın hükümetten ayrılmasına yol açan ve hem de içlerinde bakan çocukları ile Halkbank Genel Müdürünün de bulunduğu şüphelilerin tutuklanmasına yol açan soruşturmanın (siyasi sonuç doğuracağı için) zamanlaması manidarmış!

Bu soruşturmadan başka hükümetin bu güne kadar görülmemiş bir pervasızlıkla yaptığı engellemelere maruz kalan ikinci büyük yolsuzluk operasyonun ucu da, Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan ile bizzat Başbakan’a ulaşmakta imiş. Her iki soruşturmanın maksadı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde R. Tayyip Erdoğan’ın seçilmesini engellemekmiş. Bu sebeple bu operasyonun zamanlaması da manidarmış!

AKP ve hükümet yandaşlarına öncelikle sormamız gereken soru şu: Önümüzde 30 Mart tarihinde yerel seçimler, Ağustos ayında Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Haziran 2015’de Milletvekili Genel Seçimleri var. Bu yolsuzluklar Cumhurbaşkanlığı veya genel seçimlerden önce ortaya çıksaydı, zamanlaması manidar olmaktan çıkacak mıydı?

Zamanlamanın manidar bulunmaması için, savcılar size göre ellerindeki delillere rağmen hangi vakte kadar soruşturmayı bekletmeliydi?

****************************************

SON YILLARIN ZAMANLAMASI MANİDAR BAZI OLAYLARI

Aşağıdaki olayları Yılmaz Özdil‘in “Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda” adlı kitabının sadece 2010-2012 bölümünden seçtim. Kitabın tamamını okuyunca 11 yıllık AKP döneminin, gerçekten “zamanlaması manidar” olan nice “tesadüflerle” dolu olduğunu görüyoruz.

A- KASET OPERASYONLARI: 12 Haziran 2011 seçimlerine bir sene kala, CHP Kurultayından 15 gün önce çıkan kaset sebebiyle Deniz Baykal’ın CHP Genel Başkanlığından ayrılması sağlandı. Baykal istifa açıklamasında “Pensilvanya”nın iyi niyetine inandığını söyledi. Daha sonra seçim arifesinde “kaset mağduru” 10 MHP yöneticisinin istifası gerçekleştirildi. Neticeleri ve zamanlaması itibarıyla şüphesiz manidardı.

Ama bugün Yolsuzluk Operasyonunun zamanlamasını manidar bulan hükümet bu komploları açıklığa kavuşturmak için bugüne kadar kılını bile kıpırdatmadı.

B- MAHKEME KARARLARI İLE TSK’YA OPERASYON: 2011 yılı Yüksek Askeri Şûra toplantısına bir hafta kala 28’i general 102 muvazzaf subay hakkında yakalama kararı çıktı. Balyoz davasında verilen bu ara kararın zamanlaması da manidardı. Çünkü yakalama kararı çıkarılan subayların neredeyse tamamı terfi listelerinde birinci sıradaydı.

Şûra’da Kuvvet Komutanlıklarının görüşüleceği gün, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmasına kesin gözüyle bakılan 1’inci Ordu Komutanı Hasan Iğsız “acil” koduyla Ergenekon’dan ifadeye çağrıldı. “Zamanlamasını manidar bulması” gereken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından veto edilen Hasan Iğsız emekli edilerek tasfiye edildi.

Necdet Özel, Jandarma Genel Komutanı yapıldı. Jandarma Genel Komutanı Atilla Işık istifa edince Necdet Özel’in ileride Genelkurmay Başkanlığı yolu kapanmış oluyordu ki, Balyoz Davasına bakan Mahkeme 102 subay hakkındaki tutuklama kararını kaldırdı. Böylece Necdet Özel’in ileride Genelkurmay Başkanı olabilmesi için gerekli atamalar yapılabildi. Bu arada Balyoz’da ismi geçen subayların terfisi durduruldu. Hükümetten bu Mahkeme kararlarının zamanlamasının manidar olduğuna dair bir yorum işitmedik.

2012 Yüksek Askeri Şura’sına 48 saat kala da Ege Ordu Komutanı, Genelkurmay İstihbarat Başkanı, Genelkurmay Adli Müşaviri ve E. Orgeneral Hasan Iğsız hakkında yakalama kararı çıkması da manidardı. Genelkurmay Başkanı ve 4 Kuvvet Komutanı istifa ettiler. Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel Genelkurmay Başkanı oluverdi.

Yalçın Akdoğan’ın “Ordu’ya KUMPAS kurdular” diye açıkladığı olaylardan bazıları bunlar olsa gerektir.

C- YARGIYA MÜDAHALELER: Aşağıda örneklerini verdiğim, yargılamalara müdahalelerin zamanlamasının manidar olup olmadığına siz karar veriniz.

a.     Balyoz Davası’nın başlamasına 48 saat kala davaya bakacak Mahkeme Başkanı HSYK tarafından görevden alındı. Bu Mahkeme Başkanı uzun tutukluluğa karşıydı, Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın tahliyesine karar vermişti. Onunla beraber Dursun Çiçek’in tahliyesine karar veren 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı da görevden alındı.

b.    Deniz Feneri‘nin Türkiye ayağını soruşturan Ankara’daki savcılarımız Frankfurt’a 853 gün sonra gelebilmişlerdi. Önce Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcılardan sorumlu olan iki Başsavcı Yardımcısı, sonra soruşturmayı yürüten 3 savcı HSYK tarafından görevden alındı. Yetmedi savcılar için dava açıldı, 11’er yıl ceza istendi.

c.     Ergenekon’dan tutuklu teğmenin cep telefonuna polisler tarafından terör örgütü üyelerine ait numaraların yüklendiği ortaya çıkmıştı. Hangi polisin yaptığı bile belli iken, teğmen bu “delil” sebebiyle 32 ay hapis yattı. Buna karşılık polislerin ifadesi iki sene sonra alındı, beş defa savcı değişti, yargılama uzadıkça uzadı.

d.    Hanefi Avcı, Emniyetteki Cemaat yapılanmasını anlattığı kitap yayımlandıktan bir ay sonra, “Devrimci Karargâh” adlı terör örgütüne yardım etmekten tutuklandı. 15 yıla mahkûm oldu. Ömrünü terör örgütleriyle mücadele ederek geçiren Avcı’ya isnat edilen suç ilginçti.

Aynı konuda “İmamın Ordusu” konulu bir kitabı yazdığı haberi çıkan Ahmet Şık‘ın tutuklanması ve basılmamış kitabının kopyalarının imha edilmesinin de “zamanlaması manidar” bulundu. Kimilerine göre “dokunan yanar” mesajı veriliyordu.

e.    Ergenekon Davasına bakan Mahkeme Başkanı Bolu’ya tayin edildi. Mahkeme Başkanı, Balbay ve Haberal’ın milletvekili olduklarını “kaçma şüphesi olamayacağı” gerekçesiyle tahliye edilmesi gerektiği görüşündeydi. Diğer iki hâkim ise tahliyelere karşıydı.

D- ATEŞKESLERİN ZAMANLAMASI: PKK’nın her seçimden önce “ateşkes” ilan etmesini “zamanlaması manidar” diye yorumlayan bir AKP’li gördünüz mü?

E- MUHALEFET BIRAKILMADI: Esasen bu “zamanlaması manidar” olaylar taa 2002’de başlamıştı. İsmail Cem yeni parti kuracakken Kemal Derviş‘in son anda desteğini çekmesiyle İsmail Cem bertaraf edilmişti. Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu‘nun ortaklığı esrarengiz bir katakulli sonucu tasfiye olmuştu. Cem Uzan yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı. Tuncay Özkan ve Doğu Perinçek Silivri’ye gönderilmişti. Muhsin Yazıcıoğlu‘nun helikopteri düşmüştü. Deniz Baykal‘ı kaset götürmüştü. MHP Genel Başkan Yardımcılarına da kaset operasyonu yapılmıştı. Böylece adeta muhalefette oy verecek parti kalmamıştı. Bu olayların oluş tarihlerine bakınca her birinin zamanlamasının çok manidar olduğu görülecektir.

F- SORUŞTURMALARIN ENGELLENMESİ DE MANİDAR:

Yolsuzluk soruşturmalarını etkisiz bırakmak için 17 Aralıktan bu yana başta Emniyet’te olmak üzere bürokrasideki toplu tayinler yapılmakta. Hükümet Adli Kolluk Yönetmeliği’ni değiştiremedi. Şimdi kuvvetler ayrılığını yok edecek şekilde HSYK’nın yapısını ve işleyişini değiştirmeye çalışmakta. Bu yapılanların da zamanlaması manidar bulunmakta.

Ne manaya geldiği ise kamuoyunda çok iyi anlaşılmaktadır.

 

 

Nerdesin

Çok uzadı bu geceler,bunaldım
Karanlığı kovan seher nerdesin
Kışlar bitmez oldu, çaresiz kaldım
Özlemle beklenen bahar nerdesin 

Bu bir ceza ise neyin cezası
Bu cezanın fazla oldu ezası
Uykuların gülümseten rüyası
Mutluluk ülkesi diyar nerdesin

Hangi Gruptayız

 

Rakamlar,  sayıları gösteren sembollerdir. Onluk sayı sistemini 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 oluşturmaktadır. Her bir rakam tek başına bir sayıdır. Ancak her sayı bir rakam değildir. Onluk sayıların dışındaki sayılar birden fazla rakamın beraber yazılmasıyla oluşur.

Örneğin 5 rakamı aynı zamanda bir sayıdır. 43 bir sayıdır ama rakam değildir, 4 ve 3 rakamlarından meydana gelmiş bir sayıdır.

Numeroloji uzmanları, evrendeki tüm olayların matematiksel bir düzen içerisinde gerçekleştiğini söylemektedirler. İnanç sistemlerinin yanı sıra tanınmış şöhretli ve tarihi  kişileri de kullanarak, ilgi çekici çok sayıda  rakamsal çözümlemeler üretmektedirler. Ancak hemen ifade etmek gerekir ki, aynı konuda aksine ve karşıt görüşlü  yorumcuların da değerlendirmelerine sıklıkla rastlanmaktadır.

Biraz da konu ile ilgilenenlerin hoşgörüsüne sığınarak magazinsel bir yaklaşımla rakamlarla ilgili bazı görüşleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Numeroloji ve astroloji uzmanları insanların, rakamların oluşturduğu kümelerden birine ait olduklarını varsaymaktadırlar. Onluk sayı sisteminden yani 1,2,3,4,5,6,7,8,9 rakamlarından her birinin (sıfır hariç) bir küme oluşturduğu iddia edilmektedir.

Hangi rakamın kümesinde olduğumuza gelince; Doğum tarihinizi gün ve ay olarak biliyorsanız, ait olduğunuz  kümeyi kolayca bulabiliyorsunuz.

Örneğin doğum tarihi; 19.6.1990 olan kişinin kod no’su; 1+9+6+1+9+9+0=35 buradan devamla 3+5=8’dir. Yani 8 nolu kümedir.

Bir başka örnek; doğum tarihi 8.5.1995 olursa; 8+5+1+9+9+5=37 ve devamında 3+7=10 buradan da 1+0=1’dir. Yani 1 nolu kümedir.

Konunun uzmanlarının doğum tarihlerini baz alma nedeni ise, insanların dünyaya gelmelerinin kendi iradelerinin dışında gerçekleşmesidir.

Peki  rakamların oluşturduğu kümelerin özellikleri nelerdir?

Uzmanlar uzun araştırmalar sonucu rakamların etkilerini belirlemişlerdir. Elbette bunlara uymayan istisnalar da gözardı edilmemelidir. Zaten bu bulgular her bir küme için sayfalar dolusu nitelikleri kapsamaktadır. Aşağıda bu olguları göz önünde tutarak  çok kısa özetlerle, söz konusu rakam kümeleri hakkında bilgiler verilmiştir.

Kümelerin etkilerinin olumlu ve olumsuz etkileri aşağıda gösterilmiştir.

1″ (Bir)

(+)

Lider, yaratıcı, orijinal, yönetme kabiliyeti yüksek, otoriter, tutumlu, dürüst, güvenilir ve emin kişiler olmalarıdır.

(-)

hatayı affetmemeleri, çevrelerini yormaları, hoşgörülerinin sınırlı olması, diktatörce hareket etmeye meyilli olmaları ve olumsuzluklara çabuk sinirlenmeleridir.

2″ (İki)

(+)

Kibar, zarif, nazik, uzlaşmacı, hoşgörülü, sadık, saygılı, iyi gözlemci ve politik  olmalarıdır.

(-)

Boş vermek, pasif kalmak, aşırı yumuşak olmak, melankolik görünmek ve zor karşısında sinmektir.

“3” (Üç)

(+)

Neşeli, çoşkulu, eğlenceli, iyi ve kötü gün dostu, içten seven, kıymet bilen, renkli, konuşkan, sezgileri güçlü olmalarıdır.

(-)

Yalnız kalmaktan korkar, konuşurken istemeden çok sık sürç ü lisan ederler ve üzülürler, eğlenirken dozu kaçırıp çevresini rahatsız edebilir, aldatılırlarsa hastalık derecesinde üzülürler.

“4” (Dört)

(+)

Disiplinli, düzenli, istatistikçi, metodlu, ciddi, vakur, ağırbaşlı, gerçekçi, tutumlu olmalarıdır.

(-)

Sıkıcı, ayrıntıcı, maddiyatçı, aşırı ciddiyetli, narsist ve megoloman görüntü vermeleridir.

“5” (Beş)

(+)

Aktif, özgür, değişimci, araştırmacı, meraklı, gösterişçi, bulunduğu her ortama uyabilen, çabuk samimi olan, öne çıkmayı seven  olarak sıralanabilir.

(-)

Aceleci, şüpheci, asabi, abartıcı, sık sık arkadaş değiştirmesi, çıkarcılık ve benmerkezcilik olarak söylenebilir.

“6” (Altı)

(+)

Yardım seven, şefkatli, insancıl, paylaşmayı seven, yakınlarına ve dostlarına düşkün, çok duyarlı, etrafına yardım eden, bonkör ve olağanüstü iyimser olmaktır.

(-)

Kolay kandırılabilir, saygısızlara son derece tepkili, çok çabuk kırılmak olarak sayılabilir.

“7” (Yedi)

(+)

Entellektüel, aydın, meraklı, okumayı-öğrenmeyi seven, analiz yetenekli, ağır başlı, ölçülü, yardımsever, iyimser ve anlayışlıdır. Yakınlarına ve sevdiklerine düşkün, saygılı ve sevecendir.

(-)

Aşırı eleştirici olmak, yalnızlık arzusu, kalabalık hoşnutsuzluğu, tesir altında kalmak, insanları iyi tanıyamamaktır.

“8” (Sekiz)

(+)

Dengeli, mert, onurlu, bağımsız, ön sezisi güçlü, hareketli, takipçi, dost ve arkadaş ilişkileri güçlüdür.

(-)

Asabi olmak, aşırı güven, acele karar verme, fazla iyilik ve yardımsever olmak.

“9” (Dokuz)

(+)

Hümanist, hoşgörülü, yardım sever, anlayışlı, saygılı, iyimser, yapıcı ve dost canlısı olmalarıdır.

(-)

Tepkisizlik, acele karar verme, insanları iyi tanımadan ilişki kurmak, yanlış anlaşılmak gibi özetlenebilir.

 

 

Savaş Baltaları Gömülüyor mu?

0

Oslo’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la PKK üst düzey yöneticilerinin görüşmesi ve 7 Şubat 2012’de Fidan’ın savcılarca ifadeye çağrılmasıyla başlayan, 2013 yılı Ekim ayında dershanelerin kapatılması sürecinde hızlanan ve rüşvet-yolsuzluk olaylarının ortaya çıkmasıyla doruğa ulaşan “İktidar- Cemaat” kavgası, son günlerde yeni bir boyut kazandı.

17 Aralık 2013’te Bakan çocuklarının rüşvet ve yolsuzluk iddiasıyla önce gözaltına alınıp sonra tutuklanmaları sonucu  Cemaat, başta Başbakan ve parti sözcüleri ile yandaş medya yazarlarının boy hedefi oldu.  Cemaate yapılmadık suçlama kalmadı: “Cemaat devleti”, “terör örgütü”, “paralel devlet”, “casus teşkilatı” ve “darbeci cunta” … Başbakan iyice öfkelendi ve “inlerine gireceğiz” bile dedi. Hocaefendi de ” haksızsak bizim, karşı taraf haksızsa onların yuvalarına ateş düşsün, birlikleri bozulsun” diye beddua etti.

Bu iki güç on bir yıldır müttefikti, birçok konuda birlikte hareket ettiler, birbirlerine destek oldular. Ama özellikle bir gazetenin 28 Kasım 2013 tarihli nüshasında, 25 Ağustos 2004 tarihli “Nurcuları ve Fethullah Gülen’i bitirme kararı” konulu MGK kararının belgesini açıkladıktan sonra büyü bozuldu, bütün köprüler atıldı. Hele bir de fişlemelerin 2013 yılında bile devam ettiğinin belgelendirilmesinden sonra tarafların birbirlerine hiç güvenleri kalmadı. Son on beş gün içinde birbirlerine söylemedikleri bırakmadılar. Tabii ki, iktidar tarafı devlet gücüne sahip olduğu için Cemaatin üzerine bütün gücüyle yüklendi. Başbakan günde üç beş meydanda Cemaat için ağzına geleni söyledi. Hatta dış güçlerle(ABD-İsrail) işbirliği yapmakta suçladı. Cemaat de sahibi olduğu televizyon ve gazetelerde kendini savunsa da, hükümetin elindeki devlet gücü karşısında zayıf kaldı.

Başbakan, en başarılı mücadele yönteminin taarruz olduğunu düşünerek, olabildiğince Cemaate saldırıyor ve aynı ifadeleri değişik ortamlarda ve yandaş medyada günde üç beş defa tekrarladığı için taraftarlarını da büyük ölçüde inandırıyor. Artık onlara göre, yargıdaki hükümet çevresinde odaklanan rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, -AKP’ye de değil- Başbakan’a Gezi olaylarından sonra yapılan ikinci suikast girişimidir. Son günlerde devreye özellikle bazı Saidi Nursi talebeleri ve din adamları da sokularak, Cemaate din üzerinden de vuruluyor.

Başbakanın Başdanışmanı ve AKP Milletvekili Yalçın Akdoğan 24 Aralık 2013 tarihinde yayımlanan yazısında Cemaat için ‘Kendi ülkesinin milli ordusuna, kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını, amaca ulaşmak için her yolu mübah görenlerin nasıl hastalıklı anlayışlar ürettiğini…’ şeklinde ifadeler kullanmıştır. Böylece ülkemizi üzen ve TSK’ya karşı bir komplo olarak görülen Balyoz ve Ergenekon davalarının sorumluluğu da cemaate ihale edildi. Halbuki, o tarihte de AKP iktidarda  ve Cemaatle ittifak halinde olduğuna göre, bu iddia ne kadar inandırıcı olabilir.

Başbakan, en başarılı mücadele yönteminin taarruz olduğunu düşünerek olabildiğince Cemaate saldırıyor ve aynı ifadeleri değişik ortamlarda ve yandaş medyada günde üç beş defa tekrarladığı için taraftarlarını da büyük ölçüde inandırıyor. Artık onlara göre, yargıdaki hükümet çevresinde odaklanan rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, -AKP’ye de değil- Başbakan’a Gezi olaylarından sonra yapılan ikinci suikast girişimidir.Halbuki davalar görüşülüp ordumuzun değerli komutanları birer birer mahkum edilirken Başbakan Yardımcısı Arınç”Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dememiş miydi?

Başbakanın çevresi ve yeni kabinenin şahin bakanları, basındaki yandaşlarına Cemaatin bürokratları ve bürokraside örgütlenmeleri ile bilgileri sızdırmaya başlayınca cemaat iyice köşeye sıkıştı. Etrafa, yakın bir gelecekte Cemaate ve onlara gönül vermiş bürokratlara karşı bir cadı avı başlatılacağı algısını yaydı. Bakan çocuklarının ve Halk Bankası Genel Müdürünün yatak odalarındaki para kasalarında ve ayakkabı kutularında bulunan milyon dolarlar, eurolar gözlerden uzaklaştırılıp, dikkatler Cemaatin üzerine çekildi.

Son günlerde bazı belirtiler, Cemaatin alttan almaya başladığını ve geri adımlar atmaya başladığını gösteriyor.Önce Cemaatin önde gelen sözcülerinden Hüseyin Gülerce önce 25 Aralık 2013’teki yazısında”Hüseyin Gülerce olarak bir oyum var. AK Parti adayına oy vermeyi düşünüyorum.”  Yangın, hâlâ söndürülebilir” diyerek iktidara beyaz bayrak salladı. Yine bu yazısında Başbakanın yetmiş beş milyon kişinin Başbakanı olduğunu düşünerek bu gerilimi düşürmesi gerektiğini belirtti.

Gülerce 28 Aralık 2013’te de twitter hesabından şu twitleri atarak iktidara beyaz bayrak sallamaya devam etti: “Yargıdaki direncin hukuk ve adalet adına yapıldığına inanmıyorum. Savcılar ellerinde kağıtla inip bildiri okuyorsa bu davranış militanlıktır./Başbakan Erdoğan hakkında içeriden dışarıdan tertip yapılmasını bir millet evladı olarak hazmedemiyorum, kabullenmiyorum./Başbakan, gidecekse ya AK Parti kongresinde delegenin iradesiyle gider… Ya da sandıkta seçmen iradesiyle gider…/Benim ülkemin Başbakan’ını yabancılar gönderemez. Demokrasi adına, insaf adına, vicdan adına tertiplere, provokasyonlara fırsat vermemeliyiz”.

Cemaatin alttan almaya ve geri adımlar atmaya başladığının başka göstergeleri de var.Zaman gazetesi yazarlarından Ali Bulaç’ın 28 Aralık 2013 tarihinde yayımlanan “Mü’minler Kardeştir” başlıklı yazısında dindarların kavgasının kendilerine zarar vereceğini belirterek bu kavganın sonlandırılmasını istemesi, AKP’den istifa eden Hakan Şükür’ün 30 Aralık 2013’te Bugün televizyonunda yayınlanacak istifasının gerekçelerini açıklayacağı röportajının son anda yayından kaldırılması ve Cemaat yanlısı televizyonlarda her gece yapılan siyasi oturumlara bir müddettir ara verilmesi de Cemaatin beyaz bayrak sallamasının devamıdır.

Bu beyaz bayrak sallamalara Başbakan, 27 Aralık 2013’te Atatürk Havaalanında yaptığı konuşması sırasında “Vur vur inlesin/Cemaat dinlesin” diye tezahürat yapan taraftarlarını susturup bir davaya gönül verenlerin suçlanamayacağını söyleyerek olumlu cevap verdi.Bununla da kalmadı, son günlerde yaptığı konuşmalarda “Fethullah Gülen’le Cemaati”, “Cemaatle bürokratlarını” birbirinden ayırdı. Açıkçası Başbakan, Cemaate gönül veren vatandaşları okşayarak desteklerini sürdürmelerini itiyor, Cemaate gönül veren bürokratları da korkutup sindirmeye çalışıyor. Aynı zamanda da yapılan hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet olaylarını, siyasilerin yargıya yaptıkları müdahaleleri gündemden düşürüyor.

Görülen şudur ki, Cemaat bu savaşta korkutulmuş ve geri adım atmaya başlamıştır. Hükümetin Cemaatle bürokratlarını ayrıştırmasının sebebi, 2014 ve 2015’teki seçimlerde Cemaatin oyunu alabilmektir. Fakat “paralel devlet” dediği Cemaatin emniyet ve yargıdaki taraftarlarını da bertaraf etmeye devam edeceğinin sinyallerini alıyoruz.İktidar, seçimlerde Cemaatin pek büyük etkisinin olmadığına karar verirse, tamamını bertaraf etmeye yönelecektir. Cemaatin savaş baltalarını gömmeye çalışması, bu savaşın durmasını sağlamayacaktır. Bu savaşın sonunda her iki taraf da yıpranacak, en çok da geri adım atan taraf zarar görecektir. 

Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e Gönderdiği Mektuplar

Osmanlı Devleti, Yavuz Selim’den önceki dönemde, Trakya merkezli bir Avrupa devleti durumundaydı. İlk defa olarak Yavuz Selim ile doğuya ve güney doğuya yöneliş başladı. Doğuya dönmesinin birçok nedenleri vardı. Osmanlı Devleti, birçok halkın ve din farklılıklarının olduğu bir devletti. Osmanlı topraklarındaki Türkmen boylarında çoğunlukla Alevi-Şii etkileri vardı.

İran’da ise, Akkoyunlu Devleti’nin yıkılmasından sonra yerine kurulan Safevi Devleti de, Osmanlı topraklarında yaşayan Alevi-Şii’ler üzerinde güçlü bir nüfuza sahipti. Safevi Devletinin başındaki Şah İsmail, Osmanlı Devletindeki Alevi-Şiiler tarafından kurtarıcı gibi görülüyordu. Anadolu’da da yıkıcı bir Şii propagandası yapılıyordu. Ayrıca Şiiler memleket dahilinde yer yer katliamlar yapıyor, tehlike yaratıyorlardı. Şahkulu adlı adamıyla Anadolu’daki Alevileri kendi yanına kazanmaya çalışıyor, bunda da amacına ulaşıyordu.

Şah İsmail Azerbaycan’ı işgal etmiş, Diyarbakır, Bağdat ve tüm İran’ı ele geçirmiş, Anadolu’daki nüfuzu günden güne artıyordu. Yavuz Sultan Selim’in ağabeyi Şehzade Ahmet, Safevi Devletine sığınmış, Ahmet’in oğlu Murat Çelebi de, Şah İsmail’e damat olmuştu. Bunlar da, Alevi-Şii hareketine açıkça destek veriyorlardı. Şah İsmail ise, Anadolu’da Şii propagandasını artırarak, Şiileri ayaklandırmak, sonra da ordu ile Osmanlılar üzerine yürüyüp, damadını Osmanlı tahtına oturtmak istiyordu. Yavuz Selim, Murat Çelebi’nin kendisine teslimini istemiş, fakat ret cevabı almıştı. Bütün bu nedenler, Safevilere yapılacak bir seferin, bütün koşullarını oluşturmuş durumdaydı.

Yavuz Sultan, Şah İsmail’in Osmanlı Devletine karşı giriştiği ve sebep verdiği tahriklere son vermek, Osmanlı hudutlarına yönelik tecavüzleri önlemek maksadıyla, İran üzerine yürümeye karar verdi. Giderek artan Safevi-Alevi-Şii ilişkilerini yok etmek ve Anadolu’daki Alevi-Şiilere kuvvetli bir darbe indirmek niyetinde idi. Anadolu’daki huzuru sağlamak için tedbirler almaya başladı. Şii faaliyetlerine katılanları şiddetle cezalandırdı. Sonra da Anadolu’da kargaşa ve düzensizliğe sebep olan Şii propagandasıyla uğraştı. Osmanlı halkını bölmeye çalışan Şah İsmail’e artık hesap sormanın vakti geldi diyen Padişah Yavuz Selim, İran üzerine sefere çıkmaya karar verdi. Padişah kararını olağanüstü bir divanda vezirlerine, paşalarına ve sancak beylerine açıkladı ve harp kararını aldı. Anadolu’ya hükümler göndererek askeri kuvvetlerin Yenişehir Ovasında toplanmasını emretti. Eyüb el-Ensari’nin Türbesi’ni ziyaret ederek, seferin başarısı için ondan manevi destek istedi, dualar okudu ve sadakalar dağıttı. 20 Nisan 1514 günü yola çıktı. Kendisine vekaleten devlet işlerini yürütmesi için oğlu Şehzade Süleyman’ı Edirne’de bıraktı.

Yavuz Sultan Selim ordusuyla Maltepe’ye geldiğinde, İran adına casusluk yaparken yakaladığı bir İran casusu ile Şah İsmail’e savaş ilanını belirten bir mektup gönderdi. Yavuz Sultan Selim, mektubunda şöyle diyordu:

Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e Birinci Mektubu

“Ben ki, Osmanlıların hükümdarı, gazilerin serdarı, kahramanların efendisi, bütün iman düşmanlarını yıkan, ezen yüzyılımızın firavunlarına, zalimlerine dehşet saçan, kibirli ve zalim Kralların önünde baş eğdiği Sultan Murat Han oğlu, Fatih Sultan Mehmet oğlu, Sultan Bayezıd oğlu, Sultan Selim Han’ım,

Sen zalimlikte İran’ın kanlı hükümdarı, Sohak ve Avrasiyab’a benzeyen Safevilerin şöhretli emir İsmail’isin.

Sana şöyle hitap ediyorum ki, Allah “Biz yeri ve göğü oyuncak yapmak için yaratmadık” demiştir. İnsanlara tevdi edilen işler sebepsiz değildir. Bunlar da insan ruhunun nüfus edilmez sırları vardır. Bilesin ve anlayasın ki, ilahi hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü Teala’nın dinini yıkmaya çalışanların bu hareketlerine, bütün Müslümanların ve adalet sever hükümdarların kudretleri nispetinde mani olmaları farzdır.

Sana gelince emir İsmail, sen ki, kötü yoldasın, İslam inançlarının Saffetini bozmuş bulunuyorsun. İslam’a saygısızlıkta ileri gitmektesin. Sen Müslümanlara karşı tiranlık ve baskı kapılarını aştın. Müslümanların memleketlerine saldırdın; şefkat ve utanmayı bir tarafa bırakarak zulümden sakınmadın, günahsız Müslümanları incittin. İkiyüzlülük perdesi altında her tarafa karışıklık ve fesat tohumları ektin. İnsanları boğazlamaktan çekinmedin. Hem de onların en faziletli, en saygıdeğer olanlarını ezdin. Nefsinin kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluklara uyarak, din-i İslam’ın emirlerini değiştirmeye kalktın. Haramlara helal diyerek nice Müslümanları ifsat ettin. Mescitleri yıktın, türbeleri ve mezarları yaktın. Alimleri ve Peygamber Efendimizin neslinden gelen mübarek Seyyidleri öldürdün. Kuran-ı Kerim’i tuvalet çukurlarına attın. Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü hallerinden sadece birkaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayı, Alimlerin kesin delillere dayanarak senin kafir olduğuna, dinden çıkıp mürtet olduğuna, ayrıca senin ve sana tabi olanların öldürülmelerinin vacip olduğuna, mal ve rızıklarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esir edilmesinin mubah olduğuna fetva verdiler. Bu durum karşısında ben, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, zulüm görenlere yardım etmek için merasimlerde kullandığım ipekli Padişahlık elbiselerimi çıkardım. Zırhımı giyip, kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim, sana doğru gelmekteyiz. Alınan asil karara göre, seninle savaşa girmiş bulunuyoruz. Allah’ın yardımıyla zulüm kollarını yok edeceğiz. Seni, geçtiğin yerlerde yükselttiğin yangınların altında boğacağız. Maksadım Allah’ın izniyle senin Şahlığını yok etmek ve acizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Sana bu mektubu yollayışımızın sebebi seni gerçek inanca çağırıştır. Peygamberin düşüncesine ve inancına uygun bir biçimde hareket ederek savaş başlamadan evvel sana Kur’an’ın sözlerine uymanı, kılıçtan önce teklif ediyoruz. İyilikle gerçek mezhebi kucakla, tam bir samimiyetle tövbe ve istiğfar et, doğru yola gel, gözlerini aç. Doğru yolu bul, sonuç bakımından kendine dönmeni, hatalarından vazgeçmeni, dikkatli ve cesaretli adımlarla iyiliğe doğru yürümeni sana tavsiye ederiz. Hepimizin ayrı bir duası vardır. İnsan zihni ise altın ve gümüş cevherine benzer. Saf ile saf olmayan toprak içinde karışık durur. Bir kötülüğü ortadan kaldırmak için en etkili vasıta vicdanın bütün derinliğine inmek, bağışlayan ve koruyan Allah’ın affını gerçek bir pişmanlık ile istemektir. Şu halde biz senden hemen ülkene dönmeni, gayrı meşru olarak üzerlerinde iddialarda bulunup bize bağlı ülkelerden zorla kopardığın evvelce atalarımızın ayaklarını bastığı Osmanlı topraklarını bırakmanı da sana öğütleriz. Eğer güven içinde huzurla yaşamak istiyorsan, söylediklerimizi vakit kaybetmeden hemen yapmalısın.

Ancak başına gelecek felaketlere rağmen, eğer hala geçmiş hatalarında direnirsen, eğer hala kudretli olduğun görüşünde ve delice yiğitlik iddialarında ısrar edersen, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve senin elinden almak üzere, az bir zaman sonra ovalarını çadırlarımızla kaplandığını ve askerlerimizin topraklarını istila ettiğini göreceksin. İşte o zaman bir kahramanlık mucizesi olacak ve Allah’ın ordularımız hakkındaki iradesi gerçekleşecektir. Bundan sonrası selamet yolunda ilerleyenlere selam olsun.”

Padişah Yavuz, Şah İsmail’e mektubu gönderdiği günlerde, Akkoyunlu Hanedanı hükümdarlarından olan Ferruhşad Bey’e de bir mektup yolladı. Şah İsmail’e karşı silahlanmış olan Ferruhşad Bey’e gönderdiği mektubunda, Safevilere karşı yapılacak savaşta hazır olmasını istiyordu. Ordu Yenişehir’e geldiğinde, Rumeli’den gelen kuvvetlerle birlikte Anadolu’daki Kütahya, Karasi, Hamit, Menteşe, Aydın, Bolu, Kastamonu sancaklarının askerleri de orduya katıldı. Yavuz Sultan, sürekli sayıları artan ordusuyla Eskişehir, Konya, Kayseri’yi geçerek Sivas’a geldi. Ordusunun mevcudu yüz kırk bin kişi olmuştu. İran sınırına yaklaştığında, hem emniyet tedbirine başvururken, hem de mühimmat ve zahire ihtiyaçlarını da temin etmeye başladı.

Sivas’ta Yavuz Selim, Şah İsmail’e ikinci mektubunu yolladı. Mektubunda şunları yazıyordu.

Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e İkinci Mektubu

“Yapacağım işlerden seni birkaç ay evvelinden haberdar ettim ki, hazırlıklarını tamamlayıp karşıma çıkasın. Gafil avlandım, hazırlanamadım demeyesin. Uzun zamandan beri benim hazırlıklarıma ve gürültülü hareketime, hatta Erzincan dağ ve tepelerine gelmeme rağmen, sende hala hiçbir hareket yok. Öyle gizleniyorsun ki, varlığınla yokluğun farkedilemiyor.

Halbuki kılıç davası güdenlerin siper gibi belalara göğüs germesi, yiğitlik sevdasında olanların, ok ve mızrak yarasından korkmaması gerekir. Devlet gelinini, ancak sararmadan kılıç dudaklarını öpebilenle kucaklayabilir. Karanlıkta rahat arayanlara erlik adını vermek hatadır. Ölümden korkanların kılıç kuşanması ve ata binmesi münasip değildir. Eğer gizlenmekten maksadın askerimin çokluğundan ise, senin bu korkunu gidermek için kırk bin askerimi Kayseri-Sivas arasında bıraktım. Herhalde düşmana bundan daha büyük bir iyilik yapılamaz. Onun için, sende bir parça gayret varsa karşıma çık…”

Yavuz Selim, İran Şahına hakaret olsun diye hırka, asa, misvak ve kuşaktan oluşan armağanlar gönderdi. Padişahın gayesi Şah İsmail’i tahrik etmek, biran önce meydana çıkmasını sağlamak ve tahta gücü ile değil, dervişlik ederek geçtiğini hatırlatmak istiyordu.

Osmanlı ordusu Anadolu’da hayli yol aldığı halde, Şah İsmail’den haber yoktu. Yolların bozukluğu dolayısıyla, ordu ilerlemekte çok zahmet çekiyordu. Erzincan’a gelindiğinde, Yavuz Sultan Selim geride Sivas Kayseri arasında tedbir için ihtiyat ordusu bıraktı. Erzurum’a yaklaştığında, alınan esirlerden önemli bilgiler öğrendi. Şah İsmail’e üçüncü mektubunu yolladı. Bu mektupta Şah İsmail’in erkeklik damarına basıyor şöyle diyordu:

Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e Üçüncü Mektubu

“İsmail, sen benim ülkemin sınırları üstünde görünerek, bana meydan okudun. Hükümdarların toprakları, onların nikahlısı gibidir. Bu itibarla erkek ve mert olanlar, ona başka birinin elinin değmesine dayanamazlar. İşte ben geldim. Halbuki haftalarca askerimle toprakların üzerinde yürüdüğüm halde ne senden, ne de askerinden bir eser yok. Ölü müsün? Yoksa sağ mısın? Bilemem. Aslında şimdiye kadar senin mertlikte ve celadetle ilgili bir hareketin görülmemiştir. Hile ve entrikadan başka bir şey bilmez misin? Eğer korkuyorsan, bir doktor çağır ki, seni tedavi etsin. Seni çok korkutmamış olmak içindir ki, seçkin askerimden kırk binini buraya getirmeyerek Kayseri yakınlarında bıraktım. Düşman hakkında ancak bu kadar yüksek ruhluluk gösterilir. Fakat kendini gizlemekle devam edecek olursan, erkeklik sana haramdır. Öğütlerimi dinle: Zırh yerine çarşaf, miğfer yerine yaşmak kullanarak, serdarlık ve şahlık davasından vazgeçmelisin.”

Yavuz Sultan, bu mektupla birlikte Şah İsmail’e bir de kadın elbisesi göndererek, onu tahrik edip ortaya çıkmasını istiyordu.

Şah İsmail de bu mektuba ve armağanlara, elçisiyle mektup ve bir kutu Afyon sakızı göndererek, karşılık verdi. Yavuz Sultan Selim’e, düşüncelerinin hayal olduğunu belirtmek istiyordu. Şah İsmail mektubunda mağrur ve bir küçümseme ile şöyle söylüyordu:

“Sana bu mektubumu keyfimce süresini uzattığım bir av eğlencesi sırasında yazıyorum.” diyerek, ” II. Bayezıd zamanında ve kendisinin Trabzon Valiliği sırasında iki devletin dost bulunduklarını, şimdi aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğini ve Padişahı savaşa sevk eden sebeplerin neler olduğunu bilmediğini, eski ilişkilerinin hiçbir surette değiştirmek istemediğini, Dulkadir Hükümdarlarıyla hiçbir zaman husumet içinde bulunmadığını, Osmanlı hanedanıyla eski dostluk dolayısıyla Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin ortaya çıkmasını arzulamadığını, mektubundaki ifadeyi bir padişaha yakıştıramadığını, bu mektuptaki ifadelerin Afyon ile sarhoş olmuş katiplerin eseri olduğunu, Afyonkeş katiplerin sarhoşluklarını tazelemeleri için elçi Şahkulu ile altın kutu Afyon gönderdiğini, irade-i İlahiyenin az zaman içinde tezahür edeceğini, fakat o vakit iş işten geçmiş olacağını, bu dostça mektubunun hüsni kabul görmediği taktirde Osmanlı ordusuna karşı yürümeye, savaşmaya hazır olduğunu” belirtiyordu.

Yavuz Sultan, Şah İsmail’in hediyesine ve mektubunda bilhassa Timur hadisesinden bahsetmesine, çok öfkelendi ve Şahın elçisini idam ettirdi.

Osmanlı ordusu, yeniden Tebriz’e doğru yola çıktı. Aylardan beri yolda ilerliyordu. Tahrip edilmiş topraklarda ilerlemek daha güçleşiyordu. Üstelik düşman ortalarda görülmüyor, nerede olduğu bilinmiyordu. Uzun süren yolculuk askerin yorulmasına sebep olmuştu. Orduda fısıltılar artmış, asker tahrik edilmeye başlanmıştı. Yeniçeriler açıkça şikayetlerini bildirerek, dönmek istediklerini söylüyorlardı. Yavuz, yeniçerilerin cüretlerine, çok üzüldü ve öfkelendi. Bu itaatsizlik karşısında Yavuz Selim, atına atladı ve yeniçerilerin ortasında ilerleyerek askere, orduya şöyle hitap etti:

“Biz henüz kastettiğimiz yere varamadık, düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimali yoktur, hatta bunu düşünmek bile hayaldir, tesadüf olunur ki Şahın mahiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri halde, biz Şeriatı Ahmediyeye muhalif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlere kadar gelmişken, bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz, katiyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Emre itaat edenlerle kastettiğimiz yere kadar gideriz. Kalpleri zayıf olanlar ve yol zahmetini bahane edenler kendileri bilirler. Dönerlerse din yolundan dönerler. Eğer bahane düşman gelmediyse düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle beraber gelin ve illa ben tek başıma da giderim. Bana böylemi hizmet etmek istiyorsunuz. Aranızda kim kadınlarını, çocuklarını görmek istiyorsa buradan çıksın, ayrılsın. Ben buraya geri dönmek için gelmedim. Korkaklar, benim arkamdan gelmek isteyenlerden, bana hizmet için kılıç kuşanmış ve terkeş (okluk) takmış olanlardan şimdi ayrılsınlar. Ben kararımdan hiçbir vakit geri dönmeyeceğim. Ben buraya utanç içinde geri dönmek için gelmedim.” deyip atını ileri sürdü. Yaptıklarından utanan yeniçeriler ve bütün ordu, Padişahı takip etmeye başladı.

Yavuz Sultan, Çaldıran Vadisi’ne geldiğinde, Şah İsmail’in muazzam ordusu ile karşılaştı. 23 Ağustos 1514’te başlayan savaşta, Osmanlı ordusuna tarih boyunca zaferler kazandıran hilal taktiği ile, Safevi ordusu bozguna uğratıldı. Şah İsmail, Padişahın eline düşmemek için harp meydanını terk ederek kaçtı. Şah’ın ordugahı ve hazineleri, kendisinin ve ümerasının zevcelerinden oluşan kadınlar, Osmanlıların eline geçti.

1.-2.-3. Osmanlı – Çadırdan Saraya, Saraydan Sürgüne – Nazım TEKTAŞ – Yenişafak Yay. S. 167-168

3. Solak Zade Tarihi – Solak-Zade-Mehmet HEMDEMİÇELEBİ – hz. Dr. Vahit ÇABUK – Kültür Bak. Yay. ANK. 1989 – S.18-19

1-2-3-4. Mufassal Osmanlı Tarihi – Heyet – İskit Yay. – İST. 1958 – C.2 S.726-727-728

1-2-3-4. Osmanlı Tarihi – Alphonse De Lamartine – Heyet – Sabah Yay. – İST. 1991 – C.1 – S.372-373-374

1-2-3-5. Osmanlı Tarihi Joseph Vonhammer – Çev. Mehmet ATA – Milli Eğ. Bak. Yay. İST. 1997 – C.1 – S.373-374-375-377-378

1-2-3-5. Yavuz Sultan Selim Han – Kemal ARKUL – Akademisyen Yay. – İST. 2009 – S.191-192-195-196-201-202-205

Kocaeli Kültür Değerlerine İlgisiz

Kocaeli İstanbul’dan sonra Türkiye’nin en zengin ili. Adeta bir açık sanayi bölgesi. Bilim teknoloji merkezi. İki deniz bir gölle çevrili, doğal turizm cenneti. Binlerce yıllık tarihi geçmişi ile kültür ve medeniyet tarihimizin başkentleri arasında yer alıyor. Kocaeli’nin en önemli zenginliği ise Türkiye’nin dört bir tarafından insanların gelip yerleştiği bir bölge olması.

Kocaeli adeta küçük bir Türkiye gibi. Kocaeli kültür değerlerine, ekonomik potansiyeline, turizm değerlerine sahip çıkmadığı için Kocaeli’de kültür bilinci de oluşmuyor. Sokağa çıkıp bir anket yapsak Kocaelili olduğunu söyleyen çok az insan çıkacaktır. Kocaeli’nin imkanlarını kullanıp, Kocaeli’ye sahip çıkmıyoruz.

Kocaelili olmanın yolu kentlilik bilincinden  geçmekte. Bugün resmi ve özel hiçbir kurumumuz Kocaelilik bilinci ile ilgili çalışma yapmıyor. İstanbul valiliği okullarda İstanbul dersi uygulaması yapılırken, neden Kocaeli’de uygulanmıyor? Öncelikle Kocaelilik bilinci kampanyası başlatılmalıdır.

Kocaelilik bilinci bir çok sorunu da çözmek için ilk adımdır. Bilirseniz ilgilenirsiniz. Buradan tüm okurlarıma seslenmek istiyorum. Acaba kaç kişi Kocaeli’yi tümüyle gezmiş olabilir. Bugün Kocaeli’nin ilçelerine hiç gitmeyen binlerce Gebzeli var. İzmit’te yıllarca görev yaptığı halde Gebze’yi unutanların olduğunu biliyoruz. 2014 yılını Kocaeli kent Bilinci yılı ilan ederek öncelik ile Kocaeli’yi yakından tanımak için Kocaeli’yi baştan başa gezmeliyiz.

ÇOBAN MUSTAFA PAŞA’NIN UNUTULDUĞU KONFERANS

Gebze ve Kocaeli Büyükşehir belediyeleri konferanslar düzenliyor. Bu konferanslardan Kocaeli bölgesinden başka her şey konuşuluyor. Bu konferanslarda öncelikle Kocaeli konuşulmalı. Kocaeli’nin değerleri ön plana çıkartılmalıdır. Ancak her nedense Kocaeli ile ilgili konuşmalar yapılmıyor. Üst üste aynı konuşmacılar davet edilirken Kocaeli7den yetişen profesörler göz ardı ediliyor. İşte unutulan önemli bir akademisyen ve bilim adamımız Prof. Gülfettin çelik Bey. Keşke Gülfettin Bey’de davet edilerek konuşmalar yaptırılsa. Gülfettin Bey’in varlığından acaba kimlerin haberi var.

Tarihçi yazar Talha Uğurluel’in Kanuni ile ilgili çok güzel bir konferans ve sunumu oldu. Konferansı sonuna kadar takip ettim. Konferansta Kanuni’nin babası Yavuz Sultan Selim ve Kanuni’ye başbakanlık yapan Gebzeli çoban Paşa ile ilgili bilgi vereceğini bekledim. Ancak bir satır bile olsa sözü edilmedi. Başka birçok bir çok paşadan bahsedildi. Ancak bölgemiz için anlam ifade eden Çoban Mustafa Paşa’dan söz edilmemesi büyük bir eksiklikti. Bu konuyu Sayın Talha Uğurluel’e açıkça sordum ve “haklısınız” cevabını aldım. Haklı olmak yetmiyor. Keşke başta belediyelerimiz olmak üzere tüm resmi ve özel kuruluşlarımız bölgemizin tarih, kültür ve turizm değerlerine sahip çıksalar. Kanuni konferansında ile ilgili gazetemizde yer alan haberin özeti sizlerle paylaşıyorum.

KANUNİ ANILDI ÇOBAN MUSTAFA PAŞA UNUTULDU

Gebze Kültür Sanat etkinlikleri kapsamında Gebzelilerle buluşan Tarihçi yazar Talha Uğurluel Kanuni sultan Süleyman’ın hayatını ve eserlerini anlattı. Gebzelilerin ilgiyle dinlediği konferansta Rodos fethinde Serdarı Ekrem olan ve Gebze’mizin Sembolü Çoban Mustafa Paşa Külliyesini yaptıran ve Gebze’ye gömülen Kanuni’nin Beylerbeyi ve vezirlerinden Çoban Mustafa Paşa unutuldu.

AVRUPALININ GÖZÜNDEN BAKIYORUZ

Kanuni’nin doğumu, sancağa ve tahta çıkışını anlatan Tarihçi yazar Talha Uğurluel dizilerde Kanuni dönemi ve Osmanlı saray hayatının çarptırıldığını söyledi. Uğurluel, Kanuni öyle dizilerde anlatıldığı gibi şatafatı seven, hazine mallarıyla iş yapan,  zevk ve sefa içerisinde yaşayan biri değildi. Adamın ömrü at sırtında geçmiş.  Tahta geçer geçmez Fatih Sultan Mehmet’in alamadığı Rodos Adası ve Belgrad kalesini almıştır. Osmanlı’ya Avrupalının gözünden bakarsak elbette Osmanlı’yı zevk düşkünü görürüz. Adam ne olduğunu anlamıyor. Gördüğünü yazıyor. Adam Kanuni’yi dediği dedik, kestiği kestik olarak gösteriyor. Kanuni’ye bunu yaptıran sistemdir. Kanuni vefat ettiğinde bile Sokullu Mehmet Paşa ölümünü haber vermemiş. Çünkü kalenin alınması zafer daha önemliydi. Bu sistemin gereği idi.

MUTLAK MONARŞİ İLE YÖNETİLMİYORDU

Osmanlı mutlak monarşi ile yönetilmiyordu. Bugünkü anlamda bakanlar kurulu vardı. Fatih zamanında çıkarılan bir yasa ile Padişah bu kurulu kafes arkasında izliyordu. Divana padişah ve Şeyhülislam katılmazdı. Çünkü divan üyelerini  padişahtan etkileyebilirdi. Divana Şeyhülislam da divan üyelerinden etkilenmemek için katılmazdı. Divanda çıkan kararlar yazılıp padişaha iletir öyle kara verilirdi.” Dedi.