25.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 921

Güllerin Efendisine

Selam olsun güllerin efendisine
Ona şükranımız sonsuza kadar
İnsanlık hasretken onun sesine
Ona ümmet olmak ne güzel kader

Alemlerin tek incisi Muhammet
İnsanların birincisi Muhammet
Nebilerin sonuncusu Muhammet
Ona ümmet olmak ne güzel kader

Müjdelendi asırlarca öncesi
Her tebliği ayrı cennet müjdesi
Anlamadı hala onu nicesi
Ona ümmet olmak ne güzel kader

Yaşadıkça rehberimiz Muhammet
Hiç değişmez önderimiz Muhammet
En mübarek kaderimiz Muhammet
Ona ümmet olmak ne güzel kader

Bölücübaşı’nın Gözleri Yaşartan Desteği

0

17 Aralık 2013’teki “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” ile ilgili iddialar göklerde uçuşuyor. Bu operasyondan rahatsız olanlar, o tarihten bu yana bu olayı “dış mihrakların ve yerli işbirlikçilerinin darbesi” olarak niteliyorlar.  Kamuoyunda böyle bir algı oluşturmaya çalışıyorlar. “Büyük resme baktırarak” asıl resim olan yolsuzluk ve rüşvet iddialarının üstünü örtmeye çalışıyorlar. Ama bir türlü güvenlik güçlerinin suçluların evlerinde bulduğu rüşvet ve yolsuzluk malzemelerini halka unutturamıyor.

“Darbe” iddialarını savunan da o kadar çok değil. Her toplumsal hareketi kendine karşı bir darbe olarak gören ve bunu sert ifadelerle kitlelere yansıtan BAYBAŞKAN ve yakın çevresi bu iddianın ısrarlı savunucularıdır. Ama son günlerde bu kervana biri daha katıldı: BAYİMRALI… Yangından mal kurtarmaya, kavgada şapka kapmaya çalışan ve biz “büyük resme bakarken” Güneydoğu’da paralel bir devlet kurma yolunda emin adımlar atan bölücülerin lideri BAYİMRALI… Kendisinin mesajlarını getiren posta güvercinlerine son ziyaretlerinde “çözüm süreci”ni yürüten zevata gönderdiği fermanında  bakın ne diyor: “ÇÖZÜM SÜRECİ ANTİ DARBECİDİR”, “BU ATEŞE BENZİN TAŞIMAYACAĞIZ”…

BAYİMRALI bakın bu konuda neler neler diyor:

“Yaşanan son gelişmeler de göstermektedir ki, süreç biran önce tahkim edilip, tam demokratik bir ülke inşaası gerçekleşmezse, içeride ve dışarıda savaş isteyen demokrasi düşmanı güçler komplolarına hız vereceklerdir. Bu topraklar son iki yüz yıldan beri hep bir darbe ateşiyle kavrulmaktadır. Bizim geliştirdiğimiz süreç anti darbecidir. Ve demokratik bir toplumu hedeflemektedir.

Sürecin içinde ve dışında olan herkesin bilmesi gereken iki önemli hususu belirtmek isterim: Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler,  bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır. Ancak demokratik çözüm sürecine gönülsüz ve kavrayışsız yaklaşanlar da bilmelidir ki, bu ateşi söndürmenin tek yolu demokratik barışı biran önce gerçekleştirmektir.

Artık süreç ciddiyetsizliği ve yasal hukuksal çerçeveden yoksunluğu kaldıracak durumda değildir. Darbecileri teşhir ve mahkûm etmenin en etkili yolu ortaya net ve cesur bir demokratik müzakere programı koymaktır. Bugüne kadar türlü gerekçelerle ötelenen yasal ve hukuki düzenlemelerin aslında tam da zamanı bugündür. Tarih bunu ihmal edenleri ders çıkarmaya bile vakitleri kalmadan tasfiye edecektir. Hızla demokratikleşmeye geçildiğinde darbe kavramı kalıcı bir şekilde mazi olacaktır. Bütün demokrasi güçlerini bu ciddiyeti kavramaya ve gereği için seferber olmaya davet ediyorum.”

Gördünüz değilmi, BAYİMRALI ne kadar barışsever, demokrat ve darbe karşıtıymış. Sanki yıllarca birçok masum insanı öldüren kanlı ve bölücü terör örgütünün başı değil de, bir Gandi, bir Mandela imiş, ama biz tanıyamamışız. “Darbe” mağdurlarına verdiği desteği okuyunca insanın gözleri yaşarıyor. Ama arada abanın altından sopayı göstermekten de geri kalmıyor: “Sizi bu darbe tehditlerinden ancak ben kurtarabilirim. Bunun da yolu bizim istediklerimizi yerine getirin, bu konudaki yasal ve hukuki düzenlemeleri yapmadan geçer. Yoksa başınız darbeden ve darbeciden kurtulmaz. Böyle biline…” diyor açıkçası.

Sultan Süleyman’a Kalmadı!..

 

Türk Milleti’ni yönetmeye kalkanlar ve de bunu başaranlar; tarih bilgisi eksikliği sebebi ile devlet ve millet şuuru oluşmadığından, genellikle yanlış değerlendirmeler ve icraatlar yapmışlardır. 

Bundan dolayı devlet ve millet hakkında, bilgi ve fikir sahibi olmayanlar, devletin, milletin ve dolayısıyla vatanın tapusunu üzerilerine geçirebileceklerini zannetmişlerdir.

Bu sebeple, pervasızca, fütursuzca ve cahil cesareti denilebilecek davranışlar sergilemişlerdir. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, ihalelere fesat karıştırma gibi ceza kanunlarına göre suç teşkil eden eylemlerde bunların içindedir.

Halbuki Türk tarihini ve bu tarih içerisindeki devlet işleyişini bilseler ve de Türk Milletini yakinen tanısalar, hiç bir şekilde böyle işlere tevelsül etmezlerdi. Demek ki; bilgisizliğin getirdiği bir cehalet ve idraksizlik söz konusu…

Türk Milleti’nin dilinde “bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı” sözü ile aslında saltanatın; ne kadar uzun süreli ve güçlü olursa olsun, bir sonunun olduğu ve gelip geçeceği anlatılmak istenir. Eğer bunu unutursan, kaçınılmaz sonun gerçekten vahim olacağı, tarihteki bir çok olaydan anlaşılabilir!

Türkiye’yi, Türk Milleti’ni ve Türk Devleti’ni yönetmeye talip olanlar, mutlaka Türk tarihini ve bu tarih içinde devlet işleyişini çok iyi bilmelidir. Bilmezseniz yoldan çıkar duvara toslarsınız…

Nice padişahın, şehzadenin, sadrazamın, nazırın, başbakanın, bakanların, milletvekillerinin başına neler gelmiş, açıp bakıp öğrenin. Onun için saltanat benzeri iktidar günleri geçicidir. Hesap günü geldiğinde, sırtını Türk’e dayamış olan devlet, mutlaka yapılan yanlış işlerin hesabını sorar. Hem de makamına mevkiine bakmaksızın!

Türk Milletini ve Türk Devletini sahipsiz sanmak en büyük aptallıktır. “Ben bunlar üzerinde istediğimi yaparım” hatta adını bile siler geçerim demek, akıl yokluğuna delalet eder.

Siz çok oy almış, yıllarca iktidarda kalmış; büyük güçlere ve paralara hükmediyor olabilirsiniz ancak bunlar Türk Milleti’ne ve Türk Devleti’ne dişinizi geçirebileceğiniz anlamına hiç bir zaman gelmez.

Çandarlı’da çok azametliydi. Genç Osman’ın başına neler geldiğini herkes biliyor. Ya Sultan Abdülaziz? Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan daha çok yeni! Şaka yapmaya, devleti çatırdatmaya hiç gelmez. Sonra iş bumerang gibi gelir sizi bulur…

Tarih dersine iyi çalışmamış olanlar ne yaptıklarını bilmiyor olabilir. Ancak tarihi bilenler bilmeyenleri uyarmalıdır!

Bugün ülkeyi yönetenlerin, tarih bildiklerini, devlet ve millet şuuruna sahip olduklarını düşünmüyorum. Eğer aksi olsaydı bugüne kadar yaptıklarının bir çoğunu yapmazlardı.

İktidarın başı, göreve geldiğinden bu yana, Türk Devleti’ne ve Türk Milleti’ne karşı savaş açmıştır. Bu savaş; hukukun ve adaletin katli ile sürmüş; şimdi de yolsuzlukların örtülmesi ve şüphelilerin ve de suçluların kayırılması aşamasına geçilmiştir. Bunlar hayra alamet şeyler değildir…

Ülkeyi yönetenler bir an önce kendilerine çeki düzen vermelidir. Hukukun üstünlüğü ve adaletin tecellisi, her vatandaş için eşit ve objektif olarak sağlanmalıdır. Ortaya çıkan tabloyu provakasyon olarak niteleyip, kovuşturmaların üstünün örtülmeye çalışılması, bu nedenle görevden almalar, yer değiştirmeler ve benzer icraatlar, toplumu daha büyük tedirginliğe itmektedir.

Herşeyden ötesi, bu devletin hangi ölçüler içinde yönetileceği iktidar tarafından iyi bilinmelidir. Aksi halde Türk Devleti’nin ve Türk Milleti’nin iktidarla hesaplaşması kaçınılmazdır. İktidarın ve başının büyük tedirginliği, bu hesap gününün çok yaklaştığını hissetmiş olmasıdır. Ancak birileri onlara acilen tarih dersi vermelidir. Yoksa hep birlikte çok üzülürüz…

Şehrimizin Çınarlarından Bir Muayenehane Hekimi Dr. Rıdvan Atay

Dr. Rıdvan Atay İzmit’imizin sevilen, sayılan, mesleğinde aranılan bir Çocuk Hekimidir. Kendisini 07.01.2014 tarihinde ebedi hayata uğurladık. Cenazesine iştirakin yoğunluğu hem İzmitlilerin hem de meslektaşlarımızın ona olan sevgi ve saygısını gösterecek çoğunluktaydı. Allah’tan rahmet ve mekan cennetliği, yakınlarına sabırlar ve hayırlı ömürler dilerim.

Dr. Rıdvan Bey İzmit’e 1963 yılında gelmiştir. İzmit Lisesi mezunu olup Tıp Fakültesi eğitiminden sonra İstanbul Zeynep Kamil Eğitim Hastanesinde çocuk hastalığı uzmanlığını tamamlamış ve İzmit’e yerleşmiştir. Mesleğini herhangi bir hastane görevi yapmadan tam gün muayenehanesinde sürdürmüştür. Bu şekilde 50 yıla yakın çocuk hekimi olarak sağlık hizmeti vermiştir. Verdiği hekimlik hizmetiyle ailelerin hem çocuklarının sağlık sorunlarına çare olmaya çalışmış hem de anne ve babaların çocuk yetiştirmelerin de dikkat etmeleri gereken her hususta kendi birikimi ile bir eğiticilik hizmeti görmüştür. Tatlı sert tavrı ile insanların çocuk yetiştirme sorumluluğunda ciddi destekleri unutulamaz. Belirli bir süre sonra kendisine başvuran hastaları için o şehrimizin bir Dr. Rıdvan amcasıdır.

Benim ilgililerin ve halkımızın dikkatini çekmek istediğim husus bu tür tam gün muayenehane hekimliğidir. Butik sağlık hizmeti verilen bu yerler ve bu şekilde hizmet veren meslektaşlarımız neredeyse bitmek üzeredir. Halbuki buralar yok edilmemeli ve yaşatılmalıdır. Kamu görevi ile beraber yapıldığı şekli ile zamanla çeşitli yanlış uygulamaların yaşanıldığı muayenehane hekimliği tam gün yasası ile kaldırılmıştır. Kamu görevi yanında muayenehane çalıştırılmasının savunucusu değilim. Ama yalnız bürosunda, serbest hekimlik şeklindeki muayenehane hekimliğinin hekimlik mesleği ve sağlık hizmeti sunumu yönünden bir ihtiyaç olduğuna inanıyorum.

Çocuk hastalığı, dahiliye, KBB, göz, kadın doğum, üroloji, cildiye, görüntüleme branşları, tahlil laboratuvarları gibi bazı branşlardaki muayenehaneler vatandaşların daha rahat, kolay ve tatmin edici sağlık hizmeti alabileceği yerler olarak yaşatılmalıdır. Bu şekilde hizmet vermek isteyen hekimlerimiz bölgelerinin Dr. abileri, Dr. amcaları, Dr. ablaları, Dr. teyzeleri olarak çalışabilmelidirler. Dr. Rıdvan Bey de şehrimizin bu şekilde hizmet vermiş olan bir Dr. amcası idi. O mesleğini uygulama şekli ile bir eğitimci, bir danışman, her an kendisine ulaşılabilir bir hekim olarak aranılmış, sevilmiş ve sayılmıştır.

Sağlık sisteminde Ak Parti iktidarı döneminde önemli yapısal değişimler olmuştur. Bu durumun halkımızın sağlık hizmetlerinden daha fazla, daha kolay ve daha kaliteli hizmet almasına katkıları olduğu aşikârdır. Bu değişimin süreceği ve sağlık sistemimizin 2002 yılı öncesinden farklı bir hal aldığı malumdur. Bu yeni sisteminde bazı eksik ve yanlış yönleri olacaktır. Zaman içinde daha iyi, halkın daha fazla yararlanabildiği, sürdürülebilir bir hale gelmesini dilerim.

Benim bu yazı ile dikkate alınmasını sağlamak istediğim MUAYENEHANE’lerin (Büro hekimliği)  bu sistemde nasıl yer alacağı hususu ise halen belirsizdir. 40 yıllık hekimliğinin son 25 yılını bağımsız olmak kaydı ile muayenehanesinde hizmet vermiş olan bir hekim olarak konunun bu yönünün eksik bırakıldığını düşünüyorum.

Muayenehaneler gerek mesai şekli ile gerekse mesleki uygulama tarzı ile yaşatılmalıdır. Bu şekilde şeklinde hizmet vermek isteyen hekimlerimiz göz ardı edilmemelidir. Buralar hekimlerin yalnız para kazanma yerleri olarak görülmesi yanlıştır. Muayenehaneler mesleğimizin saygınlığını, seçkinliğini, özgürlüğünü arttıran alternatif çalışma şekli olarak görülmelidir.

Büro hekimliği de özel hastaneler ve tıp merkezleri gibi Genel Sağlık Sigortası sistemine alınmalıdır. Bu durum böyle çalışmak isteyen hekimlerimizin sisteme daha fazla katkı vermesini sağlayacaktır. Bağımsız küçük işletmeler olarak kabul edilmesi gereken muayenehane ve teşhis birimleri (laboratuvarlar-endoskopi-görüntüleme merkezleri-diş doktoru muayenehaneleri) rekabet halkasına girmeli, hem de hizmetlerini artırarak sürdürmelidirler.

Sağlıkta önemli bir hizmet kapısı olan muayenehanelerin bir ihtiyaca cevap veren hizmet alanları olduğu unutulmamalıdır. Hekimler için alternatif bir mesleki tatmin, sosyal tatmin ve ekonomik tatmin yerleri olan muayenehane hekimliğinin GSS bünyesinde önünü açacak düzenlemeler yapılmasının gerektiğini düşünüyorum. Almanya ve İran’da isteyen hekimler muayenehanelerinde çalışıyor ve buralardan hastane hizmetlerine de katılabiliyorlar. Yapılacak yeni düzenlemeler ile buna benzer gelişlerin sağlanacağı ve sonuçta muayenehane hekimliğinin de Türk sağlık sisteminde kendi çizgisinde daha kaliteli ve gelişmiş şekliyle yer alacağı inancıyla…

Saygılarımla.

                                  

Kaliteli Yaşamda “Kendi Kendimizin Doktoru Olmak

 

“Günlük yaşantımızda kendimizin veya çevremizdekilerin sık sık kullandığı bir cümle vardır. “Kendi kendimizin doktoru olmalıyız”. Bu söze yerden göğe kadar katılıyorum. Ancak, nasıl olmalıyız? Sorusunun üzerinde biraz durmamız gerektiğine inanıyorum.

Bazı kişiler, kaliteli yaşamına zamanında gerekli özen, dikkat ve tedbiri gerektiği gibi göstermezler. Hastalanınca da kendi kendimizin doktoru olmalıyız cümlesine sığınarak, kendi bildiği veya duyduğu yarım yamalak bilgileri hastalığı üzerinde uygulamaya çalışırlar.

Şöyle ki:

Bazıları, hastalığına kendisi teşhisi koyar ve tedavisi için bir şeylerin yenilip içilmesi gerektiğine inanır.

Bazıları, inanç dünyasının gereklerine göre “nefesi kuvvetli” birisini bulup onun takdir ve tedavisine kendisini bırakır.

Bazıları, rahatsızlığını bütün çevresine hızla anlatarak, kendisine benzeyen rahatsızlıklarda neler yapıldığının bir envanterini çıkararak, kendisine yeni bir tedavi yöntemi bulmaya çalışır.

Bazıları, benzer rahatsızlıklarda kendisinin veya başkalarının kullandıkları ilaç vb. kimyaları kullanmaktan medet umar.Bazıları, doktora gider ama, doktoru kendi bildikleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışır.

Bazıları, kurşun döktürür, iyi bir hasta çorbası yaptırır veya kendisine göre birtakım yararlı bitkilerin karışımından veya bileşiminden şifalı bir ilaç elde ederek ondan çare bekler. Bunu tercih eden kişiler, bu yöntemi hararetle çevrelerine de tavsiye ederler.

Bazıları, hastalıkla inatlaşarak, “nasıl geldiyse öyle gitsin” düşüncesindedir. Hiçbir müdahalede bulunmayarak, geçinceye kadar hastalıkla mücadele eder. Bu şekilde davrananların hastalıkları günden güne ilerler ise, geç kaldıklarından dolayı saçlarını başlarını yolmak zorunda kalabilirler.

Kaliteli yaşam anlayışımıza göre, yukarıdaki uygulamaların tamamı da kaliteli bir insanın uygulayacağı yaklaşımlar değildir. Söz konusu uygulamalarla, asla kendi kendimizin doktoru olmamız da mümkün değildir.

Kaliteli yaşam, kendi kendimizin doktoru olmayı benimser ve şöyle uygular: Anne karnında başlayıp, son nefesimize kadar süren kaliteli insan olmayı sağlayan faktörleri üzerimizde taşımaya gayret ederken, kaliteli hayatımızı lime lime eden hırsızlardan da mümkün olduğu kadar uzaklaşmayı bir hayat felsefesi haline getirmeyi hedefler.

Esas amaç, hasta olmadan sağlıklı ve yüksek kaliteli yaşamaktır. Vücudumuzun sağlık-mikrop dengesini en iyi bir şekilde yürütebilmek için, yaşamımızın her anında hareketli ve dinamik bir yaşam tarzı seçilerek, sağlıklı gıdaları dengeli bir şekilde tüketmek, mideyi yormamak, pozitif düşünmek, enerji ve sinerji tiryakisi olmak asıl amaç ve hedeflerimiz olmalıdır.

Ayrıca, kendi ellerimizle stresör üretmemek, bahane bularak, mazeretler üreterek, suçlu arayarak, inatlaşarak, iddialaşarak, kibirlenerek, peşin hükümlü davranarak, tembellik ve atalet yaparak, işleri biriktirip zamanı iyi yönetemeyerek, gerekli dikkat, özen, koruyucu ve önleyici tedbirleri zamanında alamayarak, suni problemleri besleyip büyütmek, kaliteli insanın asla yapmayacağı eylemlerdir. 

Kaliteli ve sağlıklı yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş olanlar kolay kolay hastalanmazlar. Elbette çevremizde kontrol altında tutamadığımız veya hayatımızı kolaylaştırıcı özelliklerinden dolayı uzak duramadığımız zararlılar (cep telefonu, elektrikli aletler, baz istasyonları, egsoz gazları, çevresel kirlilikler, kimyasallar, sinir ve öfkeler, negatif iletişim ve etkileşimler vb.) sebebiyle vücudumuzun sağlık dengesi zararlılar lehine bozulabilir.

Ayrıca, üzüntüleri, korkuları, öfkeleri, zamanı, stresleri, panikleri ve krizleri zamanında ve gerektiği gibi kaliteli bir şekilde yönetemediğimiz zaman, metabolizmamızın toksin üretmesinden kaynaklı hastalıklara düçar olabiliriz.

İşte o zaman kendi kendimizin doktoru olma zamanını kaçırdık demektir. Artık işi profesyonel ellere teslim etmemiz gerekir. Kalite ve sağlıkla ilgili her türlü tedbir ve koruyucu önlemi almamıza rağmen yine de hastalanırsak, yapılacak en kaliteli eylem; en kısa zamanda yetkin hastaneler ve ilgili branş doktorlarına başvurmak, kendi kendimizin doktoru olmanın ilk ayağıdır. Bu aşamada asla ve asla profesyonel ve branş hekimi olmayan, isimlerinin önünde Prof. Dr. ünvanı dahi olsa, tıp hekimleri ve son sistem tıp cihazları ve hekimlerin gözetimindeki ilaçlardan başka hiçbir eyleme başvurulmamalıdır.

Artık hastalandıktan sonra, hiçbir bitkinin kaynatılarak içilmesi, karışım ve bileşimlerinin ilaç olarak kullanılması, tıp harici ilkel yöntemlerin kullanılması, problemi büyütmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır. Doğal gıdalarla dengeli  beslenmek, sağlıklı iken geçerlidir. Hastalanınca, nasıl olsa ilaçlar da bitkilerden yapılıyor diye, hastalığı bitki bileşim ve karışımları ile gidermeye çalışmak kelimenin tam anlamıyla cahilliktir. Elbette ilaçlar bitkilerden yapılıyor ama, 10-15 yıl üzerinde çalışılarak, ilaç haline gelip ruhsat alınıncaya kadar enva-i çeşit süreçlerden geçerek. Hem zakkum ile, mantar da bitki. Bunlar insanı anında öldürüyor.

Bu yıl gribin virüsü dahi değişiklik gösterdi. İlaçlı 7 günde ilaçsız bir haftada geçen malum grip, bu sene bir ay sürmeye başladı. C vitamini falan da yeterince fayda etmiyor.  Bir mikrobu alt eden bir antibiyotik, bir müddet sonra o mikroplara karşı yetersiz hale gelmekte, ruhsatlı ilaç olan antibiyotiğin karşısındaki mikroplar dirençlerini artırabilmekte.

Tıp ilgililerinin çok iyi bildiği bir söz vardır. “Tıpta hastalık yoktur, hasta vardır, her hastanın ve hastalığın kendine has, zamana, etkileyen faktörlerin durumu ve dinamizmine  göre değişen bir yapısı vardır.”  Tıp biliminin en hızlı ilerleyen ve değişen bir yapıya sahip olmasının, tıp hocalarımızın kongrelerde ve bilimsel ortamlarda sürekli kendilerini yenileme zorunluluğu da, bu tezimizi doğrulamaktadır.

Bir hastalıktan başarılı bir tedavi ile sağlığına kavuşan bir kişinin, bir müddet sonra aynı hastalığa yakalanması halinde, hekime görünmeden önceki tedavinin aynısını uygulaması (ki, kendi kendinin doktoru olmayı zevkle sürdürenler bu yönteme daha çok başvururlar), asla doğru bir yaklaşım değildir. İlgili mikrop dönüşüme uğramış olabilir, konu bir başka branşın ilgi alanına kaymış olabilir, o hastalıkla mücadelede daha etkin bir ilaç üretilmiş olabilir.

Kendi kendimizin doktoru olmak çok güzel ve anlamlı bir davranıştır. Amaç hastalanmadan sağlıklı ve yüksek kaliteli yaşayabilmek için, gerekli her türlü eylemi yerine getirerek, zamanında koruyucu ve önleyici tedbirleri almak olmalıdır. Her türlü önleme rağmen yine de hastalanabileceğimizi hesaba katarak, hastalığın ilk belirtisinde dahi, asla küçümsemeden, geç kalmadan, azaltmadan, abartmadan, ilgili uzman hekimlere müracaat edip, tamamen onların tavsiyelerine uymak, kaliteli bir insanın yaklaşım tarzıdır.

Asla ve asla kendi kendimizin doktoru olacağız diye, hastalandıktan sonra, profesyonellerin dışındaki sağlık tüccarlarına itibar etmemeliyiz.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

Avrupa’nın Gerçek Yüzü

Dün olduğu gibi, bugün de; devlet ve hükümetlerden memnun olmayanlar; seçkin yüksek okullarda okuyan bâzı gençler ve yüksek mevki ve makam sahibi bir kısım zâtlar arasından çıkıyor.

Söz; sihir gibi tesir eder ve etkiler hükmünce, çevrelerini yavaş yavaş etkiliyorlar. Önce çok mâsumane ve ehemmiyetsiz gibi görülen menfi fikirleri, zamanla bir çığ gibi büyüyerek; artık önlenemez bir hâl alıyor.

Nitekim çığ da, birkaç kar tanesiyle başlar. Sonuçta karşı konulmaz bir dağ heybetinde önüne çıkanı silip süpürür.

Önce Güneydoğu’nun tam manasıyla imar edilmeyişini kalkan ederek, devleti yıpratmaya çalıştılar. Artık bunun inandırıcılığını yitirmesiyle de, yavaş yavaş dillerinin altındaki baklayı çıkardılar.

Elbette Türkiye’nin her yöresinde olduğu gibi Güneydoğu’da da imara muhtaç, kalkınmaya susamış yerler var. Tabii ki, Türkiye’de mamur olmayan, kalkınmamış bir avuç yer bile kalmamalı.

Fakat şu husus iyi bilinmeli ki, terör kalkınmasızlıktan ötürü ortaya çıkmadı. Lâkin o durumları âlet ederek asıl niyetini bir süre kamuflaj etmesini bildi.

Hakikaten  “Sultan Abdülhamit’in iç politikada çok ağırlık verdiği husus, birinci derece maârif, ikinci derecede bayındırlık idi. 1950’den sonra Hamîd rejiminin büyük düşmanlarından ve İttihad ve Terakkî erkânından ünlü gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın, ‘İmar ile siyasî iktidar mümkün olsaydı, Sultan Abdülhamîd ölümüne kadar tahtta kalırdı.’ Derken,” (Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, C: 1, İstanbul – 1986,  s. 589) büyük bir gerçeğe parmak basmıştır.

Şüphesiz o günkü tenkit edenleri, bugünkü teröristlerle bir tutmuyoruz. Onlar, iyi niyetle, samîmî vatanseverlik duyguları ile hareket etmişler; fakat basîretsizlikle, zamanın iktidarını alaşağı etmişlerdir.

Sonra pişman olmuşlar ama, olan olmuş, iş işten geçmiş; asrın dâhi hükümdarı bütün dünyaya karşı kol kanat gerdiği Osmanlı Devleti’ni yönetmekten alıkonulmuştu.

Onların bu çıkışlarına, maarifteki topyekûn şahlanış ve İmparatorluğun her tarafında, harıl harıl yapılan imar faaliyetleri  -maalesef-  engel olamamıştı.

İşte  -teşbihte hatâ olmasın-  nazara vermek istediğim husus budur. Yâni tarihî misalde olduğu gibi maarif ve imar hizmetlerinin, iktidara karşı şiddetli muhalefeti önlemede, ne yazık ki, müessir ve etkin bir rol oynayamayacağı gerçeğidir.

Bugünkü yıkıcı, bölücü ve ayrılıkçı zihniyet sahipleri ile, bunu fiilen yâni eylemle gerçekleştirmek isteyen teröristler için, Türkiye’nin baştan başa imar edilmiş olması hiçbir anlam taşımıyor.

Onlar için asla caydırıcı bir rol oynamıyor. Şüphesiz yine de bizler vatanın her köşesinin kalkınmasını cânı gönülden istiyoruz.  İnşâllah yakın bir zamanda bu gerçekleşecek.

Demek istediğim, Türkiye’nin mamur ve müreffeh yâni refah içinde olması; ayrılıkçı kişilerin menfî ve olumsuz ihtiraslarını bir kat daha kamçılamaktan başka bir mana ifade etmiyor. Tıpkı, Bask bölgesi, İspanya’nın en gelişmiş yöresi olduğu hâlde, ayrılıkçı hareketin önüne geçilemeyişi gibi.

136

Evet aynı hususu, Güneydoğu Anadolu için de düşünebiliriz. Ayrılıkçı zihniyetin önde gelenleri  -ölmüş olanı, olmayanı-  en iyi imkânlarda yetiştiler, en lüks semtlerde büyüdüler, en güzel yatılı okullarda okudular.

Yine de bu menhûs ve uğursuz ayrılıkçı düşünceye bütün güçleriyle sarıldılar. Ömürlerini yersiz ve anlamsız bir Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı nefret ve düşmanlık içinde geçirdiler ve geçirmektedirler.

Türkiyemizin kalkınması, çeşitli iç ve dış sebeplerle gecikmiştir. Eksiğimiz gediğimiz çok. Elbette hükümetlerin  -kaçınılmaz olarak-  bâzan, ister istemez yanlış uygulamaları olmuştur, olabilir.

Bunları emelleri için atlama taşı olarak kullananlar, aslında dış tesirlerin etkisinde kaldıklarını ve onların ince hesapları doğrultusunda hareket ettiklerini iyice düşünseler; belki  bu yanlış gidişattan dönecekler.

Unutmayalım ki Batı; hiçbir zaman Türkiye’nin hayrını düşünmez.

Asıl gayeleri, dün Osmanlı’yı  “Islahat, Islahat”  diye parçaladıkları gibi, bugün de Türkiye’yi  “İnsan Hakları, İnsan Hakları” diye bölmektir.

Dün azınlık olan Rum, Ermeni ve Yahudileri kullandıkları gibi, bugün de  “Azınlık”  mefhumundan hareketle, aynı sonucu almak istemektedirler.

Fakat bugün, Türkiye’de dün olduğu gibi, isyana teşvik edilebilecek nispette azınlık yok. Bu defa kendi öz kardeşlerimizin bir kısmını  “Azınlık”  statüsüne koydurmak istiyorlar. Ki böylece dünkü oyunlarını, bugün de gerçekleştirebilsinler.

Oysa  “Azınlık” ; istenilecek, imrenilecek bir kategori değil. Bilâkis kurtulunması gereken bir şey. “Önce böl, sonra yut!”  hükmünce, Türkiye yenilir yutulur lokmalar hâline getirilmek isteniyor.

Ne hazin ki Türkiye geliştikçe, nüfusu arttıkça, GAP kendini gösterdikçe, Batı ile aramızdaki teknik açıklık azaldıkça, Batı’nın Türkiye korkusu da arttıkça artıyor.

Türkiye’yi küçültmenin, sırasında, birbirleriyle vuruşturacakları sözde devletçiklere ayırarak Türkiye’ye topyekün hükmetmenin zemini hazırlanmak isteniyor.

Bu hususta, her zaman geçerli olan uygulama:  “Böl, parçala yut ve hükmet!”  reçetesidir. Çünkü artık  “Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’da ben de varım.”  Diyen,  “Akdeniz, Kızıldeniz ve Karadeniz’de uçak gemilerim dolaşmalı.”  Diye düşünen bir Türkiye ufukta doğmuş ve giderek yükselmektedir.

İşte bütün mes’ele bu. Onun bunun bu işe âlet olmaları; zâhirî bir sebepten başka bir şey değil.

“Batılı devletlerin hiçbir Müslüman millete, Hıristiyan olmayan hiçbir topluma istiklâl tanımak gibi bir niyetleri yoktu. Çok sonralara kadar da olmayacaktır. Onun için Osmanlı’dan ayrılan her Müslüman kavim, Batılı sömürgecilerin tabiî lokması idi.” (a.g.e. s.594)

Aynen onun gibi, bugün de Batılı devletlerin hiçbir Müslüman milletin istiklâlini kabul etmek gibi bir düşünceleri mevcut değil. İşte Bosna önümüzde. Bosna’ya ancak binlerce kadın ve kızın ırzına geçildikten, artık müstakil bir devlet kuramayacak duruma düşürüldükten sonradır ki lütfen müdahale ettiler. Yani kıpırdayamaz hâle  getirdikten sonra.

Velhasıl Türkiye’den  -farzı muhal-  ayıracakları her Müslüman kavim Batılı dostlarımızın (!) lokması olmaktan kendini asla kurtaramaz.

Nitekim Avrupa Parlamentosu Dış İşleri ve İnsan Hakları Komisyonu’nca İsveçli liberal parlamenter Cecilia Malmström tarafından hazırlanan rapora ilişkin olarak kabul olunan ve Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nun onayına gönderilen karar tasarısının  “AB’nin genişlemesi”  ile ilgili bölümünde,…Türkiye dışında hiçbir aday ülkeye ismen atıfta bulunulmazken,  “Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin tam üyelik müzakereleri sırasında, Kürt halkının ve diğer etnik grupların hakları mes’elesinin görmezden gelinmemesini istiyor.”  (Ortadoğu, 25 şubat 2000) Cümlesine yer vermesiyle,Avrupa gerçek yüzünü göstermiş. Tarihin tekerrür ettiğine / benzer olayların tekrar tekrar yaşandığına dair çok acı ve taptaze bir misâl oluşturmuştur.

İşte bu yüzden  “Kürtler, (nasıl ) kendilerini Ermeniler’e yedirmeyen padişah (Abdülhamîd Han)a minnettar ve candan bağlı idi(yse)ler.” ( Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, C. 1, İstanbul – 1986, s. 594 )

Bugün de Kürtler,  -asırlardır can, kan ve din kardeşi olduğumuzdan-  kendilerini emperyalist Batı’ya yem etmeyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne  -şüphe etmiyoruz ki-  yürekten bağlıdırlar ve daima da bağlı kalacaklardır.

Aykırı düşünenlerin de çok yakında  -inşâllah-  bu yanlıştan vazgeçeceklerini umuyor ve bekliyoruz.

 Batı’yla münasebetlerimiz resmen ve sûreta, mutlaka devam etmesi gerekir. Üstelik bu bir zaruret. Ancak bilhassa biz Türklere ebedî düşman olan ve hiçbir şekilde bize içten meyil ve muhabbet beslemelerine imkân olmayan Avrupalılara karşı, kalben nasıl meyil ve muhabbet ettiğimize de şaşmaktan kendimi alamıyorum.

Böle Böle Bitiremedin Usta

0

Türkiye Cumhuriyeti devletini kuranlar,  624 yıllık Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi olan çeşitli etnisiteleri kucaklayarak “Türk milleti” adı altında üniter yapıda bir milli devlet oluşturmuşlardır. Bu yapı, bu ülkenin dış düşmanlarınca desteklenen  bölücü güçler tarafından 1920’li, 1930’lu yıllarda birkaç kalkışma ile bozulmak istendi. Fakat Atatürk ve arkadaşlarının kararlı iradesi ile bir sonuç alamadılar ve hüsrana uğradılar.

1980’li yılların başından beri de 30 yılı aşkın süredir BÖLÜCÜBAŞI (namıdiğer İMRALI)’nın liderliğindeki PKK terör örgütünün hedefi, Kürtü Türke düşman etmek ve birbirine vurdurmak, vatanın bir bölgesini topraklarımızdan kopartmaktı. Fakat ne BÖLÜCÜBAŞI, ne de örgütü, 30 bini aşkın insanımızın canına mal olan kanlı bölücü kalkışma, ne halkımızı birbirine düşürdü, ne de ülkemizi bölebildi.

Ama BAŞBÖLEN, çok daha kısa sürede BÖLÜCÜBAŞI’nın başaramadığı kadar başarılı oldu.

  • Türk milletini 36 etnisiteye böldü. Türklüğü milletin adı olmaktan çıkarıp 36 etnisiteden biri haline getirdi.
  • Bu millete “Türk milleti” demeyerek ve “Türk milliyetçiliğini ayaklarımın altına alıyorum” diyerek milletin bir bölümünü Türk milliyetçilerine düşman ederek bölücülük yaptı.
  • Türk milletini “bizimkiler” ve “ötekiler” diye ikiye böldü.
  • Müslümanları “Sünni” ve “Alevi” diye ikiye böldü.
  • Güneydoğu’da “Kürdistan” ifadesini kullanarak, anadilde eğitim hakkı vererek, Kürtçe savunma yapma hakkı vererek, Türkçe yer isimlerinin Kürtçeleri ile değiştirilmesine izin vererek bölücülüğe hizmet etti.
  • Dış politikada da halkı “Rabiacı Mursiciler-karşıtları”, “Esedciler-Esad karşıtları” diye ikiye böldü.
  • Devletin memurlarını “benim valim, müdürüm, memurum” ve “paralel devletin memurları” diye ikiye böldü.
  • Okulları “İmam Hatip Okulları” ve “diğer okullar” diye ikiye böldü. Dolayısıyla bu okulların öğrencilerini ve velilerini de böldü.
  • Orduyu, emniyeti, yargıyı, MİT’i ikiye böldü.
  • En son medyayı da böldü. Devletle iş yapan medya patronlarının üzerine Maliye denetmenleri ile giderek ellerinden alınan televizyon ve gazetelerine yerleştirdiği köşe yazarları ve televizyoncularla yandaş medyayı oluşturdu. Diğer gazete ve televizyonlarda yer alan medya mensupları “ötekileştirildi”.
  • Toplantılarına, yurtdışı gezilerine “yandaş medya” mensuplarını alıp, “diğerleri”ni dışlayarak medya bölücülüğüne devam etti.
  • THY uçaklarına, Metro istasyonlarına ve devlet dairelerine yandaş gazeteleri aldırtıp, diğer gazeteleri dışlayarak gazeteleri de ikiye böldü.
  • Beşiktaşlıları bile “Çarşı” ve “1453 Kartalları” diye ikiye böldü.

Bu milleti, bu ülkeyi böle böle bitiremedin Usta. Mimar Sinan ustalık döneminde cami mimarisinin en zarif örneği olan ve kalem gibi ince minareleriyle ünlenen Selimiye Camiini miras bıraktı. Fakat bizim “Usta”, kırıp dökerek, tehdit ve hakaret ederek kaba saba bir üslupla bölünmüş bir millet ve vatan bırakmaya hazırlanıyor.

Ama şunu kesinlikle ifade edelim. BÖLÜCÜBAŞI(namı diğer İMRALI) nın 30 yılı aşkın süredir başaramadığı milleti ve vatanı bölme arzusunu BAŞBÖLEN de başaramayacaktır.

Mazlum ve Mağdur Türkler

 

15. ve 16. yüzyıllar ‘Türk asırları‘ olarak anılır.

M.Ö. 220 yılında Hun İmparatorluğu ile başlayan ‘Cihan devleti kurma‘ ideali, 15. Yüzyılda doruğa ulaştı. 16. yüzyılda devam etti. Bu sebeple Türkler, dünya coğrafyasının çok geniş bir kesiminde yaşamaktadırlar.

Sözü edilen asırlarda; Osmanlı Cihan Devleti, Çin’de Kubilay Han yönetimi, Babür İmparatorluğu, Kazan, Kırım, Karadağ, Astrahan, Sibir, Kasım ve Doğu Türkistan’da, Seidiye ve Hokand, Kazakistan’da Kazak, Özbekistan’da Hive, Buhara, Özbek hanlıkları, Altın Orda Hakanlığı, İran’da Afşar, Kacar ve Safevi hanedanlıkları, Mısır’da Kölemenler ve Hindistan’da Türk sultanlıklarının hükmettiği alanın yüzölçümü 50.000.000 Km2 idi.  Denizler hâriç, dünyanın yüzölçümü 150.000.000 Km2‘dir. Demek ki dünyanın 3’te 1’i, bir tek milletin, Türklerin yönetimi altında idi.

Bu gerçek, Türklerin neden bu kadar geniş alana yayıldıklarının anlaşılabilir açıklamasıdır.

Bu arada, Ahıskalı Türkler gibi, sürgün yerlerinden eski yurtlarına dönme imkânını henüz bulamayan soydaşlarımızı da hatırlamamız gerekir. Bilindiği gibi günümüzde 500.000 civarında Ahıskalı Türk, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya Federasyonu’na bağlı muhtar cumhuriyetler, Türkiye, Almanya, Ukrayna, Gürcüstan, Litvanya ve  Kırım başta olmak üzere; 15 ayrı devletin 265 farklı şehrinde, 4.264 adet değişik yerleşim biriminde hayatta kalma mücâdelesi veriyorlar.

Rusya Federasyonu’nun 28 yerleşim biriminde 70.000, Kazakistan’ın 36 yerleşim biriminde 145.000, Azerbaycan’ın 14 şehrinde 106.000, Kırgızistan’da 57.000, Özbekistan’da 30.000, Ukrayna’da 18.000, Türkiye’nin 45 vilayetinde dağınık vaziyette 60.000 Ahıskalı Türk yaşamaktadır.

Kendi istekleriyle göç edenlerin dışında kalan Ahıskalı Türklerin, bu kadar geniş coğrafyada yaşamaya mecbur edilmelerinin sebebi, kalabalık kütleler içerisinde azınlıkta kalmalarını sağlayıp asimile olmalarına zemin hazırlamaktır.

Doğu Türkistan’daki Türkler de öz yurtlarında Çin zulmü altında asimile edilmeye çalışılmaktadır.

Asimile edilmek istenen bir başka grup Türk, Balkanlarda hayatta kalma mücâdelesi veriyor.

Balkanlar… Veya söylerken gönül tellerimizi titreten, gözlerimizi nemlendiren adı ile Rumeli…

Rumeli’yi öylesine yürekten sevdik ki; oralarda yaşarken de, oraları terk etmek mecburiyetinde kaldıktan sonra da unutamadık. Şiirlerde, hikâyelerde, romanlarda, efsâne ve destanlarda Rumeli’yi andık. Şarkı, türkü ve manilerde hep Rumeli’yi terennüm ettik. Minyatürlerde, sulu ve yağlıboya tablolarda Rumeli’yi anlattık.  Rumeli üzerine zengin bir külliyat oluşturduk.

Balkanlardaki soydaşlarımızın, dindaşlarımızın Türklük ve Müslümanlıkla bağlarının diri tutulması için bunlar gereklidir fakat yeterli değildir. Onların bize gelmelerini bekleyemeyiz. Bizim onlara gitmemiz lâzımdır. Gidildiğinde de Hıristiyan batının değil, kendi medeniyetimizin izlerini tâkip etmeliyiz.

Türklük ve Müslümanlık Balkanlarda aynı kavramı ifâde eder. Müslümanlığı kabul etmiş insan için; ‘Türk oldu‘ denilir. Babalar, dedeler, anneler ve büyükanneler, babaanneler çocuklarına ve torunlarına, fırsat buldukça, ‘Türklüğün beş şartı’nın birincisi‘ olarak ‘Kelime-i şahadet’i öğretirler.

İlgimiz, temasımız zayıflarsa, bu güzellikler yok olabilir.

*

Türkiye’de birçok kişi, sınırlarımız dışındaki Türklerin Türklükle ilgilerinin kalmadığını düşünmektedir.  Onlar büyük bir yanılgı içerisindedirler.

Birkaç örnek vereyim:

Kerkük Türkleri, ay-yıldızlı bayrağımızı özledikçe Bağdat’a; Türkiye Büyükelçiliği binasında dalgalanan bayrağımızı uzaktan da olsa seyretmeye gitmekte, dönüşünde hâne halkına, heyecanla ve gözyaşı dökerek duygularını anlatmaktadırlar.

Türkiye’de Adnan Ötüken ile birlikte kütüphâneciliğin kurucusu olarak tanıdığımız rahmetli Müjgân Cumbur  hanımefendi Afganistan’a gittiğinde, Afgan Türkmenlerinden bir gurup, O’nun kalmakta olduğu misâfirhânenin çevresinde geceleri nöbet tutmuş, gürültü edilmemesi için tedbir almış ve  sabah olduğunda, evinden getirdiği; tâze süt, yumurta, kaymak ve çörekleri ikram etmek için çekingen hareketlerle eve yaklaşmışlardır.

400.000’lik nüfusunun % 70’i Türk olan Tuva Muhtar Cumhuriyeti’nin Türk Meclis Başkanı, Türkiye’den ülkesine turist olarak gelen Türklere soruyor: ‘Tuva’da yaşayan 280.000 Tuva Türkü’nün tamamı Türkiye’yi bilir. Türkiye’de yaşayan 77.000.000 Türk’ten acaba 200.000’i Tuva’yı bilir mi?’ Ve sonrasında feryat gibi bir istek: ‘Bizi unutmayın. Sizden fazlaca bir beklentimiz yok. Ülkemizi ziyârete gelin, yeter.’

*

Yaşamakta oldukları kendi öz vatanlarında azınlık konumunda bulunan bütün Türkler, asimilasyona ve misyoner faaliyetlerinin baskılarına mâruz kalıyorlar.

Dünyanın dört bir tarafındaki mazlum ve mağdur Türkler, kimliklerini korumak için büyük mücâdele veriyorlar.

Mazlum ve mağdur Türklerin asil ve muhteşem feryadını dünya milletleri, insan haklarının sözde savunucuları duymuyor.

Bizler duymalıyız…

 

 

Kuloğulları – Kuzey Afrika Türkleri

 

İç gündemden içi daralanlar için dış politik rehabilitasyon önerilerimizden biridir Kuloğulları. Son yıllarda iyice yayılan Kuloğlu tabiri; babası Anadolu Türk’ü, annesi Kuzey Afrikalı anlamında. Koloğlu, Kurogli, Kulugul gibi söylenişleri de olan bu kavramı kendisi de bu soyadı taşıyan ve babası Libya’nın ilk Başbakanı (Sadullah Koloğlu) olan Orhan Koloğlu “Türk Korsanları” kitabında bir güzel işlemiş.

Kuloğlu demek Garp Ocakları demek.. Osmanlı, oraları yönetmek için başta Trablusgarp (Libya) olmak üzere Tunus ve Cezayir’de daimî olarak 20 bin Anadolu Türk’ünü bürokrat ve asker olarak istihdam etmiştir. Ve her yıl 5-6 bin civarında – bilhassa da Ege’den – Anadolu delikanlısıyla takviye etmiştir. Koloğlu kitabında, 3 asırda 1 milyon gencin yöreye nakledildiğini beyan ediyor.

Wikipedya’ya göre Mısır da dâhil olmak üzere 13 milyon Kuloğlu var. Muhtemelen bu sayı çok daha yüksek. Yalnızca Libya’nın 6,5 milyonluk nüfusunun % 15 ila % 40 arasında Türk kökenli olduğu söyleniyor. Bu da 1 ila 2,5 milyon ediyor. Türk işçileri hariç..

Başta başkent Trablus, Bingazi, Derne, Sirte, Tobruk gibi tarih kokan şehirlerde yaşayan Kuloğulları ordu, yüksek bürokrasi ve bilim, sanat dünyasında söz sahibiler. Kendi içlerinden Karamanlı Hanedanı adında bir hanedan bile çıkarmışlar. Kaddafi sonrası derhal Türk Bayrağına dönülmesi de bu izlerden..

3,5 asır Osmanlı idaresinde kalan Tunus’unsa 11 milyonluk nüfusunun % 20 ila % 25 kadarı Türk. Bu da 2,2 ila 2,7 milyon arası bir rakam yapıyor. Çoğunluğu başkent Tunus ile Mehdiye gibi kıyı kentlerinde ve Cerbe gibi adalarda yaşıyor. Arapça, Fransızca, Türkçe biliyorlar ve ordu ile bürokrasiye hâkimler. Ticaret ve zanaatlarda da varlar.

Sünnî ve Hanefîler.. Bol camileri ve büyük pazarları (Bazaar of the Turks) var. Rumdanlı, Kazdağlı, Ağa, Bayram, Hamza, Sinan, Slim, Zimerli, Türkî gibi sülaler Tunus’ta çok etkin. Bir Belhoca Sülalesinden hem siyasetçi hem dinî kâtip hem de feminist hareket öncüsü çıkmış; bir Mater / Materî Sülalesinden hem fizikçi-siyasetçi, hem kıdemli asker, hem de işadamları çıkmış. Bir de hanedan çıkarmışlar; Hüseynîler.

Cezayir’in nüfusu ise 38 milyon ve bu nüfusun Türk kökenli oranı % 2 ila % 25 arasında değişiyor: Yüzde 2 diyenler (T.C.) için Türkî nüfus 700-800 bin civarında, yüzde 5 diyenler (Oxford) için 1,9 milyon civarında, yüzde 6 diyenler (Fransa) için 2,2 milyon civarında, yüzde 10 diyenler (Zaman) içinse 3,8 milyon civarında. Sabri Hizmetli’nin “Osmanlı Yönetimi Döneminde Tunus ve Cezayir’in Eğitim Kültür tarihine Genel Bir Bakış” makalesine göreyse bu oran yüzde 25’e yani 9,5 milyonluk bir nüfusa tekabül ediyor.

Tunus’taki gibi Arapça, Fransızca ve Türkçe bilen Cezayir Türkleri de çoğunlukla Kuloğlu olarak anılardan. Daha çok Cezayir, Konstantin, Mediye, Mostaganem, Oran, Tlemsen, Biskra, Kasba, Mezegran, Zeytun gibi şehirlerde yaşıyorlar ve Torkî, Turkî, Osmanî, Stanbulî, Barbaros, Hayreddin, Silahtar, Başterzi, Demirci, Hazneci, Uluçalı gibi soyadları taşıyorlar.

Askerî ve idarî elit olarak bilinen bu Türksoylular Cezayir’in kültürel, sanatsal ve müzikal hayatında da çok etkinler. Börek, lahmacun ve Türk kahvesini unutmamışlar. Tunus’taki gibi bir hanedan da onlar çıkarmışlar; Muradîler. Bir de Emir Abdülkadir gibi bir millî kahramanı..

 

 

Paralel Devlet

 

Hükümet, on iki yılını iktidar olarak doldurmak üzere. Tek başına bir iktidar için on iki yıl uzun bir mesafe. Buna rağmen hala devlet içerisinde paralel yapılanmalar varmış biz bilemedik anlayamadık tez’i; bizlere pek inandırıcı gelmiyor.

Hâlbuki devlette ki yapılanmayı birlikte oluşturdunuz. 12 Eylül referandumu yapılırken görev paylaşımı yaptınız. Milletvekilliklerini, bakanlıkları, polis ve adliyedeki atamaları birlikte oluşturdunuz.

Taraf yazarı eski emniyetçi, Emre Uslu’nun söylediklerine göre; Oslo görüşmelerinde PKK ya dershaneleri, Etüt merkezlerini kapatma konusunda söz verildi. Bu olay duyulduğunda, hükümet te bu tür açıklamalar yaptığında kıyamet koptu ve karşılıklı yaylım ateşi başladı. Nitekim Yeni şafak gazetesinden Abdûlkadir Selvi, bir yazısında: Ne “istediniz de vermedik” diye Fethullah Gülen’e sitemlerde bulundu.

Tabii 17 Aralık, asıl kıyametin başlangıcı oldu. Yolsuzlukların boyutu Bilal Erdoğan’a kadar uzanınca gerek adliyelerde, gerekse emniyette büyük bir deprem yaşandı ve artçıları hala devam ediyor. En son olay İzmir de yaşandı ve akabinde yirmi beş ilin emniyet müdürü değiştirildi.

Bunlar sadece cemaatle yapılan kavganın bilinen neticeleri.

Gelelim terör (KCK) olaylarına;

Şu anda terör olayları bitmiş gözüküyor, asker cenazeleri gelmiyor gelmesine de asla istemeyiz.

Bir zamanlar Balkanlar ve Batı Trakya da bizimdi ve Osmanlının son dönemlerinde, Rum ve Bulgarlar, Osmanlıya karşı çetecilik yapıp, o bölgelerde kan akıtıyorlardı. Uluslararası antlaşmalar çerçevesinde ne acıdır ki Balkanlar ve Batı Trakya elimizden çıktı; artık oralardan da şehit cenazeleri gelmiyor.

Ama Güneydoğu Anadolu ne pahasına olursa olsun Türk Yurdudur, ilelebet Türk yurdu olarak kalacak. Gerçekten terörün kesinlikle bittiğinden emin miyiz veya nasıl ne şekilde bitirildi, hangi mücadeleyle? Ama terörle mücadele yapılmadan pazarlıklar konusunda bitirildiyse ki mücadele yapılmadı, yarıda kesildi ne gibi pazarlıklarla, hangi tavizler verildi, neyin karşılığında? Eğer demokrasi ile idare ediliyorsak ki öyle söyleniyor hem de (ileri demokrasi) bir adım önde; bütün bunları bizlerinde bilmesi gerekmiyor mu?

Ama hükümet sözcülerinin aksine; güney doğudan gelen haberler aksini söylüyor. PKK, yine yol kesiyor, kendi askerini, polis teşkilatını kurmuş bölgenin kontrolü onların elinde.

Diyelim ki hizmet hareketinin yapılanmasından haberiniz yoktu. Peki, bu olaylar, paralel devlet yapılanması değil mi? Hem de gönül rızası ile. Hem de gerek İmralı, gerekse Oslo görüşmeleri neticesinde.

Bu arada birde potansiyel paralel yapılanmaya doğru giden bir durum var. El altından Suriye askerlerine karşı savaşan muhaliflere silah gönderiliyor. Yarın, o bir gün Suriye deki savaş sona erdiğinde, El-Kaide’nin sizden istekleri bitecek mi, yoksa isteklerine hayır dediğinizde, bütün dünyada estirdiği kanlı terörü, bizim ülkemizde de estirmeyeceğine karşı anlaşma mı imzaladınız? Hele, hele El-kaidenin finansörü Yasin El-kadı ile içli, dışlı olmuşken?