23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 920

Paralel Kavramlar

 

Millet olarak, tarihte fazla devlet kurduğumuzla övünür dururuz.

Kimse çıkıp da kurduğumuz bu kadar devleti nasıl yıkmayı başardığımızı söylemez.

Aslına bakılırsa, devlet kurmak kadar devleti yıkmakta beceri isteyen, yani hüner isteyen bir şeydir.

Koskoca cihan imparatorluğunun ıskatına oturduktan sonra, elimizde kala kala bir Anadolu kalmıştı. Birileri çıkıp Anadolu toprakları üzerinde ırzımızı, namusumuzu koruyacağımız bağımsız bir devlet kurmuş, bize teslim etmişlerdi.

Şimdi; bu devletin çivisini nasıl çıkarırız diye didişip duruyoruz.

Elin oğlu da bu işte oldukça mahir, kaşıdıkça kaşıyor.

Önce kutsal kavramlarımızın içini boşaltarak ve onları hafife alarak işe başlamışlardı.

“İstiklal Marşı’nda ırkçı ifadeler varmış, bayrak olmasa da olurmuş, Türk diye bir millet yokmuş, TC kelimesi rahatsızlık vericiymiş” diyerek fitnelik çıkardılar.

Adalete güveni sarsıp, hukuku yerlere serdiler.

Askerin başına çuval geçirip, silahlı kuvvetlere kumpas kurdular.

Devleti içten çürüten rüşvet, irtikâp, yolsuzluk gibi kavramları meşrulaştırdılar.

Bu arada literatürümüze yeni kavramlar sokmayı da ihmal etmediler.

İlkokul sıralarında paralel kavramıyla tanışmıştık.

İlerleyen zaman içerisinde bu tabiri tam unutmuştuk ki Körfez Savaşı’nda çokça kullanılan 36 paralel kavramıyla onu tekrar hatırladık.

Savaş bitti, başımıza birde çekiç güç belası çıkmıştı.

O günlerde yine bu 36 paralelin kuzeyi ve güneyi ile ilgili haberler dinliyorduk.

Neyse, yıllar çabuk gelip geçti, yine bu paralel kelimesi aklımızdan çıkmıştı.

Ne yazık ki bu kavram sanki de kader yazgımız olmuştu.

Bu sefer güney doğudaki terörist yapının vergi topladığı, trafik cezası yazdığı gibi haberler yaygınlaşınca, devlete rağmen böyle bir illegal uygulamaya, paralel devlet denildiğini öğrenmiş olduk.

Niye yalan söyleyelim, derin devleti duymuştuk, amma paralel devleti bilmiyorduk.

Zaman her şeyin ilacıdır derler, ne kadar doğru bir sözdür.

Barış süreci, iyimser temenniler, İmralı’ya gidip gelmelerle paralel devlet kavramını tam unutuyorduk ki 17 Aralık depremiyle bu kavramla yeniden tanışmış olduk.

Bu arada yeni bir paralel devletimizin olduğunu devlet büyüklerimiz tarafından öğrendik.

Hayırlı olsun, bir devletimiz vardı, şimdi üç devletimiz olmuş.

Nasrettin Hoca’nın kazanı gibi, devlet doğurmuş.

Ortalıkta bir garipliktir ki dolaşıyor.

Çok uzun yıllardan beri devletin derinliklerinde devlet arıyorduk, derin devlet ortaya çıkmadı, ama nur topu gibi iki tane paralel devletimizin olduğu söyleniyor.

Derin devlet, paralel devlet derken, gerçek devleti arar olduk.

Kayıp ilanı mı versek?

Ünlü TV sunucusunun söylediği gibi…

“Alo… Nerede Bu Devlet, Nerede Bu Millet?” mi desek.

 

 

Kahrolsun Cahiliyye!

 

Fetva tekniğiyle; Zeyd‘in biri falan şahıs hakkında “AllahuTeâla’nın bütün vasıflarını toplamış bir liderdir” dese müşrik (Allah’a ortak koşmuş) olur mu? El cevap: Olur!

Zeyd‘in bir başkası “Sayın falankese dokunmak bile inanın bence ibadettir” derse Allah indinde kulluk yalnız O’na (iyyakena’büdü) ve yardım yalnız O’ndan (ve iyyakenesta’in) yapılacağından/isteneceğinden yine müşrik olmuş olur mu? El cevap: Olur!

Bu kez Amr‘in biri “Falanca Allah yolunun bekçisidir. O’nu üzmek Allah’ı üzmektir. Sevenlerini üzmek de aynıdır” dese şirk koşmuş/müşrikleşmiş olur mu? El cevap: Olur!

Siz bu Zeyd’leri, Amr’leri ve Falanca -Filankesleri iyi biliyorsunuz. Hem dindarlığınızı ispatlamak için oy veriyor hem de Din-i Mübin-i İslam‘a resmen su katarak onun bir şirk dini haline gelmesine sebep oluyorsunuz. Oysa İslam, menfaat aracı olarak şahısların putlaştırılmalarına isyanın adıdır. “Lâ ilahe” ve “Lâ şerike” ile başlayan sloganlarımız kalplerimizi yatıştıran en baş zikirdir.

Bir zamanlar bizim Müslüm dinlememize bile ‘isyan müzikleri de Allah’a isyan gibi algılanabilir’ diyerekten ruhsat vermeyenler şimdi şirket ortağı (şerik-i şirket) mı, şirket yöneticisi (amir-i şirket) mi oldular? Fıkıh (İslam hukuku ) usulüyle avâmın (alttakiler) şirk seanslarına havâss (üsttekiler) göz yumarsa onların hükmü nedir ey cemaat; diye soralım mı, sormayalım mı?

Abdullah b. Sebe‘ler, Müseylime’tü-l Kezzâb‘lar ve Hasan bin Sabbah‘lar gırla geziyor. Arif Nihat Asya’nın şiiri gibi: “Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed/Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor“.

İslam‘a girdikten sonra Müslümanların bu Câhiliyye bataklığına girme merakları neden? Yoksa “temel içgüdü” ahanda bu mu? Din diye yaşadığımız Arap şekilciliği eninde-sonunda Arap putperestliğine de bulaştı mı?

Haşhaşîlervarmış..Müslüman Müslüman’a tuzak kurmazmış hatta hiç kimseye kurmazmış.. Öyleyse 12 yıllık AKP döneminde kim hala Müslüman kalabildi?

1053 doğumlu ve Emin Zarrab‘la ilişkili Hasan Sabbah‘ı kime benzetebiliriz? Siyasî hareketinin başlangıcı olan İsfahan, İstanbul mudur? Mısır‘da temas kurduğu Bedr’ülCemalî, İhvân-ı Müslimîn hareketi midir? Ve Ak Parti, Alamut Kalesi midir?

Başka sorular da var: İngilizce ‘assassinate’ suikast ve Fransızca ‘anasin’ katil anlamlarına geldiğine göre memalikimizde şimden geru siyasi cinayetler beklemeli miyiz? Bu ‘Müslüman Müslümana ne yapar‘ kısmına mı giriyor?

Başka sorum yok Hâkim Bey. Giderayak bir de slogan atabilir miyim acaba? Tabi sizin için mahzuru yoksa..

TebbetyedâCahiliyye!

 

 

Başbakan Kendi Cemaatini, Cemaat Kendi İktidarını Kurmak İstemiş

“Cemaat- AKP savaşı” başladığından beri her iki taraftan hiç alışık olmadığımız yorumlar duymaktayız. AKP’nin Cemaat’i tanımlarken kullandığı “virüs, paralel devlet, in, haşhaşi, vampirimsi derin yapı” ve Cemaat’in AKP’yi anlattığı “diktatör, Yezid, muhaberat devleti” gibi kavramlardan değil, daha yeni ve orijinal ifadelerden örnekler vererek bir sonuca varmaya çalışacağım.

Önce Star Gazetesi‘nde Hükümetin bakış açısını yansıtan Hakan Albayrak‘ın yazısındaki ifadelere bakalım.

Fethullah Gülen’in, ülkemize topyekûn savaş açan şer güçlerle tam bir ittifak halinde olduğu iyice netleşince karınca kararınca karşı saldırıya geçtim.

Cemaat’in zaferi için Mossad’da, Erdoğan’ın zaferi için Saraybosna camilerinde dua ediliyor.

Yanında kendisini eleştirecek kimsenin bulunmadığı lider zavallıdır. Hocalarını gerçekten seviyorlarsa ona merhamet etsinler; eleştirsinler onu.” 

Cemaatin yayın organlarından Zaman Gazetesinde yazan Mümtazer Türköne‘nin de ilginç değerlendirmeleri var.

Türköne AKP iktidarının paydaşlarınıİSLAMCI” kavramıyla tanımlıyor. Bu kesime dair analizinde bakın neler söylüyor.

İslamcıların “Politikacısı devlet rantı üzerinden bir soygun düzeni kurdu.

Müteşebbisi servetine servetler kattı. Devletle birlikte dönüp duran paranın bir kısmı hayır işlerine ayrıldığı için Parti’nin Fetva Emini şer’î cevazı yetiştirdi.

Eli kalem tutan entelektüelleri de bugün ortaya dökülüp-saçılan yolsuzlukların üstünü örtmek için hayalî canavarlar icat edip onlara saldırıyorlar.

İslâmcılık, zalim-laik zorbaların baskıları altında değil, yolsuzluk çarkları arasında eğilip-bükülüyor.

Tarihî misyonunu tamamlamış imam-hatip modelini, genel eğitim modeli olarak yeniden inşa etmek, devletin ekonomik iktidarını sınırsızca ve keyfince kullanmanın gerekçesi olmuş.

Başbakan devletin hem parasını hem de eğitimdeki tekelini kullanarak ‘kendi cemaati’ni oluşturmaya girişmiş. Gülen Cemaati ile bir çatışmaya girmesinin sebebi, işte bu tekel oluşturma niyeti imiş.

Devlet rantı ile edinilen zenginlik hem siyaseti hem de hayır-hasenat işlerini besliyor ve birkaç kişi elinde deveran eden bir nimete dönüşüyordu.

Devlet rantı üzerinden imam-hatip odaklı hayır hasenat işleri resmî İslâm‘a, savaş açtığı Cemaat ise sivil İslâm‘a tekabül ederken, her iki kesimin sermayedarlarının da aynı eksende ayrışması normal addedilmeli.

Dün ‘Dar’ül Harp’ fetvaları ile oturduğu evin elektriğini kaçak kullanan, vergiye haram gözüyle bakan İslamcılar, bugün devlet rantının küçük bir kısmıyla cami veya mektep yaptırarak, edindikleri büyük servetlerin helal olduğuna fetva alıyorlar.

Bireysel çıkara şer’î kılıf uyduran görgüsüzlük, bugün devlet rantı ile finanse edilen, fetvalarla beslenen ihtişamlı medya organlarınca bile örtülemiyor.”

*****

İLK DEFA İKTİDAR OLDULAR, YÜZLERİNE GÖZLERİNE BULAŞTIRDILAR

Zaman Gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’a göre, bu çatışma böyle devam ederse, “tarih bu yaşanan dönemi Kemalizm’in parantezi kapandığında İslami duyarlılığı taşıyan geniş kitleye ilk kez iktidar nasip oldu ve onlar bunu yüzlerine gözlerine bulaştırdılar…” diye tanımlayacak.

Benim görüşüme göre, her iki tarafta da ideolojik veya şahsi menfaatleri açısından bakanların oranı çok yüksek değil. 

Cemaate de, AKP’ye de sempati ile bakan ve AKP oylarının ağırlığını oluşturan ana kitle, memleketin kurtuluşunu “Allah korkusu olan kadrolara emanet etmekte” gören, samimi inançlı, mütedeyyin insanlardır.

Bu insanlar “İmam Hatip” mezunlarını da, Cemaat okullarından yetişenleri de devlet kurumlarında görmek istiyordu. Çünkü onların kuvvetli dini inançları olduğuna, kamu malına sahip çıkacağına ve kul hakkı yemeyeceklerine inanıyordu.

Hem maddi ilimler ve hem de manevi bilgilerle mücehhez “çift kanatlı kuşlar” yetiştirmek sevdası yaşayan bir kitleydi bu. Bu sebeple hem İslamcı kesimin hayır hasenat kaynakları ve hem de Cemaat okullarının finans ve insan kaynağı oldular.

Bu insanların büyük çoğunluğu siyasetin kirli dehlizlerinde, ticaretin kara, dolambaçlı yollarında hiç gezmeyen samimi Müslümanlardı. Cemaati de, AKP’lileri de camide, hac’da, umre’de, cenazede, bayramlarda, kandillerde birlikte oldukları için kendinden sayıyor, İslam’a ve ülkemize hizmet ettiklerine inanıyor ve kalpten destekliyorlardı.

PKK açılımlarını, Türk kimliğine saldırıları doğru bulmasa da “bu insanlar hainlik yapmaz, bir bildikleri olmalı” diye yapılanlara karşı çıkmıyordu.

Şimdi bu samimi Müslümanlar, güvendikleri bu iki kesimin dünyevi bir iktidar savaşı verdiğini, İslam’a da, yürürlükteki hukuka da, ahlaka da aykırı nice olaylara karıştıklarını öğrendi. Dahası birbirleri hakkında yukarıda aktardığım benzetmelerin, galiz suçlamaların ve hakaretlerin nicelerini işitmekte.

*****

TARAFLARIN YÖNETİCİLERİNE DEĞİL, TARAFTARLARINA ÜZÜLÜYORUM

Bu çatışmadan çok önce AKP/Cemaat koalisyonunun birlikte yürüttükleri işler yüzünden bu iki hareketin yöneticilerini “şüphe” ile izlemekteydim, aynı duygusal düzlemde bulunmam mümkün olamıyordu.

PKK AÇILIMI politikaları, terör örgütüne verilen tavizler… “TÜRK isminin silinmeye çalışılması… “Milli Ordu’ya kurulan KUMPAS“… Bugünlerde Başbakan Erdoğan’ın bile “sahte ihbar mektuplarıyla, yasa dışı dinlemelerle, sahte delillerle insanların nasıl mahkûm edildiklerini bugün çok daha belirgin şekilde görebiliyoruz. Bütün bunlar hukuk, adalet saikiyle, vicdan saikiyle değil, tamamen örgüt saikiyle yapılıyor” diye ifade ettiği hukuksuz yargılamalarPartizanca kadrolaşma… Suriye, Mısır, Barzani politikaları gibi konuları benim tasvip etmem mümkün değildi.

AKP Düzce milletvekilinin “Allah’ın bütün vasıflarının Başbakan’da var olduğunu” söylemesini, buna AKP’lilerin sessiz kalmalarını anlayamam. Şu ana kadar Başbakanın bu sapık düşünceliyi eleştirmemesi ve partiden atmamasını kabul etmem mümkün olamaz.

Ancak bu iki hareketi destekleyen samimi Müslümanlarla ortak değerlerim çok fazla. Bunlarla aramda kuvvetli bir duygusal bağ var olmaya devam ediyor. Çatışmanın taraflarından değilim ama bu samimi inançlı insanların duygularını çok iyi anlayabiliyorum.

Savaşın tarafları yaptıklarıyla çok şeyleri tahrip ettiler. Ancak bu samimi Müslüman kitlenin “Allah ile aldatılmaktan” doğan hayal kırıklığı ve ümitsizlik tahribatın en büyüklerinden oldu.

Yaratılan travmayı tedavi etmek bu kitleyi kazanacak siyasi harekete düşecek.

Yavuz Sultan Selim’e Halepli Ulemaların Mektubu

Yavuz Sultan Selim’in Padişahlığı döneminde Memluklular, İran’dan sonra güney doğuda bulunan büyük ve güçlü bir devletti. Memluklular, Halifeyi ve mukaddes şehirleri ( Mekke, Medine ve Kudüs) ellerinde tutuyor, İslam dünyasına karşı üstünlük iddia ediyorlardı.

Halifelik, 750 tarihinde itibaren, 766 yıl Abbasi hanedanında kaldı. İlk önce Bağdat’ta daha sonra Kahire’de devam etti. Kahire de ki Abbasi Halifeleri, Peygamberin halefi ve İslam birliğinin temsilcisi durumundaydı.  Halifelerin bir devleti, üzerinde hakim oldukları toprakları yoktu.

Halep şehri, Suriye’nin Şam’dan sonra en büyük şehridir. İslamiyet’in bu bölgeye yayılmasından sonra önemli bir bilim ve ticaret merkezi oldu. Şehirde çok sayıda Türk de yaşıyordu. Halep şehri Memluklu hakimiyetinde idi. Halepli Ulemalar Memluklu yönetiminden çok rahatsızdı. Mal, can emniyetleri yoktu. Devamlı zulme uğruyorlardı. İslami esasları, kendi yönetimleri anlayışlarına göre kullanıyorlardı. Mısır Sultanı şeriata aykırı davranışlar içinde idi. Halife Müslümanların sıkıntı ve sorunlarına eğilmiyordu. Artık Mısır Halifesinin, İslam alemi için bir yük olduğunu düşünüyorlardı. Yavuz Sultan, daha Mısır seferinden önce, Şamlı, Mısırlı ve Yemenli alimler ve ulemalar tarafından davet edilmiş, yardım isteyip, kendi memleketlerinin de Osmanlı devletine katılmasını talep etmişlerdi.  Bu Halepli Ulemalardan bazıları, Padişah Yavuz Sultan’a bir mektup yazarak kendilerine yardım etmesini istediler. Ulemalar  mektuplarında şöyle diyorlardı:

“Bismillahirrahmanirrahim,

Sultanımız Hazretlerine bildiririz ki,

Bizler Haleb’inalimleri, eşraf ve ayanı olarak; fakir Seyyid Ramazan ve Seyyid İbrahim,  Ebu’l-Beka  (Şafii Kadısı ), Şemsüddin El-Celali ( Hanefi Kadısı),Kadı Cemaleddin Yusuf (Hanbeli Kadısı), Kadı Muhammed (Maliki Kadısı) Muhammed bin Bayram, Ali bin Ömer, İbn-i Şini, İbn-iKaşşan, İbn-i Hucce, İbn-i Recep, İbn-i Salih, İbn-i Halil Beğ, İbn-i Sati, Cemalüddin, İbn-i Nefs, İbn-i Kasvan’ız.

Bütün Haleb’in büyükleri ve ayanları ve ahalisi olan bizler Sultan Selim Han’a itaat ediyor Ve kendi isteğimizle onun emirlerine hazır ve bağlı olduğumuzu bildiriyoruz.

Bu mektup bütün Haleb ahalisinin bilgisiyle yazılıp yüce makamınıza gönderildi. Haleb’de bulunan bütün insanlar siz Sultan hazretlerinden talep eyledik ki, canlarımız, mallarımız, ve ehlimiz ve çocuklarımız muhafaza edilsin. Siz isterseniz Memlükleri yakalar size teslim ederiz. Sultanımız, Anteb’e geldiklerinde, biz Haleb ahalisi olarak sizi orada karşılamaya hazırız. Eğer Memlükler önce davranırsa ne olur bizleri onların elinde esir bırakmayınız. Onların elinden kurtulmak, zalimlerin elinden kurtulmak gibidir. Sultanımız bilsinler ki, Memlükler, şeriat’ı asla uygulamazlar, malımızı ve iyalimizi diledikleri gibi zulme boğarlar, elimizden alırlar. Kimse onlara hesap soramaz. Her biri ayrı ayrı birer sultan gibidirler. Bizden asker istediler vermedik, bizi Sultanlarına şikayet ettiler ve bize zulmettiler. 

Hüdavendigarımız, bizi Memlukler elinde esir bırakma. Güvenilir bir vezirini bize gönder, gizlice bizim başımıza geçsin ve bizi kurtarsın.

Halep Kadısı ŞemsüddinCemalüddin”(1)

Yavuz Sultan Selim Han,Mercidabık zaferinden dört gün sonra, 28 Ağustos 1516 tarihinde Haleb’e girdi. Padişah,Haleb’e girişinde ahali ve çocuklar tarafından ” Allah sana yardım eylesin ey Sultan Selim Han” diye karşıladı. Yavuz Sultan bu şehre, beylerbeyi ve kadı tayin etti. Padişah Yavuz, daha sonra Mısır’dan dönerken son Abbasi Halifesi III. El- Mütevekkili, yanında İstanbul’a getirdi. Sonra da Yavuz Sultan Selim, Hz. Peygamberin 73. Halifesi olarak halifelik unvanını aldı.

1-Belgelerle Osmanlı Tarihi-Ömer Faruk Yılmaz-Osmanlı Yay.-İst.1999-Cilt.2-S.80

İsimleri Saygıyla Anılacak

Bazı kişiler doğuştan ayrıcalıklıdırlar. Huzurlu ve mutlu bir aile ortamında, temiz duygularla ve sevgiyle yetişmişlerdir. İnsan sevgisiyle beslenirler, çevrelerine ellerinden geldiğince maddi ve manevi  yardım etmekten büyük sevinç ve haz duyarlar.      

Hangi görevi üstlenirlerse üstlensinler duyarlı, dürüst, hoşgörülü ve yüreklendirici önderlikleri nedeniyle çevrelerine örnek olurlar ve saygıyla karşılanırlar. 

Başarılarımızda, bizlere maddi ve manevi emekleriyle destek vermiş aile büyüklerimiz ve anne, babalarımız hiç kuşku yok ki yaşantımızı şekillendiren en önemli kişilerdir.

Vefa duygusu, sevginin, saygının, iç güzelliğinin, temizliğinin göstergesidir. Fazilettir.

İnsana olağanüstü ferahlık, mutluluk ve sevinç veren kadirşinaslığı anlatmaya çalışmamın nedeni, değerli Aracı ailesinin eğitime armağan ettikleri okuldan sonra  çok mühim ve çok özel bir sağlık tesisi konusundaki duyarlılıklarıdır.

İfade etmek istediğim, ülkemizde hatta yer aldığımız coğrafyada henüz eşi olmayan bir hastahaneyi kentimizde inşa etme girişimleridir.

Bu çok ciddi soylu girişimin her türlü onuru ve gururu elbette Aracı ailesi fertlerinindir.

Hiç kuşku yok ki, Hakk’a yürüyüp ebediyete intikal edenleri hayırla yâd etmemizi öğütleyen emsalsiz bir geleneğin sahipleriyiz.

Aracı ailesinin değerli büyüğü sayın Şükrü Aracı Beyefendi’nin adını taşıyan otuz yedi (37) derslikli, çağdaş ilk ve orta okul binasını milli eğitim sistemimize armağan eden Aracı ailesi bu defa, merhume anneleri muhterem Samahat Aracı Hanımefendi’nin ismini taşıyacak olan çok önemli ve özel, yüz seksen (180) yataklı yaşlı tıbbi bakım merkezi binasını kentimize kazandıracaklardır.

Ayrıca Aracı ailesinin katkısıyla ve sayın İbrahim Aracı Beyefendi‘nin başkanlığını yürüttüğü  Kocaeli Kırım Tatarları Kültür ve Dayanışma Derneği 2006 yılından beri yaptığı organizasyonlarla, Kırımlı soydaşlarımıza milyonlarca lira tutarında yardımı da gerçekleştirmişlerdir.

Günümüzde de bu çalışmalar hiç aksatılmadan devam etmektedir.

Her biri ayrı değerler taşıyan, tüm bu örnek eserler ve girişimler için kardeşimiz, dostumuz, arkadaşımız ve başkanımız sayın İbrahim Vefa Aracı Beyefendi‘yi ve şahıslarında Aracı ailesi‘nin kıymetli fertlerini saygı ve sevgilerimizle kutlarız.

İdam Cezası

İdam cezası, birini durup dururken öldürmek demek değildir. Birinin, bir başkasını kasden / haksız yere / zulmederek öldürmek isteğine set çekmek için konulmuş bir ceza şeklidir. Kendisinden hayat fışkıran bir hükümdür. Çünkü öldürüleceğini bilen kimse, öldürmekten vazgeçer. Veya böylelerinin sayısı son derece azalır.

“Kısas’ta hayat vardır. İlkesi hem öldürmek isteyeni hem de öldürülmek istenenin hayatını güvence altına almış oluyor. Şayet bütün bu engellemeye rağmen, katl / öldürme gerçekleşirse  ‘kısas’  uygulaması; başkalarının böyle bir eyleme kalkışmalarını önler; âdeta hayatın bir emniyet sübabı olur.Çünkü hapis, kaatil olacakların heveslerini caydırıcı bir rol oynayamaz. Zira:

” ‘Her kim insan nefislerinden bir nefsi, ne kısası gerektiren bir nefsi öldürme, ne de yeryüzünde kanını heder edecek bir bozgunculuk karşılığı olmayarak, yâni bu iki sebepten biri bulunmayarak, öldürürse, bunun  -kendisi de dâhil olduğu hâlde-  bütün insanları öldürmüş gibi olduğu muhakkak.’ (Mâide – 32)

“Çünkü haksız yere birini öldüren kaatil, genellikle yaşama hakkı tanımamış, kanların haramlığına, nefislerin masumluğuna saldırmış, adam öldürmeye yol açmış, başkalarına da cesaret vermiş olur. Şu hâlde bir kimseyi öldüren herkesi öldürmüş gibi, Allah’ın gazabını ve büyük âzâbını haketmiş olur da hayat hakkı kalmaz, kanı boşa gider ve öldürülmesi vâcib (kesin) olur. İşte haksız yere adam öldürme, böyle genel bir zarardır.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili C: 3, Sadeleştiren: Hey’et, Azim-Zaman Neşri, İstanbul-(Tarihsiz) s. 224 – 225.)

Hemen belirtelim ki, devletin, herkesin zararını gerektiren, genel asayişi bozan; fesat, eşkıyalık ve ihtilâle sebebiyet veren kaatil veya bozguncu kişi veya kişileri teslim olmadıkları veya idam cezası aldıkları takdirde öldürtmesi; herkesi öldürtmüş gibi anlaşılmamalı, tam tersine, hakkı yerine getirme veya toplum için bir kurtarma harekâtı / operasyonu olarak düşünülmelidir.

Evet  “Yaşama hakkı herkes için eşittir. Kısas (idam cezası) bu eşitliğe dayanmaktadır. Öldürülen kim olursa olsun, onun kaatili ve kaatilleri, o öldürülenden daha fazla bir yaşama hakkına sahip değildir…(Üstelik) bir şahsı , birçok kimseler birlikte öldürürlerse, hepsi de ittifakla (söz birliğiyle) kısas yoluyla öldürülürler…(Zaten) kısas,…ayniyle karşılık vermek, herhangi bir hakkı dengiyle takas etmek demektir.” (a.g.e. cilt:1  s. 494, 495, 496.)

Hayata son vermek, istenmeyen olumsuz bir amaçtır. Hayatta bırakmak ise arzulanan, olumlu bir gayedir. İdam cezası yâni öldüreni öldürme prensibi; sanki, içinden canlar fışkıran bir fıskiye gibidir. Çünkü öldürüleceğini bilen birinin öldürmeye kalkışması, aynı zamanda kendi ipini de çekmesi demektir.

İşte bu öldürülme durumu; bir ölürken bin dirilmeyi netice vermektedir. Çünkü, başka kaatil namzetlerini geriletmekte ve öldürme  eyleminden caydırmaktadır. Dolayısıyla kaatili öldürmek, nice potansiyel kaatillerin düşüncelerini kinetiğe dönüştürmelerine set çekmiş olacaktır.

Böylece, öldürme işine mâni olunması, hayatın varlığını ve önemini öne çıkarır. Bu ise, en tabii olarak arzu edilen bir sonuçtur. Yâni idam cezasının mevcudiyeti, hayatı ön plâna çıkararak; asıl istenen gâyeyi,  -ilahî ecele kadar- insan hayatıyla oynanmayacağını gösterir.

142

Nitekim  “Her kim de bir nefse hayat verir, yâni affetmek veya öldürülmesine engel olmak veya herhangi bir yok olma sebebinden kurtarmak suretiyle hayatının devam etmesine sebep olursa, sanki insanların hepsine hayat vermiş, birine yaptığını  -kendisi de dahil olduğu halde-  hepsine yapmış gibi olur. (Maide – 32)” (a.g.e., cilt: 3, s.225.)

Devlet hapishaneler yapar. Fakat bu, “Vatandaş ah bir suç işlese de, içeri tıksam!” diye değil; hapishanelerin varlığı, suç işlemeye meyyâl kişileri caydırsın diye…

Devlet hâkimler yetiştirir. Ama bu, “İnsanlar ah bir suç işleseler de, hâkimler, onları bir güzel cezalandırsalar!” diye değil; hâkimlerin varlığı, yine suç işlemeye yatkın kimseleri, bu tasavvurlarından vazgeçirsin diye…

Aynen bunlar gibi, idam cezasının, ceza hukukunda yer alması da, maktul olacak olanların yâni öldürüleceklerin hayat haklarının ve can güvenliklerinin zarurî bir gereğidir. Her ne kadar idam cezası bir hayatı yok etmeyi hedefliyorsa da, aynı zamanda  -haksız yere-  bir hayatı yok etmeye kalkışanı: “Dikkat et! Öldürürsen öldürülürsün!” uyarısıyla, yâni kaatil adayını hayatın zıddı olan idamla kendine getirerek o kötü, gayri insanî fikrinden caydırır.

Bu şekilde, idam cezası, hem kaatil olmaktan alıkoyduğu kişiyi, hem de öldürülecek olanı hayata kavuşturduğu gibi, toplumun da huzur içinde yaşama hakkını ve can güvenliğini temin eder.

Çünkü bir öldürme olayından sonra, ölen ve öldürenin tarafdarları, ister istemez, karşı karşıya gelirler. Toplumda gergin bir ortam doğar! İki tarafın da kapışması an meselesi olur! Kan gövdeyi götürür! Kan davası alır yürür!

İşte idam cezası / kısas; bu şekilde karşılıklı öldürme ve öldürülmelerin de önüne geçer. Toplum düzen ve istikrarının da muhafazasını koruma altına almış olur.

Bu konuda Avrupa’yı örnek alarak, kendi inançlarını bir kenara itenler; aslında yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarının farkında bile değiller. Zira Avrupa’nın idam cezasına karşı oluşunun temelinde; kısas yoluyla (yani idam ederek) öldürmenin, asla meşru olmadığını söyleyen Hristiyan hükümleri (a.g.e., cilt: 1, s. 494.) yatmaktadır.

İslâm ise  “Kısasta (idamda) sizin için bir hayat vardır.” (Bakara – 179) hükmüyle, yaşama hakkındaki eşitliği sağlamış oldu. Çünkü kaatilin / öldürenin yaşama hakkı neyse maktulün / öldürülenin de bir o kadar hayat hakkı vardır. Bu da ancak öldürmeye teşebbüs edenin öldürüleceğini bilmesiyle, bu düşüncesinden vazgeçmesi sayesinde, öldürülecek olanın ölümden kurtulması ve yaşama hakkına yeniden kavuşmasıyla gerçekleşir. Böylece iki taraf da hayata kavuşmakla, iki tarafın hayatta kalma hakları eşitlenmiş olur.

Velhasıl idam cezası / kısas; öldürülen kimsenin, lisanı hâlle kendisini öldürene, tatbikini istediği en tabiî hakkıdır.

İdam cezasıyla adaleti sağlamak ise, kamunun en önemli, aslî bir görevidir.

Affetmek ise ancak ve ancak öldürülen kimsenin velisinin hakkıdır. Başkası onun yerine, asla hüküm sahibi olamaz.

Affetmek ancak öldürülenin velisi / sahibi için bir fazilettir. İster affeder isterse ruhsat yolu olan diyeti tercih eder.

Aksi takdirde idam cezası / kısas mutlaka uygulanmalıdır. Tabiî devlet tarafından , devletce.

 

 

 

 

 

143 – 146

Kavgalar ve Ölümler

 

Türkiye’de son aylarda yaşanan ve ağır suçlamalar ve ithamların havada uçuştuğu büyük kavgalar yaşanıyor. Bu günkü yazımı bu kavgaya ayıracaktım. Neden bu kavganın yaşandığını kavgayı kimin kazanacağını dile getirecektim. Ancak iki önemli olaya daha şahitlik yapınca yazımın başlığını değiştirdim. Çünkü iki ölüm olayına şahitlik yaptım. Birisi değerli dostum Lokman Demir Bey’in babasının cenazesine katıldım. Diğeri ise Gebze Belediyesi’nde gözümün önünde bir insanın ölümünü gördüm.

Ölümün ne kadar ders ve ibret alınacak bir olay olduğunu yaşadıktan sonra yazımın başlığını kavgalar ve ölümler olarak değiştirdim. Kavgayı kim kazanacak, Türkiye’de son aylarda büyük bir kriz yaşanıyor. Hükümet devlet, yargı, emniyet, cemaat ve daha bir çok kurum ve kuruluşun içinde yer aldığı bu kavgayı dehşetle ve korkuyla takip ediyorum. Korkuyla takip ediyorum çünkü bu kavga Türkiye’nin geleceğini karartmaya yönelik ve tamamen dış güçlerin büyük bir oyunu olduğuna inanıyorum. Kavga büyüdükçe suçlamalar havada uçuştukça, kavga daha da derinleşiyor, kriz daha da büyüyor. Bu kavganın ve krizin suçlusunu tarih gelecekte açıklayacaktır ancak her gün yazı yazan tarihe not düşüp zamana noterlik yapan birisi olarak, bu krizle ilgili bir kaç satır da olsa yazmak istiyorum.

Ömrümüz hep kavgayla, mücadeleyle geçti. 60 İhtilallleri, başbakanların asılışı, 71 muhtırası, sağ sol yüzünden binlerce gencimizin öldürülmesi, 12 Eylül darbesi, PKK teröründe onbinlerce insanımızın ölümü, 28 Şubat sürecinde yaşanan haksızlıklar, kavga ve mücadeleler, gezi olayları ve şimdi de 17 Aralık operasyonu. Hayatımız hep bu kavgalara şahitlik yaparak geçti. Yaşanan kavgalardan hiç ders ve ibret alınamamış. Bugün yaşadığımız olaylar, kamplara ayrılıp birbirimize yaptığımız ağır suçlamalar, hakaretler ve hiçbir zaman iyileşmeyecek dil ve gönül yaraları… Hem insanımız, hem ülkemiz açısından gerçekten çok zor bir dönem.

NE YAPMALIYIZ?

Gerçekten ortalık toz duman. Fitne ateşi ortalığı kasıp kavuruyor. Toplumda huzur ve güven büyük yara aldı. Evlerde bile baba oğulla, karı kocayla bu konuyu tartışır hale geldi. Herkes birbirini suçluyor. Bu fitne ortamında peygamber efendimizin sünnetine uyarak susup hiçbir şey yazmak istemiyordum. Ancak bir kaç satırla da olsa yaşananlara değinmek istiyorum. Ortalık sakinleştiğinde, fitne ateşi söndüğünde olaylar daha da netleşecek. Bu kavganın kazanan tarafının olmadığını göreceğiz. Ancak en büyük kaybı devlet ve millet olarak yaşadığımız anlaşılacak. Bu kavga devlet ve millet bütünlüğümüze büyük zarar verdi. Keşke taraflar bu zararı görebilseler. Keşke elinde imkanı olan herkes fitne ateşini söndürmeye çalışsalar. Ancak tam  aksine fitne ateşi daha da büyüsün diye hakim güçler elinden geleni yapıyor. Ne diyelim Allah yardımcımız olsun.

ÖLÜMDEN DERS ALIYOR MUYUZ?

Bu yazıyı yazdığım saatlerde iki önemli olaya da şahitlik yaptım. Değerli arkadaşım Lokman Demir’in babası Ahmet Demir’in cenaze namazına katıldım. Demir ailesi oldukça perişandı. Merhum Ahmet amcayı da yakından tanıyordum. Yıllar önce, Erzurum’un İspir ilçesi, Mezerek Köyünden  büyük umutlarla Gebze İstasyona gelip yerleşmişti. Hayat mücadelesi verip inşaatlarda çalıştı, evini yapıp evlatlarını büyüttü. Torun torba sahibi oldu ama mukadder son ebedi aleme dün kendisini uğurladık. Her şeyin boş olduğunu ne olursak olalım kaçınılmaz sonun ölüm olduğunu bir daha öğrenmiş olduk. Allah rahmet eylesin

BELEDİYEDE ACI BİR ÖLÜM

Dün Gebze Belediyesi’nde gözümüzün önünde birebir yaşadığımız bir ölüm olayına daha şahitlik yaptım ki içimde fırtınalar koptu.  60 yaşlarında elinde evrakları olan bir şahıs belediye binası içerisinde boylu boyunca yattığını ağzından kanlar boşaldığını görünce hayatın ne kadar basit, ölümün ne kadar yakın olduğunu bir kez  anladım. Belediye çalışanları ve belediyeye gelen vatandaşların gözü önünde ağzından kanlar çıkan bu vatandaşa orada bulunan bir doktor müdahale etti. Ambulans ise ancak 20 dakika sonra belediyeye gelebildi. Çok geçti. Müdahalede bir iki kere kalp masajı yapılarak kalbi çalıştırabildi ancak hayata döndürülemedi. Benim gibi bir çok vatandaşın gözü önünde ebedi aleme göçtü. Elindeki evraklarda ne vardı bilmiyorum. Ama o evraklarda onun umudu vardı, yapacağı işler vardı. Bu olay bana dünyanın, dünya için yapılan kavgaların, mücadelelerin, hırsların ne kadar boş olduğunu bir kez daha hatırlattı. Gerçekten bu dünya için hiçbir şeye değmez. Hele kavga, mücadele, insan kalbi kırmak, başkalarının hakkını yemek, insanları üzmeye hiç değmez. Belediyede gördüğüm evrakları elinde ölen o şahsı hiç unutmayacağım. Keşke kavga yapanlar da ölüm olayını görebilseler ve ölümden ders ve ibret alabilseler.

 

 

Bir Taşla Dört Kuş

0

 

Başbakan Uzakdoğu gezisine çıkmadan önce İstanbul’da Dolmabahçe’deki ofisindeyandaş gazetecilerle yaptığı toplantının sonunda Fethullan Gülen Hocaefendiden gelen mektubu göstererek bir taşla dört kuş vurmuş oldu:

1.     Cumhurbaşkanının Gülen’le samimi ve diyalog içinde olduğunu, çaktırmadan aktif politika yaptığını, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aktörlerinden biri olabileceğini,

2.     Gülen’in yaptığından pişman olup, alttan alıp “barışalım” diyen dirayetsiz, düşük profilli bircemaat lideri olduğunu

3.     Fehmi Koru’nun posta güvercinliği yapacak kadar sıradan biri ve cumhurbaşkanının has adamı olduğunu,

4.     Kendinin de, barış teklifini elinin tersiyle iterek, bildiğini okumaya devam eden kararlı ve cesur bir lider olduğunu

Kamuoyuna duyurmak ve göstermek istedi.

Kendisinin dışındaki üç kişinin de karizmasını bir güzel çizdi.

İşin özeti bu…

 

 

Yeryüzünde esir Türklerin yaşamakta olduğu tek ülke olan Doğu Türkistan

 

GİRİŞ:

Unutulan Doğu Türkistan’da  30.000.000’dan fazla soydaşımız-dindaşımız esir hayatı yaşıyor. Zulme, haksızlıklara ve milletlerarası hukukta, ‘insanlık suçu’ olarak kabul edilen jenosit / topyekûn katliam uygulamasına mâruz durumdadırlar.  Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) yönetiminin oluşturduğu yeni dünya düzenini hür ülkeler görmezlikten geliyorlar. Bundan cesâret alan  Çinvâri düzen, sivri dişlerini bütün bölgeye geçirmeye çalışıyor. Bu düzene göre, hedefe ulaşmak için her yöntem mubahtır.

Çin’in oluşturduğu düzen; kapitalist ekonomi ambalajı içinde komünizm ideolojisinden ve katıksız ırkçı düşüncelerden beslenen şoven ve emperyalist, gayri medenî ve çağ dışı yönetim sistemidir. ÇHC bu sistemi şimdilik, yönetimi altında bulundurduğu Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan’da uyguluyor.

ÇHC’nin Doğu Türkistan’daki uygulamaları durdurulmadığı takdirde, çok da uzak olmayan bir gelecekte, gücünü yetirebileceği; Pakistan, Keşmir, Afganistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Moğolistan’da da uygulamaya koyacaktır.

Çin’in iç yüzünün dünya kamuoyuna bir defa daha duyurulması, yaşanacak vahşetin önlenmesine katkı sağlayabilir düşüncesiyle, bu işkence uzmanı yönetimi hakkında, Çin ve Doğu Türkistan konusunda uzman olan, Doğu Türkistan kökenli ilim adamımız Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı ile konuştum.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, sorulara geçmeden önce Doğu Türkistan hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı: Tarihte bütün dünya Türklüğünün beşiği ve Türk medeniyetinin kaynağı olan büyük Türkistan’ın doğu kısmını teşkil eden Doğu Türkistan’da Hun Türkleri, Göktürkler, Uygur Türkleri, Karahanlılar, devlet kurmuşlardır ve günümüze ışık tutan Ötüken Türk Kültür ve medeniyet çevresinin gelişmesini sağlamışlardır.

Bugün Çin’in hâkimiyeti altındaki Doğu Türkistan (Çinlilerin diliyle Şinjan Uygur Aptonum Bölgesi) 1.828.418 Km2‘lik geniş bir alana sahip olup Asya’nın merkezî kısımda yer almaktadır. Doğu Türkistan, doğusunda Çin’in Gensu, Çinhay eyâletleriyle, batısında; Asya Türk Cumhuriyetlerinden Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan’dan başka Afganistan ile kuzeyinde Rusya Federasyonu ve Moğolistan Cumhuriyeti, güneyinde Tibet, Hindistan ve Pakistan İslam Cumhuriyetleriyle sınırlı bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Doğu Türkistan’da ne kadar Türk yaşamaktadır?

Kaşgarlı: Doğu Türkistan’da yaşamakta olan Türklerin sayısı (Uygur Türkleri çoğunlukta olmak üzere Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar) yaklaşık 35.000.000 civarındadır. Bunların içinde Uygur Türklerinin sayısı 28.000.000’dan fazladır.

Çin hâkimiyeti, tarihten günümüze kadar Doğu Türkistan Türklerinin gerçek sayısını gizleyerek çok az miktarda göstermektedir. Tarafsız araştırmacıların kanaatine göre Çin yönetimi Doğu Türkistan’daki Türk nüfusunun üçte ikisini gizleyerek sayı olarak sadece üçte birini ilan edegelmektedir. Komünist Çin yönetimi 2008 yılındaki istatistik verilerine göre Doğu Türkistan nüfusunun 21.380.000 ve Çinli hariç diğer etnik grupların sayısının 12.945.000 olduğunu ileri sürmektedir. Dağılım şu şekildedir: Uygurlar 9.651.000 olarak gösterilmektedir. Çinliler 8.239.000, Kazak 1.484.000, Çinli Müslümanlar 943.000, Kırgızlar 182.000, Moğollar 177.000, Tacikler 45.000,  Şibeler 42.000, Mançular 26.000, Özbekler 16.000, Tatarlar 6.000, Ruslar 12.000, diğer etnik gruplara mensup insan sayısı ise 10.000 civarındadır. Komünist Çin yönetimin vermiş olduğu bu rakamlar gerçekleri yansıtmamaktadır. Doğu Türkistan’daki Müslüman Türklerin sayısı 35.0000.000’nun üzerindedir.

Çetinoğlu: Uygur Türklerinin tarihi hakkında kısa bilgi vermeniz mümkün mü?

Kaşgarlı: Tarihten beri Uygur Türkleri kardeş Türk boyları ile beraber Orta Asya ve Doğu Türkistan’da büyük devletler kurmuşlardır. Bunun ilki MS.487-545 yılları arasında hüküm süren 1.Uygur Hanlığı devleti, MS. 605. yılında kurulup 685. yılına kadar hüküm süren Ulu İltebir tarafında idare edilen 2. Uygur Hanlığı Devleti,  MS. 745-840 yılları arasında devam eden başkenti Kara Balgasun olan büyük Uygur devleti, 870-1225 senesine kadar devam eden Kensu (bugünkü Çin’in Gensu eyaletinde) Uygur Devleti, 840-1275 yıllan arasında devam eden başkenti Ordubahk (Cimisar) ve Beşbalık olan Doğu Türkistan’ın Kumul, Turfan, Urumçi, Karaşehir, Kuçar, Aksu vilayetlerini içine alan Edikut Uygur Devleti, 870-1213 yılları arasında devam eden Uygur ve Karluk Türkleri tarafından kurulan başkenti Kaşgar (Ordukent) ve Balasagun olan Karahanlılar devleti, 1514-1675 yılları arasında devam eden başkenti, Yarkent olan Seidiye Devleti ve ondan sonra kurulan Uygur Hanlıkları, 1759 yılındaki Mançu-Çin istilasından sonra Doğu Türkistan Türklerinin Mançu-Çin zulmüne karşı ayaklanması neticesinde kurduğu Bâdevlet Yakup Bey’in Yetişehir Kaşgariya devleti (1863-1877) bunun açık delilleridir.

1877 yılındaki 2. Mançu-Çin istilasından sonra Doğu Türkistan’ın adı 18.11.1884 tarihinde istilacı Mançu-Çin ordusunun komutanı Zozung Tang tarafından ‘istila edilen toprak‘ manasındaki Çin’ce ‘Şinjiang / yeni toprak‘ adı ile mecburi değiştirilmiştir.

20. yüzyılda ise Doğu Türkistan’da iki defa Doğu Türkistan Türk devleti kurulmuştur. Bunlardan ilki Doğu Türkistan Türklerinin Çin mezalimine karşı silahlı mücadelesi neticesinde 12.11.1933 tarihinde Kaşgar’da kurulan ‘Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti‘dir. Bu Cumhuriyet Rus-Çin işbirliği neticesinde 1934 tarihinde yıkılmıştır. İkincisi ise Çin’in müstemlekecilik ve zulüm siyasetine karşı Doğu Türkistan’ın kuzey bölgesindeki İli, Çevçek (Tarbagatay) ve Altay vilayetlerinde cereyan eden silahlı ayaklanmalar neticesinde zafer kazanarak 12.11.1944 senesinde Gulca şehrinde büyük merasimle kurulan ‘Doğu Türkistan Cumhuriyeti‘dir. Ay-yıldızlı bayrağına ve millî ordusuna sahip olan Doğu Türkistan Türklerinin bu müstakil devleti 1950 yılının başına kadar devam etmişse de 1949 ve 1950 yıllarında Şövanist Diktatör Stalin’le, Diktatör Mao’nun gizli anlaşması neticesinde önceleri bu devletin esaslı başkanlarının uçak kazası görüntüsü verilerek öldürülmesi ve sonraları Kızıl Çin ordusunun işgali ile son bulmuştur.

Çetinoğlu: Çin’in Doğu Türkistan ile yakın ilgisi nereden kaynaklanıyor?

Kaşgarlı: Doğu Türkistan her bakımdan çok zengin bir ülkedir. Bu ülkede petrol zenginliği başta olmak üzere altın, gümüş, uranyum, bakır ve kömür gibi birçok kıymetli madenler bulunmaktadır.

Bugünkü Çin Halk Cumhuriyeti’nin sanayisini Doğu Türkistan’ın petrolü, uranyumu, volframı, kalayı, kurşunu, altını, demiri, kömürü ve başka madenleri olmaksızın tasavvur etmek mümkün değildir.

Dünya jeologlarının araştırmalarına göre Doğu Türkistan’ın kuzeyindeki Karamay, Turfan petrol yatakları haricinde Doğu Türkistan’ın güneyindeki tarım havzasında mevcut petrol rezervlerinin miktarı 18 milyar tondur. Kömür rezervi ise 1 trilyon 50 milyar tondan fazladır. Doğalgaz miktarı 10 trilyon 300 milyar metreküptür.

Doğu Türkistan’ın yer altı, yer üstü zenginlikleri Çinliler tarafından sömürülmektedir. Doğu Türkistan Türkleri fakirlik ve sefalet içinde horlanmaktadır.

Çetinoğlu: Ne tür işkenceler yapılıyor?

Kaşgarlı: Çin yönetimi Doğu Türkistan Türklerine 2’den fazla çocuk sahibi olmalarını yasaklayarak bu bölgeye Çin’in iç bölgelerinden her yıl yüz binlerce Çinli göçmen getirip yerleştirmektedir. Doğu Türkistan’da 1949 senesinde sayıları 250.000 olan Çinlilerin sayısı bugün nüfus nakli neticesinde 10.000.000’a ulaşmıştır. Çin yönetimi 21. Yüzyılının birinci çeyreği sonuna  kadar Doğu Türkistan’a 150.000.000 Çinli yerleştireceklerini açıkça söylemektedir.

Çin yönetimi Doğu Türkistan’ı atom-nükleer deneme alanı olarak kullanıp bu toprakların sahibi Türkleri soykırıma tabi tutmaktadırlar. Doğu Türkistan Türkleri Çin yönetiminin zulüm ve baskı siyasetiyle biraz daha boğulmakta ve seslerini Türkiye dâhil dünyanın hiçbir yerinde duyuramamaktadırlar. Onların özgürlük ve bağımsızlık yolundaki istekleri komünist Çin yönetimi tarafından katliamla susturulmaktadır.

Türk siyasi ve kültür tarihinde Kutlug Kağan, Moyunçur Kağan, Bögü Kağan, Sultan Satuk Buğra Han, Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib gibi büyük insanlar yetiştiren, büyük devlet kurucusu ve kültür yapıcısı bir boy olarak tanınmış olan Uygur Türkleri bugün Çin esareti altında insani hak-hukuklarından mahrum halde yaşamaktadırlar.

Çetinoğlu: Uygur Türklerinin güçlü ve çeşit zenginliğine sâhip kültürlerinin olduğu bilinir…

Kaşgarlı: Uygur Türkleri Ötüken Türk Kültür ve Medeniyet çevresinin gelişmesinde olsun, Buddizm ve Maniheizmlik Türk kültür ve medeniyetinin yükselmesinde olsun, İslamî Türk kültürü ve medeniyetinin zirveye ulaşmasında olsun, kısacası eski ve orta devirde Türk dünyasında yükselen ve gelişen Türk kültürünün bayraktarlığını yapan Türk boylarından biridir.

Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’da oluşturduğu ve geliştirdiği kültür varlıkları çok zengin olup, Dil-Edebiyat, Tarih, Tababet, Sanat, Matbaa, Mimarî yapı bakımından göze çarpmaktadır. Uygur Türkleri bugün kültür varlıklarıyla, kültür zenginliklerini korumak ve geliştirmek için büyük bir mücadele içerisindedir.

Komünist Çin yönetimi Uygur Türklerinin kültür zenginliklerini ortadan kaldırmak suretiyle onları daha kolay asimle etmek için bütün gücüyle çırpınmaktadır.

Çetinoğlu: Doğu Türkistan Türklerinin eğitim problemlerinden söz eder misiniz?

Kaşgarlı: Çin komünist yönetiminin Eylül 2002 tarihinden itibaren Uygur Türkçesinin Doğu Türkistan Üniversite ve Yüksekokullarında eğitim ve öğretim dili olarak kullanılmasını yasaklamıştır.

Dil bir milletin tarihinin ve kültür birikiminin ve ortak hissiyatının depolandığı unsurdur. Dil olmazsa kültür olmaz, kültür olmazsa millî kimlik olmaz. Kimlik olmazsa haysiyet ve onur da olmaz. Neticede o millet tarihten silinir, gider.

Çin komünist yönetimi Uygur Türkçesinin kullanılmasını yasaklamakla kendilerinin hazırlamış olduğu 1982 yılı Çin Anayasasını ve özerk bölge kanunlarını çiğnemektedir. Bu kanunlarda özerk bölge statüsünü yürüten milletler ‘Kendi ana dillerini kullanma ve geliştirme hukukuna sahiptir.’ denilmektedir.

Çetinoğlu: Çin yönetimi, Doğu Türkistan Türklerini yıldırabilir, eritebilir mi?

Kaşgarlı: Uygurlar köklü bir siyasî ve kültürel tarihe sahip Türk boylarından biridir. Onları eritmek mümkün değildir.

Komünist Çin yönetiminin Doğu Türkistan Türkleri özellikle Uygur Türlerinin zengin kültür varlıklarını yok etmek suretiyle Doğu Türkistan Türklerini Çinlileştirmekten ibaret sinsi planını gerçekleştirmesi mümkün olmayacaktır.

Çin yönetiminin Doğu Türkistan ve Doğu Türkistan Türklerini Türk-İslam dünyasından uzaklaştırarak eritme politikası başarılı olamayacaktır. Türk-İslam dünyasının bir parçası olan Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri kendi kimliğini, kendi kültürlerini korumak ve geliştirmek için bütün imkânlarıyla haklı mücadelesini devam ettirecektir. Allah’ın yardımıyla Doğu Türkistan Uygur Türkleri bu mücadelede er geç bir gün mutlaka zafer kazanacaktır.

 

Prof. Dr. SULTAN MAHMUT KAŞGARLI

10 Ağustos 1937 tarihinde Doğu Türkistan’ın  Kaşgar şehrinde doğdu. İlk ve Orta öğretiminden sonra 1956 yılında Doğu Türkistan Üniversitesi’nin Uygur Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.  1982 yılına kadar bu üniversitede öğretim üyesi olarak çalıştı. 17 Ağustos 1982 tarihinde ailesiyle birlikte Türkiye’ye geldi. 45 yıldır göremediği babasına İstanbul’da kavuştu.

1994 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde çalıştı ve Doçent oldu. 1994-2004 yılları arasında Trakya Üniversitesi’nde sırasıyla Eski Türk Edebiyatı, Eski Türk Dili Ana Bilim dalları ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlıklarını yürüttü. 1996 yılında Profesör oldu. Dünyanın değişik ülkelerinde yapılan birçok ilmî konferanslara katılarak tebliğler sundu.

Edebî çalışmalarına 1951 yılında başlayan Prof. Dr. ve Şair Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın 350 adet makalesi, 600 kadar şiiri ve yayınlanmış 16 adet kitabı bulunmaktadır. Ayrıca; masal ve destan türünde kalem ürünleri de bulunmaktadır. Eserlerinin bir kısmı İngilizce, Rusça, Arapça, Japonca ve Çince’ye çevrilerek yayınlanmıştır.

Yurt dışındaki Doğu Türkistan bağımsızlık mücâdelesinin önemli sîmalarından biri olan Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı1986 yılında Doğu Türkistan Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı olarak hizmetlerine devam etmiştir.2008’den 2010 Mart ayına kadar Doğu Türkistan Vakfı’nın Başkan vekili olarak vakıf hizmetlerini başarılı bir şekilde yürütmüştür.

Dünyadaki Türkoloji çevrelerinde tanınmış bir Türkolog olan, Türk lehçeleri başta olmak üzere; İngilizce, Rusça ve Çince bilen Kaşgarlı, 4 erkek çocuk babasıdır.

 

Koalisyon İktidarı mı?

 

Sürekli milli irade öne çıkarılıyor. Acaba ona ne ölçüde saygılı olunuyor? Milletten alınan irade ve yetki eğer cemaat ve PKK-KCK ile doğrudan veya dolaylı paylaşılmış ve adeta bir koalisyon iktidarı kurulmuş ise; milli iradeye saygı bunun neresinde?

Anayasanın 6.Maddesi “egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir, hiçbir suretle egemenliğin kullanılması, hiçbir kişi, zümre veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” diyor. Oysa bugün birbiri ile uğraşan iktidar ve cemaat devlet yetkisini birlikte kullanmışlardır. Bazı bakanlıklar ve kamu kuruluşlarının cemaate terk edildiği anlaşılmaktadır. Bizzat Başbakan “ne istediler de vermedik” diyebilmektedir.

KCK-PKK iktidar ortağı veya paralel devleti ise; mahalli seçimlerden güçlü çıkmaya çalışarak bölgesel özerkliği ve daha sonra da devletleşme sürecini işletecektir. Malûm parti, Türk partilerine rey vermeyin deme küstahlığını gösteriyorsa, bunu bu noktaya getiren iktidardır. Yeni büyükşehir belediye yasası özerkliğe ve ayrımcılığa hizmet etmektedir. Ülkeyi yönetenler bu unsurlara çeşitli tavizler vererek barışı, istikrarı ve iktidarlarını koruyacaklarını zannetmişlerdir.

Terör örgütü sınır dışına çıkmamış; şehirlere inmiştir. Güneydoğu’da köy koruyucuları ve devletten yana olanlar iktidarca zor durumda bırakılmış, göçe zorlanmış ve çeşitli saldırılarda şehit düşmüşlerdir. Yanlış sadece yargıyı ele geçirme ikinci ve üçüncü dalgalarda onu işletmeme ve yolsuzlukları örtmeye çalışmakla bitmemektedir. Devlet otoritesi sarsılmış, bir dönem görülen ideolojik kurtarılmış bölgelerin yerini; bölücü ve ırkçıların egemen olduğu özerk bölgeler almıştır.

Gözden kaçan ve İzmir’de süren yüzlerce subayın casuslukla ve fuhuşla suçlanması ve TSK’nin hedef alınması davası devam ediyor. Bu kadar çok sayıda casus olabilir mi? İddia edilen suçlamalar, savaş sırasında veya savaş kararı alındıktan ve savaş başladıktan sonra olmuş gibi kabul edilerek cezanın ağırlaştırılmaya çalışıldığı ve yargılamanın yanlış sürdürüldüğü basında yer alıyor. Dava dolayısıyla açığa çıkan gizli planlar Yunanistan’ın yeniden askeri düzenlemeler ve planlar yapmasını doğurmuştur.

Yandaş basına bazı belgelerin gerek bu davada, gerek diğer önemli davalarda servis edilmesi, yargısız infazlara gidilerek masumiyet prensibinin çiğnenmesi ve kozmik odalara girilmesi pahalıya mal olacaktır. Büyük çaplı yolsuzluk iddiaları karşısında bugün masumiyet prensibini hesaba katanlar dün bunun tersini yapmışlardır. Demek tarafsız ve bağımsız yargı ve hukuk herkes için gerekliymiş ve herkese birgün lâzım olurmuş…

Yazılı ve görüntülü basın genelde iktidarla menfaat hesapları içinde olduklarından birçok hayali haber manşetlerde yer almış, basın ahlak yasası çiğnenmiştir. Hazine arar gibi toprak altında silah, mühimmat ve benzeri maddeleri arama hedefinden saparak yargıyı ve iktidarı yıpratmıştır. Dün DP Hükümetinin 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra gençlerin öldürüldüğü ve kıyma makinelerinde kıyıldığı şeklindeki iddiaların yerini; bugün darbe hazırlığı için Fatih Camii’nin bombalanacağı iddiaları almıştır. Bunlara inanmak çok zordur. Olup bitenler ve ortaya çıkanlar, Türkiye’nin bağırsaklarını temizlediğini kanıtlamıyor. Tam tersine vücudun tümörlerle kaplı olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor.

Krizleri önlemekle görevli olanlar, milli iradece yetkili kılınanlar, krizleri pompalayıp onlardan şikayet eder hale gelmemelidirler. İktidarların görevi,şikayet etmek ve mağduru oynamak değil; krizleri çözebilmek, Türk Milletini karamsarlığa sürüklememek ve kesinlikle hukuk devletini işletebilmektir.