23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 919

Aynayı Silmekle Yüzdeki Kara Çıkmaz

Geçen gün evde oturuyoruz, birden dikkatimi çekti. Evde derin bir sessizlik hakimdi. Tabii birden işkillendim. Bilenler bilir, 2 küçük çocuk olan evde sessizlik olması genelde pek hayra alamet değildir…

Hızla içeriye geçtim, bir de ne göreyim! Bizim küçük kız almış kalemi eline yüzünü çizmiş, boyamış. Aklınca süslenmiş…

Kısa bir nasihatten sonra eline mendil verdim, “Haydi kızım, sana beş dakika süre, aynaya bakarak yüzündeki şu boyaları sil” dedim.

5 dakika sonra geldim. Bir de ne göreyim?

Bizimkisi yüzünün aynadaki yansımasını silmiş de silmiş, silmiş de silmiş…

Ayna pırıl pırıl olmuş. Ama yüzdeki boya aynen duruyor(?)

Hatta sildikçe yüzündeki boyalar aynada daha da belirgin olarak yansımaya başlamış.

  • – Kızım niye yüzünü silmedin? Deyince; “Siliyorum, siliyorum ama çıkmıyor” şeklinde derin felsefi açılımı olan mükemmel bir cevap verdi.

 * * *

Gerçekten de gerek toplum olarak, gerek birey olarak sürekli aynalarla uğraşıyoruz.

Oysa her insan birbirinin aynasıdır.

Kendimizde bir kir varsa aynayı silmekle onu temizleyemeyiz.

Çünkü değerli ağabeyim Sayın A. Duru’nun dediği gibi, “Aynayı silmekle, yüzdeki kara çıkmaz!”

Kendi hatalarımızı, yanlışlarımızı, başkasına yansıtarak; belki ortaya çıkan pisliği temizliyor gözükebiliriz.

Ama yaptığımız sadece ve sadece aynayı parlatarak, meydana çıkan görüntüyü netleştirmekten öteye geçmez.

 * * *

Öyle ise kendimize ayna tutan gerçek dostları doğru anlamak, hem kişisel olarak, hem de toplumsal olarak yüzümüzdeki karaların silinmesi açısından önemli bir çıkış yolu olacaktır.

“Türkiye’nin Bilim Politikaları”

Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden bir kısım öğretim üyelerince oluşturulan DOĞUVİZYON grubu tarafından Van’a davet edilen Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’na, 26 Haziran 1999 tarihinde, “Türkiye’nin Bilim Politikaları” konusunda bir sohbet yaptırılmıştı.

“Bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan.” Misâli, gerçekleri kendine has bir üslûpla, biraz da mizahî tarzda dile getiren hocamızın, sohbet gereği ve konuların birbirini çağrıştırmasından ötürü, çok şeylerden bahsetmek zorunda kaldığı sözlerini, asıl ve özüne dokunmadan, ayrıca kendi katkılarımı da ilâve ederek  -anladığım kadarıyla-  not etmiştim.

İlk nazarda konu dağınık gibi ele alınıyorsa da, hakîkatte anlatılanlar hep aynı noktaya odaklanmakta, bir merkezde toplanmakta, aynı ana mes’eleye yâni TÜRKİYE’DE  TÜRKÇE’NİN MUTLAK  EĞİTİM  DİLİ  OLDUĞU  GERÇEĞİ’ne gölge düşürülmemesi esasına dayanmaktadır.

Yabancı dil öğretimine evet ama, bunun Türkçe eğitim dilinin yerine geçirilmek istenmesine zemin hazırlayacak bir düzeyde ele alınması olgusuna hayır demek noktasında düğümlenmektedir.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu,  “Türkiye’nin Bilim Politikaları”  hakkındaki sohbetine özel üniversitelerden söz ederek başlamıştı:

Başta İstanbul olmak üzere, yurdun her tarafında ve Kıbrıs’ta yerden biter gibi özel üniversitelerden geçilmiyor! İstisnalar dışında kemiyet var keyfiyet yok! Gösterişli bir tabela arkasına sığınarak, küçük bir binada veya birkaç  dairelik bir yerde kurulan üniversiteler acınacak durumda.

Eğitimin ilk kademesi, “Hazırlık Sınıfları”nda yüklü paralar karşılığında başlıyor. Hemen belirteyim ki, ben İngilizce veya herhangi bir yabancı dil öğretilmesine ve öğrenilmesine değil; fakat eğitimin Türkçe yapılmamasına karşıyım. Çünkü bilerek bilmeyerek Türkiye’nin ve Türkçe’nin geleceği ipotek altına alınmak isteniyor.

Ne hazindir ki, kütüphaneye önem verilmiyor! Fen fakültelerine ihtiyaç hissedilmiyor!

Bir ara hocamız, biraz da şakayla karışık olarak:  “Kıbrıs verilmeden gidip göreyim, dedim ve Kıbrıs’a gittim.” Demişti. Bir de ne göreyim; Kıbrıs yemyeşildi, şimdi çöle dönmüş! 1974 harekâtında  -ne hikmetse-  “Lefkoşa’nın yarısında durun!”  denmiş ve durmuşlar! Su kaynakları ise dağların arkasında  yâni Rum kesiminde bırakılmış! Dolayısıyla susuzluktan Kıbrıs çoraklaşmış!

Kıbrıs’ta kumarhaneler dikkatimi çekti. Bir ara gazeteler, talebelerin buralarda cirit atmasından  -haklı olarak-  yakınmışlardı.

Özel bir üniversiteyi gezdim. Şatafat ve mefruşata diyecek yok! Ama ya ilim?! Sahibi ilkokul mezunu. Yine hocamız iğneli bir şekilde sürdürmüştü konuşmasını: Çünkü demişti, ne kadar resmî okullardan geçilmezse, o kadar iyi yetişilmiş olur!

Meğer bu üniversite adını ABD’deki bir üniversiteden almış. İyi ama ben senelerce ABD’de bulundum. Bu isimde bir üniversite ne gördüm ne de duydum. Aşağılık kompleksi bizleri, hayalî bile olsa yabancı isimler almaya zorluyor. Böyle bir görüntü, güya hem rağbeti arttırıyor hem de ciddî bir üniversite (!) intibaını veriyor!

Kıbrıs’ta Doğu Akdeniz Üniversitesi, gerçekten ciddî bir üniversite. Burası bir bakıma çok iyi. Ortada gösterişli bir Sabancı kütüphanesi var. Fakat ne yazık ki, içinde kitap yok! Hâlâ mı zevahiri / dış görünüşü kurtarma zihniyeti.Üzülmemek elde değil.

95

Tuhaftır bizde önce dinlenme tesisleri ve lojmanlar yapılır; ama bir türlü asıl tesislere sıra gelmez! Oysa biz İlk, Orta ve Lise’yi Ankara Yenişehir Lisesi’nde dosdoğru ve ciddî bir şekilde okuduk. Ne olduysa bizden sonra oldu. 10 – 15 kadar İngilizce öğretmeni geldi. İngilizce adı altında misyonerlik faaliyetinde bulunuyorlardı. Bir ara onları kovalamak zorunda kaldım. Son sınıftaydım, neredeyse okuldan atılacaktım. Her neyse. Sadede gelelim.

Okulumuz kolej oldu. Artık fen dersleri İngilizce okunacaktı! Zira İngilizce okutulunca daha iyi öğrenilmiş olacaktı! Böylece hazırlık sınıfları ortaya çıktı. Giderek Devlet birçok Anadolu Lisesi kurdu. Anadolu, Anatolya’dan geliyor. Yâni Roma İmparatorluğu’nun Anatolya’sı. Evet bunlara  “TÜRK  LİSESİ”  adı konulmaması için bu adı koyuyorlardı.

Aradan kırk yıl geçti. Yine hazırlık sınıfları var. Fakat ortada fen falan yok! Velhasıl takke düştü kel göründü. İngilizce öğretmekten maksadın; daha iyi fen bilgisi vermek olmadığı; Türk çocuklarını dolaylı yoldan İngilizleştirmek olduğu anlaşıldı.

Hocamızın, Nasrettin Hocavâri ifadesiyle, İngilizce öğretimden asıl amaç; “İngiliz’den dede seçmek!” imkânına Türk çocuklarını kavuşturmak! Türk nesillerini nesebi gayri sahih / soyu meçhul bir hâle koyarak köksüz ve rûhsuz, vahîm bir duruma sokmaktır. Türk Devleti de, bilerek bilmeyerek bu çok yönlü oyuna âlet oluyor!

Yine özel üniversitelere dönecek olursak; İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü var. Fakat enteresandır –  ne acıdır ki, bâzılarında  TÜRK  DİLİ  ve  EDEBİYATI  bölümü yok!

İnsan  -dünyada-  sağlık, refah ve huzur bekler; bunların sağlanması için de pek tabiî olarak eğitim ister. Fakat bir de bakıyorsunuz, sırf ilim yuvası olması gereken üniversitelerde, birinci gündem maddesi gülünç şeyler: Sakal, bıyık, başörtüsü vs. Eksik olan ne? Beyin ve ciğer! Ne beyin kaldı, ne ciğer! Biraz aklı ve beyni olan ise ABD’ne  göçtü. Halbuki ABD’de en önemli mes’ele eğitim.

X

“YÖK”  ilginç bir sözlük! Nasıl yok edilir? Çok basit! İki noktasını alırsın  “YOK”  olur! Millet çocuğunu yurt dışına gönderemezse de ne gam? YÖK gönderiyor ya! Ama  -nedense-  sadece İngiltere ve ABD’ne yolluyor! Oysa öyle ülkeler var ki, bâzı dallarda ihtisaslaşmışlar. Çocuklarımızın oralara da gönderilmesi gerekirken, bu saplantı niye? Diye sormadan edemiyor insan.

İstanbul Teknik Üniversitesi, uluslararası ilim adamı yetiştirdiği hâlde, ilim dilini İngilizce yaptılar. Halbuki Türkçe düşünen birinin, İngilizce konuşmaya ve yazmaya zorlanması demek; treni ray dışında yürütmeye kalkışmak gibi abesle iştigaldir. Kabul edilmeyecek duaya âmin demek gibi bir şey.

Bu şekilde, sinsi bir el, sanki Türk gencinin Türkçe düşünerek  -ki başka türlüsü mümkün ve netice verici değil-  terakkî / yükseliş dünyasında emin adımlarla ilerlemesini ve yükselmesini önlemek istiyor.

İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Ruhiyat Bölümü’nde mühim bir adam! Halka bir şeyler anlatmak istiyor. Fakat ikide bir İngilizce lâflar ediyor. Anlaşılması güç. Sonra anladım. Cehaletini örtmek için İngilizce kelimelere sığınıyor. Aslında ne Türkçesi ne de İngilizcesi anlaşılıyor bu Doçent’in.

Ve Cerrahpaşa’da ruhiyat tedrisatı İngilizce. Allah’dan bizde ilk fırsatta soluğu Ruhiyatçı’da alacak hastalar yok! Oysa Avrupa’da, en ufak şeyde Ruhiyatçılara koşuluyor! Her türlü derdini onlara döküyorlar. Ruhiyatçı ise  -emin olun-  sadece dinliyor ve belli süreler için oldukça dolgun para alıyor. Saat dolunca da, hemen dinlemeyi kesiyor ve ancak yeni bir seans yâni ücret karşılığında dinleyebileceğini söylüyor.

96

Velhasıl Avrupalı dertli, fakat derdine mânen derman bulamıyor. Varlık içinde sıkıntılı bir ruh hâli sergiliyor. Çünkü Batı’da kimse kimseyle dertleşmiyor! Aksine dinleme için para isteniyor, yoksa dinlenmiyor!

İşte bu yüzden, insandan hem-dert bulamadığından bir hayvan ediniyor. Zira derdini dökmeye ihtiyacı var. İnsanlar birbirlerine karşı bu bakımdan sırt çevirmiş olduklarından, tesellîyi hayvan sevmekte ve onlarla güya konuşmakta buluyorlar.

Batı’da niye çok köpek var? Hep bu yüzden. Zira hislerini onunla gideriyor. Kadıköy’de bile  “Köpekli Mahalle”  var. Nasıl bir çağdaşlıksa! Üstelik bu tiplerin hâli vakti de yerinde. Bu hâl; durumlarının düzgünlüğünden mi? Yoksa, çağdaşlığın bir gereğinden mi kaynaklanıyor? Doğrusu anlayamadım. Her neyse. Aslında Ruhiyatçılar, İslâm âlimlerinden esinlenmişler. Bu da işin başka bir yönü.

X

İstanbul’un Bağdat caddesinde, dükkân isimleri İngilizce! Nerede görülmüş ki, bir devlet, kendi dilinde iş yapanları cezalandırsın da, yabancı dilde ders yapanları ödüllendirsin!

Beş makalesinden bâzılarını Türkçe olarak neşretti diye horlanan, geriletilen ve işleri sürüncemede bırakılan ilim adamlarını tanırım. Hoş, bu yüzden Türkçe yayın yapan ilmî dergi de,  -makalelerin ille de İngilizce neşri gerektiğinden-  bulunmaz oldu ya!

Yüz sene içinde Fransızlar, Cezayir ve Tunus’ta Arapça’yı yok etmişler. Resmî dili de Fransızca’ya çevirmişler. İş o raddeye varmış ki, çöpçü olmak için bile Fransızca bilmek gerekiyor! Kaldı ki Fransızlar temizlikten ne anlar? O da ayrı bir konu.

Bunun için Cezayir gibi ülkelerde, herkes çocuğunu koleje göndermek zorunda kalıyor. Nitekim Mısır, Pakistan ve Hindistan’da herkesin ana dili gibi İngilizce’yi çok iyi bilmeleri, işte bundan dolayı.

İşte bütün bunlar; Avrupa’nın değil ülkeleri, insanların beyinlerini bile nasıl sömürgeleştirdikleri ve kendilerine dolaylı yoldan nasıl bağladıklarının ibret verici kanıtlarıdır.

Eskiden gazete isimleri ruhumuzu okşayan, bizden olan kelimelerden seçilirdi: Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet gibi. Gerçi şimdi de bu isimler var fakat giderek unutulmaya mahkûm edilecek. Çünkü menfî arayışlar içindeyiz. Şimdilerde bu isimler, yerlerini  “STAR”,  “RADİKAL”  vb. yabancı isimlere bırakmaya başladı.

1970’lerde takiyyeli bir basın vardı. Şimdi artık perdelenmeye lüzum görmeden yapıyorlar bu işleri.

İş ilânları  -yazık ki-  İngilizce! Amerika’da ezkaza Türkçe ilân çıksa, halk hemen protesto eder. Kaldı ki Türkiye’de yabancılar, yabancı dilde ilân yayınlatsalar; bu bile büyük bir edebsizliktir. Ama Türkiye’de bakıyorsunuz, Türk şirketi, İngilizce ilân verebiliyor!

Emin olun bütün bunlar kasıtlı başlamış olup,  “İngilizce bilmeyen insan değildir!”  demenin dolaylı yoldan ifadesinden başka nedir?

Dış ülkelerde normal hükümetler 30-40 sene peşpeşe iktidarda kalabiliyorlar. Bizde ise 3-4 ayda bir değişiyor! Üstelik bakan sayıları öyle arttı ki, resimleri gazete sayfalarına sığmaz oldu. Türkiye sanki gelmiş geçmiş binlerce bakandan ibaret bir ülke! Şüphesiz içlerinde iyiler de mevcut.

Fakat Türkiye’de bakan olmanın millî olmayan vasıfları taşıma şartı var sanki. Bakan olacak kişide millî, dinî vasıf olmayacak! Bakan olması için Almanca ve bilhassa İngilizce bilmesi âdeta şart!

Oysa İngilizce dedikleri, beş dilin kırması bir dil. Kaidesi yok hükmünde. Kuralsızlık, kurallardan daha baskın bu dilde. Her dilden alıntı yapılmış; terkip değil, karışım hâlinde bir dil!

97

Harlem’de Zenci mahallesinde insanların kelime haznesi 250 kadar. Bari onları bakan yapalım! Nasılsa biz bakan yapmak istediklerimizde Matematik, İşletme bilgisi vb. ilimleri aramıyoruz! Anladım ki Devlet, işi gücü bırakmış, herkese  -Tarzanca-  İngilizce öğretmek istiyor!

Matematik’te, mantıksız görülen şeylerin bile mantığı vardır. Bilim ve Teknoloji öğretmek, diğer dil bilenleri de yetiştirmek gerekirken ille de İngilizce öğretilmek istenmesi çok düşündürücü.

Halbuki İngilizce, Dünya dili falan değil. Buna rağmen Devletin 40-50 senedir  -dozajını yavaş yavaş arttırarak-  gerçekleştirmek istediği tek şey; herkesin, hiç olmazsa 250 kelimelik bir İngilizce öğrenmiş olması! Halbuki bu kadarcık dille, hiçbir şey olmaz!

Devletin çeşitli siyasetleri, dış politika falan, hepsi birbirine bağlı. Türkiye’nin 50 senedir dış siyaseti var mıdır? Varsa nedir? Anladık ki dış siyaseti, 50 yıldır Avrupa ve Amerika’ya endekslidir. Dolayısıyla eğitim siyasetinin de, o devletlerin istekleri doğrultusunda olması kaçınılmaz değil midir?

Sonuç olarak, Türkiye’de eğitim 1954’e kadar çok sağlamken; o tarihten itibaren kasıtlı olarak sıfır altı 500’e kadar indirilmiştir. Eğitimin amacı  -maalesef-  yabancı dilde eğitim yaparak düşünmeyi engellemek! İnsanımızı düşünemez hâle getirmek. İnsanımızı boş kafalı yaparak birbirine düşürmek olmuş. Ne yazık ki, bunda kısmen de olsa plânlarını başarıyla uygulayabilmişlerdir!

Efendiler, teşhis tamam, ama daha fazla gecikirsek hasta ölebilir! Milleti, lütfen boş şeylerle meşgul etmeyelim. “TÜRKÇE  EĞİTİM”in  -Devletin geleceği için-  zarurî, hayatî ve elzem olduğuna önce inanalım, sonra gereğini yapalım ve asla bu hususta gevşeklik göstermeyelim. Çünkü bir milletin varlığı ve devamı, ancak lisanın istiklâliyetine ve sıhhatli olarak mevcudiyetine bağlıdır.

Nitekim Hz. Peygamber, “Arap kimdir?” sorusuna: “Arapça konuşandır.” Diyerek; kişinin milliyetini, konuştuğu lisan tâyin eder demek istemiştir. Türkçe, bu milletin varlık sebebidir. Onu zaafa uğratmak, milletin temeline dinamit koymaktan farksızdır.

 

98 – 103

Bu Şirkin Dikalası Değil mi?

0

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: “ALLAH ŞİRK, DEVLET ŞERİK KABUL ETMEZ”.

Bilgeler : “Allah şirk(ortak) kabul etmez ama, devletin toplumsal etki grupları kadar şeriki(ortağı) vardır. Yani devlet “şirket” gibi bir ortaklıktır”.

Atatürk: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”.

Bazı kişilerce tanrılaştırıldığını söyleyen art niyetlilere cevabı bizzat Atatürk veriyor: “Ben bir faniyim, nefsim bir gün mutlaka ölümü tadacak ve vücudum toprak olacaktır”.

AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan (Başbakan için): “Allahın bütün sıfatlarını üzerinde toplayan bir lider…”

Şimdi soruyorum, bu sayın milletvekilinin döktürdüğü incilerin içeriği Allah’a şirkin dikâlası değil mi?

Edebiyatımızda Devrik Cümle

Usta ‘ sıfatıyla anılan bâzı yazarlar; ‘devrik cümle kullanmadan edebiyat yapılamaz ‘  dercesine, şiirlerinde, romanlarında, hikâye ve düz yazılarında gereksiz yere ve bol miktarda devrik cümle kullanıyorlar. Hatta devrik olmayan cümleyi hiç kullanmıyorlar. ‘Mest oluyorum devrik cümle ile yazıp konuşunca ben’‘ diyenler ve kendilerini ‘devrik cümle fanatikleri ‘ olarak tanıtanlar, yeni yetişen nesle kötü örnek oluyorlar. Türkçemizi yozlaştırıyorlar.

Türkler tarih boyunca; vatanlarını, bayraklarını, alfabelerini ve hatta dinlerini değiştirmişler, dillerini asla değiştirmemişlerdir. Tarih sahnesine çıktığımız günden 40-50 sene öncesine kadar devam eden binlerce-onbinlerce yılda güzel Türkçemiz; belli kaidelerle ifade gücüne kavuşmuş ve kemal noktasına erişmişti. Sonra uydurma kelimeler dilimizi istila etti. Türkçe karşılığı varken batılı ülkelerin dillerinden alınan kelimelerle, âdeta bir yıkım seferberliği ilân edildi. Bununla da yetinilmedi, yeni ve temelsiz kurallar dilimize musallat edildi. Eskiden ‘nahiv ‘  denilen cümle bilgisi, sözdizimi ilmi vardı. Bu ilim sâyesinde dilimiz asırlarca sağlam yapısını koruyup günümüze ulaşmıştı. İçinde yaşadığımız dönemde; nahiv bilgisini bilenler azaldı, uygulayan ise hemen hemen hiç kalmadı. 

Bilindiği gibi Türkçemizde; cümle kurabilmek için en az iki unsura ihtiyaç vardır. Bunların biri özne, diğeri fiildir. ‘Gidiyorum ‘ kelimesinde olduğu gibi bâzen özne ve fiil tek kelime içerisinde olabilir. Bu durum, ‘gizli özne kullanımı‘ olarak açıklanabilir ve Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı değildir.

 ‘Bütün köylüler, yol çalışmasına katılmak için Pazar günü, otobüslere binmek üzere meydanda toplandılar.’ gibi uzun cümlelerde yardımcı unsurlar bulunur. Yardımcı unsurlar; zarf, sıfat, belirli veya belirsiz nesne, isim, isim tamlaması, edat gibi isimlerle anılır. Bu unsurlar (öğe veya ögeler) cümle içerisinde belli bir sıra ile dizilirler. Doğru cümlede; ‘Ben dün okula gittim.’ Denilir. ‘Gittim okula dün ben ‘ şeklindeki cümle kuruluşu Türk dil bilgisi kaidelerine aykırıdır.

Bununla birlikte; edebiyatımızda çok nâdir olmakla birlikte devrik cümle kullanılabilmektedir. Roman veya hikâyedeki kişinin telaş ve heyecan içerisinde olduğunu veya onun asabî ve karışık ruh hâlini belirtmek maksadıyla devrik cümleye başvurulabilir. Bunun dışındaki durumlarda devrik cümle kullananlar gafillerin batı özentisi içerisinde olduğu, (Peyami Safa’nın benzetmesi ile) mâhutların ise dilimize ihanet kastı ile hareket ettiklerini belirtmek mecburiyeti vardır.

Peyami Safa romanlarında ve yazılarında (yukarıda belirtilen istisnalar dışında) devrik cümle kullanmamıştır. Türkçeyi en güzel şekliyle kullanan Nihat Sami Banarlı, Refik Hâlit Karay, Ömer Sayfettin, Sâmiha Ayverdi… ve diğer seçkin yazarların eserlerinde, Yahya Kemal Beyatlı, Ârif Nihat Asya’nın şiirlerinde devrik cümleye rastlanmaz. Şiirde vezin ve kafiye sıkıntısı çekenlerin, işin kolayını tercih ederek kullandıkları devrik cümleler, onlarım ‘büyük şair‘ olarak anılmalarının önündeki tek engeldir.  

Bilgisayar kullananların çok sık olarak başvurdukları Vikipedi, devrik cümle hakkında şu bilgileri veriyor:

Devrik cümle, öğeleri bir dilin yaygın kullanım kurallarına göre sıralanmamış cümle.(dir) Türkçede devrik cümle, yüklemi cümle sonunda olmayan cümledir. Devrik cümleler edebî sanat yapmak için, yüklemi vurgulamak için veya pratik amaçlarla kullanılırlar. Hatalı veya bozuk cümle değillerdir. Devrik olmayan (yüklemi sonda olan) cümlelere kurallı cümle denir. Aşağıdaki devrik cümle örneklerinde yüklemlerin altı çizilidir:

Çıkar ağzından şu baklayı artık. Cümlenin doğrusu: ‘Artık şu baklayı ağzından çıkar‘ şeklinde olmalıdır.

Babam söyledi bugün geleceğinizi.‘ Bu cümle de: ‘Bugün geleceğinizi babam söyledi‘ şeklindedir.  

Araştıranlar biliyorlar: Özellikle Türkçe konusunda Vikipedi, güvenilir bir kaynak değildir.  

Türkçemizle ilgili bir başka çarpıklığı; Kanal İstanbul ve Borsa İstanbul isimlendirmelerinde görüyoruz:

İsim tamlamalarında yardımcı isim başta, asıl ve vurgulanmak istenen isim, sonda olur. İstanbul Kanalı, İstanbul Borsası tamlamalarında olduğu gibi… Her ikinde de; İstanbul kelimesi, kanalın ve borsanın nerede olduğunu belirtir. ‘İstanbul Kanalı hizmete açıldı.’ Denildiğinde, verilen bilgi İstanbul Kanalı ile ilgilidir. O halde kanal kelimesi aslî unsurdur.

Günlük konuşmalarımızda; ‘Boğaziçi Köprüsü‘, ‘Atatürk Bulvarı‘ diyoruz.  ‘Köprü Boğaziçi‘ veya ‘Bulvar Atatürk‘ demiyoruz da neden ‘Kanal İstanbul‘ Diyorsunuz diye sorulduğunda verilecek tek cevap vardır: ‘Türkçeyi yozlaştırmak için…’

TL rumuzunun, rakam önüne konulması da, Türkçemizi yozlaştırma maksadına yönelik değilse, mutlaka batı özentisidir. Çünkü batılılar; ‘$ 2.500‘ şeklinde yazarlar. ‘TL 10.000‘ yazdığımızda batılılaşmış olmayız. Ancak batılıları taklit etmiş oluruz. Taklit ise insana değil, maymuna statü kazandırır.

*

Türk olmanın en belirgin göstergesi Türkçe konuşmaktır. Bir Türk için Türkçe konuşmak yetmez. Türkçeyi doğru ve güzel konuşmak gerekir. Türkçeyi doğru ve güzel konuşmak isteyenler; Tahsin Banguoğlu, Mehmet Kaplan, Necmeddin Hacıeminoğlu, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş gibi dil binlinlerinin, yukarıda ismi geçen yazar ve şairlerle Yavuz Bülent Bâkiler gibi dil Türkçe hassasiyeti olan yazarların kitaplarından yararlanabilirler. 

 

AK Partiyi Bekleyen Tehlikeyi Bir Yıl Önce Yazmıştım

Aşağıda kısa bir özetini okuyacağınız bu yazı dizisi bir yıl önce kaleme alınmış ve bu sütunlarda “AK Partiyi Bekleyen Tehlike” başlığıyla altı gün süreyle yayınlanmıştı.(Seçmen Endişeli. 21.01.2013)

Başbakan Erdoğan’ın tüm söylediklerinin altına imzamı atarım, hepsi doğru. Mesele doğruyu söylemek meselesi değil. Birincisi her doğru her yerde söylenmez. İkincisi doğruyu nerede, ne zaman, nasıl söylediğiniz ve kimin söylediği daha önemli. Sadece enerjideki dışa bağımlılığınız %70’e ulaşmışsa vanaları elinde tutanlar bir günde sizi atom bombası yemişten beter eder. 

TSK’nin ABD’ye bağımlılığını bilen var mı? Türkiye savaş uçağı ve helikopteri mi üretiyor? ‘Öleceksek adam gibi ölelim’ eyvallah ama ‘ne şehit oldu, ne gazi’ dedirtmenin de anlamı yok! 

Güneydoğuda savaşan asker ve polis de adam gibi ölüyor ama mesafe alan karşı taraf oluyor. 

Başbakanın söylediklerinin bir benzerini Kaddafi, 24 Eylül 2009 tarihinde BM Genel Kurulunda söylüyordu. Kaddafi bu konuşmasında:” Daimi üyelerin veto hakkına karşı çıkıyor; ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’yı kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmekle suçluyor, Vetonun BM şartnamesine aykırı olduğunu söylüyordu. Büyük güçleri 1945’ten beri dünyada sayısız çatışma çıkarmakla suçluyor; Yahudilerin, Arapların kuzenleri olduğunu söyleyip Avrupalı liderlere hitaben, “Yahudilerden nefret eden sizsiniz, Yahudi soykırımından ve Avrupa’daki ölü yakma fırınlarından siz sorumlusunuz” diyor, Avrupalıların sömürdükleri Afrika halklarına tazminat ödemesi gerektiğini haykırıyor ve oturum başkanına BM şartnamesi kitapçığını fırlatıyordu.” 

BM’de bunları söyleyen Kaddafi, aradan iki yıl geçmeden Libya’da çıkartılan çatışmada kendi halkına linç ettirilecekti. 

Erdoğan bir Kaddafi değil elbette(…) ama küresel liderliği arzuluyor, hem ABD’nin yedeğinde hem de onun çıkarlarına ters düşerek, bu nasıl olur? 

Ortadoğu Teknik Üniversitesindeki öğrenci olayları bir tesadüf mü, planlı bir durum mu saymalıyız?  

Başbakan’ın ABD’ye karşı ifadelerini Çin, Rusya ve hatta İngiltere’den duyamazsınız. ABD’nin, duyduklarına tepkisiz kalması nasıl anlamalıyız? Sanırım ya not ediyordur. (…) Başkaca izahı olamaz. 

İsrail’e ağır hakaretler ediyoruz ama tüm ihracatımızı Hayfa limanından yapıyoruz. Hakaret ettiğimizin ertesi günü masaya oturuyoruz. Bizden ziyade İsrail’i koruyacak olan patroitleri NATO’dan istiyoruz. (…)

Bu ve benzeri nedenlerle AK Partili seçmenin bir kısmında ‘ne oluyoruz’ endişesi öne çıkmaya başladı. Anayasa oylamasında ‘yetmez ama evet’ diyenler, ‘bir daha asla’ noktasına geldiler. Şimdiye kadar AK Partiyi destekleyen liberaller o yörüngeyi çoktan terk ettiler. Mustafa Sarıgül’ün ABD’de görücüye çıkaran çevreler liberaller değil mi? 

Milliyetçi-Muhafazakârlar(MHP-DYP-ANAP) kökenli seçmenler yeni bir tavır arayışındalar. AK Partinin en dinamik destekçisi Gülen Cemaati, ‘ hocam bu işe karışma’ ile başlayan ve araya gittikçe mesafe koyan ve hatta ‘etkisi %2 dir’ şeklindeki küçümseyici tavır ve davranışlardan duydukları rahatsızlığı hiç kuşkusuz yerel seçimlerde partiden ziyade aday destekleyerek göstereceklerdir. 

Halk, AK Partinin her yeri kapsayan gücü ve Başbakan’ın gittikçe artan otoritesinden ürkmeye başlamıştır. Muhalif kesim, ‘biz dememiş miydik’ diyen müstehzi tavrıyla haklılığını örnekleme çabasındadır.

Yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve Genel Seçimler derken önümüzdeki dönemde eski başarılarını yakalamak isteyen AK Partiyi zorlu bir süreç bekliyor. Ya mevcut politikalarına devam deyip kaybedenlere oynayacaklar ya da yeni bir politika ile yeni başarılara yelken açacaklar. 

Türkiye’nin alternatif siyaset üretemeyen bu günkü yapısına – kendi gelişim süreçlerini göz önüne alarak- çok fazla güvenmemeleri gerekir. 

On yıl az bir süre değil, yol uzar yük ağırlaşır, her taze bayatlar, her yeni eskir ve başlayan her şey biter, iyiler unutulur, eksikler ve hatalar akılda kalır. 

AKP engellerden bahsedemez, ortada engel kalmadı, engelleri kendileri üretmeye başladılar. Geçmişten bahsedemezler, kendilerinin on yıllık geçmişi var. Halkın gündelik hafızası o kadar ileriye gitmez. Oy istedikleri gençler on yıl önce 8-10 yaşlarındaydı.

AK Parti, sürekli gündem değiştirerek ve kendi içinden senaryolu muhalif seslendirmeler yaparak muhalefete konuşacak bir şey bırakmasa da izledikleri ‘endüstriyel siyasetin’ kodları deşifre oldu. Muhalifler ve gayrı memnunlar, ses çıkarmaya ve seslerini duyurmaya başladılar. Özgüven buldular, şaşkınlıkları sona erdi. 

AK Parti gücünün zirvesinde ve bütün inişler zirveden başlar. Tarih, “AK Parti’nin rakibi yoktu ama tek rakipleri yine kendileri oldu” diye yazacak gibi görünüyor. Zira alternatifsiz günlerin sürdürülebilirliği tartışma konusudur. 

Rahmetli Ömer Lütfi Mete’nin ‘Gülce’ şiiri AK Partinin geldiği noktanın tam bir özetidir. Ders alınmasında yarar var: ” Uçurumun kenarındayım Hızır / Bir dilber kalasının burcunda / Muhteşem belaya nazır / Topuklarım boşluğun avucunda / Koca yâr adım çağırır / Kaldım parmaklarımın ucunda /Bir gamzelik rüzgâr yetecek / Ha itti beni ha itecek / uçurumun kenarındayım Hızır”…

Bu Filmi Daha Önce Görmüştük

Zannedilmesin ki Esed’i koruyorum veya sırf iktidara muhalifliğimden dolayı bu yazıyı kaleme aldım.

Elimden gelse Dicle ve Fırat’ın sularından bir damlasını dahi onlara vermem. Hem o Suriye değimli ki 1970 li yıllardan beri ülkesinde Türkiye ye karşı terörist besleyen, Öcalan’a yıllarca ev sahipliği yapıp, Türkiye ye karşı kullanan.

Burada oynanan oyuna dikkat çekmek isterim.

Okuyanların çoğu bu hikâyeyi bilir. Bir dere kenarında kurt, eğilmiş su içmektedir. Derenin alt kenarında da bir kuzu su içmeye çalışır. Kurt kuzuya seslenir:

-Suyumu bulandırdın ben seni yiyeceğim der.

Kuzu:

-Ama nasıl olur ben sizin alt tarafınızdan içiyorum suyun bulanması imkânsız der.

Kurt:

-Olsun suyu bulandırdın işte ben seni yiyeceğim der.

Yani demem o ki kurt; kuzuyu yemeyi aklına koymuş.

İşte Suriye meselesi de öyle. Türkiye dahil bazı emperyal güçler, Suriye yi öyle veya böyle yemek istiyor ama Ortadoğu bataklığına saplanmamak için, Türkiye  haricindeki ülkeler temkinli davranıp, niyetlerini açıktan belli etmiyorlar.

Tam Cenevre-2 konferansının arifesin de Suriye’den yüzlerce işkence fotoğrafları dünya medyasına servis edildi. Son günlerde moda tabirle:

Zamanlamaya dikkat!

Hafızalarımızı yoklayalım; yıl 1990 Irak işgaline ABD yetkilileri karar verir yalnız kamuoyunun desteği çok az buna bir sebep bulmak lazım. Sebep bulunur. Bundan gerisini isterseniz Mustafa Yıldırım’ınSivil Örümceğin Ağında” kitabının, 248. Sayfasından okuyalım.

10 Ekim 1990 da ABD Senatosu’nun komisyon’u karşısına 15 yaşında Nayirah (Neyire) adlı bir genç kız tanık olarak çıkarılır. Neyire, Kuveyt’teki bir hastanede gönüllü hemşire olarak çalışmaktayken, hastaneye giren Irak askerlerinin, inkubatörlerdeki 15 bebeği alıp, ölmeğe bıraktıklarına tanık olduğunu gözyaşları içinde anlatır. Televizyonlarından Neyire’yi izleyen ABD halkı’da göz yaşlarını tutamaz ve işgalci Irak’a karşı savaş açılmasına destek verir. Bu arada Kuveyt tanığı Neyire’nin ve ailesinin can güvenliği gerekçe gösterilerek soyadı açıklanmaz.

ABD saldırıya geçer ve Irak’ın kuzeyine ve güneyine el koyar. Senato tanığı Neyire’in kimliği de daha sonra açığa çıkar. Genç kızın hastaneyle bir ilgisi yoktur ve kendisi Kuveyt elçisinin kızıdır. Olan biten bir kurgu’dan ve bir göz boyama eyleminden başka bir şey değildir. Kızın tanıklığını ve yayın kampanyasını örgütleyen, “Halkla ilişkiler” şirketi “Hill & Knowlton İnc” tir”.

Görüldüğü gibi emperyalizm’in oyunları, devir değişse de taktikler hep aynı. Ne mutlu bu olup bitenleri fark edip tedbirini alanlara.                

Hastalık Risalesi -1

Ey biçare hasta;

Hastalara bir merhem, bir teselli, manevi bir teselli ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.

Merak etme sabret

Senin hastalığın sana dert değil belki manevi bir dermandır.

Çünkü ömür bir sermayedir.

Meyvesini bulmazsa zayi olur

Hayat rahat ve gaflette olsa pek çabuk gidiyor.

Hastalık ömrün çabuk geçmesine müsaade etmiyor

Ömrü uzun ediyor.

Ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten

Bu darbı mesel dillere destandır.

“Musibet zamanı çok uzun safa zamanı pek kısa oluyor.”

Ey sabırsız hasta;

Sabret belki şükret.

Senin hastalığın ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir.

Çünkü ibadet iki kısımdır

Biri müspet ibadettir ki, namaz niyaz gibi malum ibadetlerdir.

Diğeri menfi ibadetlerdir ki;

Hastalıklar musibetler vasıtasıyla musibetzede aczini zaafını hisseder.

Haliki Rahimine iltica eder yalvarır.

Halis riyasız bir ibadete mazhar olur.

Evet, hastalıkla geçen bir ömür.

Allah’tan şikâyet etmemek şartıyla mümin için ibadet sayılır.

Hatta bazı sabır ve şükür ehli olan hastaların bir dakikalık hastalığı

Bir saat ibadet hükmüne geçer.

Bazı kâmillerin bir dakikası bir günlük(nafile) ibadet hükmüne geçtiğine dair

Sahih rivayetler vardır.

Senin bir dakikalık ömrünü bin dakika hükmüne getirip sana uzun ömür kazandıran hastalıktan şikâyet değil teşekkür et.

Ey Tahammülsüz Hasta,

İnsan bu dünyaya sadece keyif sürmek ve lezzet almak için gelmemiştir.

Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve afiyet gaflet verir.

Dünyayı hoş gösterir, ahreti unutturur.

Kabir ve ölüm aklına gelmez.

Hastalık ise gözünü açtırır ve der ki

“Ölümsüz ve başıboş değilsin”

Bir vazifen var

Gururu bırak.

Seni yaratanı düşün.

Kabre gireceğini bil, hazırlıklı ol

Bunun için hastalıktan şikâyet değil ona teşekkür etmek,

Eğer fazla ağır gelirse sabretmek gerekir

Elbette ki bu durum sağlığına dikkat ettikten

Şifa aradıktan sonrası içindir.

Türk Milleti Morgda Dirildi

 

Sevgili okurlar, inşallah bundan sonra haftada 2 gün birlikte olacak, dünya ve ülke gündemine ilişkin sizlerle görüşlerimizi paylaşacağız. Ne diyelim, hayırlı olsun…

* * *

Kenya’nın başkenti Nairobi’deki P. Mutora  Naivasha Hastanesi’nin morg personeli, Paul Mutora adlı “ölü” titremeye ve nefes almaya başlayınca korkarak kaçmış. Doktorlar, böcek ilacı içerek intihar etmek isteyen Mutora’nın Çarşamba gecesi öldüğünü açıklamış. Ancak hasta bir kaç gün sonra morgda dirilmiş.
Hastanenin başhekimi Dr. JosephMburu, tedavi için kullandıkları ilacın nabzı yavaşlattığını, hatanın bundan kaynaklanmış olabileceğini söylemiş.
Dr. Mburu, Kenya’da yayımlanan Standart gazetesine “Karışıklığa bu neden olmuş olabilir. Ama çok şükür hastayı definden önce kurtardık” demiş(?) Ailesi ise sabah morgda gördükleri Mutora’yı öğleden sonra cenaze hazırlıklarını yaparken karşılarında görünce şoke olmuşlar…

* * *

Milletler de aynen insanlar gibidir. Doğar büyür ve ölürler…

Ama kimisi doğar doğmaz ölür, kimisi 50 – 60 yıl yaşar ölür kimisi de Hz. Nuh gibi 1000 yıl yaşar ölür. Bir de Ab-ı Hayat içtiği söylenen Hz. Hızır gibi ölümsüzlük sırrına mazhar olmuş, her devirde ve anda bir şekilde o makamı doldurmayı başarabilmiş milletler vardır. Ölmez, öldürülemez…

İşte buna “Türk” denir!

Türk Milleti Hz. Nuh zamanından beri dünyada hakkın, adaletin ve insanlığı şerefli temsilcisi olmuş, mazlum milletlerin ışığı olmuş, yol göstermiş, elinden tutmuştur.

İşte bu nedenden dolayı Türk ölmez, öldürülemez…

Çünkü ‘Türk’ bir makamdır, türediği noktada yaşayana “Türk” denir.

Atatürk’ün veciz ifadesinin anlamı da budur.

“Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Türkleri tarihten silmek için Çinlilerden Haçlı Avrupalılarına, Bizanslılardan Yunan ve Ermeni çetelerine, Rus çarlarından komünist diktatörlere kadar yüzlerce düşman harekete geçmiş ancak on bin yıldır bir arpa boyu yol alamamıştır.

Bunun bilek gücüyle olamayacağını gören Anglosakson güçler ise hile ve desise ile yeni bir yola başvurmuş Lawrence’lar ile bizi bölüp parçalamanın yollarını denemişlerdir. Ancak tam hedefe ulaştık derken Türkiye Cumhuriyeti ile kefeni tekrar yırtmışızdır.

Bu kez misyonerleri ile içimize sızmaya sahte hacı-hoca-şeyhleriyle milletimizi uyutmaya içten işgale kalkışmışlardır.

Türk Milleti bu kez ancak morgda gözlerini açmıştır. Bu, eskiden olduğu gibi, günümüzde de olacaktır.

Az daha başarıyorduk diye sevinen yıkıcı zihniyetler olabilir…

Kusura bakmayın ama hiç kimse sevinmesin.

Çünkü gazetelerde,’mezarda dirilip evine dönenlerin’ haberleri bile var.

 

 

Allah’a Kul Olmak Yerine Kul’a Kul Olanlar

 

Allaha kul olduk “kalubela”da

Yalnız bu yolda ikrarımız var.

Üç günlük ömür için kahpe dünyada

Kul’a kul olmamak kararımız var.

Prof.Dr. HÜSEYİN KUBALI

Yüce Allah soruyor ” Ben sizin rabbiniz değimliyim”?Kullar cevap veriyor. “Evet bizim rabbimizsin”

Kalubelada Allah ile ahitleştik.Ancak biz bu ahdımıza aynen bağlıyız.Bazı soysuzlarda bu ahitlerini bozarak üç günlük ömür için kahpe dünyada kul’a kul olmuşlardır.

Allaha kul olan,Allaha inanan gerçek Müslümanlar dost doğru olurlar,Dürüst olurlar kil hakkı yemezler.Bir de sözde Müslüman geçinenler vardır.Onlarda üç günlük ömür için yalan söylerler,Fakir fukaranın hakkını yerler.Üstlerine gösterdikleri sadakat menfaatleri icabıdır.Menfaat yok olunca üstleri de yok olur.

Hazreti Ali diyor ki;

İdarecilik silgi kullanmadan resim çizebilme sanatıdır.Hataya gelir tarafı yoktur.Ama asıl problem dikkatsizlik değil,kendi kişisel çıkarlarını Devlet ve Millet çıkarlarının önüne geçirme vicdansızlığıdır .Herkes sahtekarlığın,yalancılığın,vicdansızlığın,bencilliğin,merhametsizliğin arttığından şikayet eder.Ama bu özelliklere ait huylarını,karakterlerini hiç kimse değiştirmemektedir.

Hayatta kaybedebilirsin kaybetmeyi ahlaksızca bir kazanca tercih et.

Cümleler doğrudur sen doğru isen,doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

Bir sürü adi alçak insanın yükse k mevkilere çıkmak suretiyle başları göğe erişti.Doğrusu dünya da hayli alçakmış

Zamane zenginlerinden lütuf ve yardım bekleyenlere yazıklar olsun ki gül resminden gül suyu umanlara benzerler.

Gerçek Müslümanlar doğru dürüst yaşamaya devam edecekler.Çünkü Kalubela da Allaha söz vermişlerdir. Sahte Müslümanlarda üç günlük ömür için kahpe dünyada kul’a kul olmaya devam edecekler.Yüce Allah onları ıslah etsin.

 

 

Paralel Kavramlar

 

Millet olarak, tarihte fazla devlet kurduğumuzla övünür dururuz.

Kimse çıkıp da kurduğumuz bu kadar devleti nasıl yıkmayı başardığımızı söylemez.

Aslına bakılırsa, devlet kurmak kadar devleti yıkmakta beceri isteyen, yani hüner isteyen bir şeydir.

Koskoca cihan imparatorluğunun ıskatına oturduktan sonra, elimizde kala kala bir Anadolu kalmıştı. Birileri çıkıp Anadolu toprakları üzerinde ırzımızı, namusumuzu koruyacağımız bağımsız bir devlet kurmuş, bize teslim etmişlerdi.

Şimdi; bu devletin çivisini nasıl çıkarırız diye didişip duruyoruz.

Elin oğlu da bu işte oldukça mahir, kaşıdıkça kaşıyor.

Önce kutsal kavramlarımızın içini boşaltarak ve onları hafife alarak işe başlamışlardı.

“İstiklal Marşı’nda ırkçı ifadeler varmış, bayrak olmasa da olurmuş, Türk diye bir millet yokmuş, TC kelimesi rahatsızlık vericiymiş” diyerek fitnelik çıkardılar.

Adalete güveni sarsıp, hukuku yerlere serdiler.

Askerin başına çuval geçirip, silahlı kuvvetlere kumpas kurdular.

Devleti içten çürüten rüşvet, irtikâp, yolsuzluk gibi kavramları meşrulaştırdılar.

Bu arada literatürümüze yeni kavramlar sokmayı da ihmal etmediler.

İlkokul sıralarında paralel kavramıyla tanışmıştık.

İlerleyen zaman içerisinde bu tabiri tam unutmuştuk ki Körfez Savaşı’nda çokça kullanılan 36 paralel kavramıyla onu tekrar hatırladık.

Savaş bitti, başımıza birde çekiç güç belası çıkmıştı.

O günlerde yine bu 36 paralelin kuzeyi ve güneyi ile ilgili haberler dinliyorduk.

Neyse, yıllar çabuk gelip geçti, yine bu paralel kelimesi aklımızdan çıkmıştı.

Ne yazık ki bu kavram sanki de kader yazgımız olmuştu.

Bu sefer güney doğudaki terörist yapının vergi topladığı, trafik cezası yazdığı gibi haberler yaygınlaşınca, devlete rağmen böyle bir illegal uygulamaya, paralel devlet denildiğini öğrenmiş olduk.

Niye yalan söyleyelim, derin devleti duymuştuk, amma paralel devleti bilmiyorduk.

Zaman her şeyin ilacıdır derler, ne kadar doğru bir sözdür.

Barış süreci, iyimser temenniler, İmralı’ya gidip gelmelerle paralel devlet kavramını tam unutuyorduk ki 17 Aralık depremiyle bu kavramla yeniden tanışmış olduk.

Bu arada yeni bir paralel devletimizin olduğunu devlet büyüklerimiz tarafından öğrendik.

Hayırlı olsun, bir devletimiz vardı, şimdi üç devletimiz olmuş.

Nasrettin Hoca’nın kazanı gibi, devlet doğurmuş.

Ortalıkta bir garipliktir ki dolaşıyor.

Çok uzun yıllardan beri devletin derinliklerinde devlet arıyorduk, derin devlet ortaya çıkmadı, ama nur topu gibi iki tane paralel devletimizin olduğu söyleniyor.

Derin devlet, paralel devlet derken, gerçek devleti arar olduk.

Kayıp ilanı mı versek?

Ünlü TV sunucusunun söylediği gibi…

“Alo… Nerede Bu Devlet, Nerede Bu Millet?” mi desek.