23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 918

Yarıyıl Tatili

16 Eylül 2013 tarihinde başlayan eğitim ve öğretim döneminin ilk yarısı 24 Ocak 2014 tarihinde sona erdi. 

On sekiz milyona yakın öğrencimiz ile yaklaşık sekiz yüz bin öğretmenimiz 10 Şubat 2014’e kadar dinlenme sürecine girdiler. 

Okul dönemlerinin en önemli belgeleri karnelerdir. Çocuklarımız karnelerini aldılar. 

Şimdilerde yeni bir alışkanlık kalıcı olma, hak olma özelliği haline dönüştü; Karnesinde kırık notu olmayan öğrenciler, ebeveynlerinden hediye beklemektedirler. 

Aslında çocuklara armağan verme, belli kesimlerce ticari hayatı canlandırma âdetlerinden biridir. 

Oysa eğitim ve öğretim yarıyılını başarıyla tamamlayan öğrenciler aslında, görevlerini yapmışlardır. Bunun en güzel karşılığı, yüreklerinde hissettikleri haz olmalıdır. 

Anne ve babalarını mutlu etmelerinin  yanı sıra, kendi emeklerinin de karşılığını almaları en büyük kazanımlarıdır. Bundan övünç duyarak, mutlu olmalıdırlar. 

Çocuklara bu manevi değeri yüksek duyguları algılatmak,  onlara sevgiyle, övgüyle, takdirle yaklaşarak, okul dönemlerine önem vermelerini ve yarınlara hazırlanmalarını sağlamaktır. 

Ancak öğrencilerin bir bölümü beklenen düzeyde başarılı olamayabilirler. Ebeveynler bu durumda serinkanlı, sâkin olarak olumsuzluk nedenlerini araştırmalıdırlar. 

Başarılar ve başarısızlıklar sadece çocuklara ait birer olgu değillerdir. 

Öğrencinin sağlık durumu, çalışma ortamı ve olanakları, anne ve babasının ilgisi, öğretmenin öğretme kapasitesi, okulun genel ortamı ailece gözden geçirilmelidir. 

Karnelerde bulunan kırık notlar, çocuğun başarısız bir kişi olduğunu yansıtmaz. Ancak bazı sorunların olduğunu aileye gösterir. 

Çağdaş eğitimin öngördüğü; öğrenci velilerinin, öğretmenlerin ve tüm ilgililerin hoşgörüyle çocuğu incitmeden, aşağılamadan, ürkütmeden ve sevecen davranarak  uyarmak ve kazanmaktır. Öğrenciyi ikinci dönem için başarıya yönlendirmektir. 

Öğrencilerimizin tatil sürelerini en iyi şekilde geçirmelerine elimizden geldiğince yardımcı olmalıyız.       

Öğrencilerin yoğun ders programları nedeniyle zaman ayıramadığı, özel ilgi alanlarına yönelmelerine izin vermeliyiz. 

Anneler babalar çocuklarını kitapevlerine götürmeli, ilgi duydukları, zevk aldıkları konulardaki kitap ve dergileri almalarına yardımcı olmalıdırlar. 

Zaman zaman evde yakın arkadaşlarıyla oynamalarına izin verilmelidir. Televizyonlarda gösterilen doğa olayları, ormanlar ve barındırdıkları hayvanlar, denizlerdeki hayat, çevre, yaşam gibi tabiata ilişkin programlar, çocuklara önerilmelidir.       

Hiç kuşku yok ki iyi değerlendirilen bir tatil, çocuklarımıza kendilerini yenileme ve ikinci yarıyılda daha yüksek performans gösterme fırsatını sağlayacaktır. 

Okul süresince öğrencilerimize ilgi gösteren değerli öğretmenlerimize ve çocuklarımızı eğitim ve öğretim süresince ilgiyle takip eden ve destek olan ebeveynlerimize, ders yılının ikinci döneminde de başarılar dilerim.

Amerika’nın, Çok Özel Stratejik Ortağı

Amerika’nın Türkiye’ye olan aşırı ilgisi ve çok özel stratejik ortaklık

1. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi/Büyük Amerikan Projesi)’nde Türkiye’nin eşbaşkanlığı nedeni ile  yaklaşım

BOP’un masumane amacı:

a- Enerji kaynaklarının güvenli yönetimi

b- Bu coğrafyanın teröristlerden temizlenmesi

c- Bölgenin ekonomik kalkınmışlığı

d- Demokrasinin tesisi

Çakışan haritalar: Osmanlı İmparatorluğu-Amerikan Büyük Ortadoğu İmparatorluğu

2. Ortaklığın diğer alanları:

a- Ortadoğu ve Orta Asya işbirliği,

b- PKK terörü için işbirliği ve istihbarat temini,

c- Ermenistan Türkiye ilişkileri, Türkiye’nin Ermenistan’a tanıyacağı avantajlar,

Bu arada Türkiye aleyhine yapılanan Amerikan Ermeni lobi etkinlikleri,

Halen yedinci yıla girmiş Hırant Dink cinayetinin gündemde tutulması ile sürdürülen provakatif hareketler, yeni Kaymakam Kemal’ler arayışı,

d- İsrail Türkiye ilişkileri, Türkiye’nin İsraile sağlayacağı avantajlar( İran’a karşı Amerikancı bir siyaset, füze kalkanı),

Bu arada Türkiye aleyhine yapılanan Amerikan Yahudi lobi etkinlikleri,

e- Kıbrıs Rum ve Türk ilişkileri, Kıbrıs barış süreci ve Rum’ların AB deki etkinlikleri

f- Amerika adına enerji işbirliği

g- Amerika adına savunma işbirliği

h- Amerika sonrası Irak ve Irak’ın bütünlüğünün Amerikan çıkarları doğrultusunda korunması,

Amerikan şirketlerinin petrolünü, Amerikancı bir politika ile kuzey Irak’la yapılan petrol anlaşmaları doğrultusunda batıya taşıma ve petrolü pazarlama,

İş başına getirdiği Iraklı yöneticilerin karşı çıktığı bu durum nedeni ile Türkiye ve Irak’ı karşı karşıya getirme,

Kuzey Irak bölgesini biraz daha palazlandırma,

ı- Afganistan ve Pakistan’da Amerika’nın yanında yer alma,

i- İran ve nükleer tedirginliğe karşı batının yanında cephe alma,

Bugün Amerika – İran yakınlaşması durumunda ise, İran’a gülücükler atma,

j- Rusya’ya karşı Türkiye,

k- İslam işbirliği için Türkiye,

l- Gürcistan için Türkiye,

m- Arap baharı için Türkiye,

n- Füze kalkanı için Türkiye,

Bütün bunlar çok özel stratejik ortaklığın tek taraflı olduğunu ve yalnızca Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini göstermektedir.

Bu neyin karşılığıdır?

Bu, 100 yıl önce özgürlük ve bağımsızlık benim  karakterimdir diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının manda kabul etmeyen yüksek iradelerinin 100 yıl sonra piyasaya sürülmesi midir?

Türkiye’ye kurulan füze kalkanı, Ortadoğu gerçeği ve ne için ateşe atıldığımız

*Kıbrıs sürecinde İnönü’ye Johnson mektubu,             

*Çekiç güç, İncirlik, Irak gelişmeleri,

*2. Irak harekatında Türk askerinin başına çuval geçirme,

*PKK’ya resmen sahiplenme ve yardım,

*Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de Kürdistan,

*Türk ordusuna bu bölgeleri yasaklama,

*Türkiye haritası üzerinde oynamalar,

*Son olarak da Türk Silahlı Kuvvetlerini ve ATA’yı itibarsızlaştırma,

Tüm bunlara ne uğruna katlanılmaktadır?

Büyük Ortadoğu projesi ve ardından gelen Büyük Asya projesinin amacı enerji yollarını kontroldür. Batılı egemen güçlerin ajanları, işbirlikçileri, silahlı güçleri ve şirketleri ile bir ülkenin öz değerlerine yer üstü ve yer altı zenginliklerine sahip olma, o ülkenin rızası olmadan el koymadır. Demokrasi aşkı ile düpedüz sömürgeciliğin sürdürülmesidir.

Güç dengelerini değiştiren Şanghay beşlisinin ve yeni dünya düzeninin lideri, Çin

Dünya petrolünün % 26’sını ABD, %20 sini AB kullanmaktadır. Çin’in de önemli miktarda petrole ihtiyacı bulunmaktadır. Başta ABD. olmak üzere egemen güçlerin dünya enerji depo ve yollarını ele geçirme savaşı ile Çin’i kıtasına hapsetme amacının nasıl sonuçlanacağı henüz belirsizdir. Bu amaç, her an dünyanın en büyük silahlı güçlerinin hareketlenmesine neden olabilir. Zira Şanghay beşlisinin başını çeken Çin artık ekonomisi, teknolojisi, ağır sanayi, silahlı gücü, kıtalararası atom başlıklı füzeleri, nüfusu, sportif başarıları ve elinde bulundurduğu 1.6tirilyon dolar Amerikan devlet tahvili ile gerçek süper güçtür.

Egemen güçlerin sömürü düzeneği

a- Egemen/emperyal güçler,  önce provakatörleri ile bir ülkede uzun süre sosyal güçler, etnik ve dini gruplar ile üniversite gençliği üzerinde oynadığı oyunlarla onları harekete geçirir ve yönlendirir. Etkinliği ile terör ve kaos oluşturur.Milleti birbirine kırdırır. Kan ve dehşet alabildiğine yayılır. Bir kısmı devrim adına, bir kısmı ise Allah adına kardeşini boğazlar.  Türkiye’de Kürt devleti projesi de bunlardan biridir. Arkasından ajanları ve işbirlikçileri ile darbe yapar. İstedikleri kişileri devirir, istedikleri güçleri iş başına getirir. Sonra ajanlarını, provakatörlerini sahneden çekerler.

b-Kaos bir anda bıçakla kesilir gibi biter. Yeni iş başına gelenler artık kurtarıcıdır. Masum halk veya taraflarca alkışlanırlar. Bu nedenle her istediklerini uygulayabilirler.

c- Üçüncü aşamada o ülkeye ucuz ürünlerini ve ardından şirketlerini sokarak, o ülkenin ekonomisini çökertirler.

d-Hedefteki ülke, yeni ithalatlar için giderek borçlandırılır ve borç batağına sürüklendirilir.

e- Zarar eden devlet işletmeleri kapatılır veya özelleştirilerek el konur.

f-Yollardan biri de yapay sorunlar sonucu iki komşu ülke savaştırılır. Değişik yollardan her ikisine de silah verilir. Savaş sonrası tüm zenginlikleri elden giden bu ülkelere yardım amacı ile girilir. Yaraları sarılır, ülkeleri onarılır, onlara ayrıca demokrasi götürülür.

Türkiye’nin önemi

Türkiye ve Dünya Enerji yolları 

a-Türkiye’nin, batılı egemen güçler için en iştah kabartan yanı, stratejik konumudur.

b-Başta İsrail olmak üzere güneyindeki ülkelerin ihtiyacı olan Dicle ve Fırat suları Türkiye’den doğar ve Türkiye’de uzunca bir yol katederek, geçtiği yerlere hayat verir.

c- Geleceğin yakıtı ve sanayinin temel maddeleri olacak olan Bor rezervinin % 75 ini, Toryum ve Uranyumun önemli bir miktarını Türkiye elinde bulundurmaktadır.

d-Türkiye Avrupa ve Asya arasında önemli bir köprüdür.

e-Türkiye, Ortadoğu Kafkaslar ve Orta Asya’nın anahtarı ve atlama noktasıdır.

f-İslamiyet ancak bu ülkeden sonlandırılabilir.

g-Dünya Türk’lerini bir çatı altına getirecek olan yine Türkiye Türk’leridir.Bu batılıların en çok korktuğu bir olgudur ve buna fırsat vermemek için ajanları tetikte beklemektedir.

h-Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu coğrafyada kurmuş olduğu, onun ilke ve inkılaplarına sahip çıkacak bağımsız bir Türkiye’yi hiçbir şekilde kabullenememişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti devleti var oldukça amaçlarına varamayacaklarını bilmektedirler. Bu nedenle yeni usul, plan, program ve taktiklerle Türkiye’nin üstüne gelmeyi sürdüreceklerdir.

Unutma, su uyur düşman uyumaz.Düşmanını iyi belle. Devletlerarası ilişkiler, yalnızca çıkar ilişkisidir. Ortaklık akıllı olandan yana işler.

Benim Ağabey, benim. Devam et!

Adamın biri yeni aldığı son model süper lüks arabasıyla kırmızı ışıkta beklerken oldukça eski kamyonun biri arkadan buna çarpmış.

Bizimkisi sinirli bir şekilde arabadan inmiş bakmış, direksiyon başında garibanın biri oturuyor. Kamyon şoförü yalvarmaya başlamış:

– Ağabey kurbanın olayım, affet beni. Benim kazandığım para nedir ki? Şu külüstür kamyonu satsam ben bunun tamponunu bile tamir ettiremem. Lütfen ağabey, yalvarırım beni bağışla. Çoluk çocuğum sefil perişan olur…

Adam bakmış olacak iş değil. İçi elvermemiş ve affetmiş yoluna koyulmuş.

Aradan 10 dakika geçmeden bizim kamyon gelmiş kırmızı ışıkta yine buna çarpmış. Adam burnundan soluya soluya araçtan inmiş bir bakmış aynı kamyon.

– Kardeşim bela mısın? Niye önüne bakmıyorsun?

Kamyoncu yine yalvarmaya başlamış:

– Ağabey lütfen, az önceki kazayı düşünürken dalmışım. Ağabey bir eşeklik ettim. Ben ettim, sen etme ağabey; yalvarırım bağışla beni…

Adamın gönlü yine elvermemiş ve affedip yoluna koyulmuş. Aradan 5 dakika geçmiş – geçmemiş

aynı kamyon, kırmızı ışıkta aynı lüks otomobile bir daha bindirmiş.

Bizimkisi yine hışımla arabadan fırlamış, bir de ne görsün aynı kamyon, aynı şoför(!)

– Kardeşim kör müsün? Bu kaçıncı oldu? diye bağırmış.

Kamyoncu yine yalvar – yakar özürler dilemiş, param – pulum yok deyip af dilemiş.

Adamın gönlü yine elvermemiş ve affedip tekrar yoluna koyulmuş.

Yine kırmızı yanmış ve yine durmuş.

Lüks otomobilin arkasından yine “güm” diye bir ses gelmiş.

Adam şaşkınlık içinde kendini toparlamaya çalışırken gariban kamyoncu arkadan çıkışmış:

– Benim ağabey, benim. Devam et..!

 * * *

Millet olarak da, toplum olarak da ve de birey olarak da; bize zarar verip ceza hak edenleri sürekli mazur görerek yaşadığımız müddetçe; daha bize çok toslarlar. Nokta!

Asıl Mes’ele

 

Okyanusta seyreden, onlarca kamarası, yüzlerce yolcusu olan bir yolcu vapuru düşünelim. Yolculardan bazıları kamaralarında değişiklik yapmak için, dipte bir gedik açmak istese. Ve başlasalar gemiyi delmeye.

Durumu fark eden komşu kamara sâkinlerinin şaşkın bakışları arasında buna devam etseler. Bâzı yolcuların işin vahâmetini ve tehlikesini anlayarak: “Durun, yapmayın! Bizi batırmak mı istiyorsunuz?” şeklindeki haklı tenkitlerine de aldırış etmeyerek, üstelik yüksek perdeden:

“Ne demek, kamara bizim değil mi? İstediğimizi yaparız, size ne oluyor? İşimize karışmayın, bu bizi ilgilendirir! ” diyerek, biraz da tehdit-vâri bir cevap verseler. Çevre kamaradakilerin huzursuzluğu, nihayet kaptana kadar ulaşsa. Tabiî ki kaptan, duruma müdahale eder:

“Ne yapıyorsunuz? Bu yaptığınız yanlış!” falan derse de onlar, yine de bigâne ve kayıtsız kalarak:

“Efendim size de ne oluyor? Biz kendi kamaramızda, kendimize göre, kendi isteğimiz doğrultusunda değişiklik yapmak, özel kamaramızda şahsî bir tasarrufta bulunmak istiyoruz. Çekil git başımızdan, bizi rahat bırak!” gibi, ilk bakışta sâfiyane ve doğru gibi görünen, fakat aslında bütün gemiyi batıracak ve sulara gark edecek haksız, yersiz bir tasarrufta bulunan bu şaşkınlara karşı kaptan  -ister istemez-  hâkimâne bir tavır takınarak, âdeta kükreyen bir sesle:

“Sizi gidi budalalar siziii! Sadece kendiniz  -ona da rızamız yok ya-  helâk olsanız neyse. Yahu bütün gemiyi batıracaksınız! Behey sersemler! Çekilin oradan, bırakın elinizdekileri! Sizi böyle bir tasarruftan men’ ediyorum! Oturun oturduğunuz yerde.  Bir daha da, sadece kendinizin değil; başkalarının da hayatını tehlikeye atmaktan vazgeçin! Aksi takdirde, şimdiki rahatınızdan da yoksun kalacaksınız!” diyeceği ve derhal duruma el koyacağı muhakkaktır.

Bir misâl daha: On katlı yirmi daireli bir apartman düşünelim. Daire sâkinlerinden biri, dairesinden geçen ana direklerden birini, lüzumsuz görerek veya genişlik için yıkmaya kalksa, bütün apartman sâkinlerinin ayağa kalkacağı yine izahtan vârestedir.

Onun şahsî tasarruf masarruf diyerek itirazı kaale alınmaz. Hemen bu sevdadan vazgeçmesi veya daireyi terk etmesi istenir. Çünkü direği ortadan kaldırdığı takdirde tavan başına çökecek; diğer daireler de bundan nasîbini alacak. Yâni topyekûn apartman, bir enkaz yığını hâlini alarak; sadece o daire sâkinlerine değil, bütün apartman halkına mezar olacak.

Gelelim sadede: Efendiler! “Bugün Avrupalılar için ortada bir Kürt mes’elesinden ziyade (yâni Kürtçülüğe destek perdesi ardına sığınarak faaliyet gösteren ve Türk Milleti’nin yücelmesinden, Türk Devleti’nin yükselmesinden ve Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti’nin varlığından ve parlak istikbâlinden yersiz endîşe içinde kıvranan Batı’nın mevhum, vehmî) bir ‘TÜRK  MES’ELESİ’ var. Daha doğrusu her zaman  (aslında bu toprakları vatan edindiğimiz ve Hakk’ın kılıcı olduğumuzdan beri hep) bir ‘TÜRK  MES’ELESİ’ olagelmiş!” (Altemur Kılıç, Türkiye, 13 Temmuz 1999)

Evet, Türkiye’de Kürt mes’elesi yok; Türk Devleti ve Türkiye’nin beka mes’elesi var. İşte asıl mes’ele bu. Nitekim  “dünya globalleşmeye doğru giderken Türkiye’nin gelecekte lider ve güçlü devlet olma ihtimalini hesap edenlerin (de bütün korkusu bu ya!)” (Dr. Seyfi Şahin, Ortadoğu, 29 Temmuz 1999) bazıları kendi şahıslarında Türkiye’yi batıracak, yıkıcı faaliyetler içinde bocalayıp duruyorlar! Büyük yanılgı, işte burada yâni yaptıklarının sırf kendilerini ilgilendirdiğini sanmalarında yatmaktadır.

Yukarıda zikredilen örneklerden anlaşıldığı üzere, gemide açılan bir delik, bütün geminin batmasına; yıkılan bir direk bütün binanın çökmesine sebep olacağı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin her hangi bir köşesinde mahallî ve yerel olarak zuhur edecek bir çatlak; bütün Türkiye’yi ilgilendirir.

Mes’ele o yörenin değil; artık bütün Türkiye’nin mes’elesidir. Tıpkı halının bir köşesinde ortaya çıkan bir söküğün, ta merkeze kadar ucunun dayanacağı gibi.

1980 sonrası, PKK’nın ortaya çıkarılması; 1994 yılında…ABD temsilcisinin; globalleşmeyi devletleri parçalayıp küçültmek olarak tarif etmesi; CİA’nın Türk yöneticilerine Fırat’tan öteye Federasyon yoluyla bölmeyi tavsiye etmesi; ABD’nin el altından küçük devlet yöneticilerine, Anayasa ve Kanunları (bölücüler lehine) düzenletmesi (a.g.makale); Kıbrıs Rum Kesimi’nde tertip edilen  “Anadolu Halkları Toplantısı”nda…mes’elelerin…Kürt, Ermeni, Arap, Antakyalı, Laz ve Anadolu’nun  “mozaik”  topluluklarıyla birlikte göğüslenmesi gerektiğinin kararlaştırılması (Mim Kemal Öke, Türkiye, 13 Nisan1995) vb. sayısız daha birçok sebeplerden açıkça görülen şu ki: İngiliz – Amerikan (Anglosakson), Fransız, Alman, Rus güç merkezlerinin aleyhimizde birleşmiş olmalarıdır. (Dr. Agâh Oktay Güner, Türkiye, 11 Nisan 1995)

İşte Rusya, Avrupa ve Amerikasıyla tüm Batılı devletler ve Türkiye’ye tahammülsüzlük yolunda, onların uyduları hükmünde olan çoğu komşu devletcikler; kim, hangi unsur, bu emellerine yardımcı olabilecek nitelikte ise onlara kancayı takmakta; onlara kucak  açmaktadırlar.

Görünüşte onların, aslında kendi menfaatleri doğrultusunda onları kullanmaktadırlar. Bu menhus ve uğursuz tezgâhın oyuncuları olduklarını, buna âlet  olanlar çok iyi bilmektedirler. Fakat  “ya göl maya tutarsa”  beklentisi içinde oldukları için  “bile bile lades” anlayışından kendilerini  -yazık ki- alamamaktadırlar.

Elbette göl maya tutmayacak ve bu devlet  -inşallah-  ilelebet pâyidâr olacaktır.

Manav Kültürü ve Taşköprü Nahiyesi

Dün bir zamanlar Gebze’nin önemli nahiye merkezi olan Taşköprü beldesindeydim. Gebze Derince’den Kartal’a kadar İstanbul’un Üsküdar Vilayetinin Kaza merkeziydi. Kartal ve Pendik Gebze’nin köyleriydi. Taşköprü Gebze’nin önemli nahiye merkeziydi.

Kocaeli Gebze Taşköprülüler Derneği Başkanı Değerli Dostum Ali Osman Kılcan ve Derneğin Genel Sekreteri olan tarihi Alihocalar manav köyünden Necdet Güler  Bey’in Daveti ile Taşköprü bölgesinde araştırmalar yaptım. Gebze’ye yaklaşık 50 Km uzaklıktaki Taşköprü bugün Körfez ve Derince İlçelerinin idari taksiminde kalmış. Taşköprü bölgesinde bugün küçüklü büyüklü 100’e yakın manav köyü bulunuyor. Meşhur Dümbüldek Suyu da bu bölgede. Bölgede belgesel çekimleri yaptık, manav tarihi ve kültürünü araştırdık. Çok önemli tespitler yaptık. Havanın açık olması da bölgedeki muhteşem güzellikleri sergiledi. Bizde belgesel çekerek, manav kültürü ile ilgili araştırmalar yaptık. Halen bölgede Manav kültürü bütün canlılığını koruyor.. Orta Asya’dan getirilen kültür yaşatılıyor. Toprağa bağlı tarım ve hayvancılıkla hayatlarını sürdüren manavlarla ilgili yaptığımız araştırmaların bir kısmını sizlerle paylaşıyorum.

MANAVLAR KİMDİR?

Kocaeli’ye ilk gelip yerleşen Manav Türkmenleridir. Manav Türkmenleri Kandıra ilçesi, İzmit, Derince, Körfez, Dilovası, Gebze ve Karamürsel’in köylerinde geleneksel yapılarını kısmen sürdürebilmektedir. Manavlar dışındaki Kocaeli’ye en büyük göç dalgası 93 harbinde Balkanlar ve Kafkaslardan gelmiştir. Cumhuriyet döneminde yurtiçi ve yurtdışından Kocaeli’ye yoğun bir göç yaşanmıştır. Dilovası bölgesine ise 1960’dan sonra Türkiye’nin bir çok yerinden göç gelmiştir.

KOCAELİ’DE MANAV KÖYLERİ

Prof. Dr. Erol Güngör bugün Türkiye’de yaşayan Türklerin atalarının büyük Selçuklu imparatorluğunu kuran Oğuz Türkleri olduğunu ve Müslüman olduktan sonra bunlara “Türkmen” adı verildiği üzerinde durur. Türkmenlerin konar göçer halde hayatlarını sürdürenlerine ise, bu özelliklerinden dolayı (Yörük) adı verilmektedir. Konar göçerliğin özünde hayvancılık var, yeni otlaklıklar aramak var. Anamur’da Yörüklere “yaylacı” yerleşik halka yaycı denildiğini Karadeniz’de bilhassa Giresun’da bu kavramları çepni bir oğuz boyunun da adıdır ve ekinci kelimelerinin karşıladığını belirtmekte Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Türkmen Yörük göçer kelimelerine karşılıktır. Adapazarı, Bilecik, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Kastamonu, Kocaeli, Eskişehir, Afyon ve Zonguldak da yoğun olarak yaşayan Türkmenlere yerli veya manav denilmektedir. Genel adı Türk olan bu insanlara yöresel adlandırmaları ile yerli, manav, pallık (Artvin’in bazı bölgelerinde ), dadaş (Erzurum’da) efe (Ege), Zonguldak Bartın’da kıvırcık Toroslar da alevi Türkmenlere tahtacı, Balıkesir’deki alevi Türkmenlerine  çetmi denilmekte.

 NEDEN MANAV DENİYOR ?

Türkmen topluluğuna “manav” denilmesinin esas tarihi gerçeği şudur; Osmanlı Devleti kurulduktan sonra, her Türkmen boyu çıkardığı ve ürettiği ne varsa, yılda bir kere hiçbir karşılık beklemeden Osmanlı Sarayına gönderirdi. Bolu kabak, Afyon ve Eskişehir bulgur ve tarhana, Adapazarı ve İznik civarında sebze, İzmit Tavşancıl’dan üzüm saraya gönderilirdi. Bolu, Bursa, Kocaeli, Yalova, Eskişehir, Afyon, Yalova, Zonguldak ve Balıkesir bölgelerinden sadece hububat, meyve ve sebze gitmezdi, saraya koyun, kuzu, keçi, oğlak, yağ ve kavurmada gönderilirdi. İşte; Osmanlının bu sadık tebası olan manav, bazı yerde de Yörük diye adlandırılan bu insanlara, bulundukları yerlerdeki azınlıklar (Ermeni- Rum). “Yahu, siz Osmanlıyı besliyorsunuz. Karşılıksız her şeyi saraya gönderiyorsunuz, siz Osmanlının manavı mısınız?” derlerdi. Bu devlete sadık insanlarda “Evet, biz Osmanlı’nın manavıyız. Osmanlının manavı olmakla da gurur duyarız. Devletimize yardım etmeyi de bir şeref biliriz” derlerdi.

İşte, o gündür, bu gündür azınlıkların hazımsızlıkla, kıskançla söyledikleri bir addır MANAV tanımlaması. Osmanlının Sadık tebası, Öz be Öz Türk. Türkmen – Yörük kültürünün has insanlarıdır manavlar.

KÜLTÜR TARİHİMİZDE MANAVLAR…

Kültür, bir toplumun hayat biçimidir. İnsanoğlunun öğrendiği bilgi, sanat, gelenek – görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütünüdür.  Türk tipinin bulunduğu coğrafi bölgeye göre etkilenen ve karışarak değişik özellik kazanan bir ırk olduğu dile getirilmektedir. Özellikle Marmara Bölgesinde yaşayan kişiler MANAV olduklarını söylemektedirler. Manav Türkmen kültürünü anlayabilmek için, Manavlar hakkında etnografik bilgilere ihtiyaç vardır. Örneğin keten el dokumacılığı manavlarla bütünleşmiştir. Çiftçi ailesinin boş zamanlarında tarımdan arta kalan günlerde uğraştığı, hem kendi ihtiyacını karşıladığı hem de fazlasını satın para kazandığı veya yöresindeki hammaddeden ve boş duran iş gücünü değerlendirdiği yardımcı bir el sanatı durumundadır. Ekilip dokuma durumuna gelinceye kadar, havuzlama, kurutma, kırma, tarama, yumuşatma, eğirme, ağartma, çözgü hazırlama aşamalarından geçen keten; dokunup çarşaf, yaygı, yorgan yüzü, yastık kılıfı, elbiselik, yolluk, çuval olarak Manavların ihtiyaçlarını görmektedir. Geleneksel giyimin parçaları olan uçkur, önlük, yağlık, çevre keten bezinden yapılır. Şalvar ve sırta giyilen içlik saya mintan, hırka ise zaten ketenden diğer bir adıyla kandıra bezindendir.

Manavlar ketenin çöpünü bile ziyan etmez. Bu bir mübalağa değildir. Ketenin çöpünden yatak, minder yapar, keten tohumunun yağını yemeklik olarak kullanır ve kandilinde yakar. Şehre sadece tuz almaya, şeker almaya giderlerdi. Bazen de şeker ihtiyacını yaptıkları pekmezle karşılarlardı. (Dut, elma, pancar, armut ve şeker kamışı pekmezleri )

Manavlar, bölgenin tarım ve hayvancılık özelliklerine uyum göstermiştir. Tahıl, keten, kenevir, meyve, sebze tarımı, bağcılık, son zamanlarda fındıkçılıkla uğraşmışlardır. Manavlarda özellikle Kandıra hayvancığının önemi büyüktür. Koyun, keçi, hindi, küçükbaş, sığır, dombay (manda) gibi büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapmaktadır. Keş, yağ, peynir, yoğurt üretmişlerdir ki Kandıranın yoğurdu meşhurdur, bu üretimin bir kısmı aile içi tüketime tahsis edilmiş, bir kısmı satışa sunulmuştur.

MANAVLAR’DA EV KÜLTÜRÜ̈

Manav köylerinde halk mimarisinin ilginç bir örneği ahşap yığma şeklinde olan çandı evler bulunmaktadır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminin bu orijinal ahşap örnekleri günümüzde tek tük de olsa ulaşmıştır.

Kandıra ve Kandıra’nın hemen yanı başında bulanan Taşköprü çevresinde yöresel adıyla, üç çandı camii kalmıştır. Tatar Ahmet, Karagüllü, ve Hatipler köyü civarıdır. Kandıra, Kaynarca dolaylarındaki Çandı camilerinin çoğunda Orhan Gazi döneminde ait bulunduğu ve bu tür camilerin kesinlikle Akçakoca Bey’in fethettiği yerlerde yapılmış bulunduğu, Orta Asya’dan gelen bu mimarinin anısına sadık olan Büyük Kahraman Akçakoca’nın isteğine bağlı olarak bu camilerin yaptırdığı kanısı öne sürülmektedir. Çandı evler geleneksel Türk ailesinin yaşam şekline göre planlanmıştır. Evin tam ortasında ocaklı bir oda bulunmaktadır, Odanın etrafında onu çevreleyen bir dolaşma yer almaktadır. Evin girişindeki hayat denilen geniş alan bu dolaşmayla birbirine açılmaktadır. Evler iki katlı olup alt katta ahır bulunmaktadır. Yaşam mahallinin ahırın üzerinde yer almasının amacı hayvanların ve nefeslerin oluşturduğu sıcaklığın üst katın ısınmasında katkı vermesidir. Aynı zamanda da mal canın yongasıdır. Hayvanlar ailenin göz önündedir.

Çandı yapının en önemli özelliği 20 cm çapındaki kütükler düzgün yontularak birbiri üzerine binen U kesitli boğazlarla kenetlenmektedir. Boğaz kısmından ağaçlar 20 cm uzatılarak uçları aynı hizada düzgünce kesilmektedir. Kertilip birbirine geçirilen uzun kütüklerde çivi kullanılmamaktadır. Bu yapılar kültür özelliği olmasının yanı sıra birer sanat eseridir.

Kışın sıcak, yazın serindir. Aynı zamanda depreme son derece dayanıklıdır. Manav mutfağı karbonhidrat ağırlıklıdır diyebiliriz. Buğday başta olmak üzere tahıl maddeleri ana öğedir.Türklerde çok eski ve yaygın bir çeşit olan gözleme manavlarda da vazgeçilmezdir. Yine bu çeşide yakın bazlama ve cizlemeyi sayabiliriz. Bazlama biraz kalındır. Ve ekmek işlevi görmektedir. Cizleme ise taşmış ve yumuşak hamurun daha ince pişirilmiş bir versiyonudur. Bu mutfağın en kendine has örneklerini vermek gerekirse, malay (mısır ve buğday unundandır, dartılı veya pekmezli yenir) mancarlı pide (bu genel bir başlıkla söylenirse ıspanaklı pidedir. Ispanakla sınırlanmaz. Pidenin içi gezicek otu, efelik, kaldirik otu, gışırık otu olur ama başlık aynıdır; mancarlı pide).

BİLİMSEL AÇIDAN MANAVLAR

Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Işıl Altun konu vurgulamak gerekiyor. Çünkü Manavlar bir kimliktir, bunu yansıtmak gerekiyor. ” diyerek şu bilgileri veriyor. “Manavların kültürel özelliklerine baktığımızda birlik içersinde yaşayan ve göç eden bir toplumun kültürel özelliklerine sahip olduğunu görürüz. Manavlar göç eden, Yörük, Türkmen ve kökü Oğuzlar’a dayanan, Türkçe’den başka bir dil konuşmayan, bugünkü Bilecik’ten Üsküdar’a kadarki alanda yaşayan yerleşik Türkmenlerdir. Manavlar’ın Osmanlı zamanında devlete büyük hizmetleri olmuştur.

Manavlar’ın asıl geldikleri yer ise Orta Asya’dır. Manavlara bu isimleri göç ederek geldikleri Bilecik ile Üsküdar arasındaki yerde, Rumlar ve Ermeniler tarafından verilmiştir.” Manavlar’ın ekonomik hayatında hayvancılığın büyük öneme sahip olduğunu, sosyal hayatlarında ise devlete bağlılığın görüldüğünü belirten Altun ayrıca şunları söyledi: “Manavlar’ın günlük hayatında ne bir hırsızlık ve ne de başka bir kötü olay olduğunu görürüz. Sosyal hayatlarında uysallıklarına

vurgu yapılır. Keten dokumacılığı ise Manavlar için büyük bir öneme sahiptir. Özellikle ketenden yapılan kumaşları genç kızların çeyizlerinde görmek mümkündür. Manavlar ketene büyük bir önem verip çöpünü bile kullanıyorlar.

Aile yapısı manavlar için çok kutsal ve önemlidir. Manavlar’ı her yönüyle incelediğimizde gerek mimarisi gerek sosyal hayat açısından tam bir Türk kültürünün izlerini görürüz. Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kenan Acar, Manavların dil özelliği üzerine durdu. Acar, “Yörüğün yerleşik hayata geçmiş haline, Manav deniliyor. Manavlar’ın dil yapısına baktığımızda ise en önemli iki ses olduğunu görüyoruz. Bu seslerden biri “ne” diğeri “niye” sesidir. En eski yazılı Göktürk kitabelerinde bu seslerin bugünkü manavlarını görüyoruz. Manavlar’ın ağız yapıları ile Gagavuz Türkleri’nin ilk hecelerinde benzerlikler olduğunu belirtmek gerekiyor. Ağız yapıları farklı olsa da sonuçta konuştukları dilin ortak bir dil yani Türkçe olduğunu anlıyoruz” dedi. Sakarya Üniversitesi Türk Dili Öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Muharrem Öçalan geçmişte birçok büyük başarılar kazanmış bir topluluk olduğumuzu ancak  halen başaramadığımız tek şeyin milletleşme olduğunu söyledi.

Türklerin bulundukları topraklara gelme tarihlerinin çok eskiye dayandığını belirten Öçalan, “Anadolu’ya ilk olarak gelen Yörüklerin geliş tarihi 12.yüzyıldır. Bu topraklarda ilk yerleşik hayata 13. yüzyıldan itibaren geçilmiştir. Bir yerin tarihini açıklarken en eskiye gidilir.

Örneğin bugün Gebze bölgesi 8. yüzyıldan beri birçok farklı uygarlığın yaşadığı ve geçtiği bir yerdir. Ancak bu topraklar üzerinde bin yıldır yaşayan ve bu topraklarda egemenlik kuran bir millete etnik grup denilemez.

Avrupalı tarihçiler sürekli olarak bizlere göçebe grup diyorlar. Bu tür açıklamalar tamamen gerçek dışıdır ve tarihsel yönden bir gerçekliği yoktur.

DÜMBÜLDEK SUYU

Dümbüldek suyu 22 dönüm araziden çıkan sınırlı bir kaynak. Bu nedenle bölgeye herhangi bir tesis

kurulamıyor.  Böbrek taşları, şeker hastalığı, prostat başlangıcı, tansiyon rahatsızlıkları, idrar yolu hastalıkları, jinekolojik sıkıntılar gibi pek çok hastalığa iyi  geldiği söyleniyor.

Bölgede şifalı olan tek şey su değil. Bir de çamur var. Toprak biraz kazıldıktan sonra ortaya çıkan beyaz renkli çamurunda  egzamaya, mantara, hemoroide iyi geldiği söyleniyor.

‘DÜMBÜLDEK’ NE DEMEK?

Dümbüldek, koyun ya da keçilerin boynuna asılan çanların adı. Rivayet o ki, bölgede çobanlık yapan ihtiyar bir kişi, yanındaki arkadaşı hastalanınca, ona su getirmek için kap bulamamış. Keçisinin boynundan alarak kap olarak kullandığı dümbüldekle, arkadaşına su taşıyan dedeye, o günden sonra ‘Dümbüldek Baba’, o suya da ‘Dümbüldek suyu’ denilmiş. 

‘Gen Mühendisliği çalışmaları, insanlığa az fayda sağlar, çok zarar verir.’

Çetinoğlu: Gen Mühendisliği ve Genetik Cerrahisiyle ilgili görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Dr. Arslan Terzioğlu: Günümüzde ilmî araştırmaların baş döndürü­cü bir hızla ilerlediği göz önünde tutularak, insanlığın bir daha düzeltilmeyecek şekilde zararına olacak ilmî gelişmelere karşı hemen ortak bir tavır alması gerek­tiği, bunun bilhassa gen mühendisliği veya gen cerrahisi alanında insan genleri ile manipülasyon (istem dışı oynama, idare etme, yönlendirme) konusunda lü­zumlu olduğunu vurgulamak gerekir.

Çetinoğlu: Gen Mühendisliği adına neler yapılabiliyor?

Terzioğlu: İnsanda genetik manipülasyonların yapılmasının daha uzak bir gelecekte, gerçekleşeceği kanaati yaygın olsa bile, bugün genler üstünde manipülasyon imkânla­rının olduğu, tüp bebek olayından geri bir adım olarak tüpte cenin geliştirilmesi, her şeyden önce tohumların genetik karakterinin geliştirilmesi, hatta gen cerrahisi ile bir yumurta hücresinin erkek spermi olmadan döl­lenmesi ile tabii gelişmesinin saptırılması mümkündür.

Çetinoğlu: Ne yapılıyor?

Terzioğlu: Böylece ortaya çıkan ve sadece annenin tabii irsiyetini taşıyan ürüne bugün “Klone” denilmektedir. Genetik mühendislerinin sahip olduğu bugünkü metodlar Vogel ve Motulsky’nin belirttikleri gibi basit canlıların gene­tik materyaline müdahale imkânlarını sağlamaktadır. Ayrıca tıbbî açıdan çok önemi olan neticelere de bu yolla ulaşılabileceği, meselâ tamamen yeni ve geneti­ğe bağlı olarak konstant (değişmez, daimî)  özelliklere sahip mikropların üretilebilmesi mümkündür.

Çetinoğlu: Gen mühendisliği nereye kadar devam eder?

Terzioğlu: Şimdiden kimse, dünyanın bu ekolojik dengesinin hangi boyutlarda değişeceğini tahmin edemez. Yalnız şüphesiz olan cihet bu yolla yaratılan yeni tohumlar ve yaratıkların bir kaza veya tesadüf neticesi laboratuvarı terk edip çoğalmaları ile Utke’nin ileri sürdüğü gibi bo­yutları oldukça geniş olan dünyadaki ekolojik dengenin bozulmasına sebep olacaklarıdır.

Çetinoğlu: Tehlike nerede?

Terzioğlu: Bu dönüşü olmayan gelişme, insanlarda yapılacak olan gen manipülasyonları için de geçerli olup, böylece ortaya çıkan yeni insan türü, kendi özel hukukuna sa­hip çıkacak ve bunu kazanmak için mücadele edecek ve böylece ortaya çıkacak problemlerin boyutunu, yeteri kadar fantaziye sahip olanlar bile şimdiden kestiremez.

Çetinoğlu: Manipülasyonların neticelerini maddeler halinde özetlemek mümkün mü?

Terzioğlu: Şöyle özetleyebilirim:

1-Bu reaksiyon alışılagelmişin dışında olacak, yani yeni hayat tarzı diğer yaratıkların mevcut ekolojik dengesine hiç uymayacaktır. Yani bu dengeyi bozacaktır.

2-Bu reaksiyon, bu canların ortaya çıkmasını sağla­yan teknik imkânlarla tekrardan, ekolojik dengeyi sağla­yacak bir şekilde düzeltmeye tâbi tutulamayacaktır.

3-Bu reaksiyon, insanın var olabilmesi için lüzumlu olan yaşama şartlarını tamamen değiştirecektir.

4-Önceden belirlenen hedefe doğru gen manipülasyonu ile yapılacak değişikliği planlamak mümkün olsa bile, bütün hayat gidişatının çok komplike (karmaşık) oluşu ve zan­nedilenden çok sayıda hiç bilinmeyen tesirler, güçler, geri tepen reaksiyonlar neticesinde bu gen manipülasyonu ile planlanan neticeye ulaşılması büyük bir ihtimalle mümkün değildir.

Böylece hedeflenen neticeye ulaşılmanın hiçbir şüpheye mahal vermeden gerçekleşebilmesi mümkün ol­maması gen mühendisliği vasıtasıyla gen manipülasyonunu tıbbî deontoloji (meslek, iş ahlâkı) açısından çok mahzurlu bir durum olarak ortaya çıkarmaktadır.

Çetinoğlu: Gen mühendisliği veya gen cerrahisinin hedefleri bu durumda nasıl bir manzara arzetmektedir?

Terzioğlu: Mesela te­mizlik fonksiyonu görecek faydalı mikropların bu yol­la üretilmesi eğer bu hedefe ulaşılabilmesi yüzde yüz garantili ise, tıbbî etik açısından toleransla karşılana­bilecek bir programdır. Ayrıca genetik manipülasyonla insanlardaki katılım yoluyla geçen hastalıkların tedavisi de tıbbî deontoloji açısından toleransla karşılanabilecek diğer bir husustur. Mesela ateşböceği geni ile ABD’de yapılan son çalışmalar, insanlarda görülen katılımla ilgili hastalıkların tedavisi yönünde çok büyük ve önemli bir gelişmedir.

Çetinoğlu: Uygulaması yapıldı mı?

Terzioğlu: San Diego’da California Üniversitesi’nde bir grup genetikçi, ateş böceği hücrelerinin ışık üretme­si komutunu veren genini alarak bunu tütüne aşıladılar ve karanlıkta pırıl pırıl parlayan bir bitki elde ettiler. Bu ilmî araştırmalar ışığında genetikçiler ateşböceğinin geni ile diğer bitki ve hayvanların genetik yapılarım da aşılayıp, genlerin o organizma içinde değişik hücrele­re nasıl komuta ettiklerini öğrenebilecekler. Bilindiği gibi, genler yapısı bir çeşit kodlu talimatlar kılavuzun­dan oluşan DNA liflerinden meydana geliyor. Genetik bilginleri, bilgi sayesinde, gün gelecek genler ile ilgili kanser gibi hastalıkların ortaya çıkış nedenlerini bula­bilecekler.

Çetinoğlu: Çağın hastalığı Alzheimer üzerinde çalışma var mı?

Terzioğlu: Genlerle uğraşan bilim adamları Alzheimer Hasta­lığı denilen bunamanın da teşhisine imkân veren metodlar geliştiriyorlar. USA’lı bilim adamı Peter Davies araştırmaları sonucunda, Alzheimer hastalığına bozuk bir insan geninin sebep olabileceği inancından hareket­le beyindeki bu bozuk genin A-68 adı verilen proteini üretebileceği kanaatine vararak, A-68’in varlığı ile Alz­heimer hastalığının teşhis edebileceğini ileri sürüyor. Bu bozuk genin tesbitinde ise 21. Kromozon üzerinde duruluyor. Bu kromozondan üç tane halen de “Down Sendromu” olarak bilinen aşırı derecede geri zekâlılık ortaya çıkıyor.

Çetinoğlu: İleri zekâlı anne babalardan alınacak genlerle, ileri zekâlı çocuk geliştirme projesinden söz ediliyor…

Terzioğlu: Bu düşünce de sakattır. Zira bir taraftan ünlü insan­ların çocuklarının çoğunlukla, ünlü anne ve babalarını kadar başarılı olamadıkları gibi, ne kadar bunların eğiti­mine önem verilirse verilsin çok sayıda oldukları zaman yüksek randıman alınacağı daima şüpheli bir husustur.

Nasıl bu kadar insan, genetik olarak değiştirilmek istenmektedir? Kim böyle bir şeyin başarıya ulaşılacağını, daha vahim sonuçlara götürmeyeceğini garanti edebilir?

Çetinoğlu: Bu son sorunuzun cevabı var mı?

Terzioğlu: F. Wagner bu hususları “Menschenzüchtung. Das Problem der genetischen Manipulierung des Menschen” (İnsan üretmek. İnsanda genetik manipülasyon problemi) isimli 1969 yılında yayınlanan eserinde esaslı bir şekilde dile getirmiştir.

Anlaşılan kim bu uzmanların eline istikbalini teslim ederse, yandı demektir. Ulaşılması mümkün hedefler hakkında bir karar verebilmek süper uzmanların aklıse­liminden daha fazlasını gerektirmektedir.

Bu hususlarda daha yeni bilgi sahibi olanlar için bu alanda mümkün olabilecekler ütopik bir kurgu film gibi gözükmektedir. Mesela annenin genlerle ilgili özelliklerini taşıyan yeni bir insan ortaya çıkarılmak isteniyor.

Böylece bir anne aynı kendisi gibi yalnız kendi genlerle ilgili özelliklerini haiz bir kız yetiştirebilecek. Bu hu­susu 1981’de yayınladığı eserinde Thomas plastik bir şekilde tarif eder.

Hatta Taylor’un15 iddia ettiğine göre insanla hayva­nın çaprazlama karışımından insanla hayvan arası bir mahlûk yaratılabilecek. Böylece bu yarı insanlar akıllı yük taşıyıcı yaratıklar olarak kullanılabilecekler.

Çetinoğlu: Mümkün mü?

Terzioğlu: Amerikalı Dr. Landrum B. Shettles 1954 yılında, tüpte bir insan embriyosunu meydana getirip altı gün yaşatmaya muvaffak olmuştur. Shettles, aynı ünlü İtal­yan tıp bilgini Dr. Petrucci gibi, “Canlıların dünyaya gelişi biyolojik bir olaydır. Bir erkek ile bir dişinin bir­leşmesine lüzum kalmadan tüp içinde insan yapılabilir” diyerek deneylerine başlamış ve bu yolda ilk müsbet neticeleri almış ama Papa tarafından “deney tüpünde insan yarattığı için” kendisine şiddetle hücum edilmişti. İngiltere’nin ilk kez 1977 yılında Prof. Dr. Patrick Stepteo ve Biyolog Robert Edwards bir İngiliz kadını (Lesli Brown’a) in vitro vertilasyonla (tüp içinde döllenme) hamile bırakmış ve 1978 yılında bu bayan doğum yapmıştı. Bu ilk tüp bebek Louise Brown’u diğer tüp bebekler izlemiş, bugün artık tüp bebek olağan bir şey haline gelmiştir.

Çetinoğlu: Sonuç?

Terzioğlu: İlk tüp bebeklerin sağlıklı bir biçimde gelişim gös­termelerinin de bu yönteme olan ilgi ve güveni arttırdığı şüphesiz. Ne var ki, tüp bebek yöntemini yalnızca tıb­bın bir başarısı olarak görenlerin yanısıra, bu alandaki gelişmeleri eleştirel bir gözle izleyenlerin bulunduğu da bir gerçek.

Çetinoğlu: Uygulamalar nasıl karşılandı?

Terzioğlu: Bu alanda önemli bir ses geçen Mayıs Nature der­gisinde görüşlerini açıklayan Erwin Chargaff’inki dir. DNA üzerinde öncü çalışmalar yapmış, Avusturya kö­kenli, ABD’li bu biyokimyacının tüp bebek yöntemi ile ilgili ciddi şüpheleri var. Chargaff’a göre, bu yöntemde evrimin milyonlarca yıllık bir gelişimle ortaya çıkardığı doğal süreçlerin bir bölümü gözardı edilmekte, kullanı­lan yapay ortamın kritik sonuçlan açısından doğal or­tamdan ciddi bir farklılık göstermediği varsayılmakta. Ancak Chargaff m da belirtildiği gibi bir bebeğin sağ­lıklı olarak doğup yaşamını sürdürüyor olması, bu yön­temin başarısının kesin kanıtı olamaz. Daha da kötüsü, yöntemin gerçekten sağlıklı sonuç verdiğini bilmek için kesin olarak bilinmiyor.

Çetinoğlu: Bu iddianın temelinde yatan görüş nedir?

Terzioğlu: İnsan DNA’sının özelliklerinin tümünün bilinmediği ve bugün için “anlamsız” diye nitelendirilen bölümlerin bilinmeyen işlevlere sahip olabileceği düşünülürse döl­lenmenin, doğal dinamiğine bırakılmak yerine yapay ve planlı bir biçimde gerçekleştirilmesinin ileride olumsuz etkiler yapmayacağı söylenemez. Chargaff’m üzerinde durduğu ikinci bir sorun da embriyonun hızlı dondur­ma tekniğiyle saklanması ve daha sonra kullanılmasına ilişkindir.

Çetinoğlu: Bu yöntemin belirlenemeyen zararları olabilir mi?

Terzioğlu: Şunu belirtelim ki, dile getirilen şüpheler daha çok gelecekte ortaya çıkabilecek sorunlarla ilgilidir. Belki bu sorunlar hiçbir zaman ortaya çıkmayacak ve bu yöntem giderek yaygınlaşacaktır. Ancak bilim adamlarının bu konuda çok küçük bir olasılık söz konusu olsa bile, şüphelerini dile getirmelerinde yarar vardır. Ayrıca tüp be­bekle başlayan “üretim teknolojisinin ” pek yakında yeni ve beklenmedik yöntemlerle yeniden gündeme gelebi­leceği değinen Chargaff’m bu konuda duyarlı olunması gerektiğine ilişkin uyarısına katılmamak olanaksız

Çetinoğlu: Bu işin sonu, klonlanmış insan üretimine uzanabilir mi?

Terzioğlu: Utke’nin “Fahrplan der neuen Bioloğie” eserinde belirttiği gibi 2000 yılından sonra suni rahim ve onu ta­kiben bebek fabrikaları vasıtasıyla hatta genetik manipülasyonla yaratılan ‘Klone’ insanlar üretilebilecektir. Ayrıca bu insanların zekâsı (intelligenz) ve şahsiyeti droglarla değiştirilebilecek.

Çetinoğlu: Bütün bunlar hayal gibi gözükmüyor mu?

Terzioğlu: Gözüküyorsa da,  ütopi değillerdir. Zira bugün insan genlerinde manipülasyon imkân dâhilindedir ve bu yönde çalışma planları mevcuttur, hatta bir kısmında hakikat olmuştur.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Vakit ayırdınız, sorularımı cevaplandırdınız.

Terzioğlu: Bu önemli konuyu halkımızın bilgisine sunmamıza fırsat verdiğiniz için ben de teşekkür ederim.

Prof. Dr. Dr. ARSLAN TERZİOĞLU:

21 Ekim 2013 tarihinde İstanbul’da vefat eden Arslan Terzioğlu, 1938 yılında doğmuştu.

Batı Berlin Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni yüksek mühendis olarak bitirdi. 1959 – 1965 yılları arasında Hür Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp öğrenimini tamamladı ve tıp doktoru oldu.

1968’de Batı Berlin Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde doktor mühendis unvanını aldı. 1975’te Münih Tıp Fakültesi tarafından ‘doçentliğe hak kazanmış tıp doktoru’ unvanı verildi. 1979’da İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsü Başkanlığı’na tâyin edildi. 1981’de profesör oldu.

Hastane Planlaması, Tıp Tarihi, Tıbbî Etik, Avrupa ve bizde yüksek öğretimin evrimi alanında Almanca, İngilizce, Fransızca ve Türkçe olarak 50’si kitap 325 yayını bulunan Terzioğlu, Alman Tıp, Fen ve Teknik Tarih Kurumu şeref üyelikleri, Erich Frank Madalyası, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Ahlak ve Etik Ödülü, Alman Federal Cumhuriyeti ve Avusturya Cumhuriyeti Liyakat Nişanı,  Ludwig Maximilians Üniversitesi Münih Tıp Fakültesi Wolfgang Peisser Madalyası sahibi idi.

Bu röportaj, 5 Ekim 2013 Cumartesi günü yapılmıştır.

 

 

Suyun Ötesi ve Berisi…

 

13 Ocak 2014 tarihi KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı büyük devlet adamı ve Türk Dünyası’nın önde gelen liderlerinden Rauf DENKTAŞ‘ın ikinci ölüm yıldönümü idi. Bu değerli ve unutulmaz ismi Türkiye Türklüğünün ve Türk Dünyasının unutması mümkün değildir. O milli davasına usanmadan zor şartlar altında, engellemelere rağmen sahip çıkarken; ülkeyi yönetenler KKTC’yi hayali AB üyeliği önünde bir engel olarak görüyorlardı. Denktaş farklı dönemlerde ileri sürdüğü tezlerde hep haklı çıktı. Yanlışları ve dış politika ayıplarınıhep başkaları paylaştı.

Rahmetli Rauf DENKTAŞ gibi Kıbrıs milli davasına “Yükselen bayrak bir daha inmez” şeklinde sahip çıkan Kıbrıs Türk Toplumu liderlerinden Dr.Fazıl KÜÇÜK‘ün ölüm yıldönümü de 15 Ocak idi. Her iki değerli devlet adamını da saygı ve rahmetle anıyor, genç nesillerin onları örnek almalarını temenni ediyoruz. Her iki rahmetli devlet adamı da milli davalarda ikili oynanamayacağını bize göstermişlerdir. Dış politikanın hocası olmuşlardır.

* * *

20 Ocak 1990 yılında dönemin Sovyetler Birliği başkanı Gorbaçov‘un emriyle Bakü’de gerçekleştirilen katliamın 24.yıldönümünde 137 şehit Azeri kardeşimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz. O dönemde Bakü sokaklarında hareketli her hedefe Rus askerlerince ateş açılmış ve 700’den fazla kardeşimiz de yaralanmıştı. Sovyetler Birliği döneminde bu katliam diğerleri ile beraber insanlık için yüz karası olmuştur. Bilhassa Türklere ve insanlığa yapılan katliamlar adeta Sovyetler Birliği Başkanı Gorbaçov’un alnındaki o kara lekede somutlaşmıştır. Bu leke bir tesadüf sayılamaz. Türkler tarih boyu kendilerine yöneltilen ve uygulanan soykırımları, insan hakları ihlallerini, katliamları unutmamalı ve unutturmamalıdır.

Ermenilerce değil; Ermeni terör örgütleri olan Hınçak ve Taşnak katillerince bilhassa Doğu Anadolu’da Rus destekli katliamları ve bugünlerde “Biz de Ermeniyiz” diye ortada dolaşan tarihten habersiz soytarılarıda unutmamak durumundayız. Doğu Anadolu’da toplu mezarlarda yatan aziz şehitlerimiz, sivil halkımız, şehit edilen devlet adamlarımız, dışişleri görevlilerimiz bize tarihi rolümüzü daima hatırlatmalıdır. Unutmamamız gereken birileri de, Türk’ü ve tarihi inkâr eden palyaço kılıklı ünvanlı, unvansız ekran ve siyaset soytarılarıdır. Türk’ü reddedenlere “Çinliler Çin Seddini Fransızlara veya Amerikalılara karşı mı inşa ettiler” diye sorulmalıdır.

TBMM’nde tartışan iktidar ve ana muhalefete mensup iki vekili izledik. İktidar partisi mensubu vekil kendisinin derenin, suyun bu tarafından Yalova’ya geldiğini ısrarla vurguladı ve bunu bir üstünlük saydı. Ana muhalefet vekiline derenin ötesinden geldiğini hatırlattı. Ülke gündemi ile ilgisiz görünen bu sorun aslında kimlik konusunda zihinlerin ne kadar karışık olduğunu göstermektedir.

Suyun ötesinden yani Balkanlar’dan göçle gelen insanlarımızın genelde kökü Anadolu’dan seçilip gönderilen ailelere dayanır. Selanikli, Makedonyalı ve Kosovalı olmak bir kimlik değildir. Kimlik doğum yerine göre değil; kültüre, yaşama tarzına ve mensubiyet duygusuna bağlıdır. Göçle gelen soydaşlarımız dedelerinin vatanlarına dönmüşlerdir. Büyük zorluklarla karşılaşmış ve göç yollarında binlercesi hayatını kaybetmiştir. Bunlar kolayı seçip güneye İtalya’ya gidebilirlerdi.

Dindaş ve akraba topluluklardan gelenlerde “Biz de Türküz” diyerek, dilekçe vererek ve kendi arzuları ile vatandaşımız olmuşlardır. Sözde suyun bu tarafından olmakla övünenler arasında Karadeniz’den gelip de Türksüz bir anayasa ile Türkiye’nin demokratikleşeceğini ileri sürenler vardır. Mevcut iktidar partisi sayesinde Türk olmadıklarını öğrendiklerini söyleyen il başkanları gördük. Anadolu’da Türk milleti dışında millet arayışına çıkanların patenti iktidar partisine aittir.

Bu bakımdan suyun ötesi mi, yoksa berisi mi şeklindeki kısır, temelsiz ve cehalet kokan beyanlarla yüce Meclisin kürsüsünün işgal edilmemesi herhalde daha isabetli olabilir.

 

 

Türk Gençleri Dünyayı Gezmeli…

 

Bir insanın, en büyük zenginliklerinden biri mukayese edebileceği bilgilere ve görgüye sahip olmasıdır. Yalnız bir açıdan okuyor ve sınırlı bir coğrafyada geziniyorsanız; dünyayı, tarihi, uygarlıkları, siyaseti anlayamaz ve gelecek hakkında doğru öngörülerde bulunamazsınız…

Bundan dolayı,Türk Milleti ve özellikle Türk gençleri dünyayı milliliği olan bir strateji dahilinde gezmelidir. Hem de yer yurt ve mekan ayırmadan.

Diyeceksiniz ki; her yerde Türk var. Doğru! Ancak bu Türklerin bir stratejisi yok. Hatta çoğunun milli olduklarından ve milli davrandıklarından bile söz edilemez.

Halbuki, batımızda ve doğumuzda yer alan bizim haricimizdeki milletler, milli bir strateji ile dünyanın her yerini dolaşıyor, görüyor, dilini öğrenmeye çalışıyor ve böylece dünyayı kavrayarak gelecekte dünya üzerinde önemli bir yer edinmenin planlarını yapıyorlar.

İlk uzak doğulu arkadaşım ile 1980 yılında Almanya’da lisan okulunda tanıştım. Bir Güney Kore’li idi. Kore Savaşı’ndan dolayı ona ilgi duymuştum.O da biz Türklere karşı sevgi doluydu.Ancak ülkesinden çok uzak olan Almanya’da ne işi var diye düşünmüş ve niye Almanca öğreniyor diyede şaşırmıştım.Öyle ya! Ben bir Türk genci olarak nereden bilebilirdim adamların nokta atış yaptığını. Biz böyle bir bilinçle yetişmemiştik ki!

Henüz o tarihlerde, uzak doğu ülkeleri ve özellikle Çin, bugünkü ekonomik güçlerine ulaşmamıştı. Başta Çin olmak üzere geleceklerini kurgulayan uzak doğulu milletler, vatandaşlarını dünyanın her tarafına, oraları tanısınlar, öğrensinler diye  gönderdi. Yüzbinlerce uzak doğulu genç dünyanın dört bir tarafındaki üniversitelerde okudu. Yeni diller öğrendiler. Toplumları tanıyarak onların psikolojilerine etki eden reflekslerini tespit ettiler. Sosyolojik saha çalışmaları yaptılar. Bunun onlara getirdiği faydalar bu gün izahtan varestedir.

Şimdi aynı milli stratejilerini devam ettiriyorlar. Nereye gitsem dünyanın dört bir yanından insanı ama uzak doğuluları ise aşırı yoğunlukta görüyorum. Bunu daha önce hristiyan batı yapmış ve dünyanın her tarafını seyyah ya da gezgin diyebileceğimiz insanlarla tanımış ve sonrasında da bunlarla emperyalist işgalin temellerini atmıştır.

Bunu bir kez daha, Bulgaristan’ın Filibe şehrinde Türklerden kalmış ıssız bir kalenin burçlarında rastladığım ve neredensiniz diye sorduğumda “Çin’in Shangai’danız” cevabını aldığım Çinlileri görünce daha iyi anladım.

İstisnalar hariç günümüzde hiç bir Türk, uzaklara gidip Çin’in Çinlilere ait bir eski eserinde, onun yaptığı gibi bir inceleme yapmaz. Çünkü Türk’ün ve onun olduğu tartışmalı devletinin, vatandaşlarını dünyayı tanımak anlamında yönelttiği bir milli stratejisi yokturda ondan! Bu arada kimse bana Türk Hava Yolları’nın yaptıklarını anlatmaya kalkmasın…

Eleştirdiğimiz bu konudaki en doğru hamleyi de, benim acımasızca yerden yere vurduğum ve adına “cemaat” dediğimiz insanlardan oluşan topluluk yapmıştır. Ancak kanaatime göre cemaat milli olmadığından ve  de okyanus ötesinden yönetildiği için, bu doğru hamle Türk Milleti için değilde daha çok projenin sahiplerine fayda getirmiştir.

Buradan Türk Milletine ve özelliklede Türk gençlerine tavsiyem, mümkün olduğunca genç yaşlarda dünyayı gezerek tanımaları, yerel dillere varıncaya kadar çok sayıda dil öğrenmeleri, tanıştıkları toplumların sosyolojik ve psikolojik tahlillerini iyi yapmaları ve kurdukları kişisel irtibatları kaybetmeyerek nesilden nesile aktarmalarıdır.

Efendim devletimizin ve milletimizin böyle bir stratejisi yoktur diyebilirsiniz. Olsun, gelin biz bir strateji oluşturalım ve dünyayı tanıyalım.

Mukayese yapma bilgisi ve yeteneği olmayanların gelecek zamanı “Türk Asırları”na dönüştürmesi mümkün değildir. Hamasetle ve “Türk’ün Türk’e Propagandası” ile bu iş yürümez. Bu sebeple her bir Türk insanı ve de özellikle Türk genci dünyayı iyi tanımalı, insanlık ve medeniyetler tarihini okumanın yanında görerek ve hissederek algılamalı ve bunu da Türk Milleti’nin hayrına kullanmayı başarabilmelidir. Kabuğu kıramamak yada kabuğun içine sıkışıp kalmak, Türk Milletine ve Türk gençliğine bir şey kazandırmaz…

 

 

Hz. Peygamber Sevgisi

Sevgi, insanın yaratılıştan sahip olduğu ulvî bir duygudur. İnsan bu fıtrî duygu ile insanları, bitkileri, hayvanları, tabiatı kısaca canlı-cansız tüm varlıkları sever. Sevginin dereceleri ve çeşitleri vardır. Sevginin en yüce mertebesi ise; tüm güzelliklerin ve iyiliklerin yaratıcısı olan ve bunları Yüce Zâtı’nda toplayan Yüce Allah’ı sevmektir. Dinimize göre hakiki sevgi ancak Allah sevgisidir. Cenâb-ı Hak’tan sonra sevilmeye en layık kimse ise; Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir.

Bir mü’min için hiçbir kimse, hiçbir dünyevî menfaat Allah ve Resûlü’nden daha önemli ve değerli değildir. Bu nedenle mü’min, hiçbir sevgiyi Allah ve Resûlü’nün sevgisinden, Allah ve Resûlü’nün değer verdiklerinin sevgisinden daha üstün tutmamalıdır. Zira Kur’an’da; bir mü’min için hiçbir kimsenin, hiçbir dünyevî menfaatin Allah ve Resûlü’nden daha önemli ve değerli olamayacağı vurgulanmaktadır. (Tevbe, 9/ 24)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’i sevmek, mü’min olmanın bir gereği olduğu kadar bir insanlık görevidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), hayatı boyunca insanlığın kurtuluşu ve hidayeti için mücadele etmiş, bu uğurda türlü eza, cefa ve meşakkatlere maruz kalmıştır. Bundan dolayıdır ki, bütün insanlık O’na şükran borçludur.

Kendi başına gelen eza ve sıkıntılara hiç aldırış etmemiş olan Peygamberimiz (s.a.s.), ümmetine düşkünlüğü sebebiyle onların ızdıraplarını dindirebilmek, dertlerine çare bulabilmek için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir. Bu dünyada bizim kurtuluşumuz için çaba gösterdiği gibi hesap günü de bizlere şefaat etmek, bizim affımız ve cehennemden kurtuluşumuz için secdeye kapanıp Yüce Allah’a yalvaracaktır. (Buharî, Enbiyâ, 3,9; Müslim, İman, 327, 328)

Hz. Peygamber ile mü’minler arasında güçlü bir sevgi ve yakınlık bağı bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bu yakınlık şöyle ifade edilmektedir: “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir…”(Ahzâb, 33/6) Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Hiçbir mü’min yoktur ki, ben ona, dünyada ve ahirette insanların en yakını olmayayım…”(Müslim, Ferâiz, 14-15) buyurmuştur.

Mü’minlerin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gösterdikleri sevgi ve yakınlığın ölçüsü de bir hadis-i şerifte şöyle açıklanmıştır: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, sizden biriniz, ben kendisine; anasından, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakiki manada iman etmiş olamaz.”(Buharî, İman, 8)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), kendisine “Ey Allah’ın Resulü! Sen bana, nefsim hariç her şeyden daha fazla sevimlisin” diyen Hz. Ömer (r.a.)’i:  “Hayır ya Ömer! Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen, beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın” buyurarak uyarmıştır. Hz. Ömer (r.a.)’in bu defa: “Vallahi şimdi sen bana nefsimden de daha sevimlisin” demesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Şimdi imanın kemale ermiştir ya Ömer” buyurmuştur. (Buharî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I, 31)

Kur’an’da ve Sünnet’te peygamber sevgisinin bu kadar vurgulanmasının birçok sebep ve dayanağı vardır; O’nu Allah sevmiştir, bu sebeple kendisine “habîbullah” (Allah’ın sevgilisi) denilmiştir. (Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsiri, DİB. Yay. Sh. 367-368) Yüce Allah, sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’e büyük değer vermiş, O’na itaati kendine itaatin şartı saymıştır. Kur’an-ı Kerim’de diğer peygamberlere isimleriyle hitap ettiği halde Efendimiz (s.a.s.)’e “Ey Muhammed” gibi hitaplarda bulunmamıştır. Bizleri de kutlu elçisine karşı edepli olmamız konusunda uyarmıştır: “(Ey müminler!) Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın.”(Nûr, 24/63)

Başka bir ayet-i kerimede ise; “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.” (Hucurât, 49/2) buyrularak O’nu görme bahtiyarlığına erişen ashab-ı kirama Efendimizin yanında edebli ve saygılı olmaları emredilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de;  “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin!”(Ahzâb, 56) buyrularak, Yüce Allah’ın ve meleklerin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salât ettiği bildirilmiş, bizlere de ümmeti olduğumuz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e salâtü selam getirmemiz (Allahümmesallîalâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed) emredilmiştir. Öyleyse; Efendimiz (s.a.s.)’e sevgimizin gereği ve bir şükran nişanesi olarak her fırsatta salatü selam getirmeliyiz.

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere baktığımızda; Hz. Peygamber (s.a.s.)’i samimi duygularla sevmeden ve O’na itaat etmeden Allah’ı gerçek anlamda sevmenin mümkün olmadığını anlamaktayız.(Bkz. Âl-i İmrân, 3/31) Çünkü sevdiğinin sevdiğini sevmek, sevginin en açık alametidir.O halde; Allah’ın Resûlüne karşı gereken sevgi ve saygıyı göstermeliyiz. Bu sevgi sözden ibaret kalmamalı O’na tabi olmalı, sünnetini hayatımıza tatbik etmeliyiz.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’i sevmenin eşsiz örneklerini O’nun sahabelerinin hayatında görmekteyiz. Çünkü onlar, Hz. Peygamber (s.a.s.)’i herkesten ve her şeyden fazla sevmişler, O’na derin bir saygı ile bağlanmışlardı. Her konuda O’nu kendi nefislerine, ailelerine ve her türlü dünyalık menfaate tercih etmişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i canları pahasına korumuşlar, O’na bir zarar gelmesine hatta ayağına bir diken batmasına bile gönülleri razı olmamıştır.

Zeyd bin Desine (r.a.) ve Hubeyb (r.a.) müşriklerin eline esir düşmüşlerdi. Bu iki güzide sahabeye çeşitli işkenceler yapan müşrikler onlara: “Hayatınızın kurtulmasına karşılık şimdi sizin yerinizde peygamberinizin olmasını ister miydiniz?” diye bir soru yönelttiler. Hz. Hubeyb (r.a.)’in verdiği cevap ashabın Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e duyduğu muhabbeti özetlemeye yetecek nitelikteydi: “Değil Allah Resûlü’nün benim yerime burada eziyet çekmesini istemek, Medine’de ayağına diken batmasına bile gönlüm razı olmaz.” Bu anlamlı cevap karşısında şaşıran müşriklerin reisi Ebu Süfyan şunları söyler: “Hayret doğrusu! Ben, dünyada Muhammed’in ashabının O’nu sevdiği kadar önderlerini seven başka bir topluluk asla görmedim.”(Vâkidî, I, 360-362; İbn-i Sa’d, II, 56)

Evet, Ebu Süfyan doğru söylemiştir, yaşlı dünyamız hiçbir beşerin Hz. Muhammed (s.a.s.) kadar sevildiğine şahit olmamış, bundan sonra da olmayacaktır. Hz. Ali (r.a.) de ashabın Hz. Peygamber sevgisini, “Resûlullah’ı susuz bir insanın suya hasreti gibi severdik” sözleriyle ifade etmiştir. (Nebhani, Fezâil-i Muhammediyye, s. 171)

Her mü’minin gönlünde cennette Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraber olmak arzusu vardır. Bu arzunun gerçekleşmesi ise Efendimiz (s.a.s.)’i sevmeye ve O’nun yoluna tabi olmaya bağlıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifte; “Kişi sevdiği ile beraberdir”(Buharî, Edeb, 96) buyurarak, kişinin ancak sevdikleriyle beraber olabileceğini haber vermiştir.

Sahabeden bir adam Allah Resûlüne gelerek, “Kıyamet ne zamandır?” diye sordu. Efendimiz (s.a.s.) de ona, “Kıyamet için ne hazırladın” diye karşılık verdi. Adam, “Allah ve Rasûlü’nün sevgisini”diye cevap verince Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdular.” (Müslim, Birr, 163)

Allah Resûlü’nün“herkesin sevdiğiyle beraber olacağı”nı bildiren bu sözü ahirette de O’nunla beraber olmayı gönülden arzu eden ashab-ı kiramı derin bir sevince boğmuştu. Onlardan sonra gelen bütün mü’minler gibi bugün bizler de Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesiyle teselli bulmakta, hesapların görüldüğü mahşer yerinde şefaatini ve cennette O’nunla birlikte olmayı ümit etmekteyiz.

Çünkü“Ümmetim içinde beni en çok sevenlerin bir kısmı benden sonra gelenler arasından çıkacaktır. Onlar beni görebilmek için mallarını ve ailelerini feda etmek isteyeceklerdir.”(Müslim, Cennet, 12)buyuran Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ahir zamanda da kendisini büyük bir aşkla sevecek insanların geleceğini haber vermiştir.

Gerçekten de asr-ı saadetten günümüze kadar mü’min gönüllerde Hz. Peygamber sevgisi hiç eksik olmamıştır.Özellikle necip milletimiz Hz. Peygamber (s.a.s.)’e derin bir sevgiyle bağlanmıştır. Nice Peygamber sevdalısı gözü yaşlı âşıklar, muhabbet ve hasret duygularını yazı ve şiire dökmüşlerdir.Böylece kültürümüzde “Peygamber Edebiyatı” adı altında pek çok edebî eser meydana gelmiştir. Bunlardan birkaç örnekle yazımızı sonlandıralım:

Canım kurban olsun senin yoluna

Adı güzel, kendi güzel Muhammed! (Yunus Emre)

Ruhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,

Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim. (Ali Ulvi Kurucu)

Yüce Rabbimiz, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i yakından tanıyabilmeyi, layıkıyla sevebilmeyi ve O’nun sünnetine hakkıyla tabi olarak şefaatine ulaşmayı nasip eylesin.

Kandıralılar Gecesi

Mükemmel bir organizasyon…

Saatinde başlayan bir program. Davetlilerde tam zamanında gelme olgunluğunu her zamanki gibi gösterdiler. Herkesin yeri hazırlanmış ve kargaşa yok. Gülen yüzler, hal ve hatır sormalar ve de aylarca birbirini görmeyen insanların hasretle, gözlerde ki o sevgi bakışları eşliğinde kucaklamalar…

Kandıralılar Derneğinde görev yapmış tüm başkanlar, sanki görevleri devam ediyormuş gibi yaptıkları ev sahipliği…

Özelliklede 21 yıldan beri Kandıralılar Derneği’nin başarılı olması ve varlığını devam ettirmesi için bütün gücüyle uğraşan-didinen Ahsen OKYAR.

Ahsen Bey’in  çalışmalarına pozitif enerji katan muhterem eşi ve çocukları.

Genç ve dinamik, bu dönemin başkanı Harun Reşit KOCAGÖZ ve eşleri. Hepsi, bu gecenin oluşumunda katkıları olan insanlar.

Tabiki, Dernek yönetimininde, bu gecenin organizasyonun sağlanmasında büyük katkılarına ve uğraşlarına şahit olduk.

Bu geceye katılan biri olarak,tüm emeği geçenleri kutluyor ve memnuniyetimin ifadesi olarak da,böyle bir geceyi yaşattıkları için teşekkür ediyorum.

Kimler yoktu ki?

Bu gecede siyasi partilerin hemen hemen tüm temsilcileri oradaydı. Kandıra’da 30 Mart seçimlerinde başkan, meclis üyesi ve muhtar olacaklar da oradaydılar.

Geceye varlığıyla,eserleriyle ve icraatlarıyla damgasını vuran Bestekar Amir ATEŞ ve ailesi, ülke içinde ve dışında Kandıra’nın tanıtımına katkı sunan Türkan KANDIRALI’da klarnetiyle bu gecede bizlerle beraberdi. Kandıralı genç sanatçımız Sertaç TUGAY’da şarkılarıyla bizlerle birlikteydi.

Amir ATEŞ, Türkan KANDIRALI ve Rüştü UYGUR’un da içinde bulunduğu bir müzik gurubu. Bu samimi amatör ruhlu grupta, halkla mükemmel bütünleşti. Geceye renk katan bu müzik ekibinin bir başka ismi de Erol KÖSE idi. Her zamanki samimi, sıcak yaklaşımı ve söylediği şarkılarla geceye renk kattı.

Salon tıklım tıklımdı.

Gelenler eşleriyle, çocuklarıyla bu güzel gecenin bir parçası oldular. Bu da sosyal hayat ve bir sivil toplum için önemli, arzu edilen bir gelişmeydi.

Tüm siyasi parti mensupları, temsilcileri büyük çoğunlukta bu gecedeydiler.

Konuşmaları, iletişimleri ve birbirlerine olan yaklaşımları gerçekten seviyeli ve bölge insanımız içinde umut vericiydi.

Bu güzel organizasyon ve verimli gecede ödüllerde verildi.

Prof. Atilla ÇETİN’e; Kandıra ile ilgili tarihi yazı, kitap ve incelemeleri için, Ahsen OKYAR bey’e de; 21 yıl boyunca yaptığı hizmetler ve faaliyetleri kitaplaştırdığı için ödülleri takdim edildi.

Kandıralılar Derneğinin bu herkesi kucaklayan faaliyetleri, özellikle İzmit, Kandıra, İstanbul ve Sakarya’da bulunan Kandıralı insanımızı da gerçekten çok memnun etmektedir.

Bu güzel geceye katılan aileler, esnaflar, muhtarlar, sivil toplum örgütleri yöneticileri, çiftçiler, iş adamları, siyasi parti mensupları, sanatçılar ve diğerleri geceden ayrılırken, samimi dilek ve temenni yanında kucaklaşmalarına şahit olmakta gecenin bir başka güzelliğiydi.

Kandıralılar Derneği’nin bu herkesi kucaklaştıran, buluşturan ve pozitif bir enerji haline gelmesini sağlayan çalışmaları, tabii ki kolay olmadı…

21 yılın burada emeği, arzusu, ideali ve birikimi yatmaktadır.

Kurulduğu günden beri emeği geçen, başkan, yönetim ve katkı sağlayan herkese, bu kültürün bir insanı olarak teşekkür ediyor, başarılı ve verimli çalışmaların devamını diliyorum…